ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
Okunuşu: Sâd, vel kur’âni zîz zikr(zikri).
Sâd / 1 - (Ahmet Tekin)
Sâd. Hakları ve sorumlulukları, ilâhî emirleri ve günahtan korunma yollarını, dini ve şeriatı, şanınızı ve şerefinizi yükseltecek hükümranlık esaslarını içeren, zikir ve öğütlerle dolu, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’a andolsun!
Sâd / 1 - (Ali Ünal)
Sād. Gerçeği anlatan ve (ona karşı çıkanları) ikaz buyuran şerefli Kur’ân’a andolsun (ki sen, Allah’ın dinini tebliğ için gönderilen bir rasûlsün).
Sâd / 1 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-2) Sâd. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun ki inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık (düşmanlık) içindedirler.
Sâd / 1 - (Diyanet Vakfi)
(1-2) Sâd. Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
Okunuşu: Belillezîne keferû fî izzetin ve şikâk(şikâkın).
Sâd / 2 - (Abdullah Parlıyan)
Ama Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, boş gurura kapılmış, bu sebeple de doğru yolu bırakıp yanlış ve eğri yollara sapmışlardır.
Sâd / 2 - (Ahmed Hulusi)
Bak kendilerini şerefli sanan o hakikat bilgisini inkâr edenler, hakikatlerinden kopuk bir yaşam içindedirler!
Sâd / 2 - (Ahmet Tekin)
Doğrusu, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar, boş bir gurur, bir ayrılık, bir bölücülük, hakka muhalefet ve düşmanlık içindeler.
Sâd / 2 - (Ali Ünal)
Ne var ki, (seni) ret ve inkâr edenler, gurur, kibir içinde ve (Kur’ân’a karşı) sürekli muhalefet halindedirler.
Sâd / 2 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-2) Sâd. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun ki inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık (düşmanlık) içindedirler.
Sâd / 2 - (Diyanet Vakfi)
(1-2) Sâd. Öğüt veren Kur'an'a yemin ederim ki, küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
Sâd / 2 - (Hasan Basri Çantay)
(haal) küfredenler (in iddia etdikleri gibi değildir). Bil'akis (onların dışı boş) bir onur, (içi ise tam) bir tefrika içindedir.
Sâd / 2 - (Muhammed Esed)
Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, boş gurura kapılmış ve (bu sebeple) (doğru yolu bırakıp) yanlış ve eğri yollara sapmışlardır.
Sâd / 2 - (Suat Yıldırım)
(Kâfirler) Bu Kur’ân’ı onda şüpheye yer verecek herhangi bir taraf olduğundan değil, ama asıl kendileri Allah’a karşı kibir ve muhalefet taşıdıkları için inkâr ediyorlar.
كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
Okunuşu: Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Sâd / 3 - (Diyanet İşleri)
Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Adem Uğur)
Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Ahmed Hulusi)
Onlardan önce, nice nesilleri feryat figan içinde helâk ettik! Artık kurtulmaları mümkün değildi!
Sâd / 3 - (Ahmet Tekin)
Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat etmişlerdi. Artık kurtulma zamanı geçmişti.
Sâd / 3 - (Ali Bulaç)
Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Ali Ünal)
Ama Biz, onlardan önce (inkâr ve muhalefette direnen) nice nesilleri helâk ettik. (Azabımız başlarına inince) pişmanlık içinde ne çığlıklar kopardılar ama, artık cezamızı tehir zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Bekir Sadak)
Onlardan once nice nesilleri yok ettik. Feryat ediyorlardi; oysa artik kurtulma zamani degildi.
Sâd / 3 - (Celal Yıldırım)
Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki çığlık atıp yardım istiyorlardı. Ama artık kurtulma vakti değildi.
Sâd / 3 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlardan önce nice milletleri (isyanlarından olayı) helak ettik. Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (bize nasıl) yalvarıyorlardı!
Sâd / 3 - (Diyanet Vakfi)
Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Edip Yüksel)
Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Feryat ettiler, ancak artık kurtuluş zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Gültekin Onan)
Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Harun Yıldırım)
Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Hasan Basri Çantay)
Biz kendilerinden evvel nice ümmet (ler) i helâk etdik. O zaman (ne) çığlıklar kopardılar. Halbuki (o vakit, azâbdan kaçıb) kurtulma vakti değildi...
Sâd / 3 - (Hayrat Neşriyat)
Onlardan önce nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk ettik; o zaman feryâd ettiler; (ama) artık kurtuluş zamânı değildir!
Sâd / 3 - (İbni Kesir)
Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik de onlar, çığlıklar kopardılar. Halbuki kurtulmak vakti değildi.
Sâd / 3 - (Kadri Çelik)
Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryat ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Muhammed Esed)
Onlardan önce kaç nesli (bu günahlarından dolayı) yok ettik! Ve artık kaçmalarının mümkün olmadığını anladıklarında (nasıl) yalvarıyorlardı (Bize)!
Sâd / 3 - (Mustafa İslamoğlu)
Kendilerinden önce nice kuşakları helak ettik; tam bu sırada imdat dilediler, fakat kurtuluşun vakti çoktan geçmişti.
Sâd / 3 - (Ömer Öngüt)
Onlardan önce nice nesiller helâk ettik. Feryat ettiler ve fakat artık kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Şaban Piriş)
Onlardan önceki nesillerden nicelerini helak ettik. Feryat ettiler ama kurtuluş/kaçış vakti geçmişti.
Sâd / 3 - (Sadık Türkmen)
Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik/imha ettik. Feryat ettiler fakat kurtulmak vakti geçmişti.
Sâd / 3 - (Seyyid Kutub)
Onlardan önce nice nesilleri helak ettik de feryad ettiler. Oysa artık kurtuluş zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Suat Yıldırım)
Biz onlardan önce nice nesilleri silip süpürdük. O zaman ne çığlıklar, ne feryatlar kopardılar! Ama kurtuluş zamanı çoktan geçmişti!
Sâd / 3 - (Tefhim-ul Kuran)
Biz kendilerinden önce, nice kuşakları yıkıma uğrattık da onlar feryad ettiler; ancak (artık) kurtulma zamanı değildi.
Sâd / 3 - (Ümit Şimşek)
Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryad edip durdularsa da kurtuluş vakti geçmişti.
Sâd / 3 - (İlyas Yorulmaz)
Onlardan önce nice kasabaları helak ettik. Azap onlara gelince, bağırıp çağırdılar, ama kaçacak zamanları yok.
وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
Okunuşu: Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Sâd / 4 - (Diyanet İşleri)
Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.”
Sâd / 4 - (Abdullah Parlıyan)
Şimdi bu insanlar, aralarında bir uyarıcının çıkmasına şaşmaktadırlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: “O peygamber sadece bir büyücü ve yalancıdır.
Sâd / 4 - (Adem Uğur)
Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!
Sâd / 4 - (Ahmed Hulusi)
O hakikat bilgisini inkâr edenler, kendi aralarından bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da: "Bu yalancı bir büyücüdür" dediler.
Sâd / 4 - (Ahmet Tekin)
İçlerinden, kendilerine sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan bir uyarıcı, bir peygamber geldi diye şaştılar. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler:'Bu, büyüleyici konuşarak aklı etki altına alan, peygamberlik iddiasında yalancı biri' dediler.
Sâd / 4 - (Ahmet Varol)
Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler. İnkâr edenler dediler ki: 'Bu yalancı bir büyücüdür.
Sâd / 4 - (Ali Bulaç)
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür."
Sâd / 4 - (Ali Fikri Yavuz)
(Kureyş oğulları) içlerinden kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiğine şaştılar da, o kâfirler şöyle dediler: “- Bu, bir sihirbazdır, bir yalancıdır.
Sâd / 4 - (Ali Ünal)
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesini tuhaf buluyor ve küfürde diretenler, “Bu” diyorlar, “bir sihirbaz, (Allah’a iftira atan) büyük bir yalancı.
Sâd / 4 - (Bekir Sadak)
(4-5) Aralarindan bir uyaricinin gelmesine sasmislardi. Inkarcilar: «Bu, pek yalanci bir sihirbazdir; tanrilari tek bir tanri mi yapti? Dogrusu bu tuhaf bir seydir» demislerdi.
Sâd / 4 - (Celal Yıldırım)
Kendilerine uyarıcı bir peygamber geldi diye hayret ediyorlar ve kâfirler: Bu çok yalancı bir sihirbazdır,
Sâd / 4 - (Cemal Külünkoğlu)
(4-5) Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. O inkârcılar dediler ki: “bu yalancı bir sihirbazdır. O, bütün ilahları (reddedip) bir tek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!”
Sâd / 4 - (Diyanet İşleri (eski))
(4-5) Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: 'Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir' demişlerdi.
Sâd / 4 - (Diyanet Vakfi)
(4-5) Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
Sâd / 4 - (Edip Yüksel)
Onlara, kendilerinden bir uyarıcının gelmesini yadırgadılar. İnkarcılar, 'Bu pek yalancı bir büyücüdür,' dediler,
Sâd / 4 - (Gültekin Onan)
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: "Bu yalan söyleyen bir büyücüdür."
Sâd / 4 - (Hasan Basri Çantay)
O kâfirler içlerinden (kendilerinin başına çökecek) tehlikeleri bildiren (bir peygamber) geldiğine şaşdılar, «Bu, dedi (ler), bir büyücü, bir yalancıdır»;
Sâd / 4 - (Hayrat Neşriyat)
Buna rağmen (onlar şimdi) kendilerine içlerinden bir korkutucu gelmesine şaştılar. Ve o kâfirler dediler ki: 'Bu pek yalancı bir sihirbazdır.'
Sâd / 4 - (İbni Kesir)
Küfredenler içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırmışlardı da demişlerdi ki: Bu, çok yalancı bir sihirbazdır.
Sâd / 4 - (Kadri Çelik)
İçlerinden kendilerine bir uyarıp korkutucunun gelmiş olmasına şaştılar. Küfre sapanlar dedi ki: “Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.”
Sâd / 4 - (Muhammed Esed)
Şimdi bu (insanlar) aralarından bir uyarıcının çıkmasına şaşmaktadırlar; ve hakikati inkar edenler şöyle diyorlar: "O (sadece) bir büyücü, bir yalancıdır!
Sâd / 4 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve onlar aralarından birinin kendilerine uyarıcı olarak gelmesine şaştılar; işte bu kafirler şöyle dediler: "Bu, göz boyamak isteyen yalancının biri.
Sâd / 4 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(4-5) Ve kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden dolayı taaccübe düştüler ve o kâfirler dedi ki: «Bu, bir yalancı sâhirdir.» «İlâhları bir ilâh mı kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek ziyâde acaip bir şey.»
Sâd / 4 - (Ömer Öngüt)
Aralarından bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler ve o kâfirler şöyle dediler: "Bu pek yalancı bir sihirbazdır. "
Sâd / 4 - (Şaban Piriş)
Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar. Kafirler dedi ki: -Bu, yalancı bir sihirbaz!
Sâd / 4 - (Sadık Türkmen)
Içlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da, inkârcılar dediler ki: “Bu yalancı bir sihirbazdır,
Sâd / 4 - (Seyyid Kutub)
Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. İnkârcılar; «bu yalancı bir sihirbazdır» dediler.
Sâd / 4 - (Suat Yıldırım)
(4-5) İçlerinden kendilerini uyarıp irşad edecek birinin gelmesine her nedense şaşırdılar ve o kâfirler: "Bu bir sihirbaz, bir yalancı! İşte tutmuş bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!" dediler.
Sâd / 4 - (Süleyman Ateş)
Onlara kendilerinden bir uyarıcı (peygamber) gelmesine hayret ettiler de o kâfirler dediler ki: "Bu yalancı bir sihirbazdır."
Sâd / 4 - (Tefhim-ul Kuran)
İçlerinden kendilerine bir uyarıcı korkutucunun gelmiş olmasına şaştılar. Kâfirler dedi ki: «Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.»
Sâd / 4 - (Ümit Şimşek)
Onlar, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da 'Bu yalancı bir sihirbaz,' dediler.
Sâd / 4 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dedi bu nankörler: "Bu adam yalanlar düzen bir büyücü..."
Sâd / 4 - (İskender Ali Mihr)
Ve onlara kendilerinden bir uyarıcı gelmesi acayiplerine gitti (şaşırdılar). Ve kâfirler: "Bu çok yalancı bir büyücü." dediler.
Sâd / 4 - (İlyas Yorulmaz)
Onlara, kendi içlerinden bir uyarıcı geldi diye şaşırdılar. İnkâr edenler “Bu adam sihirbaz ve çok yalancı” dediler.
أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
Okunuşu: E cealel âlihete ilâhen vâhıden, inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
Sâd / 5 - (Abdullah Parlıyan)
O peygamber bütün ilahları reddedip, bir ve tek gerçek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu bu çok tuhaf bir şeydir.”
Sâd / 5 - (Ahmed Hulusi)
"Tanrıları, tek bir tanrıya mı indirgedi (diye anladılar)? Muhakkak ki bu çok acayip bir şeydir!"
Sâd / 5 - (Ahmet Tekin)
'Birçok tanrıdan, ilâhlığı kaldırdı da, bir tanrıya mı tahsis etti? Bu gerçekten şaşılacak bir şey.' dediler.
Sâd / 5 - (Ali Ünal)
“Tutmuş, onca ilâhı tek bir ilâh yapıyor. Bu yaptığı, gerçekten pek tuhaf, şaşılacak bir şey!”
Sâd / 5 - (Bekir Sadak)
(4-5) Aralarindan bir uyaricinin gelmesine sasmislardi. Inkarcilar: «Bu, pek yalanci bir sihirbazdir; tanrilari tek bir tanri mi yapti? Dogrusu bu tuhaf bir seydir» demislerdi.
Sâd / 5 - (Cemal Külünkoğlu)
(4-5) Aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşırdılar. O inkârcılar dediler ki: “bu yalancı bir sihirbazdır. O, bütün ilahları (reddedip) bir tek ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!”
Sâd / 5 - (Diyanet İşleri (eski))
(4-5) Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: 'Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir' demişlerdi.
Sâd / 5 - (Diyanet Vakfi)
(4-5) Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
Sâd / 5 - (Muhammed Esed)
O, bütün ilahları (reddedip) bir (tek) ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydir!"
Sâd / 5 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(4-5) Ve kendilerine içlerinden bir korkutucunun gelmesinden dolayı taaccübe düştüler ve o kâfirler dedi ki: «Bu, bir yalancı sâhirdir.» «İlâhları bir ilâh mı kılmış? Şüphe yok bu, elbette pek ziyâde acaip bir şey.»
Sâd / 5 - (Suat Yıldırım)
(4-5) İçlerinden kendilerini uyarıp irşad edecek birinin gelmesine her nedense şaşırdılar ve o kâfirler: "Bu bir sihirbaz, bir yalancı! İşte tutmuş bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!" dediler.
وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ
Okunuşu: Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Sâd / 6 - (Diyanet İşleri)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?” diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 6 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve ileri gelenlerinden bir kısmı, kalkıp gitmiş ve yürüyün demiştir ve dayanın mâbutlarınıza kulluk etmede; şüphe yok ki istenen şey de budur elbet.
Sâd / 6 - (Abdullah Parlıyan)
Ve ileri gelenlerinden bir kısmı fırlayıp: “Pes etmeyin, yürüyün gidin, ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin, yapılacak tek şey budur!” demişlerdi.
Sâd / 6 - (Adem Uğur)
Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.
Sâd / 6 - (Ahmed Hulusi)
Onların ileri gelenleri: "Hadi yolunuza devam edin ve tanrılarınıza bağlı kalın! Muhakkak ki olması gereken budur!" diyerek yürüdü.
Sâd / 6 - (Ahmet Tekin)
İçlerinden kodamanlar kalkıp yürüdüler.'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin. Kesinlikle sizden istenen budur.'
Sâd / 6 - (Ahmet Varol)
Onlardan ileri gelen grup ortaya atılıp (dediler ki): 'Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde kararlılık gösterin. Çünkü bu (bizden) istenen bir şeydir.
Sâd / 6 - (Ali Bulaç)
Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti.
Sâd / 6 - (Ali Fikri Yavuz)
Kureyş’in ileri gelenleri (birbirlerine): “Haydi yürüyün, ilâhlarınıza (putlarınıza ibadete) devam edin. Doğrusu, arzu edilecek olan budur.” diyerek (meclisten) ayrılıp gittiler.
Sâd / 6 - (Ali Ünal)
İçlerinden önde gelenler harekete geçip, “Haydin,” diye birbirlerini kışkırtıyorlar, “Haydin, yürüyün (ve varın Muhammed’in üzerine)! İlâhlarınız(a ibadet) konusunda diretin. Gerçekte budur (baş olmaktır) (Muhammed’in davetiyle) arzu olunan.
Sâd / 6 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlardan ileri gelenler tepki gösterip şöyle dediler: “Yolunuza devam ediniz, tanrılarınızı bırakmayınız. Şüphesiz bizden istenen de budur.”[478]
Sâd / 6 - (Bekir Sadak)
(6-8) Onlardan ileri gelenler: «Yuruyun, tanrilariniza baglilikta direnin, sizden istenen suphesiz budur. Son dinde de bunu isitmedik; bu ancak bir uyarmadir. Kuran, aramizda ona mi indirilmeliydi?» dediler. Hayir, bunlar Kuran'imizdan suphededirler. Hayir, azabimizi henuz tatmamislardi.
Sâd / 6 - (Celal Yıldırım)
Onlardan ileri gelen grup da «haydi yürüyün de tanrılarınıza (ibâdet ve bağlılıkta) sabır gösterin. Çünkü elbette (sizden) istenilen de budur!»
Sâd / 6 - (Cemal Külünkoğlu)
(6-8) Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin! Yapılacak tek şey budur! Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurmadır! Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek ona mı indirildi?” dediler. Evet, onlar yalnız benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Doğrusu onlar henüz benim azabımı tatmadılar.
Sâd / 6 - (Diyanet İşleri (eski))
(6-8) Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?' dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır.
Sâd / 6 - (Diyanet Vakfi)
(6-8) Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 6 - (Edip Yüksel)
Onların liderleri öne fırladılar, 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlı kalın. Sizden istenen sadece budur.'
Sâd / 6 - (Gültekin Onan)
Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, tanrılarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti.
Sâd / 6 - (Hasan Basri Çantay)
Onların elebaşılarından bir gurüh (birbirine): «Yürüyün, ma budlarınıza (ibâdetde) sebâtedin. Şübhesiz ki arzu edilecek olan budur» diyerek kalkıb gitmişdir.
Sâd / 6 - (Hayrat Neşriyat)
(6-8) Onların ileri gelenleri ise: 'Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?' diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
Sâd / 6 - (İbni Kesir)
Onlardan ileri gelen grup ortaya atılıp (dediler ki): 'Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde kararlılık gösterin. Çünkü bu (bizden) istenen bir şeydir.
Sâd / 6 - (Kadri Çelik)
Onlardan önde gelen bir grup yola düşerek dedi ki: “Yürüyün ve ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) da kararlı olun; çünkü asıl istenen budur.”
Sâd / 6 - (Muhammed Esed)
Liderleri öne atılır: "Pes etmeyin ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin: yapılacak tek şey budur!"
Sâd / 6 - (Mustafa İslamoğlu)
Onların liderleri öne atılarak (der ki): "Devam edin, ilahlarınıza ısrarla sahip çıkın; yapmanız gereken tek şey budur!
Sâd / 6 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onlardan bir gürûh, «Yürüyünüz ve ilâhlarınızın üzerine sabrediniz, şüphe yok ki, irâde edilmiş şey budur,» diye çıkıp gittiler.
Sâd / 6 - (Ömer Öngüt)
Onların ileri gelenleri: "Haydi yürüyün! İlâhlarınıza bağlılıkta direnin! Şüphesiz ki bu sizden istenen bir şeydir!" diyerek kalkıp gittiler.
Sâd / 6 - (Şaban Piriş)
Onların ileri gelenleri: -Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta sebat gösterin, sizden istenen şey budur diye yola çıktılar.
Sâd / 6 - (Sadık Türkmen)
Ileri gelenlerinden/önderlerinden bir grup öne/ileri fırladı: “Yürüyün! İlâhlarınıza bağlılıkta direnin. Doğrusu sizden istenip beklenen şey budur!
Sâd / 6 - (Seyyid Kutub)
Onlardan ileri gelenler; «yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.»
Sâd / 6 - (Suat Yıldırım)
İçlerinden önde gelen eşraf takımı derhal harekete geçip "Hâla mı duruyorsunuz, kalkın yürüyüp gösteri yapın ve ilahlarınız konusunda direnip dayanacağınızı ilan edin! Bu, cidden yapılması gereken bir şeydir!" dediler.
Sâd / 6 - (Tefhim-ul Kuran)
Onlardan önde gelen bir grup: «Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) da kararlı olun; çünkü asıl istenen budur» diye çekip gitti.
Sâd / 6 - (Ümit Şimşek)
İleri gelenleri 'Yürüyün,' diyerek kalktılar. 'Tanrılarınız hakkında sebat gösterin. Sizden istenen budur.
Sâd / 6 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: "Haydi, yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen şey budur."
Sâd / 6 - (İskender Ali Mihr)
Ve onlardan ileri gelenler: "Yürüyün! İlâhlarınıza karşı sabırlı (kararlı) olun. Muhakkak ki sizden istenen mutlaka budur." (diyerek) ayrıldılar.
Sâd / 6 - (İlyas Yorulmaz)
Doğruları inkâr edenlerin ileri gelenleri “Kalkın yürüyün, ilahlarınıza sahip çıkın. Sizden istenen şey bu” diye ortaya çıktılar.
مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ
Okunuşu: Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhırati, in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
Sâd / 7 - (Diyanet İşleri)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?” diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 7 - (Ali Ünal)
“Biz, bu (tek ilâh iddiasını) şu zamanımızdaki inanç sistemlerinin hiç birinde duymadık. Bu, ancak bir uydurma!
Sâd / 7 - (Bekir Sadak)
(6-8) Onlardan ileri gelenler: «Yuruyun, tanrilariniza baglilikta direnin, sizden istenen suphesiz budur. Son dinde de bunu isitmedik; bu ancak bir uyarmadir. Kuran, aramizda ona mi indirilmeliydi?» dediler. Hayir, bunlar Kuran'imizdan suphededirler. Hayir, azabimizi henuz tatmamislardi.
Sâd / 7 - (Celal Yıldırım)
Diğer sonraki dinde de (Hıristiyanlıkta) hiç böyle bir şey duymadık; bu bir uydurmadan başkası değildir.
Sâd / 7 - (Cemal Külünkoğlu)
(6-8) Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin! Yapılacak tek şey budur! Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurmadır! Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek ona mı indirildi?” dediler. Evet, onlar yalnız benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Doğrusu onlar henüz benim azabımı tatmadılar.
Sâd / 7 - (Diyanet İşleri (eski))
(6-8) Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?' dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır.
Sâd / 7 - (Diyanet Vakfi)
(6-8) Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 7 - (Hayrat Neşriyat)
(6-8) Onların ileri gelenleri ise: 'Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?' diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
Sâd / 7 - (Muhammed Esed)
Biz, yeni itikatların hiç birinde böyle (bir iddia) duymadık! Bu, (fani bir insanın) uydurmasından başka bir şey değildir!
Sâd / 7 - (Ömer Öngüt)
"Biz son din olan (Hıristiyanlıkta) bile böyle bir şey işitmedik. Bu ancak bir uydurmadır. "
Sâd / 7 - (Seyyid Kutub)
Biz bunun söylediğini babalarımızın bağlı olduğu son dinde de işitmedik. Bu uydurmadan başka bir şey değildir.
Sâd / 7 - (Süleyman Ateş)
"Biz bu(nun söylediği)ni (babalarımızın bağlı olduğu) öteki dinde işitmedik. Bu uydurmadan başka bir şey değildir.!"
Sâd / 7 - (İskender Ali Mihr)
Biz, diğer dînler içinde bunun gibi (bu konuda) bir şey (bütün ilâhların tek bir ilâh olduğunu) işitmedik. Bu sadece bir iftiradır.
Sâd / 7 - (İlyas Yorulmaz)
“Biz bu (tek ilah) iddiasını başka topluluklardan duymadık. Bu yalnızca kendi kendine uydurmadan başka bir şey değil. ”
أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ
Okunuşu: E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
Sâd / 8 - (Diyanet İşleri)
(6-8) İçlerinden ileri gelenler, “Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dinî inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur’an) içimizden ona mı indirildi?” diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur’an’dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Abdullah Parlıyan)
İçimizde ilâhî uyarı O'na mı indirildi?” dediler. Hayır, onlar benim mesajıma karşı şüphe içindeler, evet onlar henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Adem Uğur)
Kur'an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Ahmed Hulusi)
"Hem Zikir (hakikati hatırlatma), aramızdan O'na mı inzâl olundu?". . . Hayır! Onlar Zikrimden (hakikati hatırlatmamdan) kuşku içindeler! Hayır, onlar benim (gerçeği fark ettiren) azabımı (ölümü) henüz tatmadılar!
Sâd / 8 - (Ahmet Tekin)
'Okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân aramızdan ona mı indirilmiş?' dediler. Aksine, onların, Muhammed’in güvenilir birisi olduğundan şüpheleri olmadığına göre, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’ın benim tarafımdan indirildiğinden bir kuşkuları var. Aslına bakarsanız, onlar benim azâbımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Ahmet Varol)
'Zikir (Kitap) aramızdan ona mı indirildi.' Hayır onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Ali Bulaç)
"Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar Benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz Benim azabımı tatmamışlardır.
Sâd / 8 - (Ali Fikri Yavuz)
O Kur’an, aramızdan O’na mı indirilmiş!” (dediler). Doğrusu o kâfirler, benim Kur’an’ımdan şübhededirler. Doğrusu onlar henüz azabımı tadmadılar.
Sâd / 8 - (Ali Ünal)
“Tuhaf! İçimizden (başka kimse bulunamamış da) Kitap O’na mı iniyormuş?” Hayır, hayır! (Gerçek şu ki, onların senin doğruluğun hakkında söyleyebilecekleri hiçbir şey yok.) Fakat onlar, (sırf kibir ve gururları sebebiyle) Benim Mesajım konusunda şüphe içinde bocalamaktadırlar. Gerçekte onlar, henüz (helâk şeklinde gelen) azabımı tatmadılar, (tatmadılar ki, kibirlerinden vazgeçip, gerçeği kabullensin ve itiraf etsinler).
Sâd / 8 - (Bayraktar Bayraklı)
“Kur'ân içimizden sadece ona mı indirildi?” Doğrusu onlar, gönderdiğimiz Kur'ân hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Bekir Sadak)
(6-8) Onlardan ileri gelenler: «Yuruyun, tanrilariniza baglilikta direnin, sizden istenen suphesiz budur. Son dinde de bunu isitmedik; bu ancak bir uyarmadir. Kuran, aramizda ona mi indirilmeliydi?» dediler. Hayir, bunlar Kuran'imizdan suphededirler. Hayir, azabimizi henuz tatmamislardi.
Sâd / 8 - (Celal Yıldırım)
«Aramızdan ona mı Kur'ân indirildi, öyle mi ?» (diyorlardı). Hayır, onlar benim Kur'ân'ımdan tam bir şüphe içindedirler. Hayır, azabımı henüz tadmış değillerdir.
Sâd / 8 - (Cemal Külünkoğlu)
(6-8) Onlardan önde gelen bir grup: “Haydi yürüyün ve ilahlarınıza sımsıkı sarılmaya devam edin! Yapılacak tek şey budur! Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de görmedik. Bu sırf bir uydurmadır! Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek ona mı indirildi?” dediler. Evet, onlar yalnız benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Doğrusu onlar henüz benim azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Diyanet İşleri (eski))
(6-8) Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?' dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır.
Sâd / 8 - (Diyanet Vakfi)
(6-8) Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan ona mı indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Hayır! Onlar kitabım hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Edip Yüksel)
'Mesaj, neden aramızdan ona indirildi?' Aslında, onlar mesajımdan kuşku içindedirler. Hayır, onlar azabı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Gültekin Onan)
"Zikir (Kuran), içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır onlar henüz benim azabımı tatmamışlardır.
Sâd / 8 - (Harun Yıldırım)
Kur'an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Hasan Basri Çantay)
«O Kur'an, aramızdan ona mı indirilmiş»?! Hayır, onlar benim vahyimden şübhededirler. Hayır, onlar benim azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Hayrat Neşriyat)
(6-8) Onların ileri gelenleri ise: 'Yürüyün ve ilâhlarınızın üzerine sabredin (onlara bağlı kalın); çünki bu, elbette (sizden) istenen şeydir. (Biz) bunu (bize anlatılan tevhid inancını) son dinde (Îsâ’nın dîninde de) işitmedik. Bu, uydurmadan başka birşey değildir! Zikir (Kur’ân) aramızdan (ine ine) ona mı indirildi?' diye kalkıp gittiler. Hayır! Onlar benim zikrimden (Kur’ân’ımdan) şübhe içindedirler. Hayır! (Onlar) benim azâbımı henüz tatmadılar!
Sâd / 8 - (İbni Kesir)
Aramızdan zikir ona mı indirilmiştir? Hayır, onlar zikrimden şüphededirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmamışlardı.
Sâd / 8 - (Kadri Çelik)
“Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?” Hayır, onlar benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz benim azabımı tatmamışlardır.
Sâd / 8 - (Muhammed Esed)
Ne yani! (İlahi) uyarı, içimizden bir tek o'na mı indirildi?" Evet, onlar yalnız Benim uyarıma karşı şüphe içindeler. Evet, onlar henüz Benim azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Mustafa İslamoğlu)
ne yani, aramızdan ilahi mesajın indirileceği bir o mu kaldı?" Ama hayır, onlar asıl Benim uyarıma karşı şüpheyle yaklaşıyorlar; dahası, belli ki onlar henüz azabımı tatmamışlar.
Sâd / 8 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«O Kur'an, bizim aramızda O'nun üzerine mi indirilmiştir?» (dediler). Hayır. O münkirler Benim vahyimden tereddütler içindedirler. Hayır. Azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Ömer Öngüt)
"Aramızda zikir ona mı indirilmiştir?" (dediler). Hayır! Doğrusu onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır! Onlar azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Şaban Piriş)
Kur’an, aramızdan ona mı indirilmiş? Hayır, onlar zikrimden şüphe ediyorlar. Çünkü henüz azabımı tatmadılar!
Sâd / 8 - (Sadık Türkmen)
Kur’an/zikir/öğüt aramızdan ona mı indirildi?” Doğrusu onlar, öğüdümden/zikrimden/Kur’an’dan kuşku duymaktadırlar. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Seyyid Kutub)
Kur'an, aramızda O'na mı indirilmeliydi?» dediler. Doğrusu bunlar Kur'an hakkında şüphe içindedirler. Hayır, onlar azabımı henüz tadmadılar.»
Sâd / 8 - (Suat Yıldırım)
"Biz bu kadar eşraf dururken, kitap gönderilecek bir o mu kalmış!" Hayır, hayır! Onlar Benim buyruklarım hakkında tam bir şüphe içindedirler, doğrusu onlar azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (Süleyman Ateş)
"O Zikr (uyarı, başka kimse kalmadı da) aramızdan ona mı indirildi?" Doğrusu, onlar benim Zikr'imden yana şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azâbımı tadmadılar!..
Sâd / 8 - (Tefhim-ul Kuran)
«Zikir (Kur'an), içimizden ona mı indirildi?» Hayır, onlar benim zikrimden bir kuşku içindedirler. Hayır, onlar henüz benim azabımı tatmamışlardır.
Sâd / 8 - (Ümit Şimşek)
'Aramızdan ona mı kitap inmiş?' Doğrusu onlar Benim kitabımdan kuşku içindeler. Fakat henüz azabımı tatmadılar.
Sâd / 8 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Öğüt ve uyarı, içimizden ona mı indirildi?" Hayır, onlar benim zikrimden/Kur'an'ımdan kuşkulandılar. Hayır, onlar benim azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (İskender Ali Mihr)
Zikir, bizim aramızda ona mı indirildi? Hayır, onlar Benim Zikrim’den şüphe içindedirler. Hayır, onlar azabımı henüz tatmadılar.
Sâd / 8 - (İlyas Yorulmaz)
Sonra “Zikir (Kur’an), aramızdan ona mı indirilmesi gerekiyordu? dediler. Hayır, onlar benim öğüdümden şüphe içerisindeler. Ayrıca henüz azabımı da tatmadılar.
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ
Okunuşu: Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Sâd / 9 - (Ahmet Tekin)
Yoksa, kudretli ve hükümran, ihsanı bol Rabbinin rahmet hazineleri, peygamberlik tevdii onların elinde mi?
Sâd / 9 - (Ali Bulaç)
Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
Sâd / 9 - (Ali Fikri Yavuz)
Yoksa (Ey Rasûlüm), Kur’an’ı sana ihsan eden = Vehhâb, her şeye üstün olan = Azîz Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
Sâd / 9 - (Ali Ünal)
Yoksa, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Vehhâb (bol bol ve karşılıksız veren) Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında (da, kendi arzularına göre peygamberlik mi dağıtıyorlar)?
Sâd / 9 - (Celal Yıldırım)
Yoksa O, cok güçlü, çok üstün, O çok karşılıksız bağışlayan, ihsanda bulunan Rabb'ın rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
Sâd / 9 - (Hasan Basri Çantay)
Onların nezdinde O yegâne gaalib, (peygamberliği ve her şey'i dilediğine) ihsâneden Rabbinin rahmet hazîneleri mi var yoksa?
Sâd / 9 - (Hayrat Neşriyat)
Yoksa Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen) Vehhâb (çok ihsân edici) olan Rabbinin rahmet hazîneleri onların yanında mıdır?
Sâd / 9 - (Muhammed Esed)
Yoksa onlar, kudret ve lütuf sahibi olan Rabbinin rahmet hazinelerine sahip (olduklarını mı zanneder)ler?
Sâd / 9 - (Suat Yıldırım)
O mutlak galip, her nimeti ve özellikle peygamberliği dilediğine ihsan eden Rabbinin rahmet hazineleri yoksa onların mı yanında?
Sâd / 9 - (Ümit Şimşek)
Yoksa herşeye üstün kudret sahibi ve bütün nimetlerin bağışlayıcısı olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?
أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ
Okunuşu: Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Sâd / 10 - (Diyanet İşleri)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)
Sâd / 10 - (Abdullah Parlıyan)
Yoksa göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan herşeyin hükümranlığı onlara mı aittir? O takdirde, sebeplere yapışıp göklere yükselsinler ve kâinâtın tüm işlerini planlasınlar.
Sâd / 10 - (Adem Uğur)
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!
Sâd / 10 - (Ahmed Hulusi)
Yoksa semâların, arzın ve ikisi arasındakilerin mülkü onların mı? Eğer öyle düşünüyorlarsa, sebepler oluşturup yükselsinler (bakalım ne geçecek ellerine)!
Sâd / 10 - (Ahmet Tekin)
Yoksa, göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların ve imkânların mülkü, hâkimiyeti ve tasarrufu onlara mı ait? Öyleyse, bütün imkânlarını seferber ederek yükselsinler de, hâkimiyetlerini kursunlar.
Sâd / 10 - (Ahmet Varol)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındakilerin hükümranlığı onlara mı aittir? Öyleyse sebepler içinde (sebepleri kullanarak, göğe) yükselsinler.
Sâd / 10 - (Ali Bulaç)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkan ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Sâd / 10 - (Ali Fikri Yavuz)
Yoksa onların mı, bütün o göklerle yerin ve aralarındakilerin mülkü? Öyle ise, göğe çıkacak yollara koyularak yükselsinler (de kâinatın hakimiyetini ele alsınlar).
Sâd / 10 - (Ali Ünal)
Veya göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti onlara mı ait? Öyleyse, sebep ve vasıtalarına tutunsunlar da, göklere yükselsin (ve risalet görevinin sana verilmesine, Kur’ân’ın sana indirilmesine mani olsunlar)!
Sâd / 10 - (Bayraktar Bayraklı)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkiyeti onların mıdır? Öyleyse ne duruyorlar? Göğe yükselme yollarını arasınlar.
Sâd / 10 - (Bekir Sadak)
Yahut, goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin hukumranligi onlarin elinde midir? Oyle ise sebeplere tevessul edip goge yukselsinler!
Sâd / 10 - (Celal Yıldırım)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü (saltanat ve tasarrufu) onlara mı aittir ? O takdirde sebeplere yapışıp (göklere) yükselsinler.
Sâd / 10 - (Cemal Külünkoğlu)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı, onların elinde midir? Öyleyse (akıllarına gelebilecek) her türlü vasıta ile (benzer ilahi bir makama) ulaşmayı denesinler (bakalım)!
Sâd / 10 - (Diyanet İşleri (eski))
Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyle ise sebeplere tevessül edip göğe yükselsinler!
Sâd / 10 - (Diyanet Vakfi)
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!
Sâd / 10 - (Edip Yüksel)
Yoksa göklerin, yerin ve aralarındakilerin yönetimi onlara mı aittir? Bırak, kendi kendilerini yüceltsinler.
Sâd / 10 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Yoksa bütün o göklerin, yerin ve aralarındakilerin mülkü onların mı? Öyle ise sebepler içinde üstüne çıksınlar (bütün sebeplere başvurarak yukarı çıkma yollarını denesinler).
Sâd / 10 - (Gültekin Onan)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkan ve güç bularak) göğe yükselsinler.
Sâd / 10 - (Harun Yıldırım)
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse yollarında yükselsinler!
Sâd / 10 - (Hasan Basri Çantay)
Yahud o göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin mülk (-ü tasarruf) u onların mı? Öyle ise sebeblerine yapışarak göğe yükselsinler!
Sâd / 10 - (Hayrat Neşriyat)
Yoksa göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkiyeti onlara mı âiddir? Öyle ise sebebler(e başvurmak)la (arşa) çıksınlar (da kâinâtı idâre etsinler bakalım)!
Sâd / 10 - (İbni Kesir)
Yahut göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların mülkü onların mıdır? Öyleyse sebeblere tevessül etsinler de yükselsinler bakalım.
Sâd / 10 - (Kadri Çelik)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların egemenliği onların mı? Öyle ise araçlara sarılarak göğe yükselsinler (de Allah'ın istediğine vahiy indirmesine engel olsunlar)!
Sâd / 10 - (Muhammed Esed)
Yoksa, göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hükümranlığı onlara mı aittir? Öyleyse (akıllarına gelebilecek) her türlü vasıta ile (benzer ilahi bir makama) ulaşmayı denesinler (bakalım)!
Sâd / 10 - (Mustafa İslamoğlu)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkiyeti onlara mı ait? Haydi o zaman, tüm araçlara sarılsınlar da, (göklerin tahtına) çıkıp kurulsunlar bakalım!
Sâd / 10 - (Ömer Öngüt)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların mülkü onların mıdır? Öyleyse sebeplere tevessül etsinler de yükselsinler.
Sâd / 10 - (Şaban Piriş)
Yoksa, göklerin, yerin ve arasındakilerin hakimiyeti onlara mı ait? Öyleyse sebeplerle (bir imkan ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Sâd / 10 - (Sadık Türkmen)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü/yönetimi onların mıdır? Öyleyse sebepleri kullanarak (göğe) yükselsinler (çıksınlar).
Sâd / 10 - (Seyyid Kutub)
Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı, onların elinde midir? Öyle ise sebeplere sarılıp ta göğe yükselsinler (de hükümranlığı ele geçirsinler bakalım).
Sâd / 10 - (Suat Yıldırım)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında olan varlıkların hakimiyet ve yönetimi onlara mı ait? Haydi, ellerinden geliyorsa sebep ve vasıtalarını temin etsinler de göğe çıksınlar (âlemi oradan yönetsin, vahyi de isteklerine göre indirsinler!)
Sâd / 10 - (Süleyman Ateş)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse sebepler (vâsıtalar) içinde yükselsinler (vâsıtalara binip göklere çıksınlar da oradan âlemi yönetsinler, vahyi de kendi isteklerine göre indirsinler).
Sâd / 10 - (Tefhim-ul Kuran)
Yoksa göklerin yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkü onların mı? Öyleyse, sebepler içinde (bir imkân ve güç bularak göğe) yükselsinler.
Sâd / 10 - (Ümit Şimşek)
Veya göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin malikiyeti onlarda mı? Öyleyse sebepler içinde yükselip de Arş'a çıksınlar.
Sâd / 10 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülk ve saltanatı onların mı? Eğer öyleyse sebepler içinde yükselsinler.
Sâd / 10 - (İskender Ali Mihr)
Ya da göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O zaman sebepler (yollar, vasıtalar) bulup yükselsinler.
Sâd / 10 - (İlyas Yorulmaz)
Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O zaman vasıtalar bulup (Rablerine) yükselmeyi denesinler.
جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ
Okunuşu: Cundun mâ hunâlike mehzûmun minel ahzâb(ahzâbi).
Sâd / 11 - (Ahmet Tekin)
Onlar, işte şurada, mü’minler karşısında müttefik birliklerden meydana gelen, bozguna uğramış askerî erkân ve ordulardır.
Sâd / 11 - (Ali Ünal)
Aslında onlar, hesaba katılmaya değmez, şuracıkta yenilmeye mahkûm bölük–pörçük döküntü bir güruhtur.
Sâd / 11 - (Hayrat Neşriyat)
(Onlar, peygamberlerine karşı gelen) topluluklardan (oluşmuş), işte şurada(Mekke’de) bozguna uğratılmış (olacak) derme çatma bir ordudur.
Sâd / 11 - (Kadri Çelik)
(Onlar o gün) Orada, çeşitli gruplardan (müttefik güçlerden), bozguna uğratılmış ufacık bir ordu (olacaktır).
Sâd / 11 - (Muhammed Esed)
(Fakat) işte bütün insanlar, ne kadar (sıkı şekilde) bir araya gelmiş olsalar da (hakikati kabule yanaşmazlarsa) yenilmeye mahkum olurlar.
Sâd / 11 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(11-12) Onlar burada muhtelif tâifelerden inhizama uğramış bir ordudur. Onlardan evvel Nûh kavmi ve Âd ve demir kazıklar sahibi olan Fir'avun (peygamberleri) tekzîp etmişti.
Sâd / 11 - (Suat Yıldırım)
Bunu yapmaları şöyle dursun, onlar birtakım döküntü bölüklerden oluşup buracıkta bozguna uğratılacak bozuk bir ordu!
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ
Okunuşu: Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Sâd / 12 - (Diyanet İşleri)
(12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.
Sâd / 12 - (Abdullah Parlıyan)
Daha önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi Firavun toplumu veya sarsılmaz saltanat sahibi Firavun toplumu da, peygamberleri veya gelen mesajları yalanladılar.
Sâd / 12 - (Ahmed Hulusi)
Bunlardan önce Nuh'un halkı, Ad (Hud'un halkı) ve sütunlar (üzerine kurulu saraylar) sahibi Firavun yalanladı.
Sâd / 12 - (Ahmet Tekin)
Onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve devleti, teşkilâtı, orduları güçlü, şiddeti ve işkencesi meşhur, ülkesi zengin, hazinesi dolu, imkânları geniş, dikili taşları sembol edinen Firavun da peygamberleri yalanlamıştı.
Sâd / 12 - (Ali Ünal)
Onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd toplulukları ve ehramlar, sağlam kaleler sahibi Firavun da (kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar;
Sâd / 12 - (Bayraktar Bayraklı)
(12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, ‘Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşik topluluklardı.
Sâd / 12 - (Bekir Sadak)
(12-13) Onlardan once Nuh milleti, Ad, sarsilmaz bir saltanatin sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamisti. Iste bunlar da peygamberlerine karsi birlesen topluluklardir.
Sâd / 12 - (Diyanet İşleri (eski))
Onlardan önce Nuh’un kavmi, Âd toplulukları ve ehramlar, sağlam kaleler sahibi Firavun da (kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar;
Sâd / 12 - (Diyanet Vakfi)
(12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, ‘Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşik topluluklardı.
Sâd / 12 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
(12-13) Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır.
Sâd / 12 - (Hayrat Neşriyat)
(12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi), kazıklar sâhibi Fir'avun, Semûd(kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanlamışlardı. İşte onlar(peygamberlerine karşı gelen çeşitli) topluluklardır.
Sâd / 12 - (Muhammed Esed)
Daha önce Nuh kavmi, 'Ad (kavmi) ve (sayısız) direkler üstünde duran çadırların sahibi Firavun (toplumu) da hakikati yalanladılar,
Sâd / 12 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(11-12) Onlar burada muhtelif tâifelerden inhizama uğramış bir ordudur. Onlardan evvel Nûh kavmi ve Âd ve demir kazıklar sahibi olan Fir'avun (peygamberleri) tekzîp etmişti.
Sâd / 12 - (Ömer Öngüt)
Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun da yalanlamıştı.
Sâd / 12 - (Seyyid Kutub)
(12-13) Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır.
Sâd / 12 - (Suat Yıldırım)
(12-13) Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
Sâd / 12 - (Ümit Şimşek)
Onlardan önce Nuh kavmi ile Âd ve güçlü saltanat sahibi Firavun da peygamberlerini yalanlamıştı.
وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ
Okunuşu: Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eyketi, ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Sâd / 13 - (Diyanet İşleri)
(12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.
Sâd / 13 - (Abdullah Parlıyan)
Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eykeliler de böylece gerçekleri yalanladılar. İşte onlar da peygamberlere karşı inkârda birleşik guruplardı.
Sâd / 13 - (Adem Uğur)
Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
Sâd / 13 - (Ahmed Hulusi)
Semud (Sâlih'in toplumu), Lût'un toplumu (bedensellik şehveti ile helâk olanlar) ve Ashab-ı eyke (orman halkı, Şuayb'ın toplumu) de. . . İşte onlar inkâr fikrinde birleşenlerdi!
Sâd / 13 - (Ahmet Tekin)
Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlere karşı birleşen gruplardır.
Sâd / 13 - (Ahmet Varol)
Semud (kavmi), Lut kavmi ve Eyke halkı da. İşte onlar da (peygamberlerine karşı birleşen) gruplardı.
Sâd / 13 - (Ali Bulaç)
Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Allah'a karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Sâd / 13 - (Ali Fikri Yavuz)
Ve Semûd, Lût kavmi, (Şuayb’ın kavmi) Eyke’liler. İşte bunlar, (peygamberleri inkâr eden perişan olmuş kâfir) partiler!...
Sâd / 13 - (Bayraktar Bayraklı)
(12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, ‘Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da yalanladılar. İşte bunlar da birleşik topluluklardı.
Sâd / 13 - (Bekir Sadak)
(12-13) Onlardan once Nuh milleti, Ad, sarsilmaz bir saltanatin sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamisti. Iste bunlar da peygamberlerine karsi birlesen topluluklardir.
Sâd / 13 - (Diyanet İşleri (eski))
(12-13) Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır.
Sâd / 13 - (Diyanet Vakfi)
(12-13) Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
Sâd / 13 - (Gültekin Onan)
Semud, Lut kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Tanrı'ya karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
Sâd / 13 - (Hasan Basri Çantay)
(12-13) Onlardan evvel Nuuh kavmi, Aad ve kazıklar saahibi Fir'avn, Semud, Lût kavim (ler) i ile Eyke yârânı da (peygamberlerini) tekzîb etmiş (ler) di. İşte o partiler (in akıbeti)!
Sâd / 13 - (Hayrat Neşriyat)
(12-13) Onlardan önce Nûh kavmi, Âd (kavmi), kazıklar sâhibi Fir'avun, Semûd(kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanlamışlardı. İşte onlar(peygamberlerine karşı gelen çeşitli) topluluklardır.
Sâd / 13 - (Muhammed Esed)
Semud (kabilesi) ve Lut kavmi ve (Medyen'in) yemyeşil vadilerinin sakinleri (de aynı şekilde hakikati yalanlamışlardı): Onların tümü (inkarda) birleştiler.
Sâd / 13 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(13-14) Ve Semûd ve kavm-i Lût ve Eyke ahalisi de (tekzîp etmişlerdi). İşte bunlar, o tâifelerdir. Başka değil, hepsi de peygamberleri tekzîp ettiler de artık azabım hak oldu.
Sâd / 13 - (Ömer Öngüt)
Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı da (yalanladılar). İşte bunlar (Hakk ve hakikata karşı isyanda) birleşen fırkalardır.
Sâd / 13 - (Seyyid Kutub)
Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen kabilelerdir.
Sâd / 13 - (Suat Yıldırım)
(12-13) Onlardan önce Nûh, Âd toplumları ve ordular sahibi Firavun toplumu da Peygamberleri yalancı saydılar. Semûd ve Lût toplumları, Eykeliler de öyle yaptılar. İşte bunlar, peygamberlere karşı toplanan hiziplerdi.
Sâd / 13 - (Süleyman Ateş)
Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (böyle yapmıştı). İşte onlar da (peygamberlere karşı birleşik) kabilelerdi.
Sâd / 13 - (Tefhim-ul Kuran)
Semud, Lût kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar da, (Allah'a karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
Okunuşu: İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâbi.
Sâd / 14 - (Adem Uğur)
Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.
Sâd / 14 - (Ahmed Hulusi)
Hepsi de sadece Rasûlleri yalanladılar. . . Bu yüzden de yaptıklarının kötü sonucunu yaşamayı hak ettiler!
Sâd / 14 - (Ahmet Tekin)
Hepsi de gönderilen peygamberleri yalanladılar. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, peygamberlere ve kutsal kitaplara itibar etmedikleri için, onları suçlarına denk adâletle cezalandırmam gerekçeli olarak gerçekleşti.
Sâd / 14 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(13-14) Ve Semûd ve kavm-i Lût ve Eyke ahalisi de (tekzîp etmişlerdi). İşte bunlar, o tâifelerdir. Başka değil, hepsi de peygamberleri tekzîp ettiler de artık azabım hak oldu.
وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
Okunuşu: Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
Sâd / 15 - (Ahmet Tekin)
Onlar da, sadece şiddetli bir gürleme halinde âni tek bir darbeye bakıyor. Onun da gecikmesi sözkonusu değil.
Sâd / 15 - (Ali Bulaç)
Bunlar da, (geldiğinde) bir anlık gecikmesi bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
Sâd / 15 - (Ali Fikri Yavuz)
Bunlar (kavmin olan Kureyş) da ancak bir tek sayhaya (kıyametteki Sûr üfürülüşüne) bakıyorlar. Öyle ki, onun geri çevrilişi yok...
Sâd / 15 - (Ali Ünal)
Şunlar da, kendilerine artık hiçbir süre tanımayacak tek bir patlamayı bekliyorlar.
Sâd / 15 - (Hayrat Neşriyat)
Bunlar da ancak tek bir sayhayı (sûra birinci üfürülüşü) bekliyor. (Ama) onun (bir hayvanın ikinci sağımı kadar bile) gecikmesi yoktur.
Sâd / 15 - (Kadri Çelik)
Bunlar da (geldiğinde) bir anlık mühleti bile olmayan bir tek çığlıktan başkasını gözetlemiyorlar.
Sâd / 15 - (Muhammed Esed)
Ve onları, (şimdi hakikati inkar edenleri,) tek bir (bela) çığlığı beklemektedir. O, bir an bile gecikmeyecektir.
Sâd / 15 - (Ümit Şimşek)
Bunların beklediği de birtek sesten ibarettir ki, vakti eriştiğinde bir an bile gecikmeksizin geliverir.
Sâd / 15 - (İskender Ali Mihr)
Ve bunlar, kendileri için başka (hiç)bir fırsatın olmayacağı, tek bir sayhadan (çok şiddetli ses dalgasından) başka bir şey beklemiyorlar (gözlemiyorlar).
وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
Okunuşu: Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Sâd / 16 - (Ahmed Hulusi)
(Alayla) dediler ki: "Rabbimiz! Hak ettiğimizi, yapılanların sonuçlarının açıkça görüleceği süreçten önce, hemen ver!"
Sâd / 16 - (Ali Bulaç)
(Alaylı alaylı) Dediler ki: "Rabbimiz, hesap gününden önce (azabdan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver."
Sâd / 16 - (Ali Fikri Yavuz)
(O Mekke kâfirleri) bir de şöyle dediler: “- Ey Rabbimiz! Hesab gününden evvel amel defterimizi ver (de görelim neymiş o)!”
Sâd / 16 - (Ali Ünal)
Böyle iken, alaylı alaylı, “Rabbimiz, Hesap Günü gelmeden önce azaptaki payımızı hemen veriver!” diyorlar.
Sâd / 16 - (Celal Yıldırım)
Onlar ise, «ey Rabbimiz! Hesap günü gelmeden payımızı hemen ver» derler. (Bununla hesap ve ceza konusunu alaya alırlar).
Sâd / 16 - (Gültekin Onan)
(Alaylı alaylı) Dediler ki: "Rabbimiz, hesap gününden önce (azabdan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver."
Sâd / 16 - (Kadri Çelik)
(Alay edercesine) Dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce (azaptan bize vaat ettiğin) payımızı çabuklaştırıver.”
Sâd / 16 - (Muhammed Esed)
Onlar (alaylı bir şekilde): "Ey Rabbimiz!" derler, "Hesap Günü'nden önce payımıza düşen (cezayı) hemen ver bize!"
Sâd / 16 - (Suat Yıldırım)
Bir de o kâfirler alayla şöyle dediler: "Ey bizim Rabbimiz, bizim azap payımızı hesap günü gelmeden çabuklaştır."
Sâd / 16 - (Tefhim-ul Kuran)
(Alaylı alaylı) Dediler ki: «Rabbimiz, hesap gününden önce (azabdan bize vadettiğin) payımızı çabuklaştırıver.»
اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Okunuşu: Isbır alâ mâ yekûlûne vezkur abdenâ dâvûde zel eydi, innehû evvâb(evvâbun).
Sâd / 17 - (Diyanet İşleri)
Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla. O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.
Sâd / 17 - (Abdullah Parlıyan)
Ey Muhammed! Ama yine sen onların söyledikleri herşeye, sabırla katlanıp vazifene devam et ve güçlü kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Doğrusu O, çokça Allah'a yönelip gönül veren biriydi.
Sâd / 17 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Ahmed Hulusi)
Onların dediklerine sabret ve kuvvet sahibi Davud'u zikret (hatırla). . . Muhakkak ki O, evvab (hakikatine dönen) idi.
Sâd / 17 - (Ahmet Tekin)
Rasulüm, onların söyledikleri mantıksız, çirkin, incitici sözlere sabrederek mücadeleye devam et. Bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, güç-kuvvet, devlet-teşkilat, iktidar ve ihsan sahibi, vakarlı, saygılı kulumuz Dâvûd’u, o kuvvet sahibi zâtı hatırlayarak insanlara anlat. O, hep zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
Sâd / 17 - (Ahmet Varol)
Sen onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud'u an. Çünkü o (her tutumunda Allah'a) yönelen biriydi.
Sâd / 17 - (Ali Bulaç)
Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelen biriydi.
Sâd / 17 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm, şimdi) sen onların dediklerine (Kâfirlerin tekzibine) sabret de (ibadette) kuvvetli kulumuz Davûd’u hatırla. Çünkü o, Allah’ın rızasına daima dönendi.
Sâd / 17 - (Ali Ünal)
Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve (Allah’ı tesbihte, ilimde, hilâfette ve savaşta) güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle sürekli Allah’a yöneliş halinde idi.
Sâd / 17 - (Celal Yıldırım)
Onların söylediklerine sabret ve bizim güçlü kudretli kulumuz Davud'u an. Doğrusu O, Allah'a çokça yönelip gönül veren idi.
Sâd / 17 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Muhammed!) Onların söyledikleri her şeye sabırla katlan ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davud'u hatırla! Çünkü o, her zaman Allah'a yönelen biriydi.
Sâd / 17 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Edip Yüksel)
Onların sözlerine karşı sabırlı ol, becerikli bir kulumuz olan Davud'u anımsa; o (Tanrı'ya) sürekli itaat ederdi.
Sâd / 17 - (Gültekin Onan)
Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; o [her tutum ve davranışında Tanrı'ya] dönen / yönelen (evvab) biriydi.
Sâd / 17 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) onlar ne derlerse sabret. Kulumuzu, o kuvvet saahibi Dâvudu hatırla. Çünkü o, dâima (Allahın rızaasına) dönen bir (zât) di.
Sâd / 17 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Onların söylemekte olduklarına sabret ve kuvvet sâhibi kulumuz Dâvûd’u hatırla! Doğrusu o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimse idi.
Sâd / 17 - (İbni Kesir)
Onların söylediklerine sabret... Ve güçlü kulunuz Davud'u hatırla. Muhakkak ki o, hep Allah'a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Kadri Çelik)
Onların söylemekte olduklarına karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her zaman Allah'a) yönelen biriydi.
Sâd / 17 - (Muhammed Esed)
(Ama sen, yine,) onların söyledikleri her şeye sabırla katlan ve güçlü bir iradeye sahip bulunan kulumuz Davud'u hatırla! O, her zaman Bize yönelirdi:
Sâd / 17 - (Mustafa İslamoğlu)
Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol ve güçlü bir kişiliğe sahip olan has kulumuz Davud'u hatırla! Çünkü o her daim Allah'a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Onların söylediklerine sabret. Bizim güçlü kulumuz Davut'u an! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Suat Yıldırım)
Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. Çünkü o daima Allah’a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Süleyman Ateş)
Resulüm! Onların söylediklerine sabret. Bizim güçlü kulumuz Davut'u an! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 17 - (Tefhim-ul Kuran)
Onların söylemekte olduklarına karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Sâd / 17 - (İskender Ali Mihr)
Onların söylediklerine sabret, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvud (a.s)’ı zikret (hatırla). Muhakkak ki o, evvab idi (Allah’a ulaşmıştı).
إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ
Okunuşu: İnnâ sahharnâl cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Sâd / 18 - (Diyanet İşleri)
(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi.
Sâd / 18 - (Ahmed Hulusi)
Doğrusu biz, akşam ve Güneş doğduğu vakit tespih eder (işlevlerini yerine getirir) hâlde, dağları (benlik sahiplerini) Ona boyun eğdirdik.
Sâd / 18 - (Ahmet Tekin)
Biz, güneş batarken ve güneş doğarken onunla birlikte tesbihte bulunan dağları da, kurduğumuz düzene boyun eğdirdik.
Sâd / 18 - (Ali Bulaç)
Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah kendisiyle birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi.
Sâd / 18 - (Ali Fikri Yavuz)
Gerçekten biz, dağları onun emrine bağlı kıldık da, akşamleyin ve kuşluk vakti onunla beraber tesbih ederlerdi.
Sâd / 18 - (Ali Ünal)
Dağları emrimize boyun eğdirdik de, akşam vakitlerinde ve sabah işrak zamanı onunla birlikte Allah’ı tesbih ederlerdi;
Sâd / 18 - (Bekir Sadak)
(18-19) Dogrusu Biz, aksam sabah onunla beraber tesbih eden daglari, kuslari da toplu halde onun buyrugu altina vermistik. Herbiri ona yonelmekteydi.
Sâd / 18 - (Diyanet İşleri (eski))
(18-19) Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi.
Sâd / 18 - (Diyanet Vakfi)
(18-19) Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.
Sâd / 18 - (Edip Yüksel)
Dağları onun emrine vermiştik; onunla birlikte akşamleyin ve tan doğumu (Tanrı'yı) yüceltirlerdi.
Sâd / 18 - (Hasan Basri Çantay)
Gerçek biz dağları (kendisine) müsahhar kıldık ki bunlar akşamlayın ve kuşluk vakti onunla birlikde durmayıb tesbîh ederlerdi.
Sâd / 18 - (Kadri Çelik)
Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah onlar kendisiyle (Davud ile) birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi.
Sâd / 18 - (Muhammed Esed)
(ve bunun için,) her sabah ve her akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken dağları o'na eşlik ettirirdik,
Sâd / 18 - (Mustafa İslamoğlu)
İşte bu yüzden, her sabah ve her akşam, onunla birlikte emrimize amade kıldığımız dağlar da kudret ve ihtişamımızı dillendirirdi;
Sâd / 18 - (Suat Yıldırım)
(18-19) Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.
Sâd / 18 - (Süleyman Ateş)
Biz dağları onunla beraber (tesbih etmeleri için) boyun eğdirmiştik; akşam sabah onunla tesbih ederler (onun yaptığı tesbihle çınlarlar)dı.
Sâd / 18 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Biz, dağları ona musahhar (emrine amade) kıldık. İşrak vakti ve akşam vakti onunla beraber tesbih ederlerdi.
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ
Okunuşu: Vet tayra mahşûraten, kullun lehû evvâb(evvâbun).
Sâd / 19 - (Diyanet İşleri)
(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi.
Sâd / 19 - (Abdullah Parlıyan)
Her taraftan toplanıp gelen kuşları da, O'na boyun eğdirmiştik. Hepsi O'nun nağmesine katılır, beraberce Allah'ı tesbih ederlerdi.
Sâd / 19 - (Adem Uğur)
Kuşları da toplu halde onun emri altına vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.
Sâd / 19 - (Ahmed Hulusi)
Toplanmış kuşları da (kendisine iman etmiş kimseler). . . Hepsi Ona evvab (hakikatini yaşayan) idi.
Sâd / 19 - (Ali Bulaç)
Ve toplanıp gelen kuşları da. Hepsi onunla (Allah'ı tesbih etmede uyum içinde) yönelip dönmekte olanlar idi.
Sâd / 19 - (Ali Fikri Yavuz)
Kuşları da toplu olarak onun emrine bağlı kıldık. (Dağlardan ve kuşlardan) her biri onun tesbihi sebebiyle devamlı tesbih ediyordu.
Sâd / 19 - (Bekir Sadak)
(18-19) Dogrusu Biz, aksam sabah onunla beraber tesbih eden daglari, kuslari da toplu halde onun buyrugu altina vermistik. Herbiri ona yonelmekteydi.
Sâd / 19 - (Diyanet İşleri (eski))
(18-19) Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi.
Sâd / 19 - (Diyanet Vakfi)
(18-19) Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.
Sâd / 19 - (Gültekin Onan)
Ve toplanıp gelen kuşları da. Onların hepsi [Tanrı'yı tesbih etmede uyum içinde] yönelip dönmekte (evvab) idiler.
Sâd / 19 - (Hasan Basri Çantay)
(Her yandan ona doğru) toplanıb gelen kuşları da (kendisine râm etdik). (Gerek o dağlardan, gerek bu kuşlardan) herbiri (itaatle ona) dönücü idi.
Sâd / 19 - (Kadri Çelik)
Toplanmış kuşları da (Davud'a ram kıldık). Hepsi de (Allah'ı tesbihte) ona (Davud'a) dönüp yönelirlerdi (ona uyarak tesbih ederlerdi).
Sâd / 19 - (Muhammed Esed)
ve (aynı şekilde) bölük bölük kuşları da. Bunlar (hep birlikte) O'na, (kendilerini yaratmış olana,) tekrar tekrar yönelirlerdi.
Sâd / 19 - (Sadık Türkmen)
Kuşları da toplu olarak onun emrine bağlı kıldık. (Dağlardan ve kuşlardan) her biri onun tesbihi sebebiyle devamlı tesbih ediyordu.
Sâd / 19 - (Suat Yıldırım)
(18-19) Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.
Sâd / 19 - (Süleyman Ateş)
(18-19) Dogrusu Biz, aksam sabah onunla beraber tesbih eden daglari, kuslari da toplu halde onun buyrugu altina vermistik. Herbiri ona yonelmekteydi.
Sâd / 19 - (Tefhim-ul Kuran)
Ve toplanıp gelen kuşları da. Hepsi de onunla (Allah'ı tesbih etmede uyum içinde) yönelip dönmekte olanlar idi.
Sâd / 19 - (İskender Ali Mihr)
Ve kuşları da birarada toplanmış olarak (ona musahhar kıldık). Onların hepsi, ona evvab idiler (yönelmişlerdi ve sığınmışlardı).
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Okunuşu: Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Sâd / 20 - (Abdullah Parlıyan)
Biz de buna karşılık O'nun saltanat ve otoritesini güçlendirdik ve kendisine peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı batıldan ayırma, davaları çözme, açık ve güzel konuşma kabiliyeti vermiştik.
Sâd / 20 - (Ahmed Hulusi)
Onun mülkünü (hükümranlığını) kuvvetlendirdik ve Ona Hikmet (sebepler ilmi) ve Fasl-ul Hitab (doğruyla yanlışı en mantıklı şekilde hemen ayıran muhakeme kuvvesi) verdik.
Sâd / 20 - (Ahmet Tekin)
Biz onun ülkesini, devletini ve hükümranlığını güçlendirdik. Kendisine peygamberlik, ilim, hikmet, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisi, isabetli ifade, çözüm ve hakkı bâtıldan ayırt etme kabiliyeti verdik.
Sâd / 20 - (Ahmet Varol)
Onun hükümranlığını güçlendirmiştik. Ona hikmet ve açık, kesin hüküm verme kabiliyeti vermiştik.
Sâd / 20 - (Ali Ünal)
O’nun hakimiyetini güçlendirdik ve kendisine hikmet, ayrıca ikna edici ve meseleleri aydınlatıcı bir beyan gücü verdik.
Sâd / 20 - (Kadri Çelik)
Onun (Davud'un) mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme (isabetli karar verme) kabiliyeti vermiştik.
Sâd / 20 - (Muhammed Esed)
Biz de (buna karşılık) o'nun otoritesini güçlendirmiş ve kararlarında hikmet ve basiret üzere olmasını sağlamıştık.
Sâd / 20 - (Mustafa İslamoğlu)
Biz de onun iktidarını sağlama aldık; zira ona adaletle hükmedecek muhakeme ve anlaşmazlıkları sona erdirecek yeteneği vermiştik.
Sâd / 20 - (Ömer Öngüt)
Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve güzel konuşma, anlatma üstünlüğü vermiştik.
Sâd / 20 - (Sadık Türkmen)
Onun otoritesini böylece pekiştirmiş/güçlendirmiştik. Ona hikmet/bilim (tabiattaki varlıklardan yararlanma bilgisi) ve isabetli söz/karar gücü, (davaları karara bağlama kabiliyeti) vermiştik.
Sâd / 20 - (Suat Yıldırım)
Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.
Sâd / 20 - (Süleyman Ateş)
Onun mülkünü güçlendirmiştik, kendisine hikmet (peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı bâtıldan ayırma, dâvâları çözme) ve açık, güzel konuşma (yeteneği) vermiştik.
Sâd / 20 - (Ümit Şimşek)
Biz onun egemenliğini güçlendirmiş ve kendisine hem hikmet, hem de açık ve güzel konuşma yeteneği vermiştik.
Sâd / 20 - (İskender Ali Mihr)
Ve onun mülkünü (idaresini) güçlendirdik. Ve ona, hikmet ve faslı hitap (hak ile bâtılı ayırıp adaletle hükmetme, hitap etme yeteneği) verdik.
Sâd / 20 - (İlyas Yorulmaz)
Davut’un mülkünü çoğaltıp güçlendirdik ve ona hükümler içeren kitabı ve sözün doğrusuyla yanlışını ayırma yeteneği verdik.
وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ
Okunuşu: Ve hel etâke nebeul hasmı, iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Sâd / 21 - (Ahmet Tekin)
Davacı kılığındaki suikastçilerin kıssası geldi mi sana? Mâbedin duvarından atlayarak gelmişler.
Sâd / 21 - (Ali Bulaç)
Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Sâd / 21 - (Ali Fikri Yavuz)
Bir de (Davûd mescidde ibadetle meşgul olduğundan kapısında bekçiler vardı. Kapıdan içeri giremiyen) davacıların haberi geldi mi sana? Hani duvardan çıkıb mescide inmişlerdi.
Sâd / 21 - (Ali Ünal)
Sana o davalılar hakkında bilgi ulaştı mı? Onlar, yüksek duvarları aşıp, (Davud’un) hususî makam odasına dalıvermişlerdi.
Sâd / 21 - (Bekir Sadak)
(21-22) Sana davacilarin haberi ulasti mi? Mabedin duvarina tirmanip Davud'un yanina girmislerdi de, o onlardan urkmustu. soyle demislerdi: «Korkma, birbirinin hakkina tecavuz etmis iki davaci; aramizda adaletle hukmet, ondan ayrilma, bizi dogru yola cikar.»
Sâd / 21 - (Cemal Külünkoğlu)
Davacıların kıssasından haberin oldu mu? (Davud'un ibadet ettiği) mabedin duvarlarına tırmanan (iki kişinin kıssasından)?
Sâd / 21 - (Diyanet İşleri (eski))
(21-22) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: 'Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.'
Sâd / 21 - (Diyanet Vakfi)
(21-22) (Ey Muhammed!) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp, Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.
Sâd / 21 - (Gültekin Onan)
Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Sâd / 21 - (Kadri Çelik)
Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Sâd / 21 - (Muhammed Esed)
Davacıların kıssasından haberin oldu mu? (Davud'un ibadet ettiği) mabedin duvarlarına tırmanan (iki kişinin kıssasından)?
Sâd / 21 - (Suat Yıldırım)
(21-22) O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü. Onlar da "Korkma! dediler, biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz: Aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster."
Sâd / 21 - (Tefhim-ul Kuran)
Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı.
Sâd / 21 - (İskender Ali Mihr)
Ve o hasımların (davacıların) haberi sana geldi mi? Mihraba (Dâvud (a.s)’ın ibadet ettiği yere) duvarın üstünden aşarak gelmişlerdi.
Sâd / 21 - (İlyas Yorulmaz)
Birbiriyle sorunlu olup, hasımlaşanların haberi sana geldi mi? Mescidin duvarlarının şekillerini düzeltirlerken.
إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ
Okunuşu: İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Sâd / 22 - (Diyanet İşleri)
Hani Dâvûd’un yanına girmişlerdi de Dâvûd onlardan korkmuştu. Onlar, “Korkma! Biz, iki davacı grubuz. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet” dediler.
Sâd / 22 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Hani Dâvûd'un tapısına girmişlerdi de Dâvûd, onlardan pek korkmuştu; korkma demişlerdi, iki hısımız, birimiz, öbürünün hakkına tecâvüz etti, adâletle hükmet aramızda, birimize meylederek hakkı aşma ve bizi dosdoğru yola sevket.
Sâd / 22 - (Abdullah Parlıyan)
Davut onları yanında görünce telaşlanıp korktu; bunun üzerine “korkma!” dediler. “Biz sadece iki davacıyız, birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti. Şimdi sen aramızda adaletle karar ver, adaletten ayrılıp bize zulmetme, bize dosdoğru yolu göster” dediler.
Sâd / 22 - (Adem Uğur)
Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster" dediler.
Sâd / 22 - (Ahmed Hulusi)
Hani ansızın Davud'un yanına girmişlerdi de bu yüzden onlardan ürkmüştü. . . Dediler ki: "Korkma, biz iki davacıyız: Bazımız bazımıza (çoğul kapsamlı ifade) zulmetti. . . O hâlde aramızda HAKK olarak hükmet, haksızlık etme ve bizi yolun tam ortasına yönlendir. "
Sâd / 22 - (Ahmet Tekin)
Dâvûd’un yanına girmişlerdi. Dâvûd ihtilâlciler zannederek, onlardan korktu.'Korkma, biz birbirine hasım, birbirimize haksızlık eden iki davacıyız. Aramızda hakkaniyet ile, adâlet ile hüküm ver, icraat yap. Haksızlık etme. Bize doğru, âdil çözümü göster.' dediler.
Sâd / 22 - (Ahmet Varol)
Onlar Davud'un yanına girdiklerinde kendilerinden korktu. Dediler ki: 'Korkma. (Biz) iki davacı(yız). Birimiz ötekine haksızlık etti. Sen aramızda hak ile hükmet, zulme sapma ve bizi yolun ortasına yönelt.
Sâd / 22 - (Ali Bulaç)
Davud'a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; dediler ki: "Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet."
Sâd / 22 - (Ali Fikri Yavuz)
O vakit Davûd’un yanına vardılar da o, bunlardan ürktü. (Ona şöyle) dediler: “- Korkma, iki davacıyız. Birimiz ötekine tecavüz etti. Şimdi sen aramızda adaletle hüküm ver. Aşırı gitme de bizi hak yola çıkar.”
Sâd / 22 - (Ali Ünal)
Davud’un yanına girdiklerinde O, birden endişelendi. “Endişelenecek bir şey yok!” dediler: “Biz, birimizin diğerine haksızlık (yaptığı iddiası) içinde iki davalı tarafız. Sen, gerçek ne ise aramızda ona göre hükmünü ver, haktan uzaklaşma ve bizi hiç pürüzsüz doğruya ilet.”
Sâd / 22 - (Bayraktar Bayraklı)
Ansızın Dâvûd'un yanına girdiklerinde, onlardan korktu. Onlar şöyle demişlerdi: “Korkma, birbirine haksızlık etmiş iki davalıyız. Aramızda adaletle hükmet, adaletten ayrılma, bizi doğru çözüme ulaştır.”
Sâd / 22 - (Bekir Sadak)
(21-22) Sana davacilarin haberi ulasti mi? Mabedin duvarina tirmanip Davud'un yanina girmislerdi de, o onlardan urkmustu. soyle demislerdi: «Korkma, birbirinin hakkina tecavuz etmis iki davaci; aramizda adaletle hukmet, ondan ayrilma, bizi dogru yola cikar.»
Sâd / 22 - (Celal Yıldırım)
Hani Davud'un yanına girmişlerdi de O, onlardan korkup ürkmüştü. Onlar: Korkma, birbirinin hakkına tecâvüz eden iki davacı; aramızda hak ve adaletle hüküm ver, hak olan sınırı aşma, bize doğru yolu göster, dediler.
Sâd / 22 - (Cemal Külünkoğlu)
Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davut onlardan korkmuştu. Onlar: “Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet! Haksızlık etme ve bizi hak yola ilet!” demişlerdi.
Sâd / 22 - (Diyanet İşleri (eski))
(21-22) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: 'Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.'
Sâd / 22 - (Diyanet Vakfi)
(21-22) (Ey Muhammed!) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp, Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.
Sâd / 22 - (Edip Yüksel)
Davud'un yanına girdiklerinde onlardan irkilmişti. 'Korkma' demişlerdi, 'Bir birinin hakkını çiğneyen iki davacı... Aramızda gerçeğe göre hüküm ver, haksızlık etme. Bize yolun ortasını göster.'
Sâd / 22 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O vakıt Davudun üzerine giriverdiler de onlardan telâşa düştü, korkma dediler: iki hasmız, ba'zımız ba'zımıza tecavüz etti, şimdi sen aramızda hakk ile hukmet ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar
Sâd / 22 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
O zaman Davud'un yanına giriverdiler de onlardan telaşa düştü. Ona «Korkma!» dediler, «biz iki davacıyız, birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti. Şimdi sen aramızda doğrulukla hükmet ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.»
Sâd / 22 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Davud'un yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona «Korkma!» dediler, «biz iki davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.»
Sâd / 22 - (Gültekin Onan)
Davud'a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; dediler ki: "Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet."
Sâd / 22 - (Harun Yıldırım)
Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster" dediler.
Sâd / 22 - (Hasan Basri Çantay)
O vakit Dâvudun karşısına girivermişlerdi de o, bunlardan telâşa düşmüşdü. «Korkma, dediler, (biz) iki da'vâcı (yız). Birimiz ötekimin hakkına) tecâvüz etdi. Şimdi sen aramızda adaletle hükmet. Aşırı gitme. Bizi doğru yolun ortasına çıkar».
Sâd / 22 - (Hayrat Neşriyat)
O vakit Dâvûd’un yanına girmişlerdi de (Dâvûd) onlardan ürkmüştü. Dediler ki: 'Korkma! (Biz) birbirimizin hakkına tecâvüz eden iki da'vâcıyız; şimdi (sen) aramızda hak ile hükmet; haksızlık etme ve bizi (doğru) yolun ortasına çıkar!'
Sâd / 22 - (İbni Kesir)
Davud'un yanına girmişlerdi de o, kendilerinden ürkmüştü. Demişlerdi ki: Korkma, iki davacı; birimiz birimizin hakkına tecavüz etti. Sen, aramızda hak ile hüküm ver. Ve ondan ayrılma. Bizi, doğru yolun ortasına ilet.
Sâd / 22 - (Kadri Çelik)
Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. “Korkma” dediler, biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, (adaletten ayrılıp bize) zulmetme ve bizi doğru yola ilet.”
Sâd / 22 - (Muhammed Esed)
Davud, onları yanında görünce telaşlanıp korktu; bunun üzerine: "Korkma!" dediler, "Biz (sadece) iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti, şimdi aramızda adaletle karar ver, doğrudan ayrılma ve (ikimize) dürüstlük yolunu göster".
Sâd / 22 - (Mustafa İslamoğlu)
Yanına aniden girdiklerini görünce Davud onlardan dolayı telaşa kapıldı. Onlar "Korkma!" dediler, "Biz (sadece) iki davalıyız; birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti: şimdi sen aramızdan hakkaniyetle karar ver ve doğrudan ayrılma; bize de doğru yolu göster!
Sâd / 22 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O vakit te ki, Dâvûd'un karşısına girmişlerdi de, onlardan korkuya düşmüştü. Dediler ki: «Korkma, iki davacı ki, bazımız bazısı üzerine tecavüz etmiş oldu. Artık sen aramızda hak ile hükmet, gadr etme ve bizi doğru yolun ortasına sevket.»
Sâd / 22 - (Ömer Öngüt)
Davut'un yanına girmişlerdi de o onlardan ürkmüştü. "Korkma! Biz birbirine hasım iki dâvâcıyız. Birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Aramızda adaletle hükmet! Hak olan sınırı aşma, bize doğru yolu göster!"
Sâd / 22 - (Şaban Piriş)
Davud’un yanına girmişlerdi. Davut da onlardan korkmuştu. -Korkma, dediler. Birbirinin hakkını yemiş iki davacıyız. Aramızda hakkıyla hüküm ver. Hak’tan ayrılma. Bize orta yolu buldur.
Sâd / 22 - (Sadık Türkmen)
Davud’un yanına girmişlerdi de o, onlardan ürkmüştü. Dediler ki: “Korkma! Biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkını çiğnedi. Aramızda hak ile hüküm ver. Kararında adaletsizlik etme! Bizi doğru yola/anlayışa yönelt.”
Sâd / 22 - (Seyyid Kutub)
Hani Davud'un yanına girmişlerdi de, Davud onlardan korkmuştu. «Korkma dediler, biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, adaletten ayrılıp bize zulmetme, bizi doğru yola çıkar.»
Sâd / 22 - (Suat Yıldırım)
(21-22) O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü. Onlar da "Korkma! dediler, biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz: Aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster."
Sâd / 22 - (Süleyman Ateş)
Dâvûd'un yanına girmişlerdi de (Dâvûd) onlardan korkmuştu: "Korkma, dediler, biz iki dâvâcıyız. Birimiz, ötekinin hakkına saldırdı. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, (adâletten ayrılıp bize) zulmetme. Bizi yolun ortasına (adâlete) götür."
Sâd / 22 - (Tefhim-ul Kuran)
Davud(un yanın)a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; onlar dediler ki: «Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet.»
Sâd / 22 - (Ümit Şimşek)
Yanına girdiklerinde, Davud onlardan korktu. 'Korkma,' dediler. 'Biz birbirimize hakkı geçen iki dâvâlıyız. Aşırı gitmeden, aramızda adaletle hükmet ve bize yolun doğrusunu göster.
Sâd / 22 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Davûd'un yanına girmişlerdi de onlardan korkmuştu. "Korkma!" dediler, "biz iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkını çiğnedi. Şimdi sen, aramızda hak ile hükmet, adaletsizlik etme. Bizi yolun denge noktasına ilet.!"
Sâd / 22 - (İskender Ali Mihr)
Dâvud (a.s)’ın yanına girdikleri zaman (Dâvud a.s) onlardan dehşete kapıldı (korktu). "Korkma! Birbirine haksızlık etmiş iki hasımız (davacıyız). Artık aramızda sen, hak ile hükmet. Aşırı gitme (haksızlık etme)! Bizi orta yola (adaletli çözüme) ulaştır."
Sâd / 22 - (İlyas Yorulmaz)
Sorunları olanlar Davud’un yanına girmişler ve Davud da onlardan korkmuştu. Onlar “Korkma! Biz bir kısmı, diğer bir kısmına haksızlık yapan iki gurubuz. Bizim aramızda hak ile karar ver ve ayırım yapma (taraf gözetme). Bu konudaki yolun en doğru olanını bize göster” dediler.
إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
Okunuşu: İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
Sâd / 23 - (Diyanet İşleri)
İçlerinden biri şöyle dedi: “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni bastırdı.”
Sâd / 23 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Şüphe yok ki şu, benim kardeşimdir, doksan dokuz dişi koyunu var ve benimse bir tek dişi koyunum; öyleyken onu da bana ver dedi ve konuşmamızda beni alt da etti.
Sâd / 23 - (Abdullah Parlıyan)
İçlerinden biri: “Bu benim kardeşim, onun 99 koyunu, benim de bir koyunum var. Buna rağmen “Onu da bana ver” dedi ve konuşmada beni altetti, onunla başedemedim ve sana hükmünü sormaya geldik.”
Sâd / 23 - (Adem Uğur)
(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni yendi.
Sâd / 23 - (Ahmed Hulusi)
"Muhakkak ki şu benim kardeşimdir. . . Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. . . Böyle iken 'Onu bana ver' dedi ve dediğini yaptırdı!"
Sâd / 23 - (Ahmet Tekin)
Onlardan biri:'Bu benim kardeşim. O doksan dokuz yaban ineğine sahipleniyor. Bense bir tek yaban ineğine sahiplendim. Böyleyken onu da benimkilerine kat, ona sahiplenmekten vazgeç dedi. Bu karşılıklı konuşma sırasında bana baskın çıktı.' dedi.
Sâd / 23 - (Ahmet Varol)
Şu kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum var. Böyleyken: 'Onu da bana ver' dedi ve konuşmada bana üstün geldi.'
Sâd / 23 - (Ali Bulaç)
"Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen "Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat" dedi ve bana, konuşmada üstün geldi."
Sâd / 23 - (Ali Fikri Yavuz)
(İkisinden biri şöyle) dedi: “- Şu benim (din) kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu var. Benim ise tek dişi koyunum var. Böyle iken, onu da bana ver dedi ve beni konuşmada mağlûb etti.”
Sâd / 23 - (Ali Ünal)
(İçlerinden biri meseleyi arzetti:) “Şu, benim kardeşimdir. Kendisinin doksan dokuz koyunu var, benimse tek bir koyunum. Böyle iken, ‘Onu da bana bırak!’ diyor ve konuşma gücüyle beni bastırıyor.”
Sâd / 23 - (Bayraktar Bayraklı)
“Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim de bir koyunum var. ‘Onu da bana ver' dedi ve beni konuşmada yendi.”
Sâd / 23 - (Bekir Sadak)
«Bu kardesimin doksan dokuz disi koyunu, benim de bir tek disi koyunum vardir; O'nu da bana ver dedi ve tartismada beni yendi.»
Sâd / 23 - (Celal Yıldırım)
Şüphen olmasın ki, bu benim kardeşimdir; doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Onu da bana ver, di gerine katayım, dedi ve beni konuş mada yendi.
Sâd / 23 - (Cemal Külünkoğlu)
(İçlerinden biri şöyle dedi:) “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken: ‘Onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni bastırdı.”
Sâd / 23 - (Diyanet Vakfi)
(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken «Onu da bana ver» dedi ve tartışmada beni yendi.
Sâd / 23 - (Edip Yüksel)
'Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, 'Onu da bana ver,' dedi ve tartışmada bana üstün geldi.
Sâd / 23 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Şu benim biraderim onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var, böyle iken «bırak onu bana» dedi ve beni söyleşmede yendi
Sâd / 23 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
«Şu benim kardeşim, onun doksan dokuz kişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var, böyle iken; «Onu da bana bırak» dedi. Ve beni söyleşmede (tartışmada) yendi.» diye anlattı.
Sâd / 23 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Biri: «İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni yendi» diye anlattı.
Sâd / 23 - (Gültekin Onan)
"Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen "onu da benim payıma (koyunlarıma) kat" dedi ve bana, konuşmada üstün geldi."
Sâd / 23 - (Harun Yıldırım)
Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni yendi.
Sâd / 23 - (Hasan Basri Çantay)
(İçlerinden biri): «Şu benim birâderimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu var. Benim ise birtek dişi koyunum var. Böyle iken «Onu bana ver (de bakayım)» dedi, mücâdelede beni yendi».
Sâd / 23 - (Hayrat Neşriyat)
(Onlardan biri şöyle dedi:) 'Doğrusu bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise tek bir koyunum var. Böyle iken: 'Onu bana ver!’ dedi ve tartışmada beni yendi.'
Sâd / 23 - (İbni Kesir)
Gerçekten bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz dişi koyunu, benim de bir tek dişi koyunum var. Onu bana ver, dedi ve söyleşmede beni yendi.
Sâd / 23 - (Kadri Çelik)
“Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen “Beni ona da kefil (malik) kıl” dedi ve bana konuşmada üstün geldi.”
Sâd / 23 - (Muhammed Esed)
"Bu benim kardeşim: Onun doksandokuz koyunu var, benimse (sadece) bir koyunum; buna rağmen, 'onu bana ver' dedi ve bu tartışmada bana zorla dediğini yaptırdı".
Sâd / 23 - (Mustafa İslamoğlu)
İşte bu benim kardeşim; onun doksan dokuz koyunu var, benimse yalnızca bir tek koyunum; buna rağmen o, "Onu da bana ver" dedi ve dediğini zorla yaptırdı.
Sâd / 23 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Muhakkak ki şu, benim kardeşimdir. Onun doksandokuz dişi koyunu vardır. Benim için ise bir dişi koyun var. Öyle iken, «Onu bana bırak,» dedi ve beni konuşmada mağlup etti.»
Sâd / 23 - (Ömer Öngüt)
"Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: 'Onu da bana ver!' dedi ve beni tartışmada yendi. "
Sâd / 23 - (Şaban Piriş)
-Bu benim kardeşimdir, O’nun doksan dokuz koyunu, benim ise tek bir koyunum var. “Onu da bana ver” dedi ve konuşmada bana üstün geldi.
Sâd / 23 - (Sadık Türkmen)
“şüphesiz bu benim kardeşimdir. Doksandokuz koyunu var, benimse sadece bir koyunum var. Buna rağmen: ‘Onu da bana ver’ dedi. Konuşmada (kendini ifade etmede) bana ağır bastı.”
Sâd / 23 - (Seyyid Kutub)
Bu kardeşimin doksandokuz dişi koyunu var. Benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken onu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi.
Sâd / 23 - (Suat Yıldırım)
"Benim şu (din) kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum! Böyle iken "onu da bana bırak!" dedi ve çenesiyle beni bastırdı."
Sâd / 23 - (Süleyman Ateş)
"Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve konuşmada bana ağır bastı (onunla baş edemedim.)"
Sâd / 23 - (Tefhim-ul Kuran)
«Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen «Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat» dedi ve bana konuşma (tarzın)da üstün geldi.»
Sâd / 23 - (Ümit Şimşek)
'Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim de bir koyunum var. Buna rağmen 'O tek koyunu da bana ver' dedi ve tartışmada bana üstün geldi.'
Sâd / 23 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Şu benim kardeşimdir. Kendisinin doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen, onu da bana ver dedi ve tartışmada bana galip geldi."
Sâd / 23 - (İskender Ali Mihr)
Gerçekten bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var ve benim bir koyunum var. Buna rağmen "Ona beni kefil kıl (onu da bana ver)." dedi. Söyledikleri ile beni yendi.
Sâd / 23 - (İlyas Yorulmaz)
Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz adet koyunu var, benim de yalnız bir adet koyunum var. O bir koyunu benim sorumluluğuma ver dedi ve yaptığımız sözlü tartışmada bana üstün geldi.
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ/
Okunuşu: Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcihî, ve inne kesîran minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfera rabbehu ve harra râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
Sâd / 24 - (Diyanet İşleri)
Davud dedi ki: “Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır.” Dâvûd, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.
Sâd / 24 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Dedi ki: Senin dişi koyununu, kendi koyunlarına katmayı istemekle gerçekten de zulmetmiş sana ve şüphesiz ki ortakların çoğu, birbirinin hakkına tecâvüz eder, ancak inanan ve iyi işlerde bulunanlar müstesnâ ve fakat bunlar da pek azdır ve Dâvûd, biz, kendisini sınadık sandı da Rabbinden yarlıganma diledi ve eğilerek yere kapandı ve Rabbine döndü.
Sâd / 24 - (Abdullah Parlıyan)
Davut dedi ki: “Andolsun o, senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle, sana haksızlık etmiştir. Zaten mallarını, emeklerini birbirine katan, içli dışlı ortakların herbiri, birbirinin hakkına tecavüz ederek haksızlık ederler. Yalnız inanıp doğru dürüst hareket edenler, bu haksızlık yapma eyleminin dışındadır ki, onlar da ne kadar azdır.” Davut bu hükümle, veya duvardan tırmanan kimselerle kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden günahının bağışlanmasını diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Rabbine döndü.
Sâd / 24 - (Adem Uğur)
Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Ahmed Hulusi)
(Davud) dedi ki: "Yemin olsun ki senin bir tek koyununu kendi koyunlarına katmakla sana zulmetmiş. . . Muhakkak ki çok yakın olanların birçoğu, birbirlerinin benzeri davranışlarda bulunurlar. . . Ancak iman edip imanın gereğini uygulayanlar böyle değildir. . . Fakat onlar da ne kadar azdır!" Davud kendisini imtihan ettiğimizi zannetti; bundan dolayı Rabbinden mağfiret diledi ve boyun eğerek yere kapandı ve O'na yöneldi! (24. âyet secde âyetidir. )
Sâd / 24 - (Ahmet Tekin)
Dâvûd:'Andolsun ki, senin yaban ineğini, kendi yaban ineklerine katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Mallarını karıştıranların, mallarını bir arada bulunduranların, aynı yerde, aynı pazarda mal alıp mal satanların, mülk edinme hukukunda eşit olanların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler, haktan ayrılıp, güçlerine dayanarak zulmederler. Ancak iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenler adâletten şaşmazlar. Onlar da ne kadar az!' dedi. Dâvûd, güvenlik tedbirlerinin işe yaramadığını, kendisini zor durumda bırakarak imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden bağışlanma, koruma kalkanına alınma diledi, sübhânallah diyerek rükû edip, secedeye kapandı. Tevbe ile Allah’a yöneldi, zikre daldı.
Sâd / 24 - (Ahmet Varol)
Dedi ki: 'Andolsun, o senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Gerçekten (varlıklarını) birbirine karıştıran ortakların çoğu birbirlerine haksızlık ederler. Sadece iman edip salih ameller işleyenler müstesna. Ama onlar da ne kadar azdır!' Davud kendisini imtihan ettiğimizi sandı da Rabbinden bağışlanma diledi. Rüku ederek yere kapandı ve gönülden (bize) yöneldi.
Sâd / 24 - (Ali Bulaç)
(Davud) Dedi ki: "Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır." Davud, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rüku ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Sâd / 24 - (Ali Fikri Yavuz)
Davûd dedi ki: “- Doğrusu o, senin bir dişi koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten ortakların çoğu birbirine haksızlık eder; ancak iman edib de salih amel işliyenler müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır!” Davûd sanmıştı ki, kendisine sırf bir imtihan açtık. Hemen Rabbine istiğfar etti, secdeye (*) kapandı ve tevbe ile Allah’a yöneldi. * Dikkat! Secde âyetidir. (Fahr-i Razi, tefsirinde Hz. Davûd’a isnad edilen ve peygamberler hakkında asla tecviz edilmiyen kıssaları red etmektedir. Peygamberlerin şanını korumak esas olduğundan hikayelere itibar etmiyerek hakiki manayı Cenab-ı Hakkın ilmine terk etmek en salim bir yoldur.)
Sâd / 24 - (Ali Ünal)
Davud, “Doğrusu şu ki,” dedi, “o, senin tek bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle haksızlıkta bulunuyor. Gerçekten böyle malda ortak pek çok insan vardır ki, birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar böyle davranmazlar; ama onlar da ne kadar azdır.” Davud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve derhal Rabbisinden bağışlanma dileyip, iniltiyle secdeye kapandı ve bütün içtenliğiyle Allah’a yöneldi.
Sâd / 24 - (Bayraktar Bayraklı)
Dâvûd, “Senden, koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle, sana haksızlık etmiştir. Ortaklardan birçoğu birbirinin haklarına tecavüz ederler. Ancak inanıp yararlı iş yapanlar hariç. Onlar da çok azdır” dedi. Dâvûd, bizim kendisini denediğimizi anladı. Rabbinden bağışlanma diledi ve secdeye kapanarak tövbe etti.
Sâd / 24 - (Bekir Sadak)
SÙ Davud: «And olsun ki, senin disi koyununu kendi disi koyunlarina katmak istemekle sana haksizlikta bulunmustur. Dogrusu ortakcilarin cogu birbirlerinin haklarina tecavuz ederler. Inanip yararli is isleyenler bunun disindadir ki sayilari da ne kadar azdir!» demisti. Davud, kendisini denedigimizi sanmisti da, Rabbinden magfiret dileyerek egilip secdeye kapanmis, tevbe etmis Allah'a ynelmisti.
Sâd / 24 - (Celal Yıldırım)
Dâvud, «and olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak isteğiyle sana haksızlık etmiştir. Cidden mallarını birbirine katan ortakçıların çoğu birbirlerinin hakkına tecâvüz ederler. Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar müstesna. Onlar da pek azdır,» dedi. Dâvud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve bu yüzden Rabbı'ndan bağışlanma dileyip secdeye kapandı ve O'na yönelip tevbe etti.
Sâd / 24 - (Cemal Külünkoğlu)
(Davud) dedi ki: “Bu (adam) senin koyununu kendi koyunları arasına katmak istemekle sana haksızlık yapmıştır. Zaten, ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar bunun dışındadır. Onlar da pek azdır.” Davud, (bununla) bizim kendisini imtihan ettiğimizi (ve ona bir bela vereceğimizi) zannetti. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilereksecdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Diyanet İşleri (eski))
Davud: 'And olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır!' demişti. Davud, Kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti.
Sâd / 24 - (Diyanet Vakfi)
Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Edip Yüksel)
Dedi ki, 'Senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana haksızlık etmiştir. Doğrusu, ortakçıların çoğu bir birinin hakkına el uzatır. İnanıp erdemli davrananlar bunun dışındadır, onlar ise sayıca ne kadar azdır!' Davud, kendisini sınadığımızı sanarak bağışlanma diledi, eğildi ve tevbe etti.
Sâd / 24 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Dedi ki: doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulmetmiş ve hakıkaten karışıkların çoğu birbirlerine tecavüz ediyorlar, ancak iyman edib de salâh istiyenler başka, onlar da pek az, ve sanmıştı ki Davud kendisine sırf bir fitne yaptık, hemen rabbına istiğfar etti ve rükû' ederek yere kapanıb tevbe ile rücu' etti
Sâd / 24 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
(Davut) dedi ki: «Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten karışıkların (bir toplum içinde yaşayanların) çoğu biribirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az. Davut kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi , rüku ederek yere kapandı, tevbe ederek (Allah'a) yöneldi.
Sâd / 24 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Davud dedi ki: «Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az.» Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Gültekin Onan)
(Davud) Dedi ki: "Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak inanıp salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır." Davud, gerçekten bizim onu imtihan ettiğimizi sandı, böylece rabbinden bağışlanma diledi ve rüku ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Sâd / 24 - (Harun Yıldırım)
Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Hasan Basri Çantay)
(Dâvud) dedi: «Andolsun ki o, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına (katmak) istemesiyle sana zulmetmişdir. Gerçek (mallarını birbirine) katıb karışdıran (ortak) ların çoğu mutlakaa birbirine haksızlık eder. İman edib de güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunanlar müstesna. (Fakat) bunlar da ne kadar azdır». Dâvud sandı ki biz kendisine mutlakaa bir azâb (süikasd) hazırladık. Bunun üzerine o, rabbinden setr (ü himaye) edilmesini istedi, rükû' ile yere kapanıb (Allaha) döndü.
Sâd / 24 - (Hayrat Neşriyat)
(Dâvûd:) 'Doğrusu (o,) senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana haksızlık etmiştir! Zâten şübhesiz ortakların birçoğu, birbirlerine gerçekten haksızlık eder; ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler müstesnâ! Onlar ise ne kadar azdır!' dedi. Dâvûd (böylelikle) kendisini imtihân ettiğimizi sezdi (anladı); hemen Rabbinden mağfiret diledi, rükû' ederek (secdeye) kapandı ve (Allah’a) yöneldi.
Sâd / 24 - (İbni Kesir)
O da dedi ki: Senin dişi koyununu, kendi dişi koyunlarına katmak için istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirinin hakkına tecavüz eder. Ancak inanmış olup salih ameller işleyenler müstesnadır. Ama onlar pek azdır. Davud, kendisini imtihan ettiğimizi zannederek Rabbından mağfiret diledi. Rukua kapanarak Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Kadri Çelik)
(Davud) Dedi ki: “Şüphesiz senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, iman edip de salih amellerde bulunanlar müstesna, (sermayelerini) karıştıran ortaklardan çoğu birbirlerine karşı saldırganlıkta bulunurlar. Onlar (müstesna olanlar) da pek azdır.” Davud (karşı tarafı da dinlemeden hüküm vermekle sürçtüğünü anlayınca), gerçekten bizim onu denemeden geçirdiğimizi anladı da böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Sâd / 24 - (Muhammed Esed)
(Davud) dedi ki: "Bu (adam) senin koyununu kendininkiler arasına katmayı istemekle sana haksızlık yapmış! Zaten yakınların çoğu birbirlerine aynı şeyi yaparlar, (Allah'a) inanıp doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Böylesi de ne kadar az!" Davud, (bunları söylerken) Bizim kendisini sınadığımızı (birden) anladı; bunun üzerine Rabbinden günahını bağışlamasını diledi, secdeye kapandı ve tevbe ederek O'na yöneldi.
Sâd / 24 - (Mustafa İslamoğlu)
(Davud) dedi ki: "Doğrusu bu kişi, senin koyununu alıp kendininkine katmakla sana zulmetmiş. Zaten toplumsal hayatı paylaşan insanlar (genellikle) birbirlerinin hakkına tecavüz ederler; iman edip dürüst ve erdemli davrananlar hariç: ama böyleleri, ne kadar da az. Derken Davut, bizim kendisini sınadığımızı fark etti; hemen Rabbinden af diledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tevbe ederek O'na yöneldi.
Sâd / 24 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dâvud aleyhisselâm dedi ki: «Elbette senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulmetmiş oldu. Ve muhakkak ki, mal ortaklarından birçokları mutlaka bazıları bazısı üzerine tecavüz etmektedir. Ancak, imân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar müstesna. Onlar da ne kadar az!» Ve Dâvud sandı ki muhakkak Biz onu bir imtihana tâbi tutmuş olduk. Hemen Rabbine istiğfarda bulundu ve rükû edici olarak yere kapandı ve Hakk'a rücu etti.
Sâd / 24 - (Ömer Öngüt)
Davut: "Andolsun ki senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Ancak iman edip de sâlih amellerde bulunanlar müstesnâdır. Onlar da ne kadar azdır!" dedi. Davut kendisini imtihan ettiğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret diledi. Eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (Şaban Piriş)
Davut: -Koyununu kendi koyunları arasına katmak istemekle sana haksızlık etmiş. Zaten ortakların çoğu, birbirinin hakkına tecavüz eder. Ancak iman eden ve doğruları yapanlar hariç... Bunlarda ne kadar az! Davut, kendisini imtihan ettiğimizi anlamış ve Rabbi’nden bağışlanma dileyerek secdeye kapanmış ve O’na yönelmişti.
Sâd / 24 - (Sadık Türkmen)
(davud) dedi ki: “Kendi koyunlarına katmak için senin koyununu istemekle, sana haksızlık yapmış/zulmetmiştir. Zaten karıştıranların (yakınların/ortakların) çoğu, birbirlerine haksızlık ederler. İman edenler ve salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yapanlar hariç! Ama, onlar da pek az!” Davud; (birden, geçmişte yaptığı bir hatadan dolayı), kendisini ikaz ettiğimizi sandı! Hemen Rabbinden bağışlanma diledi. Ve rüku’a vardı/eğildi ve (tövbe ederek O’na) yöneldi.
Sâd / 24 - (Seyyid Kutub)
Davud: «And olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle, sana büyük haksızlık etmiştir. Doğrusu ortakların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iyi iş yapanlar bunun dışındadır ki, sayıları ne kadar azdır.» demişti. Davud kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabb'inden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti.
Sâd / 24 - (Suat Yıldırım)
Dâvud: "Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir. Zaten malda ortak olanların çoğu birbirlerine haksızlık ederler. Ancak gerçekten iman edip makbul ve güzel davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!" Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.
Sâd / 24 - (Süleyman Ateş)
(Dâvûd) dedi ki: "And olsun (o) senin, koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiştir. Zâten (mallarını birbirine) karıştıran(ortak)ların çoğu birbirine zulmederler. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar bunun dışındadır ki, onlar da ne kadar azdır!" Dâvûd, (bu hükümle) kendisini denediğimizi (kendisine bir belâ vereceğimizi) sandı da Rabbinden mağfiret diledi, eğilerek secdeye kapandı ve tevbe edip (bize) döndü.
Sâd / 24 - (Tefhim-ul Kuran)
(Davud) Dedi ki: «Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip de salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır.» Davud, gerçekten bizim onu denemeden geçirdiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.
Sâd / 24 - (Ümit Şimşek)
Davud dedi ki: 'Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiş. Ortakların birçoğu böyle birbirinin hakkını yer. Ancak iman edip güzel işler yapanlar müstesna-ki, onların da sayısı pek azdır.' Davud kendisini sınadığımızı anladı ve Rabbinden bağışlanma diledi; Ona yönelerek secdeye kapandı.
Sâd / 24 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Davûd dedi ki: "Vallahi, senin bir tek koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiş. Zaten ortaklardan birçoğu birbiri aleyhine haksızlık ve zulme sapar. İman edip hakka ve barışa yönelik işler yapanlar böyle değildir. Ama onlar da pek azdır." Davûd, kendisini imtihan ettiğimizi düşündü; hemen Rabbinden af diledi; rükû ederek yerlere eğildi ve Allah'a yöneldi.
Sâd / 24 - (İskender Ali Mihr)
(Dâvud a.s): "Andolsun ki, koyunlarının (arasına) senin koyununu istemekle sana zulmetti." dedi. Ve muhakkak ki ortaklardan çoğu, mutlaka birbirlerinin hakkına tecavüz ediyorlar. Âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler) ve amilüssalihat (nefs tezkiyesi) yapanlar hariç. Onlar ne kadar az! Ve Dâvud (a.s), onu imtihan ettiğimizi zannetti. Bunun üzerine Rabbinden mağfiret istedi ve rüku ederek secdeye kapandı. Ve Rabbine yöneldi (sözleriyle ve Rabbini görerek Allah’a ulaştı ve cevap aldı).
Sâd / 24 - (İlyas Yorulmaz)
Senin bir koyununu, kendi koyunlarının içine katmayı istemekle, sana haksızlık yapmış. Şüphe yok ki, ortaklık yapanların çoğu, bir kısmı diğer bir kısmının hakkına tecavüz eder. Yalnızca iman edip doğru davranışlarda bulunanlar, haksızlık yapmazlar. Ancak böyleleri pek azdır” dedi. Davut bu gelenlerle denendiğini zannetti ve hemen Rabbine yönelerek O’nun huzurunda eğildi.
فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
Okunuşu: Fe gafernâ lehu zâlike, ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Sâd / 25 - (Diyanet İşleri)
Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.
Sâd / 25 - (Adem Uğur)
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Sâd / 25 - (Ahmed Hulusi)
Bunun üzerine onu, Onun için mağfiret ettik. . . İndîmizde Onun için yakınlık ve dönüşün güzeli var.
Sâd / 25 - (Ahmet Tekin)
Bu davranışından dolayı onu bağışladık. Yanımızda onun bir yakınlığı, bir değeri var. Cennet’te güzel bir makamı var.
Sâd / 25 - (Ahmet Varol)
Biz de onun bu (hatası)nı bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir varış yeri (veya geleceği) vardır.
Sâd / 25 - (Ali Bulaç)
Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Sâd / 25 - (Ali Fikri Yavuz)
Biz de onun bu hatasını bağışladık. Gerçekten onun, bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir akıbeti (cenneti) vardır.
Sâd / 25 - (Ali Ünal)
Biz de bu hususta O’nu bağışladık. Muhakkak ki O’nun Bizim katımızda bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
Sâd / 25 - (Cemal Külünkoğlu)
Biz de onun bu hatasını bağışladık. Çünkü onun yanımızda yüksek bir değeri (kredisi) ve dönüp geleceği güzel bir makamı vardır.
Sâd / 25 - (Diyanet Vakfi)
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Sâd / 25 - (Gültekin Onan)
Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri (meab) vardı.
Sâd / 25 - (Harun Yıldırım)
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
Sâd / 25 - (Hayrat Neşriyat)
Bunun üzerine (biz de) ondan bunu (bu zellesini) affettik. Ve şübhesiz ki katımızda onun için elbette bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.
Sâd / 25 - (İbni Kesir)
Bunun üzerine Biz de onu bağışladık. Onun için şüphesiz ki katımızda yüksek bir makam ve güzel bir sonuç vardır.
Sâd / 25 - (Kadri Çelik)
Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Sâd / 25 - (Muhammed Esed)
Biz de bu (günahı)nı bağışladık, (öteki dünyada) o'nu Bizim yakınlığımız ve menzillerin en güzeli beklemektedir.
Sâd / 25 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(25-26) Artık bunun için O'nu yarlığadık ve şüphe yok ki, O'nun için Bizim katımızda elbette bir yakınlık vardır ve bir akıbet güzelliği vardır. Ey Dâvûd! Şüphe yok ki, Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık nâs arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için bir şiddetli azap vardır.
Sâd / 25 - (Ömer Öngüt)
Biz de onu bağışladık. Şüphesiz ki onun bizim katımızda yakınlığı ve âkibet güzelliği vardır.
Sâd / 25 - (Şaban Piriş)
İşte böylece biz onu bağışlamıştık. Katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek hazırlamıştık.
Sâd / 25 - (Tefhim-ul Kuran)
Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Sâd / 25 - (İskender Ali Mihr)
Böylece bu konuda ona mağfiret ettik. Muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı (sığınağı) vardır.
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
Okunuşu: Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâhi, innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Sâd / 26 - (Diyanet İşleri)
Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”
Sâd / 26 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ey Dâvûd, biz seni yeryüzüne hâkim ettik, artık insanlar arasında, adâletle hükmet ve dileğine uyma ki seni Allah yolundan saptırır; Allah yolundan sapanlaraysa şiddetli bir azap var soru gününü unuttuklarından.
Sâd / 26 - (Abdullah Parlıyan)
Ve şöyle dedik: “Ey Davud! Seni bir peygamber ve yeryüzünde senden öncekilerin yerine halife ve vekil yaptık, öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra keyfin seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”
Sâd / 26 - (Adem Uğur)
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Ahmed Hulusi)
Ey Davud! Doğrusu biz seni arzda bir halife kıldık! Bu yüzdendir ki insanlar arasında Hak olarak hükmet ve hevâya (Hakkanî olmayan duygu ve düşüncelere) uyma! Zira bu seni Allâh yolundan saptırır. . . Allâh yolundan sapanlara gelince; yaptıklarının sonucunu yaşama sürecini unutmalarından dolayı, yaşayacakları şiddetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Ahmet Tekin)
Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde, ülkede ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya yetkili halife-rasul olarak tayin ettik. İnsanlar arasında hakkaniyet ile, adâlet ile hüküm ver, icraat yap. Şahsî arzu ve ihtiraslarına, bâtıla uyma. Bu seni başına buyruk hale getirerek, Allah yolundan, İslâm’dan uzaklaşmana, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihine imkân sağlar. Başlarına buyruk hareket ederek Allah yolundan uzaklaşıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih edenlere, hesap gününü unutmaları sebebiyle dehşetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Ahmet Varol)
'Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet ve keyfe uyma. Yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Ali Bulaç)
"Ey Davud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır."
Sâd / 26 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey Davûd! Biz seni yer yüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında adaletle hüküm ver ve keyfe tâbi olma ki, bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar, hesab gününü unuttuklarından, kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Sâd / 26 - (Ali Ünal)
Ey Davud! Seni ülkede (Bizim ahkâmımızı uygulayacak) bir halife yaptık; bu sebeple, insanlar arasında hak ve adaletle hükmet; şahsî arzu ve temayüllerine kulak verme ki, seni Allah’ın yolundan saptırmasınlar. Şurası bir gerçek ki, Allah’ın yolundan sapanlar, Hesap Günü’nü unutmuşlardır ve bu sebeple kendileri için çok çetin bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Bayraktar Bayraklı)
“Ey Dâvûd! Seni yeryüzünde halife tayin ettik. Bundan dolayı insanlar arasında adaletle hüküm ver! Nefsin arzusuna uyma ki seni Allah'ın yolundan saptırmasın. Şüphesiz, Allah'ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”
Sâd / 26 - (Bekir Sadak)
Ey Davud! Seni suphesiz yeryuzunde hukumran kildik, o halde insanlar arasinda adaletle hukmet, hevese uyma yoksa seni Allah'in yolundan saptirir. Dogrusu, Allah'in yolundan sapanlara, onlara, hesap gununu unutmalarina karsilik cetin azap vardir. *
Sâd / 26 - (Celal Yıldırım)
Ey Dâvud ! Şüphesiz seni yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip hükümdar kıldık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm ver, hevesin peşine takılma, sonra seni, Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden elbette şiddetli bir azâb vardır.
Sâd / 26 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ona dedik ki:) “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet! Boş arzu ve heveslere uyma! Sonra onlar seni Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanları ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap beklemektedir.”
Sâd / 26 - (Diyanet İşleri (eski))
Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.
Sâd / 26 - (Diyanet Vakfi)
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Edip Yüksel)
Ey Davud, biz seni yeryüzünde yönetici kıldık. Halkın arasında adaletle yargı ver, hevesine ve duygularına kapılma, sonra seni ALLAH'ın yolundan saptırır. ALLAH'ın yolundan sapanlara, Hesap Gününü unuttukları için çetin bir ceza vardır.
Sâd / 26 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ya Davud! muhakkak ki biz seni Arzda bir halîfe kıldık, imdi nâs arasında hakk ile hukmet de (keyfe) hevaya tabi' olma ki seni Allah yolundan sapıtmasın, çünkü Allah yolundan sapanlar hisab gününü unuttukları cihetle kendilerine pek şiddetli bir azâb vardır
Sâd / 26 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ey Davut , gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında doğrulukla hükmet, keyf(in)e uyma ki, seni Allah yolundan sapıtmasın; çünkü Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttukları için kendilerine pek şiddetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Sâd / 26 - (Gültekin Onan)
"Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seri Tanrı'nın yolundan saptırır. Şüphesiz Tanrı'nın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azab vardır."
Sâd / 26 - (Harun Yıldırım)
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Hasan Basri Çantay)
Ey Dâvud, biz seni yer yüzünde bir halîfe yapdık. O halde insanlar arasında hak (ve adalet) le hükmet. (Hükmünde) hevâ (ve heves) e (hissiyyâtına) tâbi' olma ki bu, seni Allah yolundan sapdırır. Çünkü Allah yolundan sapanlar (yok mu?) hesâb gününü unutdukları için onlara pek çetin bir azâb vardır.
Sâd / 26 - (Hayrat Neşriyat)
Ey Dâvûd! Muhakkak ki biz, seni yeryüzünde bir halîfe kıldık; öyle ise insanlar arasında hak ile hükmet; ve nefsinin arzusuna uyma! Yoksa (bu) seni Allah’ın yolundan saptırır. Şübhesiz Allah’ın yolundan sapanlar yok mu, hesab gününü unuttuklarından dolayı onlar için (pek) şiddetli bir azab vardır.
Sâd / 26 - (İbni Kesir)
Ey Davud; seni gerçekten yeryüzüne halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet. Heveslere uyma ki bu, seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz ki Allah'ın yolundan sapanlara; onlara hesab gününü unuttuklarından ötürü, şiddetli bir azab vardır.
Sâd / 26 - (Kadri Çelik)
“Ey Davud! Şüphesiz biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; yoksa sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar (var ya), hesap gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azap vardır.”
Sâd / 26 - (Muhammed Esed)
(Ve şöyle dedik:) "Ey Davud! Seni (bir Peygamber ve böylece) yeryüzündeki halifemiz kıldık: öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, boş arzu ve heveslere uyma, sonra onlar seni Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanları ise, Hesap Günü'nü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap bekler!"
Sâd / 26 - (Mustafa İslamoğlu)
(Ve nida ettik): "Ey Davud! Elbet sana yeryüzünde iktidarı Biz verdik: O halde insanlar arasında adaletle hükmet, (kimsenin) heva ve arzusuna kapılma ki, sonra seni Allah yolundan saptırırlar. Şu kesin ki Allah yolundan sapan kimseler, Hesap Günü'nü unutmalarından dolayı şiddetli bir cezaya çarptırılırlar.
Sâd / 26 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(25-26) Artık bunun için O'nu yarlığadık ve şüphe yok ki, O'nun için Bizim katımızda elbette bir yakınlık vardır ve bir akıbet güzelliği vardır. Ey Dâvûd! Şüphe yok ki, Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık nâs arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah'ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için bir şiddetli azap vardır.
Sâd / 26 - (Ömer Öngüt)
"Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet! Hevâ ve hevese uyma! Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Şüphesiz ki Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır. "
Sâd / 26 - (Şaban Piriş)
-Ey Davud, seni yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında adaletle hüküm ver. Keyfine tabi olma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara ise hesap gününü unuttukları için şiddetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Sadık Türkmen)
“ey davud! Biz seni yeryüzünde yönetici kıldık. Öyleyse, insanlar arasında hak ile/adalet ile hükmet ve keyfe/hevaya uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır.” Şüphe yok ki Allah’ın yolundan sapanlara ise, hesap gününü umursamadıklarından dolayı, şiddetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Seyyid Kutub)
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unuttuklarından dolayı çetin azab vardır.
Sâd / 26 - (Suat Yıldırım)
"Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın." Allah yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için, şiddetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Süleyman Ateş)
"Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet; keyf(in)e uyma, sonra seni Allâh'ın yolundan saptırır. Allâh'ın yolundan sapanlar ise, hesap gününü unuttuklarından dolayı, çetin azâba uğrayacaklardır.
Sâd / 26 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar, hesap gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azab vardır.»
Sâd / 26 - (Ümit Şimşek)
Ey Davud, Biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet. Keyfe tâbi olma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden, çetin bir azap vardır.
Sâd / 26 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ey Davûd, seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hakla hükmet; geçici hevese uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmuş olmaları yüzünden şiddetli bir azap vardır.
Sâd / 26 - (İskender Ali Mihr)
Ey Dâvud! Muhakkak ki Biz, seni yeryüzünün halifesi kıldık. Bunun için insanlar arasında hak ile hükmet! Ve hevaya (nefse) tâbî olma! Aksi halde seni, Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli azap vardır.
Sâd / 26 - (İlyas Yorulmaz)
Ey Davud! Biz sana yeryüzünde insanların işlerini görmen için yetki verdik. İnsanların arasında adaletle hüküm ver ve nefsinin arzularına uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan alıkoyar. Muhakkak ki Allah’ın gösterdiği yoldan sapıtanlar için, hesap gününü unutmaları sebebiyle çok şiddetli bir azap var.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ
Okunuşu: Ve mâ halaknâs semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtılâ(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Sâd / 27 - (Diyanet İşleri)
Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkâr edenlerin hâline!
Sâd / 27 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve biz, göğü ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, kâfir olanların zannı; artık vay haline kâfirlerin ateşten.
Sâd / 27 - (Abdullah Parlıyan)
Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna ve anlamsız yaratmadık, bu sadece Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin zan ve iddiasıdır. Vay hallerine, cehennem ateşindeki bu kimselerin.
Sâd / 27 - (Adem Uğur)
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
Sâd / 27 - (Ahmed Hulusi)
Semâyı, arzı ve ikisi arasındakileri işlevsiz olarak yaratmadık! O (işlevsiz düşünmek), hakikat bilgisini inkâr edenlerin zannıdır! Bu yüzden yazıklar olsun o hakikat bilgisini inkâr edenlere, yakan (dünyalarında)!
Sâd / 27 - (Ahmet Tekin)
Göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları ve imkânları, biz boş yere yaratmadık. O, inkârda ısrar edenlerin düşünce ve inancıdır. Onun için, vay kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden ateşe girecek kâfirlerin haline!
Sâd / 27 - (Ahmet Varol)
Biz göğü, yeri ve bu ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu inkâr edenlerin zannıdır. (İçine atılacakları) ateşten dolayı inkâr edenlerin vay haline!
Sâd / 27 - (Ali Bulaç)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o inkâr edenlere.
Sâd / 27 - (Ali Fikri Yavuz)
Biz, o gök ile yeri ve aralarındakileri boşuna yaratmadık. (Bunların yaratılması boşunadır sözü) o kâfirlerin zannıdır. Bu yüzden kâfirlere ateşten şiddetli bir azab vardır.
Sâd / 27 - (Ali Ünal)
Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında yer alan her şeyi, boş yere, gayesiz (ve insanlar heva ve heveslerine göre davranabilsinler diye) yaratmadık. Böyle bir düşünce, ancak küfredenlerin zannından ibarettir. (Girecekleri) Ateş’ten dolayı vay haline o küfredenlerin!
Sâd / 27 - (Bayraktar Bayraklı)
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
Sâd / 27 - (Bekir Sadak)
Gogu, yeri ve ikisinin arasinda bulunanlari bosuna yaratmadik. Bunun bosuna oldugu, inkar edenlerin sanisidir. Vay atese ugrayacak inkarcilarin haline!
Sâd / 27 - (Celal Yıldırım)
Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna, anlamsız yaratmadık. Bu, sadece inkarcıların zan ve iddiasıdır. Ateşten vay o kâfirlere!.
Sâd / 27 - (Cemal Külünkoğlu)
Biz göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkârcıların kuruntusudur. Vay o inkârcıların ateşteki haline!
Sâd / 27 - (Diyanet İşleri (eski))
Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak inkarcıların haline!
Sâd / 27 - (Diyanet Vakfi)
Gogu, yeri ve ikisinin arasinda bulunanlari bosuna yaratmadik. Bunun bosuna oldugu, inkar edenlerin sanisidir. Vay atese ugrayacak inkarcilarin haline!
Sâd / 27 - (Edip Yüksel)
Göğü, yeri ve aralarındakileri boş yere yaratmadık. Bu inkar edenlerin sanısıdır. Kendilerini ateşe soktukları için inkar edenlere yazıklar olsun.
Sâd / 27 - (Gültekin Onan)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o küfredenlere.
Sâd / 27 - (Harun Yıldırım)
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
Sâd / 27 - (Hasan Basri Çantay)
O göğü, O yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri biz boşuna yaratmadık. Bu, o küfredenlerin zannıdır. Bu yüzden küfredenlere ateşden helak vardır.
Sâd / 27 - (Hayrat Neşriyat)
Hem göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Artık, ateşten dolayı vay hâline o küfre düşenlerin!
Sâd / 27 - (İbni Kesir)
Biz; göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu, küfretmiş olanların zannıdır. Vay o küfretmiş olanlara, cehennem ateşinden.
Sâd / 27 - (Kadri Çelik)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azaptan) dolayı vay o küfre sapanlara!
Sâd / 27 - (Muhammed Esed)
Ve Biz, hakikati inkar edenlerin sandığı gibi, göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık. Vay hallerine (cehennem) ateşindeki o inkarcıların!
Sâd / 27 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık; bu, inkarda direnenlerin bakış açısıdır: yazıklar olsun (kendilerini mahkum ettikleri) ateşten dolayı inkarda direnen o kimselere!
Sâd / 27 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve göğü ve yeri ve bunların arasında olanları beyhûde yere yaratmadık. Bu, küfre düşenlerin zannıdır. Artık küfre düşmüş olanlara ateşten bir helâk vardır.
Sâd / 27 - (Ömer Öngüt)
Biz göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Ateşten dolayı vay o kâfirlere!
Sâd / 27 - (Şaban Piriş)
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Ateşe atılacak inkarcıların vay haline...
Sâd / 27 - (Sadık Türkmen)
Biz; göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, ancak inkârcıların zannıdır. Ateşten dolayı inkârcıların vay haline!..
Sâd / 27 - (Seyyid Kutub)
Göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık, inkâr edenler, kainatın boş bir tesadüf eseri olduğunu söylerler, bu onların zannıdır. Vay ateşe uğrayacak inkârcıların haline.
Sâd / 27 - (Suat Yıldırım)
Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları gayesiz, boşuna yaratmadık. Bu sadece kâfirlerin bir zannı ve iddiasıdır. Artık o ateşten vay haline o kâfirlerin!
Sâd / 27 - (Süleyman Ateş)
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık (bunlar bir tesâdüf eseri değildir) bu, inkâr edenlerin zannıdır, (onlar kâinâtın boş bir tesadüf eseri olduğunu söylerler). Ateşten vay hallerine o nankörlerin!
Sâd / 27 - (Tefhim-ul Kuran)
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, küfredenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o küfretmekte olanlara.
Sâd / 27 - (Ümit Şimşek)
Biz göğü, yeri ve arasındakileri boşuna yaratmadık. Bu kâfirlerin zannıdır. Cehennem ateşinden, o kâfirlerin başlarına gelecek var!
Sâd / 27 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Biz şu göğü ve yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Böyle düşünmek, küfre sapanların sanısıdır. Vay hallerine o inkârcıların, ateş yüzünden!
Sâd / 27 - (İskender Ali Mihr)
Ve gökyüzünü, arzı ve ikisi arasındaki şeyleri bâtıl (boşuna) yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Artık ateş sebebiyle (azap edilecekleri için) inkâr edenlerin vay haline.
Sâd / 27 - (İlyas Yorulmaz)
Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri boşu boşuna yaratmadık. Bu, doğruları inkar edenlerin zanları. Doğruları inkâr edenler, ateşe gireceklerinden dolayı, vay başlarına geleceklere.
أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ
Okunuşu: Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttakîne kel fuccâr(fuccâri).
Sâd / 28 - (Diyanet İşleri)
Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız, yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muâmeleyi mi yapacağız?
Sâd / 28 - (Abdullah Parlıyan)
Biz iman edip, doğru dürüst işler işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk işleyenler gibi mi veya yolunu Allah ve kitabıyla bulanları doğru yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Adem Uğur)
Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Ahmed Hulusi)
Yoksa (hakikatlerine) iman edip imanın gereğini uygulayanları, arzda (bedensel yaşamda) bozuk inançları doğrultusunda yaşayanlar gibi mi kılarız? Yahut Allâh için korunanları, füccar (yaratılış fıtratına uymayan şekilde yaşayanlar) gibi mi kılarız?
Sâd / 28 - (Ahmet Tekin)
Yoksa iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlere, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlara, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlara, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlere, yeryüzünde, ülkede bozgunculuk yapanlar gibi mi, muamele yapacağız? Yahut, Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere azgın günahkârlara davrandığımız gibi mi davranacağız?
Sâd / 28 - (Ahmet Varol)
Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi tutacağız? Yoksa takva sahiplerini yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Ali Bulaç)
Yoksa Biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Ali Fikri Yavuz)
Yoksa biz, iman edib de salih ameller işliyenleri, o yeryüzündeki müfsidler (müşrikler) gibi yapar mıyız? Yahud Allah’dan korkan takva sahiblerini kâfirler gibi yapar mıyız?
Sâd / 28 - (Ali Ünal)
Yoksa Bizim iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla veya hayatlarını günahlardan uzak Dindiyanet örtüsü altında geçiren (müttakî)lerle, üzerlerinden Dindiyanet örtüsünü sıyırmış günahkârları bir tutacağımızı mı sanıyorlar?
Sâd / 28 - (Bayraktar Bayraklı)
Yoksa biz, inanıp yararlı iş yapanlara, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi davranacağız? Veya Allah'a saygı duyanları günahkârlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Bekir Sadak)
Yoksa, inanip yararli is isleyenleri, yeryuzunde, bozguncular gibi mi tutariz? Yoksa, Allah'a karsi gelmekten sakinanlari yoldan cikanlar gibi mi tutariz?
Sâd / 28 - (Celal Yıldırım)
Yoksa biz, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi veya (Allah'tan) korkup (inkâr ve fitneden) sakınanları yozmuş sapıklar gibi mi tutacağız ?
Sâd / 28 - (Cemal Külünkoğlu)
İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutsaydık? Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları yoldan sapmışlarla bir mi saysaydık?
Sâd / 28 - (Diyanet İşleri (eski))
Yoksa, inanıp yararlı iş işleyenleri, yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa, Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?
Sâd / 28 - (Diyanet Vakfi)
Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Edip Yüksel)
İnanıp iyi davrananları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Erdemlilere, yoldan çıkanlar gibi mi davranacağız?
Sâd / 28 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Yoksa iyman edib de salih salih işler yapanlar biz o Yerdeki müfsidler gibi yapar mıyız? Yoksa o korunan müttekıleri arsız çapkınlar gibi yapar mıyız?
Sâd / 28 - (Gültekin Onan)
Yoksa biz, inanıp salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Harun Yıldırım)
Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Hasan Basri Çantay)
Yoksa biz îman edib de güzel güzel amel (ve hareket) edenleri yer yüzünde fesâd çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahud (Allahdan) korkanları doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Hayrat Neşriyat)
Yoksa îmân edip sâlih ameller işleyenleri, yeryüzünde o fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa takvâ sâhiblerini (yoldan çıkan) o günahkârlar gibi mi kılacağız?
Sâd / 28 - (İbni Kesir)
Yoksa Biz; iman etmiş ve salih amel işlemiş olanları, yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi kılarız? Yoksa Biz; muttakileri, facirler gibi mi tutarız?
Sâd / 28 - (Kadri Çelik)
Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Muhammed Esed)
(Yoksa,) inanıp doğru ve yararlı işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutsaydık? Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları yoldan sapmışlarla bir mi tutsaydık?
Sâd / 28 - (Mustafa İslamoğlu)
Yoksa iman eden ve ıslaha hizmet edenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutsaydık? Yoksa sorumlu davrananları, sorumsuz sapıklarla bir mi tutsaydık?
Sâd / 28 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ya imân edenleri ve sâlih sâlih amellerde bulunanları yeryüzünde fesada çalışıp duranlar gibi kılar mıyız? Ya muttakîleri günahkârlar gibi kılar mıyız?
Sâd / 28 - (Ömer Öngüt)
Yoksa biz iman edip de sâlih ameller yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi yapacağız? Biz takvâ sahiplerini yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Şaban Piriş)
Yoksa, iman edip, doğruları yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Yoksa, korunanları, günahkarlarla denk mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Sadık Türkmen)
Yoksa iman edenleri ve iyi işler yapanları, yeryüzünde fesat/karışıklık çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut korunup sakınanları, yoldan çıkan/suçlular gibi mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Seyyid Kutub)
Yoksa biz iman edip de güzel amel ve hareket edenleri yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut Allah’tan korkanları doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız?
Sâd / 28 - (Suat Yıldırım)
Biz hiç, iman edip makbul ve güzel iş yapanlara, ülkede fesat çıkararak nizamı bozanlarla aynı muameleleri yapar mıyız? Yahut Allah’ı sayıp kötülüklerden sakınanları, yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?
Sâd / 28 - (Süleyman Ateş)
Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa korunanları yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Tefhim-ul Kuran)
Yoksa biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?
Sâd / 28 - (Ümit Şimşek)
Biz iman edip güzel işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk edenlerle bir tutar mıyız? Yahut kötülükten sakınanları yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?
Sâd / 28 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yoksa biz, iman edip hakka ve barışa yönelik işler yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla aynı mı tutacağız? Yoksa takva sahiplerini, arsız sapıklar gibi mi yapacağız?
Sâd / 28 - (İskender Ali Mihr)
Hiç âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) ve amilüssalihat (nefs tezkiyesi) yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla ya da takva sahiplerini, facirlerle bir tutar mıyız?
Sâd / 28 - (İlyas Yorulmaz)
Yoksa biz, iman edip doğru işler yapanlarla, yeryüzünde bozgunculuk yapanları veya Allah dan korunup sakınanlarla, günahkar suçluları bir mi tutacağız?
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
Okunuşu: Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ulûl elbâb(elbâbi).
Sâd / 29 - (Diyanet İşleri)
Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Bir kitaptır bu ki onu, kutlu olarak sana indirdik, âyetlerini iyice bir düşünsünler aklı başında olanlar ve ondan öğüt alsınlar diye.
Sâd / 29 - (Abdullah Parlıyan)
Biz sana hayrı, bereketi bol ve sürekli bir kitap indirdik ki, ayetlerini iyice bir düşünsünler, aklı başında olanlar ondan öğüt ve ders alsınlar diye.
Sâd / 29 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
Sâd / 29 - (Ahmed Hulusi)
Sana inzâl ettiğimiz bu mübarek Bilgi, O'nun işaretlerini derinliğine tefekkür etmeleri; öze ermiş akıl sahiplerinin de (hakikati) hatırlamaları içindir!
Sâd / 29 - (Ahmet Tekin)
Bu, sana indirdiğimiz Kur’ân, hayrı öğreten, insanlara faydalı mübarek bir kitaptır. Akıl ve vicdan sahipleri âyetlerini ciddi ciddi düşünüp, kendilerine neler kazandırabileceğini hesap etsinler, öğüt alsınlar diye indirdik.
Sâd / 29 - (Ahmet Varol)
(Bu), ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Ali Bulaç)
(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Ali Fikri Yavuz)
Sana indirdiğimiz bu Kur’an, hayır ve bereketi çok bir kitabdır. Tâ ki ayetlerini düşünsünler ve akıl sahibleri ibret alsınlar.
Sâd / 29 - (Ali Ünal)
(Bu,) hayır, bereket ve feyiz yüklü bir Kitap’tır ki, onu sana, (bütün şuurlu varlıklar) âyetleri üzerinde derinliğine ve etraflıca düşünsünler ve gerçek idrak sahipleri ondan gereken ders ve öğüdü alsınlar diye indiriyoruz.
Sâd / 29 - (Celal Yıldırım)
Biz, sana feyiz ve bereketli bir Kitap indirdik; âyetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
Sâd / 29 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
Sâd / 29 - (Gültekin Onan)
(Bu Kuran,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Hasan Basri Çantay)
(Bu Kur'an), âyetlerini iyiden iyi düşünsünler, temiz akıl saahibleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitabdır.
Sâd / 29 - (Hayrat Neşriyat)
(İşte bu,) âyetlerini düşünsünler ve akıl sâhibleri ibret alsın diye onu sana indirdiğimiz mübârek bir Kitab’dır.
Sâd / 29 - (İbni Kesir)
Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahibi olanlar öğüt alsınlar diye, sana mübarek bir kitab indirdik.
Sâd / 29 - (Kadri Çelik)
(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Muhammed Esed)
(Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal ilahi kelam(da her şeyi açıkladık ki) insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl iz'an sahipleri ondan ders alsınlar.
Sâd / 29 - (Mustafa İslamoğlu)
Sana müberek bir kitab olan bu (Kur'an'ı) Biz indirdik ki, herkes onun mesajları üzerinde iyice düşünsün de akıl izan sahipleri ders alsın diye.
Sâd / 29 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Bu Kur'an, âyetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve akl-ı selim sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Şaban Piriş)
Akıl sahiplerinin, ayetlerini düşünmeleri ve öğüt almaları için sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Sadık Türkmen)
Sana indirdiğimiz bir kitaptır. Çok mübarek/bereketli/verimli!.. Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar!
Sâd / 29 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! Bu Kur'an çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsın.
Sâd / 29 - (Suat Yıldırım)
Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar.
Sâd / 29 - (Tefhim-ul Kuran)
(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.
Sâd / 29 - (Ümit Şimşek)
Bu kutlu bir kitaptır ki, âyetleri üzerinde iyice düşünsünler ve aklıselim sahipleri öğüt alsın diye sana indirmiş bulunuyoruz.
Sâd / 29 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kutsal/bereketli bir Kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.
Sâd / 29 - (İlyas Yorulmaz)
Sana kutsal bir kitap olarak, ayetlerini düşünüp anlasınlar ve akıl sahipleri sorumluluklarını hatırlasınlar diye biz indirdik.
وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Okunuşu: Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abdu, innehû evvâb(evvâbun).
Sâd / 30 - (Adem Uğur)
Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Sâd / 30 - (Ahmed Hulusi)
Bir de Davûd’a (oğlu) Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu? Çünkü o, daima (Allah’ın rızasına ve ibadetine) rücû edendi.
Sâd / 30 - (Ahmet Tekin)
Biz Dâvûd’a Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel, bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı bir kuldu. Sesli zikir ve tesbih ile Allah’a yönelirdi.
Sâd / 30 - (Ahmet Varol)
Biz Dâvûd'a Süleyman'ı bağışladık. Süleyman ne iyi bir kuldu! Çünkü o, daima Allah'a yöneliyordu.[481]
Sâd / 30 - (Ali Bulaç)
Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Sâd / 30 - (Ali Fikri Yavuz)
Bir de Davûd’a (oğlu) Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu? Çünkü o, daima (Allah’ın rızasına ve ibadetine) rücû edendi.
Sâd / 30 - (Ali Ünal)
(Risalet misyonu içinde hilâfet vazifesini hakkıyla yerine getiren) Davud’a Süleyman’ı bahşettik. Ne güzel kuldu (Süleyman)! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.
Sâd / 30 - (Celal Yıldırım)
Davud'a Süleyman'ı ihsan ettik. Ne güzel kuldur O! Şüphesiz O, devamlı Allah'a yönelip gönlünü O'na verendi.
Sâd / 30 - (Gültekin Onan)
Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O ne güzel kuldu. Çünkü o, [Tanrı'ya] yönelen / dönen (evvab) biriydi.
Sâd / 30 - (Hasan Basri Çantay)
Biz Dâvuda (oğlu) Süleymanı ihsan etdik. (Süleyman) ne güzel kuldu! Çünkü o, (tesbîhde, zikirde ve bütün vakıtlarında) dâima (Allaha) dönen (bir zât) di.
Sâd / 30 - (Hayrat Neşriyat)
Bir de Dâvûd’a (oğlu) Süleymân’ı ihsân ettik. (O Süleymân) ne iyi kuldu! Hakikaten o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimseydi!
Sâd / 30 - (Kadri Çelik)
Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, pek de güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi.
Sâd / 30 - (Muhammed Esed)
Ve biz Davud'a (oğul olarak) Süleyman'ı armağan ettik; o, ne güzel bir kul(umuz oldu)! O, her zaman Bize yönelirdi.
Sâd / 30 - (Suat Yıldırım)
(Bunları belirttikten sonra tekrar Davud’un kıssasına dönelim:) Davud’a evlat olarak Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu! Hep Allah’a yönelirdi.
Sâd / 30 - (Ümit Şimşek)
Davud'a Biz Süleyman'ı bağışladık. Ne güzel bir kuldu o; doğrusu, Allah'a yönelmiş bir kimseydi.
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ
Okunuşu: İz urıda aleyhi bil aşiyyis sâfinâtul ciyâd(ciyâdu).
Sâd / 31 - (Diyanet İşleri)
Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Abdullah Parlıyan)
Hani akşama doğru Süleyman'a üç ayağının üstünde duran ve ön ayaklarından birini büküp, tırnağını yere dayayan, savaş için koşu atları önüne getirilmişti de;
Sâd / 31 - (Adem Uğur)
Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Ahmed Hulusi)
Hani Ona akşam olurken üç ayağı üzere durup bir ayağını tırnak üzere diken (görkemli), iyi cins koşu atları arzolunmuştu.
Sâd / 31 - (Ahmet Tekin)
Hani akşama doğru, kendisine, bir ayağını tırnağının üzerine, diğerlerini normal basarak duran cins yarış atları gösterilmişti.
Sâd / 31 - (Ali Bulaç)
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Ali Ünal)
Bir gün öğleden sonra kendisine (cihad için beslenen,) durduklarında sakin, koştuklarında süratli safkan atlar arz edildi.
Sâd / 31 - (Celal Yıldırım)
Hani akşama doğru ona, durdukları zaman sakin, koştukları zaman sür'atli iyi cins koşu atları gösterilmişti.
Sâd / 31 - (Cemal Külünkoğlu)
Hani akşamüstü kendisine bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üçayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Diyanet Vakfi)
Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Gültekin Onan)
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan yağız atlar sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Harun Yıldırım)
Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Hayrat Neşriyat)
Hani ona bir ikindi sonrası, (bir ayağını tırnağı üzerine kaldırıp diğer) üç ayağı üzerinde duran ve sür'atli koşan atlar arz edilmişti.
Sâd / 31 - (Kadri Çelik)
Hani akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını tırnağının üzerine diken (çalımlı ve safkan) atlar sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Ömer Öngüt)
Ona bir akşam üstü, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken, çalımlı safkan koşu atları sunulmuştu.
Sâd / 31 - (Suat Yıldırım)
Hani bir gün ikindi vakti ona, durduğunda sakin, koştuğu zaman ise süratli safkan koşu atları gösterilmişti.
Sâd / 31 - (Tefhim-ul Kuran)
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ
Okunuşu: Fe kâle innî ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbî, hattâ tevârat bil hıcâb(hıcâbi).
Sâd / 32 - (Diyanet İşleri)
(32-33) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman , “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 32 - (Abdullah Parlıyan)
“Ben güzel olan herşeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır” derdi. Atlar koşarak uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar, bu sözleri tekrarladı, daha sonra
Sâd / 32 - (Adem Uğur)
(32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 32 - (Ahmed Hulusi)
(Onları seyrederken Süleyman kendi kendine düşündü) dedi ki: "Rabbimin zikrinden (müşahedesinden) atların sevgisine yönelip meşgul oldum". . . Nihayet (atlar gidip) gözden kayboldu!
Sâd / 32 - (Ahmet Tekin)
Süleyman: 'Ben hayırlı mal, hayırda kullanılacak mal sevgisini, at sevgisini Rabbimin kitabındaki emrinden, emrine bağlılığımdan dolayı benimsedim' dedi. Nihayet eğitim alanındaki atlar toz duman içinde gözden kayboldu.
Sâd / 32 - (Ahmet Varol)
Dedi ki: 'Doğrusu ben mal sevgisine kapıldım da, Rabbimin zikrinden geri kaldım.' [5] Nihayet (güneş) perdenin arkasına gizlendi.
Sâd / 32 - (Ali Bulaç)
O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
Sâd / 32 - (Ali Fikri Yavuz)
O şöyle demişti: “- Beni bu mal (at) sevgisi, Rabbime ibadetden (ikindi namazını kılmaktan) alıkoydu.” Nihayet güneş batmıştı.
Sâd / 32 - (Ali Ünal)
(Onları bir süre izleyen Süleyman), “Benim bu atlara olan sevgim (bizzat onlar sebebiyle değil), Rabbimi hatırlattıkları ve O’nun adını yaymaya hizmet ettikleri içindir.” dedi. Ve atlar, gözden kayboluncaya kadar (onları izledi).
Sâd / 32 - (Bekir Sadak)
(32-33) Suleyman: «Dogrusu ben bu iyi mallari, Rabbimi anmayi sagladiklari, icin severim» demisti. Kosup, toz perdesi arkasinda kaybolduklari zaman: «Artik yeter, onlari bana geri getirin» dedi. Bacaklarini ve boyunlarini sivazlamaya baslamisti.
Sâd / 32 - (Celal Yıldırım)
O da, şüphesiz ben mal sevgisini Rabbımı anmama vesile olduğu için severim, demişti. Tâ ki toz perdesi ardında gözden kaybolmuşlardı..
Sâd / 32 - (Cemal Külünkoğlu)
(32-33) (Süleyman) şöyle demişti: “Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi hatırlatır bana!” Sonunda bu atlar gözden kaybolup gittikleri zaman: “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 32 - (Diyanet İşleri (eski))
(32-33) Süleyman: 'Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim' demişti. Koşup, toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: 'onları bana getirin' dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı.
Sâd / 32 - (Diyanet Vakfi)
(32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 32 - (Edip Yüksel)
Dedi ki, 'Mal ve mülk sevgisi beni Rabbimi anmaktan alıkoydu. Ta ki, o (güneş) bir örtünün ardından kayboldu.'
Sâd / 32 - (Gültekin Onan)
O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
Sâd / 32 - (Harun Yıldırım)
(32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. Onları tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 32 - (Hasan Basri Çantay)
«Gerçek ben, mal (ya'ni at) sevgisine (sırf) Rabbimi zikretmek için düşdüm» demişdi. Nihayet (bu atlar) perdenin arkasına gizlenmiş (ler) di.
Sâd / 32 - (Hayrat Neşriyat)
Bu yüzden demişti ki: 'Doğrusu ben Rabbimin zikrinden (cihâda yarayışlı hayvanlar olmasından) dolayı hayra muhabbeti (o atları) sevdim.' Nihâyet (eğitilen o atlar sür'atle koştular da sanki ufukta) perdenin arkasına gizlendiler (gözden kayboldular).
Sâd / 32 - (İbni Kesir)
Demişti ki: Doğrusu ben, Rabbımı zikretmek için mal sevgisine düştüm. Nihayet perdenin arkasına gizlenmişti.
Sâd / 32 - (Kadri Çelik)
Dedi ki: “Doğrusu ben bu atların sevgisini, Rabbimi anmayı sağladıkları için sevdim.” Sonunda atlar (öylece koşarak) perdede (ufukta) görünmez oldular.
Sâd / 32 - (Muhammed Esed)
"Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi bana hatırlatır!" derdi; (atlar koşarak uzaklaşıp) gözden kayboluncaya kadar (bu sözleri tekrarladı. Daha sonra,)
Sâd / 32 - (Mustafa İslamoğlu)
"Elbet ben güzel olan her şeyi severim" demişti, "çünkü bana Rabbimi hatırlatır!" Ta ki (bunu) atlar gözden kayboluncaya kadar tekrarladı.
Sâd / 32 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dedi ki: «Ben Rabbimin zikrinden dolayı hayrı severcesine (o atları) seviverdim.» Nihâyet (güneş veya atlar) hicap ile gizlenmiş oldu.
Sâd / 32 - (Ömer Öngüt)
Dedi ki: "Ben mal sevgisini Rabbimi anmama vesile olduğu için tercih ettim. " Tâ ki toz perdesi altında gözden kayboldular.
Sâd / 32 - (Şaban Piriş)
O da şöyle demişti: -Ben, malı, Rabbimin zikrine vesile olduğu için seviyorum. Sonunda atlar toz perdesinin arkasında kaybolmuştu.
Sâd / 32 - (Sadık Türkmen)
Ve demişti ki: “Gerçekten ben mal sevgisi (atları sevmek) ile meşgulken, Rabbimi anmaktan uzak kaldım.” Nihayet (atlar) perdenin arkasına girince;
Sâd / 32 - (Seyyid Kutub)
Süleyman, «Gerçekten ben at (mal) sevgisine Rabb'imi anmayı sağladıkları için düştüm» dedi. Atlar koşup toz perdesi arkasından kayboldular.
Sâd / 32 - (Suat Yıldırım)
(32-33) Onlarla ilgilenip "Ben Rabbimi hatırlattıkları için güzel şeyleri severim." dedi ve onlar gözden kayboluncaya dek onları seyredip durdu. Sonra: "Onları tekrar bana getirin!" deyip bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 32 - (Süleyman Ateş)
"Ben, dedi, mal sevgisini, Rabbimi anmaktan (ötürü) tercih ettim." Nihâyet bu atlar perde ile gizlendi (koşup dağın arkasına düşmekle gözden kayboldu).
Sâd / 32 - (Tefhim-ul Kuran)
O da demişti ki: «Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim.» Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
Sâd / 32 - (Ümit Şimşek)
Süleyman, 'Rabbimi hatırlattığı için mal sevgisi bana hoş geliyor' dedi. Nihayet atlar gözden kayboldular.
Sâd / 32 - (İskender Ali Mihr)
Bunun üzerine dedi ki: "Muhakkak ki ben, (onları) Rabbimi zikrettiğim için hayır (hayra, daimî zikre ulaşanların) sevgisi ile seviyorum." (Atlar tozu dumana katıp koşarak toz) perdesinin arkasında kaybolunca.
Sâd / 32 - (İlyas Yorulmaz)
Atlar gözden kayboluncaya kadar “Bana Rabbimi hatırlatmalarından dolayı, sahip olduğum bu malları çok seviyorum” demişti.
رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ
Okunuşu: Ruddûhâ aleyye, fe tafika meshan bis sûkı vel a’nâk(a’nâkı).
Sâd / 33 - (Diyanet İşleri)
(32-33) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman , “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 33 - (Adem Uğur)
(32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 33 - (Ahmed Hulusi)
"Onları bana geri getirin" (dedi Süleyman). . . (Atların) bacaklarını ve boyunlarını (bu defa müşahede ile) mesh etmeye başladı.
Sâd / 33 - (Ahmet Tekin)
Süleyman : 'Onları tekrar yanıma getirin' diye emretti. Atlar gelince onların bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 33 - (Ali Bulaç)
"Onları bana geri getirin" (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 33 - (Ali Fikri Yavuz)
(Bunun üzerine, atlar kendisini meşgul edib ibadetten alıkoyduklarından onları Allah için kurban etmeye kasd etti ve şöyle dedi): “- Onları bana geri getirin.” Artık ayaklarını ve boyunlarını kesib kurban etmeğe başladı.
Sâd / 33 - (Ali Ünal)
“Onları bana geri getirin!” diye emretti. Gelince de, onların bacaklarını ve boyunlarını şefkatle okşadı.
Sâd / 33 - (Bekir Sadak)
(32-33) Suleyman: «Dogrusu ben bu iyi mallari, Rabbimi anmayi sagladiklari, icin severim» demisti. Kosup, toz perdesi arkasinda kaybolduklari zaman: «Artik yeter, onlari bana geri getirin» dedi. Bacaklarini ve boyunlarini sivazlamaya baslamisti.
Sâd / 33 - (Cemal Külünkoğlu)
(32-33) (Süleyman) şöyle demişti: “Ben güzel olan her şeyi severim, çünkü Rabbimi hatırlatır bana!” Sonunda bu atlar gözden kaybolup gittikleri zaman: “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 33 - (Diyanet Vakfi)
(32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 33 - (Harun Yıldırım)
(32-33) Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. Onları tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 33 - (Hayrat Neşriyat)
(Süleymân seyislerine:) 'Onları bana geri getirin!' (dedi.) Sonra (onlara sevgisinden) bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Sâd / 33 - (Kadri Çelik)
“Onları bana geri getirin” (dedi). Sonra da (onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
Sâd / 33 - (Suat Yıldırım)
(32-33) Onlarla ilgilenip "Ben Rabbimi hatırlattıkları için güzel şeyleri severim." dedi ve onlar gözden kayboluncaya dek onları seyredip durdu. Sonra: "Onları tekrar bana getirin!" deyip bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ
Okunuşu: Ve lekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ alâ kursiyyihî ceseden summe enâb(enâbe).
Sâd / 34 - (Adem Uğur)
Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Sâd / 34 - (Ahmed Hulusi)
Andolsun ki Süleyman'ı imtihan ettik ve Onun tahtına ölü bir beden bıraktık (tahtına vâris olacak olan imansız kişiyi. A. H. ). . . Sonra tövbe edip yöneldi.
Sâd / 34 - (Ahmet Tekin)
Andolsun, Süleyman’ı da ağır bir imtihandan geçirdik. Onu tahtının üstüne adeta ceset halinde bıraktık. Sonra tevbe ile önceki haline döndü.
Sâd / 34 - (Ahmet Varol)
Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik ve onun tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra (bize) yöneldi.
Sâd / 34 - (Ali Bulaç)
Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
Sâd / 34 - (Ali Fikri Yavuz)
Gerçekten biz Süleyman’ı imtihan ettik: (Yaptığı bir hata yüzünden) biz onun saltanat tahtına (muvakkat bir zaman için) bir cin oturttuk. Bir müddet sonra (eski) mülk ve tahtına döndü.
Sâd / 34 - (Ali Ünal)
Hiç şüphesiz Biz Süleyman’ı da imtihan ettik ve tahtının üzerine cansız bir beden bırakıverdik. O, (bundaki manâyı anlayarak) hemen Allah’a yöneldi.
Sâd / 34 - (Celal Yıldırım)
And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir cesed atıverdik, o da Allah'a yönelip O'na gönül bağlılığını devam ettirdi.
Sâd / 34 - (Cemal Külünkoğlu)
Ve andolsun ki, biz Süleyman'ı imtihan ettik. (Şiddetli hastalığı sırasında onu) tahtının üstüne bir ceset (gibi) bıraktık. Sonra tevbe edip bize yöneldi (ve böylece eski sağlığına kavuştu).
Sâd / 34 - (Diyanet Vakfi)
Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Sâd / 34 - (Edip Yüksel)
Süleyman'ı böylece sınadık; onun hükümranlığına maddi zenginlik kattık; ancak o tümüyle (Tanrı'ya) yöneldi.
Sâd / 34 - (Gültekin Onan)
Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü.
Sâd / 34 - (Harun Yıldırım)
Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Sâd / 34 - (Hasan Basri Çantay)
Andolsun biz, Süleymanı imtihan da etdik: Tahtının üstüne bir cesed bırakıverdik. (Nice günlerden) sonra o, yine (eski haaline) döndü.
Sâd / 34 - (Hayrat Neşriyat)
And olsun ki Süleymân’ı (bir rahatsızlıkla) imtihân ettik ve tahtının üstüne(kendisini) bir cesed olarak (o hâlsizlikte) bıraktık; sonra (o, sıhhate) yöneldi (şifâ buldu).
Sâd / 34 - (İbni Kesir)
Andolsun ki; Biz, Süleyman'ı denemiştik. Tahtının üstüne bir ceset attık. Sonra eski haline döndü.
Sâd / 34 - (Kadri Çelik)
Biz Süleyman'ı (evlat sevgisiyle de) denemeden geçirdik. Tahtının üstüne (sevdiği oğlu olan) bir ceset bıraktık. Böylece (çocuğunu fazla sevmemesi gerektiğini anlayarak tümüyle Allah'a) döndü.
Sâd / 34 - (Muhammed Esed)
Fakat (daha önce) Süleyman'ı tahtının üzerine bir ceset koymak suretiyle denemiştik; bunun üzerine (Bize) yönelmiş (ve)
Sâd / 34 - (Mustafa İslamoğlu)
Doğrusu Biz Süleyman'ı, vaktiyle tahtının üzerine bir ceset koymakla sınamıştık; bunun ardından o da Bize yönelmiş (ve)
Sâd / 34 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Andolsun ki, Süleyman'ı bir fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir ceset olarak bıraktık. Sonra tekrar (tahtına) dönüverdi.
Sâd / 34 - (Ömer Öngüt)
Andolsun ki biz Süleyman'ı imtihandan geçirdik ve tahtının üstüne bir ceset atıverdik. Sonra o yine eski haline döndü.
Sâd / 34 - (Şaban Piriş)
Süleyman’ı bir imtihana tâbi tutmuştuk. Tahtının üzerinde ceset haline getirmiştik. Sonra da eski haline dönmüştü.
Sâd / 34 - (Sadık Türkmen)
Ant olsun Süleyman’a, yaptığının (zikrimizden uzak kalmasının) karşılığını sunduk. Tahtının üzerinde bir ceset (kımıldayamaz) durumuna getirdik. Sonra, yöneldi.
Sâd / 34 - (Suat Yıldırım)
Biz Süleyman’ı denemeye tâbi tuttuk ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık. Sonra o, Allah’a sığınıp tekrar tahtına döndü.
Sâd / 34 - (Ümit Şimşek)
Biz Süleyman'ı da sınadık ve onu tahtına bir ceset halinde bıraktık; sonra yine eski haline döndü.
Sâd / 34 - (İskender Ali Mihr)
Ve andolsun ki Biz, Süleyman (A.S)’ı imtihan ettik. Ve onun kürsüsü (tahtı) üzerine ceset olarak ulaştırdık. Sonra yöneldi (ayrıldı).
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
Okunuşu: Kâle rabbigfir lî veheb lî mulken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî, inneke entel vehhâb(vehhâbu).
Sâd / 35 - (Diyanet İşleri)
Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.
Sâd / 35 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Rabbim demişti, beni yarlıga ve bana öyle bir saltanat ver ki benden sonra hiçbir kimse nâil olamasın o saltanata, şüphe yok ki senin vergin, ihsânın, boldur.
Sâd / 35 - (Abdullah Parlıyan)
“Rabbim!” demişti. “Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; şüphe yok ki sen, karşılıksız çokça verensin.
Sâd / 35 - (Adem Uğur)
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
Sâd / 35 - (Ahmed Hulusi)
"Rabbim beni mağfiret et (birimselliğimi ört) ve bana, benden sonra kimseye gerekmeyecek (bana has) bir özellik hibe et. . . Muhakkak ki sen Vehhab'sın" (diye dua etti).
Sâd / 35 - (Ahmet Tekin)
'Rabbim, beni koruma kalkanına al, bağışla. Bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık, bir devlet hibe et. Sen yalnız sen, en çok bağışlayansın.' dedi.
Sâd / 35 - (Ahmet Varol)
Dedi ki: 'Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık lütfet. Şüphesiz, sen çok ihsan sahibisin.'
Sâd / 35 - (Ali Bulaç)
"Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin."
Sâd / 35 - (Ali Fikri Yavuz)
Şöyle dua etti: “- Ey Rabbim! beni bağışla. Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimsede olmasın. Muhakkak ki sen, bütün dilekleri verensin = Vehhâb’sın.”
Sâd / 35 - (Ali Ünal)
Şöyle dedi: “Rabbim, beni bağışla ve bana (Sen’in yolunda) hizmet için öyle bir hükümdarlık lütfet ki, benden sonra kimse onu tevarüs edemesin (ve kimseye yaraşmasın). Şüphesiz ki Sen, Vehhâb (bol ve hiç karşılıksız veren)sin.”
Sâd / 35 - (Bayraktar Bayraklı)
O şöyle dedi: “Ey Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk ver. Şüphesiz bağışlayıcı sadece sensin.”
Sâd / 35 - (Bekir Sadak)
Suleyman: «Rabbim! Beni bagisla, bana benden sonra kimsenin ulasamiyacagi bir hukumranlik ver; Sen suphesiz, daima bagista bulanansin» dedi.
Sâd / 35 - (Celal Yıldırım)
Ey Rabbim! dedi, beni bağışla ; bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan eyle. Şüphesiz ki sen, karşılıksız çokça verensin.
Sâd / 35 - (Cemal Külünkoğlu)
(Süleyman:) “Rabbim, beni bağışla! Benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin” dedi.
Sâd / 35 - (Diyanet İşleri (eski))
Süleyman: 'Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın' dedi.
Sâd / 35 - (Diyanet Vakfi)
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
Sâd / 35 - (Edip Yüksel)
Dedi ki, 'Rabbim beni bağışla. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamıyacağı bir yönetim ver. Sen Bahşedensin.'
Sâd / 35 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ya rab! bana mağrifet buyur ve bana öyle bir mülk bağışla ki ardımdan kimseye yaraşmasın, şübhesiz sensin bütün dilekleri veren vehhab sen, dedi
Sâd / 35 - (Gültekin Onan)
"Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin."
Sâd / 35 - (Harun Yıldırım)
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
Sâd / 35 - (Hasan Basri Çantay)
Dedi ki: «Ey Rabbim, beni yarlığa. Bana öyle bir mülk (-ü saltanat) ver ki o, benden başka hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şübhesiz bütün muradları ihsan eden Sensin, Sen».
Sâd / 35 - (Hayrat Neşriyat)
Dedi ki: 'Rabbim! Bana mağfiret buyur ve bana, benden sonra hiç kimseye nasîb olmayacak bir saltanat ihsân et! Şübhesiz ki Vehhâb (çok ihsân edici) olan ancak sensin!'
Sâd / 35 - (İbni Kesir)
Dedi ki: Rabbım; bağışla beni. Ve bana öyle bir mülk ver ki; benden sonra hiç bir kimse ulaşamasın. Muhakkak ki en çok bağışta bulunan Sensin, Sen.
Sâd / 35 - (Kadri Çelik)
Dedi ki: “Rabbim! Beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.”
Sâd / 35 - (Muhammed Esed)
"Rabbim!" demişti, "Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; çünkü sen lütuf sahibisin!"
Sâd / 35 - (Mustafa İslamoğlu)
"Rabbim!" demişti, "Bana mağfiret eyle! Bana, benden sonra hiç kimsenin üstlenmeye layık olmadığı bir iktidar ver: çünkü Sen, evet Sensin cömertçe bahşeden!"
Sâd / 35 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dedi ki: «Yarabbi! Bana mağfiret buyur ve bana bir mülk bağışla ki, benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şüphe yok ki, Sen'sin çok bağışlayan, Sen.»
Sâd / 35 - (Ömer Öngüt)
Dedi ki: "Ey Rabbim! Beni bağışla! Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver! Şüphesiz ki sen karşılıksız bağışta bulunansın.
Sâd / 35 - (Şaban Piriş)
-Rabbim, beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver. Bol bol bağışta bulunan şüphesiz sensin!
Sâd / 35 - (Sadık Türkmen)
Dedi ki: “Rabbim, beni bağışla! Ve benden sonra, hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk/krallık bana ver. Şüphesiz Sen, bütün isteklere (dualara) karşılık verensin.”
Sâd / 35 - (Seyyid Kutub)
Süleyman: «Rabb'im! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Sen şüphesiz daima bağışta bulunansın» dedi.
Sâd / 35 - (Suat Yıldırım)
"Ya Rabbî!" dedi, "affet beni ve bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir hakimiyet lutfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan vehhabsın!"
Sâd / 35 - (Süleyman Ateş)
"Rabbim," dedi, "beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çünkü Sensin o çok lutfeden, Sen!"
Sâd / 35 - (Tefhim-ul Kuran)
«Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.»
Sâd / 35 - (Ümit Şimşek)
'Rabbim, beni bağışla,' dedi. 'Ve bana öyle bir saltanat ver ki, benden başka hiç kimseye nasip olmasın. Şüphesiz bütün nimetleri bağışlayan Sensin.'
Sâd / 35 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Şöyle yakardı: "Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz sensin, evet sensin Vahhâb!"
Sâd / 35 - (İskender Ali Mihr)
"Rabbim, beni mağfiret et. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk bağışla (hediye et). Muhakkak ki Sen, Sen Vehhab’sın (çok bağışlayıcısın)." dedi.
Sâd / 35 - (İlyas Yorulmaz)
“Rabbim! Beni bağışla. . Benden sonra hiçbir kimseye gerekmeyecek bir mülk ver. Her şeyi verip bağışlayan, elbette yalnızca sensin” dedi.
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ
Okunuşu: Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî ruhâen haysu esâb(esâbe).
Sâd / 36 - (Adem Uğur)
Bunun üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.
Sâd / 36 - (Ahmed Hulusi)
Bunun üzerine rüzgârı (gibi akıp gideni) Onun hizmetine verdik; Onun emriyle, dilediği yere, hiçbir şeyi sarsmadan - yıkmadan akıp giderdi.
Sâd / 36 - (Ahmet Tekin)
Bunun üzerine, biz rüzgârı onun faydalanması için koyduğumuz kurala boyun eğdirdik. Onun yaptığı plan dahilinde, ulaşması gereken hedefe doğru kolayca akar giderdi.
Sâd / 36 - (Ahmet Varol)
Böylece biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Onun emriyle dilediği tarafa yumuşak bir şekilde akıp gidiyordu.
Sâd / 36 - (Ali Bulaç)
Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Sâd / 36 - (Ali Ünal)
Biz de (duasını kabul buyurduk ve) rüzgârı hizmetine sunduk; rüzgâr, O’nun emri altında ve dilediği yere tatlı tatlı eserdi.
Sâd / 36 - (Bekir Sadak)
(36-38) Bunun uzerine Biz de, istedigi yere onun buyrugu ile kolayca giden ruzgari, bina kuran ve dalgiclik yapan seytanlari, demir halkalarla bagli digerlerini onun buyrugu altina verdik.
Sâd / 36 - (Diyanet İşleri (eski))
(36-38) Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
Sâd / 36 - (Diyanet Vakfi)
(36-38) Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.
Sâd / 36 - (Edip Yüksel)
Bunun üzerine komutuyla hareket eden rüzgarı onun emrine verdik. Dilediği yere yağmur yağdırırdı.
Sâd / 36 - (Gültekin Onan)
Böylece rüzgarı onun kullanımına / boyunduruğuna verdik. Onun buyruğuyla dilediği yöne yumuşakça eserdi.
Sâd / 36 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(36-37) Artık onun için rüzgarı musahhar kıldık, O'nun emriyle dilediği yere mülâyemetle akar giderdi. Şeytanları da, herbir bina yapıcı ve dalgıç olanı da (musahhar kıldık).
وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ
Okunuşu: Veş şeyâtîne kulle bennâin ve gavvâsın.
Sâd / 37 - (Diyanet İşleri)
(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.
Sâd / 37 - (Ali Ünal)
Her biri bina inşâ etsin ve (kıymetli taşlar çıkarmak üzere) dalgıçlık yapsın diye şeytanları da (emrimiz altında hizmetine verdik).
Sâd / 37 - (Bekir Sadak)
(36-38) Bunun uzerine Biz de, istedigi yere onun buyrugu ile kolayca giden ruzgari, bina kuran ve dalgiclik yapan seytanlari, demir halkalarla bagli digerlerini onun buyrugu altina verdik.
Sâd / 37 - (Cemal Külünkoğlu)
(37-38) Her (türlü) yapı ustası ve dalgıç olan şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlere vurulmuş diğer yaratıkları da (onun emrine verdik).
Sâd / 37 - (Diyanet İşleri (eski))
(36-38) Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
Sâd / 37 - (Diyanet Vakfi)
(36-38) Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.
Sâd / 37 - (Hayrat Neşriyat)
(37-38) Her binâ yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).
Sâd / 37 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(36-37) Artık onun için rüzgarı musahhar kıldık, O'nun emriyle dilediği yere mülâyemetle akar giderdi. Şeytanları da, herbir bina yapıcı ve dalgıç olanı da (musahhar kıldık).
Sâd / 37 - (Suat Yıldırım)
(37-38) Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı, bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik.
وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
Okunuşu: Ve âharîne mukarranîne fîl asfâd(asfâdi).
Sâd / 38 - (Diyanet İşleri)
(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.
Sâd / 38 - (Ali Ünal)
Ve bukağılarla, zincirlerle birbirlerine bağlanmış halde (söz dinlemez cinler gibi) daha başkalarını da.
Sâd / 38 - (Bekir Sadak)
(36-38) Bunun uzerine Biz de, istedigi yere onun buyrugu ile kolayca giden ruzgari, bina kuran ve dalgiclik yapan seytanlari, demir halkalarla bagli digerlerini onun buyrugu altina verdik.
Sâd / 38 - (Cemal Külünkoğlu)
(37-38) Her (türlü) yapı ustası ve dalgıç olan şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlere vurulmuş diğer yaratıkları da (onun emrine verdik).
Sâd / 38 - (Diyanet İşleri (eski))
(36-38) Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik.
Sâd / 38 - (Diyanet Vakfi)
(36-38) Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.
Sâd / 38 - (Hayrat Neşriyat)
(37-38) Her binâ yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirlerle birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).
Sâd / 38 - (Kadri Çelik)
Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam bukağılarla birbirine bağlanmış diğerlerini de (onun emrine verdik).
Sâd / 38 - (Suat Yıldırım)
(37-38) Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı, bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik.
هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Okunuşu: Hâzâ atâunâ femnun ev emsik bi gayri hisâb(hisâbin).
Sâd / 39 - (Abdullah Parlıyan)
Ve O'na “Bu devlet ve bu saltanat bizim sana hediyemizdir. Sana verilen bu nimetlerden dilediğine hesapsız ver, veya elinde tut serbestsin” dedik.
Sâd / 39 - (Ahmed Hulusi)
"İşte bu (sana özel tasarruf edeceğin mülk) bizim hibemizdir; öyleyse ister ver ister verme, sınırsızca kullan!"
Sâd / 39 - (Ahmet Tekin)
İşte bunlar bizim ihsanımız. Artık ister başkalarına ikram et. İster elinde tut. Bunun hesabı sana sorulmayacak.
Sâd / 39 - (Ali Bulaç)
"İşte bu, bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın, ver ya da tut."
Sâd / 39 - (Ali Fikri Yavuz)
(Biz buyurduk ki): “- Bu bizim ihsanımızdır. Artık dilediğine hesabsız olarak ver, yahud tut (verme, ey Süleyman).
Sâd / 39 - (Ali Ünal)
“Bütün bunlar, sana hesapsız ihsanımızdır,” dedik, “istersen sen de (eksilir endişesine kapılmadan) onlardan başkasına ihsanda bulunabilirsin, istersen hiç bulunmazsın. Her iki durumda da sorguya çekilecek değilsin.”
Sâd / 39 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ve ona dedik ki: Ey Süleyman!) “Bu Bizim lütfumuzdur. Onu hiçbir hesap yapmadan başkalarına dilediğin gibi vermen yahut elinde tutman sana kalmıştır!”
Sâd / 39 - (Kadri Çelik)
“İşte bu, bizim hesapsız ihsanımızdır. (Ey Süleyman!) Artık dilersen (başkalarına) ihsan et, dilersen de (elinde) tut.”
Sâd / 39 - (Muhammed Esed)
(Ve ona dedik:) "Bu Bizim hediyemizdir, onu hiçbir hesap yapmadan başkalarına dilediğin gibi vermen yahut elinde tutman sana kalmıştır!"
Sâd / 39 - (Mustafa İslamoğlu)
(Ve ona şöyle dedik): "İşte bu Bizim ikramımızdır; artık onu ister hiçbir hesap yapmadan karşılıksız ver, istersen elinde tut!"
Sâd / 39 - (İlyas Yorulmaz)
Bunlar sana bizim bağışladıklarımız. Bunları iyilik yapmak için de verebilirsin, istediğin kadar kendi elinde de tutabilirsin.
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
Okunuşu: Ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Sâd / 40 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz, onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.
Sâd / 40 - (Ali Ünal)
Süleyman’ın da katımızda hiç kuşkusuz bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
Okunuşu: Vezkur abdenâ eyyûb(eyyûbe), iz nâdâ rabbehû ennî messeniyeş şeytânu bi nusbin ve azâb(azâbin).
Sâd / 41 - (Diyanet İşleri)
(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Abdullah Parlıyan)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani O Rabbine yalvararak şöyle demişti: “Gerçekten de şeytan beni yordu ve bana dert ve işkence çektirdi.”
Sâd / 41 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Ahmed Hulusi)
Kulumuz Eyyub'u da zikret (hatırla). . . Hani Rabbine: "Muhakkak ki şeytan (kendimi beden olarak hissediş) bana bitkinlik ve azap yaşattı" diye nida etti.
Sâd / 41 - (Ahmet Tekin)
Bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı kulumuz Eyyûb’u da hatırlayarak insanlara anlat.'Zahmet ve acı vererek şeytan bana dokundu, beni hastalandırdı' diye Rabbine niyaz etti, seslendi.
Sâd / 41 - (Ahmet Varol)
Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o Rabbine: 'Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve azab dokundurdu' diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Ali Bulaç)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti.
Sâd / 41 - (Ali Fikri Yavuz)
Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişti: “- Gerçekten şeytan, beni zorluk ve eleme uğrattı.”
Sâd / 41 - (Ali Ünal)
Kulumuz Eyyûb’u de hatırla: Hani O, Rabbine şöyle yalvarmıştı: “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçar oldum.”
Sâd / 41 - (Bekir Sadak)
Kulumuz Eyyub'u da an; Rabbine: «Dogrusu seytan bana yorgunluk ve azap verdi» diye seslenmisti.
Sâd / 41 - (Celal Yıldırım)
Kulumuz Eyyûb'u da an. Hani o, Rabbına şöyle seslenmişti: «Şeytan elbette bana sıkıntı, yorgunluk ve işkence dokundurdu.»
Sâd / 41 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da hatırla! Hani o, Rabbine: “Doğrusu şeytan bana bir dert ve azap (olacak vesvese) dokundurdu” diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Edip Yüksel)
Kulumuz Eyyub'u an: 'Rabbim, şeytan bana bitkinlik ve acı dokundurdu,' diye Rabbine seslenmişti.
Sâd / 41 - (Gültekin Onan)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu" diye rabbine seslenmişti.
Sâd / 41 - (Hasan Basri Çantay)
Kulumuz Eyyubu da an. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişdi: «Hakıykat, şeytan beni yorgunluğa (meşakkate) ve azaba (hastalığa) uğratdı.
Sâd / 41 - (Hayrat Neşriyat)
(Ey Resûlüm!) Kulumuz Eyyûb’u da an! Hani, Rabbisine: 'Doğrusu şeytan(hastalığımdan dolayı yakınlarıma verdiği vesveseleriyle) bana bir yorgunluk ve bir elem dokundurdu!' diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (İbni Kesir)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani Rabbına: Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azab verdi, diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Kadri Çelik)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o, “Doğrusu şeytan, bana kahredici bir acı ve azap dokundurdu” diye Rabbine seslenmişti.
Sâd / 41 - (Muhammed Esed)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla, o'nun Rabbine şöyle seslendiğini: "Şeytan bana (tam bir) bıkkınlık ve azap vermektedir!"
Sâd / 41 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve kulumuz Eyyub'u da hatırla: Hani o Rabbine "(Rabbim!) Şeytan bana tarifsiz bir bezginlik ve terkedilmişlik hissi vermektedir!" diye yakarmıştı.
Sâd / 41 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Kulumuz Eyyûb'u da yâd et. O vakit ki, Rabbine nidâ etti: «Şüphe yok ki, şeytan bana bir meşakkat ile ve bir elem ile dokundu (dedi).»
Sâd / 41 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Kulumuz Eyyub'u da an! O Rabbine: "Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi. " diye nidâ etmişti.
Sâd / 41 - (Şaban Piriş)
Kulumuz Eyyub’u da an. Hani Rabbine: “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi." diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Sadık Türkmen)
Eyyub kulumuzu da an/hatırla/anlat! Hani, Rabbine şöyle seslenmişti: “Şeytan beni zorluğa ve eleme/sıkıntıya uğrattı.”
Sâd / 41 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! Kulumuz Eyyub'u da an. O Rabb'ine «Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azab verdi» diye seslenmişti.
Sâd / 41 - (Suat Yıldırım)
Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine: "Ya Rabbî, şeytan bana bir yorgunluk ve işkence dokundurdu." diye yalvarmıştı.
Sâd / 41 - (Tefhim-ul Kuran)
Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: «Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azab dokundurdu» diye Rabbine seslenmişti.
Sâd / 41 - (Ümit Şimşek)
Kulumuz Eyyub'u da an ki, 'Yorgunluk ve acı yüzünden Şeytan bana sıkıntı verdi' diye Rabbine dua etmişti.
Sâd / 41 - (İskender Ali Mihr)
Ve kulumuz Eyüp (A.S)’ı zikret (hatırla). Rabbine şöyle seslenmişti: "Muhakkak ki şeytan, bana dert ve azap dokundurdu."
ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
Okunuşu: Urkud bi riclike, hâzâ mugteselun bâridun ve şerâb(şerâbun).
Sâd / 42 - (Ahmed Hulusi)
"Ayağını (hakikatinden kaynaklanan kuvveyle) yere vur! İşte yıkanıp, içeceğin serinletici su (hakikatin ilmi)!" (dedik).
Sâd / 42 - (Ali Fikri Yavuz)
(Kendisine): “- Ayağınla yere vur.” dedik. İşte hem yıkanacak, hem içecek serin bir su!... (Yıkan ve iç, yorgunluğun ve hastalığın geçsin).
Sâd / 42 - (Hayrat Neşriyat)
(Ona:) 'Ayağın ile (yere) vur! İşte yıkanılacak ve içilecek (ve böylelikle şifâ bulacağın) bir serin (su)!' (dedik.)
Sâd / 42 - (Muhammed Esed)
(Bunun üzerine kendisine:) "Ayağını (yere) vur: İşte yıkanabileceğin ve içebileceğin bir soğuk su!" dedik.
وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ
Okunuşu: Ve vehebnâ lehû ehlehu ve mislehum meahum rahmeten minnâ ve zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).
Sâd / 43 - (Diyanet İşleri)
Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.
Sâd / 43 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve ona âilesini de ve onlarla berâber daha bir mislini de, bizden bir rahmet ve aklı başında olanlara da bir öğüt ve ibret olmak üzere verdik.
Sâd / 43 - (Abdullah Parlıyan)
Hastalığından dolayı, mal ve evladı azalan Eyyub'a da, ailesini ve O'nunla beraber bir mislini, katımızdan bir rahmet ve aklı başında olanlara bir öğüt ve ibret olmak üzere bağışladık.
Sâd / 43 - (Adem Uğur)
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
Sâd / 43 - (Ahmed Hulusi)
Ona, bizden bir rahmet ve derin düşünebilen akıl sahipleri için hatırlatma olarak, ehlini ve onlarla birlikte onların mislini hibe ettik.
Sâd / 43 - (Ahmet Tekin)
Tarafımızdan bir rahmet olarak, akıl ve vicdan sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona, kaybettiği nüfusunu bir kat artırarak yeni bir nesil bağışladık.
Sâd / 43 - (Ahmet Varol)
Ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olması üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha bahşettik.
Sâd / 43 - (Ali Bulaç)
Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
Sâd / 43 - (Ali Fikri Yavuz)
Tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahibleri için bir ibret olarak Eyyûb’a bütün ehlini ve beraberlerin de daha bir mislini bağışladık.
Sâd / 43 - (Ali Ünal)
Katımızdan bir rahmet ve gerçek idrak sahipleri için bir ibret vesilesi olarak, ailesini ve bir o kadarını daha kendisine bağışladık.
Sâd / 43 - (Bekir Sadak)
Katimizdan bir rahmet ve akil sahiplerine bir ogut olmak uzere, ona tekrar aile ve gecmis olanlarla bir mislini daha vermistik.
Sâd / 43 - (Celal Yıldırım)
Biz ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik.
Sâd / 43 - (Cemal Külünkoğlu)
Biz ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere mevcut nüfuslarını iki katına çıkaran yeni bir nesil armağan ettik.
Sâd / 43 - (Diyanet Vakfi)
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
Sâd / 43 - (Edip Yüksel)
Çoluk çocuğunu bir katıyla birlikte ona geri verdik. Bu, akıl sahiplerine bizden bir rahmet ve mesajdır.
Sâd / 43 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
ve ona bütün ehlini ve beraberlerinde daha bir mislini bahşettik tarafımızdan bir rahmet olarak hem de bir dersi ıbret temiz akıllar için
Sâd / 43 - (Gültekin Onan)
Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ehlini (ailesini) ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
Sâd / 43 - (Harun Yıldırım)
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
Sâd / 43 - (Hasan Basri Çantay)
Ona hem ehlini, hem onlarla beraber bir mislini, bizden bir rahmet ve temiz akıl saahibleri için de bir ibret olmak üzere, bağışladık.
Sâd / 43 - (Hayrat Neşriyat)
Tarafımızdan bir rahmet ve (selîm) akıl sâhibleri için bir ibret olmak üzere ona(Eyyûb’a) hem âilesini hem de onlarla berâber bir mislini daha bağışladık.
Sâd / 43 - (İbni Kesir)
Katımızdan bir rahmet, akıl sahipleri için de bir öğüt olmak üzere ona, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini lutfettik.
Sâd / 43 - (Kadri Çelik)
Katımızdan bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir hatırlatma olmak üzere ona aile efradını, ayrıca onlarla birlikte bir mislini daha da bağışladık.
Sâd / 43 - (Muhammed Esed)
Ona katımızdan bir rahmet ve bütün akıl iz'an sahiplerine bir uyarı olmak üzere mevcut nüfuslarını iki katına çıkaran yeni bir nesil armağan ettik.
Sâd / 43 - (Mustafa İslamoğlu)
Ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir ibret olmak üzere, (kendisini terk eden) yakın çevresini ve onlarla beraber bir kat daha fazlasını bahşettik.
Sâd / 43 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve O'na tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir ibret olmak üzere ehlini, hem de onlar ile beraber onların bir mislini bağışladık.
Sâd / 43 - (Ömer Öngüt)
Bizden bir rahmet ve akl-ı selim sahipleri için de bir hatıra olmak üzere ona hem âilesini hem de onlarla beraber bir mislini daha bağışladık.
Sâd / 43 - (Şaban Piriş)
Ona ailesini de bağışlamıştık. Onlarla birlikte bizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine de bir öğüt olması için bir mislini daha bağışlamıştık.
Sâd / 43 - (Sadık Türkmen)
Biz ona ailesini ve onlarla birlikte onların bir mislini lütfettik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere!
Sâd / 43 - (Seyyid Kutub)
Ona bizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olarak ailesini ve onlarla beraber bir eş daha bağışladık.
Sâd / 43 - (Suat Yıldırım)
Nezdimizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olmak üzere ona; ailesini, çevresini ve onların bir mislini lütfettik.
Sâd / 43 - (Süleyman Ateş)
Ona bizden bir rahmet ve sağduyu sâhiplerine bir ibret olarak âilesini ve onlarla beraber bir eşini daha armağan ettik.
Sâd / 43 - (Tefhim-ul Kuran)
Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere kendi ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık.
Sâd / 43 - (Ümit Şimşek)
Tarafımızdan bir rahmet ve aklıselim sahipleri için bir öğüt olarak, ona ailesini ve bir o kadarını daha bağışladık.
Sâd / 43 - (İlyas Yorulmaz)
Bizden bir rahmet olarak, ehlini ve kendileriyle beraber, onların benzerlerini (inançta tabi olanları) Eyyüb’e bağışladık.
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
Okunuşu: Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbirâ(sâbiran), ni’mel abdu, innehû evvâb(evvâbun).
Sâd / 44 - (Diyanet İşleri)
Şöyle dedik: “Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma.” Gerçekten biz Eyyûb’u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.
Sâd / 44 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Eline dedik, bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma. Şüphe yok ki biz onu, sabırlı bulduk, ne güzel bir kuldu ve şüphe yok ki o, dâimâ Rabbine dönen, tövbe eden bir kuldu.
Sâd / 44 - (Abdullah Parlıyan)
Hastalığı esnasında, yaptığı bir hatasından dolayı, hanımına yüz değnek vuracağına yemin eden Eyyub'a da sonunda dedik ki: “Şimdi eline bir demet sap al, onunla hanımına vur ve yeminini bozmuş olma, yerine getir!” Gerçekten biz O'nu her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı dirençli bulduk. O ne güzel bir kulumuzdu, daima bize yönelirdi.
Sâd / 44 - (Adem Uğur)
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Ahmed Hulusi)
"Eline bir demet al da onunla vur ki sözün yerine gelsin!" Biz Onu sabırlı bulduk. . . Ne güzel kuldu! Muhakkak ki O, evvab (hakikatini sıkça yaşayan) idi.
Sâd / 44 - (Ahmet Tekin)
Bir de: 'Eline bir demet ot-çöp al da, onunla eşine vur. Yeminini bozmuş olma.' dedik. Gerçekten biz onu belâlara karşı sabırlı bulmuştuk. O ne iyi, bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı bir kuldu. O daima, samimiyetle itaat ederek Allah’a yönelmekteydi.
Sâd / 44 - (Ahmet Varol)
'Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.' Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kuldu! O (her tutumunda Allah'a) yönelen biriydi.
Sâd / 44 - (Ali Bulaç)
"Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma." Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Sâd / 44 - (Ali Fikri Yavuz)
(Eyyûb bir işten dolayı karısına kızmış ve hastalıktan kalktığı vakit ona yüz değnek vurmayı yemin etmişti. Hem yemini bozmamak, hem de hafifletmek için Allah ona şöyle buyurdu): “- Eline (yüz başaklı) bir demet sap al da, onunla (zevcene) vur; yemininden durmazlık etme.” Dorusu biz, onu sabırlı bulduk... O ne güzel kuldu! Gerçekten o, tamamen Allah’a teveccüh etmişti.
Sâd / 44 - (Ali Ünal)
(Ayrıca O’na,) “Eline bir demet sap al ve (hanımına) onunla vur ve yemininden dönen duruma düşme!” dedik. Biz O’nu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu O! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.
Sâd / 44 - (Bayraktar Bayraklı)
“Eline bir demet sap al ve onunla vur; yeminini bozma” dedik. Şüphesiz biz onu sabırlı bulduk. O ne iyi bir kuldu! O, daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Bekir Sadak)
«Ey Eyyub! Eline bir demet sap alip onunla vur, yeminini bozma» demistik. Dogrusu Biz onu sabirli bulmustuk. Ne iyi kuldu, daima Allah'a yonelirdi.
Sâd / 44 - (Celal Yıldırım)
Ona, «eline bir demet sap al, onunla vur, yemininde günahkâr olma !» (dedik). Biz onu oldukça sabırlı bulduk. Ne iyi kuldur o! Şüphesiz o, Allah'a yönelip gönül verirdi.
Sâd / 44 - (Cemal Külünkoğlu)
“Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve yeminini bozma!” dedik. Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip yakaran biriydi.
Sâd / 44 - (Diyanet İşleri (eski))
'Ey Eyyub! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma' demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Diyanet Vakfi)
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Edip Yüksel)
'Şimdi eline bir değnek alıp yola çık. Yeminini bozma.' Onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kul! Sürekli yönelirdi.
Sâd / 44 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bir de: «Elinle bir demet al da onunla (eşine) vur, yemininde durmamazlık etme.» dedik. Gerçekten Biz onu sabırlı bulduk, ne güzel kul! Hakikaten o bir evvabtır (daima Allah'a yönelmektedir).
Sâd / 44 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
(Bir de dedik ki): «Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık etme.» Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a yönelmektedir.
Sâd / 44 - (Gültekin Onan)
"Ve eline bir deste (sap) al böylece onunla vur ve andını bozma." Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. O [Tanrı'ya] yönelen / dönen (evvab) biriydi.
Sâd / 44 - (Harun Yıldırım)
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Hasan Basri Çantay)
«Eline bir demet sap al da onunla vur. Yemîninde durmazlık etme» (dedik). Biz onu hakıykaten sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Hakıykat o, dâima (Allaha) dönen (bir zât) idi.
Sâd / 44 - (Hayrat Neşriyat)
(Ona:) 'Eline bir demet sap al da onunla (zevcene) vur ve yemînini bozma!'(dedik). Gerçekten biz onu sabırlı bir kimse olarak bulduk. (O) ne iyi kuldu! Hakikaten o, dâimâ (Allah’a) yönelen bir kimse idi.
Sâd / 44 - (İbni Kesir)
Eline bir demet sap al da onunla vur ve yemini bozma. Biz, onu gerçekten sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu. Muhakkak ki o, Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Kadri Çelik)
“Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma.” Gerçekten biz onu sabredici bulduk. O, pek de güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi.
Sâd / 44 - (Muhammed Esed)
(Ve sonunda o'na dedik ki:) "Şimdi eline bir demet ot al, onunla vur ve yeminini yerine getir!" Gerçekten Biz o'nu sıkıntılara karşı sabırlı gördük. O, ne güzel bir kulumuzdu, daima Bize yönelirdi!
Sâd / 44 - (Mustafa İslamoğlu)
(Ve dedik ki): "Eline bir deste al ve onunla vur! Böylece yemininden dönmemiş olursun." Hakikaten Biz onu pek sabırlı biri olarak bulduk: ne güzel kuldu o, gerçekten o (da) her daim Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(Ve O'na emrolundu ki) Eline otlardan bir küçük demet al, sonra onunla vur ve yeminini bozmuş olma. Muhakkak ki, Biz O'nu bir sabredici bulduk. Ne güzel kul! Şüphe yok ki, o (Hakk'a) dönendir.
Sâd / 44 - (Ömer Öngüt)
"Eline bir demet sap al, onunla vur, yeminini böylece yerine getir. " Doğrusu biz onu çok sabırlı bulmuştuk. O ne iyi kul idi! Daima Allah'a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Şaban Piriş)
-Eline bir demet sap alıp, onunlar vur, yeminini bozma! Biz onu sabırlı bulduk. O, Allah’a yönelen ne güzel bir kuldu!
Sâd / 44 - (Sadık Türkmen)
Ve: “eline bir demet sap al, onunla vur! Yeminini bozma!” Gerçekten Biz onu sabırlı bulduk. O, ne güzel bir kuldu! Çünkü o, daima yönelirdi.
Sâd / 44 - (Seyyid Kutub)
Ey Eyyüb: «Eline bir demet sap al, onunla vur, yeminini bozma» demiştik. Gerçekten O çok sabırlı bir kulumuzdu, daima Allah'a yönelirdi
Sâd / 44 - (Suat Yıldırım)
Bir de ona: "Eline bir demet sap al, onunla vur! Yemininden dönen durumuna düşme!" dedik. Doğrusu Biz onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! O, gerçekten Allah’a yönelirdi.
Sâd / 44 - (Süleyman Ateş)
(Dedik ki): "Eline bir demet sap al, onunla vur da yeminini bozma." Gerçekten biz onu sabreden (bir kul) bulmuştuk. Ne güzel kuldu, o dâimâ (bize) başvururdu.
Sâd / 44 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma.» Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip dönen biriydi.
Sâd / 44 - (Ümit Şimşek)
'Eline bir demet alıp onunla vur; yeminini bozma' dedik. Gerçekten Biz onu sabredici bulduk. Ne güzel bir kuldu o; doğrusu, Allah'a yönelmiş bir kimseydi.
Sâd / 44 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminine ters düşmüş olma!" dedik. Biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Bize yönelen, yakaran biriydi o.
Sâd / 44 - (İskender Ali Mihr)
Ve (Ey Eyüp!) eline bir demet sap al onunla vur, yeminini bozma. Muhakkak ki Biz, onu sabırlı bulduk. Ne iyi bir kuldu. Muhakkak ki o, Allah’a ulaşmıştı (ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırıp teslim etmişti).
Sâd / 44 - (İlyas Yorulmaz)
Eline bir demet kuru ot al ve o’nu (otu, ilaç olarak ağrıyan yerine uygula) vur. Biz Eyyüb’ü çok sabırlı bulmuştuk. O ne güzel bir kuldu ve samimi olarak Rabbine yönelirdi.
وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ
Okunuşu: Vezkur ıbâdenâ ibrâhîme ve ishâka ve ya’kûbe ulîl eydî vel ebsâr(ebsâri).
Sâd / 45 - (Ahmet Tekin)
Güç-kuvvet, devlet-teşkilat, iktidar ve ihsan sahibi, vakarlı, çevresini ve ileriyi görebilen, bizi ilâh tanıyan, candan müslüman, saygılı kullarımız İbrâhim, İshak ve Yâkub’u da hatırlayarak insanlara anlat.
Sâd / 45 - (Ali Ünal)
(Allah’a ibadet, O’nun yolunda hizmet ve salih işler yapmada) güçlü ve basiret sahibi (eşya ve hadiselerdeki hikmet ve gerçekleri çok iyi gören) o zatları –kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u– da hatırla.
Sâd / 45 - (Cemal Külünkoğlu)
(45-47) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla! Biz onları ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık. Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin iyi kişilerdendir.
Sâd / 45 - (Muhammed Esed)
(Hepsi de) güçlü bir iradeye ve keskin bir kavrayış yeteneğine sahip olan İbrahim, İshak ve Yakub'u hatırla:
Sâd / 45 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(45-46) Ve kuvvetler ve basiretler sahipleri olan kullarımız İbrahim'i ve İshak'ı ve Ya'kub'u da an. Şüphe yok ki, Biz onları dar-ı ahireti düşünme hasletiyle mümtaz, ihlâs sahipleri kılmıştık.
إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ
Okunuşu: İnnâ ahlasnâhum bi hâlisatin zikred dâr(dâri).
Sâd / 46 - (Ahmed Hulusi)
Doğrusu biz onlarda, gerçek vatanlarını (hakikat boyutunu) hatırda tutarak yaşama sâfiyetini açığa çıkardık.
Sâd / 46 - (Ahmet Tekin)
Biz onları samimiyetle, asıl yurt, âhiret düşüncesine rağbet eden ve insanları âhiret hayatına inanmaya teşvik eden has kullarımızdan kıldık.
Sâd / 46 - (Ali Bulaç)
Gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık.
Sâd / 46 - (Ali Ünal)
Biz onları her bakımdan ihlâslı kıldık ve bu sebeple (düşünce, söz ve davranışlarında) hep Âhiret Yurdu’nu gözetirlerdi.
Sâd / 46 - (Cemal Külünkoğlu)
(45-47) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla! Biz onları ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık. Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin iyi kişilerdendir.
Sâd / 46 - (Hasan Basri Çantay)
Çünkü biz onları katkısız (şaibesiz) bir hasletle — ki (bu dâima) yurd (ları) nı hatırlama (ları ve onun için çalışmaları) dır — haalis (insanlar) yapdık.
Sâd / 46 - (Kadri Çelik)
Gerçekten biz onları, (ahiretteki asıl) yurdu hatırlatan katışıksız (bir haslet ile) halis kıldık.
Sâd / 46 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(45-46) Ve kuvvetler ve basiretler sahipleri olan kullarımız İbrahim'i ve İshak'ı ve Ya'kub'u da an. Şüphe yok ki, Biz onları dar-ı ahireti düşünme hasletiyle mümtaz, ihlâs sahipleri kılmıştık.
وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ
Okunuşu: Ve innehum indenâ le minel mustafeynel ahyâr(ahyâri).
Sâd / 47 - (Ahmed Hulusi)
Kesinlikle Onlar bizim indîmizde seçilmiş Mustafalar'dı (süzülüp arındırılmış - saflaştırılmış - sâfiye).
Sâd / 47 - (Cemal Külünkoğlu)
(45-47) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla! Biz onları ahiret yurdunu düşünen, gönülden bağlı kullar yaptık. Çünkü onlar, bizim katımızda seçkin iyi kişilerdendir.
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
Okunuşu: Vezkur ismâîle velyesea ve zel kifli, ve kullun minel ahyâr(ahyâri).
Sâd / 48 - (Ahmet Tekin)
İsmâil’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de hatırlayarak insanlara anlat. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
Sâd / 48 - (Ali Ünal)
İsmail, Elyesa ve Zülkifl’i de hatırla. Her biri, yine en hayırlı zatlar arasında idi.
Sâd / 48 - (Muhammed Esed)
İsmail'i, Elyesa'yı ve (onlar gibi) kendisini (Bize) adayan herkesi an! Onların tümü hayırlı kimselerdi!
هَذَا ذِكْرٌ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ
Okunuşu: Hâzâ zikrun, ve inne lil muttakîne le husne meâb(meâbin).
Sâd / 49 - (Diyanet İşleri)
(49-50) Bu bir öğüttür. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
Sâd / 49 - (Abdullah Parlıyan)
İşte bu Allah'a inananlar için bir uyarıdır. Şüphe yok ki, yolunu yordamını Allah'ın kitabıyla bulanlara, dönüp varacağı güzel bir makam vardır.
Sâd / 49 - (Adem Uğur)
İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
Sâd / 49 - (Ahmet Tekin)
Kur’ân’ın bir bölümü olan, okunarak ibadet edilen bu kıssalar, bir uyarıdır, bir öğüttür. Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davrananlar, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için güzel bir gelecek, cennette güzel makamlar vardır.
Sâd / 49 - (Ali Fikri Yavuz)
İşte bu, (anlatılanlar, onlar için) bir şereftir. Elbette takva sahibleri için dönüb varılacak güzel bir yer var.
Sâd / 49 - (Ali Ünal)
(Rasûller hakkındaki) bu hatırlatmalarımız, onlar için iyi bir anma, başkaları için ise bir ders, bir öğüttür. İçleri O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve Allah’a karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınan (müttakî) leri gerçekten çok güzel bir âkıbet, çok hoş bir dönüş yeri beklemektedir:
Sâd / 49 - (Bekir Sadak)
Iste bu guzel bir anmadir. Dogrusu Allah'a karsi gelmekten sakinanlara guzel bir gelecek vardir.
Sâd / 49 - (Celal Yıldırım)
İşte bu (anılar) bir öğüt ve hatırlamadır. Şüphesiz ki (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlar için dönülecek güzel bir yer ve yurt vardır.
Sâd / 49 - (Cemal Külünkoğlu)
(49-50) İşte bu, bir hatırlatmadır! Doğrusu Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için elbette güzel bir dönüş yeri ve kapıları onlar için ardına kadar açık olan sonsuz mutluluk, esenlik cennetleri vardır.
Sâd / 49 - (Hasan Basri Çantay)
Bu,(peygamberler için bir şeref ve) bir zikr (-i cemîl) dir. Takvâye erenlerin dönüb varacağı yerde elbette güzel (bir merci) dir:
Sâd / 49 - (Hayrat Neşriyat)
(49-50) Bu, (onları güzel) bir yâd etmedir! Şübhesiz ki takvâ sâhibleri için, gerçekten güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olan Adn Cennetleri vardır.
Sâd / 49 - (Muhammed Esed)
BU, (Allah'a inananlar için) bir uyarıdır. Çünkü, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanları bütün menzillerin en güzeli beklemektedir:
Sâd / 49 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(49-50) İşte bu, bir şereftir. Ve şüphe yok ki, muttakîler için elbette güzel bir varılacak yer de vardır. Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak.
Sâd / 49 - (Sadık Türkmen)
Bu bir hatırlatmadır/uyarıdır! Şüphesiz ki; aklını çalıştırıp korunup sakınanlar için, güzel bir gelecek/(dünyadan sonra) dönüş yeri vardır.
Sâd / 49 - (Suat Yıldırım)
İşte bu bir zikirdir, bir hatırlatmadır. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir âkıbet vardır.
Sâd / 49 - (İskender Ali Mihr)
Bu (Kur’ân-ı Kerim), bir Zikir’dir. Ve muhakkak ki muttakiler (takva sahipleri) için sığınakların en güzeli (Allah’ın Zat’ı) vardır.
جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ
Okunuşu: Cennâti adnin mufettehaten le humul ebvâb(ebvâbu).
Sâd / 50 - (Diyanet İşleri)
(49-50) Bu bir öğüttür. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
Sâd / 50 - (Ali Ünal)
Kapıları kendilerine ardına kadar açılmış sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri.
Sâd / 50 - (Cemal Külünkoğlu)
(49-50) İşte bu, bir hatırlatmadır! Doğrusu Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için elbette güzel bir dönüş yeri ve kapıları onlar için ardına kadar açık olan sonsuz mutluluk, esenlik cennetleri vardır.
Sâd / 50 - (Hayrat Neşriyat)
(49-50) Bu, (onları güzel) bir yâd etmedir! Şübhesiz ki takvâ sâhibleri için, gerçekten güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olan Adn Cennetleri vardır.
Sâd / 50 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(49-50) İşte bu, bir şereftir. Ve şüphe yok ki, muttakîler için elbette güzel bir varılacak yer de vardır. Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak.
مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
Okunuşu: Muttekîne fîhâ yed’ûne fîhâ bi fâkihetin kesîratin ve şerâb(şerâbin).
Sâd / 51 - (Ali Ünal)
Orada yüksek kanepe ve koltuklara yaslanır, çeşit çeşit meyveler ve içecekler isterler (ve istekleri ânında yerine gelir).
Sâd / 51 - (Hayrat Neşriyat)
Orada (o gün artık tahtlar üzerinde) yaslanmış kimselerdir; orada (dilediklerinden)birçok meyveler ve içecekler isterler.
وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ
Okunuşu: Ve indehum kâsırâtut tarfi etrâb(etrâbun).
Sâd / 52 - (Ahmet Tekin)
Yanlarında süzgün bakışlı, alımlı, hasretlik çekmiş gibi gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş, çılgınca seven, iri gözlü aynı yaşta dilberler, güzeller var.
Sâd / 52 - (Ali Ünal)
Yanlarında, tam kendileri gibi, onlara pek yakışır ve gözleri başkalarını görmeyen yumuşak bakışlı eşler bulunur.
Sâd / 52 - (Sadık Türkmen)
Yanıbaşlarında (yumuşak, tatlı, sevgi dolu) bakışlarını, sadece kendi eşlerine diken yaşıt/uyumlu eşler vardır.
Sâd / 52 - (Suat Yıldırım)
Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır.
هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
Okunuşu: Hâzâ mâ tûadûne li yevmil hisâb(hisâbi).
Sâd / 53 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ
Okunuşu: İnne hâzâ le rızkunâ mâ lehu min nefâd(nefâdin).
Sâd / 54 - (Ali Ünal)
Gerçekten, sizin için hazırladığımız, hiç eksilme ve tükenme bilmeyen nasibinizdir bunlar.
Sâd / 54 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
هَذَا وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ
Okunuşu: Hâzâ, ve inne lit tâgıyne le şerre meâb(meâbin).
Sâd / 55 - (Diyanet İşleri)
(55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
Sâd / 55 - (Ali Ünal)
Evet, bunlar (müttakîler içindir). Azgın isyankârları bekleyen ise kötü âkıbet, kötü bir dönüş yeridir:
Sâd / 55 - (Cemal Külünkoğlu)
(55-56) Bu (mutlu kişiler içindir). Ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
Sâd / 55 - (Hayrat Neşriyat)
(55-56) Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
Sâd / 55 - (Muhammed Esed)
Bu, (dürüst ve erdemliler içindir); doğruluk ve dürüstlük sınırlarını aşanları ise en kötü bir akibet beklemektedir.
Sâd / 55 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Sâd / 55 - (Sadık Türkmen)
Işte böyle/bunlar gerçeklere inanan müminler içindir!.. Azgınlar için de elbette kötü bir dönüş yeri vardır.
Sâd / 55 - (Seyyid Kutub)
(53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Sâd / 55 - (Suat Yıldırım)
(Cennettekilerin durumu) bu. Ve muhakkak ki azgınlar için elbette şerli (kötü) bir meab (sığınak) vardır.
Sâd / 55 - (Süleyman Ateş)
(53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
Sâd / 55 - (Ümit Şimşek)
(53-55) İşte hesap günü için vaad olunmuş olduğunuz şeyler bunlardır (denilecektir). Şüphe yok ki bu, elbette Bizim rızkımızdır. Bunun için bir tükenmek yoktur. Bu, böyle ve şüphe yok ki, azgınlar için de elbette dönüp gidilecek bir yaramaz yer vardır.
جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ
Okunuşu: Cehenneme, yaslevnehâ, fe bi’sel mihâd(mihâdu).
Sâd / 56 - (Diyanet İşleri)
(55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
Sâd / 56 - (Cemal Külünkoğlu)
(55-56) Bu (mutlu kişiler içindir). Ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
Sâd / 56 - (Hayrat Neşriyat)
(55-56) Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
Sâd / 56 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(56-58) Cehennem vardır. Ona yaslanacaklardır. Artık ne fena döşek. İşte o. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır ve gövdelerden çıkan irindir. Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.
Sâd / 56 - (Suat Yıldırım)
(55-56) İşte bu, mutlularadır. Ama azgınlara kötü bir âkıbet vardır ki o da girip yanacakları cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!
Sâd / 56 - (Ümit Şimşek)
(55-56) Bu (böyledir)! Şübhesiz ki azgınlar için de elbette kötü dönüş yeri, Cehennem vardır; oraya girerler. Artık o ne kötü yataktır!
هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
Okunuşu: Hâzâ felyezûkûhu hamîmun ve gassâk(gassâkun).
Sâd / 57 - (Ahmed Hulusi)
İşte bu! Tatsınlar onu! Kaynar su (yakıcı benlik fikirleri) ve irindir (bedensellik kabulünün getirisi fiillerin yaşatacağı olaylar)!
Sâd / 57 - (Mustafa İslamoğlu)
Bu (da) böyledir! O halde bırak da, (yürek) dağlayıcı ve zift gibi iç karartıcı zehirli bir azabı sonuna kadar tatsınlar;
Sâd / 57 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(56-58) Cehennem vardır. Ona yaslanacaklardır. Artık ne fena döşek. İşte o. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır ve gövdelerden çıkan irindir. Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.
وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ
Okunuşu: Ve âharu min şeklihî ezvâc(ezvâcun).
Sâd / 58 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(56-58) Cehennem vardır. Ona yaslanacaklardır. Artık ne fena döşek. İşte o. Artık onu tatsınlar. Son derece sıcaktır ve gövdelerden çıkan irindir. Ve onun şeklinden başkaca da çiftler vardır.
هَذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ لَا مَرْحَبًا بِهِمْ إِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
Okunuşu: Hâzâ fevcun muktehımun meakum, lâ merhaben bihim, innehum sâlûn nâr(nâri).
Sâd / 59 - (Diyanet İşleri)
(Kendi aralarında şöyle derler:) “İşte sizinle beraber cehenneme tıkılacak bir grup. Onlara rahat ve huzur olmasın! Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir.”
Sâd / 59 - (Abdullah Parlıyan)
İnkarcıların elebaşlarına: “İşte bu topluluk size uyup, sizinle birlikte küfür ve zulümde diretenler. Rahat yüzü görmesin onlar, elbet onlar da ateşe gireceklerdir” denilir.
Sâd / 59 - (Adem Uğur)
(İnkârcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler.) Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
Sâd / 59 - (Ahmed Hulusi)
İşte bu sizinle beraber (cehenneme) katlanan bir grup. . . (Suça yönlendirenleri der ki): "Onlara 'Merhaba = rahat olma temennisi' geçersizdir. . . Muhakkak ki onlar yanmaya maruz kalanlardır. "
Sâd / 59 - (Ahmet Tekin)
İktidar sahibi âsîlere, küfrün liderlerine:'İşte şunlar da, körü körüne size tâbi olup şimdi sizinle beraber olan gürûhtur' denildiğinde, liderler:'Onlara rahat yüzü görün, işleriniz kolay olsun diyemeyeceğiz, çünkü onlar da ateşe girmeye müstehak oldular.' derler.
Sâd / 59 - (Ahmet Varol)
(Küfrün elebaşılarına şöyle denir): 'İşte bunlar da sizinle birlikte (küfürde) direnenlerdir. [7]' 'Onlar rahatlık görmesinler. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir.'
Sâd / 59 - (Ali Bulaç)
(Müşrik olan hakim güçlere:) "İşte bu(nlar) da sizinle birlikte (küfür ve zulümde) göğüs gerenlerdir. Onlara bir merhaba (bile) yok. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir." (denilir).
Sâd / 59 - (Ali Fikri Yavuz)
(Melekler, kâfirlerin elebaşlarına, dünyada emirlerine bağlı olanları gösterib şöyle diyecekler): “- İşte sizinle birlikte cehenneme giren güruh.” (Elebaşılar da yardakçıları için şöyle diyecekler): “- Onlar rahatlık görmesinler; ateşe girmeğe hak kazanmışlardır.”
Sâd / 59 - (Ali Ünal)
(Ey küfür ve isyanda başı çekenler!) Şunlar da, dünyada iken maiyetinizde körü körüne günaha dalan, bugün de sizinle birlikte Ateş’e dalacak olan güruhtur. “Rahat yüzü görmesinler!” der (elebaşılar). Elbette onlar da Ateş’e girecek ve orada yanıp kavrulacaklardır.
Sâd / 59 - (Bayraktar Bayraklı)
İnkârcıların önderlerine, “İşte bu, sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur” denildiğinde, “Onlar rahat yüzü görmesin, onlar mutlaka ateşe gireceklerdir” derler.
Sâd / 59 - (Bekir Sadak)
Inkarcilarin ileri gelenlerine: «Iste bu topluluk sizinle beraber gercege karsi direnenlerdir. Onlar rahat yuzu gormesin. Behemehal atese gireceklerdir» denir.
Sâd / 59 - (Celal Yıldırım)
İşte (sapıklara uyan) bu topluluk sizinle beraber (ateşe) itilip sokulanlardır ! (Uyulanlar): Onlara hiç rahat ve güven yüzü olmasın ! (derler). Çünkü onlar da ateşe girmişlerdir.
Sâd / 59 - (Cemal Külünkoğlu)
(Cehennemlik liderlere şöyle denir:) “İşte (dünyada size uyup da peşinizden gelen ve hakka karşı direnen) sizinle beraber (cehenneme) girecek olan bir topluluk. (İleri gelenler de şöyle diyecekler:) “Şimdi onlara merhaba (rahat ve huzur dileği) yok. Çünkü onlar (da bizim gibi) ateşe gireceklerdir.”
Sâd / 59 - (Diyanet İşleri (eski))
(İnkarcıların ileri gelenlerine denir ki;) 'İşte şunlar sizinle beraber girecek olanlardır.' (Derler ki;) 'Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir'
Sâd / 59 - (Diyanet Vakfi)
(İnkârcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
Sâd / 59 - (Edip Yüksel)
'Bunlar sizinle birlikte paldır küldür sürüklenen bir gruptur.' (denilince, cehennemdeki liderler:) 'Onlar hoş gelmediler. Onlar ateşte yanacaklar.'
Sâd / 59 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
(59-60) Şu: bir alay maıyyetinizde göğüs germiş; onlara merhaba yok, çünkü onlar Cehenneme salınıyorlar. Hayır derler size merhaba yok, onu bize siz takdim ettiniz, bakın ne fena yatak.
Sâd / 59 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
(Zalim önderlere denir ki:) “İşte şunlar sizinle beraber (elim ateşe) girecek olanlardır.” (Zalimler ise der ki:) “Onlar rahat yüzü görmesinler! Onlar (da bizim gibi) ateşe gireceklerdir”
Sâd / 59 - (Gültekin Onan)
(Ve onlar birbirlerine soracaklar: "Gördünüz mü) sizinle birlikte körükörüne (günaha) dalan bu kalabalığı? Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onlar (da) ateşi tadacaklar!"
Sâd / 59 - (Harun Yıldırım)
İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur Onlar rahat yüzü görmesin. Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
Sâd / 59 - (Hasan Basri Çantay)
İşte şu (nlar dünyâda) körü körüne maıyyetinize koşub giren güruhdur. Onlar rahat (huzur) görmesinler. Çünkü onlar (bihakkın) o ateşe gireceklerdir.
Sâd / 59 - (Hayrat Neşriyat)
(İnkârcıların ileri gelenlerine): "İşte şunlar peşinize düşüp sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. " (denildiğinde, liderler): "Onlara merhaba yok, rahat yüzü görmesinler. Çünkü onlar da ateşe gireceklerdir. " (derler).
Sâd / 59 - (Kadri Çelik)
(Zalim önderlere denir ki:) “İşte şunlar sizinle beraber (elim ateşe) girecek olanlardır.” (Zalimler ise der ki:) “Onlar rahat yüzü görmesinler! Onlar (da bizim gibi) ateşe gireceklerdir”
Sâd / 59 - (Muhammed Esed)
(Ve onlar birbirlerine soracaklar: "Gördünüz mü) sizinle birlikte körükörüne (günaha) dalan bu kalabalığı? Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onlar (da) ateşi tadacaklar!"
Sâd / 59 - (Mustafa İslamoğlu)
(Küfrün rehberlerine denilecek ki): "İşte şu güruh, körü körüne arkanıza takılan yandaşlarınız!" (Onlar şöyle cevap verecek): "Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onların da ateşe girmesi gerek!"
Sâd / 59 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(59-61) Şunlar, sizinle beraber (ateşe) dalıvermiş bir gürûhtur. Onlara bir merhaba yok. Muhakkak ki, onlar ateşe gidicilerdir. (Onlar da) Derler ki: «Hayır. Sizlersiniz (O bedduaya daha müstehak). Sizin için merhaba yoktur, belki o küfrü bizim için siz takdim ettiniz. Artık ne fena karargâh (O ateş!)» Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bize bunu kim takdim etti ise imdi onun için ateşte azabı kat kat artır.»
Sâd / 59 - (Ömer Öngüt)
(İnkârcıların ileri gelenlerine): "İşte şunlar peşinize düşüp sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. " (denildiğinde, liderler): "Onlara merhaba yok, rahat yüzü görmesinler. Çünkü onlar da ateşe gireceklerdir. " (derler).
Sâd / 59 - (Sadık Türkmen)
(azdıranlara): “işte şunlar da; körü körüne size uyan bu topluluk da, sizinle beraber cehenneme girecek” (denir). (Uyulanlar, uyanlara): “Onlar rahat yüzü görmesin, onlar mutlaka cehenneme atılacaklardır” (diyerek; onları yanlarında görmek istemeyeceklerdir).
Sâd / 59 - (Seyyid Kutub)
İnkârcıların ileri gelenlerine «işte bu topluluk sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir. Onlar rahat yüzü görmesin. Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir» denir.
Sâd / 59 - (Suat Yıldırım)
İşte şunlar dünyada körü körüne maiyetinizde koşup giden güruhtur! "Merhaba!" olmasın onlara, rahat yüzü görmesin o zalimler! Zira onlar cehenneme gireceklerdir.
Sâd / 59 - (Süleyman Ateş)
İşte şunlar da sizinle beraber (cehenneme) girecek olanlardır: "Onlara merhaba yok, (yerleri geniş olmasın, rahat yüzü görmesinler)! Onlar ateşe gireceklerdir."
Sâd / 59 - (Tefhim-ul Kuran)
(Müşrik olan hakim güçlere:) «İşte bu(nlar) da sizinle birlikte (küfür ve zulümde) göğüs gerenlerdir. Onlara bir merhaba (bile) yok. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir.» (denilir)
Sâd / 59 - (Ümit Şimşek)
'İşte şunlar da sizinle beraber azaba göğüs gerecek olan güruh' denir. Ateştekiler 'Rahat yüzü görmesinler,' derler. 'Onlar da ateşe girecekler.'
Sâd / 59 - (İskender Ali Mihr)
Bu grup da sizinle beraber (azaba) dayanacak olandır. Onlara merhaba yoktur. Muhakkak ki onlar ateşe girecek olanlardır.
Sâd / 59 - (İlyas Yorulmaz)
İşte bunlar da sizinle beraber hiç düşünmeden kendiliklerinden yanlışların içine dalanlar. Onlar için asla rahat yok ve mutlaka ateşin içine atılacaklardır.
قَالُوا بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَبًا بِكُمْ أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ الْقَرَارُ
Okunuşu: Kâlû bel entum, lâ merhaben bikum, entum kaddemtumûhu lenâ, fe bi’sel karâr(karâru).
Sâd / 60 - (Diyanet İşleri)
O grup da, “Hayır, size rahat ve huzur olmasın. Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü durak yeridir!” der.
Sâd / 60 - (Abdullah Parlıyan)
Dünyada onlara uyanlar feryat edecekler: “Hayır, asıl sorumlu sizsiniz siz. Rahat yüzü görmeyin, bunu başımıza siz getirdiniz, ne kötü bir yer burası.”
Sâd / 60 - (Adem Uğur)
(Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
Sâd / 60 - (Ahmed Hulusi)
(O önderlere uyanlar ise): "Hayır, asıl size 'Merhaba = rahat olmak' yoktur. . . Onu (cehennemi) bize siz önerdiniz! Ne kötü bir karargâhtır bu!" dediler.
Sâd / 60 - (Ahmet Tekin)
Tâbi olanlar ise, kendilerini isyana sevk eden, cehenneme sokan liderlerine:'Asıl rahat yüzü görmeyecek, işleri kolay olmayacak olan sizsiniz. Bu azâbı başımıza getiren de sizsiniz. Ne kötü bir yer burası.' derler.
Sâd / 60 - (Ahmet Varol)
Derler ki: 'Aksine siz rahatlık görmeyin. Bunu bizim başımıza siz getirdiniz. (Bu) ne kötü bir durak!'
Sâd / 60 - (Ali Bulaç)
(Onlara uyanlar) Derler ki: "Hayır, sizler; asıl size bir merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak."
Sâd / 60 - (Ali Fikri Yavuz)
(Yardakçılar elebaşlarına şöyle) derler: “- Hayır, asıl siz rahatlık görmeyin. Bu azabı bizim önümüze siz getirdiniz. Bakın ne kötü karargâh!”
Sâd / 60 - (Ali Ünal)
Berikiler, “Asıl siz rahat yüzü görmeyin!” diye karşılık verirler: “Bu azabı, dünyada yaptıklarınızla bize hazırlayan sizsiniz!” Yerleşip kalmak için ne kötü bir yer burası!
Sâd / 60 - (Bekir Sadak)
Toplulukta bulunanlar ise: «Hayir, asil siz rahat yuzu gormeyin; bunu basimiza getiren sizsiniz; ne kotu bir duraktir!» derler.
Sâd / 60 - (Celal Yıldırım)
(Uyanlar ise onlara): Hayır, size rahat ve huzur yüzü olmasın ; bunu bize sunan sizsiniz. Ne kötü eyleşilecek yerdir! (derler).
Sâd / 60 - (Cemal Külünkoğlu)
(60-61) (Kendilerine uyanlar da:) “Hayır, asıl size merhaba yok! Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü bir yerdir! Ey Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” diyecekler.
Sâd / 60 - (Diyanet Vakfi)
(Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
Sâd / 60 - (Edip Yüksel)
Onlar da derler ki, 'Aslında siz hoş gelmediniz. Bizi bu duruma siz soktunuz; ne kötü bir son!'
Sâd / 60 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
(59-60) Şu: bir alay maıyyetinizde göğüs germiş; onlara merhaba yok, çünkü onlar Cehenneme salınıyorlar. Hayır derler size merhaba yok, onu bize siz takdim ettiniz, bakın ne fena yatak.
Sâd / 60 - (Gültekin Onan)
(Onlara uyanlar) Derler ki: "Hayır, sizler; asıl size bir merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak."
Sâd / 60 - (Hasan Basri Çantay)
(Tâbi' olanlar rüesâya) derler: «Hayır, siz, asıl rahat (huzur) görmeyin. Bunu bizim önümüze siz getirdiniz. (Bakın) ne çirkin durum»!
Sâd / 60 - (Hayrat Neşriyat)
(O elebaşlarına uyanlar ise:) 'Hayır! (Asıl) siz rahat yüzü görmeyin! Bunu bizim başımıza siz takdîm ettiniz (siz getirdiniz). Artık o ne kötü karargâhtır!' derler.
Sâd / 60 - (İbni Kesir)
Dediler ki: Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin. Bizi buraya siz sürdünüz. Ne kötü bir duraktır burası.
Sâd / 60 - (Kadri Çelik)
(Zalimlere uyanlar ise,) “Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir!” derler.
Sâd / 60 - (Muhammed Esed)
(Ve) onlar, (ayartılmış olanlar,) feryad edecekler: "Hayır, asıl (sorumlu) sizsiniz! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz: Ne kötü bir yer burası!"
Sâd / 60 - (Mustafa İslamoğlu)
(Körü körüne izleyenler ise), "Hayır, (sorumlu) sizsiniz! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza siz sardınız ve gele gele en berbat yeri (buldunuz)!" diyerek
Sâd / 60 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(59-61) Şunlar, sizinle beraber (ateşe) dalıvermiş bir gürûhtur. Onlara bir merhaba yok. Muhakkak ki, onlar ateşe gidicilerdir. (Onlar da) Derler ki: «Hayır. Sizlersiniz (O bedduaya daha müstehak). Sizin için merhaba yoktur, belki o küfrü bizim için siz takdim ettiniz. Artık ne fena karargâh (O ateş!)» Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bize bunu kim takdim etti ise imdi onun için ateşte azabı kat kat artır.»
Sâd / 60 - (Ömer Öngüt)
(Uyanlar uyulanlara): "Asıl size merhaba yok! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz. Ne kötü bir durak! " derler.
Sâd / 60 - (Şaban Piriş)
Orada, birbirleriyle tartışacaklar, kendilerinin cehennemlik olmalarına sebep olan kimselere lanetler yağdıracaklar. -Hayır, siz rahat yüzü görmeyin. Onu siz bizim önümüze getirdiniz derler. Ne kötü karar.
Sâd / 60 - (Sadık Türkmen)
(uyanlar, uyulanlara) derler ki: “Hayır, aksine sizler; asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bu azabı bize siz sundunuz. Bu ne kötü bir duraktır!”
Sâd / 60 - (Seyyid Kutub)
Toplulukta bulunanlar ise; «Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bizi buraya getiren sizsiniz, ne kötü bir duraktır» derler.
Sâd / 60 - (Suat Yıldırım)
Tâbi olanlar, onlara: "Hayır, asıl size merhaba olmasın, rahat yüzü görmeyin sizler! Bu azabı bize getiren sizsiniz. O ne kötü yerdir!" derler.
Sâd / 60 - (Süleyman Ateş)
(Uyanlar, uyulanlara) Dediler ki: "Hayır, asıl size merhaba yok, (asıl siz rahat yüzü görmeyin), siz bunu bizim önümüze getirdiniz. Ne kötü durak (bu)!"
Sâd / 60 - (Tefhim-ul Kuran)
(Onlara uyanlar) Derler ki: «Hayır, sizler; asıl size merhaba yok. Bunu (azabı) siz bizim önümüze sürdünüz. Ne kötü bir durak.»
Sâd / 60 - (Ümit Şimşek)
Onlar ise 'Asıl siz rahat yüzü görmeyin,' derler. 'Bu âkıbeti siz bize hazırladınız. Ne kötü bir yer burası!'
Sâd / 60 - (İskender Ali Mihr)
"Hayır, asıl size merhaba yok. Onu bize siz takdim ettiniz (azaba uğramamıza sebep oldunuz). Artık (o) ne kötü bir karargâh (cehennem)." dediler.
Sâd / 60 - (İlyas Yorulmaz)
Onlar da “Asıl size rahatlık olmasın. Çünkü siz çirkin ve yanlış olanları bize teklif edip, yapmamız için önümüze getiriyordunuz. Bunlar ne kötü kararlarmış. ”
قَالُوا رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ
Okunuşu: Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâzâ fe zidhu azâben dı’fen fîn nâr(nâri).
Sâd / 61 - (Adem Uğur)
Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.
Sâd / 61 - (Ahmet Tekin)
Tâbi olan halk:'Ey Rabbimiz, bu cehennem azabını başımıza getirenlerin cehennemdeki cezasını kat kat artır.' derler.
Sâd / 61 - (Ahmet Varol)
Derler ki: 'Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır.'
Sâd / 61 - (Ali Bulaç)
Derler ki: "Rabbimiz, kim bunu bizim önümüze sürdüyse, ateşteki azabını kat kat arttır."
Sâd / 61 - (Ali Fikri Yavuz)
(Yine devamla şöyle) derler: “- Ey Rabbimiz! Bu azabı bizim önümüze kim geçirdi ise, onun ateşteki azabını kat kat artır.”
Sâd / 61 - (Ali Ünal)
“Rabbimiz,” derler, “Bu azabı bize kim hazırlamışsa, Sen onun azabını Ateş’te iki kat artır!”
Sâd / 61 - (Cemal Külünkoğlu)
(60-61) (Kendilerine uyanlar da:) “Hayır, asıl size merhaba yok! Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü bir yerdir! Ey Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır” diyecekler.
Sâd / 61 - (Edip Yüksel)
'Rabbimiz, kim bizi bu duruma soktuysa onun cezasını ateşte ikiye katlayarak arttır,' diye eklerler.
Sâd / 61 - (Hayrat Neşriyat)
(Yine onlar:) 'Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim takdîm etti (getirdi) ise, artık ona ateşteki azâbı bir kat daha artır!' derler.
Sâd / 61 - (Muhammed Esed)
(Ve) "Ey Rabbimiz!" diye yalvaracaklar, "Bunu kim başımıza getirdiyse onun ateş içindeki azabını kat kat artır!"
Sâd / 61 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(59-61) Şunlar, sizinle beraber (ateşe) dalıvermiş bir gürûhtur. Onlara bir merhaba yok. Muhakkak ki, onlar ateşe gidicilerdir. (Onlar da) Derler ki: «Hayır. Sizlersiniz (O bedduaya daha müstehak). Sizin için merhaba yoktur, belki o küfrü bizim için siz takdim ettiniz. Artık ne fena karargâh (O ateş!)» Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bize bunu kim takdim etti ise imdi onun için ateşte azabı kat kat artır.»
Sâd / 61 - (Ömer Öngüt)
Yine onlar: "Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse, ateşte azabını kat kat artır!" derler.
Sâd / 61 - (Sadık Türkmen)
“rabbimiz!” diye yalvaracaklar; “Bizim buraya girmemize kim sebep olduysa, onun ateşteki azabını kat kat arttır.”
Sâd / 61 - (Suat Yıldırım)
Sonra hep birden dua edip derler ki: "Ya Rabbena, kim bunları önümüze yığdı ise, Sen onun azabını kat kat artır!"
Sâd / 61 - (Süleyman Ateş)
(Ve hepsi birbiri aleyhine du'â ederek): "Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azâbını bir kat daha artır!" dediler.
Sâd / 61 - (İskender Ali Mihr)
"Rabbimiz, bunu bize kim takdim ettiyse (biz buraya kimin yüzünden geldiysek) ona, ateşte azabı kat kat arttır." dediler.
Sâd / 61 - (İlyas Yorulmaz)
“Rabbimiz! Bu çirkinlikleri yapmamızı bize teklif edenlerin ateş içindeki azabını, iki kat artır” diyecekler.
وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرَى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ الْأَشْرَارِ
Okunuşu: Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ neudduhum minel eşrâr(eşrâri).
Sâd / 62 - (Adem Uğur)
(İnkârcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
Sâd / 62 - (Ahmet Tekin)
İnkâr edenler: 'Nasıl olur? Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burda niçin görmüyoruz?' derler.
Sâd / 62 - (Ali Bulaç)
Ve derler ki: "Bize ne oluyor ki, kendilerini şerir (kötü)lerden saydığımız adamları göremiyoruz."
Sâd / 62 - (Ali Fikri Yavuz)
Bir de (o cehennemdeki azgın elebaşılar müminleri kasdederek şöyle) diyecekler: “- (Dünyada) kendilerini bayağı kimselerden saydığımız bir takım adamları (fakir müminleri bu ateşte) neye görmüyoruz?
Sâd / 62 - (Ali Ünal)
(Elebaşılar,) “(Dünyada iken)” derler, “şerlilerden saydığımız (ve kendilerine hiç değer vermediğimiz) birtakım adamları burada neden görmüyoruz?
Sâd / 62 - (Cemal Külünkoğlu)
(62-63) (Cehennemliklerin hepsi inananları kastederek şöyle derler: “Dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada neden görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik. Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi (kendilerini göremiyoruz)?”
Sâd / 62 - (Diyanet Vakfi)
(İnkârcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
Sâd / 62 - (Hayrat Neşriyat)
(Azgınların reisleri) yine derler ki: 'Bize ne oldu ki, (dünyada iken) kendilerini kötülerden saymakta olduğumuz adamları (fakir Müslümanları burada aramızda)göremiyoruz?'
Sâd / 62 - (Muhammed Esed)
Ve ekleyecekler: "Nasıl olur da (dünyada) çarpılmış olanlar arasında saydıklarımızı(n hiç birini) burada görmeyiz,
Sâd / 62 - (Mustafa İslamoğlu)
Bir de diyecekler ki: "Ne oldu da, bir zamanlar kendilerini yaramaz adam saydıklarımızdan hiçbirini burada göremez olduk?
Sâd / 62 - (Suat Yıldırım)
(62-63) Azgınlar: "Neden acaba, derler, dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik! Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi kendilerini göremiyoruz?"
Sâd / 62 - (Ümit Şimşek)
Sonra derler ki: 'Ne oluyor bize, dünyada iken kötü saydığımız adamları niçin burada göremiyoruz?
Sâd / 62 - (İlyas Yorulmaz)
Ateşin içinde olanlar “Bize ne oluyor? Dünyada kendilerini şerli ve bayağı gördüğümüz insanları burada, bizim yanımızda göremiyoruz. ”
أَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْأَبْصَارُ
Okunuşu: Ettehaznâhum sıhriyyen em zâgat anhumul ebsâr(ebsâru).
Sâd / 63 - (Diyanet İşleri)
“(Cehennemlik değillerdi de) biz onları alaya mı almış olduk, yoksa (buradalar da) gözlerimizden mi kaçtılar?”
Sâd / 63 - (Ali Ünal)
“Biz onlarla alay eder dururduk. Yoksa, (dünyada küçümseyerek kendilerine bakmaya bile tenezzül etmediğimiz gibi,) burada da gözlerimiz onlardan kaydı da (ondan mı göremiyoruz)?”
Sâd / 63 - (Celal Yıldırım)
Onları alay ve eğlence edinirdik ; yoksa gözler onlardan (başka tarafa) kaydı da (onun için mi göremiyoruz) ?
Sâd / 63 - (Cemal Külünkoğlu)
(62-63) (Cehennemliklerin hepsi inananları kastederek şöyle derler: “Dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada neden görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik. Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi (kendilerini göremiyoruz)?”
Sâd / 63 - (Kadri Çelik)
“Biz onları alaya alırdık (da hata mı ettik); yoksa gözler mi onlardan kaydı (da göremiyoruz)?”
Sâd / 63 - (Ömer Öngüt)
"Onları alaya alırdık. Yoksa gözler şimdi onlardan başka tarafa mı kaymıştır (da onları göremiyoruz)?
Sâd / 63 - (Suat Yıldırım)
(62-63) Azgınlar: "Neden acaba, derler, dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik! Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi kendilerini göremiyoruz?"
إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ
Okunuşu: İnne zâlike le hakkun tehâsumu ehlin nâr(nâri).
قُلْ إِنَّمَا أَنَا مُنذِرٌ وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
Okunuşu: Kul innemâ ene munzirun ve mâ min ilâhin illâllâhul vâhıdul kahhâr(kahhâru).
Sâd / 65 - (Diyanet İşleri)
(Ey Muhammed!) De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Sâd / 65 - (Abdullah Parlıyan)
De ki ey Muhammed! Ben yalnızca bir uyarıcıyım. Tüm yaratıklar üzerinde tek otorite sahibi olan Allah'tan başka gerçek ilah yoktur.
Sâd / 65 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.
Sâd / 65 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Kesinlikle ben bir uyarıcıyım! Tanrı yoktur tanrılık kavramı geçersizdir; sadece Vahid, Kahhar Allâh. . . "
Sâd / 65 - (Ahmet Tekin)
Rasulüm:'Ben sadece sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan bir uyarıcıyım. Hak ilâh, tek ve gücüne karşı konulmayan, kahhar olan Allah’tır.' de.
Sâd / 65 - (Ali Bulaç)
De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden Allah'tan başka bir ilah yoktur."
Sâd / 65 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm), de ki: “- Ben ancak korkuyu (cehennem azabını) haber veren bir peygamberim. Ortağı olmıyan tek Kahhâr = her şeye gâlib Allah’dan başka hiç bir ilâh yoktur.
Sâd / 65 - (Ali Ünal)
De ki: “Ben, sadece bir uyarıcıyım. Şurası kesin bir gerçektir ki, Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
Sâd / 65 - (Celal Yıldırım)
De ki: Ben ancak uyarıcı bir peygamberim. O, Bir olan, her şeyi kahr u saltanatı altında tutan Allah'tan başka hiçbir Tanrı yoktur.
Sâd / 65 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım! Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan tek Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Sâd / 65 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) de ki: «Ben yalınız gelecek tehlikeleri haber veren (bir peygamber) im. (Ortakdan ve benzerden münezzeh ve) bir olan, (her şey'i) kahreden (mutlak haakim olan) Allahdan başka hiçbir Tanrı yokdur».
Sâd / 65 - (Hayrat Neşriyat)
De ki: 'Ben ancak (Allah’ın azâbını size haber veren) bir korkutucuyum! Vâhid(bir olan), Kahhâr (herşeyden en üstün) olan Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur.'
Sâd / 65 - (Kadri Çelik)
De ki: “Ben, yalnızca bir uyarıp korkutucuyum. Gücü her şeye yeten tek Allah'tan başka ilah da yoktur.”
Sâd / 65 - (Muhammed Esed)
De ki (ey Muhammed): "Ben yalnızca bir uyarıcıyım; bütün mevcudat üzerinde mutlak otorite sahibi olan Tek Allah'tan başka ilah yoktur;
Sâd / 65 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(65-66) De ki: «Ben şüphe yok, ancak bir korkutucuyum ve vâhid, kahhâr olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi (O'dur). O her şeye galip, çok yarlığayıcı olandır.»
Sâd / 65 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Vâhid, Kahhar olan Allah'tan başka bir ilâh yoktur. "
Sâd / 65 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! De ki, «Ben sadece bir uyarıcıyım. Gücü her şeye yeten tek Allah'tan başka tanrı yoktur.
Sâd / 65 - (Suat Yıldırım)
De ki: "Ben sadece uyaran bir peygamberim. Şu kesin bir gerçektir ki tek hakim olan Allah’tan başka ilah yoktur.
Sâd / 65 - (Ümit Şimşek)
De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Herşeyi kudretine boyun eğdiren tek bir Allah'tan başka tanrınız yoktur.
Sâd / 65 - (İlyas Yorulmaz)
Onlara deki “Ben yalnızca bir uyarıcıyım Tek olan ve her şeyin üzerinde yaptırım gücüne sahip Allah dan başka ilah yoktur.
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
Okunuşu: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâl azîzul gaffâr(gaffâru).
Sâd / 66 - (Abdullah Parlıyan)
Göklerin, yerin ve ikisi arsındaki herşeyin Rabbi olan Allah, çok güçlüdür, gücüne hiçbir güç erişemez ve pek çok bağışlayandır.
Sâd / 66 - (Adem Uğur)
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.
Sâd / 66 - (Ahmed Hulusi)
"Semâların, arzın ve ikisi arasında olanların Aziyz (gücüne - hükmüne karşı konulmaz), Ğaffar olan Rabbidir. "
Sâd / 66 - (Ahmet Tekin)
'Göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların ve imkânların yaratıcısı, düzeninin hâkimi Rabbinden, kudret sahibi ve hükümran olan, kâinatı koruma altına alan, daima bağışlayan Allah’tan başka tanrı yoktur' de.
Sâd / 66 - (Ali Bulaç)
"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır."
Sâd / 66 - (Ali Ünal)
O, göklerin, yerin ve bunların arasında yer alan her şeyin Rabbidir, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir, Ğafûr (bağışlaması pek bol olan)dır.
Sâd / 66 - (Hayrat Neşriyat)
(O,) göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, Azîz (kudreti dâimâ üstün olan)dır, Gaffâr (çok bağışlayan)dır.
Sâd / 66 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(65-66) De ki: «Ben şüphe yok, ancak bir korkutucuyum ve vâhid, kahhâr olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunanların Rabbi (O'dur). O her şeye galip, çok yarlığayıcı olandır.»
Sâd / 66 - (Seyyid Kutub)
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb'ı olan Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.»
Sâd / 66 - (Ümit Şimşek)
O göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbidir; Onun kudreti herşeye üstündür; O çok bağışlayıcıdır.
قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ
Okunuşu: Kul huve nebeun azîmun.
أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
Okunuşu: Entum anhu mu’ridûn(mu’ridûne).
Sâd / 68 - (Ahmed Hulusi)
"Siz ise ondan (o büyük haberin bildirdiği fevkalâde önemli hakikatin size kazandıracağından) yüz çeviriyorsunuz!"
مَا كَانَ لِي مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ
Okunuşu: Mâ kâne liye min ilmin bil meleil a’lâ iz yahtesımûn(yahtesimûne).
Sâd / 69 - (Diyanet İşleri)
“Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu.”
Sâd / 69 - (Abdullah Parlıyan)
De ki ey Muhammed! İnsanın yaratılışına karşı çıktıklarında, yüce melekler meclisinde neler olup bittiği hakkında gerçek bilgi sahibi değilim.
Sâd / 69 - (Ahmet Tekin)
'Onlar orada tartışırlarken benim yüce meclis, Allah’ın melekleri topladığı meclis hakkında hiçbir bilgim yoktu.'
Sâd / 69 - (Ali Ünal)
(Bana Kur’ân’la bildirilmemiş olsaydı,) o En Yüce Meclis tartışırken benim bir bilgim olamazdı.
Sâd / 69 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Muhammed! De ki:) “Aralarında (İnsanın yaratılışı konusunda) tartıştıkları sırada, yüce konseye (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu.”
Sâd / 69 - (Kadri Çelik)
“Yüce topluluk (melekler insanın yaratılışı hakkında) tartışıp dururken, benim hiç bir bilgim yoktu.”
Sâd / 69 - (Muhammed Esed)
(De ki ey Muhammed:) "(İnsanın yaratılışına) karşı çıktıklarında yüce topluluk(ta neler olup bittiği) hakkında bilgi sahibi değildim;
Sâd / 69 - (Mustafa İslamoğlu)
(De ki): "(İnsanın yaratılışını) tartıştıkları zaman, o yüce toplulukta (olup bitenler) hakkında bir bilgiye sahip değilim;
Sâd / 69 - (Ümit Şimşek)
Yüce âlemlerin meclislerinde tartışılırken nelerin konuşulduğu hakkında benim bir bilgim yoktur.
إِن يُوحَى إِلَيَّ إِلَّا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Okunuşu: İn yûhâ ileyye illâ ennemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
Sâd / 70 - (Ahmet Tekin)
'Ben ancak, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahiy geliyor.'
Sâd / 70 - (Ali Fikri Yavuz)
Fakat ben, açık olarak korkutan bir peygamber olduğum içindir ki, (Adem hakkında meleklerin çekişmesine dair) o ilim bana vahyolunuyor.”
Sâd / 70 - (Ali Ünal)
(Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum ve) bana vahyolunuyor ki, ben (insanları uyarmak için gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.
Sâd / 70 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(70-71) «Bana vahyolunmuyor, ancak ben şüphe yok bir apaçık korkutucu olduğum için (vahyolunuyor).» Ve yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: «Şüphe yok, Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım.»
إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
Okunuşu: İz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn(tînin).
Sâd / 71 - (Ali Ünal)
(O En Yüce Meclis’te görüşülen bir mesele olarak,) Rabbin meleklere, “Ben”, demişti, “çamurdan bir beşer yaratacağım.”
Sâd / 71 - (Bekir Sadak)
(71-72) Rabbin meleklere soyle demisti: «Ben camurdan bir insan yaratacagim. Onu yapip ruhumdan ona ufledigim zaman ona secdeye kapanin.»
Sâd / 71 - (Diyanet İşleri (eski))
(71-72) Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.'
Sâd / 71 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(70-71) «Bana vahyolunmuyor, ancak ben şüphe yok bir apaçık korkutucu olduğum için (vahyolunuyor).» Ve yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: «Şüphe yok, Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım.»
فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Okunuşu: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).
Sâd / 72 - (Ahmed Hulusi)
"Onu tesviye edip (beynini oluşturup), o yapının içinden Ruhum'dan (Esmâ mânâlarımdan) nefhettiğimde (açığa çıkardığımda {nefh yani üflemek, içten dışa şeklinde olur daima. A. H. }) Ona secdeye kapanın (hükümranlığını - tasarrufunu kabul edin)!"
Sâd / 72 - (Ahmet Tekin)
Onu yaratılış amacına uygun olarak şekillendirdiğim, rahmetimle varettiğim, düzenin bir bölümü olan ruhumdan nûrânî dalgalar halinde onun bütün hücrelerine ruh yayarak hayat verdiğim, onu bilinçlendirdiğim zaman:'Derhal secdeye kapanarak ona saygı gösterin' dedim.
Sâd / 72 - (Ali Bulaç)
"Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."
Sâd / 72 - (Ali Ünal)
“Ona tam olarak şeklini verdiğim ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, hemen kendisine (üstünlüğünün ve sizin ona saygınızın işareti olarak) secdeye kapanın.
Sâd / 72 - (Bekir Sadak)
(71-72) Rabbin meleklere soyle demisti: «Ben camurdan bir insan yaratacagim. Onu yapip ruhumdan ona ufledigim zaman ona secdeye kapanin.»
Sâd / 72 - (Diyanet İşleri (eski))
(71-72) Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.'
Sâd / 72 - (Hayrat Neşriyat)
'Bu yüzden onu (insan sûretinde yaratıp) düzelttiğimde ve ona (yarattığım)rûhumdan üflediğimde, hemen ona secde ediciler olarak yere kapanın!'
Sâd / 72 - (Mustafa İslamoğlu)
İzleyin; ne zaman ki onu şekillendirmeyi tamamlar da kendisine ruhumdan üflersem, derhal yere kapanıp onun (hizmetine) amade olun!"
Sâd / 72 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«İmdi O'nun yaradılışını tamamladığım ve içerisine ruhumdan üfürdüğüm zaman hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.»
Sâd / 72 - (Ümit Şimşek)
'Ben ona güzel ve düzgün bir biçim verip ruhumdan üflediğim zaman, onun önünde secdeye kapanın.'
Sâd / 72 - (İlyas Yorulmaz)
“Ben onu şekillendirip, ona (ruhumdan üflediğim de) benim diriliğim den verip, canlandırdıktan sonra, o yarattığım insan için bana secde edin” demişti.
فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
Okunuşu: Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).
Sâd / 73 - (Bekir Sadak)
(73-74) Iblis'ten baska butun melekler secde etmislerdi. O, buyukluk taslamis ve inkarcilardan olmustu.
Sâd / 73 - (Celal Yıldırım)
(73-74) Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblîs secde etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Sâd / 73 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(73-74) Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler. İblis müstesna. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.
إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ
Okunuşu: İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
Sâd / 74 - (Ahmed Hulusi)
İblis müstesna; (bilincine dayanarak) benlik tasladı ve hakikat bilgisini inkâr edenlerden (karşısındakinin hakikatini göremeyenlerden) oldu.
Sâd / 74 - (Ahmet Tekin)
Yalnız İblis secde etmedi, saygı göstermedi. Büyüklük taslayıp serkeşlik etti ve kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlerden oldu.
Sâd / 74 - (Ali Ünal)
Ama, (Allah’ın ona da olan emrine rağmen) İblis secde etmedi. Büyüklendi, secde etmeyi kibrine yediremedi ve (yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu
Sâd / 74 - (Bekir Sadak)
(73-74) Iblis'ten baska butun melekler secde etmislerdi. O, buyukluk taslamis ve inkarcilardan olmustu.
Sâd / 74 - (Celal Yıldırım)
(73-74) Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblîs secde etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
Sâd / 74 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(73-74) Bunun üzerine melekler hepsi de cümleten secde ediverdiler. İblis müstesna. O böbürlenmek istedi ve kâfirlerden oldu.
قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ
Okunuşu: Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyye, estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).
Sâd / 75 - (Diyanet İşleri)
Allah, “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.
Sâd / 75 - (Abdullah Parlıyan)
Allah: “Ey İblis!” dedi. “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde yere kapanmaktan seni alıkoyan nedir? Başka bir yaratık önünde boyun eğmeyecek kadar kibirli misin? Yoksa kendini üstün görenlerden misin?”
Sâd / 75 - (Adem Uğur)
Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
Sâd / 75 - (Ahmed Hulusi)
Buyurdu: "Ey İblis (ikileme düşen)! İki Elim (ilim ve kudret) ile yarattığıma secde etmene ne mâni oldu? Benliğin mi engel oldu, yoksa Alûn'dan (Adem'e secdesi söz konusu olmayan yüce kuvvelerden {meleklerden}) mi olduğunu sandın?"
Sâd / 75 - (Ahmet Tekin)
Allah: 'Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde ederek saygı göstermene mâni olan nedir? Gururuna mı yediremedin, yoksa sen yüksek makam sahiplerinden biri misin?' dedi.
Sâd / 75 - (Ahmet Varol)
(Allah) dedi ki: 'Ey İblis! Seni iki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan ne oldu? Büyüklük mü tasladın yoksa yücelerden mi oldun?
Sâd / 75 - (Ali Bulaç)
(Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
Sâd / 75 - (Ali Fikri Yavuz)
(Allah İblis’e şöyle) buyurdu: “- Ey İblis! Bizzat kudretimle yarattığıma secde etmene, seni hangi şey engelledi? Kibirlenmek mi istedin, yoksa yücelenenlerden mi oldun?”
Sâd / 75 - (Ali Ünal)
(Allah,) “Ey İblis,” buyurdu, “Bizzat iki Elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Emrime rağmen bir başka yaratılmış varlığın önünde eğilmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (Bana ait de olsa, bir başkasının önünde eğilme emrine muhatap olamayacak derecede) kendilerini üstün ve şerefli görenlerden misin?
Sâd / 75 - (Bekir Sadak)
Allah: «Ey Iblis Kudretimle yarattigima secde etmekten seni alikoyan nedir? Boburlendin mi? Yoksa gururlananlardan misin?» dedi.
Sâd / 75 - (Celal Yıldırım)
Allah, «Ey İblîs ! Kudret elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir ? Büyüklük mü tasladın, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun ?» dedi.
Sâd / 75 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah: “Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?” dedi.
Sâd / 75 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah: 'Ey İblis, ellerimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?' dedi.
Sâd / 75 - (Diyanet Vakfi)
Allah: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
Sâd / 75 - (Edip Yüksel)
'Ey İblis, ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın? Yoksa baş mı kaldırdın?' dedi.
Sâd / 75 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ey İblîs! buyurdu: o benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne mani' oldu sana? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?
Sâd / 75 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah: «Ey iblis, o Benim iki elimle (kudretimle) yarattığıma secde etmene sana ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi bulunuyorsun?» dedi.
Sâd / 75 - (Gültekin Onan)
(Tanrı) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
Sâd / 75 - (Harun Yıldırım)
Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
Sâd / 75 - (Hasan Basri Çantay)
Buyurdu: «Ey İblîs, iki elimle (ya'nî bizzat) yaratdığıma secde etmenden seni hangi şey men'etdi? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?».
Sâd / 75 - (Hayrat Neşriyat)
(Allah:) 'Ey İblis! İki elimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni men' eden nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?' buyurdu.
Sâd / 75 - (İbni Kesir)
Buyurdu ki: Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?
Sâd / 75 - (Kadri Çelik)
(Allah) Dedi ki: “Ey İblis! İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?”
Sâd / 75 - (Muhammed Esed)
(Allah): "Ey İblis!" dedi, "Kendi ellerimle yarattığım şu (varlığın önünde) yere kapanmaktan seni alıkoyan nedir? (Başka bir yaratık önünde boyun eğmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (yalnız) kendisini üstün görenlerden misin?"
Sâd / 75 - (Mustafa İslamoğlu)
(Allah) "Ey İblis!" dedi, "Ellerimle yarattığım (beşerin) emrine amade olmaktan seni alıkoyan şey neydi? (Başkasına boyun eğmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa kendini (herkesten) üstün görenlerden biri misin?"
Sâd / 75 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(75-76) (Cenâb-ı Hak) Buyurdu ki: «Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne şey alıkoydu? Kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklerden mi oldun?» (İblis) Dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.»
Sâd / 75 - (Ömer Öngüt)
Allah: "Ey iblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?" dedi.
Sâd / 75 - (Şaban Piriş)
Allah: -Ey İblis, seni, elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir? dedi. Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa yücelerden misin?
Sâd / 75 - (Sadık Türkmen)
(Allah) dedi ki: “Ey İblis! Kendi kudretimle (annesizbabasız hiç yoktan) yarattığımı, selamlamaktan seni alıkoyan nedir? Büyüklendin mi? Yoksa yücelerden mi oldun?”
Sâd / 75 - (Seyyid Kutub)
Allah: «Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?»
Sâd / 75 - (Suat Yıldırım)
Allah buyurdu: "İblis! Benim ellerimle yarattığım mahlûkuma neden secde etmedin? Gururlandın mı, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun?"
Sâd / 75 - (Süleyman Ateş)
(Rabbin ona) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?"
Sâd / 75 - (Tefhim-ul Kuran)
(Allah) Dedi ki: «Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?»
Sâd / 75 - (Ümit Şimşek)
Allah buyurdu: 'Ey İblis, Kendi elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa gerçekten yücelerden misin?'
Sâd / 75 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah dedi: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi? Burnu büyüklük mü ettin, yoksa yücelenlerden mi oldun?"
Sâd / 75 - (İskender Ali Mihr)
(Allahû Tealâ): "Ey iblis! Ellerimle (kudretimle) halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?" dedi.
Sâd / 75 - (İlyas Yorulmaz)
Rabbi “Ey İblis! Kendi elimle yarattığım insan için, büyüklenerek bana secde etmekten seni alıkoyan nedir. Yoksa sen çok yüce erişilmez bir şey misin?” dedi.
قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
Okunuşu: Kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
Sâd / 76 - (Ahmed Hulusi)
(İblis) dedi ki: "Ben daha hayırlıyım ondan; beni ateşten (radyasyon - yakan dalgalar {aynı nâr = ateş kelimesi cehennemde yakan olarak da kullanılmakta. A. H. }) halk ettin, onu tıynden (hücresel bedenli - maddeden) halk ettin" dedi.
Sâd / 76 - (Ali Bulaç)
Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
Sâd / 76 - (Ali Ünal)
(İblis,) “Ben” dedi, “ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.”
Sâd / 76 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(75-76) (Cenâb-ı Hak) Buyurdu ki: «Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni ne şey alıkoydu? Kibirlenmek mi istedin, yoksa sen yükseklerden mi oldun?» (İblis) Dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.»
Sâd / 76 - (Ömer Öngüt)
İblis: "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. " dedi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ
Okunuşu: Kâle fahruc minhâ fe inneke racîm(racîmun).
Sâd / 77 - (Ali Ünal)
Allah, “Çık oradan!” buyurdu. “Sen, artık huzurumdan ve rahmetimden kovulmuş birisin!
Sâd / 77 - (Bekir Sadak)
(77-78) Allah: «Defol oradan, sen artik kovulmus birisin. Din gunune kadar lanetim senin uzerinedir» dedi.
Sâd / 77 - (Diyanet Vakfi)
(77-78) Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
Sâd / 77 - (Muhammed Esed)
(Allah) "Öyleyse" dedi, "bu (meleklik konumu)ndan çık git; çünkü sen artık gözden düşmüş/kovulmuş birisin.
Sâd / 77 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(77-78) (Allah Teâlâ da) Buyurdu ki: «Hemen oradan çıkıver. Çünkü sen şüphe yok ki, koğulmuşsundur. Ve muhakkak ki, lânetim Kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir.»
Sâd / 77 - (Suat Yıldırım)
(77-78) Allah: "Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir."
وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ
Okunuşu: Ve inne aleyke la'netî ilâ yevmid dîn(dîni).
Sâd / 78 - (Ahmet Tekin)
'Elbette lânetim, herkesin vahyedilen dininin, şeriatın, İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilâhi mevzûatın yürürlükte olacağı güne kadar senin üzerinedir.'
Sâd / 78 - (Bekir Sadak)
(77-78) Allah: «Defol oradan, sen artik kovulmus birisin. Din gunune kadar lanetim senin uzerinedir» dedi.
Sâd / 78 - (Diyanet Vakfi)
(77-78) Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin, ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
Sâd / 78 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(77-78) (Allah Teâlâ da) Buyurdu ki: «Hemen oradan çıkıver. Çünkü sen şüphe yok ki, koğulmuşsundur. Ve muhakkak ki, lânetim Kıyâmet gününe kadar senin üzerinedir.»
Sâd / 78 - (Suat Yıldırım)
(77-78) Allah: "Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir."
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Okunuşu: Kâle rabbi fe enzırnî ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).
Sâd / 79 - (Ahmed Hulusi)
(İblis) dedi ki: "Rabbim! (İnsanların ölümle) bâ's olacakları zamana kadar bana mühlet ver (kuvvelerimi kullanabileyim onlara karşı). "
Sâd / 79 - (Ali Ünal)
“Rabbim,” dedi İblis, “madem öyle, insanların diriltilip, kabirlerinden çıkarılacakları güne kadar bana süre tanı.”
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ
Okunuşu: Kâle fe inneke minel munzarîn(munzarîne).
Sâd / 80 - (Cemal Külünkoğlu)
(80-81) Allah buyurdu ki: “Haydi sen, o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar sana mühlet verilenlerdensin (izinlisin).”
إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
Okunuşu: İlâ yevmil vaktil ma’lûm(ma’lûmi).
Sâd / 81 - (Cemal Külünkoğlu)
(80-81) Allah buyurdu ki: “Haydi sen, o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar sana mühlet verilenlerdensin (izinlisin).”
Sâd / 81 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(81-83) «O malum vakit gününe kadar.» (İblis de) Dedi ki: «Senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş olan kulların müstesna».
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
Okunuşu: Kâle fe bi izzetike le ugviyennehum ecmaîn(ecmaîne).
Sâd / 82 - (Diyanet İşleri)
(82-83) İblis, “Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.
Sâd / 82 - (Ahmed Hulusi)
(İblis) dedi ki: "İzzetine (karşı konulmaz gücüne) yemin ederim ki, onların hepsini şaşırtıp (kendilerini beden kabul ettirerek, bedenin zevkleri peşinde koşturarak; hakikatlerini oluşturan ruhun konusundan) saptıracağım. "
Sâd / 82 - (Ahmet Tekin)
İblis: 'Senin kudret ve hükümranlığına yemin olsun ki, onların hepsinin hak yoldan uzaklaşmasına, helâki, hıyaneti tercihlerine imkân sağlayacağım' dedi.
Sâd / 82 - (Ali Bulaç)
Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım."
Sâd / 82 - (Bekir Sadak)
(82-83) Iblis: «Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana icten bagli olan kullarin bir yana, hepsini azdiracagim» dedi.
Sâd / 82 - (Celal Yıldırım)
(82-83) İblîs : Senin izzetin hakkı için onların hepsini saptıracağım; ancak iyi niyetli, samimî, gösterişten uzak (mü'min) kulların müstesna, dedi.
Sâd / 82 - (Cemal Külünkoğlu)
(82-83) İblis: “Senin kudretine andolsun ki, içlerinden sadece samimi olanların dışında onların hepsini mutlaka azdıracağım.”
Sâd / 82 - (Diyanet Vakfi)
(82-83) İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.
Sâd / 82 - (Muhammed Esed)
(Bunun üzerine İblis): "Senin kudretine andolsun ki, onların tümünü şiddetli bir sapıklığa sürükleyeceğim!" dedi,
Sâd / 82 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(81-83) «O malum vakit gününe kadar.» (İblis de) Dedi ki: «Senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş olan kulların müstesna».
Sâd / 82 - (Suat Yıldırım)
(82-83) İblis: "Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır." dedi.
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
Okunuşu: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Sâd / 83 - (Diyanet İşleri)
(82-83) İblis, “Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlâslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.
Sâd / 83 - (Bekir Sadak)
(82-83) Iblis: «Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana icten bagli olan kullarin bir yana, hepsini azdiracagim» dedi.
Sâd / 83 - (Celal Yıldırım)
(82-83) İblîs : Senin izzetin hakkı için onların hepsini saptıracağım; ancak iyi niyetli, samimî, gösterişten uzak (mü'min) kulların müstesna, dedi.
Sâd / 83 - (Cemal Külünkoğlu)
(82-83) İblis: “Senin kudretine andolsun ki, içlerinden sadece samimi olanların dışında onların hepsini mutlaka azdıracağım.”
Sâd / 83 - (Diyanet Vakfi)
(82-83) İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.
Sâd / 83 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(81-83) «O malum vakit gününe kadar.» (İblis de) Dedi ki: «Senin izzetine yemin ederim ki, elbette onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş olan kulların müstesna».
Sâd / 83 - (Suat Yıldırım)
(82-83) İblis: "Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır." dedi.
قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ
Okunuşu: Kâle fel hakku vel hakka ekûl(ekûlu).
Sâd / 84 - (Ahmet Tekin)
Allah: 'Ben de varlığında şüphe olmayan hak ilâhım. Hak kitap Kur’ân’a kulak verin, Kur’ân’a uyun, Kur’ân’ı uygulayın. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, Muhammed’e ve Kur’ân’a itibar etmeyenlere ve sana, hikmete dayalı gerekçeli kararımı da bildiriyorum.' buyurdu:
Sâd / 84 - (Ali Ünal)
“Allah buyurdu: “(Her emrim, her yaptığım) gerçeğin ta kendisidir. Şu anda da gerçeği beyan ediyorum:
Sâd / 84 - (Bekir Sadak)
(84-85) Allah: «Dogrudur; iste Ben hakikati soyluyorum, sen ve sana uyanlarin hepsiyle cehennemi dolduracagim» dedi.
Sâd / 84 - (Celal Yıldırım)
(84-85) Allah, «Hakk Benim ve Ben ancak hakkı söylerim. Şanıma and olsun ki, Cehennem'i elbette seninle ve sana uyanlarla hepinizle dolduracağım» dedi.
Sâd / 84 - (Cemal Külünkoğlu)
(84-85) (Allah, şöyle buyurdu:) “İşte bu doğru. Yine de doğruyu ancak ben söylerim: Andolsun ki, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”
Sâd / 84 - (Diyanet Vakfi)
(84-85) Doğrusu -ki ben hep doğruyu söylerim- mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.
Sâd / 84 - (Hayrat Neşriyat)
(84-85) (Allah) buyurdu ki: 'İşte hak! (Ben azîmüşşân) hakkı söylerim! Celâlim hakkı için Cehennemi, seninle (cinlerle) ve onlardan (o insanlardan) sana uyanlarla hep birlikte dolduracağım!'
Sâd / 84 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(84-86) (Hak Teâlâ da) buyurdu ki: «İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki, elbette cehennemi senden ve onlardan, sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.» De ki: «Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüfçülerden de değilim.»
Sâd / 84 - (Suat Yıldırım)
(84-85) Allah buyurdu: "İşte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, sen ve sana uyanlarla dolduracağım."
لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ
Okunuşu: Le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhum ecmaîn(ecmaîne).
Sâd / 85 - (Ali Bulaç)
"Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım."
Sâd / 85 - (Ali Fikri Yavuz)
And olsun ki, cehennemi, senden (türeyenlerle) ve Adem oğullarının içinden sana uyanların hepsi ile dolduracağım.”
Sâd / 85 - (Ali Ünal)
“Hiç şüphesiz Cehennem’i seninle ve o insanlar içinde sana uyanların tamamıyla dolduracağım.”
Sâd / 85 - (Bekir Sadak)
(84-85) Allah: «Dogrudur; iste Ben hakikati soyluyorum, sen ve sana uyanlarin hepsiyle cehennemi dolduracagim» dedi.
Sâd / 85 - (Celal Yıldırım)
(84-85) Allah, «Hakk Benim ve Ben ancak hakkı söylerim. Şanıma and olsun ki, Cehennem'i elbette seninle ve sana uyanlarla hepinizle dolduracağım» dedi.
Sâd / 85 - (Cemal Külünkoğlu)
(84-85) (Allah, şöyle buyurdu:) “İşte bu doğru. Yine de doğruyu ancak ben söylerim: Andolsun ki, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım.”
Sâd / 85 - (Diyanet Vakfi)
(84-85) Doğrusu -ki ben hep doğruyu söylerim- mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.
Sâd / 85 - (Hasan Basri Çantay)
«Andolsun, cehennemi senden (senin cinsinden) ve onların (insanların) içinden sana tâbi' olanların hepsi ile dolduracağım».
Sâd / 85 - (Hayrat Neşriyat)
(84-85) (Allah) buyurdu ki: 'İşte hak! (Ben azîmüşşân) hakkı söylerim! Celâlim hakkı için Cehennemi, seninle (cinlerle) ve onlardan (o insanlardan) sana uyanlarla hep birlikte dolduracağım!'
Sâd / 85 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(84-86) (Hak Teâlâ da) buyurdu ki: «İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki, elbette cehennemi senden ve onlardan, sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.» De ki: «Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüfçülerden de değilim.»
Sâd / 85 - (Suat Yıldırım)
(84-85) Allah buyurdu: "İşte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, sen ve sana uyanlarla dolduracağım."
قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ
Okunuşu: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin ve mâ ene minel mutekellifîn(mutekellifîne).
Sâd / 86 - (Diyanet İşleri)
(Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”
Sâd / 86 - (Abdullah Parlıyan)
De ki ey peygamber: “Bu mesajı tebliğime karşılık, sizden bir ücret istemiyorum ve ben yapmacık uydurmalarla, peygamberlik taslayanlardan veya kendiliğimden bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
Sâd / 86 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Bildirdiklerim için sizden karşılık istemiyorum ve ben size asılsız iddialarla da gelmedim. "
Sâd / 86 - (Ahmet Tekin)
Rasûlüm:'Tebliğ ile görevli olduğum dine, Kur’ân âyetlerine karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben olduğundan başka türlü görünenlerden, görevinin dışına çıkanlardan değilim.' de.
Sâd / 86 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir yükümlülük getirenlerden (öylesine kuruntuya girenlerden) değilim.
Sâd / 86 - (Ali Bulaç)
(Ey Peygamber) De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim."
Sâd / 86 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm) de ki: “- Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum, (ey Mekke halkı); ve ben düzenbazlardan değilim.
Sâd / 86 - (Ali Ünal)
(Rasûlüm,) de ki: “(Kur’ân’ı tebliğ görevim) karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum; kendiliğinden bir iddia içinde bulunan biri de değilim.
Sâd / 86 - (Bekir Sadak)
De ki: «Buna karsilik sizden bir ucret istemiyorum. Kendiligimden bir sey iddia eden kimselerden de degilim.»
Sâd / 86 - (Celal Yıldırım)
(Ey Peygamber!) De ki: Buna (bu uyarı ve öğütlere) karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir teklîf getirenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Resulüm!) De ki: “Bu (tebliğ görevi için) ben sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir teklif getirenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Gültekin Onan)
(Ey Peygamber) De ki: "Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim."
Sâd / 86 - (Harun Yıldırım)
De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) de ki: «Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben (size) kendiliğimden (bir şey) teklif edenlerden de değilim».
Sâd / 86 - (Hayrat Neşriyat)
(Ey Resûlüm!) De ki: '(Ben) buna (bu tebliğ vazîfeme) karşılık, sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben (size kendiliğimden Kur’ân’ı uydurup) külfet çıkaranlardan değilim.'
Sâd / 86 - (İbni Kesir)
De ki: Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben, kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Kadri Çelik)
(Ey Peygamber!) De ki: “Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.”
Sâd / 86 - (Muhammed Esed)
De ki (ey Peygamber!): "Bu (mesaj) için sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ve ben sahip olmadığı şeyleri iddia edenlerden değilim.
Sâd / 86 - (Mustafa İslamoğlu)
(Ey peygamber!) De ki: "Ben bu mesajı (iletmemden) dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ben kendi kendini zorla yükümlülük altına sokanlardan da değilim.
Sâd / 86 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(84-86) (Hak Teâlâ da) buyurdu ki: «İmdi bu doğru ve şu hakikati söyleyeyim ki, elbette cehennemi senden ve onlardan, sana tâbi olanlardan, hepsinden dolduracağım.» De ki: «Onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum ve ben tekellüfçülerden de değilim.»
Sâd / 86 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Onlara de ki: "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddiâ edenlerden de değilim. "
Sâd / 86 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Ben, buna (tebliğime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ve kendiliğimden, (sizlere) bir yükümlülük yükleyenlerden de değilim.
Sâd / 86 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! De ki; «Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum, kendimden bir şey teklif edenlerden de değilim.»
Sâd / 86 - (Suat Yıldırım)
De ki: "Ben de irşad ve risalet hizmetinden dolayı sizden bir ücret istemiyorum ve ben size kendiliğinden bir iddia içinde bulunan biri de değilim!"
Sâd / 86 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben yapmacık yapanlardan, (uydurma şeylerle peygamberlik taslayanlardan) değilim."
Sâd / 86 - (Tefhim-ul Kuran)
(Ey Peygamber) De ki: «Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve (kendiliğinden) bir yükümlülük getirenlerden de değilim.»
Sâd / 86 - (Ümit Şimşek)
De ki: Tebliğim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Ben kendiliğimden peygamberlik de taslamıyorum.
Sâd / 86 - (Yaşar Nuri Öztürk)
De ki: "Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğimden/zorlamayla yükümlülük getirenlerden de değilim."
Sâd / 86 - (İskender Ali Mihr)
De ki: "Sizden ona (tebliğe) karşılık bir ecir (ücret) istemiyorum. Ve ben mütekelliflerden (mükellefiyet koyanlardan) değilim."
Sâd / 86 - (İlyas Yorulmaz)
İnsanlara deki “Ben sizi uyarmamın karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Ben bu hususta size bir teklifte de bulunmadım. ”
إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
Okunuşu: İn huve illâ zikrun lil âlemîn(âlemîne).
Sâd / 87 - (Ahmet Tekin)
'Bu Kur’ân ancak âlemler, insanlar ve cinler için okunması ibadet olan bir öğüttür, bir ikazdır, bir şereftir, bir övünç kaynağıdır.'
Sâd / 87 - (Ali Ünal)
“O (şerefli) Kur’ân, başka değil, ancak bütün şuurlu varlıklar için bir öğüt, bir hatırlatma, bir yol göstermedir.
Sâd / 87 - (Cemal Külünkoğlu)
(87-88) “Bu (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Onun verdiği haberlerin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
Sâd / 87 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(87-88) «O (Kur'an) başka değil, bütün âlemler için bir mev'izedir. Ve andolsun ki, onun haber verdiğini bir müddet sonra elbette bilmiş olacaksınız.»
وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ
Okunuşu: Ve le ta’lemunne nebeehu ba’de hîn(hînin).
Sâd / 88 - (Ahmet Tekin)
'Onun verdiği haberin doğruluğunu, Kur’ân’a sahiplenenlerin hâkimiyetini, ilgisiz kalanların hata ettiğini, bir müddet sonra mutlaka öğreneceksiniz.'
Sâd / 88 - (Ali Ünal)
“Şurası kesin ki, gün gelecek, onun ve anlattıklarının ne manâya geldiğini mutlaka bileceksiniz.”
Sâd / 88 - (Cemal Külünkoğlu)
(87-88) “Bu (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür. Onun verdiği haberlerin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
Sâd / 88 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(87-88) «O (Kur'an) başka değil, bütün âlemler için bir mev'izedir. Ve andolsun ki, onun haber verdiğini bir müddet sonra elbette bilmiş olacaksınız.»
38-SAD:
1-4-Rivayet
olunuyor ki, Ebu Talib hastalandığı zaman Kureyş'ten bir heyet geldi. İçlerinde
Ebu Cehil de vardı. Yanına girdiler. "Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımızı kötülüyor,
şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor. Ona haber göndersen de bundan men etsen"
dediler. Haber gönderdi. Resul-i Ekrem (s.a.v.) geldi, odaya girdi. Ebu Talib'in
yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebu Cehil sıçradı, oraya
oturdu. Resulullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında
oturdu. Ebu Talib: "Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikayet ediyorlar,
ilâhlarını kötülüyorsun, şöyle şöyle diyorsun, iddiasında bulunuyorlar" dedi.
Onlar da birçok şeyler söylediler. Resulullah söz aldı: "Ey amca! Ben onları
bir kelime üzere istiyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek,
Acemler, onlara cizye verecek" dedi. Bunun üzerine sevindiler, "Babanın aşkına
ondan fazlasını veririz, ne o kelime?" dediler. "Bir tek kelime" dedi. "Ne
o?" dediler. "lâ ilâhe illallah" dedi. Derdemez telaş ile kalktılar ve elbiselerini
çırparak
5-7- "İlâhları
bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!" dediler. İşte (1-7.
âyetler) bunun üzerine nazil oldu. Bunu âyet sayan rivayet yoktur. Yazılışı
itibarıyla bir harf, okunuşu itibarıyla bir isim veya dan fiili mazî, veya
dan emri hazır olabilir. Harf olduğuna göre diğer mukatta' harflerde geçtiği
üzere meydan okuma ve icaz yoluyla söylenmiştir. Çoğunluğun görüşüne göre
bu sûrenin ismidir. Sadece bir rumuz olması da düşünülebilir. Fâtiha'da bu
harf ile ilgili "sırat" kelimesi vardır. Sıdk (doğruluk) maddesi de bu rumuzun
ilk hatırlatacağı kelimelerdendir. "Allah doğru söyledi", sadıksın ey Muhammed!,
ey sadık gibi. Hasen'den rivayet edildiğine göre "sadâ"nın müfaale babı olan
"müsâdât"tan emirdir. Sada, karşılık vermektir. Onun için sesin aksettiği
yerden verilen karşılığa "sadâ" denir. Buna göre "dal"ın kesresiyle "sâdı",
seslen sen, Kur'ân sesine karşı aksettirici ol, sadâ gibi karşılık ver, yani
muhtevası ile amel et, yerine getir, demek olur. İbnü Abbas'tan bir rivayete
göre gece ve gündüz yokken Rahmân olan Allah'ın arşının, üzerinde bulunduğu
denizin ismidir. ( "O'nun arşı su üzerindeydi." Hud, 11/7 âyetinin tefsirine
bkz.) Said b. Cübeyr'den de şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ'nın, sûra
iki üfürüş arasında ölüleri dirilttiği denizin ismidir. Bu iki rivayet garip
olmakla beraber güzeldir. Bunlarda yemin mânâsını da içerir. O şekilde atfoluyor.
Zikir sahibi, zikirli, zikir dolu. Burada zikir, şu üç mânâdan her biriyle
açıklanabilir:
ZİKİR: a)
İsmi anılmak: Şeref ve şan mânâsına; "Gerçekten o Kur'ân, hem senin için,
hem kavmin için bir şereftir." (Zuhruf, 43/44) âyetinde olduğu gibi.
b) Anmak,
hatırlatmak; öğüt ve hatırlatma mânâsına; şeriat ve hükümler, vaad ve tehditler,
geçmiş ümmetlerin olaylarından ibrete vesile olacak kıssalar ve haberler gibi.
c) Dinde ihtiyaç
bulunan şeyleri anlatmak mânâsına; yani şanlı, öğütlü, din öğreten, ibret
dersi veren Kur'ân'a yemin olsun ki...
Bu kasemin
cevabı hazfedilmiştir. o hazfedilen cevaba matuftur. Yani sen peygamberliğinde
doğrusun, sana söylenen gerçektir, o vaad ve tehdit mutlaka yerini bulacaktır.
Fakat kâfirler bir gurur ve ihtilaf içindedirler. Kendilerini bir gurur, bir
ihtilaf sarmış, kibirlerinden dolayı hakkı kabul etmiyorlar. Çeşitli maksatlarla
türlü mabutlar peşinde boğuşuyorlar. Çağrıştılar, yani helaki gördükleri zaman
tevbe edip, aman ya Rabbi diye bağrıştılar, feryat ettiler. Fakat o zaman,
yahut o çağırışma, kurtulacak zaman değildi. Kaçma ihtimali kalmamıştı. ,
(yok) demektir. İlâhları hep bir ilâh mı kıldı? Yani diye hepsinden ilâhlığı
kaldırdı da yalnız birine mi tahsis etti? Bu gerçekten çok acayip bir şey!
Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bu kadar çeşitli insanların,
çeşitli emel ve duygularını yalnız bir mabudun nasıl tatmin edebileceğini
düşünemiyor, onun, "her şeyin hükümranlığının elinde" (Yâsin, 36/83) olduğunu
bilmiyor da tevhide şaşıyor. Biz, bunu millet-i ahirede işitmedik. Millet-i
ahire, diğer millet yahut sonraki millet demektir. Bu durumda Hıristiyanlığa
işaret olur. Çünkü İslâm gelmeden önce, o zaman için en son millet, Hıristiyanlıktı.
O da teslisi (üçlü ilâh inancını) kabul ediyordu.
8-14- O zikir,
yani Allah'ın zikir ve hatırlatmasını içeren Kur'ân, aramızdan ona mı indirilmiş?
Benim zikrim, yani Kur'ân. demektir. Kesre ile yâ'dan iktifa olunmuştur. de
böyledir. Onlar, burada çeşitli kabilelerden kalma, bozguna uğratılmış bir
ordu döküntüsüdür. Yani eskiden peygamberlere karşı toplanmış, mahvolmuş,
çeşitli gruplardan geri kalma, onlar gibi bozulmaya mahkum, bozuk, ruh birliği
yok, maneviyatı perişan, derme çatma birkaç asker, ordu, askerler böyle askerler.
Bu âyet çok dikkat çekicidir. Burada Kureyş'in "Bedir"den başlayan yenilgisine
işaret edildiği gibi, başarıya ulaşacak düzenli bir ordunun, muntazam bir
milletten çıkabileceğini anlatıyor.
Meâl-i Şerifi
15- Onlar
da bir tek haykırışa bakıyorlar. Öyle ki onun gecikmesi de yoktur.
16- Bir de:
"Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azabdan payımızı acele ver" dediler.
17- Şimdi
sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davud'u hatırla. Çünkü
o, zikir ve tesbih ile bize yönelmişti.
18- Biz, dağları
onun emrine vermiştik. Akşam-sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.
19- Kuşları
da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih
ederlerdi.
20- Biz onun
mülkünü kuvvetlendirmiş ve kendisine hikmet ve hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti
vermiştik.
21- Bir de
davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
22- Davud'un
yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona "Korkma!" dediler, biz iki
davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm
ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.
23- Biri:
"İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir
tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni
yendi" diye anlattı.
24- Davud
dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle
sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine
haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar
da pek az." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden
mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
25- Biz de
o zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun bir yakınlığı
ve güzel bir dönüş yeri vardır.
26- Ey Davud!
Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak
ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü
Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli
bir azab vardır.
15-17- KITT:
Aslında pusula, bahşiş pusulası demektir. Burada pay mânâsınadır. Hesap gününe,
kıyamete kadar beklemeye lüzum yok, o azabdan bizim payımızı şimdiden peşin
olarak ver, diye alay etmek istiyorlar.
Güçlü, kuvvetli.
Rivayet edilir ki, Davud (a.s.) yıl boyunca bir gün oruç tutar, bir gün yerdi
ve gece yarısı namaza kalkardı. Böylece kuvvetinin aslının, din kuvveti olduğu
anlatılmak üzere şu sebebe bağlanıyor: Çünkü o bir evvabdır (Allah'a yönelmiştir).
EVVAB: "Tevvab"
vezninde "evb"den mübalağalı ismi faildir. "Evb", Rağıb'ın açıkladığına göre,
dönüşün bir çeşidi, iradeye bağlı olan kısmıdır. Dönülmesi gereken yere dönmek
demektir. Bu mânâdan "evvab", "tevvab" gibi Allah'a çokça dönüp yönelen demek
olur. Onun için burada "Allah'ın rızasına çokça dönüp yönelen" diye tefsir
etmişlerdi. Ancak hem dan, hem de müteaddisi olan dan olabilir. ise döndürmek
ve "terci" mânâlarına geldiğine ve seste terci, nağme ve ahenk yapmak veya
ses vermek, demek olduğuna göre iyi terci yapan mânâsını da ifade etmiş olur.
Nitekim "Ey dağlar! Onunla beraber çınlayın." (Sebe', 34/10) âyetinde bu mânâ
açıktır. Bu münasebetle "evvab", Mücahid'den rivayet edildiği üzere, bir de
"müsebbih" (çok tesbih eden) mânâsına tefsir edilmiştir ki, Ebu's-Suud, bunun
izahında şöyle diyor: "İkinci evvab, müsebbih yerine konmuştur. Çünkü tesbihi
sesli yapıyordu. Tesbihi sesli yapan da onu ahenkli yapıyor demektir. Çünkü
ardı ardına fiiline döner durur." Evvab, Allah Teâlâ'ya çok dönen tevbekar
demek olduğuna göre de çok tevbe edenin âdeti, çok zikir, tesbih ve takdis
etmektir. Kamus'ta "evb", kasd ve istikamet mânâlarına da geldiğinden evvab,
çok doğru ve azimli demek de olabilir. Şu halde evvab, birçok mânâlara ihtimali
olan bir kelime olduğundan hepsini aynen bir kelime ile terceme mümkün olmayacaktır.
Bir kere, Allah'a dönüş, sûfilerin "iradeye bağlı ölüm" dedikleri "fenâ fillah"
(Allah'da fânî olma) makamıdır ki, tevbe ve inâbe (tevbe ile Hak yoluna dönme)
bunun başıdır. Bu makamda meydana gelen her kuvvet ilâhîdir.
18-Onun için
güç ve kuvvetinin sebebinde şöyle buyuruluyor: "Çünkü o bir evvab idi." Gerçekten
biz dağları onunla birlikte emre âmâde kılmıştık. Öyle ki dağlar, Akşam ve
işrak vakitleri tesbih ederlerdi. Bunun zahiri, onunla beraber sesle tesbih
etmeleri, onun tesbihine ses ve nağme yoluyla cevap vermeleridir. Resulullah'ın
avucunda taşların tesbihi gibi olduğu da söylenmiştir.
İŞRAK VAKTİ:
Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ışığının berrak bir şekilde parlamaya
başladığı vakittir ki, ilk kuşluk vaktidir. Yani bayram namazlarını kıldığımız
vakittir. İşrak namazı da sünnettir. Sonra kaba kuşluk vakti olur.
19- Kuşları
da emre âmâde kıldık, toplu halde, toplanmış olarak. Hepsi, yani dağlar da,
kuşlar da hep onun için, yani Davud için evvab idi, yani hep onun için seslenerek
ahenk ile tesbih ediyorlardı. Ne hoştur ki burada "evvab" fasılasının nağmesiyle,
mânâsındaki dönüş ve yönelişe bir misal de verilmiştir. Mesela Davud, "evvab"
deyince, onlar da "evvab" diyorlar. Bununla beraber bu, sadece bir tekrardan
ibaret değil, mânâları farklıdır. Demin hatırlatıldığı üzere birincisi, dönüşten
çok dönen mânâsına, ikincisi de terci' (nağme ve ahenk) mânâsına kökünden
nağme ve ahenk yapan mânâsına olmuş oluyor. Davud Allah'a dönüyor, onlar Davud'a
seslenip nağme yapıyorlar. Bununla beraber şu mânâ da verilmiştir: Hepsi,
yani Davud da, dağlar da, kuşlar da hep Allah için ahenk ile tesbih yapıyorlardı.
Dini, ibadeti böyle kuvvetli olduğu gibi
20- hem mülkünü
kuvvetlendirmiştik hem de kendisine hikmet, peygamberlik, ilim ve amelde sağlamlık
yahut Zebur ve şeriat ilmi ve fasl-ı hitab, söz kesimi vermiştik. Yani hakkı
batıldan ayırarak tartışmayı ayırt edip kesme kabiliyeti vermiştik. Kesip
atan ayırt edici söz ve sözde iki kıssa arasını ayıran (Bundan sonra...) gibi
ayırıcı söze de fasl-ı hitab denilir. İşte böyle güçlü ve kuvvetli bir tevbekar
idi.
21-22-Bununla
beraber bir de geldi mi sana? Bu şekildeki soru, kıssasının önemine dikkat
çekmek içindir. Hasım kıssası. Hasım, aslında masdar olup, hasımlık yapan
(davacı) mânâsına da kullanılır. Tekile, çoğula, erkeğe, kadına söylenebilir.
Nitekim burada şöyle çoğul zamiri gönderiyor. Mihrabın sûrunu aştıkları zaman.
"Sûr" yüksek
duvar; "Mihrab" da köşk, balkon, mânâlarına gelir. Davud'un huzuruna girdikleri
zaman ki, birden bire onlardan telaş etti. Çünkü bunca muhafızlara rağmen
sûr aşılmış, içeri girilmişti. Fakat girdiler de ne yaptılar? Dediler ki:
Korkma, iki hasım, yani biz, birbiriyle davalı, iki alay davacıyız. Bazımız
bazımıza tecavüz etti. Onun için sen aramızda hak ile hüküm ver. Ve aşırı
gitme. Haktan uzaklaşıp, haksızlık etme de bizi düz yolun ortasına çıkar;
adalet yap. Görülüyor ki, davadan önce bulunan bu sözlü arz-ı hâlin kelimeleri
çok şüphe vericidir. Hele bu hitabında iğneleyip sataşmadan daha ileri giden
bir ihtar vardır. Bunlar, sıradan davacılara benzemiyorlar.
23- O halde
dava nedir? denirse İşte şu, mecliste hazır bulunan zat benim kardeşimdir.
Melek olduklarına göre din kardeşi veya arkadaşı diye tefsir edilmiştir. Fakat
zorunlu değildir. Onun doksan dokuz na'cesi var.
"Na'ce", dişi
koyuna ve dişi sülüne denildiği gibi, kadına da istiare edilir. Benim ise
bir tek na'cem vardır. Böyle iken onu benim nasibime bırak, dedi ve hitapta
bana ağır bastı. Söyleşmede; yahut aday olmada hatırlı geldi, üstün çıktı.
24- Dedi ki
Davud: Senin bir koyununu, kendi koyunlarına istemekle sana zulmetmiş vallahi
ve gerçekten "halîtlardan" bir çoğu. Burada "huletâ"yı, yalnız ortaklar, diye
tefsir etmek bize eksik geliyor. (kardeş) tabirinden de anlaşıldığına göre
karışık halde bulunan, yani bir toplumda yaşayan insanlar, kardeşler, dostlar,
arkadaşlar, yoldaşlardan birçoğu mutlaka birbirlerine tecavüz ediyorlar. Ancak
iman edip, salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek az ve Davud zannetmişti.
Girdikleri zaman veya bu bağiy (tecavüz) sözünü söylerken sanmıştı ki, biz
kendisini sırf bir fitneye düşürdük. Allah'ın sevki ile mülkünde bir ihtilal
oluyor, kendine saldırı ile bir baskın yaptılar zannetti. Yahut sezmişti ki,
kendisine sadece bir imtihan yaptık. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi. Mağfiretini
niyaz etti. Ve rüku ederek secdeye kapandı, ve tevbe ile Allah'a sığındı.
25- Biz de
onun için kendisine onu, o zannını veya zannettiğini bağışladık. Demek mülkünün
sağlamlığı ve kuvveti, surdan aşılıp, mihraba girilivermesine engel olmadığı
gibi, öyle bir fitne manzarası görülünce de "evvab" olan Davud, derhal tevbe
ve istiğfar ile Allah'a yönelmede gecikmemiş ve hemen Allah'ın mağfiretine
ermiştir. Zannettiği fitne meydana gelmemiş, sadece bir ibret dersi olarak
kapanmıştır. Bu kıssa münasebetiyle birçok sözler edilmiş, masallar söylenmiştir.
onun için Hz. Ali'nin: "Her kim Davud hadisesini hikayecilerin rivayet ettiği
gibi anlatırsa ona yüz altmış deynek vururum." dediği naklediliyor. Özellikle
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ve şüphesiz ki, ona yüce huzurumuzda mutlaka bir
yakınlık ve bir dönüş yeri güzelliği, sonunda varacağı güzel bir merci, cennette
güzel bir makam vardır.
26-Onun için
kendisine şöyle hitab edildi: Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde bir
halife yaptık. Yani kendi keyfine göre asaleten hüküm vermek için değil, Allah
Teâlâ'nın adına izafetle, O'nun hükümlerini yürütmekle görevli ki, Âdem'in
yaratılışının hikmeti de bu idi. Şimdi insanlar arasında hak ile hüküm ver.
Çünkü halifeliğin mânâsı budur. Ve hevaya tabi olma. Nefsin arzusu arkasından
gitme, keyfe göre hükmetme ki, seni Allah'ın yolundan şaşırmasın. Çünkü Allah
yolundan sapanlar; Firavunlar gibi hüküm kendilerinin zannederek Allah'ın
hükümlerinden başkasını tatbike çalışanlar, hesap gününü unuttukları için
kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.
Bunun üzerine
şu üç âyet, iki kıssa arasında fâsıla âyetleri, yani bir fasl-ı hitabdır.
Bunların da Davud'a hitab olma ihtimali var ise de "sabret, hatırla!" gibi
Hz. Muhammed (s.a.v.)'e hitab olması daha doğrudur.
Meâl-i Şerifi
27- Hem o
göğü, yeri ve aralarındakileri biz boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır.
Onun için vay ateşe girecek olan kâfirlerin haline!
28- Yoksa,
iman edip de salih amel işleyenleri biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi yapar
mıyız? Yoksa o takva sahiplerini azgın günahkarlar gibi yapar mıyız?
29- Bu, sana
indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun âyetlerini düşünsünler
ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.
27-29- (Geniş
bilgi için Âl-i İmran, 3/190. âyetin tefsirine bkz.) Kur'ân, yahut bu sûre,
"düşünsünler diye..." Tedebbür (inceden inceye düşünme)ün, aklî; tezekkür
(ibret alma)ün naklî yönlerde olması gerekir.
Meâl-i Şerifi
30- Bir de
Davud'a Süleyman'ı bahşettik. Süleyman ne güzel kuldu. Çünkü o seslice tesbih
edip Allah'a yönelirdi.
31- Hani kendisine
bir zaman akşam üstü iyi cins ve rahvan atlar gösterilmişti.
32- "Ben,
dedi, at sevgisini, Rabbimi anmaktan ötürü tercih ettim." Nihayet atlar perdenin
arkasına gizlendi.
33- "Geri
getirin onları bana!" dedi ve artık onların bacaklarını, boyunlarını silmeye
başladı.
34- Andolsun
ki Süleyman'ı imtihan da ettik ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra
tekrar tevbe ile önceki haline döndü.
35- Süleyman:
"Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana öyle bir mülk ihsan et ki, ardımdan hiç kimseye
yaraşmasın. Şüphesiz, bütün dilekleri veren sensin." dedi.
36- Bunun
üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık
akardı.
37- Dalgıç
ve yapı ustası şeytanları da.
3 8-
Ve daha diğerlerini de zincirlerde bağlı olarak (Onun emrine verdik).
39- "İşte
bu, bizim ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya verme. Bundan
hesaba çekilmeyeceksin" dedik.
40- Şüphesiz
ki ona huzurumuzda bir yakınlık ve güzel bir makam vardır.
30-31-32-
"Aşiy", öğleden sonra akşama kadar. Atın üç ayağını basıp, birinin tırnağını
dikerek duruşuna "sufun" denir ki, en güzel duruştur. Genellikle halis Arap
atlarında olurmuş. Öyle duran ata "sâfin", çoğulunda "sâfinât" denir. ın veya
in çoğuludur. Koşuda süratli olan öğdül at. Demek ki "sâfinât", duruştaki
güzelliği; "ciyad" da gidişteki güzelliği ifade ediyor. Şu halde arzda hem
duruş gösterilmiş, hem koşuş.
Onun üzerine
dedi ki, "Gerçekten ben, mal sevgisine sırf Rabbimi zikretmek için düştüm."
Tefsircilerin çoğu buna şu mânâyı vermişlerdir: "Ben hayır, yani mal ve at
sevmek için Rabbimin zikrinden kaldım." Nihayet güneş perdenin ardına gizlendi,
yani battı. İkindi namazı geçti diye bu şekilde üzüldü ve bundan dolayı, getirin
onları bana deyip, hepsini Allah için kurban etti diyorlar. Bu durumda da
nin mekûlü cümlesinde dahil olarak zamir, "Şems"e gönderilmiş oluyor. Fakat
diğer birtakım tefsircilerle beraber biz bunu şöyle anlıyoruz: Ben o hayır
sevmeyi, at sevmeyi Rabbimin zikrinden dolayı sevdim dedi, yani namazını veya
virdini geçirmedi, bilakis böyle diyerek atları bırakıp zikrini yerine getirmeye
gitti. Nihayet o atlar perdenin ardına izlendi, ahırlara çekildi, yahut koşuda
gözden kayboldu, o zaman namazını bitirdi.
33- Geri getirin
onları bana, dedi. Artık bacaklarını, boyunlarını silmeye başladı. Okşadı,
tımarlarına itina gösterdi, öncekiler buna kılıç ile silmek mânâsı vermişler
ve namazı geçirtmeye sebep oldular diye Allah yolunda kurban edildiklerini
söylemişlerdir ki, ikisi de Süleyman'ın çok zikir ve tesbih eden biri olduğunu
anlatan birer misaldirler. Eğer bu kurban ediş, harbe gönderilmek suretiyle
öldürülmüş olmaları ise güzel bir mânâdır.
34- Andolsun
ki Süleyman'ı bir de fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık.
Bu fitne hakkında da birtakım garib şeyler söylenmiştir. Bakara Sûresi'nde
(Bkz. 2/102. âyetin tefsiri) işaret edildiği üzere anlaşılıyor ki, Süleyman
(a.s.) Beytü'l-Makdis'i (Mescid-i Aksa) yaptırdığı sırada getirdiği sanatkarlar
içinde sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilal
yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş, yahut tahtından ayrı kalmış;böylece
tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir cesed halinde hükümsüz kalmış yahut tahtı
da işgal edilip, ona kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu. Mason
tarihinde mason cemiyetlerinin Süleyman (a.s.) aleyhine olan bu ihtilal hareketlerini
esas aldıkları ve başkanının hatırasına saygı gösterdikleri söylenir.
Bu fitne oldu
sonra Süleyman, dönüş yaptı, tevbe ile Allah'a sığınıp tekrar tahtına döndü.
35-Şöyle ki:
Ya Rab! dedi beni bağışla! Her ne kusur, hata meydana geldiyse, af ve cömertliğinle
ört ve bana öyle bir mülk (hükümranlık) bağışla ki, benden sonra kimseye gerekmesin.
Yani benim halime uygun, bana mahsus bir mucize olsun yahut bu defa olduğu
gibi kimse onu benden çekip alamasın. Yukarılarda da geçtiği üzere Râzî, tefsirinin
bir yerinde buna şöyle de mânâ vermiştir: Yani bana öyle şanlı bir mülk ver
ki, ben ona kavuşup öldükten sonra "dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman'a
olurdu" denilsin de kimsenin dünya saltanatına hırs ve rağbeti kalmasın. Bu
da güzel bir anlamdır. Fakat biz öyle anlıyoruz ki, Süleyman (a.s.)ın asıl
maksadı, fani olan dünya mülkünü değil, ahiret mülkünü istemektir. Çünkü "Her
kim ahiret gelirini isterse ona, ondan veririz. Her kim de dünya gelirini
isterse ona da ondan veririz. Ama onun için ahirette bir nasip yoktur." (Şûrâ,
42/20) buyurulmuştur ve ondan dolayıdır ki, kendisine fazlası verilmiştir.
Nitekim şöyle buyuruluyor:
36-37 Biz
de onun üzerine rüzgarı kendisinin emrine verdik. Bunda dünya mülkünün bir
rüzgar gibi gelip geçici olduğuna da bir işaret vardır. O rüzgar ona öyle
bağlandı, öyle boyun eğdi ki, bir memur gibi Onun emriyle yumuşak, yumuşak
istediği yere akardı. eytanları da. Fitnenin başı olan şeytanları da onun
emrine verdik. Burada bu şeytanların hem birtakım sanat dehalarını da kapsadığını
ve hem üç derece üzere teşekküllerini anlatan şöyle bir "bedel" ile açıklanması
ne kadar dikkate değer!. Her biri bina edici; her türlü yapıcı, bina yapmak
sanatı olanların her türlüsü, her çeşit bina yapanlar ve yapıcıların her çeşidi:
mimarı, ustası, kalfası. Corci Zeydan (tarihu'l-Masuniyeti'l-Âm ve'l-Benâ-ini'l-Ahrâr)
adındaki genel masonluk tarihinde "bennâ" kelimesini "mason", "Fran mason"
kelimesini de "hür bennâ" diye terceme etmiştir. ve dalgıç, denizlerin diplerine
dalmakta maharetli olanları
38- ve daha
diğerlerini, ki aşağı derecede bulunan bunlar, diğer sanatkarları içermekle
beraber insan şeytanlarından cin şeytanlarına kadar varmaktadır. Bukağılarda,
zincirlerde çatılı olarak emir altına alınmışlardır.
Asfâd , safed
in çoğuludur ki, bukağı, bend demektir. Bir de bahşiş mânâsına gelir. Çünkü
bahşiş de, alanı verene bağlayan bir bağdır. Fakat burada değil, yani "asfad
ile çatılmış" değil, "asfadda birbirlerine çatılmış" denilmekle bukağı manasına
olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki kötülük ve bozgunculuklarına meydan verilmeyecek
bir şekilde sıkı bir takip altına alınmışlardır.
39- Bu, yani
emrine verdik de dedik ki, sana verilen bu saltanat, bu boyun eğdirme bizim
ihsanımız, bahşişimiz, vergimizdir. Artık diler ikram et, dilediğine ver,
bağışla, ihsan et diler tut, dilediğinden de men et ey Süleyman! Hesap yok.
40-Çünkü yetki
sana havale edilmiştir. Yahut hesapsız çok bir vergi; dünyada böyle olmakla
beraber şu da bir gerçektir ki, ona yüce huzurumuzda şüphesiz bir yakınlık
ve güzel bir yer; cennette güzel bir mevki ve makam vardır.
Bir de:
Meâl-i Şerifi
41- Kulumuz
Eyyub'u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: "Meşakkat ve acı ile
bana şeytan dokundu."
4 2-
(Biz ona): "Ayağını yere vur! İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir
su" dedik.
43- Ve ona,
bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet
olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.
44- (Bir
de dedik ki): "Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık
etme." Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a
yönelmektedir.
4 1-
Eyyub (a.s.) b. Iys b. İshak (a.s.) hani Rabbine nida ettiği, ya Rab! diye
çağırdığı vakti an. Şöyle ki benim halim şu zahmet ve acı ile şeytan bana
dokundu; vesveseye yol buldu.
4 2-43-"Nusb"
meşakkat, bedende zahmet, azabda acı, mal ve evlat acısıyla tefsir edilmiştir.
Debren ayağınla.
"Rekz" , özengi
tepmek, kanat çırpmak tarzında olan harekettir. Ne kadar dikkate değer bir
noktadır ki, Cenab-ı Allah Eyyub'un duasına cevap olan kurtuluş mucizesini
verirken bile, önce ona böyle bir hareket emretmiştir ki, bu emir, tıpkı Meryem
kıssasındaki "(hurmanın dalını kendine doğru) silkele!" (Meryem, 19/25) emrine
benzer ve "O'na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da salih amel yükseltir."
(Fâtır, 35/10) ifadesini de hatırlatır. Burada bu emir Hz. Eyyub'a söylendiği
gibi hikâye edilerek "dedik" kelimesi hazfedilmiştir. Böylece âyet, arada
Resul-i Ekrem'e hitab eden bir ara cümlesiymiş gibi bir telmih de yapılmıştır.
Ayak vurmak, ayakla debrenmek, özengilemek, olduğu yerde tepinmeye, çabalamaya
veya yolculuk veya hicret ya da harb etmeye yani mücahedenin mümkün olabilen
her kısmına uygun olabileceğine göre bu telmih, kıssanın hisse noktalarından
birini teşkil eder. "elinle... tut" ifadesi de böyledir. İbnü Cerir Taberî,
tefsirinde Hz. Eyyub'un deprendiği bu yerin "Câbiye" olduğunu naklediyor.
İşte; yani
deprenince bir kaynak çıktı, işte dedik sana bir yıkanacak sepserin ve içecek.
Yıkan ve iç; için, dışın iyileşsin, yorgunluğun dinlensin, yüreğin soğusun.
Bazılarına göre , ün sıfatı değil, ikinci bir haber yerinde ve soğuk içecek
mânâsındadır. Bunlar, biri sıcak, biri soğuk iki menba çıkmış, sıcağıyla yıkanmış,
soğuğunu içmiş olduğunu söylemişlerdir. Fakat âyetin zahiri birincisidir.
44- Ve elinle
bir demet tut da vur onunla ve yeminini bozma, yemininde durmamazlık etme.
"Dığs" ;
demet, deste. Deniliyor ki, bir hadise dolayısıyla eşine yüz deynek vurmaya
yemin etmişti. Böylece bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği
kendisine ruhsat olarak gösterilmiş, şer'î ceza ve yeminlerde bu, "Eyyub ruhsatı
adıyla baki kalmıştır." Âyette ne demeti olduğu açıkça belirtilmediği için
daha geniş mânâlara ihtimali vardır. Bizim kanaatimizce bu emir, yalnız o
ruhsatı göstermekle kalmıyor, eli altında bir cemaat kurulması gerektiğini
de anlatmış bulunuyor. Nitekim şu hatırlatmada o yön daha açıktır:
Meâl-i Şerifi
45- Kullarımız
İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an. Onlar eller ve gözler sahipleri idiler.
46- Çünkü
biz onları temiz bir hasletle, hâlis yurt (ahiret) düşüncesine ermiş has kullarımızdan
kılmışızdır.
47- Çünkü
onlar, nezdimizde seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
48- İsmail'i,
Elyasa'yı, Zü'l-Kifl'i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
45- "Eller
ve gözler sahipleriydiler." Amelde ve ilimde kuvvetleri: İcra ve istihbarat
âletleri vardı.
46-47- Çünkü
biz onları ihlaslılardan, ihlasa erdirilmiş has kullarımızdan kılmıştık. Bir
halisa ile, yani temiz bir özellik, lekesiz bir haslet ile ki şudur: Yurt
düşüncesi. Şüphe yok ki, düşünmek, sonucu düşünmektir. : Aslı dir. Yani Mustafalardan,
güzîdelerden; süzülüp seçilmişlerden. en hayırlılar. Ömürlerini zevk ve safa
ile geçirmişler değil, Allah yanında en hayırlı olarak seçilmişlerden ifadesince
"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydası olandır." İnsanların gerçek faydası
da sonunda kötülük olmayan ahiret menfaatleridir.
48- İsmail'i,
Elyasa'yı ve Zü'l-Kifl'i de an. İsmail'i, babası İbrahim ile kardeşi İshak'tan
ayrı olarak anlatmak, bilhassa şanına itina göstermek içindir. Elyasa b. Uhtub
b. Acuz (a.s.), İlyas (a.s.)'ın İsrailoğulları üzerine halifesi olup, sonra
kendisine peygamberlik verilmiştir. Zü'l-Kifl de Eyyub (a.s.)'un oğlu Şeref
olup, Şam'da tevhid inancına davet ettiği anlatılıyor. Hep bunlar da en hayırlı
kimselerdendir. Allah için hayır ve fazilet neşredenlerdendir.
Meâl-i Şerifi
49- İşte bu
bir öğüttür. Şüphesiz korunan müttakiler için herhalde güzel bir istikbal
(güzel bir dönüş yeri) vardır.
50- Bütün
kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.
51- İçlerine
kurularak orada birçok yemişle, bambaşka bir içki isteyeceklerdir.
52- Yanlarında
da bakışları yalnız kocalarına dönük hep aynı yaşta dilberler vardır.
53- O hesap
günü için size vaad edilen işte budur.
54- İşte bu,
bizim rızkımız; muhakkak ki ona hiç tükenmek yoktur.
49-54- Bu;
geçen âyetlerle anılan güzellikler bir zikirdir. "Bu öğüt (zikir) dolu Kur'ân'a
andolsun." (Sâd, 38/1) buyurulduğu üzere, Kur'ân'ın içerdiği zikirlerden bir
zikir daima hatırda tutulup, ibret alınacak bir şeref hatırası "Eğer bizim
yanımızda önce gelenlerinkinden bir zikir (kitap) olsaydı." (Sâffât, 37/168)
diyenlerin istedikleri "öncekilerden bir zikir"dir.
Meâl-i Şerifi
55- Bu, böyledir.
Şüphesiz azgınlar için de fena bir gelecek vardır.
56- Cehennem!
Ona yaslanacaklar, fakat o ne çirkin döşektir.
57- İşte artık
tatsınlar onu ki, o kaynar su ve irindir.
58- Ve o
şekilden çifter çifter tadacakları diğer acılar da vardır.
59- İşte şunlar
da sizin peşinize düşenlerdir. Onlara merhaba yok. Çünkü onlar cehenneme salınıyorlar.
60- (Arkadan
gelenler öncekilere:) Derler ki: "Hayır, asıl size merhaba yok. Çünkü cehennemi
bize siz takdim ettiniz. Bakın o ne kötü yatak!"
61- "Ey Rabbimiz!
Bize bunu takdim edenin ateşteki azabını kat kat artır" derler.
62- Bir de
derler ki: "Kötülerden saydığımız birtakım adamları (fakir müminleri) niye
göremiyoruz?"
63- "Onları
eğlence yerine tutmuştuk ha! Yoksa bu gözler onlardan kaydı mı?"
64- Şüphesiz
ki bu haktır. Ateş ehlinin birbiriyle tartışması muhakkak olacaktır.
55-57- "Gassâk"
yaradan akan sarı su, irin, cerahat akıntısı yahut şarap gibi, kaynar su olan
"hamîm"in zıddı olmak üzere içilmez derecede gayet soğuk ve çok çirkin kokulu
içki ki, "hamîm" sıcaklığı ile yakar, "gassâk" da soğukluğu ile.
58-61- Ve
onun şeklinden, yani o tadılan azab veya içki cinsinden daha başkası da var.
Çifte çifte, türlü türlü acılar, zehir zakkım içtiler. Şu sizinle beraber
peşinizden gelen bir olaydır. Beraberlerindeki tâbileriyle birlikte cehenneme
girdikleri sırada o azgınların önderlerine hikâye buyuruluyor.
İKTİHAM: Şiddete
göğüs gerip saldırmaktır. Onlara merhaba yok, yahut merhaba olmasın. Bu da
önderlerin onlara sözlerini hikâyedir. Merhaba demek takdirinde bir dua ile
misafire bir iltifattır ki, "geniş olasın, genişlik içinde güle güle oturasın."
demektir.
62-64- "Bize
ne oluyor da kötülerden saydığımız birtakım adamları göremiyoruz? derler."
Bununla müminlerin fakirlerini kastediyorlar.
Meâl-i Şerifi
65- De ki:
"Ben ancak korkuyu haber veren bir peygamberim. O tek ve kahredici olan Allah'tan
başka tanrı da yoktur." 66-
"O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O çok güçlüdür, çok
bağışlayıcıdır."
6 7-
De ki: "Bu, bir büyük haberdir."
68- "Siz ondan
yüz çeviriyorsunuz."
69- "Münakaşa
ederlerken, benim melekler yüksek topluluğuna ait ne bilgim olabilirdi?"
70- "Ancak
ben açıktan açığa korkutmakla görevli olduğum için o bilgi bana vahyediliyor."
71- Hani Rabbin
meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım."
72- "Onu tesviye
edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın."
73- Bunun
üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
74- Yalnız
İblis etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75- Allah:
"Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek
mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?" dedi.
76- İblis
dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
77- Allah:
"Hemen çık oradan, artık sen kovuldun."
78- "Ve elbette
lanetim ceza gününe kadar senin üzerindedir." buyurdu.
79- İblis:
"Ya Rab! O halde insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver."
dedi.
80, 81- Allah:
"Haydi belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
82- İblis:
"Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka aldatır,
saptırırım."
83- "Ancak
içlerinden ihlas ile seçilmiş has kulların müstesna" dedi.
84- Allah
buyurdu ki: "O doğru, ben hep doğruyu söylerim."
85- "Andolsun
ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından, topunuzdan tıka
basa dolduracağım."
86- Ey Muhammed!
De ki: "Ben o Kur'ân'a karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden
bir şey de teklif etmiyorum. "
87- "O Kur'ân,
bütün âlemler için bir zikir, bir öğüttür. "
88- "Herhalde
onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz."
65-69- De
ki o bir büyük haberdir. Yani benim size verdiğim bu haber, benim böyle korkutmakla
görevli peygamberliğimle Allah'ın ortaktan münezzeh olarak birliği haberi,
çok önemli, azametli, büyük bir haberdir. Bir ucunda o bir olan Allah'ın hiçbir
tarafından savunulması mümkün olmayan ebedî kahrı, bir taraftan da O'nun izzet
ve bağışlaması var. Benim o melekler yüksek topluluğuna ait hiçbir bilgim
yoktu.
"Mele-i a'lâ";
en yüksek heyet, melekler âlemi, demektir. Onlar münakaşa ederlerken.
70- Ancak
ben sırf açıktan açığa bir korkutucu, korkutmakla görevli bir peygamber olduğum
için o bilgi bana vahyediliyor da biliyorum. Şöyle ki:
71- Yani Rabbin
şöyle dediği zaman ettikleri münakaşa ki Bakara Sûresi'nde açıklandığı üzere
"Sen orada fesat çıkaracak ve kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" (Bakara,
2/30) demişlerdi. Bilinen bir hadis-i şerifte Mele-i a'lânın tartışması, keffaretler
ve dereceler hakkındadır, diye açıklanması da bu mânânın tafsilatındandır.
Şüphe yok ki en yüksek münakaşanın sırrı, Allah'ın nezdinde bağışlanma ve
yüksek derecelere kavuşma meselesidir. Meleklerin "Biz seni hamdinle tesbih
ediyor ve seni takdis ediyoruz." (Bakara, 2/30) diyerek halifeliğe rağbet
göstermeleri de bundan olmuştur. Ben bir çamurdan bir insan yaratmaktayım.
Beşeresinin, yani derisinin açık olması itibarıyla insana "beşer" denmiştir.
72- Dolayısıyla
onu tesviye ettiğim "Yarattı ve tesviye etti." (A'lâ, 87/2) sözünden de anlaşıldığı
üzere tesviye yaratmadan sonra olur. Demek ki, insan maddesi çamurdan yaratıldıktan
sonra bir de insan suretini alması, insanlık seviyesine gelmesi için bir müddet
de tesviye edilmiş, bedeninin parçaları kıvamına getirilmesi için düzeltilmiştir.
Bu sebepledir ki, çeşitli âyetlerde çeşitli yaratılış kademelerine işaret
edilmiştir. Nitekim Âl-i İmran Sûresi'nde topraktan (3/59), burada çamurdan,
Müminun Sûresi'nde çamur hülasasından (23/12), Hıcr Sûresi'nde kuru bir çamurdan,
şekillenmiş bir balçıktan (15/28); Enbiya Sûresi'nde aceleden yaratıldığı
söylenmiştir. Ve içine ruhumdan üflediğim zaman, izafeti, cüziyet için değil,
şeref içindir. Çünkü ruh, Allah'ın emrindendir. Üfleme tabiri de maddeye fiilen
hayat başlangıcının akışını temsil eder. Hatta "Âdem'e isimleri öğretti."
(Bakara, 2/31) ifadesinden anlaşıldığına göre yalnız cisme ait olan hayat
değil, zihin ve ilim hayatının da başlangıcı olan şuur ruhunun, konuşan nefsin
ilgisini ifade eder. Yoksa ruh üflemek, hayat belirtilerinden olan nefes alıp
verme ile de tevil edilebilir. cezaiye, vuku'dan emri hazırının çoğuludur.
Yani ruh üflenince onun için düşünüz secde edici olarak, her biriniz secde
ederek. Saygı ve ikram secdesi, yahut Allah'ın emrine kıble secdesi.
73-83- Onun
üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. İşte o secdenin neticesidir ki, peygamber
olanlara vahiy getirirler. İki elimle yarattığıma. Kur'ân'da Allah Teâlâ'ya
bazan "Allah'ın eli" (Fetih, 48/10) gibi tekil olarak, bazan da "Ellerimizin
yaptıklarından..." (Yâsin, 36)71) gibi çoğul olarak, bazan da böyle "iki elimle"
gibi tesniye (ikil) olarak el nisbet edilmiştir. Bir hadiste "O'nun her iki
eli de sağdır." buyurulduğundan her birinde Allah'ın şanına layık bir mânâ
kastedildiğinde şüphe yoktur. (Mâide, 5/64. âyetinin tefsirine bkz.)
Birçokları
burada iki elin ayrıca birer mânâsı kastedilmiş olmayıp, özel bir itina ile
yaratmak mânâsından kinaye olduğu görüşüne sahiptirler. Çünkü Âdem bütün normal
sebeplerin üstüne olarak en yüksek bir seçim ile yaratılmıştır. Bazıları da
kudret, mânâsıyla tevil etmişler ve tesniyenin sadece tekit için olduğunu,
çünkü Âdem'in yaratılışında Allah'ın kudretinin tecellilerinin tekitli ve
kat kat bulunduğunu söylemişlerdir.
İbnü Ömer
hazretlerinden rivayet olunur ki: Allah Teâlâ dört şeyi eliyle yaratmıştır:
Arş, Adn cenneti, Kalem, Âdem. Sonra her şeye "ol!" demiş, olmuştur. Burada
açıktır ki, el, hiçbir sebep araya girmeksizin doğrudan doğruya Allah'ın kudreti
ile demektir. Âdem'de ise bu mânâ kat kat vardır. Bizce burada en yakın yorumun,
biri tesviyeye, biri de ruh üflenmesine işaret olmasıdır. Çünkü böyle olunca
insanın yaratılışında cisim âlemi ile ruh âleminin bir araya gelişini ve dolayısıyla
insanın toplayıcı bir varlık olduğunu anlatmış olur.
Büyüklük taslamak
mı istedin, yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun? Yani hiç hakkın
olmayarak sırf büyüklük mü tasladın, yoksa zannınca gerçekten yüksek, üstün
mü bulunuyorsun? Nitekim İblis cevabında bu ikinci şıkka tutunarak Ben ondan
hayırlıyım... dedi. (A'raf, 7/11 ve müteakip âyetlerin tefsirine bkz.)
Bu açıklamaya
göre buradaki "Yüksektekilerden" deyimi "Yaratanların en güzeli" (Müminun,
23/14) âyetindeki "hâlikîn" (yaratanlar) gibi farazî ve takdirîdir. Fakat
Muhyiddin Arabi bunu gerçeğe yorumlayarak buradan delil göstererek şu görüşe
sahip olmuştur ki, Âdem'e secde ile emredilmeyen melekler de vardır. Bunlar
"âlîn" (yüksek)dir. "Müheyyemûn" denilen birkısım melekler vardır ki, Allah
Teâlâ'nın cemal ve celalini düşünmeye dalmışlardır. Hiçbiri, Allah Teâlâ'nın
ondan başkasını yaratmış olduğunu bilmez, bunlar Âdem'e secde ile emrolunmamışlardır.
"Yüksek olanlar", bunlar, yahut gök meleklerinin hepsidir. Onlar da Âdem'e
secde ile emrolunmamışlardır. Âdem'e secde ile emrolunan melekler hep yeryüzü
melekleridir. Ancak Şeyh'in bu fikri, insanın toplayıcı bir varlık olması
hakkındaki görüşüne uygun düşmemiştir.
84- Allah
Teâlâ buyurdu ki o, hak, yani ihlaslı kullarımı şaşırtamayacağın sözü doğrudur.
"Kullarım üzerinde senin asla bir hükmün yoktur." (Hıcr, 15/42). Yahut o halde
hakkı, yani şaşırttığın takdirde hakkı, hak cezası nedir bilir misin? O hakkı,
o gerçeği de ben söyleyeyim, yahut ben hep hak söylerim.
85- "Andolsun
ki cehennemi senden ve onların sana tabi olanlarından, topunuzdan dolduracağım."
86- De ki:
Ona karşı, yani Kur'ân'dan, o büyük haberden dolayı sizden bir ücret istemiyorum.
Ben o tekellüfçülerden de değilim. Kendinde olmayan bir şeye özenerek zorla
ve yapmacık hareketlerle satmaya çalışan iddiacılardan değilim. Yani böyle
ciddiliğim, samimiyetim sizce bilinmektedir. Yok yere peygamberlik iddia etmeyeceğimi,
Kur'ân'ı uydurmaya kalkışmayacağımı kabul etmeniz gerekir.
İbnü Adiy,
Ebu Berze'den şöyle rivayet eder: "Demiş ki: Resulullah 'Size cennet ehlini
haber vereyim mi?' buyurdu. 'Evet, ey Allah'ın Resulü' dedik. Buyurdu ki:
'Onlar, aralarında merhametli olanlardır.' 'Size cehennem ehlini haber vereyim
mi? dedi. 'Evet ey Allah'ın Resulü' dedik. Buyurdu ki: 'Onlar, ümitsizliğe
düşenler, ümidi kesenler, yalancılar, tekellüfçü olanlardır.' Tekellüfçünün
belirtisi de Beyhakî'nin "Şüabü'l-İman"da İbnü Münzir'den rivayetine göre
üçtür. Kendisinden üstün olan kimse ile yarışmak, yetişemeyeceği şeye el uzatmak
ve bilmediği şeyi söylemek. Buharî ve Müslim'de rivayet edildiği üzere İbnü
Mesud (r.a.) demiştir ki: "Ey insanlar! İçinizden her kim bir ilim bilirse
söylesin, bilmeyen de 'Allahü a'lem' (Allah daha iyi bilir) desin. Allah Teâlâ
Resulüne şöyle buyurdu:
87- O Kur'ân
başka değil, bütün âlemler için bir zikirdir. Bütün akıllılar âlemi için ilâhî
bir hatırlatma, bir öğüttür.
88- Ve yemin
ederim ki, onun haberini, dünya ve ahiretle ilgili olarak haber verdiği vaad,
tehdit ve diğerlerini bir zaman sonra muhakkak bileceksiniz. Kimi dünyada,
kimi ahirette.