الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ
Muhammed / 1 -
Ellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi edalle a’mâlehum.
Diyanet İşleri = İnkâr edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar var ya; işte, Allah onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanların ve halkı, Allah yolundan çıkaranların, hayır sanarak yaptıklarını boşa çıkarmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Onlar ki, Allah'tan gelen gerçekleri tanımayarak kâfir oldular. Allah yolundan döndüler ve Allah yoluna girmek isteyenleri çevirmek istediler. Allah onların bütün iş ve çabalarını boşa çıkaracak.
Adem Uğur = İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.
Ahmed Hulusi = Hakikat bilgisini inkâr edenler ve Allâh yolundan alıkoyanlar, yaptıkları boşa gidenlerdir!
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin, insanları, Allah yolundan, İslâm’a girmekten alıkoyanların, İslâmî hayatı yaşamaya, İslâmî faaliyetlere engel tedbirler alanların amellerini Allah zayi eder.
Ahmet Varol = İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanların amellerini (Allah) boşa çıkarmıştır.
Ali Bulaç = Onlar ki inkâr ettiler ve Allah'ın yolundan alıkoydular, (işte Allah da) onların amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Ali Fikri Yavuz = Kâfir olanların ve Allah yolundan dönenlerin bütün amellerini, Allah boşa çıkarmıştır.
Ali Ünal = Kendileri küfredip, (başkalarını da) Allah’ın yolundan alıkoyanların yaptıklarını Allah kesinlikle sonuçsuz bırakacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Allah, inkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarmıştır.[557]
Bekir Sadak = Allah, inkar edenlerin ve kendi yolundan alikoyanlarin islerini bosa cikarir.
Celal Yıldırım = Onlar ki inkâra saptılar ve Allah yolundan çevirip alıkoydular, Allah onların işlerini boşa çıkarır.
Cemal Külünkoğlu = İnkâr edenler ve Allah yolundan (insanları) alıkoyanlar var ya; işte Allah, onların bütün (güzel ve iyi) işlerini değersiz kılmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = Allah, inkar edenlerin ve kendi yolundan alıkoyanların işlerini boşa çıkarır.
Diyanet Vakfi = İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.
Edip Yüksel = İnkar edip ALLAH'ın yolundan ayrılanların tüm işlerini O boşa çıkarır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar ki küfretmekte ve Allah yolundan yüz çevirmektedirler, Allah amellerini boşa gidermektedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ki, inkar etmekte ve Allah yolundan yüz çevirmektedirler; Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmaktadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini Allah boşa çıkarır.
Gültekin Onan = Onlar ki küfrettiler ve Tanrı'nın yolundan alıkoydular, (işte Tanrı da) onların amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Harun Yıldırım = Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edip Allah’ın yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarmıştır.
Hasan Basri Çantay = Küfredib de Allahın yolundan yüz çevirenlerin amellerini (Allah) boşa çıkarmışdır.
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenler ve Allah yolundan men' edenler yok mu, (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır.
İbni Kesir = Küfredip de Allah yolundan alıkoyanların amellerini Allah, boşa çıkarır.
Kadri Çelik = Allah küfre sapanların ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini boşa çıkarır.
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olan ve (başkalarını) Allah yolundan alıkoymaya kalkışanlar; Allah, işte onların bütün (güzel ve iyi) işlerini değersiz kılacaktır.
Mustafa İslamoğlu = İnkarda direnen ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanların yaptıklarını, O boşa çıkaracaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki, kâfir oldular ve Allah'ın yolundan men'e çalıştılar (Allah) onların amellerini iptâl etmiştir.
Ömer Öngüt = İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.
Şaban Piriş = İnkar edenler ve Allah’ın yolundan saptıranların çalışmalarını Allah boşa çıkardı.
Sadık Türkmen = Allah, inkârcıların ve yolundan alıkoyanların işlerini boşa çıkarır.
Seyyid Kutub = Allah, inkar edip kendisinin yoluna engel olanların işlerini boşa çıkarmıştır.
Suat Yıldırım = İnkâr edip insanları Allah’ın yolundan engelleyenlerin bütün yaptıklarını Allah boşa çıkaracaktır.
Süleyman Ateş = Allâh, inkâr edip kendisinin yoluna engel olanların işlerini boşa çıkarmıştır.
Tefhim-ul Kuran = Onlar ki küfrettiler ve Allah'ın yolundan alıkoydular, (işte Allah da) onların amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Ümit Şimşek = İnkâr eden ve halkı Allah yolundan alıkoyanların yaptıklarını Allah boşa çıkarmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Küfre saplanıp Allah'ın yolundan alıkoyanların yapıp ettiklerini O, boşa çıkarmıştır.
İskender Ali Mihr = İnkâr edenlerin ve (insanları) Allah’ın yolundan men edenlerin amellerini (Allah) boşa çıkardı.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenler ve Allah’ın yolundan insanları çevirenlerin yaptıkları her şeyi, Allah boşa çıkarmıştır.
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ
Muhammed / 2 -
Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve âmenû bi mâ nuzzile alâ muhammedin ve huvel hakku min rabbihim keffere anhum seyyiâtihim ve asleha bâlehum.
Diyanet İşleri = İnanıp salih ameller işleyenlerin ve Muhammed’e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise Allah günahlarını örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananların ve iyi işlerde bulunanların ve Rablerinden gelen bir gerçek olan ve Muhammed'e indirilen şeylere îmân edenlerinse yaptıkları kötülükleri örtmekte, gizlemekte ve hallerini düzene sokmaktadır.
Abdullah Parlıyan = İman edip doğru dürüst işler işleyen, Rableri tarafından Muhammed'e indirilen gerçeğe inananların yaptıkları kötülükleri örtüp gizleyecek ve hallerini düzene sokacaktır.
Adem Uğur = İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Ahmed Hulusi = İman edip imanın gereğini uygulayanlar ve Muhammed'e inzâl olana -ki O, Rablerinden (gelen) Hak'tır- iman edenlere gelince, (Allâh) onların kötülüklerini onlardan örttü; hâllerini ıslah etti.
Ahmet Tekin = İman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlerin, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanların, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanların, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlerin, Muhammed’e bölüm bölüm indirilene, Kur’ân’a, Kur’ân’ın Rablerinden gelen gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak bir kitap olduğuna iman edenlerin kusurlarını, Allah siler, bağışlar, emellerini gerçekleştirir, hallerini düzeltir, hayat standartlarını yükseltir.
Ahmet Varol = İman eden, salih ameller işleyen ve Muhammed'e indirilene -ki o Rablerinden (gelen) bir gerçektir- iman edenlerin kötülüklerini örtmüş ve durumlarını düzeltmiştir.
Ali Bulaç = İman edip salih amellerde bulunan ve Muhammed'e indirilen (Kur'an)a -ki o Rablerinden bir haktır- İman edenlerin (Allah), kötülüklerini örtüp bağışlamış, durumlarını düzeltip ıslah etmiştir.
Ali Fikri Yavuz = İman edib salih ameller işliyenlerin ve (Hz. Peygamber) Muhammed’e indirilene -ki, o (Kur’an) Rableri tarafından gelen hakdır. - iman edenlerin günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Ali Ünal = Buna mukabil, iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanların –Rabbilerinden gerçeğin ta kendisi olarak Muhammed’e indirilene iman edenlerin ise, (her iki dünyada mutluluklarına mani olabilecek) günahlarını örtüp, kalblerini pekiştirecek ve durumlarını düzeltecektir.
Bayraktar Bayraklı = İman edip iyi amel işleyenlerin ve Rabbleri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Bekir Sadak = Inanip yararli is isleyenlerin ve Muhammed'e, Rablerinden bir gercek olarak indirilene inananlarin kotuluklerini Allah orter ve durumlarini duzeltir.
Celal Yıldırım = İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara ve Muhammed'e indirilene —ki O Rabbından gelen bir gerçektir— inananlara gelince: Allah, onların kötülüklerini örtüp bağışlar ve durumlarını düzeltip iyileştirir.
Cemal Külünkoğlu = İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapan ve Rableri tarafından Muhammed'e indirilen hakikate inanmış olanların (Allah) kötü davranışlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = İnanıp yararlı iş işleyenlerin ve Muhammed'e, Rablerinden bir gerçek olarak indirilene inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.
Diyanet Vakfi = İman edip yararlı işler yapanların, Rableri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilene inananların günahlarını Allah örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli davrananların ve Rab'lerinden bir gerçek olarak Muhammed'e indirilene inananların ise günahlarını örter ve durumlarını düzeltir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onlar ki iyman etmekte ve salih salih ameller işlemekte ve Muhammede indirilene iyman eylemektedirler -ki rablarından gelen hak da odur- taraflarından kabâhatlerini örtmekte ve hal-ü şanlarını düzeltmektedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edip iyi iyi işler yapanlar ve Muhammed'e indirilene iman edenlere gelince -ki Rablerinden gelen gerçek te odur- Allah, onların kötülüklerini silmekte ve durumlarını düzeltmektedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İman edip salih amel işleyenlerin ve Rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed'e indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.
Gültekin Onan = İnanıp salih amellerde bulunan ve Muhammed'e indirilen (Kuran)a -ki o rablerinden bir haktır- inananların (Tanrı), kötülüklerini örtmüş (keffere), durumlarını düzeltip ıslah etmiştir.
Harun Yıldırım = İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e indirilene –ki o Rabblerinden gelen hakkın ta kendisidir iman edenlerin ise günahlarını örtüpbağışlar ve hallerini düzeltipıslah eder.
Hasan Basri Çantay = İman eden, iyi iyi amel (ve hareket) eden, Muhammed (sallellâhü aleyhi ve sellem) e indirilene — ki o, Rablerinden (gelen) bir hakdır— îman eden kimselerin de günahlarını yarlığamış, hallerini iyileşdirmişdir.
Hayrat Neşriyat = Îmân edip sâlih ameller işleyenlere ve Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilene îmân edenlere gelince, (Allah) onların günahlarını kendilerinden örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir.
İbni Kesir = İman edip salih ameller işleyenlerin, Muhammed'e indirilene-ki o, Rabblarından olan haktırinananların kötülüklerini örter ve durumlarını ıslah eder.
Kadri Çelik = İman edip salih amel işleyenlerin ve rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed'e indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını ıslah eder.
Muhammed Esed = İman edip doğru ve yararlı işler yapan ve Rableri tarafından Muhammed'e indirilen hakikate inanmış olanlar ise (Allah'ın rahmetine erişeceklerdir.) Allah onların (geçmişte işledikleri) kötü fiillerini silecek ve kalplerini sükuna kavuşturacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Bir de imanda sebat eden, iyilik yapan ve Rableri tarafından Muhammed'e indirilen hakikate inananlar var: Allah onların günahlarını silecek, tasavvur ve akıllarını (vahiyle) ıslah ve inşa edecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, imân ettiler ve sâlih sâlih amellerde bulundular ve Muhammed'e indirilene de inandılar ki o, Rablerinden (gelen) bir mahz-ı hakikattır. Allah Teâlâ da onlardan kusurlarını örtmüştür ve hallerini ıslah etmiştir.
Ömer Öngüt = İman edip sâlih ameller işleyenlerin, Rableri tarafından Muhammed'e indirilen gerçeğe inananların günahlarını Allah örtüp bağışlar ve hallerini düzeltip iyileştirir.
Şaban Piriş = İman edenler, doğruları yapanlar ve Rabbinden hak olarak Muhammed’e indirilene iman edenlerin kötülüklerini örttü ve durumlarını düzeltti.
Sadık Türkmen = Inananların, salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yapanların ve Rablerinden bir gerçek olarak; Muhammed’e indirilene inananların kötülüklerini örter ve durumlarını düzeltir.
Seyyid Kutub = İnanıp iyi ameller işleyenlerin, Rabbleri tarafından Muhammed'e indirilen gerçeğe inananların da günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Suat Yıldırım = İman edip güzel ve makbul işler yapanlar ve Rab’leri tarafından gerçeğin ta kendisi olarak Muhammed’e indirilen vahye iman edenlerin ise günahlarını örtüp, hallerini düzeltir.
Süleyman Ateş = İnanıp iyi işler yapanların, Rableri tarafından Muhammed'e indirilen gerçeğe inananların da günâhlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir.
Tefhim-ul Kuran = İman edip salih amellerde bulunan ve Muhammed'e indirilen (Kur'an) a -ki o Rablerinden olan bir haktır- iman edenlerin (Allah), kötülüklerini örtüp bağışlamış, durumlarını düzeltip ıslah etmiştir.
Ümit Şimşek = İman edip güzel işler yapan ve Rablerinden Muhammed'e hakkın tâ kendisi olarak indirilene de inanan kimselere gelince: Allah onların günahlarını örtmüş, durumlarını düzeltmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = İman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanlar ve Muhammed'e indirilene -ki o onların Rablerinden bir haktır- inanmış olanlara gelince, Allah onların çirkin davranışlarını örtmüş ve gönüllerini barışa yöneltmiştir.
İskender Ali Mihr = Âmenû olan ve salih amel (nefsi tezkiye edici ameller) yapanların ve Hz. Muhammed (S.A.V)’e indirdiğimiz Şey’e (Kur’ân-ı Kerim’e) ve O’nun Rab’lerinden bir hak olduğuna inananların günahlarını (Allah) örttü ve onların hallerini ıslâh etti.
İlyas Yorulmaz = Allah, iman edip doğru işler yapanları ve Rabbinden bir gerçek olarak Muhammed’e indirilmiş olana iman edenlerin yaptıkları kötülükleri örtüp, affetmiş ve onların davranışlarını da düzeltmiştir.
ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِن رَّبِّهِمْ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ
Muhammed / 3 -
Zâlike bi ennellezîne keferûttebeûl bâtıle ve ennellezîne âmenûttebeûl hakka min rabbihim, kezâlike yadribullâhu lin nâsi emsâlehum.
Diyanet İşleri = Bu, inkâr edenlerin batıla uymaları ve inananların Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından dolayıdır. İşte Allah, onların örnek teşkil edecek durumlarını insanlara böyle anlatır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu da, şüphe yok ki kâfir olanların, boş şeylere uymalarından ve gene şüphe yok ki inananların, Rablerinden gelen gerçeğe uymalarındandır ve işte Allah, insanlara böyle örnekler getirmekte, hallerini böyle anlatmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Bu böyledir, çünkü Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, anlamsız ve geçersiz şeylere uydular, iman edenler ise, Rablerinden gelen değişmez gerçeğe uydular ve işte Allah insanlara böyle örnekler getirmekte ve hallerini böyle anlatmaktadır.
Adem Uğur = Bunun sebebi, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır.
Ahmed Hulusi = Bu böyledir; çünkü hakikat bilgisini inkâr edenler, geçersiz fikirlere tâbi oldular! İman edenler ise Rablerinden Hakk'a tâbi oldular. . . İşte böylece Allâh insanlara onların (iki grubun) misallerini veriyor.
Ahmet Tekin = Bu, inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin bâtıla uymaları, inananların da, Rablerinden gelen gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak kitap, Kur’ân’a uymuş olmaları sebebiyledir. İşte böylece Allah, insanların iyiliği, kurtuluşu için kendilerinden misaller vererek doğruları anlatır.
Ahmet Varol = Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeğe uymaları dolayısıyladır. İşte Allah insanlara örneklerini böyle açıklar.
Ali Bulaç = İşte böyle; hiç şüphesiz, inkâr edenler batıl olana uymuşlar; ve hiç şüphesiz, iman edenler Rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini böyle vererek gösteriyor.
Ali Fikri Yavuz = Bunun sebebi: Çünkü kâfir olanlar bâtıla uymuşlardır. İman edenler ise, Rablerinden gelen Kur’an’a uymuşlardır. İşte Allah, insanlara, hallerini böyle beyan eder.
Ali Ünal = Bu şundandır ki, küfredenler bâtıla uydular, iman edenler ise Rabbilerinden gelen hakka tâbi oldular. İşte Allah, insanlara durumlarını böylece açıklıyor.
Bayraktar Bayraklı = Bunun sebebi, inkâr edenlerin bâtıla uymaları; inananların da Rabblerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte Allah, insanlara kendileriyle ilgili durumları böyle örnek vermektedir.
Bekir Sadak = Bu, inkar edenlerin batila uymalari ve inananlarin Rablerinden gelen gercege uymalarindan oturu boyledir. Allah boylece insanlara kendilerinin misallerini anlatir.
Celal Yıldırım = Bu böyledir. Çünkü inkâra sapanlar bâtıla uydular; imân edenler ise Rablarından gelen hakka uydular. İşte böylece Allah, insanlara kendileriyle ilgili misâllerini getirir.
Cemal Külünkoğlu = Bu, inkâr edenlerin sahte ve yalanın arkasından gittiklerinden, inananların da Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından dolayıdır. İşte Allah, onların örnek teşkil edecek durumlarını insanlara böyle anlatır.
Diyanet İşleri (eski) = Bu, inkar edenlerin batıla uymaları ve inananların Rablerinden gelen gerçeğe uymalarından ötürü böyledir. Allah böylece insanlara kendilerinin misallerini anlatır.
Diyanet Vakfi = Bunun sebebi, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır.
Edip Yüksel = Çünkü inkar edenler batıla uymakta, inananlar ise Rab'lerinden gelen gerçeğe uymaktadırlar. ALLAH halkın durumunu böyle sergiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun sebebi çünkü küfredenler kendilerini bâtıla uydurmakta, iyman edenler ise rablarından gelen hakka uymaktadırlar, işte Allah insanlara kılıklarını böyle tanıtır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun sebebi inkar edenlerin kendilerini batıla uydurmaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen gerçeğe uymalarıdır. İşte Allah, insanlara kılıklarını böyle anlatır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu, inkâr edenlerin batıla uymaları ve iman edenlerin de Rablerinden gelen gerçeğe tâbi olmalarından dolayı böyledir. İşte böylece Allah insanlara kendi misallerini anlatır.
Gültekin Onan = İşte böyle; hiç şüphesiz, küfredenler batıl olana uymuşlar; ve hiç şüphesiz, inananlar rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Tanrı, insanlara kendi örneklerini böyle vererek gösteriyor.
Harun Yıldırım = İşte böyle; hiç şüphesiz, küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler batıla uymuşlar; ve hiç şüphesiz iman edenler Rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah insanlara misallerini böyle açıklar.
Hasan Basri Çantay = Bunun sebebi şudur : Çünkü küfredenler baatıla uymuşlar, îman edenlerse rablerinden (gelen) hakka tâbi olmuşlardır. Allah insanlara misâllerini böylece açıklar.
Hayrat Neşriyat = Bunun sebebi, şübhesiz inkâr edenlerin bâtıla uymaları, hakikaten îmân edenlerin ise Rableri tarafından (gelen) hakka tâbi' olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara (kendi hâllerini açıklayan) misâllerini getirir.
İbni Kesir = İşte böyle. Muhakkak ki o küfredenler, batıla uymuşlar ve iman edenler de Rabblarından gelen hakka uymuşlardır. Böylece Allah, insanlara misallerini anlatır.
Kadri Çelik = Bunun sebebi kâfirlerin batıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarıdır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini böyle verip göstermektedir.
Muhammed Esed = Bu böyledir, çünkü hakikati inkara şartlanmış olanlar, sahte ve yalanın arkasından gittikleri halde iman edenler (yalnızca) Rablerinden (gelen) hakikate uyarlar. Allah, onların gerçek durumu ile ilgili örnek olayları insanlara bu şekilde anlatmaktadır.
Mustafa İslamoğlu = Bu böyle olacaktır; çünkü inkarda ısrar edenler anlamsız ve amaçsızlığın peşine takılmıştır, imanda sebat edenlerse, Rablerinden gelen hakikate tabi olmuşlardır. İşte Allah insanlara kendi durumlarını böyle açıklamaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunun sebebi şudur ki, şüphe yok, kâfir olanlar bâtıla tâbi olmuşlardır, imân edenler de Rablerinden gelen hakka tâbi bulunmuşlardır. İşte Allah, nâsa hallerini böylece beyan eder.
Ömer Öngüt = İşte böyle. İnkâra sapanlar bâtıla uydular, iman edenler ise Rablerinden gelen hakka uydular. Allah insanlara misallerini işte böyle anlatır.
Şaban Piriş = Bu, inkar edenlerin batıla, iman edenlerin ise Rab’lerinden gelen hakka tabi olmalarından dolayıdır. Allah, insanlara kendi örneklerini işte böyle vermektedir.
Sadık Türkmen = Bu böyledir. Çünkü inkârcılar saçma olana uymakta ve inananlar ise Rablerinden gelen gerçeğe uymaktadırlar. İşte, Allah insanlara kendi durumlarını böyle anlatır.
Seyyid Kutub = Bunun sebebi, inkar edenlerin batıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarındandır. İşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır.
Suat Yıldırım = Bu böyledir. Çünkü kâfirler batıla uydular. İman edenler ise Rab’leri tarafından gönderilen hakka uydular. İşte Allah insanlara kendi durumlarını böylece beyan eder.
Süleyman Ateş = Bu, böyledir: Çünkü inkâr edenler bâtıla uymuşlar; inananlar ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allâh, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; hiç şüphesiz, küfredenler batıl olana uymuşlar; ve hiç şüphesiz, iman edenler de Rablerinden olan hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi örneklerini böyle verip göstermektedir.
Ümit Şimşek = Bunun sebebi, inkâr edenlerin bâtılı izlemeleri, iman edenlerin de Rablerinden gelen hakka uymalarıdır. Allah insanlara kendi durumlarını böyle anlatır.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu böyledir; çünkü küfre batanlar boş ve tutarsıza uymuşlardır. İman edenler ise Rablerinden gelen hakka uymuşlardır. İşte Allah, insanlara kendi durumlarını bu şekilde örnekleyerek anlatır.
İskender Ali Mihr = Bunlar, kâfirlerin bâtıla tâbî olması ve âmenû olanların, Rab’lerinden (inen) hakka tâbî olmaları sebebiyledir. Allah insanlara, işte böyle kendi durumlarını misâl verir.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr eden ve batıl yaşam tarzlarını benimseyenlerle, iman eden ve Rablerinden gelen hakka (Kur’an’a) tabi olanların durumları budur. Allah insanlara onların misallerini böyle anlatıyor.
فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاء حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاء اللَّهُ لَانتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِن لِّيَبْلُوَ بَعْضَكُم بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَن يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ
Muhammed / 4 -
Fe izâ lekîtumullezîne keferû fe darber rikâb(rikâbi), hattâ izâ eshantumûhum fe şuddûl vesâk(vesâka), fe immâ mennen ba’du ve immâ fidâen hattâ tedaal harbu evzârehâ, zalik(zalike), ve lev yeşâullâhu lentasara minhum ve lâkin li yebluve ba’dakum bi ba’d(ba’din), vellezîne kutilû fî sebîlillâhi fe len yudille a’mâlehum.
Diyanet İşleri = (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlarla savaşa giriştiniz mi vurun boyunlarını, onları iyice yaralayıp kırdınız, bozguna uğratıp da onlara üst geldiniz mi işe sağlam yapışın, bağlayın sımsıkı tutsakları, ondan sonra da isterseniz öylece salıverirsiniz onları, isterseniz para alır da bırakırsınız savaş ağırlığını atıncaya dek, bu, böyle; ve Allah dileseydi savaşsız da helâk ederdi onları ve fakat bir kısmınızı, bir kısmınızla sınamak ister ve Allah yolunda öldürülenlerin yaptıklarını asla boşa çıkarmamaktadır.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas etmiş olanlarla, savaşa giriştiniz mi vurun boyunlarını. Onları iyice yaralayıp, bozguna uğratıp da onlara üstün geldiniz mi, işe sağlam yapışın, onları öldürmeyin, esir alın, savaş ağırlıklarını bırakıp sona erince de, o esirleri ya iyilik edip salıverin, ya da fidye alarak serbest bırakın. Bu böyledir, Allah dileseydi, savaşsız da helak ederdi onları, fakat savaş ortamında sizi birbirinizle imtihan etmek ister. Allah kendi yolunda öldürülenlerin yaptıklarını asla boşa çıkarmaz
Adem Uğur = (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
Ahmed Hulusi = (Savaşta) hakikat bilgisini inkâr edenlerle karşılaştığınızda, boyunlarını vurmaya bakın! Nihayet onlara ağır bastığınızda, bağı takviye edin (esir alıp bağlayın)! Ondan sonra yapılacak olan, lütfen karşılıksız salıvermek ya da fidye mukabilinde bırakmaktır! Harp ağırlıklarını bırakıncaya kadar! İşte bu! Eğer Allâh dileseydi, elbette onlara yaptıkları suçun sonucunu (azap yollu) yaşatırdı! Fakat bazınızı, bazınızda olarak denemek için (savaşı koydu). . . Allâh yolunda öldürülenlere gelince, onların yaptıkları asla boşa çıkartılmaz!
Ahmet Tekin = Savaşta, inkârda ısrar edenlerle, kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onları zayıf düşürüp mağlup edinceye kadar, boyunlarını vurun. Yakaladığınız esirleri sıkı tedbirler alıp bağlayarak elinizde tutun. Savaş bitince de, onları, ya karşılıksız olarak, ya da fidye karşılığı serbest bırakın. Savaşın doğurduğu sıkıntı ve tahribat böylece hafifler, barış böylece sağlanır. Allah’ın emri budur. Eğer Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı, onlara başka türlü de lâyık oldukları cezayı verirdi. Fakat böyle yapması sizi, birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen yiğitlerin, bilinçli amellerini, Allah asla zayi etmez.
Ahmet Varol = İnkâr edenlerle (savaşta) karşı karşıya geldiğinizde hemen boyunlarını vurun. Sonunda onları yenik düşürüp üstünlük sağladığınızda (esirleri) sıkı bağlara bağlayın. Artık bundan sonra ya lütufta bulunu(p serbest bırakı)n veya fidye karşılığı salıverin. Savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar [1] (böyle sürdürün). İşte böyle. Allah dileseydi onlardan öc alırdı. Ancak sizi birbirinizle imtihan etmek için (böyle emrediyor). Allah yolunda öldürülenlerin ise (Allah) amellerini boşa çıkarmayacak.
Ali Bulaç = Öyleyse, inkâr edenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları 'iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da' artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip boşa çıkarmaz.
Ali Fikri Yavuz = O’nun için, kâfirlerle muharebede karşılaştığınız zaman, hemen boyunlarını vurun; nihayet onları mağlûb ve perişan bir hale getirdiğiniz zaman, bağı sağlam bağlayın (esir alın ve onları sağlam tutun). Sonra da ya lutfedib (esirleri) salıverirsiniz, yahud (geri vereceğiniz esirler karşılığında) fidye alırsınız. (İsterseniz esirleri meccanen serbest bırakırsınız, isterseniz kendi esirlerinizle değiştirir ve onlara karşılık mal ve para alırsınız. Bunda muhayyersiniz). Harb, ağırlıklarını (silâh ve levazımatını) bırakıncaya (kâfirler, şirk ve isyanlarını terk edinciye) kadar, (öldürülürler, onlara yapılacak iş) budur. Allah dileseydi, o kâfirlerden (savaş yapmaksızın) intikamını alırdı. Fakat sizi birbirinizle imtihan etmek için (size savaşı emrediyor). Allah yolunda öldürülenlere gelince; onların amellerini Allah asla boşa çıkarmaz:
Ali Ünal = O halde (ey iman edenler), küfredenlerle savaşta karşı karşıya geldiğiniz zaman yapılması gereken, (sizi yenmelerine fırsat vermeksizin) boyunlarını vurmaktır. Onları yeterince etkisiz hale getirince, bu defa boyunlarına esaret bağı vurun. Ardından o esirleri, (savaş esirleri konusunda karşı tarafla da yapılacak müzakereleri nazara alarak,) ister karşılığında bir talepte bulunmadan salarsınız, isterseniz fidye karşılığı salarsınız ve böylece silahlar bırakılıp, savaş hali sona ermiş olur. Size emredilen budur. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onların hak ettikleri cezayı bizzat Kendisi verirdi, fakat O, kiminizi kiminizle denemek için (size savaşı emretmektedir). Allah yolunda öldürülenlerin yaptıklarını Allah asla boşa çıkarmaz.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenlerle savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarını vurunuz. Onları yendiğinizde de sıkıca bağlayınız. Savaş sona erdiğinde ya bir lütuf olarak karşılıksız ya da fidye alarak salıveriniz. Allah dileseydi onlara galip gelirdi. Fakat kiminizi kiminizle denemek için böyle yaptı. Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları hiçbir ameli Allah asla boşa çıkarmayacaktır.[558]
Bekir Sadak = Savasta inkar edenlerle karsilastiginizda boyunlarini vurun; sonunda onlara ustun geldiginizde onlari esir alin; savas sona erince onlari ya karsiliksiz, ya da fidye ile saliverin; Allah dilemis olsaydi, onlardan baska turlu oc alabilirdi, bunun boyle olmasi, kiminizi kiminizle denemek icindir. Allah, Kendi yolunda oldurulenlerin islerini bosa cikarmaz.
Celal Yıldırım = Savaşta kâfirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Sonunda kuvvetlerini kırıp üstünlük sağlayınca, artık (aldığınız esirlerin) bağını sıkı tutun ; savaş ağırlıklarını bırakıp (nihayete erince) o esirleri ya iyilik edip salıverin, ya da fidye (kurtuluş akçesi) alarak serbest bırakın. Bu böyledir. Eğer Allah dileseydi onları yok edip öc alabilirdi. Ama (savaş ortamında) sizi birbirinizle imtihan etmek ister. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin ise amellerini boşa çıkarmaz.
Cemal Külünkoğlu = (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen (onlar sizi öldürmeden siz onların) boyunlarını vurun. Onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayın (onları esir alın). Savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi (yaptıkları kötülüklere karşılık) onlardan başka türlü de intikam alır (onları cezalandırır)dı. Fakat böyle olması (küfre karşı mücadelenizle) sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen (şehit)lere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.
Diyanet İşleri (eski) = Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.
Diyanet Vakfi = (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
Edip Yüksel = Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınzda boyunlarını vurun. Sonunda üstün geldiğinizde onları esir alın; onları ya karşılıksız veya fidye karşılığında salın. Savaş durumu kalkıncaya kadar bunu uygulayın. ALLAH dileseydi sizi savaş derdinden kurtarırdı; ancak O sizi böylece birbirinizle sınamaktadır. ALLAH yolunda öldürenlere gelince, onların yaptıklarını boşa çıkarmıyacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun için küfredenlerle muharebeye tutuştunuz mu hemen boyunlarını vurmaya bakın, tâ kuvvetlerini derinden kırıp tepeleyinceye kadar, o vakıt da bağı sıkı basın, ondan sonra da ya azâd ya fidye, ta harb ağırlıklarını atana kadar, bu böyle, gerçi Allah dilese elbette onlardan öç alıverir ve lâkin sizi yekdiğerinizle imtihan edecek; Allah yolunda katledilenlere gelince amellerini aslâ boşa gidermez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun için küfredenlerle muharebeye tutuştuğunuzda hemen boyunlarını vurmaya bakın! Ta kuvvetlerini derinden kırıp tepeleyinceye kadar (üstünlük sağladığınızda) bağı sıkı basın (sıkıca bağlayın kalanlarını); harp ağırlıklarını atana kadar (savaş sona erinceye değin), sonra ister karşılıksız salıverin, ister fidye karşılığında. Böyledir bu; şayet Allah dilese kesinlikle onlardan intikamını alır, ancak sizi birbirinizle imtihan edecek. Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların amellerini asla boşa çıkarmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.
Gültekin Onan = Öyleyse, küfredenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları 'iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da' artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Tanrı dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Tanrı yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Tanrı) amellerini giderip boşa çıkarmaz.
Harun Yıldırım = Öyleyse küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlerle karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da artık bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lutuf olarak veya bir fidye. Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın. İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise kesin olarak amellerini boşa çıkarmaz.
Hasan Basri Çantay = Onun için o küfredenlerle (muhaarebede) karşılaşdığınız vakit boyunlarını vurun. Nihayet onları mecalsiz bir haale getirdiğiniz zaman artık bağı sıkı tutun. (Ondan) sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fidye (alın). Yeter ki harb (erbabı) ağırlıklarını bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (muhaarebesiz olarak da) elbet intikaam alırdı. Fakat (muhaarebeyi emr etmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin amel (ve hizmet) lerini asla boşa çıkarmaz O.
Hayrat Neşriyat = Artık (savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınızda, hemen o boyunları(nı) vurmak(gerekir)! Nihâyet onlara ağır kayıplar verdirdiğiniz zaman, artık bağı sıkı tutun (onları esir alın); sonra da ya lûtfederek (karşılıksız) veya fidye alarak (onları salın)! Ve harb ağırlıklarını bırakıncaya kadar (gevşemeden, savaş tamâmen sona erene dek böyle yapın)! İşte (yapılacak iş) budur! Hâlbuki Allah dileseydi, elbette onlardan (hemen) intikam alırdı; fakat sizi birbirinizle imtihân etmek için (size savaşı emretmiştir). Allah yolunda öldürülenlere gelince, artık (Allah), onların amellerini aslâ boşa çıkarmayacaktır.
İbni Kesir = Öyleyse küfredenlerle karşılaştığınızda hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları sindirince, bağı sıkı basın. Sonra da ya bir lütuf veya bir fidye. Yeter ki harb hazırlıklarını bıraksın. Eğer Allah, dileseydi; onlardan elbette intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince; Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.
Kadri Çelik = Küfre sapanlarla (savaşta) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Epey öldürdükten sonra da (yakaladığınız esirleri) bağı sıkıca bağlayın. Sonra savaş, yüklerini atıp sona erince de onları ya karşılıksız olarak ya da fidye ile salıverin. Buyruk budur! Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenler (var ya), Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
Muhammed Esed = İmdi, (savaşta) hakikati inkara şartlanmış olanlar ile karşılaştığınız zaman onları alt edinceye kadar boyunlarını vurun ve sonra iplerini sıklaştırın ama sonra ya bir lütuf olarak yahut fidye karşılığı (onları serbest bırakın) ki savaşın izleri tamamiyle silinebilsin, (yapmanız gereken) budur. Ve (bilin ki) Allah dilemiş olsaydı onları (bizzat kendisi) cezalandırabilirdi ama (O, mücadele etmenizi istiyor ki) sizi birbiriniz aracılığıyla sınasın. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını zayi etmeyecektir.
Mustafa İslamoğlu = Artık inkarda direnip (onu dayatanlarla) savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın. Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın! Ve eğer Allah dileseydi, onların hakkından bizzat gelirdi; fakat bunu (yapmadı) ki, sizi birbirinizle sınayabilsin. Allah yolunda öldürülenlere gelince: Evet (Allah) onların yaptıklarını asla zayi etmeyecektir:
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi kâfir olanlar ile (muharebede) karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurunuz, nihâyet onların kanlarını ziyâdesiyle döktüğünüz vakit artık bukağıyı sıkıca bağlayın, sonra da (onları) ya meccanen azad edersiniz veya bir bedel mukabilinde serbest bırakırsınız. Tâ ki, savaş ağırlıklarını atıversin. Emir böyledir. Ve eğer Allah dilese, elbette onlardan (muharebesiz de) intikam almış olurdu. Velakin bazınızı bazınız ile imtihan etmesi için, böyle savaş ile emretmiştir. Ve o kimseler ki, Allah yolunda öldürülmüşlerdir, elbette (Allah) onların amellerini zayi kılmayacaktır.
Ömer Öngüt = (Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun! Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir edin). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak salıverin. Bu böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların amellerini aslâ boşa çıkarmaz.
Şaban Piriş = İnkar edenlerle, (savaşta) karşılaştığınız zaman boyunlarına vurun! Onları iyice bozguna uğratınca, sımsıkı bağlayın. Sonra da ya karşılıksız bağışlayın; ya da savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar fidye alın. İşte böyle, eğer Allah dileseydi, onlardan kendisi intikam alırdı. Fakat, savaş sizi birbirinizle denemek içindir. Allah, yolunda öldürülenlerin çalışmalarını asla boşa çıkarmayacaktır.
Sadık Türkmen = Inkârda diretip dayatanlar; “Rabbimiz Allah” dediğiniz için, size savaş açanlarla savaşta karşılaştığınızda, onları etkisiz hale getirin. Sonunda onları güçsüz bıraktığınızda onları esir alın. Savaş sona erince; onları ya karşılıksız ya da fidye/bir bedel karşılığında salıverin. Allah dilemiş olsaydı, onları başka türlü cezalandırabilirdi. Bunun böyle olması, kiminizi kiminizle açığa çıkarmak içindir. Allah, iman ettikleri için öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.
Seyyid Kutub = İnkar edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Allah dileseydi onlardan başka türlü de öç alabilirdi. Bunun öyle olması kiminizi kiminizle denemek içindir. Ancak kendi yolunda ölenlerin yaptıklarını boşa çıkarmaz.
Suat Yıldırım = İmdi kâfirlerle savaşta karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice mağlub edince, işi sağlama bağlayın, onları esir alın. Savaş bitince onları ister lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamınızı alır, onları cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor. Allah yolunda öldürülenler var ya, Allah onların yaptıklarını asla zayi etmeyecek, boşa çıkarmayacaktır.
Süleyman Ateş = (Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lutfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allâh dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allâh, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zayi etmeyecektir.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse, küfredenlerle karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) ya da bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenler ise; (Allah,) kesin olarak onların amellerini giderip boşa çıkarmaz.
Ümit Şimşek = Kâfirlerle savaşta karşı karşıya geldiğiniz zaman onların boyunlarını vurun. Onları iyice sindirdiğinizde, sımsıkı bağlayın. Savaş bittikten sonra ya onları lütfedip bırakır, yahut fidye alırsınız-tâ savaş sona erip silâhlar bırakılıncaya kadar böyle yapın. Allah dileseydi onlardan intikam alırdı. Lâkin O sizi birbirinizle sınıyor. Allah yolunda öldürülenlerin ise yaptıklarını O hiçbir zaman boşa çıkarmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama ya bir fidyedir. Nihayet, harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir.
İskender Ali Mihr = Artık kâfirlerle karşılaştığınız zaman onları güçsüz (zayıf) bırakıncaya kadar boyunlarını vurun. Bağlarını kuvvetlendirin (esirleri sıkıca bağlayın). Nihayet savaşı, onun ağırlıklarını (silâhlarını ve savaş levazımatını) bırakınca da onları, ister lütuf olarak (bedelsiz) veya fidye alarak (bedel karşılığı) (bırakın). İşte böyle. Ve eğer Allah dileseydi, elbette onlardan intikam alırdı. Ve lâkin (bu) sizin bir kısmınızı, diğer bir kısımla imtihan etmek içindir. Ve onlar ki Allah yolunda öldürülenlerdir, o taktirde onların amelleri boşa çıkarılmaz.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman, onlara galip gelinceye kadar, boyunlarına vurun ve yakaladıklarınızı sıkı sıkıya bağlayın. Sonra ya onlara iyilik yapar (bırakırsınız) veya onlardan fidye alıp salarsınız. Öyle ki, savaşın getirdiği sıkıntılar ve yük, zamanla kalksın. Allah dileseydi, onların baskılarına karşı size yardım ederdi. Ancak sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınızla ve Allah yolunda öldürülenlerle imtihan edip deniyor. Onların yaptıkları asla boşa gitmeyecektir.
سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ
Muhammed / 5 -
Seyehdîhim ve yuslihu bâlehum.
Diyanet İşleri = Onları doğruya ve güzele erdirecek ve durumlarını düzeltecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İlerde de onları doğru yola götürmektedir ve hallerini düzene sokmaktadır.
Abdullah Parlıyan = ve onları cennet yoluna eriştirir, işlerini ve durumlarını düzeltip iyileştirecektir.
Adem Uğur = Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şâd edecek.
Ahmed Hulusi = Onları hakikate erdirecek ve onların hâllerini düzeltecektir!
Ahmet Tekin = Allah çok kısa zamanda, onları doğruya, hayra ve refaha ulaştırma lütfunda bulunacak, emellerini gerçekleştirecek, hallerini düzeltecek, hayat standartlarını yükseltecektir.
Ahmet Varol = Onları hidayete iletecek ve durumlarını düzeltecektir.
Ali Bulaç = Onları hidayete erdirecek ve durumlarını düzeltip ıslah edecektir.
Ali Fikri Yavuz = Onları hidayete erdirir ve hallerini güzelleştirir;
Ali Ünal = Onları (her iki dünyada) emellerine ulaştırır, durumlarını düzeltir (amellerini kabul buyurur ve günahlarını affeder).
Bayraktar Bayraklı = Onları amaçlarına ulaştıracak ve hallerini düzeltecektir.
Bekir Sadak = Onlari dogru yola eristirir, durumlarini duzletir.
Celal Yıldırım = Onları (Cennet) yoluna eriştirir; işlerini ve durumlarını düzeltip'' iyileştirir.
Cemal Külünkoğlu = (5-6) (Allah,) o cihad edenleri, hidayete erdirecek, durumlarını düzeltip ıslah edecek ve onları, kendilerine (önceden) tanıttığı cennete koyacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Onları doğru yola eriştirir, durumlarını düzeltir.
Diyanet Vakfi = (5-6) Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şâd edecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.
Edip Yüksel = Onlara yol gösterecek ve işlerini düzeltecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İleride onları muradlarına irdirir, ruhlarını şâd eder
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İleride onları muratlarına erdirir, ruhlarını şad eder.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah onları doğru yola iletecek ve durumlarını düzeltecektir.
Gültekin Onan = Onları hidayete erdirecek ve durumlarını düzeltip ıslah edecektir.
Harun Yıldırım = Onları doğru yolu iletecek ve hallerini düzeltecektir.
Hasan Basri Çantay = Onlara muvaffakıyyet verir, hallerini iyileşdirir,
Hayrat Neşriyat = Onları yakında hidâyete (muradlarına) erdirecek ve hâllerini düzeltecek (amellerini kabûl edecek)tir.
İbni Kesir = Onları hidayete eriştirir ve durumlarını ıslah eder.
Kadri Çelik = (Allah) Onları hidayete erdirecek ve onların durumlarını ıslah edecektir.
Muhammed Esed = Onlara (öteki dünyada da) rehberlik yapacak ve kalplerini sükuna kavuşturacaktır
Mustafa İslamoğlu = Onlara (cennetin) yolunu gösterecek ve kalplerini huzura kavuşturacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (5-7) (Allah Teâlâ, o mücahitleri) Hidâyete kavuşturacaktır ve onların hallerini ıslah buyuracaktır. Ve onları cennete girdirir. Onu kendilerine bildirmiştir. Ey imân etmiş olanlar! Eğer siz Allah için yardım ederseniz size nusret verir ve ayaklarınızı sabit kılar.
Ömer Öngüt = Onları hidayete eriştirecek ve hallerini düzeltecektir.
Şaban Piriş = Onlara yol gösterecek ve durumlarını düzeltecektir.
Sadık Türkmen = Onları huzurlu hayata eriştirir, durumlarını düzeltir.
Seyyid Kutub = Allah onları hidayete iletecek ve durumlarını düzeltecek.
Suat Yıldırım = Allah onları doğru yola iletir ve onların hallerini düzeltir.
Süleyman Ateş = Onları doğru yola iletecek ve durumlarını düzeltecektir.
Tefhim-ul Kuran = Onları hidayete erdirecek ve onların durumlarını düzeltip ıslah edecektir.
Ümit Şimşek = Onları amaçlarına eriştirir, durumlarını düzeltir.
Yaşar Nuri Öztürk = Onları doğruya ve güzele kılavuzlayacak ve kalplerini barışa yöneltecektir.
İskender Ali Mihr = (Allah) onları hidayete erdirecek ve onların hallerini ıslâh edecektir.
İlyas Yorulmaz = Allah onları doğru yola iletecek ve durumlarını da düzeltecektir.
وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ
Muhammed / 6 -
Ve yudhıluhumul cennete arrefehâ lehum.
Diyanet İşleri = Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve cennete sokar onları ve cenneti, onlara tanıtmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Ve onları kendilerine tanıttığı cennetine sokacaktır.
Adem Uğur = Onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.
Ahmed Hulusi = Onları (dünyada iken) kendilerine anlattığı cennete koyar.
Ahmet Tekin = Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.
Ahmet Varol = Onları kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.
Ali Bulaç = Ve onları, kendilerine tarif edip tanıttığı cennete sokacaktır.
Ali Fikri Yavuz = Onları, (dünyada) kendilerine tanıtmış olduğu cennete koyar.
Ali Ünal = Onları kendilerine tanıttığı ve kendisiyle ünsiyet kurduracağı Cennet’e koyar.
Bayraktar Bayraklı = Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.
Bekir Sadak = Onlari, kendilerine anlattigi cennete koyar.
Celal Yıldırım = Ve onları, kendilerine tanıttığı Cennet'e koyar.
Cemal Külünkoğlu = (5-6) (Allah,) o cihad edenleri, hidayete erdirecek, durumlarını düzeltip ıslah edecek ve onları, kendilerine (önceden) tanıttığı cennete koyacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Onları, kendilerine anlattığı cennete koyar.
Diyanet Vakfi = (5-6) Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şâd edecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.
Edip Yüksel = Onları kendilerine tanıtmış olduğu cennete sokacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve kendilerini Cennete koyar, onu onlar için güzel kokularla donatmaktadır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları kendileri için güzel kokularla donattığı cennete koyar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.
Gültekin Onan = Ve onları, kendilerine tarif edip tanıttığı cennete sokacaktır.
Harun Yıldırım = Ve onları kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir.
Hasan Basri Çantay = onları, kendilerine tanıtdığı, cennete sokar.
Hayrat Neşriyat = Ve onları, o Cennete koyacaktır ki, onu kendilerine ta'rîf etmiştir.
İbni Kesir = Onları kendilerine tanıttığı cennete sokar.
Kadri Çelik = Ve onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.
Muhammed Esed = ve onları kendilerine vaad ettiği cennete koyacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Nihayet onları kendilerine tarif ettiği cennete koyacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (5-7) (Allah Teâlâ, o mücahitleri) Hidâyete kavuşturacaktır ve onların hallerini ıslah buyuracaktır. Ve onları cennete girdirir. Onu kendilerine bildirmiştir. Ey imân etmiş olanlar! Eğer siz Allah için yardım ederseniz size nusret verir ve ayaklarınızı sabit kılar.
Ömer Öngüt = Onları (dünyada iken) kendilerine anlattığı cennete koyar.
Şaban Piriş = Onları, kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.
Sadık Türkmen = Onları kendilerine anlattığı cennete koyar.
Seyyid Kutub = Onları dünyada iken tanıttığı cennete koyar.
Suat Yıldırım = Onları, kendilerine tanıtmış olduğu cennetine alır.
Süleyman Ateş = Onları, kendilerine tanımladığı cennete sokacaktır.
Tefhim-ul Kuran = Ve onları, kendilerine tarif edip tanıttığı cennete sokacaktır.
Ümit Şimşek = Ve kendilerine anlattığı Cennete onları yerleştirir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve onları, kendilerine tanımlamış olduğu o cennete koyacaktır.
İskender Ali Mihr = Ve onları, kendilerine tarif ettiği cennete dahil edecektir.
İlyas Yorulmaz = Onları daha önce tanıttığı cennetlere koyacak.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Muhammed / 7 -
Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tensurûllâhe yensurkum ve yusebbit akdâmekum.
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, siz yardım ederseniz Allah'a, o da yardım eder size ve ayaklarınızı diretir, size sebat verir.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Eğer siz, Allah'ın davasına yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı İslâm'ın hakkını koruma yolunda sağlam tutar.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler! Eğer siz Allâh'a yardım ederseniz (O) size yardım eder; ayaklarınızı sâbit kılar!
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, eğer siz Allah’a, Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder. Kendinize itimadınızı artırır, ordunuzu güçlendirir, devletinizi ayakta tutar, itibarınızı yüceltir. Sizi kararlı, sabırlı ve azimli hale getirir.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Siz eğer Allah'a [2] yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler! Eğer Allah’a (dinine) yardım ederseniz, O, size zafer verir ve ayaklarınızı (savaşta) kaydırmaz.
Ali Ünal = Ey iman edenler! Eğer Allah(’ın dinine) destek olursanız Allah da size yardım eder ve (O’nun dini uğrunda bastığınız her yerde) ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit tutar/kaydırmaz.
Bekir Sadak = Ey inananlar! Siz Allah'in dinine yardim ederseniz, O da size yardim eder, ayaklarinizi savasta sabit kilar.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler! Eğer siz, Allah'a (O'nun dinine, Peygamberine ve O'nun yolunda olanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder de ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.
Cemal Külünkoğlu = Siz ey inananlar! Eğer Allah'a (O'nun dininin yayılmasına) yardım ederseniz, (O da) size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.
Diyanet İşleri (eski) = Ey inananlar! Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.
Edip Yüksel = Ey inananlar, ALLAH'ı desteklerseniz, O da sizi destekler ve ayaklarınızı sağlam tutar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iyman edenler! Eğer siz Allaha yardım ederseniz o size nusrat verir ve ayaklarınızı kaydırmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.
Gültekin Onan = Ey inananlar, eğer siz Tanrı'ya (Tanrı adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.
Hasan Basri Çantay = Ey îmân edenler, siz Allah (ın dînine, Onun peygamberi zîşânın) a yardım ederseniz O da (düşmanınıza karşı) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Eğer (siz) Allah’a (dînine) yardım ederseniz, (O da) size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit kılar.
İbni Kesir = Ey iman edenler; siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sebatınızı arttırır.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.
Muhammed Esed = Siz ey imana ermiş olanlar! Eğer Allah(ın davasın)a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve adımlarınızı sağlamlaştırır.
Mustafa İslamoğlu = Ey imanda sebat edenler! Siz Allah'ın (davasına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (5-7) (Allah Teâlâ, o mücahitleri) Hidâyete kavuşturacaktır ve onların hallerini ıslah buyuracaktır. Ve onları cennete girdirir. Onu kendilerine bildirmiştir. Ey imân etmiş olanlar! Eğer siz Allah için yardım ederseniz size nusret verir ve ayaklarınızı sabit kılar.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Eğer Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz (sarılırsanız), Allah da sizi muvaffak eder ve ayaklarınızı sâbit kılar.
Şaban Piriş = -Ey İman edenler, eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım edecek ve ayaklarınızı sabit kılacaktır.
Sadık Türkmen = Ey inananlar! Siz Allah’a (kullarına iyilik yaparak) yardım ederseniz O da size yardım eder, adımlarınızı sağlam bastırır.
Seyyid Kutub = Ey inananlar! Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) destek olursanız, O da size yardım eder ve savaşta ayaklarınızı kaydırmaz.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, eğer siz Allâh(ın dinin)e yardım ederseniz (Allâh da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve sebat verir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman sahipleri! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da düşmana karşı ayaklarınızı sabitleştirerek size yardım edecektir.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَّهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ
Muhammed / 8 -
Vellezîne keferû fe tağsen lehumve edalle a’mâlehum.
Diyanet İşleri = İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah, onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlara gelince: Kötülük onlara ve yaptıklarını boşa çıkarmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edip, küfrü tercih edenlere gelince, onlar yıkılıp yok olsunlar. Allah onların bütün gayretlerini boşa çıkaracak.
Adem Uğur = O inkârcılara gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarır.
Ahmed Hulusi = İnkâr edenler(e gelince): Yıkım onlara! (Allâh) Onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Ahmet Tekin = İnkârda ısrar edenlerin, küfre saplananların hakkı ise tepetaklak düşüp helâk olmaktır, yıkımdır. Allah, onların amellerini de zayi eder.
Ahmet Varol = İnkâr edenlere gelince; yüzükoyun düşüş onlara olsun! (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Ali Bulaç = İnkar edenler ise, yüzükoyun düşüş onlara olsun! (Allah,) amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Ali Fikri Yavuz = Kâfir olanlara gelince; düşüş onlara!... Allah amellerini boşa çıkarmıştır.
Ali Ünal = Küfredenlere gelince, onların hakkı ancak yıkımdır ve Allah, onların yaptıklarını sonuçsuz bırakır.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenlere gelince, onların sonu felakettir. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Bekir Sadak = Inkar edenlere ise, yikim ve yokluk olsun! Allah onlarin islerini bosa cikarir.
Celal Yıldırım = (8-9) İnkâr edenlere gelince: Onlara yıkım, yüzükoyun kapanmak olsun !. Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır. Bu yüzden Allah, amellerini değersiz kılıp faydasız duruma getirmiştir.
Cemal Külünkoğlu = İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. (Allah,) onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenlere ise, yıkım ve yokluk olsun! Allah onların işlerini boşa çıkarır.
Diyanet Vakfi = İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Edip Yüksel = İnkar edenler ise yıkımı haketmişlerdir; onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Küfredenler ise yıkım onlara ne yapacaklarını şaşırtmaktadır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnkar edenler ise, yıkım onlara! Ne yapacaklarını şaşırtmaktadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnkâr edenlere gelince, artık yıkım onlara. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Gültekin Onan = Küfredenler ise, yüzükoyun düşüş onlara olsun! (Tanrı,) amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Harun Yıldırım = Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler ise, yüzükoyun düşüş onlara olsun; amellerini de boşa çıkartmıştır.
Hasan Basri Çantay = Küfredenler (e gelince): Onların hakkı yüzü koyun kapanmakdır. (Allah) onların amel (ve hizmet) lerini boşa çıkarmışdır.
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenlere gelince, artık onlar için, yüz üstü yıkılmak vardır! Ve (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır.
İbni Kesir = Küfredenlere gelince; onların hakkı yüzükoyun kapanmak. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Kadri Çelik = Küfre sapanlar ise düşüp helak olmuşlardır ve (Allah,) onların amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, onları kötü bir akibet beklemektedir; çünkü (Allah), onların bütün (iyi) işlerini değersiz kılacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Küfürde ısrar edenlere gelince: artık onları helak edici bir yıkım beklemektedir; dahası O, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, kâfir oldular. Artık helâk onlara! Ve onların amellerini iptâl etmiştir.
Ömer Öngüt = Kâfirlere gelince, onlar da yüzüstü sürünsünler! Allah yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Şaban Piriş = İnkarcılar ise, mahvolacak ve (Allah) çalışmalarını boşa çıkaracaktır.
Sadık Türkmen = Inkârcılar ise huzur bulamazlar! Allah onların işlerini boşa çıkarır.
Seyyid Kutub = İnkar edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Suat Yıldırım = O inkârcılara gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarır.
Süleyman Ateş = İnkâr edenler(e gelince): Yıkım onlara! (Allâh) Onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Tefhim-ul Kuran = İnkâr edenler ise, yüzükoyun düşüş, onlara olsun! (Allah,) onların amellerini giderip boşa çıkarmıştır.
Ümit Şimşek = İnkâr edenler de yüz üstü sürünsünler! Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Küfre sapanlara gelince, kayıp ve yıkım onlara! Yapıp ettiklerini boşa çıkardı onların.
İskender Ali Mihr = Ve onlar ki kâfirdirler. Artık onlar helâka maruzdurlar. Ve onların amellerini (Allah) boşa çıkardı.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenler için lanet ve dışlamak var. Yaptıkları boşa gitmiştir.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ
Muhammed / 9 -
Zâlike bi ennehum kerihû mâ enzelallâhu fe ahbeta a’mâlehum.
Diyanet İşleri = Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleri, bu sebeple de Allah’ın onların amellerini boşa çıkarmasındandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu da, Allah'ın indirdiğine hoşlanmadıklarındandır, artık o da, yaptıklarını mahvetmektedir.
Abdullah Parlıyan = Bu onların Allah'ın indirdiğine nefret duymaları yüzünden olacaktır. Bu sebeple Allah, onların bütün yapıp ettiklerini değersiz hale getirecektir.
Adem Uğur = Bunun sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Ahmed Hulusi = Bunun sebebi şudur: Onlar Allâh'ın inzâl ettiğini nahoş gördüler. . . Bu yüzden (Allâh da) onların yaptıklarını boşa çıkarttı.
Ahmet Tekin = Bu, onların, Allah’ın indirdiğini, Kurân’ı beğenmemeleri sebebiyledir. Böylece amellerini boşa çıkarmıştır.
Ahmet Varol = Bu onların Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamaları dolayısıyladır. O da, onların amellerini heder etti.
Ali Bulaç = İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler, bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.
Ali Fikri Yavuz = Bunun sebebi: Çünkü onlar Allah’ın indirdiği Kur’an’ı inkâr etmişlerdir. Allah’da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Ali Ünal = Böyle yapar, çünkü onlar Allah’ın indirdiği (Kur’ân’ı) beğenmediler; bu sebeple Allah, onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Bayraktar Bayraklı = Bunun sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Bekir Sadak = Bu, Allah'in indirdigini begenmediklerinden oturudur. Islerini Allah bunun icin bosa cikarmistir.
Celal Yıldırım = (8-9) İnkâr edenlere gelince: Onlara yıkım, yüzükoyun kapanmak olsun !. Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır. Bu yüzden Allah, amellerini değersiz kılıp faydasız duruma getirmiştir.
Cemal Külünkoğlu = Bunun sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. (Allah da) onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmediklerinden ötürüdür. İşlerini Allah bunun için boşa çıkarmıştır.
Diyanet Vakfi = Bunun sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Edip Yüksel = Çünkü onlar ALLAH'ın indirdiğini beğenmediler. O da onların işlerini geçersiz kılmıştır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle, çünkü onlar Allahın indirdiğini hoşlanmamışlardır, o da onların bütün amellerini heder etmektedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öyle, çünkü onlar, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlardır. O da onların bütün amellerini boşa çıkarmaktadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. Allah da bunun için onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Gültekin Onan = İşte böyle; çünkü onlar, Tanrı'nın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler, bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.
Harun Yıldırım = İşte böyle; çünkü onlar Allah’ın indirdiğini çirkin gördüler, bundan dolayı O da, onların amellerini boşa çıkardı.
Hasan Basri Çantay = Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allahın indirdiğini çirkin görmüşlerdir. O da onların amellerini heder etmişdir.
Hayrat Neşriyat = Bunun sebebi şudur: Şübhesiz onlar, Allah’ın indirdiğini hoş görmediler de (O da)onların amellerini boşa çıkardı.
İbni Kesir = İşte böyle. Çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin görmüşlerdir. O da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Kadri Çelik = Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmediklerinden ötürüdür. O da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Muhammed Esed = Bu, onların Allah'ın indirdiğine nefret duymaları (yüzü)nden olacaktır. Bu sebeple, Allah, onların bütün yapıp ettiklerini değersiz hale getirecektir.
Mustafa İslamoğlu = Bunun nedeni, onların Allah'ın indirdiğinden nefret etmeleridir; işte bu yüzden (Allah) yaptıklarını heba edecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-11) O öyledir, çünkü, şüphesiz onlar, Allah'ın indirdiğini kerih gördüler. Artık (Allah da) Onların amellerini iptâl etti. Yeryüzünde gezmediler mi ki, bakıversinler, kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş! Allah onların üzerlerine kahretmiş ve kâfirler için de onların emsali vardır. Şunun için ki, muhakkak Allah, imân edenlerin mevlâsıdır ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için mevlâ yoktur.
Ömer Öngüt = İşte böyle. Çünkü onlar Allah'ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Şaban Piriş = Bu, onların, Allah’ın indirdiğini kötü görmeleri sebebiyledir. Bu sebeple yaptıklarını iptal etmiştir.
Sadık Türkmen = Bu onların, Allah’ın indirdiğini beğenmediklerinden ötürüdür, bunun için işlerini boşa çıkarmıştır.
Seyyid Kutub = Bunun sebebi, Allah'ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah ta onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Suat Yıldırım = Bu böyledir, zira onlar Allah’ın indirdiği buyruklarını beğenmediler. Allah da onların bütün iyi ve güzel işlerini boşa çıkardı.
Süleyman Ateş = Böyledir, çünkü onlar, Allâh'ın indirdiğinden hoşlanmamışlar, Allâh da onların amellerini heder etmiştir.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler; bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı.
Ümit Şimşek = Çünkü onlar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlar; onun için Allah onların işlerini heder etmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu böyledir; çünkü onlar Allah'ın indirdiğini tiksindirici bulmuşlardır, Allah da onların tüm amellerini boşa çıkarmıştır.
İskender Ali Mihr = Bu, onların Allah’ın indirdiği şeyi kerih görmeleri sebebiyledir. Böylece (Allah) onların amellerini boşa çıkardı.
İlyas Yorulmaz = Bu ceza, onların Allah’ın indirdiğini beğenmeyip, inanmadıklarındandır. Ayrıca yaptıkları ameller de boşa gitmiştir.
أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا
Muhammed / 10 -
E fe lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, demmerallâhu aleyhim ve lil kâfirîne emsâluhâ.
Diyanet İşleri = Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gezmezler mi yeryüzünde de bakıp görsünler kendilerinden öncekilerin sonunu, Allah helâk edivermiştir onları ve kâfirlere de bunlara benzer azaplar var.
Abdullah Parlıyan = Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce yaşamış olanların sonlarının ne olduğunu görmediler mi? Allah onları kökten yok etti. Tüm Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere de, bunlara benzer azaplar vardır.
Adem Uğur = Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır.
Ahmed Hulusi = Arzda seyretmediler (gezip dolaşmadılar) mi ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl oldu! Nazar edip (akıl gözü ile ders alarak) görsünler! Allâh onları dumura uğratmış! Bu hakikat bilgisini inkâr edenlere de onların benzerleri söz konusudur!
Ahmet Tekin = Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden öncekilerin boylarınca, günaha, isyana, küfre batmış milletlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna ibret nazarıyla bir baksınlar, incelesinler. Allah onların üzerine, helâk edici felâketler yağdırmıştır. Kâfirlere de bunun benzeri gelecektir.
Ahmet Varol = Yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları yerle bir etti. Bu inkâr edenler için de benzerleri vardır.
Ali Bulaç = Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Allah, onları yerle bir etti. O kafirler için de bunun bir benzeri vardır.
Ali Fikri Yavuz = Onlar yeryüzünde bir gezib dolaşmadılar mı? Baksalar ya, kendilerinden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş? Allah, onların kökünü kazımıştır. Zaten o kâfirlere de öylesi yaraşır.
Ali Ünal = Peki onlar, hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı ki, kendilerinden önce gelen (benzeri kâfirlerin) âkıbeti nasıl oldu bakıp ibret alsınlar? Allah onları yerle bir etti; bu kâfirleri bekleyen de aynı âkıbettir.
Bayraktar Bayraklı = Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yerle bir etmiştir. Kâfirlere de onların benzerlerini yapacaktır.
Bekir Sadak = Yeryuzunde dolasip kendilerinden oncekilerin sonlarinin nasil olduguna bakmazlar mi? Allah onlari yere gecirmistir; inkarcilara da onlarin basina gelenin benzerleri vardir.
Celal Yıldırım = Onlar, yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğuna bakmıyorlar mı ? Allah, onları yok edip (neleri varsa hepsini) yerle bir etti. Kâfirler için de bunun benzerleri vardır.
Cemal Külünkoğlu = Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah, (yaptıkları yüzünden) onları yere geçirmiştir. (Ne zaman olursa olsun) inkârcılara da onların başına gelenin benzerleri vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere geçirmiştir; inkarcılara da onların başına gelenin benzerleri vardır.
Diyanet Vakfi = Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır.
Edip Yüksel = Kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmak için yeryüzünü dolaşmazlar mı? ALLAH onları imha etmiştir ve bu inkarcıları da aynı son beklemektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya Yer yüzünde bir gezmediler mi? Baksalar a kendilerinden evvelkilerin akıbetleri ne olmuş? Allah üzerlerinden tedmir eylemiş, o kâfirlere de öylesi yaraşır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ya onlar yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya, kendilerinden öncekilerin sonları ne olmuş? Allah yerle bir eylemiş onları, zaten o kafirlere de öylesi yaraşır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonları nasıl olmuş? Allah onların üzerlerine helak yağdırmıştır. Bu kâfirlere de onların başına gelenlerin benzerleri yaraşır.
Gültekin Onan = Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Tanrı, onları yerle bir etti. O kafirler için de bunun bir benzeri vardır.
Harun Yıldırım = Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Allah onları yerle bir etti. O kafirler için de bunun bir benzeri vardır.
Hasan Basri Çantay = Onlar kendilerinden evvelkilerin sonuçlarının nice olduğuna bakmaları için yer (yüzün) de gezib dolaşmadılar mı? Allah onların kökünü kırmışdır. O kâfirlerin hakkı da bunun benzerleridir.
Hayrat Neşriyat = (Onlar) yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, baksınlar! Allah onları helâk etmiştir. Bu kâfirler için de onun (o âkıbetin) benzerleri vardır.
İbni Kesir = Yeryüzünde dolaşmazlar mı, kendilerinden öncekilerin akibetlerinin nasıl olduğuna baksınlar. Allah onları yere batırmıştır. Ve kafirlere de bunun benzeri vardır.
Kadri Çelik = Onlar, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüyorlar mı? Allah onları yerle bir etti. Bu küfre sapanlar için de onun bir benzeri vardır.
Muhammed Esed = Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan (bilinçli günahkar)ların sonlarının ne olduğunu görmediler mi? Allah onları kökten yok etti. Hakikati inkar edenlerin tümünü buna benzer (bir akibet) beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = Onlar yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı; görmediler mi kendilerinden önceki günahkarların sonunun ne olduğunu? Allah onları yerle bir etti; bu kafirleri de bunun bir benzeri beklemektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-11) O öyledir, çünkü, şüphesiz onlar, Allah'ın indirdiğini kerih gördüler. Artık (Allah da) Onların amellerini iptâl etti. Yeryüzünde gezmediler mi ki, bakıversinler, kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş! Allah onların üzerlerine kahretmiş ve kâfirler için de onların emsali vardır. Şunun için ki, muhakkak Allah, imân edenlerin mevlâsıdır ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için mevlâ yoktur.
Ömer Öngüt = Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin âkibetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere geçirmiştir. Kâfirlere de onların başına gelenin benzeri vardır.
Şaban Piriş = Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden öncekilerin akibetine bir baksınlar. Allah onları yerle bir etti. O kafirler için de bunun bir benzeri vardır.
Sadık Türkmen = Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce olanların sonunun nasıl olduğuna bakmıyorlar mı? Allah onları yerin dibine geçirmiştir; inkârcılara da onların durumlarının benzeri vardır.
Seyyid Kutub = Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere geçirmiştir; inkarcılara da onların başına gelenin benzerleri vardır.
Suat Yıldırım = Peki onlar dünyada hiç dolaşmadılar mı ki, daha önce yaşamış nesillerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna baksınlar: Allah onları yerle bir etti. Benzeri iş yapan kâfirleri de, benzeri âkıbetler beklemektedir.
Süleyman Ateş = (Onlar) Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Allâh onları(n evlerini, barklarını) yıkıp başlarına geçirmiştir. Bu kâfirlere de, onun benzeri sonuçlar vardır.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler. Allah, onları yerle bir etti. O kâfirler için de bunun bir benzeri vardır.
Ümit Şimşek = Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin nasıl son bulduklarına bakmadılar mı? Allah onları yerle bir etmişti. Bu kâfirler için de onun benzeri bir âkıbet vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bir bakmıyorlar mı? Allah onları yerle bir etmiştir. Şu inkâr edenlere de onlara yapılanın aynısı yapılacaktır.
İskender Ali Mihr = Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı? Onlardan öncekilerin akıbeti nasıl oldu baksınlar! Allah onları dumura uğrattı (helâk etti). Ve onun bir benzeri de kâfirler içindir.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünü gezip bakmıyorlar mı? Onlardan öncekilerin sonları nasıl olmuş? Allah onları ve inkâr edenleri yerle bir etmişti ve o azabın benzeri başlarına gelmişti.
ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ
Muhammed / 11 -
Zâlike bi ennallâhe mevlellezîne âmenû ve ennel kâfirîne lâ mevlâ lehum.
Diyanet İşleri = Bu, Allah’ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Böyle bu, çünkü şüphe yok ki Allah, inananların yardımcısıdır ve şüphe yok ki kâfirlerin yardımcısı yoktur.
Abdullah Parlıyan = Bu böyle olacaktır, çünkü Allah iman edenlerin koruyucusu ve yardımcısıdır. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin ise, bir yardımcısı ve koruyucusu yoktur.
Adem Uğur = Bu, Allah'ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.
Ahmed Hulusi = İşte (gerçek durum) bu! Allâh, iman edenlerde Mevlâ'dır! Hakikat bilgisini inkâr edenlere gelince, onların mevlâsı yoktur!
Ahmet Tekin = Bütün bunlar, Allah’ın, iman edenlerin mevlâsı, emrinde oldukları otorite, koruyucuları olması; kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârda ısrar eden kâfirlerin, nankörlerin de, mevlâlarının, koruyucularının olmaması dolayısıyladır.
Ahmet Varol = Bu, Allah'ın iman edenlerin dostu olması, inkâr edenlerin ise hiç dostlarının olmaması sebebiyledir.
Ali Bulaç = İşte böyle; çünkü Allah, iman edenlerin velisidir; kafirlerin ise, velisi yoktur.
Ali Fikri Yavuz = Sebebi şu: Çünkü Allah, iman edenlerin yardımcısıdır. Kâfirlere gelince; onların yardımcısı yoktur.
Ali Ünal = Böyledir, çünkü Allah iman edenlerin Mevlâsı (sahibi ve koruyucusu)dur; kâfirlerin ise (Allah karşısında onlara yardım edebilecek herhangi bir) mevlâsı yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Çünkü Allah, inananların yardımcısıdır. Kâfirlerin ise dostları yoktur.
Bekir Sadak = Cunku Allah inananlarin sahibidir. Kafirlerin ise sahibi yoktur. *
Celal Yıldırım = Bu böyledir. Çünkü Allah, imân edenlerin dostu ve sahip çıkanıdır. Kâfirlerin ise hiçbir dost ve sahip çıkanı yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Bu böyledir. Allah, (iyi niyet ve gayretlerinden dolayı) inananların yardımcısı ve koruyucusudur. İnkârcıların ise, hiçbir yardımcısı ve koruyucusu yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = Çünkü Allah inananların sahibidir. Kafirlerin ise sahibi yoktur.
Diyanet Vakfi = Bu, Allah'ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.
Edip Yüksel = Çünkü ALLAH inananların koruyucusudur. İnkarcıların ise bir koruyucusu yoktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle, çünkü Allah iyman edenlerin mevlâsıdır, kâfirlere gelince onlar için mevlâ yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öyledir, çünkü Allah iman edenlerin yardımcısıdır, kafirler için ise yardımcı yoktur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu böyledir. Çünkü Allah iman edenlerin yardımcısıdır. İnkâr edenlerin ise yardımcısı yoktur.
Gültekin Onan = İşte böyle; çünkü Tanrı, inananların velisidir; kafirlerin ise velisi yoktur.
Harun Yıldırım = İşte böyle; çünkü Allah, iman edenlerin velisidir; kafirlerin ise velisi yoktur.
Hasan Basri Çantay = Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah şübhesiz iman edenlerin velîsi (yardımcısı) dır. Kâfirler (e gelince: hakıykaten) onların velîsi (yardımcısı) yokdur.
Hayrat Neşriyat = Bunun sebebi şudur: Şübhesiz Allah, îmân edenlerin yardımcısıdır; doğrusu kâfirlere gelince, onlar için bir yardımcı yoktur.
İbni Kesir = İşte böyle. Çünkü Allah, imanetmiş olanların Mevla'sıdır. Kafirlere gelince; muhakkak ki onların mevlası yoktur.
Kadri Çelik = Bu, Allah'ın, iman edenlerin velisi olmasından dolayıdır. Küfre sapanlar (var ya), onların velisi yoktur.
Muhammed Esed = Böyle (olacaktır,) çünkü Allah iman edenlerin koruyucusudur, hakikati inkar edenlerin ise bir koruyucusu yoktur.
Mustafa İslamoğlu = Bu böyledir: çünkü Allah imanda sebat edenlerin dostudur; kafirlerin ise dostu bulunmamaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-11) O öyledir, çünkü, şüphesiz onlar, Allah'ın indirdiğini kerih gördüler. Artık (Allah da) Onların amellerini iptâl etti. Yeryüzünde gezmediler mi ki, bakıversinler, kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuş! Allah onların üzerlerine kahretmiş ve kâfirler için de onların emsali vardır. Şunun için ki, muhakkak Allah, imân edenlerin mevlâsıdır ve şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için mevlâ yoktur.
Ömer Öngüt = Bunun sebebi şudur: Allah iman edenlerin dostudur. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.
Şaban Piriş = Bu, Allah’ın iman edenlerin velisi olduğu ve kafirlerin ise bir velisi olmadığı içindir.
Sadık Türkmen = Ancak Allah inananların dostudur. İnkârcıların ise dostu yoktur.
Seyyid Kutub = Çünkü Allah inananların sahibidir. Kafirlerin ise sahibi yoktur.
Suat Yıldırım = Bu böyledir, çünkü iman edenlerin yardımcısı Allah’tır, kâfirlerin ise mevlâları, dostları yoktur.
Süleyman Ateş = Bu böyledir, çünkü Allâh inananların koruyucusudur. Kâfirlerin ise koruyucuları yoktur.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; çünkü Allah, iman etmekte olanların velisidir; kâfirlerin ise, onların velisi yoktur.
Ümit Şimşek = Zira Allah iman edenlerin dostudur; kâfirlerin ise hiçbir dostu yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu böyedir; çünkü Allah, iman edenlerin Mevlâ'sıdır. Küfre sapanların ise Mevlâ'sı yoktur.
İskender Ali Mihr = Bu, Allah’ın âmenû olanların dostu olması sebebiyledir. Ve kâfirlerin ise gerçek dostu (mevlâsı) yoktur.
İlyas Yorulmaz = Böylece Allah, inananların koruyanı ve yardım edenidir. İnkarcıların koruyanları ve yardımcıları yoktur.
إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَّهُمْ
Muhammed / 12 -
İnnallâhe yudhılullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), vellezîne keferû yetemetteûne ve ye’kulûne kemâ te’kulul en’âmu ven nâru mesven lehum.
Diyanet İşleri = Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Allah, inanan ve iyi işlerde bulunanları kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokar ve kâfir olanlarsa geçinip dururlar ve hayvanlar gibi yerler ve ateş, onlara yurt olmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Gerçek şu ki, Allah iman edip, yararlı ve doğru dürüst işler yapanları içinden ırmakların aktığı cennetlere koyacaktır. Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler ise, bu dünyadaki hayatlarından zevk alıp, hayvanlar gibi yiyip içseler de, öteki dünyada yerleri ateş olacaktır.
Adem Uğur = Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.
Ahmed Hulusi = Kesinlikle Allâh, iman edip imanın gereğini uygulayanları, altlarından nehirler akan cennetlere dâhil eder. . . Hakikat bilgisini inkâr edenler ise (dünyadan, bedensel olarak) yararlanırlar ve en'amın (hayvanların) yediği gibi yerler! Ateş, onlar için kalacak yerdir.
Ahmet Tekin = Allah iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenleri, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanları, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenleri, altından ırmaklar akan Cennetlere koyar. İnkârda ısrar edenler, kâfirler, dünyada zevk ü safa sürüp geçinirler. Hayvanlar gibi yerler, içerler. Onların mekânları ateştir, Cehennem’dir.
Ahmet Varol = Şüphesiz Allah iman edip salih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkâr edenler ise (dünyada) zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yerler. Ateş onların varacakları yerdir.
Ali Bulaç = Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkar edenler ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş, onlar için bir konaklama yeridir.
Ali Fikri Yavuz = Şüphesiz ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Ateş onların varacakları yerdir.
Ali Ünal = Allah, iman edenleri, alt kısmından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir. İnkar edenler ise zevki sefa sürüyorlar. Hayvanların yediği gibi yiyorlar. Onların meskeni de ateştir.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz Allah, inanıp iyi amel işleyenleri, içinden ırmakların aktığı cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise, dünya nimetlerinden yararlanıp hayvanlar gibi yiyip içecekler. Sonunda varacakları yer ateş olacaktır.
Bekir Sadak = Dogrusu Allah, inanip yararli isler isleyenleri iclerinden irmaklara akan cennetlere koyar. Duraklari ates oldugu halde kafirler, zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Allah imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyar. Küfredenlere gelince, davarlar gibi yerler içerler, keyif ve zevklerine bakarlar. Ateş, onların varıp eyleşeceği yerdir.
Cemal Külünkoğlu = Doğrusu Allah, inandıktan sonra iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar, inkârcılar ise dünya hayatında zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. (Ahirette ise) onların kalacağı yer ateş olacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu Allah, inanıp yararlı işler işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Durakları ateş olduğu halde kafirler, zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.
Diyanet Vakfi = Muhakkak ki Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar; inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.
Edip Yüksel = ALLAH inanıp erdemli davrananları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkarcılar ise hayvanlar gibi yiyip yaşamaktadırlar ve sonunda ateşi boylarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Muhakkak ki Allah iyman edip salih salih ameller işliyenleri altlarından ırmaklar akar Cennetlere koyacaktır, küfredenler ise zevketmeğe bakarlar ve hayvanlar gibi yerler içerler, halbuki ateş ikametgâhı onların
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Muhakkak ki Allah, iman edip iyi iyi işler yapanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkar edenler ise zevk etmeye bakarlar ve hayvanlar gibi yerler, içerler. Oysa onların ikametgahları ateştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki, Allah iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.
Gültekin Onan = Şüphesiz Tanrı, inanıp salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Küfredenler ise metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş, onlar için bir konaklama yeridir.
Harun Yıldırım = Şüphesiz Allah iman edip salih amel işleyenleri altlarından nehirler akan cennetlere girdirir. Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler ise, faydalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş onlar için bir konaklama yeridir.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz ki Allah îman edib de iyi amel (ve hareket) edenleri altlarından ırmaklar akan, cennetlere sokar. Küfredenler (e gelince: —ki) onlar (dünyâda sâde) zevk-u safaa ederler, davarların yediği gibi yerler— onların yeri de ateşdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki Allah, îmân edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise, (dünyada biraz) faydalanırlar ve hayvanların yiyip durduğu gibi yerler; ve ateş, onlar için bir kalma yeridir!
İbni Kesir = Muhakkak ki Allah iman edip salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Küfredenler ise, eğlenirler ve hayvanların yediği gibi yerler. Onları yeri de ateştir.
Kadri Çelik = Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Küfre sapanlar ise, (dünyadan) faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Ateş, onlar için bir konaklama yeridir.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, Allah, iman edip yararlı ve doğru işler yapanları içinden ırmakların geçtiği bahçelere koyacaktır; hakikati inkara şartlanmış olanlar ise, (bu dünyadaki) hayatlarından zevk alıp hayvanlar gibi yiyip içseler de (öteki dünyada) yerleri ateş olacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz Allah, imanda sebat edip de o imana uygun ıslah edici işler işleyenleri zemininden ırmakların çağladığı cennetlere koyacaktır; ama küfürde direnenler geçici zevklerin peşine takılarak hayvanların yiyip içtiği gibi yiyip içseler de, sonunda ateş onların meskeni olacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki Allah imân eden ve sâlih sâlih amellerde bulunan kimseleri altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir ve o kimseler ki, kâfir olmuşlardır, menfaatlenirler ve hayvanların yedikleri gibi yerler ve ateş ise onlar için bir yurddur.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Ateş onların varacakları yerdir.
Şaban Piriş = Allah, iman edenleri, alt kısmından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir. İnkar edenler ise zevki sefa sürüyorlar. Hayvanların yediği gibi yiyorlar. Onların meskeni de ateştir.
Sadık Türkmen = Doğrusu Allah; inanan ve salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yapanları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenlerin durakları ateş olduğu halde zevklenirler ve davarlar gibi yerler.
Seyyid Kutub = Doğrusu Allah, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar, inkar edenler ise dünya hayatında zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.
Suat Yıldırım = Muhakkak ki Allah iman edip, makbul ve güzel işler yapanları, içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Kâfirler ise dünyada zevklerini yaşamak ister, hayvanlar gibi yerler. İşte onların barınağı ateştir.
Süleyman Ateş = Allâh, inanıp iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkâr edenler ise dünyâda biraz yaşarlar, hayvanların yediği gibi yerler, (sonunda) yerleri ateştir.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz Allah, iman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İnkâr edenler ise, metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş, onlar için bir konaklama yeridir.
Ümit Şimşek = Allah, iman eden ve güzel işler yapanları, altlarından ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir. İnkâr edenler ise zevklenirler ve hayvan gibi yiyip içerler; sonra yurtları ateş olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Küfre sapanlarsa zevk edip eğlenmeye bakarlar; davarların yediği gibi yer içerler. Varacakları yer ateştir onların.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) ve salih amel (nefs tezkiye edici ameller) yapanları, altından nehirler akan cennetlere koyar. Ve onlar ki kâfirlerdir, (dünyada) metalanırlar (faydalanırlar) ve hayvanların yediği gibi yerler. Ve ateş, onların mekânıdır.
İlyas Yorulmaz = Allah iman edip doğru ve yararlı işler yapanları, altlarından ırmakların aktığı cennetlere koyacaktır. Gerçekleri inkar edenlere gelince, onlar hayvanlar gibi yiyip yaşasınlar, ateş onların kalacakları yer olacaktır.
وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِّن قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ
Muhammed / 13 -
Ve keeyyin min karyetin hiye eşeddu kuvveten min karyetikelletî ahrecetke, ehleknâhum fe lâ nâsıra lehum.
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Seni çıkaran kendi memleket halkından daha güçlü nice memleket halkları vardı ki, biz onları helâk ettik. Onların hiçbir yardımcısı da olmadı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve nice şehirlerin halkını helâk ettik ki onlar, seni çıkardıkları şehirdekilerden daha da güçlü kuvvetliydiler; onlara bir yardım eden bile yok.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! seni yurdundan çıkaranlardan daha güçlü nice toplumları yok ettik, onlara bir yardımcı çıkmadı.
Adem Uğur = Senin şehrinden -ki ora (halkı) seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.
Ahmed Hulusi = Seni şehrinden çıkartan kuvvetçe daha güçlü nice şehir (halk) vardı! Onları helâk ettik (düşünün?)! Onlara yardım eden yoktu.
Ahmet Tekin = Seni yurdundan eden şehrin halkından daha güçlü, kuvvetli, nice şehirlerin halklarını yok ettik. Onlara yardım eden de olmadı.
Ahmet Varol = Seni çıkaran kasabandan daha güçlü nice kasabalar vardı ki onları helâk ettik. Onların bir yardımcıları da olmadı.
Ali Bulaç = Seni sürüp çıkaran memleketinden kuvvet bakımından daha üstün nice memleketler vardı ki, biz onları yıkıma uğrattık da kendileri için hiçbir yardımcı yoktu.
Ali Fikri Yavuz = Seni, memleketinden (Mekke’den) çıkaran halktan daha kuvvetli nice memleketler (halkı) vardı ki, (türlü azablarla) onları helâk ettik de kendilerini (azabdan), kurtaran olmamıştı.
Ali Ünal = Nice memleketler vardı ki, (ey Rasûlüm,) seni çıkmaya mecbur bıraktıkları memleketten (Mekke) daha güçlü idiler. Biz o memleketleri helâk ettik ve (Bize karşı) onların hiçbir yardımcısı olmadı.
Bayraktar Bayraklı = Seni şehrinden çıkaranların şehirlerinden daha güçlü yerlere sahip nicelerini helâk ettik de onların hiçbir yardımcıları olmadı.
Bekir Sadak = Seni surup cikaran kasabadan daha kuvvetli olan nice kasabalari yok ettik. Yardim edenleri bulunmadi.
Celal Yıldırım = Nice kasabalar var ki onlar senin çıkarıldığın kasabadan daha kuvvetli idiler, onları yok ettik ; onlara bir yardımcı da bulunmadı.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Seni (yurdundan) kovan bu toplumdan daha güçlü nice toplumları (yaptıkları yüzünden) yok ettik de onlara bir yardım eden de çıkmadı (çıkamazdı zaten)!
Diyanet İşleri (eski) = Seni sürüp çıkaran şehirden daha kuvvetli olan nice şehirler yok ettik. Yardım edenleri bulunmadı.
Diyanet Vakfi = Senin şehrinden -ki ora (halkı) seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.
Edip Yüksel = Seni çıkaran ülkenden daha güçlü nice ülkeler vardı ki onları yok ettik, onlara yardım eden olmadı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Seni çıkaran karyenden daha kuvvetli ne karyeler vardı ki biz onları helâk ettik de onları kurtaran yok
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Seni yurdundan çıkaran şehirden daha kuvvetli nice şehirler vardı ki, Biz onları helak ettik de onlara yardım eden yok.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Seni yurdundan çıkaran şehirden daha kuvvetli olan nice şehirler vardı ki biz onları helâk ettik de onlara yardım eden çıkmadı.
Gültekin Onan = Seni sürüp çıkaran memleketinden kuvvet bakımından daha üstün nice memleketler vardı ki, biz onları yıkıma uğrattık da kendileri için hiçbir yardımcı yoktu.
Harun Yıldırım = Seni sürüpçıkaran memleketinden kuvvet bakımından daha üstün nice memleketler vardır ki, biz onları helak ettik. Kendileri için bir yardımcıları da yoktu.
Hasan Basri Çantay = Biz nice memleket (ler halkını) ki (her biri) seni (içinden) çıkaran (öz) memleketinden daha çok kuvvetli idi — helak etdik. (O zaman) onların (selâmetine) hiçbir yardımcı da yokdu.
Hayrat Neşriyat = Seni (kendi içinden) çıkaran (hicrete zorlayan) memleketinden (o Mekke müşriklerinden) kuvvetçe daha çetin (insanlarla dolu) nice şehirler de vardır! Onları helâk ettik; onlara yardım eden de olmadı.
İbni Kesir = Nice kasabaları yok ettik ki; onlar, seni sürüp çıkaran kasabadan daha kuvvetli idiler. Ve onlara yardım eden de bulunmadı.
Kadri Çelik = Seni sürüp çıkaran şehirden (inkârcılardan) daha kuvvetli olan nice şehirleri (inkârcıları) yok ettik. Öyle ki yardım edenleri de bulunmadı.
Muhammed Esed = (Ey Muhammed,) Seni (yurdundan) kovan bu toplumdan daha güçlü nice toplumları yok ettik de onlara bir yardım eden çıkmadı!
Mustafa İslamoğlu = (Ey Nebi!) Seni yurdundan çıkaran toplumundan çok daha güçlü ve kuvvetli olan nice yurtları helak etmişizdir de, asla onlara yardım eden olmamıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve nice beldeler de var idi ki, seni çıkarmış olan beldeden daha kuvvetce şiddetli idi. Onları helâk ettik, artık onlar için bir yardımcı yoktur.
Ömer Öngüt = Nice memleketler vardır ki, onlar seni sürüp çıkaran memleketten daha kuvvetli idiler. Biz onları helâk ettik. Onlara bir yardım eden de bulunmadı.
Şaban Piriş = -Seni ülkenden çıkaranlardan daha güçlü nice ülkeleri helak ettik de onlar için bir yardımcı/kurtarıcı yoktu.
Sadık Türkmen = Nice kentler seni sürüp çıkaran kentten daha kuvvetli iken onları imha ettik. Yardım edenleri de bulunmadı.
Seyyid Kutub = Biz, halkı seni yurdundan çıkaran şehirden daha kuvvetli nice şehirleri yok ettik, fakat onlara bir yardım eden çıkmadı.
Suat Yıldırım = Nice şehirler vardı ki halkı, seni süren Mekke şehri’nin halkından daha kuvvetli idiler. İşte Biz, onları imha ettik ve kendilerine yardım edecek kimse çıkmadı.
Süleyman Ateş = Seni (içinden) çıkarmış olan kentten daha kuvvetli nice kent var ki biz onları yok ettik de onlara yardım eden çıkmadı.
Tefhim-ul Kuran = Seni sürüp çıkaran memleketinden, kuvvet bakımından daha üstün nice memleketler vardır ki, biz onları yıkıma uğrattık da kendileri için hiçbir yardımcı yoktu.
Ümit Şimşek = Seni yurdundan çıkaran bu beldeden daha güçlü nice beldeler vardı ki, Biz onları helâk ettik de yardımlarına koşan çıkmadı.
Yaşar Nuri Öztürk = Seni yerinden çıkaran o kentinden çok daha kuvvetlice nice kentler vardı ki, biz hepsini helâk ettik; hiçbir yardımcıları olmadı.
İskender Ali Mihr = Nice beldeler, seni çıkardıkları ülkeden daha kuvvetliydi (daha üstündü), onları helâk ettik. O zaman onlar için bir yardımcı yoktu.
İlyas Yorulmaz = Seni çıkaranların bulunduğu şehirden, daha güçlü nice şehirleri helak edip yok ettik ve onlar için yardım eden de bulunmadı.
أَفَمَن كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِ كَمَن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ
Muhammed / 14 -
E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ke men zuyyine lehu sûu amelihî vettebeû ehvâehum.
Diyanet İşleri = Rabbinin katından açık bir belgesi olan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve nefislerinin arzularına uyan kimseler gibi midir?
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbinden, kesin bir delîle sâhip olan, o kişiye benzer mi ki kötü işi, kendisine bezetilmiştir ve onlar, kendi hevalarına, dileklerine uymaktadır.
Abdullah Parlıyan = Rabbinden kesin bir delile sahip olan kimse, yaptığı kötülükleri kendisine güzel görünen ve yalnızca keyfine göre hareket eden kimse ile bir olur mu?
Adem Uğur = Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?
Ahmed Hulusi = Rabbinden bir açık delil üzere olan; yaptığı yanlışlar kendisine süslendirilmiş (keyif verici algılatılmış) ve sonu boş heves ve arzularına tâbi olmuş kimseler gibi midir?
Ahmet Tekin = Rabbinden gelen apaçık hak bir delile, Kur’ân’a, şeriata dayanarak amel eden kimseler, bilinçli olarak yaptığı kötü amelleri süslenip kendilerine güzel gösterilen, şahsî arzu ve ihtiraslarının peşine düşmüş kimseler gibi mi olur?
Ahmet Varol = Rabbinin katından açık bir delil üzere bulunan, kötü işi kendine süslü gösterilen ve arzularına uyanlarla bir midir?
Ali Bulaç = Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü ve çekici gösterilmiş' ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir?
Ali Fikri Yavuz = Şimdi Rabbi katından bir din üzerinde bulunan kimse, hiç o kötü ameli kendine güzel gösterilmiş de şehvet arzuları ardına düşmüş kimselere benzer mi?
Ali Ünal = O halde düşünün: Rabbisinden gelen apaçık bir delile dayanan kimse, yaptığı kötü işler kendisine süslenip güzel gösterilen ve ancak heva ve heveslerinin peşinden giden kimseler gibi olur mu?
Bayraktar Bayraklı = Rabbinin katından bir delil üzere olanla, kötü işi kendisine güzel gösterilen bir midir? Bunlar kendi arzularına uymaktadırlar.
Bekir Sadak = Rabbinin katindan bir belgesi olan kimse, kotu isi kendisine guzel gosterilen kimseye benzer mi? Bunlar heveslerine uymuslardir.
Celal Yıldırım = Rabbından açık belge, isbatlayıcı delil üzere bulunan kimse, kendisine kötü ameli süslenip çekici gösterilen ve heveslerine uyan kimse gibi midir?
Cemal Külünkoğlu = Rabbinden (aldığı) açık bir kanıta (Kur'an'a) göre davranan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve arzularına uyan kimse gibi olur mu?
Diyanet İşleri (eski) = Rabbinin katından bir belgesi olan kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen kimseye benzer mi? Bunlar heveslerine uymuşlardır.
Diyanet Vakfi = Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi olur mu?
Edip Yüksel = Rabbinden bir delil üzerinde bulunan, işlediği kötülükler kendisine güzel gözüken gibi olur mu? Onlar arzularına uymaktadırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi rabbından bir beyyine üzerinde bulunan kimse, hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilmiş de hevâ ve hevesleri ardına düşmüş kimselere benzer mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, o kötü işi kendisine süslü gösterilen ve heveslerinin ardına düşen kimselere benzer mi hiç?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilmiş de heveslerinin peşine düşmüş kimseler gibi olur mu?
Gültekin Onan = Şimdi rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü ve çekici gösterilmiş' ve kendi hevalarına uyan kimseler gibi midir?
Harun Yıldırım = Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü ve çekici gösterilmiş ve kendi hevalarına uyan kimseler gibi midir?
Hasan Basri Çantay = Öyle ya, Rabbinden apaçık bir bürhan üzerinde bulunan kimse, o kötü amel (ve hareket) i kendisine süslü gösterilmiş hevâ (ye heves) lerine uymuş kimseler gibi midir?
Hayrat Neşriyat = Rabbisinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, hiç kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve (nefislerinin) arzularına uyan kimse gibi midir?
İbni Kesir = Rabbındab apaçık bir burhan üzerinde bulunan kimse; işlediği kötülükleri kendisine güzel gösterilen ve heveslerine uyanlar gibi midir?
Kadri Çelik = Şimdi Rabbinden apaçık bir delil üzere bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilmiş ve kendi hevalarına uyan kimse gibi midir?
Muhammed Esed = Rabbinden (aldığı) açık bir kanıta göre davranan kimse, yaptığı kötülükleri (her zaman) kendisine güzel görünen ve yalnızca kendi keyfine göre hareket eden kimse ile bir olur mu?
Mustafa İslamoğlu = Hiç Rabbinden (gelen) açık bir delile dayanan kimseyle, kötü eylemleri kendisine güzel görünen ve keyfine göre davranan kimse bir olur mu?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ya şimdi Rabbinden bir zâhir hüccet üzerine olan kimse, kendisine kötü ameli bezetilmiş ve hevâlarının ardına düşmüş kimseler gibi midir?
Ömer Öngüt = Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan (mümin) kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen ve heveslerine uyan (kâfir) kimse gibi olur mu?
Şaban Piriş = Rabb’inden bir belge üzerinde olan kimse, kendisine kötü işleri güzel görünen ve heveslerine uyan kimse gibi midir?
Sadık Türkmen = Rabbinin katından açık bir elçilik belgesi olan kimse, kötü işi kendisine güzel görünen ve heveslerine uymuş olanlar gibi midir?
Seyyid Kutub = Rabbinin katından bir belgesi olan kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen ve kötü arzularına uyan kimse gibi olur mu?
Suat Yıldırım = Rabbi tarafından apaçık bir delile tâbi olan kimse hiç, yaptığı işler kendisine süslenen ve hevâ ve heveslerinin peşinden giden kimse gibi olur mu?
Süleyman Ateş = Rabbinden bir delil üzerinde bulunan insan, kötü işi kendilerine süslendirilen ve keyiflerine uyan kimseler gibi olur mu? (Olmaz elbet).
Tefhim-ul Kuran = Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine 'süslü ve çekici gösterilmiş' ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir?
Ümit Şimşek = Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse, kendisine kötü işleri hoş görünen ve heveslerinin peşine düşmüş kimse gibi olur mu?
Yaşar Nuri Öztürk = Rabbinden açık bir kanıt üzere olan, amelinin çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş arzularına uyanlara benzer mi?
İskender Ali Mihr = Öyleyse Rabbinden beyyine (delil) üzerinde olan kişi, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına tâbî olan kişiler gibi midir?
İlyas Yorulmaz = Rabbinden açık deliller üzerinde olan bir kimseyle, kendisine yaptıkları kötülükler süslü gösterilmiş ve arzularına uyan kimse eşit midir?
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ
Muhammed / 15 -
Meselul cennetilletî vuidel muttakûn(muttakûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu, ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiratun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
Diyanet İşleri = Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Abdulbaki Gölpınarlı = Çekinenlere vaadedilen cennet, şöyledir âdeta: Orada su ırmakları var, bozulup kokmaz ve süt ırmakları var, lezzetleri bozulmaz ve şarap ırmakları var, içenlere sâfi lezzet ve bal ırmakları var, süzme ve onlara, orada bütün meyvelerden sunulur ve Rablerinden yarlıganma var; buna nâil olan, o kişiye benzer mi ki ateşte ebedîdir ve kaynar sularla sulanır da onların bağırsakları parçalanmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Yolunu Allah ve kitabıyla bulanlara vaadedilen cennetin durumu şöyledir: Orada su ırmakları var; bozulup kokmaz, süt ırmakları var; lezzetleri bozulmaz, şarap ırmakları var; içenlere lezzet verir sarhoşluk ve baş ağrısı yapmaz, orada onlar için saf süzme baldan ırmaklar var, her çeşit meyvalar var ve Rablerinden bir bağışlanma da var. Bu nimetlere erişenlerle, ateşte devamlı kalacak olup, kaynar sudan içirilerek bağırsakları parça parça olan kimseler bir olurlar mı hiç?
Adem Uğur = Müttakîlere vâdolunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Ahmed Hulusi = Korunanlara vaat olunan CENNETİN TEMSİL (misal - benzetme) yollu anlatımı şöyledir: Orada, bayatlamayan SU'dan nehirler, tadı bozulmayan SÜT'ten nehirler, içenlere lezzet veren ŞARAP'tan nehirler, süzme-saf BAL'dan nehirler vardır! Onlar için orada her çeşit MEYVE ve Rablerinden mağfiret (örtme) vardır! (Bu misal nimetlerle yaşayanlar) ateşte sonsuza dek yanarak yaşayacak, sıcak - kaynar su içirilmiş de bu yüzden onların bağırsaklarını parçalamış kimse gibi midir?
Ahmet Tekin = Allah’a sığınanlara, emirlerine yapışanlara, günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere va’dedilen cennetin benzeri, içinde tadı, rengi, kokusu bozulmayan temiz su ırmaklarının, tadı değişmeyen süt ırmaklarının, içenler için lezzetine doyum olmayan üzüm suyu ırmaklarının ve süzme bal ırmaklarının bulunduğu cennet misâlidir. Orada, onlar için bütün meyvalardan meyva suyu ırmakları ve Rablerinden bağışlanma da vardır. Bunlar, ateşte ebedî kalan, kaynar su içen, bağırsaklarını paramparça eden kimseler gibi mi olur?
Ahmet Varol = Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her çeşit meyva ve Rablerinden bağışlama vardır. (Bu nimetler içinde olan) ateşin içinde sonsuza kadar kalacak olan ve kendilerine barsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilenler gibi olur mu?
Ali Bulaç = Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
Ali Fikri Yavuz = (Küfürden) sakınanlara vaad edilen cennetin hali (şu): Orada tadı ve kokusu bozulmıyan bir sudan ırmaklar var; tadı değişmiyen bir sütten ırmaklar var; içenlere lezzet veren şarabdan, (sarhoşluk vermiyen tatlı içkiden) ırmaklar var; saf süzme baldan ırmaklar var... Hem orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Bir de onlara, Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç bunlar, o ateşte ebedî kalan ve kaynar bir sudan su içirilib de bağırsaklarını parçalayan kimselere benzer mi?
Ali Ünal = İçleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlara va’dedilen Cennet şöyledir: Onun içinde (tadı, kokusu ve rengi itibariyle) hiç bozulmayan su ırmakları, tadı hiç değişmeyen süt ırmakları, içenler için lezzet kaynağı şarap ırmakları ve saf, katışıksız bal ırmakları vardır. Onlar için orada ayrıca her türlü meyveler bulunur ve Rabbilerinin (daha başka sürpriz mükâfatlarla yüklü) bağışlamasına ererler. (Bu nimetlere erişen müttakîler,) hiç Ateş’te sonsuzca kalacak ve kendilerine kaynar bir sudan içirilip, bağırsakları lime lime parçalanacak kimseler gibi midir?
Bayraktar Bayraklı = Takvâ sahiplerine vaad edilen cennetin özelikleri şöyledir: Orada bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şerbetten ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlara orada her çeşit meyvelerden de vardır. Rableri tarafından bağışlanacaklardır. Bu durumda olanlar, süreli olarak ateşte kalıp, bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilenlerle bir midir?[559]
Bekir Sadak = Allah'a karsi gelmekten sakinanlara soz verilen cennet soyledir: Orada temiz su irmaklari, tadi bozulmayan sut irmaklari, icenlere zevk veren sarap irmaklari, suzme bal irmaklari vardir. Onlara orada her turlu urun ve Rablerinden magfiret vardir. Bunlarin durumu, ateste temelli kalana ve bagirsaklarini parca parca edecek kaynar su icirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Celal Yıldırım = Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanlara söz verilen Cennetin misâli şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmiyen sütten ırmaklar; içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar, iyice süzülmüş baldan ırmaklar vardır. Ve onlar için orada her çeşit meyevlerden ye bir de Rabbından bağışlanma vardır. Bu (bahtiyarlığa lâyık görülenler), ateşte devamlı kalıcı olup kaynar sudan içirilerek barsaklan parça parça olan kimseler gibi midir?
Cemal Külünkoğlu = Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan ve O'na karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu ile sürekli ateşte olup da içirildiği kaynar su tarafından bağırsakları parçalanan kimse aynı olur mu?
Diyanet İşleri (eski) = Allah'a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü ürün ve Rablerinden mağfiret vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Diyanet Vakfi = Müttakîlere vâdolunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Edip Yüksel = Erdemlilere söz verilen cennetin örneği şudur: İçinde arı sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren sarhoş edici maddelerden oluşan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her türlü ürün ve Rab'lerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte sürekli kalan ve bağırsaklarını yırtan kaynar bir sudan içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Elmalılı Hamdi Yazır = Korunanlara va'dolunan Cennetin temsili: Onda ırmaklar var bir sudan ki bozulması yok, ırmaklar var bir südden ki tadı değişmez, ırmaklar var bir şarabdan ki içenlere lezzet, ırmaklar var bir baldan ki safi süzme, hem onlara semerelerini (hasılâtın) her türlüsünden var, hem de Rablarından bir mağfiret var. Hiç bunlar o ateşte muhalled olan ve kaynar bir mayi'den sulanıp da bağırsaklarını parçalamakta bulunan kimselere benzer mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Takva sahiplerine vadedilen cennetin durumu şudur: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve safi süzme baldan ırmaklar vardır. Aynca onlara her türlü meyve ve Rablerinden bir bağışlama vardır. Bunlar hiç o ateşte ebedi kalacak ve kaynar bir su içirilip de, barsaklarını parçalayacak kimselere benzer mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kötülükten sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?
Gültekin Onan = Takva sahiplerine vaadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
Harun Yıldırım = Muttakilere va’dedilen cennetin misali; içinde bozulmayan sudan nehirler, tadı değişmeyen sütten nehirler, içenler için lezzet veren şaraptan nehirler ve süzme baldan nehirler vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç ateşin içinde daimi olarak kalan ve bağırsaklarını parça parça koparan kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
Hasan Basri Çantay = (Şirkden) sakınanlara va'd olunan cennetin sıfatı (şudur:) İçinde rengi, kokusu, hiçbir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar, tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şarabdan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar vardır, Orada meyvelerin her (çeşidi) onlarındır. (üstelik) Rablerinden de mağfiret vardır. Hiç bu (nlar), o ateşde ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen kimseler gibi midir?
Hayrat Neşriyat = Takvâ sâhiblerine va'd edilen Cennetin misâli şöyledir: Orada (zamanla hiçbir vasfı)bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şarabdan ırmaklar ve sâfî baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada meyvelerin her çeşidi ve Rablerinden bir mağfiret vardır. (Bu ni'metler içinde bulunanların hâli,) o ateşte ebedî olarak kalan ve(pek) kaynar bir su içirilen kimseler gibi midir ki (o su) bağırsaklarını parça parça etmiştir.
İbni Kesir = Muttakilere vaadolunan cennetin misali: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere zevk veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Ve Rabblarından mağfiret de vardır. Hiç bu; ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimseler gibi midir?
Kadri Çelik = Takva sahiplerine vaat edilen cennetin (özgün) örneği; içinde bozulmayan sudan ırmakların, tadı değişmeyen sütten ırmakların, içenler için lezzet veren şaraptan ırmakların ve süzme baldan ırmakların varlığıdır. Orada onlar için meyvelerin her türlüsünden ve de rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükâfatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve derken bağırsaklarını parça parça koparan kaynar sudan içirilen kimse gibi olur mu?
Muhammed Esed = Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlara vaad edilmiş olan cennet örneği -(bir cennet ki) içinde zamanın bozamadığı sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, içene lezzet veren şaraptan ırmaklar ve saf süzme baldan ırmaklar var ve içinde (yaptıkları güzel işlerin) bütün meyvelerini ve Rablerinin mağfiretini tadabilme (imkanı) var- işte bu (cennet), ateşi mesken edinenlerin ve bağırsaklarını parçalaması için yakıcı ümitsizlik sularını içmeye mahkum edilenlerin (hak ettikleri karşılık) ile bir olur mu?
Mustafa İslamoğlu = Sorumluluk bilinciyle davrananlara vaad edilen, içerisinde zamanla bozulmayan sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, içene doyumsuz bir lezzet veren tarifsiz bir meşrubatın çağladığı ırmaklar, saf süzme baldan ırmaklar akan, yine içerisinde tadacakları güzel (davranışlarının) tüm meyveleri ve Rablerinden sınırsız bir bağış bulunan cennetin örneği gibi (bir has bahçeye kavuşan kimse), ateşi mesken tutan ve yakıcı bir (umutsuzluk) içirilip de bağırsakları paramparça olan kimse gibi olur mu?
Ömer Nasuhi Bilmen = Muttakîler için vaadolunan cennetin sıfatı; onun içinde bozulmamış sütten ırmaklar ve tadı değişmemiş sütten ırmaklar ve içenler için leziz şaraptan ırmaklar ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır ve onlar için orada her türlü meyvelerden vardır ve Rablerinden yarlığanma da vardır. (Artık böyle zâtlar) Ateşte ebedîyyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip de barsakları parçalanan kimseler gibi midir?
Ömer Öngüt = Muttakilere vaad edilen cennetin durumu şudur: Orada bozulmayan (temiz) su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Ve orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Bunlardan da öte, Rablerinden bir bağışlama vardır. Hiç bunlar, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça kesen sıcak suyun içirildiği kimseler gibi olur mu?
Şaban Piriş = Muttakilere vaat edilen cennetin niteliği (şudur): İçinde tadı ve kokusu bozulmayan su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları ve içenlere lezzet veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları... Onlara, orada her türlü meyve ve Rab’lerinden bağışlanma vardır. O, ebedi ateşte kalacak, kaynar su içirilip, bağırsakları parça parça olacak kimseler gibi olur mu?
Sadık Türkmen = Allah’a karşı saygılı olanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere; (sarhoşluk değil) zevk (mutluluk) veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü meyve ve Rablerinden bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsaklarını parça parça edip kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Seyyid Kutub = Allah'a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her türlü meyve, Rablerinden de bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedi kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu hiç?
Suat Yıldırım = Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vâd edilen cennetin durumu ise şudur: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içerken lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü meyve ile bir de Rableri tarafından mağfiret vardır. Bu nimetlere erişenler hiç, ateşte devamlı kalıp, kaynar sulardan içirilip bununla bağırsakları lime lime olan kimseler gibi olur mu?
Süleyman Ateş = (Şirkten, günâhlardan) korunanlara söz verilen cennetin durumu şudur: İçinde bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır ve onlar için orada her çeşit meyva, Rablerinden de bağışlama vardır. (Şimdi bu ni'metler içinde yaşayanlar) ateşte ebedi kalan ve barsaklarını parça parça kesen sıcak suyun içirildiği kimseler gibi olur mu?
Tefhim-ul Kuran = Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orada onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret de vardır. Hiç (böyle mükâfatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?
Ümit Şimşek = Takvâ sahiplerine vaad edilen Cennetin hali şöyledir: Orada her dem taze sudan ırmaklar vardır. Tadı değişmeyen sütten ırmaklar vardır. İçenlere lezzet veren bir şaraptan ırmaklar vardır. Süzme baldan ırmaklar vardır. Orada onlar için her türlü meyveden vardır; Rablerinden de bir bağışlanma vardır. Bu nimetlere erişenler, ateşte sürekli kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları parçalanan kimse gibi olur mu?
Yaşar Nuri Öztürk = Sakınanlara vaat olunan cennetin durumu şöyledir: Orada, bozulmayan sudan ırmaklar; tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var. Ve orada kendileri için her türlü meyvenin yanında, Rablerinden bir de bağışlanma var. Bu nimetler içindeki ile, sürekli ateşte olup da içirildiği sıcak su tarafından bağırsakları parçalanan kimse aynı olur mu?
İskender Ali Mihr = Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?
İlyas Yorulmaz = Allah dan sakınıp korunanlar için vaat edilmiş cennetin misali: İçinde tadının bozulmadığı sulardan meydana gelmiş ırmaklar, İçen için tadının hiç değişmediği sütten ırmakların, içenler için nefis içkiler (şarap) dan ırmakların, saf katkısız ballardan ırmakların ve her türlü meyvelerin olduğu bir cennet ve orada Rablerinden bağışlamanın olduğu kimselerle, ateşin içerisine sürekli kalan ve orada bağırsakları paramparça eden pis kaynar içecekleri içen kimseler eşit midir?
وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِندِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ
Muhammed / 16 -
Ve minhum men yestemiu ileyke, hattâ izâ harecû min indike kâlû lillezîne ûtûl ilme mâzâ kâle ânifâ(ânifen), ulâikellezîne tabaallâhu alâ kulûbihim vettebeû ehvâehum.
Diyanet İşleri = Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek), kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne söyledi?” derler. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlardan seni dinleyenler de var, sonunda yanından çıkınca kendilerine bilgi verilenlere, demin ne söylüyordu o derler; öyle kişilerdir onlar ki Allah, gönüllerini mühürlemiştir onların; onlar, kendi hevalarına, dileklerine uymaktadır.
Abdullah Parlıyan = Ve onlardan seni dinler gibi görünenler de var. Sonunda yanından çıkınca, kendilerine gerçek ilim verilmiş olanlara, seni çekiştirmek ve dinlediklerini küçümsemek amacıyla, az önce O ne söyledi diye sorarlar. İşte bunlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Çünkü onlar, her zaman sadece kendi tutku ve arzularına uymuşlardır.
Adem Uğur = Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara "Az önce ne demişti?" diye sorarlar. Bunlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir.
Ahmed Hulusi = Onlardan kimi de (gelip) seni dinler. . . Nihayet senin yanından çıktıklarında kendilerine ilim verilmiş olanlara dediler ki: "Az önce ne dedi?" (Anlatılan, taşa yağmış yağmur misali akıp gitti. A. H. ). . . İşte bunlar Allâh'ın kalplerini tab'ettiği (şuurlarını örttüğü - bilinçlerini kilitlediği); sonu boş arzu ve heveslerine tâbi olmuş kimselerdir.
Ahmet Tekin = Onlardan seni dinlemeye gelenler var. Senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilen, Kur’ân’ı ve sünneti bilen kimselere alay yollu:'O, demin ne anlattı?' diye sorarlar. İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kafalarını anlayışsız hale getirdiği kimselerdir. Onlar sadece, şahsî arzu ve ihtiraslarına uyarlar.
Ahmet Varol = Onlardan seni dinleyenler vardır. Ancak senin yanından çıktıklarında kendilerine ilim verilmiş olanlara: 'Az önce ne söyledi?' derler. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği ve arzularına uymuş kimselerdir.
Ali Bulaç = Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır.
Ali Fikri Yavuz = O münafıklardan seni dinlemeğe gelen de var. Hatta senin yanından çıktıkları zaman, (ashabdan) kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle derler: “- O (peygamber), demin ne söyledi?” (Böylece alay ederler.) Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalblerini mühürlemiştir de hep hevalarına uymuşlardır.
Ali Ünal = O (Medine halkının) içinde seni dinleyen bazıları var ki, yanından ayrıldıktan sonra, (mü’minler içinde) kendilerine (dinî gerçeklerin) bilgisi verilmiş olanlara (alaylı alaylı) “Ne söyledi şimdi bu?” diye soruyorlar. Onlar, kalblerini Allah’ın mühürlediği ve heva ve heveslerine tâbi olan kimselerdir.
Bayraktar Bayraklı = Onlar arasında seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca, kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce ne demişti?” diye sorarlar. Bunlar, Allah'ın, kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir.
Bekir Sadak = Putperestlerin icinde seni dinleyenler vardir; sonra senin yanindan cikinca, bilgili kimselere «Az once ne demisti?» diye sorarlar. Iste bunlar, Allah'in kalblerini muhurlemis oldugu, kendi heveslerine uyan kimselerdir.
Celal Yıldırım = Onlardan kimi sana kulak verir de senden ayrılıp dışarı çıkınca, kendilerine (az-çok) ilim verilenlere, «az önce O ne söyledi ?» diye sorarlar. İşte bunlar Allah'ın, kalblerini mühürlediği kimselerdir ve bunlar heveslerine uyanlardır.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) O (müşrik)lerden seni dinlemeye gelenler de var. Sonra senin yanından çıktıkları zaman, (ashaptan) kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: “O demin ne söyledi?” diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği, kendi heva ve heveslerine uyan kimselerdir.
Diyanet İşleri (eski) = Onların içinde seni dinleyenler vardır; sonra senin yanından çıkınca, bilgili kimselere 'Az önce ne demişti?' diye sorarlar. İşte bunlar, Allah'ın kalblerini mühürlemiş olduğu, kendi heveslerine uyan kimselerdir.
Diyanet Vakfi = Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara «Az önce ne demişti?» diye sorarlar. Bunlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir.
Edip Yüksel = Onlardan bazıları var ki seni dinlerler. Fakat senin yanından çıkınca, kendilerine bilgi verilmiş olanlara, 'Bu, demin ne söyledi?' diye sorarlar. İşte bunlar, ALLAH'ın kalplerini damgaladığı kimselerdir ve onlar heveslerinin ardına düşmüşlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlardan seni dinlemeğe gelen de var, hattâ yanından çıktıklarında kendilerine ılim verilmiş olanlara derler ki: «o, demin ne söyledi?» Bunlar öyle kimselerdir ki Allah kalblerini tab'etmiştir de hep hevaları ardına düşmektedirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlardan seni dinlemeye gelen de var. Yanından çıktıkları zaman ise, kendilerine ilim verilmiş olanlara: «O, demin ne söyledi?» derler. Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini mühürlemiştir de hep heveslerinin ardına düşmektedirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilen kimselere alay yoluyla: «O demin ne söyledi?» diye sorarlar. İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi heva ve heveslerine uyarlar.
Gültekin Onan = Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp gittikleri zaman ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Tanrı, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi hevalarına uymuşlardır.
Harun Yıldırım = Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıpgittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: “O biraz önce ne söyledi?” İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi hevalarına uymuşlardır.
Hasan Basri Çantay = Onlardan öyle kimseler vardır ki seni dinler (ler). Nihayet yanından çıkdıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara «O, demin ne söylediydi ha?» derler. Onlar öyle kişilerdir ki Allah kalblerinin üzerine mühür basmışdır. Onlar hevaa (ve heves) lerine uymuşlardır.
Hayrat Neşriyat = Onlardan seni dinleyen kimseler de vardır. Fakat senin yanından ayrıldıkları zaman, kendilerine ilim verilmiş olanlara (sahâbelere, alaylı bir şekilde): 'Az önce ne demişti?' derler. İşte onlar öyle kimselerdir ki, (isyanlarındaki bu ısrarları yüzünden) Allah kalblerini mühürlemiştir. Çünki (onlar nefislerinin) arzularına uymuşlardır.
İbni Kesir = Onların arasında seni dinleyenler vardır. Nihayet senin yanından çıkınca, kendilerine ilim verilmiş olanlara: Az önce ne demişti? diye sorarlar. İşte bunlar, Allah'ın kalblerini mühürlemiş olduğu ve kendi heveslerine uyan kimselerdir.
Kadri Çelik = Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp gittikleri zaman kendilerine ilim verilenlere derler ki: “O biraz önce ne söyledi?” İşte bunlar, Allah'ın kalplerini mühürlemiş olduğu, kendi heveslerine uyan kimselerdir.
Muhammed Esed = Şimdi bu çaresiz günahkarlar arasında seni (ey Muhammed) dinliy(or görün)enler var, ama yanından ayrıldıktan sonra (senin mesajını) anlamış olanlara (küçümseyici bir edayla) "O şimdi ne anlattı bakalım?" diye sorarlar. Böyleleri, kalpleri Allah tarafından mühürlenmiş olanlardır, çünkü onlar (her zaman) sadece kendi tutku ve ihtiraslarına uymuşlardır.
Mustafa İslamoğlu = Onların arasından sana kulak verir (gibi) yapanlar var: nihayet senin yanından çıktıklarında, mesajı kavramış olanlara "Sahi, o demin ne dedi(!)" diye sorarlar. İşte, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve keyiflerine göre davranan kimseler onlardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlardan bazı kimseler vardır ki, seni dinler, sonra senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara derler ki: «O biraz evvel ne söyledi?» Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalbleri üzerini mühürlemiştir ve hevâlarına tâbi olmuşlardır.
Ömer Öngüt = Resulüm! Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Fakat senin yanından çıkınca, kendilerine ilim verilen kimselere (alay yoluyla): "O demin ne demişti?" derler. İşte bunlar Allah'ın kalplerini mühürlemiş olduğu, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir.
Şaban Piriş = İçlerinde seni dinleyenler vardır. Senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere sorarlar: -Demin ne söylemişti? Onlar, heveslerine uyduğu için Allah, onların kalblerini mühürlemiştir.
Sadık Türkmen = Onlarin içinde seni dinleyenler vardır; sonra senin yanından çıkınca mesajı kavramış kimselere; “Az önce ne demişti?” diye sorarlar. İşte (inkârlarından dolayı) bunların, (kalpleri üzerinde yeni bir huy/yapı oluşmuş) kalpleri stresle/bunalımla dolmuştur. Bunlar kendi heveslerine uyan kimselerdir.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Onların içinde seni dinleyenler vardır; sonra senin yanından çıkınca, bilgili kimselere «Az önce ne demişti?» diye sorarlar. İşte bunlar, Allah'ın kalplerini mühürlemiş olduğu, kendi heveslerine uyan kimselerdir.
Suat Yıldırım = Onlardan seni dinlemeye gelen de vardır. Ama ne zaman ki senin yanından çıkarlar, o vakit sana kulak verip meseleleri öğrenenlere: "Sahi, az önce o, neler söylüyordu?" diye sorarlar. İşte Allah onların kalplerini mühürlemiş ve onlar da hevalarına uymuşlardır.
Süleyman Ateş = Onlardan kimi de gelip seni dinler. Fakat senin yanından çıktıkları zaman kendilerine bilgi verilmiş olanlara: "Demin ne söyledi?" derler. Onlar Allâh'ın kalblerini mühürlediği, keyiflerinin ardına düşmüş kimselerdir.
Tefhim-ul Kuran = Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp gittikleri zaman, kendilerine ilim verilenlere derler ki: «O biraz önce ne söyledi?» İşte onlar; Allah, onların kalplerini damgalamıştır ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır.
Ümit Şimşek = Onlardan seni işitenler vardır. Fakat yanından çıktıklarında, bilgi sahibi olanlara 'Az önce ne demişti?' derler. Onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir ki, heveslerinin peşine düşmüşlerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = İçlerinden bir kısmı seni dinler, sonra senin yanından çıktıklarında, kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle sorarlar: "Az önce ne söyledi?" İşte bunlar, Allah'ın, kalplerine mühür bastığı kimselerdir, boş arzularının ardına düşmüşlerdir.
İskender Ali Mihr = Ve seni dinleyenlerden bir kısmı, senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere: “Biraz önce (O) ne dedi?” dediler. İşte onlar, Allah’ın, kalplerini mühürledikleri kişilerdir ve onlar hevalarına tâbî olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Onlardan senin yanından çıkıncaya kadar seni dinleyenler var. Çıktıktan sonra kendilerine ilim verilenlere burun kıvırarak “Bu ne söylüyor” derler. İşte böyleleri Allah’ın kalplerini kapattıkları ve arzularına uyan kimselerdir.
وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْواهُمْ
Muhammed / 17 -
Vellezînehtedev zâdehum huden ve âtâhum takvâhum.
Diyanet İşleri = Hidayete erenlere gelince, Allah onların hidayetini artırır. Onların Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını sağlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve doğru yolu bulanlara gelince: Onların başarısını arttırmaktadır ve onlara, korunma duygusu vermektedir.
Abdullah Parlıyan = Doğru yola iletilenlere gelince, Allah onların hidayetini artırıp, onlara korunma duygusu vermektedir.
Adem Uğur = Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar.
Ahmed Hulusi = Hakikate erenleri ise, hakikati yaşamanın getirisinde genişletmiş ve kendilerine (hakikat yaşamına uymayan hâllerden) korunma özelliğini vermiştir.
Ahmet Tekin = Allah, doğru, hak yolu, hayrı tercihe istekli olanların, tercih edenlerin, hak yolda, imanda sebat edenlerin, hakkı, hayrı aydınlatıcı bilgilerini, imandaki şevklerini artırır. Onlara takva esaslarını-Kur’ân esaslarını, takva esaslarının hayata geçirilmesiyle ilgili sorumluluğu, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranma, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olma ilkelerini, takvaya dayalı düzenlerini gerçekleştirecek kanunları-kuralları tevdi eder.
Ahmet Varol = Doğru yola girenlere gelince, (Allah) onların doğruluklarını artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.
Ali Bulaç = Hidayeti bulmuş olanlara gelince; (Allah,) hidayetlerini arttırmış ve takvalarını vermiştir.
Ali Fikri Yavuz = (İman etmekle) hidayeti kabul edenlere gelince; (onlar seni her dinledikçe) Allah onların hidayetini arttırmakta ve kendilerine takvalarını ilham etmektedir.
Ali Ünal = Allah’ın yoluna tâbi olanların ise Allah bu yolda yakînlerini arttırır, kalblerini pekiştirir ve onlara takvayı (Allah’a karşı saygılı olmayı ve bu saygıyla günahlardan korunmayı) nasip buyurur.
Bayraktar Bayraklı = Doğru yola yönelenlerin Allah doğruluklarını arttırır ve sakınmalarını sağlar.
Bekir Sadak = Dogru yolu bulanlarin ise Allah dogruluklarini artirir, onlarin karsi gelmekten sakinmalarini saglar.
Celal Yıldırım = Doğru yolu bulanların ise Allah başarılarını artırır ve takvalarını (Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınmalarını) verir.
Cemal Külünkoğlu = Doğru yola ulaşmak isteyenlere gelince, Allah, onların doğru yolda kalma arzu ve yeteneklerini çoğaltır ve Allah'a karşı sorumluluk bilinçlerinin derinleşmesini sağlar.
Diyanet İşleri (eski) = Doğru yolu bulanların ise Allah doğruluklarını artırır, onların karşı gelmekten sakınmalarını sağlar.
Diyanet Vakfi = Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar.
Edip Yüksel = Doğru yolu bulanların ise hidayetini arttırır ve onların erdemli olmalarını sağlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hidâyeti kabul edenlere gelince Allah onların muvaffakıyyetlerini artırmakta ve kendilerine (takvalarını) korunmalıklarını vermektedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmakta ve kendilerine (takvalarını) korunma yollarını vermektedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğru yola girenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmış ve onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham etmiştir.
Gültekin Onan = Hidayeti bulmuş olanlara gelince; (Tanrı,) hidayetlerini arttırmış ve takvalarını vermiştir.
Harun Yıldırım = Hidayeti bulmuş olanlara gelince; hidayetlerini artırmış ve takvalarını vermiştir.
Hasan Basri Çantay = Hidâyeti kabul edenler (e gelince: Allah) onların muvaffakıyyetini artırmış, onlara (ateşden nasıl) kaçınacaklarını ilham etmişdir.
Hayrat Neşriyat = Hidâyete ermiş olan kimselere gelince, (Allah îmanlarına mükâfât olarak) onlara hidâyeti artırmış ve kendilerine (günahlardan) sakınmaları (ilhâmı)nı vermiştir.
İbni Kesir = Hidayete erenlere gelince; onların hidayetlerini arttırır ve onlara takvalarını verir.
Kadri Çelik = Hidayeti bulmuş olanlar (var ya, Allah) onların hidayetlerini arttırmış ve onlara takvalarını (sakınma başarısını) vermiştir.
Muhammed Esed = Doğru yola ulaş(mak istey)enlere gelince, Allah, onların (kendi) rehberliği(ne uyma arzu ve yetenekleri)ni çoğaltır ve Allah'a karşı sorumluluk bilinçlerinin derinleşmesini sağlar.
Mustafa İslamoğlu = O doğru yola yönelenlerin hidayetini artırır ve onlara korunma gücü bahşeder.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o kimseler ki, hidâyete ermişlerdir; onlara hidâyeti arttırmıştır ve onlara takvâlarını vermiştir.
Ömer Öngüt = Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.
Şaban Piriş = Doğru yolu görenler ise, onların hidayetlerini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.
Sadık Türkmen = Allah doğru yola gidenlerin doğruluklarını artırır ve onlara korunma gücü bahşeder.
Seyyid Kutub = Hidayeti bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini artırır ve onlara takvasını (ateşten nasıl korunacaklarını) öğretir.
Suat Yıldırım = Hidâyeti kabul edenlerin ise Allah hidâyette yakînlerini artırır ve kendilerine takva nasib eder.
Süleyman Ateş = Hidâyet bulanlara gelince, Allâh onların hidâyetlerini artırmış ve onlara korunmalarını (kendilerini kötü sonuçtan koruma çareleri) vermiştir.
Tefhim-ul Kuran = Hidayeti bulmuş olanlara gelince; (Allah,) onların hidayetlerini arttırmış ve onlara takvalarını vermiştir.
Ümit Şimşek = Doğru yolu bulanların ise Allah hidayetlerini arttırmış, onlara kötülükten korunmayı nasip etmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kılavuzlarını bulmuş olanlara gelince, Allah onların hidayetini artırmış ve korunma imkânlarını kendilerine vermiştir.
İskender Ali Mihr = Ve onlar ki hidayete ermişlerdir, (Allah) onların hidayetini artırdı ve onlara takvalarını verdi.
İlyas Yorulmaz = Allah’ın belirlediği yolu takip edenlerin, Allah, o yoldaki gayretlerini artırdı ve onlara korunma garantisi verdi.
فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً فَقَدْ جَاء أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ
Muhammed / 18 -
Fe hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteh(bagteten), fe kad câe eşrâtuhâ, fe ennâ lehum izâ câethum zikrâhum.
Diyanet İşleri = Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Muhakkak onun alametleri gelmiştir (ama öğüt almıyorlar). Kıyamet kendilerine gelip çatınca öğüt almaları kendilerine ne fayda verecek?
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, kıyâmetin gelmesinden, apansızın başlarına kopuvermesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Gerçekten de alâmetleri geldi; onlara gelip çatınca ibret almaları neye yarar?
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar. Oysa onun alametleri gerçekten gelmiştir. Onlara gelip çatınca, ibret almaları neye yarar.
Adem Uğur = Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar!
Ahmed Hulusi = İlle de O Saat'in (ölümün) ansızın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Onun şartları gerçekten geldi! (O Saat) onlara geldiğinde, ne yapabilecekler ki!
Ahmet Tekin = Artık onlar, yalnız cezalandırılacakları ânın, kıyametin kopacağı ânın ansızın kendilerine gelmesine mi bakıyorlar? Kıyameti doğuracak şartlar kesinlikle gerçekleşiyor, alâmetleri kesinkes geliyor. Kıyamet gelip çattıktan, felâketle yüz yüze geldikten sonra, ondan ibret almaları neye yarar?
Ahmet Varol = Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? İşte onun alametleri gelmiştir. (Kıyamet) kendilerine geldikten sonra öğüt almaları onlara ne yarar verir?
Ali Bulaç = Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp düşünmeleri onlara neyi sağlar?
Ali Fikri Yavuz = Artık onlar, yalnız o kıyametin kopmasını, onun birdenbire kendilerine gelivermesini bekliyorlar. İşte onun alâmetleri (sayılan ahir zaman Peygamberi) gelmiştir. Fakat o (kıyamet ansızın) başlarına geldiği vakit, anlamaları kendilerine ne fayda verir?
Ali Ünal = Yoksa (Allah’ın kalblerini mühürlediği) o kimseler, Kıyamet’in ansızın başlarına kopmasını mı bekliyorlar? Fakat gerçek şu ki, onun alâmetleri geldi bile. Ama Kıyamet gelip çattığında, kendilerine yapılan ikazı hatırlayıp eyvah demeleri ne işe yarar ki!
Bayraktar Bayraklı = Onlar kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Şüphesiz onun geleceği şimdiden haber verilmiştir. Kıyamet koptuğunda, geçmiş günahlarını hatırlamalarının onlara ne faydası olacaktır?
Bekir Sadak = Onlar kiyamet gununun kendilerine ansizin gelmesini mi bekliyorlar. suphesiz onun alametleri belirmistir. Kendilerine gelip catinca ibret almalari neye yarar?
Celal Yıldırım = Yoksa onlar, ancak Kıyâmet'in kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar ? Oysa onun alâmetleri gerçekten gelmiştir. Ama kendilerine (o gün) geldiği vakit anlayıp ibret almaları neye yarar?
Cemal Külünkoğlu = O (inkârlarında ısrar eden)ler kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? İşte onun belirtileri(nden olan son peygamber) geldi. O uyarıldıkları saat kendilerine gelip çatınca öğüt almaları neye yarar?
Diyanet İşleri (eski) = Onlar kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar. Şüphesiz onun alametleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?
Diyanet Vakfi = Artık onlar, yalnız cezalandırılacakları ânın, kıyametin kopacağı ânın ansızın kendilerine gelmesine mi bakıyorlar? Kıyameti doğuracak şartlar kesinlikle gerçekleşiyor, alâmetleri kesinkes geliyor. Kıyamet gelip çattıktan, felâketle yüz yüze geldikten sonra, ondan ibret almaları neye yarar?
Edip Yüksel = Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? İşte onun alametleri gelmiştir. (Kıyamet) kendilerine geldikten sonra öğüt almaları onlara ne yarar verir?
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp düşünmeleri onlara neyi sağlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık onlar, yalnızca o Kıyametin kendilerine ansızın gelivermesine bakıyorlar. Çünkü işte onun alametleri geldi. Fakat o başlarına geldiğinde anlamaları kendilerine ne fayda verir?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelivermesine mi bakıyorlar? Şüphesiz onun alametleri gelmiştir. Artık kıyamet kendilerine gelip çatınca anlamaları neye yarar?
Gültekin Onan = Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp düşünmeleri onlara neyi sağlar?
Harun Yıldırım = Onlar kiyamet gununun kendilerine ansizin gelmesini mi bekliyorlar. suphesiz onun alametleri belirmistir. Kendilerine gelip catinca ibret almalari neye yarar?
Hasan Basri Çantay = Haalâ onlar o sâatden ve onun kendilerine ansızın geleceğinden başkasını mı bekliyorlar? işte onun alâmetleri gelmişdir, öyleyse bu, onlara geldiği vakit düşünüb ibret almaları kendilerine ne fâide verecek?
Hayrat Neşriyat = Artık (onlar), kıyâmetin ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Hâlbuki onun alâmetleri gerçekten gelmiştir! Fakat (kıyâmet) başlarına geldiği zaman ibret almaları kendilerine ne fayda verir?
İbni Kesir = Onlar, kıyamet saatının ansızın kendilerine gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alametleri gelmiştir. Kendilerine gelip çatınca öğüt almaları neye yarar?
Kadri Çelik = Artık onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? Şüphesiz onun işaretleri gelmiştir. Fakat (uyarıldıkları kıyamet) kendilerine geldikten sonra (hakikati) anlayıp düşünmeleri onlara ne fayda sağlar?
Muhammed Esed = Öyleyse onlar, (kalpleri mühürlenmiş olanlar,) Son Saati mi bekliyorlar, onun ansızın gelmesini mi? Şüphesiz o(nun geleceği) şimdiden haber verilmiştir! O bir kez başlarına geldikten sonra, (geçmiş günahlarını) hatırlamalarının onlara ne faydası olacak?
Mustafa İslamoğlu = Şimdi onlar, Son Saat'in ansızın gelip kendilerini bulmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Doğrusu, işte onun tüm alametleri gelmiş bulunuyor: Hal böyleyken, o geldikten sonra (gerçeği) hatırlamak onlara nasıl bir yarar sağlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar, Kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şeye muntazır bulunmuyorlar. İşte muhakkak ki, onun alâmetleri gelmiştir. Artık onlara geldiği vakit düşünmeleri (anlamaları) kendilerine ne faide verecektir?
Ömer Öngüt = Onlar kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onun âlametleri gerçekten gelmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?
Şaban Piriş = Onlar, kendilerine ansızın gelecek kıyametten başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa onun alametleri gelmiştir. Kendilerine geldiği zaman nasıl öğüt alacaklar?
Sadık Türkmen = Inkârcılar, Saat’in kendilerine ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar. Şüphesiz, onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca hatırlamaları neye yarar?
Seyyid Kutub = Onlar kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? İşte onun belirtileri geldi. O uyarıldıkları saat kendilerine gelip çatınca öğüt almaları neye yarar?
Suat Yıldırım = Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi gözlüyorlar? Zaten alâmetleri geldi bile! Ama kıyamet gelip çattıktan sonra, ibret almaları neye yarar ki!
Süleyman Ateş = (İnanmayanlar) İlle (helâk edilecekleri) sâ'atin ansızın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? İşte onun belirtileri geldi. O uyarıldıkları sâ'at kendilerine geldikten sonra artık öğüt almaları nereden mümkün olsun?
Tefhim-ul Kuran = Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp düşünmeleri onlara neyi sağlar?
Ümit Şimşek = Saatin kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? Kuşkusuz onun alametleri gelmiş bulunuyor. Onlara gelip çatınca kendilerine gelen mesajın ne yararı olur?
Yaşar Nuri Öztürk = Kıyametin ansızın tepelerine inmesinden başka neyi bekliyorlar? Onun belirtileri zaten gelmiştir. O onlara gelip çatınca, ibret almaları neye yarar?!
İskender Ali Mihr = Öyleyse “o saatin” gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Halbuki onun alâmetleri (işaretleri) gelmiştir. Fakat (o saat) kendilerine geldiği zaman, onlara hatırlatmanın ne (faydası) olur ki?
İlyas Yorulmaz = Onlar, kıyamet saatinin ansızın başlarına gelmesini mi bekliyorlar? O kıyamet saatinin şartları oluşup da, başlarına geldiği zaman, onların öğüt almalarının ne önemi olabilir ki.
فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ
Muhammed / 19 -
Fa’lem ennehu lâ ilâhe illâllâhu vestagfir li zenbike ve lil mu’minîne vel mu’minât(mû’minâti), vallâ hu ya’lemu mutekallebekum ve mesvâkum.
Diyanet İşleri = Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık bil ki şüphe yok, Allah'tan başka yoktur tapacak ve kendi suçun ve inanan erkeklerle kadınların suçları için yarlıganma dile ve Allah, sizin dönüp dolaştığınız yeri de, size yurt olacak yeri de bilmektedir.
Abdullah Parlıyan = Bil ki, Allah'tan başka ilah yoktur gerçek İlah olarak ancak Allah vardır. Hem kendi kusurlarından, hem mü'min erkek ve kadınların kusur ve günahlarından dolayı bağışlanma dile. Çünkü Allah, sizin dönüp dolaşacağınız yeri de bilir, varıp duracağınız yeri de bilir.
Adem Uğur = Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.
Ahmed Hulusi = Gerçek buysa bil ki, Lâ ilâhe illAllâh (Tanrı yoktur; sadece Allâh); kendi zenbin (beşer yanının getirdiği perdelilikten kaynaklanan kusurlar), iman eden erkekler ve iman eden kadınlar için mağfiret dile (bağışlanmaları için Hakikati kavramalarına çalış)! Allâh dönüp dolaştığınız yeri (hâllerinizi) de, varıp sonsuz yaşayacağınız yeri de bilir!
Ahmet Tekin = Yâ Muhammed! Hak ilâhın yalnızca Allah olduğunun ilmî delillerle sabit olduğunu bil. Kendi günahlarının, mü’min erkeklerin, mü’min kadınların affı için Allah’tan bağışlanma, koruma kalkanına alınma dile. Allah, sizin cihad için, ticaret için gezip dolaştığınız yeri de, devamlı ikametgâhınızı da, dünyanızı da, âhiretinizi de bilir.
Ahmet Varol = Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve kendi günâhın için de, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için de bağışlanma dile. Allah dönüp dolaştığınız yeri de barındığınız yeri de bilir.
Ali Bulaç = Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için mağfiret dile. Allah, sizin dönüp dolaşacağınız yeri bilir, konaklama yerinizi de.
Ali Fikri Yavuz = Şimdi (Ey Rasûlüm): Şunu bil ki, Allah’dan başka hiç bir ilâh yoktur. Bir de kendi günahına ve mümin erkeklerle mümin kadınlara mağfiret dile. Allah (dünyada) dolaştığınız yeri de bilir, (ahirette) duracağınız yeri de...
Ali Ünal = Öyleyse şu gerçeği hiç unutma: Allah’tan başka ilâh yoktur. Bir de, hem kendi günahın hem de mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için Allah’tan bağışlanma dile. Allah, (dinî, ferdîiçtimaî ve iç–dış itibariyle) hangi halde olduğunuzu da, varıp hangi halde karar kılacağınızı da bilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan başka tanrı olmadığını bil; hem kendi günahın, hem de inanan erkek ve kadınların günahları için af dile! Allah dönüp dolaşacağınız yeri bilir.
Bekir Sadak = Bil ki, Allah'tan baska tanri yoktur; kendinin, inanmis erkek ve kadinlarin gunahlarinin bagislanmasini dile. Allah, gezip dolastiginiz ve duracaginiz yerleri bilir. *
Celal Yıldırım = Bil ki, başka hiçbir ilâh yok ancak Allah var. Hem kendi kusurlarından hem de mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların kusur ve günahlarından dolayı bağışlanma dile.. Allah, dönüp dolaşacağınız, varıp kalacağınız yeri bilir.
Cemal Külünkoğlu = Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, (dünyada) gezip dolaştığınız yeri de, (ahirette) içinde kalacağınız yeri de bilir.
Diyanet İşleri (eski) = Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur; kendinin, inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile. Allah, gezip dolaştığınız ve duracağınız yerleri bilir.
Diyanet Vakfi = Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.
Edip Yüksel = Bil ki, ALLAH'tan başka tanrı yoktur. Kendinin, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahları için bağışlanma dile. ALLAH sizin tüm hareketlerinizi ve duracağınız yeri bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi bunu bil ki «başka tanrı yok ancak bir Allah», bil de günahına ve mü'minîn-ü mü'minata istiğfar eyle, Allah dolaştığınız yeri de bilir durduğunuz yeri de
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi şunu bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Bil de günahına, inanan erkeklere ve inanan kadınlara bağışlanma dile. Allah, dolaştığınız yeri de bilir, durduğunuz yeri de.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.
Gültekin Onan = Şu halde bil; gerçekten, Tanrı'dan başka tanrı yoktur. Hem kendi günahın, hem inançlı (erkek)ler hem de inançlı (kadın)lar için mağfiret dile! Tanrı, sizin dönüp dolaşacağınız (mütekallebeküm) yeri bilir, konaklama yerinizi de.
Harun Yıldırım = Onun için bil ki; gerçekten Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret dile. Şüphesiz Allah, sizin dönüpdolaşacağınız yeri bilir, konaklama yerinizi de.
Hasan Basri Çantay = Binâen'aleyh (fırsat elde iken) şu: «Allahdan başka hiçbir Tanrı yokdur» hakıykatını bil, hem kendinin, hem erkek mü'minlerle kadın mü'minlerin günâhının yarlığanmasını iste Allah dolaşdığınız yeri de bilir, barındığınız yeri de.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) İşte gerçekten şunu bil ki, Allah’dan başka ilâh yoktur! Hem kendi günahın için, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınlar için (Allah’dan) mağfiret dile!Allah, (dünyada) gezip dolaştığınız yeri de, (âhirette) kalacağınız yeri de bilir.
İbni Kesir = Bil ki; Allah'tan başk ailah yokturç Hem kendinin, hem de mü'min erkeklerle mü'min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile. Allah, dolaştığınız yeri de, barındığınız yeri de bilir.
Kadri Çelik = O halde bil ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar (ile ilgili günahlar) için mağfiret dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir.
Muhammed Esed = O halde, (ey insanoğlu,) bil ki Allah'tan başka ilah yoktur ve (hala vakit varken) kendi günahlarının ve öteki bütün mümin erkek ve kadınların (günahlarının) bağışlanmasını dile! Çünkü Allah bütün geliş gidişlerinizi ve (dinlenmek için) bütün kalışlarınızı bilir.
Mustafa İslamoğlu = Ve (sen ey Nebi): unutma ki Allah'tan başka ilah yoktur! İmdi sen, hem kendi hatan için, hem de mü'min erkekler ve mü'min kadınların (hataları) için af dile! Zira Allah gezip dolaştığınız yeri de, gelip durduğunuz yeri de bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi şunu bil ki, «Şüphe yok, Allah'tan başka ilâh yoktur». Ve günâhın için ve imânlı erkekler ile imânlı kadınlar için mağfiret dile. Ve Allah, dolaştığınız yeri de, durduğunuz yeri de bilir.
Ömer Öngüt = Bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de erkek müminlerle kadın müminlerin günahlarının bağışlanmasını dile. Allah (dünyada) gezip dolaştığınız yerleri de bilir, (ahirette) duracağınız yeri de bilir.
Şaban Piriş = Öyleyse bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Günahların için, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için bağışlanma dile! Allah, dolaştığınız yeri ve varacağınız yeri bilir.
Sadık Türkmen = Bil ki, Allah’tan başka İlah yoktur; hem kendinin, hem de inanmış erkek ve inanmış kadınların günahlarının bağışlanmasını dile. Allah; gezip dolaştığınız ve duracağınız yeri bilir.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Allah'tan başka ilah olmadığını bil ve kendi günahına, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahları için Allah'tan mağfiret dile. Allah, gezip dolaştığınız ve duracağınız yeri bilir.
Suat Yıldırım = O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem kendi günahın, hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahı için Allah’tan af dile! Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir.
Süleyman Ateş = Allah'tan başka tanrı olmadığını bil ve kendi günâhın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günâhı için (Allah'tan) mağfiret dile. Allâh, dönüp dolaşacağınız yeri ve varıp duracağınız yeri bilir.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde bil; gerçek şu ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Hem kendi günahın, hem mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için mağfiret dile. Allah, sizin dönüp dolaşacağınız yeri de bilir, konaklama yerinizi de.
Ümit Şimşek = Allah'tan başka tanrı olmadığını bil; kendi günahın için ve mü'min erkeklerle mü'min kadınlar için Allah'tan af dile. Allah sizin dolaştığınız yeri de bilir, varacağınız yeri de.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'tan başka tanrı olmadığını kuşkusuzca bil! Hem kendi günahın için hem de mümin erkeklerle mümin kadınlar için af dile. Allah sizin, dönüp dolaşacağınız yeri de varıp ulaşacağınız yeri de bilir.
İskender Ali Mihr = Bu durumda Allah’tan başka İlâh olmadığını bil ve kendi günahların için, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret dile. Ve Allah, sizin dönüşünüzü ve sizin yurdunuzu bilir.
İlyas Yorulmaz = O Allah dan başka, hiçbir ilahın olmadığını bil ve kendi günahların, inanan erkekler ve inanan kadınların günahları için bağışlanma dile. Allah, kalplerinizin nelere meyilli olduğunu ve nerede kalacağınızı (cennette veya cehennemde) bilir.
وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ
Muhammed / 20 -
Ve yekûlullezîne âmenû lev lâ nuzzilet sûreh(sûretun), fe izâ unzilet sûretun muhkemetun ve zukire fî hel kıtâlu re’eytellezîne fî kulûbihim maradun yanzurûne ileyke nazaral magşiyyi aleyhi minel mevt(mevti), fe evlâ lehum.
Diyanet İşleri = İnananlar, “Keşke bir sûre indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve inananlar, derler ki: Bir sûre indirilseydi; bir hükmü kesin sûre indirildi mi ve onda, savaş anıldı mı da gönüllerinde hastalık olanları görürsün ki sana, ölümden baygınlık geçiriyorlarmış gibi baygın baygın bakarlar; artık ölüm, onlara daha da uymaktadır.
Abdullah Parlıyan = İman edenler derler ki: “Savaş hakkında bir sûre indirilseydi ya.” Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de, onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların sana, ölüm korkusundan bayılıp düşen kimsenin baktığı gibi baktıklarını görürsün. Onların vay haline veya onlara uygun olan;
Adem Uğur = İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!
Ahmed Hulusi = İman edenler: "(Savaş hükmünü ihtiva eden) bir sûre tenzîl edilmeliydi?" der. . . Hükümleri açık bir sûre inzâl edilip de, içinde savaştan söz edildiğinde; kalplerinde hastalık (şirk, nifak) olanları, ölüm korkusuyla baygınlık geçirenin baktığı gibi bakar görürsün! (Oysa) onlar için hayırlı olan budur.
Ahmet Tekin = İman edenler:'Keşke, cihad ile ilgili bir sûre indirilmiş olsaydı.'derler. Ama hükmü açık ve kesin bir sûre indirilip de, onda savaştan söz edilince, kalpleri kararmış, aklından zoru olan hasta ruhluların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Akıllarına gelenin başlarına gelmesi yakındır, daha çok yaraşır.
Ahmet Varol = İman edenler derler ki: '(Savaşa izin veren) bir sure indirilmeli değil miydi?' Nitekim kesin hükümlü bir sure indirilip içinde çarpışmadan söz edilince kalplerinde hastalık olanların sana, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Onlar için en uygun olan:
Ali Bulaç = İman edenler, derler ki: "(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla (olan):
Ali Fikri Yavuz = İman edenler diyorlar ki: “- (Cihada dair) bir sûre indirilseydi!...” Derken açık ve kesin bir sûre indirilip onda savaş anılınca, kalblerinde bir maraz (nifak) bulunanları görüyorsun: Sana öyle bir bakış bakıyorlar ki, ölümden baygınlık gelmiş kimsenin bakışına benziyor. Onun da başlarına gelmesi pek yakındır.
Ali Ünal = İman edenler, (İslâmî gerçekleri ve Allah’ın yeni hükümlerini ihtiva eden yeni bir sûrenin inmesini dört gözle bekler ve) “Keşke yeni bir sûre daha indirilse!” derler. Ama manâsı açık, hükmü kesin bir sûre indirilip de içinde savaş emri zikredilince, kalblerinde hastalık bulunanların ölüm sekeratına girmiş birinin bakışıyla sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!
Bayraktar Bayraklı = İnananlar, “Keşke savaşa izin veren bir sûre indirilmiş olsaydı!” derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!
Bekir Sadak = (20-21) Inananlar: «Keske bir sure indirilse de cihada ciksak» derlerdi. Fakat kesin anlamli bir sure inip, orada savas zikredilince, kalblerinde hastalik olanlarin, olum korkusuyla bayilmis kimselerin bakislari gibi, sana baktiklarini gordun. Oysa onlara itaat etmek ve uygun olani soylemek yarasirdi. is ciddilesince Allah'a verdikleri anda dogruluk gosterselerdi, onlarin iyiligine olurdu.
Celal Yıldırım = İmân edenler derler ki, «savaş hakkında bir sûre indirilseydi ya..» Muhkem bir sûre indirilip onda savaştan (onun farziyetinden) söz edilince kalblerinde hastalık bulunanlar, ölüm komasına giren kimsenin bakışı gibi baygın gözleriyle sana bakıp durduklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin !.
Cemal Külünkoğlu = (20-21) İnananlar: “Keşke (cihad hakkında) bir sure indirilseydi ya!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde (şüphe ve nifaktan) bir hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa onlar için en uygun olan itaat etmek ve güzel söz söylemekti. Sonra iş kesinleşince de Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Diyanet İşleri (eski) = (20-21) İnananlar: 'Keşke bir süre indirilse de cihada çıksak' derlerdi. Fakat hükmü açık bir süre inip, orada savaş zikredilince, kalblerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla bayılmış kimselerin bakışları gibi, sana baktıklarını gördün. Oysa onlara itaat etmek ve uygun olanı söylemek yaraşırdı. İş ciddileşince Allah'a verdikleri yeminde doğruluk gösterselerdi, onların iyiliğine olurdu.
Diyanet Vakfi = İman etmiş olanlar: Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı! derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur!
Edip Yüksel = İnananlar, '(Savaşmaya izin veren) bir süre indirilse ya?' diyorlardı. Ancak hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm korkusuyla bayılan bir kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlar için uygun olan,
Elmalılı Hamdi Yazır = İyman edenler «bir Sûre indirilseydi» diyorlar, derken muhkem bir Sûre indirilip onda kıtâl zikredilince kalblerinde bir maraz bulunanları görüyorsun sana öyle bir bakış bakıyorlar ki; tıpkı ölümden baygınlık gelmiş kimsenin bakışı, o da onlara pek yakındır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İman edenler: «Bir sure indirilseydi?» diyorlar. Ancak kesin hükümlü bir sure indirilip onda savaş anılınca kalplerinde bir hastalık bulunanların tıpkı ölüm baygınlığında olan kimsenin bakışı misali sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İman edenler: «Keşke cihad hakkında bir sûre indirilse.» derlerdi. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de, içerisinde savaş zikredilince kalplerinde hastalık olanların ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktığını görürsün. Oysa onlar için ölüm yaşamaktan daha uygundur.
Gültekin Onan = İnananlar derler ki: "(Savaş izni için) Bir süre indirilmeli değil miydi?" Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla (olan):
Harun Yıldırım = İman edenler derler ki: “Bir sûre indirilmeli değil miydi?” Fakat, içinde savaş zikri geçen bir sûre indirildiği zaman, kalplerinde hastalık olanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa onlara evla:
Hasan Basri Çantay = İman edenler «(Cihâd hakkında) bir sûre indirilmeli değil miydi?» derler (di). Fakat hükmü baakıy bir sûre indirilib de içinde muhaarebe zikr olununca kalblerinde maraz bulunanların —ölüm (zamanında) üstlerine baygınlık gelmiş olanların bakışı gibi— sana bakmakda olduklarını gördün. Hay (o korkdukları) başlarına gelesi adamlar!
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki îmân edenler ise diyor ki: 'Keşke (savaş hakkında) bir sûre indirilseydi?' Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edildiği zaman, kalblerinde bir hastalık bulunanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimsenin bakışıyla sana baktıklarını görürsün. Hâlbuki (kayıdsız bir itâat) onlara daha lâyıktır!
İbni Kesir = İman etmiş olanlar; bir sure indirilmeli değil miydi? derler. Fakat muhkem bir sure indirilip de orada muharebe zikrolununca; kalblerinde hastalık olanların, ölüm korkusundan bayılmış kimselerin bakışları gibi sana baktıklarını görürsün. Bu, onlar için daha evladır.
Kadri Çelik = İman edenler, “(Savaş izni için) Bir sure indirilmeli değil miydi?” derlerdi. Fakat içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sure indirildiği zaman, kalplerinde hastalık bulunanların, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlar için (ölüm, yaşamaktan) daha uygundur.
Muhammed Esed = İmana ermiş olanlar: "(Bize mücadele izni veren) bir vahiy indirilmeli değil miydi?" derler. Ama, şimdi savaştan bahseden açık ve kesin hükümlü bir vahiy indirildiğinde kalpleri hastalıklı olanların, sana (ey Muhammed,) ölüm korkusundan bayılmaktaymış gibi baktıklarını görürsün! Ve fakat onlar için en iyisi,
Mustafa İslamoğlu = İman edenler "(Artık savaşa değinen) bir süre indirilmesi gerekmez mi?" derler. Fakat içinde savaştan söz edilen hüküm koyucu bir süre indirilince de, kalplerinde hastalık olanların sana ölüm korkusundan baygınlık gelmiş kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Ne ki onlar için en hayırlısı,
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve imân edenler derler ki: «Bir sûre indirilmiş olmalı değil mi idi?». Vaktâ ki, bir muhkem sûre indirildi ve onda savaş zikredildi, kalblerinde bir hastalık olanları gördük ki, sana ölümden baygın kimsenin bakışı gibi bakıyorlar. Artık (ölüm) onlara daha layıktır.
Ömer Öngüt = İnananlar: "Keşke cihad hakkında bir sûre indirilse de cihada çıksak!" derlerdi. Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de, orada savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!
Şaban Piriş = İman edenler: -Bir sûre indirilmeli değil mi? diyorlar. Kesin bir sûre indirilip, içinde savaş anılınca, kalblerinde hastalık olanların sana, ölüm korkusundan bayılan bir adamın bakışıyla baktıklarını görürsün. Onlara en hayırlısı
Sadık Türkmen = Inananlar, “ne olurdu bir Sûre indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir Sûre indirilip de, saldırganlara karşı savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi, sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.
Seyyid Kutub = İnananlar «Keşke cihad hakkında bir sure indirilmiş olsaydı!» derler. Fakat hükmü açık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Oysa onlara düşen:
Suat Yıldırım = İman edenler: "Keşke savaş hakkında bir sûre indirilseydi?" diyorlar. Fakat net ve kesin bir sûre indirilip de içinde savaşma emri zikredilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm sekeratına giren kimsenin bakışı gibi boş gözlerle sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!
Süleyman Ateş = İnananlar: "(Savaş hakkında) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" derler. Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalblerinde hastalık bulunanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Onlara ölüm gerektir.
Tefhim-ul Kuran = İman etmekte olanlar, derler ki: «(Savaş izni için) Bir sûre indirilmeli değil miydi?» Fakat, içinde savaş (kıtal) zikri geçen muhkem bir sûre indirildiği zaman, kalplerinde hastalık bulunanların üzerine ölüm baygınlığı çökmüş olanların bakışı gibi sana baktıklarını gördün. Oysa onlara evla:
Ümit Şimşek = İman edenler 'Keşke bir sûre indirilse' diyorlar. Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların, üzerlerine ölüm baygınlığı çökmüş kimsenin bakışıyla sana baktıklarını görürsün. Onlara düşen ise şudur:
Yaşar Nuri Öztürk = İman edenler derler ki: "Bir sure indirilseydi olmaz mıydı?" Fakat hükmü kesinleşmiş bir sure indirilip de içinde savaş da anılınca, kalplerinde maraz olanların, ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün. Onlara uygun olan da odur.
İskender Ali Mihr = Ve âmenû olanlar: “(Savaşı emreden) bir sure indirilmeli değil miydi?” derler. Sonra da muhkem (hükmü açık ve kesin) bir sure indirilince ve onun içinde savaş zikrolunuyorsa (bahsediliyorsa), kalplerinde hastalık olanların, üzerlerine ölüm hali çökmüş gibi bir bakışla sana baktıklarını görürsün. Oysa onlar için en iyi (en uygun) olan odur ki…
İlyas Yorulmaz = İman edenler “Bir sure indirilmesi gerekmez miydi?“ derler. Açık bir şekilde savaşın içinde olduğu bir sure indirildiğinde, kalplerinde hastalık olanların, ölüm korkusu kendisini sarmış birisinin baktığı gibi, sana baktığını görürsün. Sonra, onlar için en iyisi…
طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ
Muhammed / 21 -
Tâatun ve kavlun ma’rûf(ma’rûfun), fe izâ azemel emr(emru), fe lev sadekûllâhe le kâne hayran lehum.
Diyanet İşleri = İtaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.
Abdulbaki Gölpınarlı = İtâat etmek ve güzel söz söylemek gerekti, derken işe iyice sarılınca da Allah'ın gerçek söylediğini kabûl etselerdi görürlerdi ki bu, kendilerine daha da hayırlı olmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Allah'ın çağrısına uymak ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman, cihad işlerinde Allah'a sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.
Adem Uğur = (Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Ahmed Hulusi = (Bu konuda onlara düşen) itaat ve yerinde bir söz! Hüküm kesinleştiğinde, Allâh'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Ahmet Tekin = Allah’ın ve Rasulünün emirlerine, devletin kararlarına itaat etmeleri, imanlarının gereği meşrûiyyet sınırları içinde söz söylemeleri icap eder. Plan kesin karara bağlandığı zaman, Allah’ın, emrine, hükmüne, icraatına sadâkat gösterselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Ahmet Varol = İtaat ve güzel sözdü. İş kesinlik kazanınca Allah'a karşı doğruluk (sadakat) gösterselerdi muhakkak kendileri için daha hayırlı olurdu.
Ali Bulaç = İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
Ali Fikri Yavuz = Fakat bir itaat ve güzel bir söz, onlar için hayırlıdır. Sonra (cihadın farziyetine dair) emir kesinleşince, Allah’a sadakat gösterselerdi, elbette haklarında daha hayırlı olurdu.
Ali Ünal = (Gerçekten mü’min olanlara düşen,) itaat ve (herhangi bir İlâhî buyruk karşısında) verilmesi gereken uygun cevabı vermektir. Bu bakımdan, (iman iddiasında bulunan her kim olursa olsun,) Allah’a verdikleri sözü yerine getirme zamanında Allah’a verdikleri söze bağlı kalsalar, elbette haklarında hayırlı olan budur.
Bayraktar Bayraklı = Onların görevi, itaat etmek ve güzel söz söylemektir. Savaşa karar verildiğinde, Allah'a verdikleri sözde dursalardı kendileri için daha iyi olurdu.
Bekir Sadak = (20-21) Inananlar: «Keske bir sure indirilse de cihada ciksak» derlerdi. Fakat kesin anlamli bir sure inip, orada savas zikredilince, kalblerinde hastalik olanlarin, olum korkusuyla bayilmis kimselerin bakislari gibi, sana baktiklarini gordun. Oysa onlara itaat etmek ve uygun olani soylemek yarasirdi. is ciddilesince Allah'a verdikleri anda dogruluk gosterselerdi, onlarin iyiligine olurdu.
Celal Yıldırım = (Onlara gereken,) itaat ve güzel bir sözdür. İş, ciddileşip kesinlik kazanınca, Allah'a sadakatlerini gösterselerdi, elbette kendileri için çok hayırlı olurdu.
Cemal Külünkoğlu = (20-21) İnananlar: “Keşke (cihad hakkında) bir sure indirilseydi ya!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sure indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde (şüphe ve nifaktan) bir hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Oysa onlar için en uygun olan itaat etmek ve güzel söz söylemekti. Sonra iş kesinleşince de Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Diyanet İşleri (eski) = (20-21) İnananlar: 'Keşke bir süre indirilse de cihada çıksak' derlerdi. Fakat hükmü açık bir süre inip, orada savaş zikredilince, kalblerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla bayılmış kimselerin bakışları gibi, sana baktıklarını gördün. Oysa onlara itaat etmek ve uygun olanı söylemek yaraşırdı. İş ciddileşince Allah'a verdikleri yeminde doğruluk gösterselerdi, onların iyiliğine olurdu.
Diyanet Vakfi = (Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Edip Yüksel = İtaat etmek ve güzel konuşmaktır. İş kararlaştırılınca ALLAH'a karşı dürüst olsalar kendileri için iyi olurdu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat bir tâat ve bir güzel söz, sonra emir kat'ıyyet kesbedince Allaha sadakat etselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat bir itaat ve güzel bir söz(dü yapmaları gereken); sonra emir kesinleşince Allah'a karşı dürüstlük etselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların vazifesi itaat ve güzel söz söylemekti. Sonra iş kesinleşince Allah'ın emrine sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Gültekin Onan = Bir işe azmedince itaat etmek ve güzel söz söylemektir. Eğer Allah’a bağlı kalsalardı, kendileri için daha iyi olurdu.
Harun Yıldırım = Itaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.
Hasan Basri Çantay = İtaat etmek ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Hayrat Neşriyat = (Onlara düşen,) itâat etmek ve (böyle zamanlarda teslîmiyetini gösteren) güzel (söz)söylemektir. Öyle ki iş ciddîleştiği zaman, artık Allah’a sâdık kalsalardı, elbette kendileri için hayırlı olurdu.
İbni Kesir = İtaat ve güzel söz. Bunun için iş ciddileşince derhal Allah'a sadakat gösterselerdi; elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Kadri Çelik = İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet onlar Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
Muhammed Esed = İtaat ve güzel söz. İş ciddîleştiğinde Allah'a verdikleri sözde dursalardı, onlar için daha hayırlı olurdu.
Mustafa İslamoğlu = (vahyi) izlemek ve (emir verilince) de olumlu bir söz söylemektir; ve iş ciddiye bindiği zaman da Allah'a verdikleri söze sadık kalırlarsa, kendileri için elbet çok iyi olur.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Onlar için) İtaat ve güzel söz (yaraşır). Sonra (savaş) emri, kat'iyyet kesbedince eğer Allah'a sadâkatta bulunsalar idi elbette kendileri için hayırlı olurdu.
Ömer Öngüt = Oysa onlara itaat etmek ve uygun olanı söylemek yaraşırdı. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Şaban Piriş = Bir işe azmedince itaat etmek ve güzel söz söylemektir. Eğer Allah’a bağlı kalsalardı, kendileri için daha iyi olurdu.
Sadık Türkmen = Itaat ve güzel bir söz onlar için daha hayırlıdır. İş ciddileşince Allah’a verdikleri söze bağlı kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.
Seyyid Kutub = İtaat etmek ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
Suat Yıldırım = Onlara düşen: İtaat etmek ve tatlı söz söylemektir. İş ciddiye bindiğinde, Allah’a verdikleri sözde dursalardı, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu.
Süleyman Ateş = Onlara düşen, itâ'at etmek ve güzel söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman Allah'a verdikleri söze sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu.
Tefhim-ul Kuran = İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet onlar Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.
Ümit Şimşek = İtaat ve güzel söz. İş ciddîleştiğinde Allah'a verdikleri sözde dursalardı, onlar için daha hayırlı olurdu.
Yaşar Nuri Öztürk = İtaat ve güzel bir söz! İş budur. İş ciddileşince, Allah'a verdikleri söze sadık olsalardı kendileri için daha iyi olurdu.
İskender Ali Mihr = İtaat ve maruf sözdür. Fakat bir işe azmedildiğinde o zaman Allah’a sadık olsalardı, muhakkak ki onlar için daha hayırlı olurdu.
İlyas Yorulmaz = İtaat etmek ve uygun bir söz söylemektir. (Herhangi bir) İş olduğunda Allah’ı anıp doğrularlarsa, onlar için daha hayırlı olurdu.
فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِن تَوَلَّيْتُمْ أَن تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ
Muhammed / 22 -
Fe hel aseytum in tevelleytum en tufsidû fîl ardı ve tukattıû erhâmekum.
Diyanet İşleri = Demek, yüz çevirdiğinizde yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık iş başına gelir de yeryüzünde bozgunculuk eder; yakınlarınızı kestirip doğratır mısınız?
Abdullah Parlıyan = Siz ey münafıklar! İşbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarmak, akrabalık bağlarını parçalamak sizden umulur değil mi? Veya zalimler sizin başınıza geçtiği takdirde, onlarla bir olup yeryüzünde bozgunculuk yapar, akrabalık bağlarını keser, onlarla birlikte akrabalarınızı öldürürsünüz değil mi?
Adem Uğur = Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?
Ahmed Hulusi = Geri dönerseniz, arzda bozgunculuk yapmak ve akrabalıkları da parçalamak beklenmez mi sizden?
Ahmet Tekin = Olur ki, işbaşına, iktidara gelir, Allahın emrinden uzaklaşır, Kur’ân’ın hükümlerinden yüz çevirirseniz, ülkede bozgunculuk çıkaracak, düzeni bozacak ve çoluk çocuğunuzun, hısım ve akrabalarınızın kıyımına mı sebep olacaksınız?
Ahmet Varol = Demek yüz çevirirseniz [3] yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak, akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi?
Ali Bulaç = Demek, 'iş başına gelip yönetimi ele alırsanız' hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?
Ali Fikri Yavuz = (Ey Münafıklar), demek idareyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesad çıkaracak ve akrabalık bağlarını parçalayacaksınız?
Ali Ünal = Fakat (ey münafıklar,) demek ki siz sözünüzden dönüp Allah’ın emirlerinden yüz çevirecek, ülkede bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi?
Bayraktar Bayraklı = “Durumunuz bu iken, ey münafıklar, iktidarı ele geçirirseniz yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanız ve akrabalık bağlarını koparmanız sizden beklenmez mi?”
Bekir Sadak = Geri donerseniz yeryuzunde bozgunculuk yapmaniz ve akrabalik baglarini kesmeniz beklenmez mi sizden?
Celal Yıldırım = (Ey ikiyüzlü dönekler!) Eğer duruma hâkim olup iş başına geçecek olursanız yeryüzünde fesad çıkarmak ve hısımlık bağlarını kesmek sizden (pekâlâ) beklenmez mi?
Cemal Külünkoğlu = (Ey münafıklar!) Demek siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi?
Diyanet İşleri (eski) = Geri dönerseniz yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını kesmeniz beklenmez mi sizden?
Diyanet Vakfi = Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?
Edip Yüksel = Demek işbaşına gelecek olsanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Nasıl döner de Arzı fesâda verir ve rahimlerinizi doğratabilir misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Nasıl, döner de yeryüzünü fesada verir ve yakınlarınızı doğratabilir misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Demek siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi?
Gültekin Onan = Demek, 'iş başına gelip yönetimi ele alırsanız' hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?
Harun Yıldırım = Demek, iş başına geçip yönetimi ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?
Hasan Basri Çantay = Demek, idareyi ve haakimiyyeti ele alırsanız hemen yer (yüzün) de fesâd çıkaracak, akrıbalık münâsebetlerinizi bile parçalayıb keseceksiniz öyle mi?!
Hayrat Neşriyat = (Ey münâfıklar!) Demek iş başına geçecek olursanız, yeryüzünde fesad çıkaracak ve akrabâlık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?
İbni Kesir = Demek, sizler idareyi ele alırsanız; yeryüzünde fesad çıkaracak, akrabalık bağlarını bile koparacaksınız öyle mi?
Kadri Çelik = Ama eğer yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını kesmeniz (dışında bir şey) beklenir mi sizden?
Muhammed Esed = (Onlara sor:) "Siz, (Allah'ın buyruğundan) uzaklaştıktan sonra, (kendi eski yollarınıza dönmeyi tercih ederek) yeryüzünde bozgunculuk yapar ve (bir kez daha) akrabalık bağlarınızı koparır mıydınız?"
Mustafa İslamoğlu = Şimdi siz, eğer sırtınızı dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmış, akrabalık bağlarınızı koparmış ve dolayısıyla Allah'a isyan etmiş olmaz mısınız?
Ömer Nasuhi Bilmen = Demek umulur ki eğer siz imândan yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuğa çağırırsınız ve akrabalık münâsebetlerini parçalayıverirsiniz.
Ömer Öngüt = Demek ki sizler iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz öyle mi?
Şaban Piriş = -Eğer işbaşına gelirseniz, yeryüzünde bozgunculuk çıkarır, akrabalık bağlarını koparır mıydınız?
Sadık Türkmen = Şimdi siz, eğer sırtınızı dönerseniz; yeryüzünde bozgunculuk çıkarmış, akrabalık bağlarını koparmış ve dolayısıyla (Allah’a) isyan etmiş olmaz mısınız?
Seyyid Kutub = Demek sizler iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını da koparacaksınız, öyle mi?
Suat Yıldırım = Demek ki ey münafıklar! Siz işbaşına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız! (Allah’a verdiği söze bile sadık kalmayan kimsenin, böylesi hakları gözetmesi de beklenemez).
Süleyman Ateş = Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, rahimleri (akrabâlık bağlarını) koparacaksınız öyle mi?"
Tefhim-ul Kuran = Demek, 'iş başına gelip yönetimi ele alırsanız' hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?
Ümit Şimşek = Demek siz iş başına geçecek olsanız, memlekette fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz, öyle mi?
Yaşar Nuri Öztürk = Demek iş başına gelecek olsanız/savaştan geri kalacak olsanız, ülkede fesat çıkarıp rahimleri parçalayacaksınız.
İskender Ali Mihr = Yeryüzünde fesat çıkarmaya dönmeniz ve birbirinizi öldürmeniz mi, yoksa sizden beklenen bu mu olmalıydı?
İlyas Yorulmaz = Eğer yeryüzünü bozguna uğratmak için dönerseniz ve akrabalık bağlarını koparıp keserseniz, Allah’a isyan etmiş olmaz mısınız?
أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ
Muhammed / 23 -
Ulâikellezîne leanehumullâhu fe esammehum ve a’mâ ebsârehum.
Diyanet İşleri = İşte bunlar, Allah’ın lânetleyip, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle kişilerdir onlar ki Allah, lânet etmiştir onlara, onları sağırlaştırmakta ve gözlerini kör etmektedir.
Abdullah Parlıyan = Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetleyip sağır yapmış ve gözlerini de kör etmiştir.
Adem Uğur = İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Ahmed Hulusi = İşte bunlar, Allâh'ın kendilerine lânet ettiği, kendilerini sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Ahmet Tekin = İşte onlar, Allah’ın kendilerine lânet ettikleridir. Bu sebeple onların (nefslerinin) işitme hassalarını sağır ve görme hassalarını kör yaptı.
Ahmet Varol = İşte onlar Allah'ın kendilerini lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Ali Bulaç = İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir.
Ali Fikri Yavuz = Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör etmiştir.
Ali Ünal = Böyleleri Allah’ın, rahmetinden bütün bütün kovup kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Bayraktar Bayraklı = İşte, Allah böylelerine lanet edip kulaklarını sağır ve gözlerini kör etmiştir.
Bekir Sadak = Iste, Allah'in lanetledigi sagir kildigi ve gozlerini kor ettigi bunlardir.
Celal Yıldırım = İşte Allah'ın lanetlediği, sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır.
Cemal Külünkoğlu = Böyleleri, (kötü niyetleri yüzünden) Allah'ın, rahmetinden kovduğu, (hakikatin sesine karşı kulaklarını) sağırlaştırdığı ve (gerçeğe karşı) gözlerini körleştirdiği kimselerdir!
Diyanet İşleri (eski) = İşte, Allah'ın lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği bunlardır.
Diyanet Vakfi = İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Edip Yüksel = İşte, ALLAH'ın lanetlediği, sağırlaştırıp körleştirdiği kimseler bunlardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyleler o kimselerdir ki Allah onları la'netlemiş de duygularını almış ve gözlerini kör etmiştir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetlemiş de duygularını almış ve gözlerini kör etmiştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte onlar, Allah'ın lanetlediği, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Gültekin Onan = İşte bunlar; Tanrı onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir.
Harun Yıldırım = İşte böyleleri Allah’ın kendilerini lanetlediği, sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Hasan Basri Çantay = Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden tardetmiş de (kulaklarını) sağır, gözlerini kör yapmışdır.
Hayrat Neşriyat = İşte onlar o kimselerdir ki, Allah onlara lâ'net etmiştir. Sonra (bu isyankâr hâllerine binâen) onları sağırlaştırmış ve gözlerini kör etmiştir.
İbni Kesir = Allah'ın kendilerini la'netlemiş, sağırlaştırmış ve gözlerini kör etmiş olduğu kimseler işte bunlardır.
Kadri Çelik = İşte onlar, Allah'ın lanetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Muhammed Esed = Böyleleri, Allah'ın gözden çıkardığı, (hakikatin sesine karşı) sağırlaştırdığı ve (ışığa karşı) gözlerini körleştirdiği kimselerdir!
Mustafa İslamoğlu = İşte böyleleri Allah'ın rahmetinden dışladığı, ardından sağırlaştırdığı ve gözlerini körelttiği kimsedirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar o kimselerdir ki, onlara Allah lânet etmiştir, sonra onları sağır kılmıştır ve gözlerini kör etmiştir.
Ömer Öngüt = İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lânetlediği, sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Şaban Piriş = İşte onlar, Allah’ın kendilerine lanet ettiği ve bu sebeple kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Sadık Türkmen = Işte Allah’ın lânetlediği (rahmetinden dışladığı/azarladığı), gerçekleri duymak istemeyen ve gerçekleri görmek istemeyen kimseler bunlardır.
Seyyid Kutub = İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, bu yüzden kendilerini sağır ve gözlerini kör kıldığı kimselerdir.
Suat Yıldırım = İşte bunlar, Allah’ın lânet edip kulaklarını sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Süleyman Ateş = Onlar, Allâh'ın la'netleyip sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Tefhim-ul Kuran = İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir.
Ümit Şimşek = İşte onlar, Allah'ın lânetlediği ve kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte bunlardır, Allah'ın kendilerine lanet edip kulaklarını sağır, gözlerini de kör ettiği kimseler...
İskender Ali Mihr = İşte onlar, Allah’ın kendilerine lânet ettikleridir. Bu sebeple onların (nefslerinin) işitme hassalarını sağır ve görme hassalarını kör yaptı.
İlyas Yorulmaz = İşte böyleleri, Allah’ın kendilerine lanet edip, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kişilerdir.
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
Muhammed / 24 -
E fe lâ yetedebberûnel kur’âne em alâ kulûbin akfâluhâ.
Diyanet İşleri = Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne diye Kur'ân'ı, bir iyice düşünüp taşınmazlar, yoksa gönüllerinde kilitler mi var?
Abdullah Parlıyan = Kur'ân'ı iyice araştırıp anlamak için düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var ki, hiçbir hakikat gönüllerine girmiyor.
Adem Uğur = Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?
Ahmed Hulusi = Kurân'ı derinlemesine - sistemli düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri (şuurları) kilitlerle (yanlış değer yargıları ile) mi kilitli!
Ahmet Tekin = Onlar hâlâ Kur’ân üzerinde gerektiği gibi düşünüp kendilerine neler kazandırabileceğini hesap edemiyecekler mi? Yoksa akıllarında, kalplerinde üstüste kilitler var da, düşünmekten yoksun oldukları için mi Kur’ân’a iman edip uygulamıyorlar?
Ahmet Varol = Kur'an'ı düşünmüyorlar mı yoksa kalpler(inin) üzerinde kilitler mi var?
Ali Bulaç = Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?
Ali Fikri Yavuz = Öyle olmasa, Kur’an’ı (içindeki nasihatleri) düşünmezler mi? Yoksa (münafıkların) kalbleri üzerinde üst üste kilidleri mi var?
Ali Ünal = Aksi halde, Kur’ân’ı inceleyip üzerinde derin derin düşünmeli değiller mi? Yoksa kalbler üzerinde, (o kalblere has, kulakları sağır, gözleri kör eden ve anlamaya mani) üst üste kilitler mi var?
Bayraktar Bayraklı = Bunlar, Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?[560]
Bekir Sadak = Bunlar Kuran'i dusunmezler mi? Yoksa kalbleri kilitli midir?
Celal Yıldırım = Kur'ân'ı iyice tetkik edip üzerinde düşünmüyorlar mı ? Yoksa kalbler üzerinde kilitler mi vardır?
Cemal Külünkoğlu = (Öyle olmasa,) Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?
Diyanet İşleri (eski) = Bunlar Kuran'ı düşünmezler mi? Yoksa kalbleri kilitli midir?
Diyanet Vakfi = Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?
Edip Yüksel = Neden Kuran'ı araştırıp incelemezler? Yoksa kilitli mi beyinleri?
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle olmasa Kur'anı bir tedebbür etmezler mi? Yoksa kalbler üzerinde üst üste kilitleri mi var?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öyle olmasa, Kur'an'ı bir düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde üst üste kilitleri mi var?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?
Gültekin Onan = Öyle olmasa, Kuran'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?
Harun Yıldırım = Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa bir takım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?
Hasan Basri Çantay = (Öyle olmasa) Kur'ânı iyiden iyi anla (yıb hakkı tanı) mazlar mı? Daha doğrusu onların kalbler (i) üzerinde (kat kat) kilidler vardır.
Hayrat Neşriyat = (Onlar) Kur’ân’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üstünde kilitleri mi var?
İbni Kesir = Kur'an'ı düşünmezler mi? Yoksa kalblerin üzerinde kilitleri mi vardır?
Kadri Çelik = Bunlar Kur'an'ı düşünmezler mi hiç? Yoksa kalpleri kilitli midir?
Muhammed Esed = Öyleyse, onlar bu Kuran üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?
Mustafa İslamoğlu = Onlar hiç Kur'an üzerinde derin derin düşünmezler mi? Yoksa kilit vurulmuş kalplere mi sahipler?
Ömer Nasuhi Bilmen = Kur'an'ı tefekküre çağırmazlar mı? Yoksa kalblerinin üzerinde onların kilitleri mi var?
Ömer Öngüt = Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?
Şaban Piriş = Onlar, Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı, yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?
Sadık Türkmen = Onlar (anladıkları dilde) Kur’an’ı araştırıp inceleselerdi (veya ilgili/bağlantılı ayetlerle karşılaştırıp düşünselerdi) ya? Yoksa kalpleri (duygusal zekâları) üzerinde kilitler mi var?
Seyyid Kutub = Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?
Suat Yıldırım = Öyle olmasaydı, Kur’ân’ı düşünmeleri gerekmez miydi? Yoksa kalplerinin üzerinde üst üste kilitler mi var?
Süleyman Ateş = Kur'ân'ı(n anlamını) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üzerinde kilitleri mi var (ki hiçbir hakikat, gönüllerine girmiyor)?
Tefhim-ul Kuran = Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?
Ümit Şimşek = Onlar Kur'ân'ı iyice düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üstünde kilit mi var?
Yaşar Nuri Öztürk = Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?
İskender Ali Mihr = Hâlâ Kur’ân’ı tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?
İlyas Yorulmaz = Onlar Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalplerinde kilit mi var?
إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَى لَهُمْ
Muhammed / 25 -
İnnellezînerteddû alâ edbârihim min ba’di mâ tebeyyene lehumul hudeş şeytânu sevvele lehum ve emlâ lehum.
Diyanet İşleri = Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisingeri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerisin geriye, hem de doğru yol, kendilerince apaçık anlaşıldıktan sonra, eski dinlerine dönenlere gelince: Şeytan, yanlış hareketlerini, kendilerine bezemektedir ve onları, uzun uzun dileklere düşürmektedir.
Abdullah Parlıyan = Hidayet ve doğru yol kendilerine açıklandıktan sonra, gerisin geriye dönüp hak dinden dönenlere ise, şeytan yaptıklarını güzel göstermiş ve onları boş umutlara boğmuştur.
Adem Uğur = Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
Ahmed Hulusi = Hakikat kendilerine apaçık zâhir olduktan sonra arkalarına dönenlere (ikiyüzlülere) gelince, şeytan (saptırıcı fikirleri) onlara (bu yaptıklarını) sevdirmiş, onları boş ümitlerle oyalamıştır.
Ahmet Tekin = Doğru, hak yol, Allahın kitap ve peygamberle gösterdiği yol, kendilerine açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri, İslâm dışı hayatlarına küfre dönenlere, şeytan, şeytan tıynetli ahlâksız azgınlar, şeytanî güçler kötülüklerini güzel göstermiş, onları tûl ü emele, olmayacak isteklere sevketmiştir.
Ahmet Varol = Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarına dönenlere şeytan teşvikte bulunmuş ve onları uzun emellere kaptırmıştır.
Ali Bulaç = Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki, kendilerine hak belli olduktan sonra arkalarına (eski küfürlerine ve bâtıl dinlerine) dönenlere şeytan teşvikte bulunmuş ve kendilerini uzun boylu emellere düşürmüştür.
Ali Ünal = Kendilerine doğru yol apaçık belli olduktan sonra gerisin geri Din’den çıkanları şeytan iğfal etmiştir. Onları uzun emellere, dünyevî beklentilere düşürmüştür.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine doğru yol apaçık belli olduktan sonra eski hallerine dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
Bekir Sadak = Kendileri icin dogru yol belli olduktan sonra ardlarina donenleri, bu isi yapmaya seytan suruklemis, onlara umit vermistir.
Celal Yıldırım = Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarını dönüp gidenlere şeytan bunu çok çekici göstermiş ve kendilerine uzun umut ve emel vermiştir.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz ki kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, ona arka dönenleri, şeytan süsleyip bezemiş ve onları sahte ve düzmece ümitlerle doldurmuştur.
Diyanet İşleri (eski) = Kendileri için doğru yol belli olduktan sonra ardlarına dönenleri, bu işi yapmaya şeytan sürüklemiş, onlara ümit vermiştir.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
Edip Yüksel = Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra geriye dönenleri şeytan ayartmıştır ve onlara ümit vermiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki o kendilerine hak tebeyyün ettikten sonra gerisin geri irtidâda doğru gidenlere Şeytan fit vermiş ve kendilerini uzun uzun emellere düşürmüştür
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenlere, şeytan fit vermiş ve onları uzun uzun emellere düşürmüştür.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenlere şeytan, kötülüklerini güzel göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.
Gültekin Onan = Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
Harun Yıldırım = Şüphesiz kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisi geri dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, kendilerine hidâyet besbelli oldukdan sonra arkalarına dönenler (yok mu?) şeytan onları fitlemiş, onlara uzun zaman göstermişdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, gerisin geri dönen (o münâfık)lar yok mu, şeytan onlara (kötü amellerini) süslemiş ve onları (uzun) emellere düşürmüştür.
İbni Kesir = Muhakkak ki kendilerine hidayet belli olduktan sonra arkalarına dönenleri şeytan aldatmış ve onlara ümit vermiştir.
Kadri Çelik = Şüphesiz kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra gerisin geri (inkâra) dönenlere şeytan, (kötülüklerini) güzel göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, kendilerine doğru yol apaçık gösterildikten sonra sırtlarını (bu mesaja) dönenler (böyle yaparlar, çünkü) Şeytan onların hayallerini süsleyip bezemiş ve onları sahte ve düzmece ümitlerle doldurmuştur.
Mustafa İslamoğlu = Elbet doğru yol kendilerine açıklandıktan sonra ona sırtlarını dönenler olur: Şeytan onların tasavvurlarını yamultmuş ve onlara boş umutlar vaad etmiştir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok, o kimseler ki kendilerine hidâyet besbelli olduktan sonra arkaları üzerine dönüverdiler, onlar için şeytan süslemiş ve onları uzunca emellere düşürmüştür.
Ömer Öngüt = Hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra arkalarını dönenlere, yaptıklarını şeytan hoş göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.
Şaban Piriş = Kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, arkalarına dönenlere, şeytan işlerini kolaylaştırmış, onlara ümit vermiştir.
Sadık Türkmen = Doğrusu, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra gerisin geri (eski durumlarına) dönenler, şeytan gibi olmuşlar ve onlar ‘af ediliriz’ ümidine kapılmışlardır.
Seyyid Kutub = Şüphesiz ki kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, ona arka dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir.
Suat Yıldırım = Kendilerine doğru yol iyice belli olduktan sonra, gerisin geri dinden çıkanlara muhakkak ki şeytan önce fit vermiş; onları uzun emellere, düşürmüştür.
Süleyman Ateş = Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarına (yine eski küfürlerine) dönenlere, şeytân hatâlarını süslemiş ve (günâh işlemelerini) kolaylaştırmış ve onları uzun emellere, umutlara düşürmüştür.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) irtidat eden (dönen)leri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır.
Ümit Şimşek = Doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri dönenleri şeytan kışkırtmış ve uzun emellerle oyalamıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Hidayet kendilerine açıkça belli olduktan sonra arkalarına dönenlere şeytan fit vermiş, sonu gelmez arzuların/ümitlerin ardına takmıştır onları.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki kendilerine hidayet tebeyyün ettikten (açıkça belli olduktan) sonra arkalarına geri dönenleri şeytan (küfre) ulaştırdı. Ve onları (kötü) emellere yöneltti.
İlyas Yorulmaz = Doğru yol onlara açık bir şekilde belirtildikten sonra, (beyyinelere tavır alarak) arkalarına bakarak dönüp gidenlere, şeytan yaptıklarını doğru göstermiş ve onların kalplerini batılla doldurmuştur.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ
Muhammed / 26 -
Zâlike bi ennehum kâlû lillezîne kerihû mâ nezzelallâhu senutîukum fî ba’dil emr(emri), vallâhu ya’lemu isrârehum.
Diyanet İşleri = Bu, münafıkların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere, “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah, onların gizlice konuşmalarını bilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, böyledir; çünkü onlar, Allah'ın indirdiği şeyden hoşlanmayanlara, biz demişlerdir, bâzı işlerde size itâat edeceğiz ve Allah'sa onların gizlice konuştuklarını bilmektedir.
Abdullah Parlıyan = Çünkü onlar, Allah'ın vahyettiğini beğenmeyenlere: “Kimi işlerde size uyacağız” demişlerdi. Allah onların tüm gizlediklerini bilir.
Adem Uğur = Bunun sebebi; onların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: Bazı hususlarda size itaat edeceğiz, demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.
Ahmed Hulusi = Bu duruma düşmelerinin nedeni; onların, Allâh'ın indirdiğini beğenmeyenlere: "Bu işin bir kısmında size itaat edeceğiz" demeleridir. . . (Oysa) Allâh onların gizlediklerini bilir.
Ahmet Tekin = Bu, onların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere:'Bazı önemli planları uygulamada, biz sizinle işbirliği yapacağız.'demeleri sebebiyledir. Allah onların gizli konuşmalarını, halkı yanıltan fısıltılar yayarak yaptıkları faaliyetleri biliyor.
Ahmet Varol = Bu, onların Allah'ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara: 'Bazı işlerde size itaat edeceğiz' demelerinden dolayıdır. Oysa Allah onların gizlediklerini bilir.
Ali Bulaç = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: "Size bazı işlerde itaat edeceğiz." Oysa Allah, sakladıkları şeyleri (sır olarak konuştuklarını) biliyor.
Ali Fikri Yavuz = Bunun (dinden geri dönüşün) sebebi şu: Çünkü Yahudi’ler Allah’ın indirdiğinden hoşlanmıyanlara (münafıklara) demişlerdi ki: “- Biz, size bazı işlerde, (Peygambere düşmanlıkta ve savaştan geri kalmakta) itaat edeceğiz.” Allah ise, onların o gizli konuşmalarını biliyor.
Ali Ünal = Şundan ki onlar, Allah’ın kısım kısım indirmekte olduğu (Kur’ân’dan) hoşlanmayanlara, “Bazı hususlarda size uyar, sizinle birlikte hareket ederiz.” diye söz vermişlerdir. Allah, onların her türlü gizliliklerini bilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Bunun sebebi, onların Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara, “Bazı hususlarda size itaat edeceğiz” demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.
Bekir Sadak = Bu, Allah'in indirdigini begenmeyen kimselerin: «Biz bazi islerde size itaat edecegiz» demelerindendir. Allah onlarin gizlediklerini bilir.
Celal Yıldırım = Bu böyledir. Çünkü Allah'ın indirdiğinden hoşlanmıyanlara, bazı işlerde size itaat edeceğiz, demişlerdi. Allah, onların gizlediklerini bilir.
Cemal Külünkoğlu = Bu, münafıkların, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: “Bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah, onların o gizli konuşmalarını biliyor.
Diyanet İşleri (eski) = Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselerin: 'Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz' demelerindendir. Allah onların gizlediklerini bilir.
Diyanet Vakfi = Bunun sebebi; onların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: Bazı hususlarda size itaat edeceğiz, demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.
Edip Yüksel = Zira onlar, ALLAH'ın indirdiğini beğenmiyenlere, 'Bazı konularda size uyuyoruz,' demişlerdi. ALLAH onların komplolarını bilmektedir
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle, çünkü bunlar Allahın indirdiğini hoşlanmıyanlara demişlerdir ki: biz, size bazı emirde itaat edeceğiz, Allah ise onların o gizli konuşmalarını bilip duruyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öyledir, çünkü onlar, Allah'ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara: «Biz size bazı işlerde itaat edeceğiz.» demişlerdir. Allah ise, onların o gizli konuşmalarını bilmektedir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü onlar Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: «Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz.» demişlerdi. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyordu.
Gültekin Onan = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Tanrı'nın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: "Size bazı buyruklarda itaat edeceğiz." Oysa Tanrı, sakladıkları şeyleri (sır olarak konuştuklarını) biliyor.
Harun Yıldırım = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: “Size bazı işlerde itaat edeceğiz.” Oysa Allah sakladıkları şeyleri biliyor.
Hasan Basri Çantay = Bunun sebebi şudur: Çünkü hakıykaten onlar Allahın indirdiğini hoş görmeyenlere «Biz size ba'zı emirde itaat edeceğiz» dediler. Halbuki Allah onların gizli konuşduklarını da biliyor.
Hayrat Neşriyat = Bunun sebebi; gerçekten onların, Allah’ın indirdiğini hoş görmeyen kimselere (o yahudilere): 'Bazı hususlarda size itâat edeceğiz!' demeleridir. Hâlbuki Allah, onların gizlediklerini biliyor.
İbni Kesir = İşte böyle. Zira onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara; bazı işlerde size itaat edeceğiz, demişlerdi. Allah, onların gizlediklerini bilir.
Kadri Çelik = Bu, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselerin, (küfre sapanlara), “Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah onların gizlediklerini bilir.
Muhammed Esed = (Evet, sırtlarını ona dönerler) çünkü onlar, Allah'ın vahyettiği her şeyden nefret edenlere, "Bazı konularda sizin görüşlerinizle uyuşuyoruz" derler. Ama Allah onların gizledikleri düşüncelerini bilir.
Mustafa İslamoğlu = Böyle olmuştur, cünkü onlar Allah'ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara "Bazı konularda sizin talimatınıza uyacağız" dediler. Ama Allah onların gizlediklerini bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunun sebebi şudur ki, onlar, Allah'ın indirdiğini kerih görenlere dediler ki: «Biz size bazı emirde itaat ederiz.» Halbuki, Allah onların bütün gizli konuşmalarını biliyor.
Ömer Öngüt = İşte böyle. Zira onlar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: "Biz bazı işlerde size itaat edeceğiz. " dediler. Oysa Allah onların gizlediklerini bilir.
Şaban Piriş = Bu, onların Allah’ın indirdiğini beğenmeyenlere: -Bazı işlerde size itaat edeceğiz, demeleri sebebiyledir. Allah, onların gizlediklerini bilir.
Sadık Türkmen = Doğrusu bu, Allah’ın indirdiğini beğenmeyenlere; “Biz bazı işlerde (çeşitli çıkarlar için) size itaat edeceğiz” demelerindendir. Allah onların gizlediklerini bilir.
Seyyid Kutub = Bunun sebebi; onların, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara «Bazı hususlarda size itaat edeceğiz» demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.
Suat Yıldırım = Bu böyledir; Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: "Biz, bazı hususlarda size itaat edeceğiz" demişlerdi. Halbuki Allah onların gizledikleri şeyleri hep bilmektedir.
Süleyman Ateş = Bu böyledir. Çünkü onlar, Allâh'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: "Bazı hususlarda size itâ'at edeceğiz" dediler. Oysa Allâh, onların gizlediklerini biliyor.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin karşılayanlara dediler ki: «Size bazı işlerde itaat edeceğiz.» Oysa Allah, onların saklamakta olduklarını (sır olarak konuştuklarını) biliyor.
Ümit Şimşek = Buna sebep ise, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara 'Bazı işlerde size uyacağız' demiş olmalarıdır. Fakat Allah onların sakladığını biliyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu şundandır: Bunlar, Allah'ın indirdiğinden tiksinenlere, "Bazı işlerde size itaat edeceğiz." demişlerdi. Fakat Allah onların gizlediklerini biliyor.
İskender Ali Mihr = İşte bu (düşmanların), Allah’ın indirdiği şeyi kerih görenlere: “Size bazı işlerde itaat edeceğiz.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, onların sırlarını bilir.
İlyas Yorulmaz = Bu onların, Allah’ın indirdiklerini beğenmeyenlere “İşlerin bir kısmında size itaat edip işbirliği yapacağız” demelerindendir. Allah onların gizli anlaşmalarını biliyor.
فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ
Muhammed / 27 -
Fe keyfe izâ teveffethumul melâiketu yadribûne vucûhehum ve edbârehum.
Diyanet İşleri = Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken hâlleri nasıl olacak?
Abdulbaki Gölpınarlı = Nasıl olacak halleri o zaman ki melekler, canlarını alırken yüzlerine, artlarına vurmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Fakat melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken, halleri nice olur?
Adem Uğur = Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak!
Ahmed Hulusi = Peki ya o Melekler, onların yüzlerine ve arka taraflarına vurarak kendilerini vefat ettirdikleri (bedenle bağlantılarını kestikleri) zaman nasıl olacak?
Ahmet Tekin = Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura ruhlarını alarak ölümlerini gerçekleştirirken, durumları nasıl olacak?
Ahmet Varol = Öyleyse melekler onların arkalarına ve yüzlerine vurarak canlarını alırlarken nasıl olacak?
Ali Bulaç = Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?
Ali Fikri Yavuz = O halde, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl hareket edecekler?
Ali Ünal = Ya melekler, yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken ye yapacaklar?
Bayraktar Bayraklı = Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?
Bekir Sadak = Melekler, onlarin yuzlerine ve sirtlarina vurarak canlarini alirken durumlari nice olur?
Celal Yıldırım = Melekler onların yüzlerine, arkalarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur?
Cemal Külünkoğlu = Peki, melekler, onların yüzlerine, sırtlarına vurarak canlarını alırken halleri ne olacak?
Diyanet İşleri (eski) = Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nice olur?
Diyanet Vakfi = Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak!
Edip Yüksel = Melekler canlarını alırken nasıl da (pişmanlık içinde) yüzlerine ve sırtlarına vururlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl olacak bakalım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl olacak bakalım!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?
Gültekin Onan = Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?
Harun Yıldırım = Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?
Hasan Basri Çantay = Artık melekler onların, yüzlerine ve arkalarına vura vura, canlarını alırken (halleri) nice olacak?
Hayrat Neşriyat = Artık melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken (hâlleri)nasıl olacak!
İbni Kesir = Ya, melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken ne olacak?
Kadri Çelik = Öyleyse melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman (halleri) nasıl olacak?
Muhammed Esed = Peki, melekler onları öldükten sonra bir araya toplayıp yüzlerine ve sırtlarına vururken ne olacak halleri?
Mustafa İslamoğlu = İyi de, melekler onların suratlarına ve sırtlarına vurarak canlarını alacakları zaman halleri ne olacak?
Ömer Nasuhi Bilmen = Melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları vakit halleri ne olacak?
Ömer Öngüt = Fakat melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?
Şaban Piriş = Melekler, onların canını almaya geldikleri, yüzlerine ve sırtlarına vurdukları zaman nasıl olacak?
Sadık Türkmen = Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nice olur?
Seyyid Kutub = Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?
Suat Yıldırım = Haydi dünyada birtakım hile ve dolaplar çeviriyorlar, peki melekler, onların yüzlerine, sırtlarına vura vura canlarını aldıkları zaman halleri ne olacak?
Süleyman Ateş = Ya melekler, canlarını alırken yüzlerine ve kıçlarına vurarak dövünecekleri zaman durumları nice olur?
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse melekler, onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?
Ümit Şimşek = Ya melekler yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken onların hali ne olacak?
Yaşar Nuri Öztürk = Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alacakları zaman, bakalım nasıl olacak?!
İskender Ali Mihr = Artık melekler onları vefat ettirirken, onların yüzlerine ve arkalarına vuracakları zaman onların halleri nasıl olacak?
İlyas Yorulmaz = Ölüm meleklerinin onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken halleri nasıl olacak?
ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ
Muhammed / 28 -
Zâlike bi ennehumuttebeû mâ eshatallâhe ve kerihû rıdvânehu fe ahbeta a’mâlehum.
Diyanet İşleri = Bu, Allah’ı gazaplandıran şeylere uydukları ve O’nun hoşnut olduğu şeyleri beğenmedikleri içindir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu, böyledir, çünkü onlar, Allah'ın gazap ettiği şeylere uymuşlar ve râzılığından hoşlanmamışlardır da o da, yaptıklarını mahvetmektedir.
Abdullah Parlıyan = Bu böyledir; çünkü onlar, Allah'ın gazabına sebep olan şeylere uydular, O'nu razı edecek şeyden hoşlanmadılar. Allah da onların bütün yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Adem Uğur = Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Ahmed Hulusi = İşte budur! Onlar Allâh'ı öfkelendiren şeylere tâbi oldular; O'nun rıdvanını beğenmediler de, (Allâh) onların yaptıklarının karşılığını hiç etti!
Ahmet Tekin = Bu, onların, Allah’ı gazaba getiren şeylerin ardınca gitmeleri ve onu râzı edecek şeylerden hoşlanmamaları sebebiyledir. Bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Ahmet Varol = Bu, onların Allah'ı kızdıran şeylere uymaları ve O'nun rızasından hoşlanmamaları yüzündendir. Bu yüzden (Allah) amellerini boşa çıkardı.
Ali Bulaç = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı.
Ali Fikri Yavuz = Böyledir, çünkü onlar Allah’ı gazablandıracak (küfür gibi) şeylere tâbi oldular da O’nun rızasını istemediler. Allah da onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır.
Ali Ünal = Canları böyle çıkacak, çünkü onlar Allah’ın gazabını çeken (bâtıl yollara) tâbi oldular, O’nun rızasını (kazanmaya vesile olacak itikat ve davranışları) ise beğenmediler. Allah da (daha önce yapmış oldukları bütün güzel) işlerini boşa çıkardı.
Bayraktar Bayraklı = Bunun sebebi şudur: Onlar, Allah'ı kızdıran şeylerin ardından gittiler ve O'nun razı olduğu şeylerden hoşlanmadılar. Böylece Allah da onların yaptıklarını boşa çıkardı.
Bekir Sadak = Bu, Allah'i gazablandiran seye uymalari ve O'nun rizasindan hosnut olmamalarindan oturudur. Allah da onlarin islerini bosa cikarmistir. *
Celal Yıldırım = Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ın gazabına sebep olan şeylere uydular. O'nu razı edecek şeyden hoşlanmadılar. Bu yüzden amelleri boşa çıkmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Bu, Allah'ı gazaplandıran şeylere uydukları ve O'nun hoşnut olduğu şeyleri beğenmedikleri içindir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = Bu, Allah'ı gazablandıran şeye uymaları ve O'nun rızasından hoşnut olmamalarından ötürüdür. Allah da onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Diyanet Vakfi = Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O'nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Edip Yüksel = Çünkü onlar, ALLAH'ı kızdıran şeye uydular, O'nun hoşnut edecek şeyleri beğenmediler ve sonunda yaptıklarını geçersiz hale getirdiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle, çünkü onlar Allahın hışmına sebeb olan şeylerin ardına düştüler de onun rıdvanını istemediler, o da onların bütün amellerini heder etmiştir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öyle, çünkü onlar Allah'ın hışmına sebep olan şeylerin ardına düştüler de onun hoşnutluğunu istemediler. O da onların bütün amellerini boşa çıkarmıştır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu onların Allah'ı gazablandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasına sebep olacak şeyleri beğenmemelerinden dolayıdır. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
Gültekin Onan = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Tanrı'yı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Tanrı,) amellerini boşa çıkardı.
Harun Yıldırım = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı amellerini boşa çıkardı.
Hasan Basri Çantay = Bu akıbetin sebebi şudur: Çünkü hakıykaten onlar Allâhı gazablandıran şeylere tâbi' oldular, onun rızaasından hoşlanmadılar da O da amel (ve hareket) lerini boşa çıkardı.
Hayrat Neşriyat = Bunun sebebi şudur: Şübhesiz onlar, Allah’ı gazablandıran şeylere uydular ve O’nun râzı olduğu şeyleri hoş görmediler. Bunun üzerine (O da) onların amellerini boşa çıkardı.
İbni Kesir = İşte böyle. Çünkü onlar, gerçekten Allah'ı gazaplandıran şeye uydular ve O'nu hoşnud edecek şeyleri çirkin karşıladılar. Bunun için O da onların amellerini boşa çıkardı.
Kadri Çelik = Bu, Allah'ı gazaplandıran şeye uymaları ve O'nun rızasından hoşnut olmamalarından ötürüdür. Allah da onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Muhammed Esed = Böyle olacaktır, çünkü onlar Allah'ın kınadığı şeylere uydular ve O'nun hoşnutluk(la karşılayacağı her şey)den nefret ettiler; böylece Allah, onların bütün (güzel) fiillerini değersiz kılmıştır.
Mustafa İslamoğlu = Böyle olacak; çünkü onlar Allah'ın lanetlediği her şeye sarıldılar ve O'nun hoşnutluğundan nefret ettiler: ve böylece (Allah) onların emeklerini boşa çıkardı.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Bunun sebebi de) Şüphe yok ki, onlar Allah'ın gazabını celbeden şeye tâbi oldular ve onun râzı olduğu şeyi kerih gördüler. Artık onların amellerini mahvediverdi.
Ömer Öngüt = Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ı kızdıracak şeylerin ardınca gittiler ve O'nu râzı edecek şeylerden hoşlanmadılar. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Şaban Piriş = Bu, onların Allah’ı gazaplandıran şeylere uymaları ve onun rızasından hoşnut olmamalarındandır. Dolayısıyla çalışmaları boşa gitmiştir.
Sadık Türkmen = Bu, Allah’ı gazaplandıran şeylere uydukları ve onun hoşnut olduğu şeyleri beğenmedikleri içindir. Allah da onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Seyyid Kutub = Bu, Allah'ı gazaplandıran şeye uymaları ve O'nun rızasından hoşnut olmamalarından ötürüdür. Allah ta onların işlerini boşa çıkarmıştır.
Suat Yıldırım = Bu böyledir: Çünkü onlar Allah’ın gazabına sebeb olan şeylerin peşine düştüler, O’nu razı edecek şeyleri ise beğenmediler. Bu yüzden Allah da onların bütün işlerini boşa çıkardı.
Süleyman Ateş = Bu böyledir. Çünkü onlar, Allâh'ı kızdıran şeylerin ardınca gittiler. O'nu râzı edecek şeylerden hoşlanmadılar. Allâh da onların amellerini boşa çıkardı.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar, bundan dolayı (Allah,) onların amellerini boşa çıkardı.
Ümit Şimşek = İşte bu, onların Allah'ı gazaplandıracak şeyin peşine düşmeleri ve Onun razı olduğu şeyden de hoşlanmamaları yüzündendir. Onun için, Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Olacak olan budur! Çünkü onlar, Allah'ı öfkelendiren şeylerin peşine düştüler, O'nun hoşnutluğundan tiksindiler; sonunda Allah bütün amellerini boşa çıkardı.
İskender Ali Mihr = İşte bu, onların, Allah’ı öfkelendiren şeylere tâbî olmaları ve O’nun (Allah’ın) rızasını kerih görmeleri sebebiyledir. Böylece onların amellerini boşa çıkardı.
İlyas Yorulmaz = Bu onların Allah’ı öfkelendirecek yanlış şeylere tabi olmaları ve onun rızasını kazanmayı amaç edinmediklerindendir. Yaptıklarının hepsi boşa gitmiştir.
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَن لَّن يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ
Muhammed / 29 -
Em hasibellezîne fî kulûbihim maradun en len yuhricallâhu adgânehum.
Diyanet İşleri = Yoksa, kalplerinde hastalık olanlar Allah’ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa, gönüllerinde hastalık olanlar, Allah, onların kinlerini, hasetlerini hiç meydana çıkarmayacak mı sanmaktadır?
Abdullah Parlıyan = Yoksa kalpleri hasta olanlar, Allah'ın kalplerindeki kinleri ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Adem Uğur = Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah'ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Ahmed Hulusi = Yoksa hastalıklı düşünce sahipleri, onların (gizledikleri) amansız kinlerini Allâh asla ortaya çıkarmayacak mı sandılar?
Ahmet Tekin = Yoksa Allah’ın, kalpleri kararmış, aklından zoru olan hasta ruhluların kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Ahmet Varol = Yoksa kalplerinde hastalık olanlar Alah'ın, kendilerinin kinlerini meydana çıkarmayacağını mı sandılar?
Ali Bulaç = Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa o kalblerinde bir maraz (nifak) bulunanlar, kinlerini Allah asla meydana çıkarmaz mı sandılar?
Ali Ünal = Yoksa o kalblerinde hastalık bulunanlar, (dinine ve mü’minlere karşı) içlerinde besledikleri buğzu Allah’ın açığa çıkarmayacağını mı sanıyorlardı?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa o kalplerinde hastalık olanlar, Allah kendilerinin şiddetli kinlerini hiçbir zaman ortaya çıkarmayacak mı sandılar?
Bekir Sadak = Yoksa, kalblerinde hastalik olanlar, Allah'in onlarin kinlerini disari vurmayacagini mi sandilar?
Celal Yıldırım = Kalblerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın, içlerindeki kinlerini dışarı çıkarmıyacağını mı sanırlar?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar sandılar mı ki, Allah onların kinlerini meydana çıkarmayacaktır?
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, kalblerinde hastalık olanlar, Allah'ın onların kinlerini dışarı vurmayacağını mı sandılar?
Diyanet Vakfi = Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa Allah'ın, kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Edip Yüksel = Kalplerinde hastalık bulunanlar, ALLAH'ın, onların kinlerini açığa çıkaracağını bilmezler mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa o kalblerinde bir maraz bulunanlar, Allah kendilerinin kinlerini asla meydana çıkarmaz mı sandılar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa o kalplerinde bir hastalık olanlar, Allah'ın kinlerini asla meydana çıkaramayacağını mı sandılar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa kalplerinde hastalık olanlar Allah kendilerinin kinlerini hiç ortaya çıkarmaz mı sandılar?
Gültekin Onan = Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Tanrı'nın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar?
Harun Yıldırım = Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç çıkarmayacağını mı sandılar?
Hasan Basri Çantay = Yoksa kalblerinde maraz bulunanlar, kinlerini Allahın asla (meydana) çıkarmayacağını mı sandı (lar)?
Hayrat Neşriyat = Yoksa kalblerinde bir hastalık (nifak) bulunanlar, Allah, kinlerini aslâ ortaya çıkarmayacak mı sandı(lar)?
İbni Kesir = Yoksa; kalblerinde hastalık olanlar, kinlerini Allah'ın dışarı vurmayacağını mı sandılar?
Kadri Çelik = Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, kendi (içlerinde gizledikleri) kinlerini Allah'ın hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar?
Muhammed Esed = Yoksa, kalplerinde hastalık olanlar zannederler mi ki Allah onların ahlaki zaaflarını açığa çıkarmayacak?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa kalplerinde bir tür hastalık bulunanlar, (içlerindeki) derin nefreti Allah'ın açığa çıkarmayacağını mı sandılar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar sandılar mı ki, Allah onların kinlerini meydana çıkarmayacaktır?
Ömer Öngüt = Kalplerinde hastalık olanlar, yoksa onların kinlerini Allah'ın aslâ dışarı vurmayacağını mı sandılar?
Şaban Piriş = Yoksa, kalblerinde hastalık olanlar, Allah’ın onların kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Sadık Türkmen = Yoksa kalplerinde hastalık olanlar, Allah’ın kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?
Seyyid Kutub = Yoksa, kalplerinde hastalık olanlar, Allah'ın onların kinlerini dışarı vurmayacağını mı sandılar?
Suat Yıldırım = Yoksa kalplerinde hastalık (nifak) bulunan münâfıklar Allah’ın, kalplerinde müminlere karşı duydukları kinleri açığa çıkarmayacağını mı zannediyorlar?
Süleyman Ateş = Yoksa kalblerinde hastalık bulunanlar, Allâh'ın, kendilerinin kinlerini ortaya çıkarmayacak mı sandılar?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, kendi kinlerini Allah'ın hiç çıkarmayacağını mı sandılar?
Ümit Şimşek = Yoksa, kalplerinde hastalık olanlar, kinlerini Allah'ın meydana çıkarmayacağını mı sandılar?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa o kalplerinde maraz olanlar, Allah kendilerinin şiddetli kinlerini hiçbir zaman ortaya çıkarmayacak mı sandılar?
İskender Ali Mihr = Yoksa kalplerinde hastalık olanlar, Allah’ın, onların (gizli) kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı zannettiler?
İlyas Yorulmaz = Kalplerinde hastalık olanlar, Allah’ın onların kalplerindeki bozuklukları ortaya çıkarmayacağını mı zannettiler?
وَلَوْ نَشَاء لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُم بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ
Muhammed / 30 -
Ve lev neşâu le ereynâkehum fe le areftehum bi sîmâhum ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl(kavli), vallahu ya’lemu a’mâlekum.
Diyanet İşleri = Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dileseydik onları, sana gösterirdik de yüzlerinden tanırdın elbet ve elbette sözlerinden tanırsın, anlarsın onları ve Allah, yaptıklarınızı bilmektedir.
Abdullah Parlıyan = Biz dileseydik, o münafıkları sana gösterirdik, ama onları sen yüz çizgilerinden tanırsın, hiç şüphesiz konuşmalarından da tanıyacaksın. Allah tüm yaptıklarınızı bilmektedir.
Adem Uğur = Biz dileseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.
Ahmed Hulusi = Eğer dileseydik elbette onları sana gösterirdik de onları sîmalarından kesinlikle tanırdın! Yemin olsun ki sen onları sözlerinin üslubundan tanırsın. . . Allâh yaptıklarınızı bilir!
Ahmet Tekin = Bizim sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, onları, münafıkları ve hasta ruhluları sana gösterirdik. Sen onları simalarından tanırsın. Andolsun ki, sen, onları, incitici konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah amellerinizi biliyor.
Ahmet Varol = Dileseydik onları sana gösterirdik, sen onları simalarından tanırdın. Andolsun ki sen onları sözlerinin üslubundan tanırsın. Allah amellerinizi bilir.
Ali Bulaç = Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.
Ali Fikri Yavuz = Dilesek, biz onları (münafıkları) sana gösteriverirdik de kendilerini bütün simaları ile tanırdın. Fakat mutlaka sen, onları, lâkırdılarının edasından tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir.
Ali Ünal = Eğer dilemiş olsaydık, onları tek tek sana gösterirdik de, sen de onları simalarından tanırdın. Bununla birlikte onları konuşma tarzlarından, sözlerindeki eğip bükmelerden mutlaka tanırsın. Allah, (onları işlemekteki sebep ve niyetleriniz dahil) bütün işlerinizi bilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları konuşma üsluplarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.
Bekir Sadak = Eger dileseydik, Biz onlari sana gosterirdik; sen de onlari yuzlerinden tanirdin. And olsun ki sen, onlari konusmalarindan da tanirsin; Allah islediklerinizi bilir.
Celal Yıldırım = Biz, dileseydik onları sana gönderirdik ve sen de onları simalarından tanırdın. Ve and olsun ki sen, onları sözlerinin anlatım tarzından tanırsın. Allah sizin işlediklerinizi bilir.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Eğer dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından (seslerinin tonundan) da tanırsın. Allah, bütün yaptıklarınızı bilir.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer dileseydik, Biz onları sana gösterirdik; sen de onları yüzlerinden tanırdın. And olsun ki sen, onları konuşmalarından da tanırsın; Allah işlediklerinizi bilir.
Diyanet Vakfi = Biz dileseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.
Edip Yüksel = Dileseydik onları sana gösterirdik, sen de onları yüzlerinden tanırdın. Sen onları sözlerinin eğriliğinden tanıyabilirsin. ALLAH tüm işlediklerinizi bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dilesek biz onları sana gösteriverirdik de kendilerini bütün sîmâlarıyle tanırdın ve her halde sen onları lakırdılarının edasından tanırsın, Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dileseydik Biz onları sana gösterirdik de kendilerini bütün simaları ile tanırdın ve herhalde sen onları lakırdılarının üslubundan tanırsın, Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Eğer biz dileseydik onları sana gösterirdik. Sen de onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir.
Gültekin Onan = Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Tanrı, amellerinizi bilir.
Harun Yıldırım = Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Şüphesiz Allah, amellerinizi bilir.
Hasan Basri Çantay = Eğer biz dilersek sana onları her halde gösteririz de sen de kendilerini mutlakaa simalarından tanırsın. Andolsun sen onları sözlerinin üslûbundan da tanırsın. Allah amel (ve hareket) terinizi bilir.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki dileseydik, onları (o münâfıkları) elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de onları mutlaka konuşma(larının) üslûbundan tanırsın. Allah ise, amellerinizi bilir.
İbni Kesir = Şayet isteseydik; Biz, onları sana gösterirdik de sen; onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki; sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah; bütün yaptıklarınızı bilir.
Kadri Çelik = Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle sen onları simalarından tanımış olursun. Şüphesiz sen onları, sözlerinin anlatım biçiminden de tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.
Muhammed Esed = Eğer dileseydik onları sana açıkça gösterirdik ki görünür/dış işaretlerine bakıp onları kesin olarak teşhis edebilesin ama (öyle olsa bile,) sen onları seslerinin tonundan mutlaka tanırsın. Ve Allah yaptığınız her şeyi bilir (ey insanlar!)
Mustafa İslamoğlu = Eğer isteseydik, onları sana kesin gösterirdik ve elbet sen de onları kendi (gerçek) yüzleriyle tanımış olurdun; yine de sen onları, sözün eda ve üslubundan mutlaka çıkarırsın; ama Allah bütün yaptıklarınızı bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer dilesek elbette onları sana gösteriveririz de onları herhalde simâlarıyla bilirsin. Andolsun ki, onları lâkırdılarının üslûbundan da bilirsin. Ve Allah ise bütün amellerinizi bilir.
Ömer Öngüt = Eğer biz dileseydik onları sana gösterirdik de onları simâlarından tanırdın. Andolsun ki sen onları sözlerinin üslûbundan tanırsın. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.
Şaban Piriş = Dileseydik, onları sana elbette gösterirdik. Zaten sen onları simalarından tanırsın. Konuşma uslûblarından da onları tanıyabilirsin. Allah, çalışmalarınızı bilir.
Sadık Türkmen = Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah yaptıklarınızı bilir.
Seyyid Kutub = Biz isteseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları, konuşma üslubundan tanırsın. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.
Suat Yıldırım = Eğer dileseydik onları sana tek tek gösterirdik, sen de onları simalarından tanırdın. Hatta sen onları ifadelerinden, ses tonlarından kesinlikle tanırsın. Allah bütün işlerinizi bilir.
Süleyman Ateş = Biz dileseydik onları sana gösterirdik, sen onları simâlarından tanırdın ve onları sözlerinin üslûbundan tanırdın. Allâh yaptığınız işleri bilir.
Tefhim-ul Kuran = Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle sen onları simalarından tanımış olursun. Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım biçiminden de tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.
Ümit Şimşek = Dileseydik Biz onları sana gösterirdik de yüzlerinden tanırdın. Ama sen onları konuşma biçimlerinden de tanırsın. Allah ise bütün işlerinizi bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Dileseydik onları sana mutlaka gösterirdik de sen onları yüzlerinden kesinlikle tanırdın. Zaten sen onları, sözlerinin tarzından da tanırsın. Allah tüm yaptıklarınızı biliyor.
İskender Ali Mihr = Ve eğer biz dileseydik, onları sana mutlaka gösterirdik. O zaman sen onları simalarından muhakkak tanırdın. Ve sen onları mutlaka sözlerinin imasından da tanırsın. Ve Allah sizin amellerinizi bilir.
İlyas Yorulmaz = Biz dilersek sana o iki yüzlüleri gösteririz. Zaten sen onları yüzlerinden tanırsın ve tutarsız konuşmalarından da onları kesinlikle bilirsin. Allah yaptıklarınızı biliyor.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ
Muhammed / 31 -
Ve le nebluvennekum hattâ na’lemel mucâhidîne minkum ves sâbirîne ve nebluve ahbârekum.
Diyanet İşleri = Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki sizden savaşanları ve sabredenleri bildirmek ve gizlediklerinizi haber vermek için sizi sınamaktadır.
Abdullah Parlıyan = Ve hepinizi mutlaka sınayacağız ki, bizim yolumuzda üstün gayret gösterenleri ve sıkıntılara göğüs gerenleri diğerlerinden ayırabilelim. Çünkü biz iman ve cihadla alakalı bütün iddialarınızın doğruluğunu deneyeceğiz.
Adem Uğur = Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki biz, sizden, mücahitler (Allâh yolunda mücahede edenler) ve sabredenler (sizce de) bilininceye kadar sizi (belâlarla) deneyeceğiz. . . Haberlerinizi duyuracağız!
Ahmet Tekin = Andolsun ki, içinizden hayatlarını ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, hesapsız servet harcayarak cihad edenlerle, şer’î mükellefiyetlere riayet edenleri, sabrederek mücadeleye devam edenleri belirleyinceye, amellerinizi, davranışlarınızı görüp açığa çıkarıncaya kadar, elbette sizi imtihan ederiz.
Ahmet Varol = Andolsun ki, sizi içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye kadar [4] deneyeceğiz. Haberlerinizi de sınayacağız. [5]
Ali Bulaç = Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız).
Ali Fikri Yavuz = And olsun, sizi (savaşla) imtihana sokacağız; tâ ki içinizden mücahidleri ve sabır gösterenleri meydana çıkaralım ve haberlerinizi imtihan meydanlarına örnek yapalım.
Ali Ünal = İçinizde gerçekten cihad edenleri ve (Allah yolunda) sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaralım, ayrıca söz ve davranışlarınızı (niyet ve salih olup olmamaları açısından) değerlendirelim diye sizi mutlaka imtihana çekeceğiz.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmek için sizi imtihan edeceğiz; sözlerinizin doğruluğunu da test edeceğiz.
Bekir Sadak = And olsun ki sizi, icinizden cihada cikanlari ve sabredenleri meydana cikarana ve haberlerinizi aciklayana kadar deneyecegiz.
Celal Yıldırım = And olsun ki, içinizden mücâhidleri ve sabredenleri bilip tanıyıncaya kadar sizi hep deneyeceğiz ve haberlerinizi ortaya çıkarıp açıklıyacağız.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, içinizden, üstün gayret gösterenleri ve sıkıntılara göğüs gerenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki sizi, içinizden cihada çıkanları ve sabredenleri meydana çıkarana ve haberlerinizi açıklayana kadar deneyeceğiz.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.
Edip Yüksel = Sizden çaba gösterenleri ve güçlüklere karşı direnenleri ortaya çıkarıncaya kadar sizi sınayacağız ve kalitenizi sınayacağız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celalım hakkı için sizi imtihana sokacağız, tâ ki içinizden mücahidleri ve sabredenleri belli edelim ve haberlerinizi imtihan meydanlarına nümune yapalım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki sizi, içinizden mücahitleri ve sabredenleri ortaya çıkarıp size ait haberleri ilan etmek için imtihan edeceğiz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki, biz içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve yaptıklarınızla ilgili haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi deneyeceğiz.
Gültekin Onan = Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız).
Harun Yıldırım = Andolsun, biz sizden mücahidlerle sabredenleri bilinceye kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız
Hasan Basri Çantay = Andolsun sizi imtihan edeceğiz. Tâki içinizden mücâhidleri ve sabr-u sebat edenleri belirtelim. Haberlerinizi açıklayalım.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belli edinceye ve haberlerinizi (sırlarınızı) ortaya çıkarıncaya kadar, sizi imtihân edeceğiz!
İbni Kesir = Andolsun ki; içinizden, cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz, sizden mücahit olanlarla sabredenleri belirleyip ortaya çıkarıncaya ve (yaptıklarınızla ilgili) haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi deneyeceğiz.
Muhammed Esed = Ve hepinizi mutlaka sınayacağız ki (Bizim yolumuzda) üstün gayret gösterenleri ve sıkıntılara göğüs gerenleri (diğerlerinden) ayırabilelim; çünkü biz, bütün iddialarınızı(n doğruluğunu) deneyeceğiz.
Mustafa İslamoğlu = İçinizden (Allah yolunda) üstün çaba gösteren ve zorluklara karşı direnenleri ortaya koyuncaya kadar sizi mutlaka sınayacağız: zira Biz, sizin bütün iddialarınızı sınarız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Celâlim hakkı için sizi imtihana tâbi tutacağız, tâ ki, sizden mücâhit olanlar ile sabredici olanları bilelim ve sizin haberlerinizi de deneyeceğizdir.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz sizi imtihan edeceğiz. Tâ ki içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri meydana çıkaralım ve haberlerinizi de açıklayalım.
Şaban Piriş = -İçinizdeki mücahidleri ve sabırlı olanları tesbit edene kadar sizi elbette deneyeceğiz. Haberlerinizi de deneyeceğiz.
Sadık Türkmen = Andolsun, içinizden mücadele verenleri ve sabredenleri, birbirinize göstermeye/şahit kılmaya devam edeceğiz.
Seyyid Kutub = Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar ve söylediğiniz sözlerin doğru olup olmadığını açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.
Suat Yıldırım = Sizi mutlaka imtihan edeceğiz, ta ki içinizden mücahede edenleri, sabır ve sebat gösterenleri ortaya çıkaracak ve gösterdiğiniz yararlılıkları imtihan meydanlarında örnek göstereceğiz.
Süleyman Ateş = Ve andolsun ki sizden savaşanları ve sabredenleri bildirmek ve gizlediklerinizi haber vermek için sizi sınamaktadır.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz, sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, sizi deneyeceğiz ve haberlerinizi de sınayacağız (açıklayacağız).
Ümit Şimşek = Gerçek şu ki, içinizden cihad eden ve sabredenleri ayırt edinceye ve sözlerinizin doğruluğunu meydana çıkarıncaya kadar Biz sizi sınamaya devam edeceğiz.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, içinizden gayret gösterip didinenlerle sabredenleri bilinceye kadar, sizi belalarla imtihan edeceğiz. Haberlerinizi de eleyip tarayacağız.
İskender Ali Mihr = Ve sizin aranızdan mücahitler ve sabredenler Bize belli oluncaya kadar sizi mutlaka imtihan ederiz. Ve haberlerinizi de imtihan edeceğiz.
İlyas Yorulmaz = Sizin aranızdan Allah yolunda mücadele edenleri ve sabredenleri öğreninceye kadar mutlaka deneyeceğiz. Sizin haberlerinizle deneyeceğiz.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الهُدَى لَن يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ
Muhammed / 32 -
İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi ve şâkkûr resûle min ba’di mâ tebeyyene lehumul hudâ len yedurrûllâhe şey’â(şey’en), ve seyuhbitu a’mâlehum.
Diyanet İşleri = İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlar ve halkı, Allah yolundan çıkaranlar ve doğru yol, kendilerince de apaçık olarak anlaşıldıktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler ve görürler ki Allah, onların yaptıklarını yakında, mahvetmektedir.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz ki o inkâra sapanlar ve insanları Allah yolundan alıkoyanlar, kendilerine doğru yol besbelli olduktan sonra, peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Adem Uğur = İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenler, Allâh yolundan alıkoyanlar ve hakikat ilmi kendilerine açıklandıktan sonra Er Rasûl'e (Rasûlullâh'a) muhalefet edenler, Allâh'a asla hiçbir zarar veremezler! (Ama O) onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar, insanları Allah yolundan İslâm’a girmekten alıkoyanlar, İslâmî hayatı yaşamaya, İslâmî faaliyetlere engel tedbirler alanlar, kendilerine haklar sağlayan, doğru, hak yol, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yol açıkça ortaya konduktan sonra, ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasulullah’a, sünnetine karşı gelenler, Allah’a, asla hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Ahmet Varol = Şüphesiz inkâr eden, Allah'ın yolundan alıkoyan ve doğru yol kendilerine belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler Allah'a hiçbir zarar veremezler ve (Allah) onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Ali Bulaç = Şüphesiz inkar edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra 'elçiye karşı gelip zorluk çıkaranlar', kesin olarak Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten kâfir olub da Allah yolundan saptıranlar, hak kendilerine belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler; Allah’a hiç bir şeyle (zerre kadar) zarar edemezler. Allah onların amellerini boşa çıkarır.
Ali Ünal = Kendileri küfrettikleri gibi, başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve doğru yol kendilerine apaçık belli olduktan sonra Rasûl’e muhalefet edenler, Allah’a (O’nun dinine ve Rasûlü’ne) asla zarar veremeyeceklerdir. Allah, onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a asla zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Bekir Sadak = suphesiz, inkar edenler, Allah yolundan alikloyanlar ve kendilerine dogru yol belli olduktan sonra Peygambere karsi gelenler Allah'a hicbir zarar veremezler. O, onlarin islerini bosa cikaracaktir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, o inkâra sapanlar ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar; kendilerine doğru yol belli olduktan sonra da Peygambere muhalefet edip karşı gelenler elbette Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler ; Allah ise, onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz ki o inkârcılar, (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet yolu belli olduktan sonra peygambere karşı gelenler hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler. (Allah,) onların çalışmalarını işe yaramaz hale getirecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz, inkar edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler Allah'a hiçbir zarar veremezler. O, onların işlerini boşa çıkaracaktır.
Diyanet Vakfi = İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Edip Yüksel = İnkar edip ALLAH'ın yolundan sapanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra elçiye karşı gelenler ALLAH'a hiç bir zarar veremezler. Aksine, onların yaptıklarını geçersiz kılacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki o küfredip Allah yolundan men eyliyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygambere karşı gelenler hiçbir zaman Allaha zerrece bir zarar edecek değiller, o onların amellerini heder edecektir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki, inkar edip Allah yolundan alıkoyanlar ve gerçek kendilerine belli olduktan sonra peygambere karşı gelenler, hiçbir zaman Allah'a zerre miktarı zarar veremeyeceklerdir. O, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki, inkâr edenler, Allah yolundan menedenler ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler Allah'a hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Gültekin Onan = Kâfir olanlar ve halkı, Allah yolundan çıkaranlar ve doğru yol, kendilerince de apaçık olarak anlaşıldıktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler ve görürler ki Allah, onların yaptıklarını yakında, mahvetmektedir.
Harun Yıldırım = Şüphesiz ki o inkâra sapanlar ve insanları Allah yolundan alıkoyanlar, kendilerine doğru yol besbelli olduktan sonra, peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah onların bütün yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Hasan Basri Çantay = İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki inkâr edip Allah yolundan men' edenler ve kendilerine hidâyet belli olduktan sonra peygambere karşı gelenler, elbette Allah’a hiçbir zarar veremezler. Çünki(Allah), onların amellerini boşa çıkaracaktır.
İbni Kesir = Muhakkak ki küfredip de Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet belli olduktan sonra peygamberlere karşı gelenler; Allah'a hiç bir zarar veremeyeceklerdir. O; bunların amellerini hep boşa çıkaracaktır.
Kadri Çelik = Şüphesiz küfre sapanlar, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar, kesin olarak Allah'a hiç bir şeyle zarar veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, hakikati inkara şartlanmış olan ve (başkalarını) Allah yolundan alıkoyanlar ve doğru yol rehberliği kendilerine tevdi edildikten sonra (bu şekilde) kendilerini (Allah'ın) Elçisi'nden koparanlar hiçbir şekilde Allah'a bir zarar veremezler; ama Allah, bunların bütün fiillerini değersiz kılacak, boşa çıkaracaktır.
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz inkarda direnen, Allah yolundan alıkoyan ve doğru yol kendilerine açıklandıktan sonra Elçi'yle yollarını ayıran kimseler, Allah'a hiçbir zarar vermiş olmayacaklar; ama (Allah) onların emeklerini boşa çıkaracaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok, o kimseler ki kâfir oldular ve Allah yolundan men ettiler ve kendilerine hidâyet apâşikâr belli olduktan sonra Peygambere muhâlefette bulundular, elbette Allah'a hiçbir zarar vermiş olmadılar ve onların amellerini iptal edecektir.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını hep boşa çıkaracaktır.
Şaban Piriş = Kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Allah’ın yolundan saptıran ve Resul’e karşı gelen kafirler, kesinlikle hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Allah, onların (bütün) işlerini boşa çıkaracaktır.
Sadık Türkmen = Doğrusu inkârcılar, Allah yolundan alıkoyanlar ve doğru yol kendilerine belli olduktan sonra, elçiye karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. O, onların işlerini boşa çıkaracaktır.
Seyyid Kutub = Nankörlük edip Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra peygamberi incitenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların işlerini boşa çıkaracaktır.
Suat Yıldırım = Kendileri inkâr edip insanları Allah yolundan çevirenler ve doğru yol kendilerine iyice belli olduktan sonra bile, Peygamberin karşısına çıkanlar, Allah’a (yani Allah’ın Peygamberine, dinine) asla zarar veremezler. Allah onların işlerini heder edecektir.
Süleyman Ateş = Nankörlük edip Allâh yoluna engel olanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Elçiyi incitenler Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allâh onların işlerini boşa çıkaracaktır.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra 'peygambere karşı gelip zorluk çıkaranlar', kesin olarak Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır.
Ümit Şimşek = İnkâr eden, halkı Allah yolundan alıkoyan ve doğru yol kendisine açıkça belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar vermiş olmazlar. Allah onların bütün işlerini boşa çıkaracaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Nankörlüğe sapıp Allah yolundan alıkoyanlar ve hidayet kendilerine tam bir şekilde belli olduktan sonra resule kafa tutanlar, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. O, onların amellerini işe yaramaz hale getirecektir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki inkâr edenler, Allah’ın yolundan men edenler ve onlara hidayet açıkça belli olduktan sonra resûle muhalefet edenler, onlar Allah’a hiçbir şeyle asla zarar veremezler. Ve (Allah) onların amellerini heba edecek.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkâr edenler, Allah’ın yolundan insanları çevirenler ve kendilerine doğru yolu belirleyen açık belgeler geldikten sonra, elçiden bağlarını koparanlar, (şunu iyi bilsinler ki) bu yaptıkları ile Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler ve bütün yaptıkları iyi şeylerde boşa gidecektir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ
Muhammed / 33 -
Yâ eyyuhâllezîne âmenû etîûllâhe ve etîûr resûle ve lâ tubtılû a’mâlekum.
Diyanet İşleri = Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey inananlar, itâat edin Allah'a ve itâat edin Peygambere ve yaptıklarınızı boşa çıkarmayın.
Abdullah Parlıyan = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin, yaptıklarınızı Allah ve Rasûlüne itaat etmemek suretiyle, boşa çıkarıp heder etmeyin.
Adem Uğur = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.
Ahmed Hulusi = Ey iman edenler! İtaat edin Allâh'a ve itaat edin Rasûl'e; yaptıklarınızın getirisini geçersiz kılmayın!
Ahmet Tekin = Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, kitabındaki hükümleri uygulayın. Rasulullah’a itaat edin, sünnetini uygulayın, tebliğine, teşriine riayet edin, isyan ederek, ilgisiz davranarak, büyük günah işleyerek, riyakâr davranarak, gösteriş yaparak ve başa kakarak devamlı, amaçla örtüşen niyete dayalı, bilinçli amellerinizin iptal edilmesine, boşa gitmesine sebep olmayın.
Ahmet Varol = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi geçersiz kılmayın.
Ali Bulaç = Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.
Ali Fikri Yavuz = Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere de itaat edin (küfür ve nifak gibi şeylerle) amellerinizi boşa çıkarmayın.
Ali Ünal = Ey iman edenler! (Bütün emir ve yasaklarında) Allah’a itaat edin, (Allah’ın hükümlerini icrada ve kendine ait emir ve yasaklarında) Rasûl’e itaat edin ve amellerinizi geçersiz hale getirmeyin.
Bayraktar Bayraklı = Ey iman edenler! Allah'a itaat ediniz, peygambere itaat ediniz, işlerinizi boşa çıkarmayınız!
Bekir Sadak = Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin; islerinizi bosa cikarmayin.
Celal Yıldırım = Ey imân edenler I Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin; işlediğiniz amelleri boşa çıkarmayın (buna sebep olacak söz ve davranışlarda bulunmayın).
Cemal Külünkoğlu = Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin. (İtaatsizlik ederek) çalışmalarınızı işe yaramaz hale getirmeyin.
Diyanet İşleri (eski) = Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin; işlerinizi boşa çıkarmayın.
Diyanet Vakfi = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.
Edip Yüksel = Ey inananlar, ALLAH'a uyunuz, elçiye uyunuz ve işlerinizi boşa çıkarmayınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey o bütün iyman edenler! Allaha itaat edin ve Resule itaat edin de amellerinizi ibtal eylemeyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin de yaptıklannızı boşa çıkarmayın!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.
Gültekin Onan = Ey inananlar, Tanrı'ya itaat edin, Resüle itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.
Harun Yıldırım = Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.
Hasan Basri Çantay = Ey îman edenler, Allaha itaat edin. Peygambere itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.
Hayrat Neşriyat = Ey îmân edenler! Allah’a itâat edin! Peygambere de itâat edin! (Tâ ki) amellerinizi boşa çıkarmayın!
İbni Kesir = Ey iman edenler; Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.
Kadri Çelik = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.
Muhammed Esed = Siz ey imana erenler! Allah'a ve Elçi'ye itaat edin ve (iyi/güzel) fiillerinizi heder etmeyin!
Mustafa İslamoğlu = Siz ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye itaat edin ve asla emeklerini boşa çıkarmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey imân etmiş olanlar! Allah'a itaat ediniz ve Peygambere itaat ediniz ve amellerinizi iptal etmeyiniz.
Ömer Öngüt = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.
Şaban Piriş = -Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve çalışmalarınızı geçersiz kılmayın.
Sadık Türkmen = Ey inananlar! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin; işlerinizi boşa çıkarmayın.
Seyyid Kutub = Ey inananlar, Allah'a ve Rasulüne itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın.
Suat Yıldırım = Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat edin de emeklerinizi boşa çıkarmayın.
Süleyman Ateş = Ey inananlar, Allah'a itâ'at edin, Elçi'ye itâ'at edin, işlerinizi boşa çıkarmayın.
Tefhim-ul Kuran = Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.
Ümit Şimşek = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin de yaptıklarınızı boşa çıkarmayın.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; resule de itaat edin! Amellerinizi işe yaramaz hale getirmeyin.
İskender Ali Mihr = Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a itaat edin. Ve resûle itaat edin. Ve amellerinizi bâtıl etmeyin.
İlyas Yorulmaz = Ey İman edenler! Allah’a ve elçiye itaat edin ki, yaptığınız güzel ve hayırlı işleri boşa çıkarmayın.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ
Muhammed / 34 -
İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi summe mâtû ve hum kuffârun fe len yagfirallâhu lehum.
Diyanet İşleri = İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlar ve halkı Allah yolundan çıkaranlar, sonra da kâfir olarak ölenler yok mu? Allah, kesin olarak onları yarlıgamamaktadır.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edip, Allah yolundan çeviren, sonra da bu halleri üzerinde devamlı kalarak ölenleri, Allah asla affetmeyecektir.
Adem Uğur = İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenler, (insanları dışsallık veya içsellik yüzünden) Allâh yolundan alıkoyanlar, sonra da hakikati inkârlarıyla ölenler var ya, Allâh onları kesinlikle bağışlamayacaktır!
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenleri; küfre saplananları, insanları Allah yolundan, İslâm’a girmekten alıkoyanları, İslâmî hayatı yaşamaya, İslâmî faaliyetlere engel olanları, sonra da küfürde, inkârda ısrar ederek ölenleri Allah asla bağışlamayacaktır.
Ahmet Varol = Şüphesiz inkâr edip Allah'ın yolundan alıkoyan sonra da kâfirler olarak ölenleri Allah bağışlamayacaktır.
Ali Bulaç = Şüphesiz, inkar edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar, sonra ölenler; işte Allah, onlara kesinlikle mağfiret etmeyecektir.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki kâfir olanlar ve (insanları) Allah yolundan çevirenler, sonra da kâfir oldukları halde ölenler var ya, Allah hiç bir zaman bunları mağfiret buyurmaz.
Ali Ünal = Kendileri küfre battıkları gibi başkalarını da Allah’ın yolundan alıkoyan ve nihayet kâfir olarak ölenleri Allah kesinlikle bağışlamayacaktır.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.
Bekir Sadak = Inkar edip Allah yolundan alikoyanlari, sonra da inkarci olarak olenleri Allah suphesiz ki bagislamayacaktir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan alıkoydular, sonra da kâfir oldukları halde (tevbe edip dönüş yapmadan) öldüler, Allah elbette onları bağışlamıyacaktır.
Cemal Külünkoğlu = İnkâr eden, (başkalarını) Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edip Allah yolundan alıkoyanları, sonra da inkarcı olarak ölenleri Allah şüphesiz ki bağışlamayacaktır.
Diyanet Vakfi = İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.
Edip Yüksel = İnkar edip ALLAH'ın yolundan saptıktan sonra inkarcılar olarak ölenleri ALLAH bağışlamıyacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki küfredip Allah yolundan sapan sonra da kâfir oldukları halde ölenleri Allah hiçbir zaman mağfiret buyurmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki, inkar edip Allah yolundan sapan sonra da kafir oldukları halde ölenleri Allah hiçbir zaman bağışlamayacaktır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki, inkâr edip, Allah yolundan saptıran, sonra da kâfir olarak ölenlere gelince Allah onları asla bağışlamayacaktır.
Gültekin Onan = Şüphesiz, küfredenler Tanrı'nın yolundan alıkoyanlar, sonra da kafir (olarak) ölenler; işte Tanrı, onlara kesinlikle mağrifet etmeyecektir.
Harun Yıldırım = Şüphesiz küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler, Allah’ın yolundan alıkoyanlar, sonra ölenler; işte Allah onlara kesinlikle mağfiret etmeyecektir.
Hasan Basri Çantay = Küfredib de Allah yolundan sapan, sonra kâfirler olarak ölenler (yok mu?) Allah onları kat'iyyen yarlığamaz.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki inkâr edip Allah yolundan men' eden, sonra da kâfir kimseler olarak ölenler yok mu, işte Allah onları aslâ affetmeyecektir!
İbni Kesir = Muhakkak ki küfredip de Allah yolundan alıkoyanlar, sonra da kafir olarak ölenler; işte onları Allah, asla bağışlamayacaktır.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz küfre sapanlar, Allah'ın yolundan alıkoyanlar, sonra da kâfir olarak ölenler (var ya), işte Allah onlara kesinlikle mağfiret etmeyecektir.
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olan ve (başkalarını) Allah yolundan alıkoyan ve sonra hakikat inkarcıları olarak ölenlere gelince; Allah onlara mağfiretini bağışlamayacaktır!
Mustafa İslamoğlu = Evet, inkarda direnen ve Allah yolundan alıkoyan sonra da bu inkar üzere ölen kimseler gelince: Allah onları asla bağışlamayacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular ve Allah yolundan men ediverdiler, sonra da onlar kâfir olarak öldüler, artık Allah, onlar için mağfirette bulunmayacaktır.
Ömer Öngüt = İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah aslâ affetmeyecektir.
Şaban Piriş = İnkar edenler ve Allah’ın yolundan saptıranlar, sonra da kafir olarak ölenler... Allah onları asla bağışlamayacaktır.
Sadık Türkmen = Doğrusu inkâr edip, Allah yolundan alıkoyanları, sonra da inkârcı olarak ölenleri Allah bağışlamayacaktır.
Seyyid Kutub = Nankörlük edip Allah yoluna engel olan, sonra kafir olarak ölenleri Allah affetmeyecektir.
Suat Yıldırım = Kendileri inkâr edip insanları da Allah yolundan çeviren, sonunda da kâfir olarak ölenler var ya, Allah onları asla affetmeyecektir.
Süleyman Ateş = Nankörlük edip Allâh yoluna engel olan, sonra kâfir olarak ölenleri Allâh affetmeyecektir.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz, inkâr edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar, sonra kendileri kâfirler iken ölenler; işte Allah, onlara kesinlikle mağfiret etmeyecektir.
Ümit Şimşek = İnkâr eden, halkı Allah yolundan alıkoyan ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah bağışlayacak değildir.
Yaşar Nuri Öztürk = İnkâr edip Allah yolundan döndüren, sonra da küfre saplanmış olarak ölenler yok mu, Allah onları asla affetmeyecektir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki inkâr edenleri ve Allah’ın yolundan men edenleri, sonra da kâfir olarak ölenleri artık Allah asla mağfiret etmez (onların günahlarını sevaba çevirmez).
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkar edenler ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyanlar, sonra bu hal üzere ölenler, doğruları inkar etmiş kimselerdir. Allah onları hiçbir zaman bağışlamayacaktır.
فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَن يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ
Muhammed / 35 -
Fe lâ tehinû ve ted’û iles selmi ve entumul a’levne vallâhu meakum ve len yetirekum a’mâlekum.
Diyanet İşleri = Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın ve Allah, sizinledir ve yaptıklarınızın sevabını, hiç azaltmamaktadır.
Abdullah Parlıyan = Artık gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde, barışa çağırmayın, siz galipsiniz, üstünsünüz, Allah sizinle beraberdir. Sizin her türlü amel ve hizmetlerinizin mükâfatını asla eksiltmez.
Adem Uğur = Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Ahmed Hulusi = Gevşemeyin ve siz üstünken selm'e (barışa, Hak ile bâtılı uzlaştırmaya) çağırmayın! Allâh sizinle "Bir"liktedir! Sizin yaptıklarınızı asla eksiltmeyecektir.
Ahmet Tekin = Sakın gevşemeyin. Üstün durumda iken barışa davet etmeyin. Allah sizinle beraberdir. O sizin devamlı, bilinçli işlediğiniz amellerinizi asla zâyi etmeyecektir, eksiltmeyecektir.
Ahmet Varol = Siz üstün olduğunuz halde gevşeklik gösterip barışa çağırmayın. Allah sizinledir. O sizin amellerinizi eksiltmeyecektir.
Ali Bulaç = Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin. Allah, sizinle beraberdir; O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.
Ali Fikri Yavuz = Onun için (ey müminler, düşmanla savaşırken) gevşeklik etmeyin de, sizler daha üstün olacak iken sulha yalvarmayın. Allah sizinledir ve asla sizin amellerinizin mükâfatını eksiltmez.
Ali Ünal = Bu sebeple, (o kâfirlerle savaş halinde iken) gevşeklik göstermeyin, üstün durumda olduğunuz halde (size zillet getirecek bir) barış çağrısında bulunmayın. (Bilin ki,) Allah sizinle beraberdir ve yaptıklarınızı karşılıksız bırakmaz, onların karşılığında asla eksik ödemede de bulunmaz.
Bayraktar Bayraklı = Üstün durumdayken gevşeyip barışa çağırmayınız. Allah sizinle beraberdir. O, amellerinizi asla heder etmeyecektir.
Bekir Sadak = Ey inananlar! Sizler daha ustun oldugunuz halde dusman karsisinda gevsemeyin ki baris istemek zorunda kalmayasiniz; Allah sizinle beraberdir; sizin islerinizi eksiltmeyecektir.
Celal Yıldırım = O halde gevşemeyin. Sizler üstün iken barışa davet etmeyin. Allah, sizinle beraberdir; iş ve gayretinizi kuvevtten düşürüp eksiltmez.
Cemal Külünkoğlu = Sakın, (hak bir dava uğrunda mücadele ettiğinizde) korkup gevşemeyin ve siz daha üstün iken barış için (düşmanlarınıza) yalvarıp yakarmayın! Allah sizinle beraberdir. O sizin çalışmalarınızı asla boşa çıkarmayacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Ey inananlar! Sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasınız; Allah sizinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeyecektir.
Diyanet Vakfi = Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Edip Yüksel = Barışa giden yolda gevşemeyin. Zafer sizindir. ALLAH sizinle beraberdir ve işlediklerinizi ziyan etmeyecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun için gevşeklik etmeyin de sizler daha üstün olacak iken sulha yalvarmayın, Allah sizinledir ve asla sizin amellerinize kıymaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun için gevşeklik etmeyin de sizler daha üstün olacakken barış için yalvarmayın! Allah sizinledir ve asla sizin amellerinize kıymaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sakın gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O sizin amellerinizi eksiltmeyecektir.
Gültekin Onan = Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin. Tanrı, sizinle beraberdir; O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.
Harun Yıldırım = Öyleyse siz, üstün iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin. Şüphesiz Allah sizinle beraberdir; amellerinizi asla eksiltmez.
Hasan Basri Çantay = Onun için (düşmana karşı) gevşek davranmayın. Siz daha gaalib (ve kaahir durumda) iken (düşmanları, zillet göstererek) sulha da'vet etmeyin. Allah sizinle beraberdir. Amel (ve hizmet) leriniz (in mükâfatın) ı asla eksiltmez O.
Hayrat Neşriyat = O hâlde gevşemeyin ve siz daha üstün olduğunuz hâlde, (o kâfirleri) sulha da'vet etmeyin! Çünki Allah, sizinle berâberdir; ve amellerinizi(n sevâbını) aslâ eksiltmeyecektir!
İbni Kesir = Öyleyse sakın gevşemeyin; üstün olduğunuz halde sulha davet etmeyin. Allah, sizinle beraberdir. O; amellerinizi asla eksiltmez.
Kadri Çelik = Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin. Allah, sizinle beraberdir. O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.
Muhammed Esed = Böylece, (adil bir dava uğrunda mücadele ettiğinizde) korkup gevşemeyin ve barış için yalvarıp yakarmayın! Allah sizinle beraber olduğuna göre (sonunda) mutlaka siz üstün geleceksiniz ve O, sizin (iyi ve güzel) fiillerinizi zayi etmeyecektir.
Mustafa İslamoğlu = Artık gevşeklik göstermeyin, ama siz üstün durumdaysanız barışa davet edin! Çünkü Allah sizinle beraberdir; ve O sizin emeklerinizi asla zayi etmeyecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Binaenaleyh zaafiyet göstermeyiniz ve sizler en üstün olduğunuz halde sulha dâvet etmeyiniz ve Allah sizinle beraberdir ve sizin amelinizi eksiltmez.
Ömer Öngüt = Sakın gevşemeyin ve siz üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O, amellerinizi aslâ eksiltmez.
Şaban Piriş = Siz, (düşmandan) üstün durumda iken, gevşeklik göstermeyin ve barışa çağırmayın! Allah, sizinle beraberdir. Çalışmalarınızı asla eksiltmeyecektir.
Sadık Türkmen = Gevşemeyin, siz üstün olduğunuz durumlarda da barışa davet edin. Allah sizinle beraberdir, sizin işlerinizi eksiltmeyecektir.
Seyyid Kutub = Sakın gevşemeyin. Üstün olduğunuz halde barışa davet etmeyin. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmez.
Suat Yıldırım = O halde gevşemeyin de, sizler daha üstün durumda iken, zillet gösterip barış olması için yalvarmayın. Allah sizinle beraberdir. O, asla sizin gayretinizi kuvvetten düşürmez, emeklerinizi zayi etmez.
Süleyman Ateş = Siz gâlip durumda iken gevşeyip barış istemeyin. Allâh sizinle beraberdir, O sizin amellerinizi zayi etmeyecektir.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse, siz üstün (bir durumda) iken, barışa çağırmak suretiyle gevşekliğe düşmeyin. Allah, sizinle beraberdir; O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.
Ümit Şimşek = Üstün durumda iken gevşeyip de barışa talip olmayın. Allah sizinle beraberdir ve emeklerinizi boşa çıkarmayacaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Gevşemeyin, üstün durumda olduğunuz halde antlaşmaya davet etmeyin! Allah sizinledir; amellerinizi asla yitirmeyecektir.
İskender Ali Mihr = Siz üstün olduğunuza göre gevşemeyin ve (onları) sulha davet etmeyin. Ve Allah sizinle beraber. Ve sizin amellerinizi asla eksiltmez.
İlyas Yorulmaz = Asla gevşemeyin ve insanları “Allah’a teslim olun” diye kurtuluşa çağırın. Allah sizinle beraber olduğu için en üstün sizsiniz. Allah sizin yaptıklarınızı boşa çıkarmayacaktır.
إِنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِن تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ
Muhammed / 36 -
İnnemel hayâtud dunyâ laibun ve lehv(lehvun), ve in tu’minû ve tettekû yu’tikum ucûrekum ve lâ yes’elkum emvâlekum.
Diyanet İşleri = Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size mükâfatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dünyâ yaşayışı, ancak bir oyundur, bir eğlence ve inanır ve çekinirseniz göreceksiniz ki size mükâfâtınızı vermektedir ve bütün mallarınızı istememektedir.
Abdullah Parlıyan = Bu dünya hayatı bir oyundan ve geçici bir eğlenceden ibarettir; ama eğer Allah'a inanır ve yolunuzu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışırsanız, size hak ettiğiniz her türlü mükâfatı verecektir. Dikkat edin O, sizden sahip olduğunuz tüm malları, kendi davası uğrunda feda etmenizi istemez.
Adem Uğur = Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.
Ahmed Hulusi = Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir! Eğer iman eder ve korunursanız, hem ecirlerinizi verir ve hem de sizden bütün mallarınızı (bu yolda sarf etmenizi) istemez!
Ahmet Tekin = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışırsanız, günahlardan arınır, azaptan korunursanız, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olursanız, Allah size mükâfatınızı verir. Sizden, mallarınızı tamamen sarf etmenizi istemez.
Ahmet Varol = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız (Allah) size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.
Ali Bulaç = Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer iman ederseniz ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.
Ali Fikri Yavuz = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer siz iman eder ve (küfürden) sakınırsanız, (Allah ahirette) size mükâfatlarınızı verir. O, sizden mallarınızın tamamını da istemez.
Ali Ünal = Dünya hayatı, ancak bir oyun, oyalanma ve eğlenmeden ibarettir. Buna karşılık, eğer iman eder, Allah’a karşı derin bir saygı besler ve O’na itaatsizlikten sakınırsanız, O size yaptıklarınızın karşılığını tam olarak verir; (O’nun yolunda infaka çağırırken de) hiçbir zaman mallarınızın tamamını istiyor değildir.
Bayraktar Bayraklı = Gerçekten dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez.
Bekir Sadak = Dogrusu dunya hayati oyun ve oyalanmadir. Eger inanir ve Allah'a karsi gelmekten sakinirsaniz, O, size ecirlerinizi verir; O, sizin mallarinizi tamamen sarfetmenizi istemez.
Celal Yıldırım = Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başkası değildir. Eğer dosdoğru inanır ve saygı ile sakınırsanız, O sizin için ecirlerinizi (iyi amellerinizin karşılığını) verir ve sizden mallarınızı istemez.
Cemal Külünkoğlu = Doğrusu, dünya hayatı, bir oyundan ve eğlenceden ibarettir. Eğer (Allah'a) inanır ve O'na karşı gelmekten sakınırsanız (Allah) size her türlü mükâfatı verir ve sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu dünya hayatı oyun ve oyalanmadır. Eğer inanır ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir; O, sizin mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez.
Diyanet Vakfi = Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.
Edip Yüksel = Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. İnanıp erdemli davranırsanız, ödüllerinizi verir. O sizden paralarınızı istemiyor.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dünya hayat bir oyun ve eğlenceden ıbârettir, halbuki siz iyman eder de iyi korunursanız size hem ecirlerinizi verir hem de sizden bütün mallarınızı istemez
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Halbuki siz, iman eder de Allah'tan korkarsanız, hem mükafatınızı verir, hem de sizden bütün mallarınızı istemez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.
Gültekin Onan = Gerçekten dünya hayatı ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer inanırsanız ve sakınırsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.
Harun Yıldırım = Gerçekten dünya hayatı bir oyun ve bir eğlencedir. Eğer iman ederseniz ve sakınırsanız, ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.
Hasan Basri Çantay = Dünyâ hayaatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Eğer îman eder, (şirkden) sakınırsanız size mükâfatlarınızı verir. O, sizden mallarınızı (n tamâmını) da istemez.
Hayrat Neşriyat = Dünya hayâtı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Eğer îmân edip (günahlardan)sakınırsanız, (Allah) size mükâfâtınızı verir. Hem sizden (cihâd için bütün) mallarınızı istemiyor.
İbni Kesir = Muhakkak ki dünya hayatı, ancak bir oyun ve eğlencedir. Şayet iman eder ve sakınırsanız; O, size hem ecirlerinizi verir, hem de mallarınızı istemez.
Kadri Çelik = Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve oyalanmadır. Eğer iman ederseniz ve sakınıp korkarsanız, O, size ecirlerinizi verir ve (tüm) mallarınızı da istemez.
Muhammed Esed = Bu dünya hayatı, bir oyundan ve geçici bir eğlenceden ibarettir: ama eğer (Allah'a) inanır ve O'na karşı sorumluluk bilinci duyarsanız size (hak ettiğiniz) her türlü ödülü bağışlayacaktır. Dikkat edin! O sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez;
Mustafa İslamoğlu = Bu dünya hayatı, (eğer anlam ve amacından soyutlarsanız) bir oyun ve eğlenceden hale gelir; ama eğer iman eder ve sorumluluk bilinceyle yaşarsanız, karşılığınız size tastamam verilir; üstelik O sizden mallarınızın tümünü de istemez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, dünya hayatı bir oyundur ve bir eğlencedir ve eğer imân ederseniz ve ittikada bulunursanız size ücretlerinizi verir ve sizden (bütün) mallarınızı da istemez.
Ömer Öngüt = Dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız, O size mükâfatlarınızı verir, mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.
Şaban Piriş = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız (Allah) size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.
Sadık Türkmen = Doğrusu dünya hayatı oyun ve bir oyalanmadır. Eğer inanır ve Allah’a karşı saygılı olursanız, O size ödüllerinizi verir ve O sizin mallarınızın tümünü de istemez.
Seyyid Kutub = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer siz iman eder ve (küfürden) sakınırsanız, (Allah ahirette) size mükâfatlarınızı verir. O, sizden mallarınızın tamamını da istemez.
Suat Yıldırım = Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer siz iman eder ve haramlardan sakınırsanız, hem size mükâfatlarınızı verir, hem de mallarınızın tamamını istemez.
Süleyman Ateş = Dünyâ hayâtı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, (günâhlardan) korunursanız (Allâh) size mükâfâtlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Eğer iman ederseniz ve sakınıp korkarsanız, O, size ecirlerinizi verir ve mallarınızı da istemez.
Ümit Şimşek = Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka nedir ki? Eğer siz iman eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O sizi ödüllendirir. Üstelik Allah sizden bütün malınızı da istemiyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu iğreti dünya hayatı, sadece bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder korunursanız, Allah, ödüllerinizi verecek ve sizden mallarınızı istemeyecektir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir. Ve eğer âmenû olursanız ve takva sahibi olursanız (Allah’a ulaşmayı dilerseniz) size ecirleriniz verilir. Ve sizden mallarınızı istemez.
İlyas Yorulmaz = Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve sakınıp korunursanız, size yaptıklarınızın karşılığı Allah tarafından kesinlikle verilir ve mallarınızdan da sorulmazsınız.
إِن يَسْأَلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ أَضْغَانَكُمْ
Muhammed / 37 -
İn yes’elkumûhâ fe yuhfikum tebhalû ve yuhric adgânekum.
Diyanet İşleri = Eğer onları sizden isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz, O da kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Eğer hepsini istese ve zorlasa sizi, nekesliğe kalkışırdınız da görürdünüz ki kinlerinizi, hasetlerinizi meydana çıkarmaktadır.
Abdullah Parlıyan = Çünkü O, herşeyinizi isteseydi ve sizi zorlasaydı, onlara cimrice sarılırdınız ve böylece sizin, İslâm dinine karşı kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Adem Uğur = Eğer onları (tamamını) isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Ahmed Hulusi = Eğer sizden onların (tamamını) isteyip size baskı yapsaydı, cimrilik ederdiniz ve (böylece) kinlerinizi (açığa) çıkarırdı.
Ahmet Tekin = Eğer mallarınızın tamamını isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz, mâli mükellefiyetleri yerine getirmezdiniz. Bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Ahmet Varol = Eğer onu ister ve sizi sıkıştırırsa [6] cimrilik edersiniz ve (bu) sizin kinlerinizi ortaya çıkarır.
Ali Bulaç = Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edersiniz ve sizin kinlerinizi de ortaya çıkarmış olur.
Ali Fikri Yavuz = Eğer sizden malların hepsini ister de sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edib vermezsiniz; (Allah) bütün kinlerinizi de meydana çıkarır.
Ali Ünal = Eğer tamamını isteyecek ve ödemeniz için sizi sıkıştıracak olsa, bu takdirde cimrilik edersiniz ve Allah, (bastırılmış olan) bütün kötü duygularınızı açığa çıkarıverir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer mallarınızın tamamını isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz. Bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Bekir Sadak = Eger sizden onlari isteyip de sizi zorlarsa, cimrilik edecektiniz, O da kinlerinizi ortaya cikaracakti.
Celal Yıldırım = Eğer sizden mallarınızı isteyip sizi (bu hususta) sıkıştıracak olsa, cimrilik edersiniz, O da (cimrilikten doğan) içinizdeki kin ve nefreti dışarı çıkarırdı.
Cemal Külünkoğlu = Eğer (Allah) sizden (sahip olduğunuz) her şeyi isteyip de sizi zorlasaydı (onlara) cimrice sarılırdınız. (Bu da) sizin ahlaki zaaflarınızı ortaya çıkarmış olurdu.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlarsa, cimrilik edecektiniz, O da kinlerinizi ortaya çıkaracaktı.
Diyanet Vakfi = Eğer onları (tamamını) isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Edip Yüksel = Onları sizden isteseydi ve sizi sıkıştırsaydı cimrilik ederdiniz ve sizin gizli kötülüklerinizi açığa çıkarırdı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer sizden onların hepsini ister de sizi çıplak bırakacak olursa buhl eder dayatırsınız, bütün kînlerinizi de meydana çıkarır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer sizden onların hepsini ister de sizi çıplak bırakacak olursa cimrilik edip dayatırsınız. O da bütün kinlerinizi meydana çıkarır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer sizden onların tamamını isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Bu da sizin bütün kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Gültekin Onan = Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edersiniz ve sizin kinlerinizi de ortaya çıkarmış olur.
Harun Yıldırım = Eğer sizden onları istese ve bu hususta sizi zora koşsa, o takdirde cimrilik edersiniz, bu da kinlerinizi açığa çıkarır.
Hasan Basri Çantay = Eğer sizden onları (n tamâmını) ister, bu suretle sizden (talebde) ileri giderse cimri olursunuz ve (bu), sizin kinlerinizi açığa çıkarır.
Hayrat Neşriyat = Eğer sizden onları(n hepsini) isteseydi de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve(peygamber ve ashâbının bu talebleri,) sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
İbni Kesir = Eğer sizden onları ister ve zorlarsa; cimrilik edeceksiniz. Ve bu da kinlerinizi ortaya çıkaracaktır.
Kadri Çelik = Eğer (Allah) sizden onları (mallarınızı tümüyle) isteyip de zora salmış olsaydı, cimrilik ederdiniz, O da böylece kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Muhammed Esed = (çünkü,) O her şeyinizi isteseydi ve sizi zorlasaydı (onlara) cimrice sarılırdınız ve böylece sizin ahlaki zaaflarınızı ortaya çıkarmış olurdu.
Mustafa İslamoğlu = O sizden her şeyinizi istese ve sizi köşeye kıstırsaydı, cimrilik ederdiniz de böylece gizli eğiliminizi ortaya sermiş olurdu.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer sizden onların hepsini istese de size ısrarda bulunsa cimrilik gösterirsiniz ve sizin kinlerinizi meydana çıkarmış olur.
Ömer Öngüt = Eğer onları sizden isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Şaban Piriş = Eğer, onu sizden isteyip de zorlasaydı, cimrilik ederdiniz de kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
Sadık Türkmen = Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz. O da gizli eğilimlerinizi ortaya/açığa çıkarırdı.
Seyyid Kutub = Eğer sizden onları isteyip de sizi zorlasa, cimrilik edecektiniz. O da kinlerinizi ortaya çıkaracaktı.
Suat Yıldırım = Eğer onların hepsini isteyip de sizi iyice sıkıştırsaydı cimrilik eder, dayatırdınız. O zaman da, Allah, bütün ahlâkî zaaflarınızı ortaya çıkarırdı.
Süleyman Ateş = Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve kinlerinizi ortaya çıkarırdı (Allâh'ın Elçisine kin beslemeğe başlardınız).
Tefhim-ul Kuran = Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi çıplak bırakacak olursa, cimrilik edersiniz ve sizin kinlerinizi de ortaya çıkarmış olur.
Ümit Şimşek = Eğer sizden bütün malınızı isteseydi cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kininizi ortaya dökerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer onları isteyip bunun için sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz, böylece Allah şiddetli kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
İskender Ali Mihr = Eğer sizden onu (mallarınızı) istese, böylece ısrar etse, siz cimrilik edersiniz. Ve (bu) sizin hasetinizi açığa çıkarır.
İlyas Yorulmaz = Eğer mallarınızı sorarsa, içinizde gizlenmiş cimri davranışınız ve zaaflarınız ortaya çıkardı.
هَاأَنتُمْ هَؤُلَاء تُدْعَوْنَ لِتُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَمِنكُم مَّن يَبْخَلُ وَمَن يَبْخَلْ فَإِنَّمَا يَبْخَلُ عَن نَّفْسِهِ وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنتُمُ الْفُقَرَاء وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ
Muhammed / 38 -
Hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh(sebîlillâhi), fe minkum men yebhal(yebhalu), ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsih(nefsihî), vallâhul ganiyyu ve entumul fukarâu, ve in tetevellev yestebdil kavmen gayrekum summe lâ yekûnû emsâlekum.
Diyanet İşleri = İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bilin ki siz, şunlarsınız: Allah yolunda malınızı, mülkünüzü harcamaya çağrılıyorsunuz da içinizden, nekeslik edenler var ve kim nekeslik ederse ancak kendisine zarar etmiş olur ve Allah, müstağnîdir ve sizsiniz yoksullar ve itâatten yüz çevirirseniz yerinize bir başka topluluğu getirir, sonra görürsünüz ki onlar, size benzememektedir.
Abdullah Parlıyan = Ey mü'minler! Bilin ki sizler, Allah yolunda malınızı, canınızı harcamaya çağrılıyorsunuz, ama sizin aranızda bile cimrice davrananlar var. Ve kim Allah yolunda cimrice davranırsa, sadece kendi zararına cimrilik yapmış olur. Çünkü Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, sizler herşeye muhtaçsınız ve siz O'na itaatten yüz çevirirseniz, yerinize sizin gibi olmayacak, başka toplumları getirir.
Adem Uğur = İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.
Ahmed Hulusi = İşte sizler, Allâh yolunda karşılıksız paylaşmak için davet olunanlarsınız! Sizden kimi de var cimrilik eder! Kim cimrilik ederse cimriliği yalnızca kendi nefsine yapmış olur! Allâh Ğaniyy'dir, sizler fakirlersiniz! Eğer yüz çevirirseniz sizden başka bir toplumu yerinize getirir; onlar sizler gibi olmazlar!
Ahmet Tekin = Bakın ey mü’minler, sizler, Allah yolunda, İslâm uğrunda karşılık gözetmeden gönüllü harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden cimrilik edenler, mâlî mükellefiyetleri yerine getirmeyenler var. Kim cimrilik eder, mâlî mükellefiyetleri yerine getirmezse, sırf kendi nefsine karşı kendi aleyhine cimrilik etmiş, kamu düzeninin bozulmasına, güvenliğin sarsılmasına sebebiyet vermiş olur. Allah zengindir, muhtaç değildir, siz ise fakirsiniz, muhtaçsınız. Eğer iktidara gelir, şer’î mükellefiyetleri yerine getirmez, itaatten yüz çevirir, güç ve iktidarınızı kullanarak halkı istediğiniz istikamette yönlendirmeye devam ederseniz, Allah, yerinize başka kavimler getirir, bu işin başına geçirir. Şunu üstüne basarak belirtelim ki, onlar sizin gibi gevşek, duyarsız, sorumsuz davranmazlar.
Ahmet Varol = İşte sizler böylesiniz. Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz ama içinizden bazıları cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz yerinize başka bir toplum getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar.
Ali Bulaç = İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.
Ali Fikri Yavuz = İşte siz, şu kimselersiniz: (Mallarınızdan ancak yüzde iki buçuğunu) Allah yolunda harcamaya davet olunuyorsunuz da, yine içinizden kimisi cimrilik ediyor. Halbuki kim cimrilik ederse, kendi zararına cimrilik etmiş olur. Allah Ganî’dir= hiç bir şeyinize muhtaç değildir. Siz ise, muhtaçlarsınız. Eğer Allah’a ibadetten yüz çevirirseniz, sizin yerinize başka bir kavmi getirir. Sonra onlar sizin gibi (itaattan çıkmış) olmazlar.
Ali Ünal = Şu anda siz malınızdan Allah yolunda infakta bulunmaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden bazıları cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse, ancak nefsini hayırdan mahrum bırakmak için cimrilik etmiş olur. Allah, mutlak ve sınırsız servet sahibi olup, katiyen hiçbir şeye muhtaç değildir; siz ise fakirsiniz (ve mutlak manâda O’na muhtaçsınız). Eğer (imandan ve O’nun emirlerinden) yüz çevirirseniz, O sizin yerinize başka bir topluluk getirir ve onlar sizin gibi olmazlar.
Bayraktar Bayraklı = İşte, sizler Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik ediyor. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi olmazlar.[561]
Bekir Sadak = Iste sizler, Allah yolunda sarfetmeye cagirilan kimselersiniz. Kiminiz cimrilik yapiyor ama, cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karsi cimrilik etmis olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eger O'ndan yuz cevirirseniz sizi ortadan kaldirir, sizin gibi olmayacak bir milleti yerinize getirir. *
Celal Yıldırım = İşte sizler, Allah yolunda harcamanız için davet edilenlersiniz! İçinizden bir kısmı cimrilik gösteriyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah, Ganiy (hiçbir şeye muhtaç değil, her şey O'na muhtaç)dır. Sizler ise, fakirlersiniz (devamlı ihtiyaç içindesiniz). Eğer yüzçevirirseniz (bilin ki) sizin yerinize başkalarını getirir de onlar size (hiç de) benzemezler.
Cemal Külünkoğlu = İşte sizler (Ey İnananlar!) Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz; fakat içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse o ancak kendisine cimrilik eder. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah'tır. Muhtaç olan sizlersiniz. Eğer (O'ndan) yüz çevirirseniz, başka toplumları sizin yerinize geçirir ve onlar sizin gibi yapmazlar!
Diyanet İşleri (eski) = İşte sizler, Allah yolunda sarfetmeye çağırılan kimselersiniz. Kiminiz cimrilik yapıyor ama, cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz sizi ortadan kaldırır, sizin gibi olmayacak bir milleti yerinize getirir.
Diyanet Vakfi = İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.
Edip Yüksel = Sizler, ALLAH yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz, ancak bir kısmınız cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse kendisine karşı cimrilik etmiş olur. ALLAH zengindir, siz ise yoksulsunuz. Yüz çevirirseniz, yerinize başka bir topluluk getirir de onlar sizin gibi olmazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte siz şunlarsınız: Allah yolunda infak etmeğe (ıktıza eden masrafı vermeğe) da'vet olunuyorsunuz da yine içinizden kimisi kıskanıyor, halbuki kim kıskanırsa kendine kıskanmış olur, Allah ganî, fukara sizsiniz (ihtiyac sizin) ve eğer tersine giderseniz başka bir kavmı tutar yerinize getirir sonra onlar sizin gibi olmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte sizler öyle kimselersiniz ki, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz da içinizden kimi kıskanıyor (cimrilik ediyor). Oysa kim kıskanır (cimrilik eder) ise kendine kıskanmış (cimrilik etmiş) olur. Allah zengindir, yoksul sizsiniz. Eğer tersine giderseniz, tutar başka bir topluluğu yerinize getirir, sonra onlar sizin gibi olmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hakk'tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.
Gültekin Onan = İşte sizler böylesiniz; Tanrı yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Tanrı ise, ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.
Harun Yıldırım = İşte siz böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise Ğaniyy’dir; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirir. Sonra onlar sizin benzeriniz de olmazlar.
Hasan Basri Çantay = İşte siz Allah yolunda (ancak farz olanı) harcamanıza da'vet edilmekde olanlarsınız. Fakat İçinizde (yine) cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse ancak kendi nefsine cimrilik etmiş olur. Allah (sizin nafakanıza muhtâc değildir) ganîdir. Siz ise (Onun) fakirler (i, muhtaçları) sınız. Eğer (Ona tâatden) yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir. Sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.
Hayrat Neşriyat = İşte siz o kimselersiniz ki, (size verilenlerin bir kısmını) Allah yolunda sarf etmeye çağrılıyorsunuz. Fakat içinizden bazıları cimrilik ediyor. Hâlbuki kim cimrilik ederse, o takdirde ancak kendi nefsine karşı cimrilik etmiş olur. Çünki Allah zengindir, siz ise fakir kimselersiniz. Eğer yüz çevirirseniz, (Allah) yerinize sizden başka bir kavim getirir de sonra(onlar) sizin gibi olmazlar.
İbni Kesir = İşte sizler; Allah yolunda infak etmek için çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse; ancak kendi nefsine cimrilik etmiş olur. Allah; Gani'dir, siz ise fakirlersiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz; yerinize sizden başka bir kavmi getirir. Sonra onlar sizin benzerleriniz olmazlar.
Kadri Çelik = İyi biliniz sizler, Allah yolunda infak etmeye çağrılınca içinizden kiminizin cimrilik ettiği kimselersiniz. Kim cimrilik ederse, artık o ancak kendi nefsine cimrilik etmektedir. Allah hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır; fakir olanlar ise sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, yerinize sizden başka bir topluluk getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.
Muhammed Esed = Bakın, (ey müminler,) sizler Allah yolunda sınırsızca harcama yapmaya çağrılıyorsunuz: ama sizin aranızda (bile) cimrice davrananlar var! Ve kim (Allah yolunda) cimrice davranırsa, sadece kendisine karşı cimrilik yapmış olur. Çünkü Allah kendi kendine yeterlidir, halbuki siz (O'na) muhtaçsınız; ve şayet (O'ndan) yüz çevirirseniz, başka toplumları sizin yerinize geçirir ve onlar sizin gibi yapmazlar!
Mustafa İslamoğlu = Bakın, sizler Allah yolunda infak etmeye çağrıla(rak ödüllendirile)n kimselersiniz. Fakat yine de sizden cimrilik edenler var. Ama kim cimrilik ederse, bilsin ki kendine cimrilik eder: zira Allah kendi kendisine yetendir, ama sizler O'na muhtaçsınız. Sözün özü: eğer (Allah'tan) yüz çevirirseniz, sizin yerinize başka bir topluluk getirir de, onlar sizin gibi yapmazlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte sizler, o kimselersiniz ki, Allah yolunda infakta bulunmaya dâvet olunursunuz da sizden kimi cimrilikte bulunur. Halbuki, kim cimrilikte bulunursa şüphe yok ki, kendi nefsi için cimrilikte bulunmuş olur. Ve Allah ganîdir. Sizler ise fakirlersinizdir. Ve eğer siz kaçınırsanız, sizden başka bir kavmi (yerinize) tebdîl eder. Sonra onlar, sizin emsaliniz olmazlar.
Ömer Öngüt = İşte sizler, Allah yolunda infak etmeye çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Amma cimrilik eden bilsin ki, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer ondan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavim getirir de, onlar sizin gibi olmazlar.
Şaban Piriş = -İşte siz, Allah yolunda harcamaya davet olunan kimselersiniz. Fakat, sizden cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse ancak kendi aleyhine cimrilik eder. Allah kendi kendine yeterlidir, siz muhtaçsınız. Eğer yüz çevirirseniz, sizi başka bir toplum ile değiştirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz de olmazlar.
Sadık Türkmen = Işte sizler, Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcamaya çağrılan kimselersiniz. Kiminiz cimrilik yapıyor, ama cimrilik yapan bilsin ki, ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur. Allah zengindir (Allah almak için değil vermek için ister), siz ise fakirsiniz. Eğer yüz çevirirseniz; sizin gibi yapmayan başka bir ulusu yerinize (Liderliğe) getirir.
Seyyid Kutub = İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz; fakat içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse o ancak kendisine cimrilik eder. Allah zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum gelir de onlar sizin gibi olmazlar.
Suat Yıldırım = İşte sizler Allah yolunda harcamaya dâvet ediliyorsunuz. İçinizden bazıları cimrilik ediyor. Her kim cimri davranırsa, ancak kendine cimrilik eder. Müstağnî (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan), Allah’tır; muhtaç olan ise sizlersiniz. Şayet imandan ve takvâdan yüz çevirirseniz O, yerinize başka bir millet getirir de, onlar sizin gibi hayırsız olmazlar.
Süleyman Ateş = İşte sizler, Allâh yolunda harcamağa çağrılıyorsunuz; ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Cimrilik eden, kendi nefsine karşı cimrilik etmiş olur. Allâh zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, Allah, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar.
Tefhim-ul Kuran = İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeğe çağrılıyorsunuz; buna rağmen sizden kimi cimrilik etmektedir. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik etmektedir. Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olanlar ise, sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip değiştirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz de olmazlar.
Ümit Şimşek = Siz öyle kimselersiniz ki, Allah yolunda harcamanız istendiğinde, bir kısmınız cimrilik ediyor. Fakat kim cimrilik ederse, kendisi hakkında cimrilik etmiş olur. Çünkü Allah zengin, siz ise muhtaçsınız. Siz yüz çevirirseniz, O sizin yerinize başka bir millet getirir ki, onlar sizin gibi olmazlar.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılan insanlarsınız. Ama bir kısmınız cimrilik ediyor. Oysaki, cimrilik eden kendi aleyhine cimrileşmiş olur. Allah Ganî'dir; yoksul olan sizlersiniz. Eğer yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir toplum getirir. Ve onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.
İskender Ali Mihr = İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye davet edilirsiniz, buna rağmen sizden bir kısmınız cimrilik yapar. Ve kim cimrilik yaparsa o taktirde sadece kendi nefsi için cimrilik yapar. Ve Allah Gani’dir (zengindir). Ve sizler fakirsiniz. Ve eğer siz (haktan) dönerseniz, (sizi) sizden başka bir kavimle değiştirir. Sonra onlar sizin gibi (cimri) olmazlar.
İlyas Yorulmaz = İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infak etmeniz için davet edilirseniz, içinizden cimrilik yapanlar ortaya çıkacak. Kim cimrilik yaparsa kendi nefsine cimrilik yapar. Allah zengin, siz ise ihtiyaç sahibisiniz. Eğer siz Allah’a teslim olmaktan vazgeçerseniz, sizin gibi olmayan ve sizden başka bir toplukla sizi değiştirecektir.
47-MUHAMMED:
1- O kimseler
ki küfredip Allah yolundan yüz çevirmekte yahut men etmektedirler.
SADDÛ: Yüz
çevirmek, aldırmamak mânâsına mastarından lâzım yahut da men etmek, çevirmek
mânâsına 'den müteaddi olabilir. İkisiyle de tefsir edilmiştir. Keşşaf haşiyesi
Keşf'te der ki: Birincisi daha açıktır. Çünkü: "De ki işte benim yolum budur.
Basiretli olduğum halde Allah'a davet ederim." (Yusuf, 12/108) buyurulduğuna
göre Allah yolundan sapmak Muhammed (s.a.v)'in getirdiği doğru yoldan yüz
çevirmektir. İkinci âyette: "Ve o kimseler ki iman etmekte ve salih salih
ameller işlemekte ve Muhammed'e indirilene inanmaktadırlar." buyurulmasına
karşılık şekliyle uygun olan da budur. Gerçekten bu iki âyetin getirilmesi
kâfirlerle müminlerin ve özellikle Hz. Muhammed'e indirilene, gereği gibi
iman edenlerle etmeyenlerin bir mukayesesini göstermesi itibarıyla bu karşılık
önemlidir. Âyetin iniş sebebi Mekke müşrikleri olmakla beraber mânâ geneldir.
Yani Mekke müşrikleri gibi küfredip de Allah yolundan Muhammed (s.a.v.)'in
davet ettiği hak İslâm dininden yüz çevirenlerin Allah amellerini boşa gidermektedir.
Mesailerini, çalışmalarını, yaptıkları iyi işleri hedefine isabet ettirmeyip
boşa çıkarmaktadır.
2- Buna karşılık
Ve onlar ki iman edip salih işler yapmakta ve Muhammed'e indirilene iman etmektedirler.
Yani burada imandan maksat özellikle Muhammed (s.a.v)'e indirilen kitap ve
şeriata imandır. Çünkü Rablerinden gelen hak odur. Allah yolunu hakkıyla beyan
eden ve Allah'dan geldiğine hiç şüphe olmayan hak kitap ancak odur. Diğerleri
kısmen bozulmuş, kısmen de neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) olmakla, Kur'ân'ın
tasdiki ile birlikte bulunmayanlar hak değildir. Onun için istenen iman ona
imandır. Bu şekilde ona hakkıyla iman edip de gereğince salih amellere çalışan
müminler Allah kendilerinden kabahatlerini keffaretleyip örtmekte ve yüreklerini,
hal ve durumlarını düzeltmektedir. Kâfirler boşuna çalışırken, bunlar düzen
ve intizam içinde günden güne ilerleyip fikir ve kalplerini düzeltmekte ve
işlerinde ileri gitmektedirler. Mekke'deki kâfirlerle Medine'deki müminlerin
hali karşılaştırılınca bu tecrübe ile sabit olduğu gibi bütün tarihte de imanlarında
salih olan müslümanların hali böyle olmuştur. Şu halde her ne zaman bunun
aksi görülmüşse müslümanların iman ve dürüstlüklerinin bozulmuş olmasındandır.
3- O, öyle
olması, yani kâfirlerin taşkınlığı, müminlerin dürüstlüğü şu sebepledir ki:
Küfredenler batıla tabi olmuşlar, Allah yolundan kaçınıp hevalarına, keyiflerine
uyarak boş ve gelip geçici maksatlar peşinde koşmuşlar, iman edenler ise Rabblerinden
gelen hakka tabi olmuşlardır. İşte Allah insanlara mesellerini böyle getirir.
Her kavmin alemde mesel olacak iyi veya kötü sonuçlarını kendilerine bu şekilde
yapıştırır, kılıklarını yüzlerine böyle çarpar. Batıl peşinde koşanların meselleri
şaşkınlık, hakka tabi olanların meselleri de kalp, dürüstlüğü ile başarı olur.
4- Öyle olunca
o küfredenlerle savaşla karşılaştığınız vakit. Hemen boyunlarını vurmaya bakın.
"Boyunlarının köküne vurun da vurun, öldürün. Ta onların kuvvetlerini kırdığınız
zaman, yani çok kırıp ordularının yarasını derinleştirdiğiniz, iyice alt ettiğiniz
zaman, bağı sıkı basın, kalanlarını sağlam bağlayıp esir edin. Sonra da artık
ya azad, ya fidye, yani muhayyersiniz ya lütfeder salıverirsiniz, yahut can
bahası bir kurtuluş fidyesi alırsınız. Terdîd (iki ihtimalle anlatma)de aslolan
gerçek ayrım olacağı için bu terdîdin zahiri, esir alındıktan sonra ya azad,
ya fidyeden başka bir şey yapılamayacağını gösterir. O halde tutulan esiri
öldürmek veya köle etmek nasıl caiz olur? Bundan dolayı Hasan-ı Basrî hazretleri
gibi bazıları esir tutulduktan sonra öldürülmeyeceğini söylemişlerdir. Rivayet
olunur ki Haccac'a böyle bir takım esirler getirilmişti. Hacac onlardan birini
öldürülmesi için İbnü Ömer (r.a) hazretlerine gönderdi, İbnü Ömer hazretleri
dedi ki; bize böyle birşey emredilmedi, Allah Teâlâ ancak ta onların kuvvetlerini
kırdığınız zaman bağı sıkı basın, sonra da artık ya azad ya fidye, buyurdu.
Fakat çoğunlukla âlimler demişlerdir ki İmam (devlet başkanı) muhayyerdir.
1) Müslüman
olmadıkları takdirde dilerse öldürür. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) Ukbe b.
Ebi Muayt'ı ve Tuayme b. Adiyy'i ve Nadr. b. Haris'i sabren katletti, bununla
beraber imamın (devlet başkanının) emri olmaksızın gazilerden birinin, esiri
kendiliğinden öldürmesi caiz olmaz. Esirin kötülüğünden korkmak gibi zorlayıcı
bir sebep olmaksızın öldürmüş bulunursa imam onu cezalandırır.
2) İmam dilerse
köle yapar, çünkü bunda hem kötülüklerinin ortadan kaldırılması, hem de İslâm'ın
menfaati vardır.
3) Dilerse
hürriyetleri saklı olmak üzere müslümanlara zimmi olarak bırakır. Nitekim
Hz. Ömer Irak'ın sevad halkını öyle bırakmıştır. Ancak Arap müşriklerinin
zimmî olmaları da kabul edilmez. Köle yapılmaları da caiz olmaz. Mürtedler
gibi ya ölüm ya İslâm teklif edilir.
4) Müfâdat;
yani esirleri esirlerle değiştirme. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den bir rivayette
caiz görülmemiş ise de Siyer-i Kebir'in rivayeti olan daha zahir bir rivayette
caizdir. Ebu Yusuf, Muhammed, Şafiî, Malikî, Ahmed İbnü Hanbel'in görüşleri
de budur. Resulullah (s.a.v)'in iki müslümanı iki müşrik fidyesi ile kurtardığı
rivayet olunur. Hatta bir kadın ile bir çok müslüman esirlerini kurtardığı
da rivayet olunmuştur.
5) Müfâdat
bilmal (mal karşılğı esirleri değiştirme). Hanefi mezhebince meşhur olan,
caiz görülmemiştir. Çünkü bunda düşmana para ile asker kazandırmak vardır.
Bedir'de bu şekilde alınan fidyelerden dolayı Enfal Sûresi'nde "Hiçbir peygamber
için harp sahasında düşmanı iyice ezinceye kadar esirler almak uygun değildir.
Siz dünya malını istiyorsunuz Allah ise Ahireti kazanmanızı istiyor. Allah
çok güçlüdür hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer daha önce Allah'tan gelmiş bir
hüküm bulunmasaydı aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.
(Enfal, 8/67-68) âyetiyle kınama gelmiştir. Bununla beraber Siyer-i Kebir'de
müslümanlarda ihtiyaç olunca bir sakınca yoktur der. Dürer'de de mal karşılığı
esirleri serbest bırakmak savaş bitmeden caiz olursa da savaş tamam olduktan
sonra caiz olmaz diye zikredilmiştir. Yani meşhur olan yorum budur. Bu mânâ
"Harp ağırlıklarını atıncaya kadar." (Muhammed, 47/4) kaydından anlaşılmış
olsa gerektir.
6) Menn,
yani hiçbir şey almaksızın karşılıksız darulharbe salı vermek mânâsına azad,
Ebu Hanife, Malik, Ahmet b. Hanbel mezheplerinde caiz görülmüştür. Fakat İmam
Şâfiî buna da cevap vermiştir. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v) Bedir esirlerinde
bir takımına lütfetmiştir. Ki bunlardan birisi Ebul Âs b. Ebirrebi idi. Şöyle
ki, Mekke halkı esirlerini kurtarmak için fidyelerini gönderdiklerinde Resulullah'ın
kızı Zeynep de kocası olan Ebul As'ın fidyesini göndermişti. Bunun içinde
bir gerdanlık vardı ki bunu Zeynep Ebul As'a gelin olurken annesi Hz. Hatice
(r.anha) takmıştı. Resulullah bunu görünce şefkatinden dolayı çok müteessir
oldu. Bunun üzerine Resulullah ashabına bunun gönderdiğini kendisine iade
edip de esirini serbest bırakmayı uygun görürseniz yapın dedi. Onlar da onu
memnuniyetle yaptılar. Resulullah'ın bunu salıverirken Zeyneb'i boşamasına
dair söz aldığını da rivayet ederler. Aynı şekilde Resulullah (s.a.v) Yemâme
halkının efendisi Sümame b. Esal b. Numan el-Hanefi'yi de karşılıksız serbest
bırakmıştı ki o sonra güzel bir müslüman oldu. Bir de Buhari'de sabit olduğu
üzere şöyle buyurmuştur. Mutim b. Adiy sağ olsa da şu kokanlar, yani Bedir
esirleri hakkında bana söyleseydi ben onları hemen bırakıverirdim. Bu hadis
de karşılıksız serbest bırakmanın caiz olduğunu gösterir. Çünkü caiz olmasa
peygamber "yapardım" demezdi bunlardan başka, İmam Şafiî, bir de bu "Sonra
da artık ya karşılıksız azad ya fidye" âyetini de delil getirmiştir. Gerçi
bazılarını dediği gibi burada karşılıksız serbest bırakma fidye olmadığı halde
öldürmemek mânâsına yorumlandığı takdirde gerek kölelik ve gerek zımmi olarak
hürriyetiyle bırakmayı içine alacağı gibi, mutlak azad etmek mânâsına yorumlandığı
takdirde de zimmi olarak kalması şıkkını da içine alırsa da bunların hiçbirisi
karşılıksız olarak memleketine iadesi mânâsına engel olmaz. Bu mânâyı da öncelikle
içerir. Şu halde bu âyete karşı serbest bırakmayı neshedecek (hükmünü kaldıracak)
bir delil bulunmadıkça İmam Şafiî'nin dediği gibi karşılıksız serbest bırakmak
şüphesiz caiz olur. Suyutî'nin Dürrü Mensur'da zikrettiğine göre İbnü Abbas,
Katade, Dahhak ve Mücahid'den bu âyetin bundan sonra nazil olmuş bulunan Tevbe
Sûresi'ndeki âyetlerle neshedilmiş olduğu rivayet edilmiştir. İbnü Cerir de
der ki: Âlimlerin bu "Onları iyice altettiğiniz zaman bağı sıkıca basın, sonra
da artık ya karşılıksız azad ya fidye" âyetinde ihtilaf ettiler. Bazıları
dediler ki; mensuhtur (hükmü kaldırılmıştır). onu "Müşrikleri nerde bulursanız
öldürün." (Tevbe, 9/5) ve "Onları harpte yakalarsan arkadakilerini onlarla
ürküt." (Enfal, 8/57) âyetleri neshetmiştir. İbnü Cüreyc'ten ve Süddî'den
âyeti neshetti diye rivayet edilmiştir. Katade'den âyeti neshetti diye rivayet
edilmiştir. İbnü Abbas'dan "Küfredenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını
vurmaya bakın, kuvvetlerini kırdığımız zaman bağı sıkı basın, sonra da artık
ya azad ya fidye" âyetinde fidye neshedilmiştir. Bu âyeti "Haram aylar çıktığı
zaman artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, esir edin,
hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun." (Tevbe, 9/5) âyeti neshetti. Berâe
Sûresi'nden ve haram ayların çıkışından sonra müşriklerden hiçbirinin ne anlaşması,
ne de dokunulmazlığı kalmadı. Dahhak'dan "Artık bundan sonra ya azad ya fidye"
hükmü neshedilmiştir. "Haram ayları çıktığı zaman müşrikleri nerede bulursanız
öldürün." (Tevbe, 9/5) âyeti onu neshetti. Berâe Sûresi'nden sonra müşriklerden
hiçbirinin ne andlaşması, ne zimmî olarak kabul edilme hükmü kalmadı. Fakat
diğer bir takımları da bu muhkemdir, neshedilmemiştir. Esiri öldürmek caiz
olmaz ancak azad veya fidye karşılığı serbest bırakmak caiz olur, demişlerdir.
Yukarıda nakledildiği üzere İbnü Ömer hazretleri bize öldürme emredilmedi.
"Artık bundan sonra ya azad, ya fidye" demiştir. Atâ, müşrikin sabren öldürülmesini
mekruh görür, bu âyeti okurdu: Hasen demiştir ki; esirler öldürülmez ancak
savaşta onlarla düşmana ordu heybetli gösterilir. Ömer b. Abdulaziz erkeği
erkeğe fidye yapardı. Ve Hasan bir mal karşılığı esirleri serbest bırakmayı
mekruh görürdü. Taberî bunları naklettikten sonra der ki: Bence doğru olan,
bu âyet mensuh değil muhkemdir. Çünkü neshedenle, neshedilen, aynı durumda
hükümlerinin birleştirilmesi mümkün olmayan yahut birinin diğerini neshettiğine
kesin delil bulunan şeydir. Halbuki azad ve fidye ve öldürmede Resulullah'a
ve ondan sonra ümmetin işlerini yönetmekte olanlara muhayyerlik verildiği
inkâr edilmemektedir. Gerçi bu âyette öldürme zikredilmemiş ise de diğer âyette
"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün." (tevbe, 9/5) diye öldürmeye izin verilmiştir.
Resulullah da öyle yapmış, harp edenlerden elinde esir bulunanı bazen öldürmüş
bazen fidye karşılığı serbest bırakmış, bazen de azad etmiştir. Bu âyette
özellikle azad ve fidyenin zikredilmiş olması ise yukarıdan beri geçen âyetlerde
öldürme emir ve izinlerinin tekrar, tekrar geçmiş olmasındandır. Görülüyor
ki Taberî'nin bu açıklamasına göre "artık bundan sonra ya azad ya fidye" muhayyerliğinin
mutlak oluşu öldürmeye delalet eden diğer âyetlerle kayıtlanmış oluyor. Halbuki
fıkıh usulünde bilindiği üzere mutlakın kayıtlanması mukarin (beraberindeki
hüküm) ile olursa tahsis, daha sonra gelen bir şey ile olursa bir nesih mânâsını
içerir. Berâe âyetleri de iniş itibarıyla sonradan olduğu için bu çözüm şekli
demek ki İbnü Abbas'ın dediği gibi bir nesih olduğunu itiraftan başka birşey
değildir. Nitekim Hanefilerden birçokları nesih olduğunu söylemişlerdir. Onun
için Ebu's-Suud şöyle der: "Yani bundan sonra ya bir iyilik yapıp azad edersiniz
ve yahut da bir fidye alırsınız." Mânâ ise öldürme, köle yapma, azad etme,
fidye alıp serbest bırakma arasında muhayyerliktir. Bu muhayyer bırakma Şafiîlere
göre sabittir. Bizim mezhebimizde ise neshedilmiştir, demişlerdir ki bu Bedir
günü nazil oldu sonra neshedildi, hüküm ya öldürme ya köle yapmaktır. Mücahid'den
de bugün azad ve fidye yoktur. Ancak islâm veya boynu vurmak vardır, diye
rivayet edilmiştir. Fakat unutulmaması gerekir ki, Mücahid'den rivayet edilen
bu hüküm Arap müşriklerine mahsustur, Hanefilerden Allâme İbnü Hümam Hidaye
Şerhi'nde der ki nesih sözlerine karşı şu söylenebilir: Berâe Sûresi'ndeki
öldürme emri esirlerin dışındakiler hakkındadır. Delili de onlar hakkında
köle yapmanın caiz oluşudur. Bundan anlaşılır ki emredilmiş olan öldürme esirlerin
dışında kalanlar hakkındadır. Bununla birlikte bu köle yapma işi Arap esirlerinin
dışındakilerdedir. Bu geniş açıklamadan sonra biz şu kanaate gelmek istiyoruz
ki Muhammed Sûresi'nin en güzel ve en önemli hükümlerinden olan bu âyet, esas
itibarıyla sabittir. Bununla Berâe Sûresi'ndeki âyetler arasında bir nesihten
çok, bir tefsir ve açıklama farkı bulabiliriz. Bir defa en fazla ileri sürülen
"Haram aylar çıktığı zaman müşrikleri nerede bulursanız öldürün." (Tevbe,
9/5) âyeti ile buradaki "Küfredenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını
vurun." âyeti arasında öldürme emri bakımından çelişki değil bir uyum vardır.
"Öldürün" ifadesi ne ise "boyunlarını vurun" ifadesi de odur. Yine Enfal Sûresi'ndeki
"Hiçbir peygamber için yeryüzünde ağır basmadıkça esirleri bulunması doğru
değildir." (Enfal, 8/67) âyeti de buradaki "Onların kuvvetlerini kırdığınız
zaman" ifadesinin bir açıklamasıdır. Yalnız "Onları harpte yakalarsan arkadakilerini
onlarla ürküt." (Enfal, 8/57) âyetinde azad ve fidyeye ters düşecek bir özellik
var gibidir. Fakat Hasan-ı Basri'nin harpte düşmana heybetli görünülür, dediği
bu mânâyı da onların kuvvetini kırma mânâsı içinde düşünmek mümkündür. Bu
şekilde görülüyor ki burada önce kuvvetlerini kırma işi elde edilinceye kadar
boyunlarını vurma emrediliyor. Boyun vurmaktan maksadın da yalnız boynu vurmak
değil, şiddetli bir şekilde öldürme olduğu bilinmektedir. Kuvveti kırmadan
çok, öldürme ile düşman ordusunu derinden yaralamak, ezmektir. Bu da imamın,
kumandanın takdir edeceği bir durumdur. Şu halde bu gayenin elde edilişine
kadar öldürme emredilmiştir. Esir tutulduktan sonra da bu gayeyi gerçekleştirmek
mânâsına ilave olarak öldürmeye izin verilmiş olmalıdır. Ondan sonradır ki
"bağı sıkı basın" emri verilmiştir. Bunda sadece tutup yakalamaktan fazla
bir şiddet mânâsı vardır ki köle yapmaya da muhtemel olabilir. Bununla beraber
zahiri yakalayıp tutmaktır. Ondan sonra da ya azad ya fidye denilmiştir. Azad
etmek ve fidye, köle yaptıktan sonra, karşılıksız olarak veya bir karşılıkla
serbest bırakmak ve azad etmeye de muhtemel olmakla beraber azad, darülharbe
dönmekle zimmi olma arasında serbest olmak üzere hürriyeti iade, fidye de
mal veya müslüman esirler ile mübadeledir. edatı ile terdîd (iki şey arasında
muhayyer bırakmak)in, köle yapmak bakımından birleştirilmesine mani olması
düşünülür ise de gerçek olması asıldır. Biz burada şu mütalaada bulunuyoruz:
Kur'an'ın birçok yerlerinde diye, "milki yemin, (eliniz altında bulunanlardan)"
tabiriyle hep işaret yoluyla köle yapmaya cevaz ve müsaade verilmiş olduğunda
şüphe yok ise de hiçbir yerinde buna teşvik eden bir emir gelmemiştir. "Öldürünüz"
"Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle kendilerine azap etsin, onları
rüsvay etsin, onlara karşı size yardım etsin ve mümin bir kavmin yüreklerine
sevinç versin." (Tevbe, 9/14) gibi emirler bulunmakla beraber köle yapmak,
köle edinmek için emir yoktur. Bilakis "Allah'ı bırakıp bana kul olun."
(Ali İmran,
3/79) demek yasaklanmıştır. Bundan şu sonuç çıkar ki, Kur'an köle yapma usulünü
kaldırmamış ise de teşvik de etmemiştir. Onun için müslümanlar köle yapmayı
terk etmekle günahkâr olmazlar, onun için burada da açıkça ifade etmeyip zahiri
azad ve fidyeye tahsis etmiştir. Biz Kur'an'ın tertibinin de tevkifî (Allah
tarafından) olması görüşünde olduğumuz için bu âyetin burada zikredilmesini
de hikmetten uzak bulmuyoruz. Allah daha iyisini bilir, bunun hikmeti gelecekte
köle yapmanın bırakılmasının daha uygun olacağını hatırlatma olsa gerektir.
Yani bu âyet tam zamanımızdaki hükümdür.
Düşmanın kuvvetini
kırdıktan, bağı sıkı bastıktan sonra ya azad ya fidye, "ta harp ağırlıklarını
atana kadar" ifadesi yakınlığı itibarıyla ve gayesi gibi görünürse de 'in
veya ' in yahut da toplamının gayesi de olabilir. En uygunu ve en yakını kelamın
tamamına gaye olmasıdır. Sonra buradaki 'in elif lâmında ahîd veya cins olmak
üzere iki mânâ vardır. Ahd olduğu takdirde de iki mânâ muhtemeldir. Birisi
özellikle muayyen bir ahdi ferdî olmasıdır ki buna bazıları Bedir harbi demişlerdir.
Bu durumda "Küfredenler" belirli kâfirler demek olur. Fakat böyle nüzul sebebine
tahsisi, genel kaidemize uygun değildir. Diğeri de başlanmış olan harp demektir
ki; "Düşmanla karşılaştığınız zaman" ifadesinden anlaşılan ahiddir. Yukarı
da Dürer'den naklettiğimiz mesele bu iki mânâya göre fida'nın gayesi olmasına
bağlıdır. Cins mânâsına olduğu takdirde genel olarak harp cinsini ifade eder.
Harbin ağırlıkları, aletler ve edavatları, yahut sıkıştırma ve sorumlulukları,
yahut harbe sebep olan şirk ve cinayetler demek olabilir. Dolayısıyla mânânın
özü şu üç şekilde toplanabilir: Bilinen müşriklerle başladığınız o malum olan
Bedir harbi bitene kadar, yahut herhangi kâfirlerle başladığınız harp bitene,
harbe katılanlar silahı bırakana kadar, yahut harp dünyadan kalkana kadar,
yani o müşriklerin kuvvetleri sönüp de harp ihtimali kalmayana kadar, yahut
bütün insanlık aleminde İslâm'ın gayesi olan genel bir barış meydana gelene
kadar ki bazıları buna İsa'nın inişine kadar, demişlerdir. Bunda harbi kaldırmak
için çalışanlara bir ümit vardır. Buna göre "Cihat, kıyamet gününe kadar devam
edecektir." hadisinde ya cihadın harbden daha genel mânâda yahut kıyametin
daha özel bir mânâda tevil edilmesi gerekecektir. Diğer bir ihtimal de bu
hadisin zahirine uygun olmak üzere "Harp ağırlıklarını atana kadar" ifadesi
kıyamete kadar demek olabilir. Nitekim, Alûsî'nin naklettiği üzere Seleme
b. Nüfeyl'den rivayet edilen bir hadiste
"Yecüc ve
mecüc çıkıncaya kadar harp ağırlıklarını atmaz." şeklinde varid olmuştur.
Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir. Cenabı Allah sevgili peygamberi Muhammed
(s.a.v)'i gönderdikten sonra artık bu savaşlara ne gerek vardı, bir mucize
ile kâfirleri kahrediverse olmaz mıydı? Buna karşı buyuruluyor ki: Eğer Allah
dileseydi, onlardan yani o küfredip Allah'a yolundan sapanlardan veya men
eden kâfirlerden öcünü, intikamını alıverirdi, herhangi bir helak sebebiyle
helak ediverirdi. Mesela yere geçiriverir, volkan yapar, suya garkeder, salgın
halinde ölüm verir. Fakat bazınızı bazınızla imtihan etmek için, öyle savaş
ve vurma emrini verir. Yani mucize ile, zorla yapmak için değil, şeriat ve
kanun ile emir vermek suretiyle yapmak ve insanları birbirleriyle savıpAllah
yolunda mücadele edenleri sevaba erdirmek için bu emirleri veriyor. Fakat
bu durumda yalnız kâfirler vurulmuş olmuyor, müminlerden de birçokları öldürülmüş
oluyor, denecek olursa, buyuruluyor ki:
Allah yolunda
öldürülenlere gelince Allah onların amellerini, çalışmalarını, o yoldaki fedakârlıklarını
asla boşa gidermez. Hedefinden şaşırmaz,
5- onları
ilerde, muradlarına erdirir. Ve durumlarını düzeltir, ruhlarını şad eder.
6- Ve kendilerini
cennete koyar. O halde ki onu o cenneti onlar için tarif ederek, yani "arf"
ile, güzel kokularla donatarak yahut tanıtarak koyar. Ki bu tarifin hem dünyada
hem de ahirette olan kısmı vardır. Dünyada onlara iman ile cennetin güzelliğinin
zevkini duyurur. Öyle bir aşk verir ki o zevk ve aşk ile o yolda cihat ederler.
Ve o aşk ile cennetteki makamlarına ererler. İbnü Ebi-Hatim'in rivayetine
göre Mukatil demiştir ki bize şöyle ulaştı: Dünyada şahsın amelinin muhafazası
ile görevli olan melek cennette onun önünde gider. Şahıs da onu ta makamının
arkasına kadar takip eder. Giderken melek ona Allah Teâlâ'nın cennette verdiği
şeylerin hepsini ona tarif eder. Nihayet makamının arkasına varınca şahıs
konağına ve eşlerinin yanına girer. Melek döner, Kur'an'da bunun bir delili
de "Biz gerek dünya hayatında ve gerekse ahirette sizin dostlarınızız, (Fussilet,
41/31) âyetidir.
7- Ey iman
edenler siz Allah'a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh
yardımcı olduğu için burada Allah'a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve
Resulüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî
fiiller zorla değil, kulların iradeleriyle yapılması matlub olan ihtiyarî
yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz'î iradesi harekete geçmeden
istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet
ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah'ın emirlerini yerine getirmek
için kulların cüz'î iradelerini sarfetmekle yapacakları hizmetlerine, Allah'a
yardım denilmiştir ki isnadda mecaz, yahut istiaredir. Yani imandan sonra
siz, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış
olduğu niyet ve gayretlerinizi sarfetmek suretiyle dinine hizmet edersiniz.
Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı
sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkilerinde ayaklarınızı kaydırmaz
ve metanetle sizi üstün kılar.
8- Küfredenlere
ise artık yıkım onlara. kelimesi, aslında ayak kayıp yüzükoyun, yahut tepesi
üstü düşüp yıkılmak ve kalkamayıp helak olmaktır. Kamus'ta der ki: Helak olmak,
kaymak, düşmek, şer, uzaklık, düşüş mânâlarına gelir. İfadesi kahrolası, canı
çıkası veya canı çıksın gibi beddua yerinde de mesel halinde kullanılır. Burada
müminlere ayaklarını sağlam bastırma vaadine karşılık kâfirlere yıkım ile
tehdittir.
9- Ve bütün
amellerini, çalışmalarını şaşırtmış, boşa gidermiştir. Bu, yıkım ve boşa giderme,
şu sebepledir ki onlar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlardır. Dolayısıyla
açıklandığı üzere iradelerini sarfetmek suretiyle Allah'ın dinine hizmet ve
yardımda bulunmayıp aksine gitmişlerdir. Onun için Allah da onların amellerini
boşa gidermiş, heder etmiştir.
10- Yeryüzünde
bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş! Bu
âyet, yıkılmış, çökmüş olan kavimlerin eserlerini ve harabelerini düşünmek
suretiyle maziden ibrete davettir. Çünkü gerek Arabistan'da ve gerek diğer
yerlerde olsun batmış milletlerin akibetleri, yerleri ve izleri gözden geçirilse
görülür ki Allah onların üzerlerine helak yağdırmıştır. Bütün özelliklerini
imha etmiştir. O kâfirlere de onun, o akıbetin benzerleri yaraşır. O helak
olan kâfirlere uğradıkları o felaket hak olduğu gibi onlar gibi inkâr edip
de Allah yolundan ayrılan beriki kâfirlere de yaraşan odur. O sonucun benzerleri
yine onun gibi helak ve yıkımdır. Emsal (benzerleri) ifadesinin çoğul gelişi
müteaddit olması itibariyledir. Görülüyor ki bu "benzerleri" ifadesi özellikle
dikkati çekmek için elif fâsılası ile gelmiştir ki, ikincisi "Yoksa kalpler
üzerinde üst üste kilitleri mi var?" (Muhammed, 47/24) ifadesi olacaktır.
Yukarıda "Harp ağırlıklarını atana kadar" âyetinde de bir fasıla sayıldığı
takdirde ise üç olmuş oluyor. Demek ki bunlar Kıtal (Muhammed) Sûresi'nin
özellikle kulak verilecek âyetleridir.
11-Yine böyle
o, kâfirlere o benzeri sonuçların hak olması şu sebepledir ki Allah iman edenlerin
dostu, yardımcısı, velîsidir. Kâfirlerin ise dostu yoktur. Allah'ın azab ve
cezasından kurtaracak hiçbir velîleri, yardımcıları yoktur. "Mevlâ" kelimesi
burada velî ve yardımcı mânâsınadır. Mâlik (sahip) mânâsına da gelir. Nitekim
"Sonra onlar hak olan mevlalarına, Allah'a iade edilirler." (En'am, 6/62)
âyetinde öyledir. Şu halde iki âyet arasında bir zıtlık var zannedilmesin,
yani Allah müminin de kâfirlerin de, bütün kulların mâlikidir. Fakat "Allah
müminlerin dostudur." (Âl-i İmran, 3/68) âyetinin mânâsınca müminlerin dostu
ve yardımcısıdır. Kâfirlerin değil. "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O
da size yardım eder." şartına ancak müminler sadakat gösterir. Bu aslın hüküm
ve neticesini açıklama hususunda buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
12- Şüphesiz
ki, Allah iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere
koyar. İnkâr edenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği
gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.
13- Ey Muhammed!
Seni yurdundan çıkaran şehirden daha kuvvetli olan nice şehirler vardı ki
biz onları helâk ettik de onlara yardım eden çıkmadı.
14- Rabbi
tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, kötü işleri kendisine
güzel gösterilmiş de heveslerinin peşine düşmüş kimseler gibi olur mu?
15- Kötülükten
sakınanlara vaad edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan
ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan
ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır.
Onlar için
cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu,
ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su
içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?
16- Ey Muhammed!
Onlardan seni dinlemeye gelenler de var. Senin yanından çıktıkları zaman kendilerine
ilim verilen kimselere alay yoluyla: "O demin ne söyledi?" diye sorarlar.
İşte onlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir. Onlar sadece kendi
heva ve heveslerine uyarlar.
17- Doğru
yola girenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmış ve onlara kötülükten
sakınma çarelerini ilham etmiştir.
18- Artık
onlar, kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelivermesine mi bakıyorlar? Şüphesiz
onun alametleri gelmiştir. Artık kıyamet kendilerine gelip çatınca anlamaları
neye yarar?
19- Ey Muhammed!
Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın için, hem de
mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan bağışlanma dile. Allah, sizin
gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.
12- Şüphesiz
Allah iman edip salih amel işleyenleri koyacak, Allah Teâlâ'nın, velayetinin
ahirette hüküm ve neticesini beyan ve sebebini izahtır. Yani velayetin, yardımın
sebebi zikrolunduğu üzere Muhammed'e indirilene iman ve "Eğer siz Allah'a
yardım ederseniz O da size yardım eder." ifadesince salih amel olduğu gibi
imanın şartında özellikle ahirete iman meselesi de vardır.
Altlarından
ırmaklar akan cennetlere, o ırmakların biraz sonra temsili anlatılacaktır.
O küfredenler ise zevklerine bakar, dünyadan birkaç gün nasip almaya çalışır
ve hayvanlar gibi yerler. Yani hayatı sırf dünya hayatı ve cismanî hayat bilir,
ahiretini, mevlasını düşünmez, sırf karnını şişirmekle meşgul olur. Onun için
Allah kendilerine velî olmaz. Ateş de kendilerine yegâne bir ikamet yeri olur.
Onlara göğün kapıları açılmaz. "Ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete
giremezler." (A'raf, 7/40) âyetinin mânâsına muhatap olurlar. Ve Allah'ın
azabından kurtaracak hiçbir sahip ve koruyucu da bulamazlar.
13- Seni çıkaran
şehirden daha kuvvetli ne şehirler vardı ki, yani Mekke'dir ki maksat şehir
halkıdır. Mekke müşrikleri "Peygamberi çıkarmağa karar verdiler." (Tevbe,
9/13) âyetinin ifadesince peygamberi çıkarmak fikrinde bulundukları ve suikast
tertipleriyle peygamberin hicretine sebep oldukları için çıkarma işi onlara
nisbet edilmiş ve böylece küfürlerinden bir safha anlatılmıştır. (Olayın gelişmesi
hakkında Enfâl Sûresi'nde geçen "Hani o küfredenler seni tutup hapsetmek veya
öldürmek yahut Mekke'den çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak
kuruyorlardı ama Allah da karşılığını kuruyordu." (Enfâl, 8/30) âyetinin tefsirine
bkz.)
Sûrenin baş
tarafında geçtiği üzere bu âyetin hicret esnasında nazil olduğuna bir rivayet
vardır. Bununla beraber peygambere bir vaad ve teselli içeren bu âyetten zahir
olan şudur ki; bu sûrenin iniş sebeplerinden başlıcası Mekke'nin fethine hazırlama
olmuştur. Asıl maksat şehrin kendisi değil halkı olduğunu açıklamak için buyuruluyor
ki: Biz onları helak ettik, öyle daha kuvvetlilerini helak edince berikiler
haydi haydi helak edilme durumunda kalır. Helak ettik de onları bir kurtaran
bulunmadı. Hâlâ da yoktur. Bu zamiri de helak edilen şehir halkına gönderiyorlar.
Ve halin hikâyesini yapıyorlar. Kendi kendilerini kurtaramadıkları gibi bir
yardımcı vasıtasıyla da kurtulamadıklarını beyan ile da vasıta ile olanı doğrudan
doğruya olana atfediyorlar. Fakat bu nın neticesi olarak bu zamirin peygamberi
çıkaran şehir halkına gitmesini daha uygun buluyoruz. Yani daha kuvvetli birçok
şehirlerin helakinden anlaşılır ki seni çıkarmak isteyen o Mekke kâfirlerini
kurtaracak bir yardımcı yoktur. Mekke helak edilmeyecek, fakat orada küfredenler
bırakılmayacaktır. Mekke fethedilecektir.
14- Rabbinden
bir delil üzerinde bulunan kimse hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilmiş
de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimseler gibi olur mu? Bu ifade iki tarafın
durumlarını bir karşılaştırmadır. Delil üzerinde olan peygamber ve ona tabi
olan müminler, hevalarına uyanlar da onlara zıt giden kâfirlerdir.
15- O korunan
müttakilere vaad edilen cennetin temsili "Altlarından ırmaklar akan cennetler."
diye cennetin altından aktığı anlatılan ırmakların burada da bir tefsiri vardır.
Müttakiler denilmiş ve bu şekilde şu anlatılmıştır: Dinden asıl maksat takvadır,
iman ve salih amel de takva cümlesindendir. Esası vacip olan fiilleri yapıp,
kötülüklerden kaçınarak, Allah'ın himayesi altına girip, azabından korunmaktır.
Yani "Allah, iman edip salih amel işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere
koyar." âyetinin ifadesince Muhammed'e indirilene iman edip salih ameller
yaparak korunan müminlere vaad olunan cennetin temsili, temsil yoluyla acaip
bir halinin tasviri şudur: Orada ırmaklar var. Öyle bir sudan ki bozulması
yok, bayatlamaz, tadı bozulmaz, kokmaz, yiğmez, öyle akar gider. Yine ırmaklar
var öyle bir sütten ki tadı değişmez, dünya sütleri gibi ekşimez, kesilmez,
kokmaz, yaratıldığı şekilde taptaze akar. Yine ırmaklar var bir şaraptan ki
içenlerine lezzet, dünya şarapları gibi kekreliği yok, sarhoş ediciliği yok,
günahı, vebali yok. Yine nehirleri var öyle baldan ki sâfi süzme, mumu yok,
posası yok.
Ebu's-Suud
der ki: Cennetin meşrubatını dünyada en çok hoşa giden meşrubatın eksikliklerinden
soyutlayıp arındırmak suretiyle bir temsildir. İbnü Abbas'tan rivayet edilmiştir
ki, bu ırmakların sütü sağılmaz. Said b. Cübeyr'den de rivayet edilir ki,
işkembe pisliği ve kan arasından çıkma değildir. Şarabı sıkıcıların ayağı
ile çiğnenmez. Balı arılardan çıkmaz. Hem onlara meyvelerin her türlüsünden
var. İçecekler öyle aktığı gibi yiyeceğin de her çeşidi var. Fakat ihtiyaç
için değil sırf lezzet için, çünkü meyve lezzet için yenilir. Bir de meyve
sermaye üzerinde elde edilen hasılata da denir. Cennetlikler sermayeden değil
amellerinin meyvesi olan hasılat ve gelirlerden rızıklandırılacaklardır. Hem
de Rablerinden bir mağfiret vardır. Mağfiret, günahı örtmek demek olduğuna
göre o cennete girilmeden önce değil midir? O halde cennette mağfiretin mânâsı
nedir? Buna demişlerdir ki; önce olan mağfiret günahtan hesaba çekilmeme mânâsına
günahları örtmektir. Buradaki mağfiretten maksat ise utandırmamak için günahı
hiç anmamak, hatırlatmamak mânâsına günahları örtmektir. Yahut mağfiretten
maksat günahı iyilik ile örtmek mânâsına nimet ve Allah'ın rızasıdır. Artık
bir düşünmeli hiç böyle bu cennette ebedî olacak olan müttakiler, O cehennem
ateşinde ebedî olarak kalacak olan kimseye benzer mi? ki cennettekilerin o
güzel içeceklerine karşılık bir kaynar su ile sulanırlar da bağırsaklarını
parça parça eder.
16-Âyette
geçen kelimesi kelimesinin çoğuludur ki mideden sonra yemeğin intikal ettiği
bağırsağa denilir. Onlardan seni dinleyenler de var, ki bunlar münafıklardır.
Resulullah'ın meclisine gelirler, sözlerini dinlerler, fakat iman ve itina
ile dinlemedikleri için iyi bellemez. Hafife alırlardı. Hatta yanından çıktıklarında
kendilerine ilim verilmiş olan, Resulullah'ın sözlerinden ders alıp da ilme
nail olan Ashab-ı Kiram'a: "O demin ne dedi?" derlerdi. Bunu İbnü Mesud hazretlerine
söylediklerine dair bir görüş vardır. Bunlar, bu söz anlamaz herifler O kimselerdir
ki Allah kalplerinin üzerini mühürlemiştir. Ve hep hevalarına tabi olmaktadırlar,
keyiflerine tabi ola ola, kendilerinden ve kendi hevalarından başka hiçbir
şeye bakmayacak şekilde kalpleri mühürlenmiş olduğundan dolayıdır ki, kulaklarına
söz girmez.
17- Halbuki
hidayeti kabul edenlere gelince Allah yahut peygamberin söylediği söz onların
takvalarını artırmaktadır. Takva hislerini, korunma sebeplerini artırmaktadır.
O sayede onlar gereken hazırlığı yapmakta, saat gelince Allah Teâlâ'nın huzuruna
takva ile varmaya çalışmaktadırlar.
18- Demek
ki ötekiler sırf kıyamet saatini gözetiyorlar. Ansızın kendilerini bastırıvermesini
bekliyorlar. Fiilen başlarına kıyamet kopmadan inanmayacaklar, söz anlamayacaklar.
Çünkü belirtileri de geldi. Âyette geçen "Râ"nın fethasıyla kelimesinin çoğulu
olarak, alametler, demektir. Yani o kıyamet saatinin alametleri geldi. Bunların
başında buyuran ahir zaman peygamberinin peygamber olarak gönderilişi vardır.
Şehadet parmağı ile orta parmağını göstererek: "Ben peygamber olarak gönderildim.
Saat işte şu ikisi gibi." buyurmuştur. Ayın yarılması ve diğerleri gibi mucizeler
göstermiştir. Böyle alametler geldiği halde iman etmediler. Demek ki o saatin
bilfiil başlarına birdenbire gelivermesini bekliyorlar, bu âyette de kıyamet
saatini, bütün dünyanın yıkılması mânâsına büyük kıyamet saati olarak yorumluyorlarsa
da burada adı geçen kâfirlerin özellikle kendi saatleri, kendi kıyametlerinin
kopması mânâsını anlamak daha makul ve "Belirtileri geldi." âyetinin mânâsı
ile uyarıya daha uygundur. Bu alametler sûrenin ilk âyetlerinde gösterildiği
üzere Muhammed'e indirilene iman edip güzel güzel, çalışmakta olan müminlerin
günden güne ilerlemesi ve ona küfredip Allah yolundan sapan kâfirlerin Mekke'deki
müşrikler cumhuriyetinin düşmesini ve şaşkınlığını anlatan alametler yani
Hz. Muhammed'in mucizeleri olmalıdır. Onları gördükleri halde inanmayanlar
bilfiil kendi başlarına kıyamet kopmadan inanmayacaklardır. Fakat o geldiği
vakit akıllanıp anlamaları kendilerinin ne işlerine yarar? Çünkü o zaman korunmaya
imkan kalmaz. Ümitsizlik halindeki iman makbul olmaz.
19-Sûrenin
başından buraya kadar geçen açıklamalara bir sonuç olmak üzere buyuruluyor
ki: Öyle ise şimdi iyi bil ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, tapılacak,
ibadet yapılacak, kulluk edilecek, mabud tanınacak başka hiçbir mabud yok,
yalnız ilâhlık kendisinin hakkı olan Allah vardır. Gerçeğin böyle olduğunu
şimdi kıyamet kopmadan önce bil. Bil de hem kendi günahın için mağfiret iste,
hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için. Nerede dolaşıp, nerede karar
kılacağınızı Allah bilir. Halinizin ne olduğunu dünya ve ahirette istikbalinizin
nereye varacağını yalnız Allah bilir. Onun için olmuş veya olması mümkün olan
her türlü günaha o şekilde istiğfar et. Bu istiğfarın cevabı Fetih Sûresi'nde
gelecektir.
Meâl-i Şerifi
20- İman edenler:
"Keşke cihad hakkında bir sûre indirilse." derlerdi. Ama hükmü açık bir sûre
indirilip de, içerisinde savaş zikredilince kalplerinde hastalık olanların
ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi sana baktığını
görürsün. Oysa onlar için ölüm yaşamaktan daha uygundur.
21- Onların
vazifesi itaat ve güzel söz söylemekti. Sonra iş kesinleşince Allah'ın emrine
sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.
22- Demek
siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız ve akrabalık
bağlarınızı koparacaksınız öyle mi?
23- İşte onlar,
Allah'ın lanetlediği, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.
24- Onlar
Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?
25- Gerçekten
doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenlere
şeytan, kötülüklerini güzel göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.
26- Çünkü
onlar Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere: "Bazı işlerde biz size itaat
edeceğiz." demişlerdi. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyordu.
27- Melekler
onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl
olacak?
28- Bu onların
Allah'ı gazablandıran şeylere uymaları ve O'nun rızasına sebep olacak şeyleri
beğenmemelerinden dolayıdır. Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.
20-21- İman
edenler diyorlar ki: "Bir sûre indirilseydi".
Durumlarında
günden güne düzelme artmış, imanlarında sadık, ihlaslı müminler, kâfirlerin
sapıklık ve azgınlıkları karşısında takva duygularının artmasıyla Allah yolunda
cihada izin verilmesini arzu ederek o konuda bir sûre indirilmesine özlem
duyuyorlar. Onun üzerine muhkem bir sûre indirilip, onda savaş anılınca, yani
savaşın vacip oluşu, şüphe ve ihtimalden uzak, sağlam bir şekilde açıklanan
bir sûre, yahut hükmü sabit, neshedilmemiş bir sûre. "Ey iman edenler! Küfredenlerle
karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun." (Muhammed, 47/4) buyurulun
bu sûre, "Allah yolunda savaşın." (Bakara, 2/190, 244), "Size savaş farz kılındı."
(Bakara, 2/216) buyurulan Bakara Sûresi, "Ey iman edenler! Küfredenlerle karşılaştığınız
zaman onlara arkalarınızı dönmeyin." (Enfal, 8/15). "Bir düşman topluluğu
ile karşılaştığınız zaman sebat edin." (Enfal, 8/ 45) buyurulan Enfal ve nihayet
Berâe (Tevbe) Sûresi gibi savaş anılan sûrelerin hepsi bu hususta muhkemdir.
Savaş âyetleri "Savaş ağırlıklarını atana kadar." sabittir.
Görüyorsun
ki o kalplerinde bir hastalık bulunanları, bir münafıklık, yahut din zayıflığı
bulunanları. Sana öyle bir bakış bakıyorlar ki, tıpkı ölümden baygınlık gelmiş
kimsenin bakışı gibi. Yani gözünü açmaya dermanı olmayan, ölmek üzere bulunan
bir kimse gibi baygın baygın gözlerini kaldıramıyor, yan yan bakıyorlar, öyle
korkuyorlar. O da onlara daha uygundur. Yani öyle kimselere de ölüm yaşamaktan
daha uygun, daha münasiptir. Yahut den ismi tafdil olarak in de en dehşetlisi
onlara demektir.
22- Demek
ki iş başına gelecek olsanız. Burada "Tevellî"nin iki mânâya ihtimali vardır:
Birisi, arkasını dönüp kaçmak mânâsına "tevellî"den, birisi de "velâyet"ten
tefe'ül ölçüsü olarak, vali olmak, iş başına geçmek mânâsına tefsir edilmiştir.
Dolayısıyla şu iki mânânın ikisi de doğrudur. Birinci mânâya göre nasıl o
korkaklıkla döner, savaştan kaçar da yeryüzünde bozgunculuk yapar, ordu bozanlık
edip, düşmanın istilasına sebep olur, ve yakınlarınızı doğratabilir misiniz?
ERHAM: "Rahim"
kelimesinin çoğuludur. Rahim, esasen kadının çocuk yeri olan cihazıdır. Yakınlık
kaynağı olması itibariyle akrabalığa da rahim denir. Bu mânâ ile akrabaya
ulu'l-erham (rahim sahibi) denildiği gibi erham da denilir ki burada bu mânâyadır.
Yani çoluğunuzu çocuğunuzu, kadınlarınızı hısımlarınızı parçalatabilir misiniz?
Çünkü müslüman ordusunda bozgun çıkarıp, düşman istilasına sebep olunduğu
takdirde meydana gelecek sonuç budur. Öbür mânâca nasıl o korkaklıkla iş başına
geçer, kumandayı elinize alır da vatanınızı cahiliye devri gibi bozguna verir,
ihtilal içinde hısım ve akrabalarınızı yine öyle perişan edebilir misiniz?
Bu âyetle yakınlarla ilgiyi kesmenin haramlığına delil getirilir.
23-Burada
bunları bu şekilde kınarken, böyle kınama yoluyla bile hitaba layık olmadıklarını
anlatmak için hitabı değiştirmek suretiyle buyuruluyor ki: Onlar, o vasıfları
anlatılan ve savaş emri kesinlik ve ciddiyet kazandığı sırada sadakatsizlik
edip de yakınlarını doğratacak şekilde vatanlarını bozguna verecek olan kalbi
hastalıklı olanlar, Allah'ın lanet ettiği, rahmet alanından kovduğu kimselerdir.
Onun için kulaklarını sağır ve gözlerini kör etmiştir. Hak kelamını işitmezler.
Nefislerde ve ufuklardaki hakkın âyetlerini görmezler, bakmak istemedikleri
için görmezler.
24- Öyle olmasa
Kur'an'ı bir düşünmezler mi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?
Bunun "Allah onların kalpleri üzerine mühür vurdu." (Nahl, 16/108) âyetinin
mânâsı üzere istifham-ı takdirî olması sözün gelişine daha uygundur. Burada
fâsılası ta yukarıdaki fâsılasına bakmaktadır. Onu hatırlatır, gözden kaçırılmasın.
25- Şüphesiz
gerisin geri irtidada doğru gidenler, şeytan onlara fit verdi. Büyük günahları
önemsiz göstererek şehvetlere saldırttı. Ve onları arzu ve uzun emellere düşürdü.
26- Şu sebeple
ki bunlar, bu münafıklar Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlar dediler: Kureyzaoğulları
ve Nadiroğulları yahudileri Hz. Peygamber'e Kur'ân'ın indirilmesinden hoşlanmamışlardı.
Kureyş müşrikleri de "Bu Kur'ân şu iki şehirden bir büyük adama indirilseydi
ya." (Zuhruf, 43/31) demişlerdi. Münafıklar o yahudilere veya müşriklere gizlice
söz vererek "Biz size bazı işlerde itaat edeceğiz." demişlerdi. Nitekim Haşr
Sûresi'nde, "Münafıklık yapanları görmedin mi? Kitap ehlinden küfreden kardeşlerine
'Yemin ederiz ki eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız mutlaka biz de sizinle
beraber çıkarız. Ve sizin aleyhinizde ebedî olarak kimseye itaat etmeyiz.
Size savaş açılırsa mutlaka size yardım ederiz' diyorlar." (Haşr, 59/11) buyurulmuştur.
Ahzab (Hendek) savaşındaki ittifakları da vardı. Halbuki Allah onların o gizli
konuşmalarını biliyordu. Öyle iken onu hesaba almadılar da Allah'a ve peygamberine
karşı gizli ittifaka kalkıştılar.
27- "O halde
melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl
olacak bakalım?"
28- Allah
onların amellerini boşa çıkarmıştır. Âyette geçen ihbat, amelin sevabını giderip
hiçe indirmektir. Güzel amel günaha keffaret olup kötü ameli örttüğü gibi
kötü ameller de iyi amelleri boşa çıkarır. Bu şekilde ihbat, keffaret ve mağfiretin
zıddı demek olur. Anlaşılıyor ki onların iyi amelleri de yok değildi. Fakat
Allah'ın gazabını davet eden şeyler yapıp rızasını gözetmediklerinden dolayı
iyi amelleri boşa gitmiştir.
Meâl-i Şerifi
29- Yoksa
kalplerinde hastalık olanlar Allah kendilerinin kinlerini hiç ortaya çıkarmaz
mı sandılar?
30- Ey Muhammed!
Eğer biz dileseydik onları sana gösterirdik. Sen de onları yüzlerinden tanırdın.
Andolsun ki, sen onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah ise bütün
yaptıklarınızı bilir.
31- Andolsun
ki, biz içinizden cihad edenlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve yaptıklarınızla
ilgili haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi deneyeceğiz.
32- Şüphesiz
ki, inkâr edenler, Allah yolundan menedenler ve kendilerine doğru yol açıkça
belli olduktan sonra Peygamber'e karşı gelenler Allah'a hiçbir zarar veremeyeceklerdir.
Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
33- Ey iman
edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.
34- Şüphesiz
ki, inkâr edip, Allah yolundan saptıran, sonra da kâfir olarak ölenlere gelince
Allah onları asla bağışlamayacaktır.
35- Sakın
gevşemeyin ve üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir.
O sizin amellerinizi eksiltmeyecektir.
36- Dünya
hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız,
Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da
istemez.
37- Eğer sizden
onların tamamını isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Bu da sizin
bütün kinlerinizi ortaya çıkarırdı.
38- İşte sizler
Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. İçinizden kiminiz cimrilik
ediyor. Ama cimrilik eden ancak kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir,
siz ise fakirsiniz. Eğer siz Hakk'tan yüz çevirirseniz Allah yerinize başka
bir kavim getirir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar.
29- Allah
kendilerinin kinlerini hiç meydana çıkarmaz. Yani Allah bilse de peygamberine
ve müminlere bildirmez mi zannettiler? Ne boş zan!
30- Dilesek
onları sana gösterirdik de. Kâdı Beydavî gibi bazıları burada göstermeyi kalbî
ve ilmî gösteriş yani tarif etmek, tanıtmak mânâsına tefsir etmişlerse de
zahir olan gözle gösteriştir. Marifetin onun üzerine tertibi daha kuvvetli
görülür. Şöyle ki: Gösterirdik de kendilerini simaları ile şahıslarını tayin
ettiren farklı alametleri ile tanırdın. Bununla beraber sen onları sözlerinin
lahninde de tanırsın. Sözün lahni, söyleniş tarzı, edası, üslûbu, yahut eğimi,
kıvrımıdır.
Nitekim i'rabda
veya tecvidde hataya da lahin denilir. Mesela zafer elde edildiği zaman "Biz
de sizinle beraberdik." (Ankebut, 29/10) demeleri, biraz sıkışınca "Şüphesiz
bizim evlerimiz açıktır." (Ahzap, 33/13) demeleri, yahut demin geçtiği üzere
"o demin ne dedi?" demeleri gibi sözler hep sözün lahni cümlesindendir. Allah
bütün amellerinizi bilir. Hepinizin niyetlerinize göre, iyiye iyi, kötüye
kötü, uygun olan karşılığını verir.
31- Ve andolsun
ki sizi imtihana çekeceğiz. Cihad gibi bazı meşakkatli sorumluluklarla mükellef
kılacağız. Ta ki içinizden cihad edip uğraşanları ve sabredip dayananları
bilelim. Yani belli edip meydana çıkaralım. Ve haberlerinizi deneyelim. Yani
cihad ve sabrınıza, iman ve sadakatinize, kahramanlıklarınıza ait haberlerinizi,
uyulması gereken bir örnek olması için imtihan meydanlarından görünür âleme
yayıp ilan edelim.
32- "Haberiniz
olsun ki o inkâr edip Allah yolundan meneden ve hak kendilerine açıkça belli
olduktan sonra peygambere karşı gelenler" Kureyzaoğulları, Nadiroğulları veya
Bedir günü müşrikler ordusunu besleyenler gibiler Allah'a hiçbir zarar verecek
değillerdir. Yani Allah'ın peygamberine hiçbir zarar eriştiremezler de O,
onların amellerini boşa çıkarır. Yani iyi amellerinin sevabını o küfür ve
sapıtıp karşı gelmeleri ile mahvedecek, yahut o yoldaki bütün mesailerini,
çalışmalarını hiçe giderecektir.
33- Ey iman
edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin de amellerinizi iptal
etmeyin. Yani öbürlerinin yaptığı gibi küfür, münafıklık, kendini beğenme,
riya, başa kakma, eziyet etme ve bunlara benzer itaatsizlik ve başlanmış olan
herhangi bir ameli bozup iptal edecek ters bir fiil ve hareket ile boşa gidermeyin,
hükümsüz bırakmayın.
34-Çünkü "Haberiniz
olsun ki küfredip Allah yolundan sapan, sonra da kâfir oldukları halde ölenleri
Allah hiçbir zaman bağışlamaz." Yani amelleri boşa çıkarıldıktan başka bir
bağışlanma ihtimali de yoktur. Deniliyor ki bu âyet de Kalîb ashabı hakkında
nazil olmakla beraber, küfür üzere ölenlerin hepsini kapsamaktadır.
35-Kalîb ashabı:
Bedir'de öldürülüp kuyuya atılmış olan müşriklerdir. Öyle ise gevşeklik etmeyin,
zayıflık göstermeyin, yani öyle küfür ile ölenlerin bağışlanmayacağı küfrün,
itaatsizliğin amelleri boşa çıkaracağı malumunuz olunca artık amellerinizi
iptal etmeyin ve gevşeklik, alçaklık yapmayın. Alçaklık edip de horluk ve
miskinlik ile barışa yalvarmayın. Sizler en üstün, en galip olacak iken ve
Allah sizinle beraber iken, yani size yardım ve zafer vaad etmekte iken Her
iki halde o size amellerinizi noksanına ödemez, zulmetmez. Burada "Gevşeklik
etmeyin ve barışa yalvarmayın." diye barışa yalvarmaktan menedilmiş olması,
düşman tarafından yapılmış olan herhangi bir barış teklifinin reddini gerektirmez.
Nitekim, Enfal Sûresi'nde "Eğer onlar, barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş."
(Enfal, 8/61) âyetiyle barışa yanaşan düşmanların talebine karşı barışa yanaşmak,
emredilmişti. Fetih Sûresi'nde geleceği üzere Hudeybiye barışı da müslümanların
galibiyeti halinde idi. Demek ki maksat herhalde, barışı reddetmek değil gevşeklik
edip de zillet ile barışa talip olmamaktır. Bunlar, Muhammed ümmetinin, "İman
edip salih amel işleyenler ve Muhammed'e indirilene inananlar" (Muhammed,
47/2) niteliğini muhafaza etmek şartıyla gelecekte ulaşacakları yüksekliği
haber vermekle peygamberine vaaddir.
36-Bu şekilde
ileride vaad edilmiş olan fetihlere hazırlık ve ahiret sevabına teşvik için
buyuruluyor ki: Dünya hayatı sırf bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Öyle sebatsız
önemsizdir. İlerisi için bir kazanç ve koruma vasıtası olmak üzere istifade
edilmediği takdirde hiçtir. Ve eğer iman eder ve ahiret için korunursanız
iman ve takvanızın sevaplarını Allah size verir. Bütün mallarınızı da istemez.
O korunmak ve cihad etmek için lâzım gelen masraflara infak etmek üzere mallarınızın
hepsini de istemez.
37- Eğer sizden
o mallarınızın hepsini ister de sizi çıplak bırakacak olursa, zekat veya savaş
teklifi adına mallarınızın kökünü kazıyacak olup bütün mallara el koymaya
kalkışırsa cimrilik yaparsınız, esirger, vermezsiniz. Vermemeye hakkınız olur.
O zaman bütün kinlerinizi meydana çıkarır. Bozgun ve ihtilal çıkarmaya sebep
olur. Fakat Allah ve peygamber sizden öyle bütün mallarınızı istemez.
38- Siz anlarsınız
ki Allah yolunda infak edesiniz diye davet ediliyorsunuz, ki bu davet zekatı
ve savaş techizatını, yardımını kapsayabilir. Allah daha iyisini bilir, Mekke'nin
fethine dair hazırlıklardır. Yine de içinizden cimrilik yapan var. Fakat her
kim cimrilik eder, kıskanırsa sırf kendi nefsinden kıskanmış olur. Çünkü infakın
menfaati, cimriliğin zararı kendine ait olur. Allah zengindir. Fakir sizsiniz,
ihtiyaç sizindir. Bu emirler sizin ihtiyacınız, sizin menfaatiniz içindir.
Ve eğer siz
yüz çevirirseniz, yani o iman ve takva ile infaktan çekinerek bu emre sahip
olmayacak olursanız, size bedel başka bir kavmi tutar, bu işin başına geçirir.
Sonra onlar sizin gibi olmazlar. İman ve takva ile bu işe sahip olur, vaad
edilmiş olan sevap ve fetihlere onlar nail olurlar. (Mâide Sûresi'ndeki "Ey
iman edenler, sizden her kim dinden dönerse..." (Mâide, 5/54) âyetinin tefsirine
bkz.)