حم
Zuhruf / 1 -
Hâ mim.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hâ mîm.
Abdullah Parlıyan = Hâ, Mîm.
Ali Fikri Yavuz = Hâ, mîm.
Bayraktar Bayraklı = Hâ, mîm.[528]
Cemal Külünkoğlu = Hâ Mîm.
Diyanet İşleri (eski) = Ha, Mim,
Elmalılı Hamdi Yazır = Hâ, mîm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ha, Mim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hâ, mîm.
Harun Yıldırım = Ha, Mim.
Hasan Basri Çantay = Haa, Mîm.
Hayrat Neşriyat = Hâ, Mîm.
Mustafa İslamoğlu = Ha-mim!
Ömer Nasuhi Bilmen = Hâ, Mîm.
Tefhim-ul Kuran = Hâ, Mîm.
Yaşar Nuri Öztürk = Hâ, Mîm.
İskender Ali Mihr = Hâ, Mim.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ
Zuhruf / 2 -
Vel kitâbil mubîni.
Diyanet İşleri = (2-3) Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun her şeyi açıklayan kitaba.
Abdullah Parlıyan = Düşün gerçekleri apaçık ortaya koyan bu kitabı!
Adem Uğur = Apaçık Kitab'a andolsun ki,
Ahmed Hulusi = O hakikati apaçık açıklayan BİLGİye yemin olsun. . .
Ahmet Tekin = Allah, insan, kâinat ilişkilerini ve ilâhî düzeni açıklayan, açık seçik mükemmel kutsal kitaba, Kur’ân’a andolsun.
Ahmet Varol = Apaçık Kitab'a andolsun;
Ali Bulaç = Apaçık Kitab'a andolsun;
Ali Fikri Yavuz = Allah yolunu apaçık gösteren bu Kitab’a yemin olsun ki,
Ali Ünal = Gerçekleri açıkça ortaya koyan bu apaçık Kitaba yemin olsun.
Bayraktar Bayraklı = Apaçık kitaba andolsun.
Bekir Sadak = (2-3) Apacik Kitap'a and olsun ki, akledesiniz diye Kuran'i arapca okunan bir Kitap kilmisizdir.
Celal Yıldırım = Açık ve açıklayıcı olan Kitab'a and olsun ki,
Cemal Külünkoğlu = (2-3) (Gerçekleri) apaçık (gösteren) Kitab'a andolsun ki, aklınızı kullanarak iyice anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an yaptık.
Diyanet İşleri (eski) = (2-3) Apaçık Kitap'a and olsun ki, akledesiniz diye Kuran'ı Arapça okunan bir Kitap kılmışızdır.
Diyanet Vakfi = (2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.
Edip Yüksel = Apaçık kitaba andolsun ki,
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu parlak kitabın kadrini bilin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu parlak Kitab'ın kadrini bilin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (2-3) Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık.
Gültekin Onan = Apaçık Kitaba andolsun;
Harun Yıldırım = Apaçık Kitab’a andolsun;
Hasan Basri Çantay = (Hidâyet yolunu) apâşikâr gösteren (şu) kitaba andederim ki,
Hayrat Neşriyat = (2-3) Apaçık beyân eden Kitâb’a and olsun ki, şübhesiz biz, (anlayıp) akıl erdiresiniz diye onu Arabca bir Kur’ân kıldık.
İbni Kesir = Apaçık kitaba andolsun ki;
Kadri Çelik = Apaçık olan kitaba andolsun.
Muhammed Esed = Düşün özünde apaçık olan ve hakikati bütün açıklığıyla ortaya seren bu ilahi fermanı!
Mustafa İslamoğlu = Özünde açık ve hakikati açıklayıcı olan bu kitabın değerini bilin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Apaçık bildiren kitaba andolsun ki.
Ömer Öngüt = Apaçık Kitab'a andolsun ki!
Şaban Piriş = Apaçık kitaba andolsun ki..
Sadık Türkmen = Apaçik kitaba ant olsun!
Seyyid Kutub = Apaçık Kitab'a andolsun ki.
Suat Yıldırım = Açık olan ve gerçekleri açıklayan bu kitaba yemin olsun.
Süleyman Ateş = Apaçık Kitaba andolsun ki
Tefhim-ul Kuran = Apaçık olan Kitaba andolsun;
Ümit Şimşek = Apaçık kitaba and olsun:
Yaşar Nuri Öztürk = O ayan beyan konuşan Kitap'a yemin olsun ki,
İskender Ali Mihr = Kitab-ı Mübin (Apaçık Kitap)’e andolsun ki!
İlyas Yorulmaz = (Ayetleri) Açık anlaşılır kitaba and olsun ki.
إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Zuhruf / 3 -
İnnâ cealnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = (2-3) Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki biz, akıl edesiniz, anlayasınız diye Kur'ân'ı Arap diliyle meydana getirdik.
Abdullah Parlıyan = O'nu düşünüp kavrayabilmeniz için, Arapça bir kitap olarak indirdik.
Adem Uğur = Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.
Ahmed Hulusi = Kesinlikle biz Onu Arapça bir Kur'ân olarak meydana getirdik, tâ ki (anlayıp) aklınızı kullanarak (değerlendiresiniz)!
Ahmet Tekin = Biz Kur’ân’ı bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, açık, edebî, Arapça, okunan bir kitap halinde planlayıp hazırlayarak açıkladık. Umulur ki, aklınızı kullanarak anlarsınız.
Ahmet Varol = Olur ki akıl edersiniz diye onu Arapça bir Kur'an kıldık.
Ali Bulaç = Gerçekten Biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'an kıldık.
Ali Fikri Yavuz = Biz onu, anlayasınız diye, Arabca bir Kur’an yaptık.
Ali Ünal = Biz onu, düşünüp akleder ve gerekli dersleri alırsınız diye fasih Arapça, okunur bir kitap (Kur’ân) kıldık.
Bayraktar Bayraklı = Biz, anlayasınız diye onu Arapça bir Kur'ân yaptık.
Bekir Sadak = (2-3) Apacik Kitap'a and olsun ki, akledesiniz diye Kuran'i arapca okunan bir Kitap kilmisizdir.
Celal Yıldırım = Biz, aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'ân indirdik.
Cemal Külünkoğlu = (2-3) (Gerçekleri) apaçık (gösteren) Kitab'a andolsun ki, aklınızı kullanarak iyice anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an yaptık.
Diyanet İşleri (eski) = (2-3) Apaçık Kitap'a and olsun ki, akledesiniz diye Kuran'ı Arapça okunan bir Kitap kılmışızdır.
Diyanet Vakfi = (2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.
Edip Yüksel = Anlamanız için onu kusursuz bir dile sahip bir Kuran yaptık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hakkâ biz onu Arabî olarak okunacak bir Kur'an kıldık ki akıl irdiresiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Doğrusu, Biz onu Arapça olarak okunacak bir Kur'an yaptık ki akıl erdiresiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (2-3) Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık.
Gültekin Onan = Gerçekten biz onu Arapça bir Kuran kıldık ki akledesiniz.
Harun Yıldırım = Gerçekten Biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur’an kıldık.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat biz onu, (Onun manâlarını) anlayasınız diye, Arabca bir Kur'an yapdık.
Hayrat Neşriyat = (2-3) Apaçık beyân eden Kitâb’a and olsun ki, şübhesiz biz, (anlayıp) akıl erdiresiniz diye onu Arabca bir Kur’ân kıldık.
İbni Kesir = Düşünüp anlayasınız diye gerçekten Biz, onu arabça bir Kur'an kılmışızdır
Kadri Çelik = Gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'an kıldık.
Muhammed Esed = Onu, düşünüp kavrayabilmeniz için Arapça bir hitabe yaptık.
Mustafa İslamoğlu = Ki zaten Biz, onu anlayabilesiniz diye Arapça bir hitap kıldık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak Biz onu bir Arapça Kur'an kıldık, umulur ki, siz akıl erdirirsiniz.
Ömer Öngüt = Muhakkak ki biz onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur'an kılmışızdır.
Şaban Piriş = Biz onu anlayasınız diye Arapça okuma/Kur’an kıldık.
Sadık Türkmen = Biz onu, Arapça (anladıkları dilde) bir Kur’an kıldık/yaptık. Aklınızı kullanasınız diye!
Seyyid Kutub = Düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'an yaptık.
Suat Yıldırım = Biz düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.
Süleyman Ateş = Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'ân yaptık.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'an kıldık.
Ümit Şimşek = Düşünüp anlamanız için Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onu akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an yaptık.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Biz, O’nu Arapça Kur’ân kıldık. Umulur ki böylece akıl edersiniz.
İlyas Yorulmaz = Biz o kitabı Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Umulur ki akledersiniz.
وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ
Zuhruf / 4 -
Ve innehu fî ummil kitâbi ledeynâ le alîyyun hakîm(hakîmun).
Diyanet İşleri = Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz’da) mevcuttur, çok yücedir, hikmetlerle doludur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki o, bizim katımızda, kitabın aslındadır, temelindedir, elbette pek yücedir, hüküm ve hikmetle doludur.
Abdullah Parlıyan = O Kur'ân, katımızda bulunan ana kitapta mevcut olup şanı büyüktür ve hikmetle doludur.
Adem Uğur = O, katımızda bulunan Ana Kitap'ta (levh-i mahfuzda) mevcut, yüce ve hikmetle dolu bir kitaptır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki O, katımızda, Ana BİLGİde (İlmullâh), Alîy'dir, Hakiym'dir.
Ahmet Tekin = Nezdimizdeki ana kitapta, Levh-i Mahfuz’da mevcut olan Kur’ân elbette yücedir, hikmetlerle doludur, hükümranlık sağlar.
Ahmet Varol = Şüphesiz o katımızda ana kitapta (Levhi Mahfuz'da kayıtlı)dır; pek yüce ve hikmet doludur.
Ali Bulaç = Şüphesiz o, Bizim katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten o, bizim katımızdaki ana kitabda (Levh-i Mahfûz’da) şanı çok yücedir, hikmet doludur.
Ali Ünal = O, katımızda bulunan ve kuşkusuz kadri çok yüce, çok aşkın, her türlü şüphe ve değişiklikten bütünüyle uzak ve hikmet yüklü Ana Kitap’tadır.
Bayraktar Bayraklı = O, katımızda bulunan bütün vahiylerin kaynağından çıkmıştır. O, gerçekten yücedir; hikmet doludur.
Bekir Sadak = suphesiz o, Bizim katimizda Ana Kitap'ta mevcut, yuce ve hikmet dolu bir Kitap'dir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki, o bizim katımızda ANA KİTAB'da (yazılı) kadri yücedir ve hikmet doludur.
Cemal Külünkoğlu = Ve o, katımızda bulunan bütün vahiylerin kaynağından (Levh-i Mahfuz'dan) çıkmıştır. O (Kur'an), gerçekten çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz o, Bizim katımızda Ana Kitap'ta mevcut, yüce ve hikmet dolu bir Kitap'dır.
Diyanet Vakfi = O, katımızda bulunan Ana Kitap'ta (levh-i mahfuzda) mevcut, yüce ve hikmetle dolu bir kitaptır.
Edip Yüksel = O, ana kitapta (korunur), katımızda üstündür, bilgedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve hakıkat o, bizim nezdimizdeki ana kitabda çok yüksek, çok hikmetlidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve gerçekten o Bizim nezdimizdeki Ana Kitapta. Çok yüksek, çok hikmetlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten o bizim nezdimizde bulunan ana kitapta mevcut yüce ve hikmet dolu bir kitaptır.
Gültekin Onan = Şüphesiz o bizim katımızda olan ana kitaptadır (ümmülkitab); çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Harun Yıldırım = Şüphesiz o, Bizim katımızdaki Ana Kitap’tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz o (Kur'an), nezdimizdeki ana kitabda (sabit), çok yüce çok kıymetli (bir kitab) dır.
Hayrat Neşriyat = Ve muhakkak ki o, katımızda bulunan ana kitabda (Levh-i Mahfûz’da)dır. Gerçekten çok yücedir, çok hikmetlidir.
İbni Kesir = O nezdimizdeki ana kitabdadır. Şanı yücedir, hikmet doludur.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz o, bizim katımızda olan ana kitapta çok yücedir, hikmet doludur.
Muhammed Esed = Ve o, katımızda bulunan bütün vahiylerin kaynağında(n çıkmış)tır; o, gerçekten yücedir, hikmet doludur.
Mustafa İslamoğlu = Şüphe yok ki o, katımızda bulunan ana kitapda kayıtlıdır; elbet pek değerlidir o, sonuç itibarıyla tam isabet kaydeden hükümlerle doludur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şüphe yok ki o, nezdimizdeki ana kitapta elbette pek yüksektir, çok hikmetle muttasıftır.
Ömer Öngüt = O, katımızda bulunan Ana kitap'ta (Levh-i mahfuz'da) dır. Yücedir, hikmet doludur.
Şaban Piriş = O, katımızdaki ana kitaptadır. Yüce ve hikmet sahibidir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’ta kayıtlıdır. Elbette Allah’ın şânı yücedir, doğru hüküm/karar verendir.
Seyyid Kutub = O, katımızda bulunan ana kitabdadır. Şanı yücedir, hikmetle doludur.
Suat Yıldırım = O, Bizim nezdimizdeki ana kitapta saklı olup çok yücedir, hikmet doludur.
Süleyman Ateş = O, katımızda bulunan ana Kitaptadır.Yücedir, hikmetlidir.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz o, bizim katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Ümit Şimşek = O, katımızdaki Ana Kitapta bulunan pek yüce ve hikmet dolu bir kitaptır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve o, bizim katımızdaki ana Kitap'ta çok yüce, çok hikmetlidir.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki O (Kur’ân), katımızda Ümmülkitap’tadır. Gerçekten Âli’dir (yücedir), Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
İlyas Yorulmaz = Elbetteki o Kur’an, katımızdaki yüce ve hükümlerle dolu ana kitabın içinde (kayıtlı) dir.
أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَن كُنتُمْ قَوْمًا مُّسْرِفِينَ
Zuhruf / 5 -
E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
Diyanet İşleri = Haddi aşan bir topluluk oldunuz, diye vazgeçip Zikir’le (Kur’an’la) sizi uyarmaktan geri mi duralım?
Abdulbaki Gölpınarlı = Haddi aşmış bir topluluk olduğunuzdan dolayı size Kur'ân'ı bildirmekten vaz mı geçelim?
Abdullah Parlıyan = Siz ölçüyü taşıran bir toplumsunuz diye, şimdi o öğüt ve hatırlatma dolu Kur'ân'ı sizden uzaklaştırıp size bildirmekten vaz mı geçelim?
Adem Uğur = Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
Ahmed Hulusi = Siz (hakikatinizdeki kuvveleri) israf eden bir topluluksunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?
Ahmet Tekin = Siz cahilce davranarak günah işleyen, isyanı alışkanlık haline getiren, haddi aşan, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyan bir kavim haline geldiniz diye, sizi, övünç kaynağı Kur’ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim?
Ahmet Varol = Aşırıya giden bir topluluksunuz diye size zikri (Kur'anı) göndermekten vaz mı geçelim?
Ali Bulaç = Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye, şimdi o zikri (öğüt ve hatırlatma dolu Kur'an'ı) sizden (uzaklaştırıp) bir yana mı bırakalım?
Ali Fikri Yavuz = Siz (ey Mekke halkı) haddi aşan bir kavim oldunuz diye, sizden o öğüdü kaldıracak mıyız?
Ali Ünal = Siz haddi aşan ve Allah’ın size verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayan bir topluluksunuz diye bu şerefli, öğüt ve talimat dolu kitabı geri çekip, sizi başıboş kendi halinize mi bırakacağız?
Bayraktar Bayraklı = Siz haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim?
Bekir Sadak = Ey inkarcilar! Asiri giden kimselersiniz diye sizi Kuran'la uyarmaktan vaz mi gecelim?
Celal Yıldırım = Ölçüyü aşan, aşırı giden bir millet olmanızdan dolayı, öğüt ve hikmet dolu o Kitab'ı size açıklamaktan vaz mı geçelim ?
Cemal Külünkoğlu = Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi zikirle (Kur'an'la) uyarmaktan vaz mı geçelim?
Diyanet İşleri (eski) = Ey inkarcılar! Aşırı giden kimselersiniz diye sizi Kuran'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
Diyanet Vakfi = Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
Edip Yüksel = Haddi aşan bir toplumsunuz diye mesajı size iletmekten vaz mı geçelim?
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz müsrif bir kavm olduğunuz için şimdi sizden o öğüdü bertaraf mı edeceğiz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Siz haddi aşan bir kavim olduğunuz için, şimdi sizden o öğüdü bertaraf mı edeceğiz (bir kenara mı atacağız).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye Kur'an'ı size göndermekten vaz mı geçelim?
Gültekin Onan = Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye, şimdi o zikri sizden (uzaklaştırıp) bir yana mı bırakalım?
Harun Yıldırım = Siz haddi aşan bir kavimsiniz diye, Zikr’i size bildirmekten vaz mı geçelim?
Hasan Basri Çantay = Siz haddi aşan bir kavmsinizdir diye artık o Kur'ânı sizden (uzaklaşdırıb, inzalinde) vaz geçib bırakı mı verelim?
Hayrat Neşriyat = Artık bir haddi aşanlar topluluğu oldunuz diye, Zikri sizden (uzaklaştırıp size Kur’ân’ı indirmeyi) terk mi edelim?
İbni Kesir = Haddi aşan bir kavimsiniz diye, sizi o Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
Kadri Çelik = Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye şimdi o zikri (uyarı dolu Kur'an'ı) bir yana mı bırakalım?
Muhammed Esed = (Siz ey hakikati inkar edenler!) Kendi kişiliğinizi harcayan insanlar olduğunuzu göre göre bu hatırlatma ve uyarıyı sizden tamamen geri mi çekelim?
Mustafa İslamoğlu = Siz değerleri hoyratça harcayan bir toplumsunuz diye bu uyarıcı vahyi sizden geri mi çekelim?
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer siz müsrifler olan bir kavim oldu iseniz, sizden Kur'an'ı vazgeçip bertaraf eder miyiz?
Ömer Öngüt = Haddi aşan bir kavimsiniz diye, sizi o Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
Şaban Piriş = -Siz azgınlık eden bir toplumsunuz diye sizi Kur’an ile uyarmaktan vaz mı geçelim?
Sadık Türkmen = Şimdi o Zikri (Kur’an’ı) sizden uzaklaştırıp, bir yana mı atalım? Siz haddi aşan bir halk oldunuz diye!
Seyyid Kutub = Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?
Suat Yıldırım = Siz haddi aşan bir topluluksunuz diye bu hakikatli mesajla sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz? Bu mümkün değil!
Süleyman Ateş = Siz, aşırı giden bir kavim oldunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?
Tefhim-ul Kuran = Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye, şimdi o zikri (öğüt ve hatırlatma dolu Kur'an'ı) sizden (uzaklaştırıp) bir yana mı bırakalım?
Ümit Şimşek = Siz haddini aşan bir topluluk olup çıktınız diye size öğüt vermekten vaz mı geçelim?
Yaşar Nuri Öztürk = Siz, haddi aşanlardan/zulme sapanlardan oluşan bir toplumsunuz diye, o zikri/Kur'an'ı sizden uzak mı tutalım?
İskender Ali Mihr = Öyleyse zikri size (beyandan) vazgeçip bırakalım mı? Siz müsrif (haddi aşan) bir kavim oldunuz diye.
İlyas Yorulmaz = Siz haddi aşan bir topluluksunuz diye, zikri (Kur’an’ı) indirmekten vaz mı geçelim?
وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِن نَّبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ
Zuhruf / 6 -
Ve kem erselna min nebîyin fîl evvelîn(evvelîne).
Diyanet İşleri = Hâlbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Önce gelenler içinde de nice peygamberler gönderdik.
Abdullah Parlıyan = Oysa biz, önce gelip geçen toplumlara, nice nice peygamberler gönderdik.
Adem Uğur = Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.
Ahmed Hulusi = Öncekiler içinde de nice Nebiler irsâl ettik.
Ahmet Tekin = Daha önceki milletlere özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere nice peygamberler göndermiştik.
Ahmet Varol = Oysa biz öncekiler içinde nice peygamberler gönderdik.
Ali Bulaç = Oysa biz, öncekiler içinde nice peygamber(ler) gönderdik.
Ali Fikri Yavuz = Halbuki (seni bir peygamber olarak kavmine gönderdiğimiz gibi), evvelkiler içinde de nice peygamberler gönderdik.
Ali Ünal = Daha önce gelip geçmiş topluluklar içinde (Mesajımızı tebliğ için) nice peygamberler görevlendirdik.
Bayraktar Bayraklı = Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.
Bekir Sadak = Oncekilere nice peygamberler gondermisizdir.
Celal Yıldırım = Önce gelip geçenlere nice nice peygamberler gönderdik.
Cemal Külünkoğlu = Hâlbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Öncekilere nice peygamberler göndermişizdir.
Diyanet Vakfi = Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.
Edip Yüksel = Öncekilere nice peygamberler göndermişizdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Halbuki evvelkiler içinde biz nice Peygamber gönderdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Oysa Biz öncekiler arasında nice peygamber gönderdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik.
Gültekin Onan = Oysa biz, öncekiler içinde nice peygamber(ler) gönderdik.
Harun Yıldırım = Oysa biz, öncekiler içinde nice nebi gönderdik.
Hasan Basri Çantay = Halbuki biz evvelki (ümmet) ler içinde de nice peygamber (ler) gönderdik.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (senden) öncekiler için de nice peygamberler gönderdik.
İbni Kesir = Daha öncekilere nice peygamberler göndermiştik.
Kadri Çelik = Oysa biz, öncekiler arasında da nice peygamber gönderdik.
Muhammed Esed = Eski zamanların halkına ne kadar da çok peygamber gönderdik!
Mustafa İslamoğlu = Hem öncekilere de çok sayıda peygamber göndermiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Halbuki, Biz evvelkiler için de nice peygamber gönderdik.
Ömer Öngüt = Daha öncekilere de nice peygamberler göndermiştik.
Şaban Piriş = Biz, öncekiler için de nice peygamberler gönderdik.
Sadık Türkmen = Öncekilere de nice nebîler/peygamberler gönderdik!
Seyyid Kutub = Biz, sizden önce gelenlere nice peygamberler gönderdik.
Suat Yıldırım = Daha önce gelip geçmiş nesillere nice nebîler gönderdik!
Süleyman Ateş = Biz önce gelenlere nice peygamber gönderdik.
Tefhim-ul Kuran = Oysa biz, önceki (cemiyet)ler içinde nice peygamber(ler) gönderdik.
Ümit Şimşek = Biz daha öncekilere de nice peygamberler gönderdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz, öncekiler için de nice peygamberler gönderdik.
İskender Ali Mihr = Ve sizden evvelki (ümmetlerin) içinde nice nebîler (peygamberler) gönderdik.
İlyas Yorulmaz = Sizden evvelki toplumlara da nice peygamberler gönderdik.
وَمَا يَأْتِيهِم مِّن نَّبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون
Zuhruf / 7 -
Ve mâ yetîhim min nebîyin illâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Diyanet İşleri = (Onlar da) kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve hiçbir peygamber gelmedi onlara ki onunla alay etmesinler.
Abdullah Parlıyan = Ama onlara ne kadar peygamber geldiyse, mutlaka onu alaya alıp eğlendiler.
Adem Uğur = Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.
Ahmed Hulusi = Onlara bir Nebi geldiğinde, mutlaka onun getirdikleriyle alay ederlerdi.
Ahmet Tekin = Onlar, kendilerine gelen her peygamberi, ille de alaya alıyorlardı.
Ahmet Varol = Onlara hiçbir peygamber gelmiyordu ki onunla alay etmesinler.
Ali Bulaç = Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Onlara her peygamber geldikçe, muhakkak onunla alay ederlerdi.
Ali Ünal = Ama kendilerine gelen her bir peygamberle alay ettiler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.
Bekir Sadak = Kendilerine gelen her peygamberi onlar mutlaka alaya alirlardi.
Celal Yıldırım = Ama onlara ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka onu alaya alıp eğlendiler.
Cemal Külünkoğlu = Ama onlara hiçbir peygamber gelmedi ki onunla alay etmiş olmasınlar.
Diyanet İşleri (eski) = Kendilerine gelen her peygamberi onlar mutlaka alaya alırlardı.
Diyanet Vakfi = Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.
Edip Yüksel = Fakat, kendilerine giden her peygamberle alay ettiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hiçbir Peygamber de gelmiyordu ki kendilerine onunla mutlak eğlenmesinler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kendilerine hiçbir peygamber gelmiyordu ki, onunla kesinkes eğlenmesinler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
Gültekin Onan = Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Harun Yıldırım = Onlara bir nebi gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Hasan Basri Çantay = Onlar da, kendilerine bir peygamber gelmeye dursun, ille onunla istihza ederlerdi.
Hayrat Neşriyat = Fakat onlara ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla alay ediyorlardı.
İbni Kesir = Kendilerine bir peygamber gelmeyedursun mutlaka onunla alay ederlerdi.
Kadri Çelik = Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Muhammed Esed = Ama onlara hiçbir peygamber gelmedi ki o'nunla alay etmiş olmasınlar;
Mustafa İslamoğlu = Ama kendilerine gönderilen her peygamberle alay etmiştiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara bir peygamber gelmiş olmazdı ki, illâ onunla istihzâ eder olmuşlardı.
Ömer Öngüt = Kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onu alaya alırlardı.
Şaban Piriş = Onlara hiçbir peygamber gelmedi ki onunla alay etmiş olmasınlar.
Sadık Türkmen = Onlara hiçbir nebî/peygamber gelmedi ki; onunla alay ediyor olmasınlar.
Seyyid Kutub = Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı.
Suat Yıldırım = Onlara hiçbir nebî gelmedi ki onunla alay etmiş olmasınlar.
Süleyman Ateş = Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki mutlaka onunla alay etmesinler.
Tefhim-ul Kuran = Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Ümit Şimşek = Onlara hangi peygamber geldiyse alaya aldılar.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara bir peygamber geldiğinde mutlaka onunla alay ediyorlardı.
İskender Ali Mihr = Ve onlara hiçbir peygamber gelmez ki (gelmemiştir ki), onunla alay etmiş olmasınlar.
İlyas Yorulmaz = Onlara ne zaman bir peygamber gelse, yalnızca onunla alay ettiler.
فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ
Zuhruf / 8 -
Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelîn(evvelîne).
Diyanet İşleri = Biz, onlardan daha çetinlerini de helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti!
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken kuvvet bakımından, bunlardan çok daha çetin oldukları halde helâk ettik onları ve öncekilere âit kıssalar, sana anlatıldı evvelce.
Abdullah Parlıyan = Onun için biz, kuvvetçe senin kavminden daha güçlü olanları helak ettik. O evvelki helak ettiğimiz toplumların örnekleri, nice ayetlerimizde anlatılmış geçmiştir.
Adem Uğur = Biz bunlardan daha zorba olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir.
Ahmed Hulusi = Bu yüzden onlardan daha güçlü olan niceleri helâk ettik. . . Öncekiler ibret dolu hikâyeleriyle mazi oldu!
Ahmet Tekin = Biz onlardan daha çok karşı koyacak güce sahip zorbaları helâk ettik. Helâk olan önceki toplumlara uygulanan ibretlik ceza kanunlarının yürürlüğü devam ediyor.
Ahmet Varol = Biz de bunlardan daha güçlü olanları helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti.
Ali Bulaç = Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olan (toplum)ları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.
Ali Fikri Yavuz = Onun için biz onlardan (Mekke’lilerden) kuvvetçe daha şiddetlilerini helâk ettik ve o evvelkilerin (hallerine dair Kur’an’da ibret) örneği geçti.
Ali Ünal = Bu sebeple Biz, (seninle alay eden o Mekke) halkından daha kuvvetli, daha becerikli toplulukları helâk ettik; nitekim helâk edilmiş bulunan bu önceki toplulukların ibret dolu hikâyeleri anlatılmıştı.
Bayraktar Bayraklı = Biz, bunlardan daha kuvvetli olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir.
Bekir Sadak = Bunun icin Biz de, bunlardan daha kuvvetli olanlari yok etmisizdir. Oncekilere dair nice misaller gecmistir.
Celal Yıldırım = Bu yüzden bunlardan daha çetin, daha atılgan olan (o millet)leri yok ettik. Öncekilerin kıssaları (birçok âyetlerimizde) geçmiştir.
Cemal Külünkoğlu = (Sonunda) şimdikilerden daha kudretli (oldukları halde) onları (yaptıkları yüzünden) helak ettik ve o eski toplumlar geçmişten bir iz, bir hatıra oldular.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun için Biz de, bunlardan daha kuvvetli olanları yok etmişizdir. Öncekilere dair nice misaller geçmiştir.
Diyanet Vakfi = Biz bunlardan daha zorba olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilerde örneği geçmiştir.
Edip Yüksel = Şunlardan daha güçlülerini yok ettik. Öncekilerin örneği geçmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun için biz onlardan daha sert pençelileri helâk ettik ve evvelkilerin meseli geçti.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun için Biz onlardan daha sert pençelileri helak ettik. (Kur'an'da) öncekilerin misali geçti.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onlardan daha kuvvetli olanları helâk ettik. Kur'an'da öncekilerin örneği de geçmiştir.
Gültekin Onan = Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olan (toplum)ları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.
Harun Yıldırım = Biz, onlardan kuvvet itibarı ile daha çetin olanları helak ettik. Öncekilerin misali daha evvel geçmiştir.
Hasan Basri Çantay = Onun için biz kuvvetçe bunlardan daha çetinlerini helak ettik. O evvelki (ümmet) lerin misâl (ler) i (nice âyetlerimizde) geçmişdir.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki onlardan (o sana inanmayanlardan) kuvvetçe daha çetin olanları helâk etmişizdir; nitekim öncekilerin misâli (Kur’ân’da) geçmiştir.
İbni Kesir = Biz, bunlardan daha güçlü olanları helak ettik. Öncekilerin misali geçti.
Kadri Çelik = Biz de kuvvet bakımından onlardan daha üstün olanları yıkıma uğrattık. (Kur'an'da) Öncekilere dair nice örnekler geçmiştir.
Muhammed Esed = (sonunda) şimdikilerden daha kudretli (oldukları halde) onları silip yok ettik ve o eski toplumlar geçmişten bir iz, bir hatıra oldular.
Mustafa İslamoğlu = Sonunda, şunlardan daha güçlü kuvvetli oldukları (halde) onları da helak ettik; öncekilerin meselleri daha önce geçmişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık bunlardan daha şiddetlisini helâk ettik ve evvelkilerin sıfatı geçmiştir.
Ömer Öngüt = Biz onlardan daha güçlü olanları da helâk ettik. Nitekim öncekilere âit nice misaller geçmiştir.
Şaban Piriş = Onlardan daha güçlü olanları da helak ettik. Öncekilerin örneği geçti.
Sadık Türkmen = Biz de güç bakımından bunlardan daha çetinini helâk ettik. Nitekim evvelkilerin örneği geçmiştir!
Seyyid Kutub = Biz de bunlardan daha güçlü olanları helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti.
Suat Yıldırım = Biz bunlardan, (senin Mekkeli muhataplarından) daha kuvvetli olan toplumlar helâk ettik. Nitekim öncekilerin kıssaları geçmiştir.
Süleyman Ateş = Biz de bunlardan daha güçlü olan (o kavimler)i helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti.
Tefhim-ul Kuran = Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olan (toplum)ları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.
Ümit Şimşek = Bunlardan daha güçlü olanları da Biz helâk ettik. Nitekim öncekilerin kıssaları Kur'ân'da geçmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz, gücü kuvveti onlardan daha üstün olanları da helâk etmişizdir. Öncekilerin örneği geçti.
İskender Ali Mihr = Bu sebeple (Mekkelilerden) daha güçlü olanları da şiddetle yakalayarak helâk ettik. Evvelki (ümmetlere) ait misaller (daha önce) geçmişti.
İlyas Yorulmaz = Biz onlardan zorba olan daha güçlülerini helak ettik. Onlarda öncekiler gibi geçip gitmiş oldular.
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
Zuhruf / 9 -
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = Andolsun, onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka, “Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı” diyeceklerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki onlara, kim yarattı gökleri ve yeryüzünü diye sorsan elbette onları diyeceklerdir, üstün olan ve her şeyi bilen yarattı;
Abdullah Parlıyan = Eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Onları çok üstün, çok güçlü, herşeyi bilen Allah yarattı” derler.
Adem Uğur = Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; "Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı" derler.
Ahmed Hulusi = Yemin olsun ki eğer onlara: "Semâları ve arzı kim yarattı?" diye sorsan, elbette: "Onları, Aziyz ve Aliym olan yarattı" diyecekler.
Ahmet Tekin = Andolsun, onlara:'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan elbette:'Onları kudretli hükümran olan, her şeyi bilen Allah yarattı' diyecekler.
Ahmet Varol = Andolsun ki, onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan muhakkak: 'Onları üstün ve bilen (Allah) yarattı' diyeceklerdir.
Ali Bulaç = Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız: "Onları üstün ve güçlü (aziz) olan, bilen (Allah) yarattı" diyecekler.
Ali Fikri Yavuz = Yemin olsun ki, onlara (Mekke kâfirlerine): “- Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, derler ki: “- Onları, Azîz= her şeye galib olan, Alîm= her şeyi bilen yarattı.”
Ali Ünal = Gerçek şu ki, eğer onlara “Gökleri ve yeri kim yaratmıştır?” diye sorsan, hiç şüphesiz, onları Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) yaratmıştır deme mecburiyeti duyacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olursan; “Kesinlikle onları her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah yarattı” diye cevap vereceklerdir.
Bekir Sadak = And olsun ki onlara: «Gokleri ve yeri kim yaratti?» diye sorsan, «Onlari guclu olan, her seyi bilen yaratmistir» derler.
Celal Yıldırım = Eğer onlara, «gökleri ve yeri kim yarattı ?» diye sorsan, «onları O çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen (Allah) yarattı» derler.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan: “Onları mutlak güç sahibi, her şeyi bilen Allah yarattı” derler.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, 'Onları güçlü olan, her şeyi bilen yaratmıştır' derler.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan; «Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı» derler.
Edip Yüksel = Onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, 'Onları, Üstün ve herşeyi bilen yarattı,' diyeceklerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için sorsan onlara o Gökleri ve Yeri kim yarattı? Elbette diyecekler: onları o azîz, alîm yarattı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan elbette: «Onları O çok güçlü ve herşeyi bilen yarattı.» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer sen onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan elbette: «Onları çok güçlü ve herşeyi bilen Allah yarattı.» derler.
Gültekin Onan = Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız: "Onları üstün ve güçlü (aziz) olan, bilen (Tanrı) yarattı" diyecekler.
Harun Yıldırım = Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları, Azîz ve Alîm olan yarattı.” derler.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki eğer onlara «Gökleri, yeri kim yaratdı?» (diye) sorarsan elbette «Onları O mutlak gaalib, O (her şey'i) hakkıyle bilen (Allah) yaratdı» derler.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, eğer onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka: 'Onları, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (herşeyi bilen Allah) yarattı!' diyeceklerdir.
İbni Kesir = Andolsun ki; onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, muhakkak: Onları Aziz, Alim yaratmıştır, diyeceklerdir.
Kadri Çelik = Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan tartışmasız, “Onları O çok güçlü ve her şeyi bilen yarattı” diyecekler.
Muhammed Esed = İşte böyle, şayet onlara da "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye sorarsan hiç tereddüt etmeden "Kudret Sahibi Olan, Her Şeyi Bilen (Allah)tır." cevabını verecekler.
Mustafa İslamoğlu = Eğer onlara sormuş olsaydın "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye, elbet onlar da "Mutlak üstün ve yüce olan, eşsiz bilgi sahibi yarattı!" derlerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, onlara «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye soracak olsan elbette derler ki: «Onları Azîz, Alîm olan Allah yarattı.»
Ömer Öngüt = Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, elbette: "Onları Azîz ve her şeyi bilen Allah yarattı. " derler.
Şaban Piriş = Onlara: -Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan: -Onları, güçlü ve bilgin olan Allah yarattı derler.
Sadık Türkmen = Eğer onlara: “Gökleri ve yeryüzünü kim yarattı?” diye sorsan elbette: “Çok üstün olan, bilen yarattı” derler.
Seyyid Kutub = Andolsun onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan elbette «Onları, çok üstün, çok bilen Allah yarattı» diyeceklerdir.
Suat Yıldırım = Onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorarsan, mutlaka: "Onları o Azîz ve Hakîm (O mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) yarattı." derler.
Süleyman Ateş = Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan elbette diyecekler ki: "Onları, çok üstün, çok bilen (Allâh) yarattı."
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye soracak olsan, tartışmasız: «Onları üstün ve güçlü (aziz) olan, bilen (Allah) yarattı» diyecekler.
Ümit Şimşek = Onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye soracak olsan, diyecekler ki: 'Kudreti herşeye üstün olan ve ilmi herşeyi kuşatan yarattı.'
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, eğer onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesinlikle şöyle diyeceklerdir: "Onları, Azîz ve Alîm olan yarattı!"
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka: “Onları, Azîz (yüce ve üstün) ve Alîm (en iyi bilen) yarattı.” derler.
İlyas Yorulmaz = Onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı” derler.
الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Zuhruf / 10 -
Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Diyanet İşleri = O, yeryüzünü size beşik yapan ve gideceğiniz yere ulaşasınız diye sizin için orada yollar var edendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir mâbuttur ki yeryüzünü, size karâr edilecek bir yurt olarak yaratmıştır ve istediğinizi elde etmeniz için de orada yollar halketmiştir.
Abdullah Parlıyan = O Allah ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı. İstediğinizi elde etmek için de, orada yollar meydana getirmiştir.
Adem Uğur = O, size yeri beşik kılmış ve doğru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.
Ahmed Hulusi = O ki, arzı (bedeni) sizin için (içinde gelişeceğiniz) beşik kıldı ve hakikate eresiniz diye onda sizin için (düşünce akımları - meşreblere göre) yollar oluşturdu.
Ahmet Tekin = Allah, yeryüzünü, sizin yaşamanız, yerleşmeniz için tarıma elverişli ovalar, iskana uygun araziler haline, işlevli hale getiren, orada sizin için geçinme imkânları hazırlayan ve yollar planlayandır. Umulur ki, doğru hak yolu bulup tercih edersiniz.
Ahmet Varol = O, sizin için yeri bir döşek yapan ve olur ki doğru yolu bulursunuz diye onda size yollar açandır.
Ali Bulaç = Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı ve doğru yolu bulursunuz diye onda size (birtakım) yollar var etti.
Ali Fikri Yavuz = O Allah ki, size yeri bir döşek yaptı. Onda, (seferlerinizde) doğru gidersiniz diye de yollar açtı.
Ali Ünal = O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kılmış ve orada yol bulup, rahat seyahat edebilmeniz için yollar, geçitler var etmiştir.
Bayraktar Bayraklı = Allah, yeri size beşik yapmış ve doğru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.
Bekir Sadak = O, size yeri besik kilmis ve orada, dogru gidesiniz diye yollar var etmistir.
Celal Yıldırım = O Allah ki, yeryüzünü size bir beşik yaptı, ve doğru yolu bulup yürümeniz için onda yollar meydana getirdi.
Cemal Külünkoğlu = O, size yeri beşik kılan ve doğru gitmeniz için yeryüzünde yollar gösterendir.
Diyanet İşleri (eski) = O, size yeri beşik kılmış ve orada, doğru gidesiniz diye yollar var etmiştir.
Diyanet Vakfi = O, size yeri beşik kılmış ve doğru gidesiniz diye yeryüzünde size yollar yaratmıştır.
Edip Yüksel = O ki, yeryüzünü oturmanıza elverişli kıldı ve doğru gitmeniz için sizin için orada yollar açtır.
Elmalılı Hamdi Yazır = O ki Arzı sizin için bir beşik yaptı ve doğru gidesiniz diye size yollar açtı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve doğru gidesiniz diye size yollar açtı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve doğru gidesiniz diye orada sizin için yollar meydana getirdi.
Gültekin Onan = Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı ve doğru yolu bulursunuz diye onda size (birtakım) yollar var etti.
Harun Yıldırım = O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı ve yolunuzu bulabilmeniz için orada sizler için yollar var etti.
Hasan Basri Çantay = (O Allah ki) yeri sizin için bir beşik yapmış, onda, doğru gidesiniz diye, yollar açmışdır.
Hayrat Neşriyat = O ki, yeri size bir beşik yaptı ve (maksadınıza) doğru gidesiniz diye onda sizin için birtakım yollar meydana getirdi.
İbni Kesir = O ki; yeri, sizin için bir beşik kılmış, doğru gidesiniz diye orada yollar var etmiştir.
Kadri Çelik = O, yeryüzünü sizin için bir beşik kılan ve de (sizi amaçladığınız yere eriştirecek bir) yol bulmanız için yerde yollar ve geçitler oluşturandır.
Muhammed Esed = Yeri sizin için bir beşik yapan ve üzerinde (geçiminizi kazanma) yolları var eden O'dur; umulur ki doğru yolu (seçer ve onu) izlersiniz.
Mustafa İslamoğlu = (İşte) yeri sizin için beşik yapan da, yolunuzu bulasınız diye orada sizin için yollar var eden de O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = (O Allah) ki, sizin için yeri bir beşik kıldı ve sizin için orada yollar kıldı, tâ ki, dosdoğru gidebilesiniz.
Ömer Öngüt = O size yeri beşik yapmış ve yol bulasınız diye orada size yollar vâretmiştir.
Şaban Piriş = O, sizin için, yeri bir beşik kıldı, orada doğru yolu bulasınız diye yollar yaptı.
Sadık Türkmen = O, sizin için yeryüzünü bir beşik yapmış, orada size birtakım yollar var etmiştir, doğru gidesiniz diye!
Seyyid Kutub = O; size yeri beşik kılan ve doğru gitmeniz için yeryüzünde size yollar gösterendir.
Suat Yıldırım = O Yaratıcıdır ki yeryüzünü sizin için beşik gibi yapmış ve yol bulmanız için yerden yollar ve geçitler var etmiştir.
Süleyman Ateş = O yeri sizin için beşik kıldı ve varacağınız yere gitmeniz için yeryüzünde size yollar yaptı.
Tefhim-ul Kuran = Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı ve onda size (birtakım) yollar var etti, böylece doğru yolu bulasınız.
Ümit Şimşek = İşte o Allah'tır ki, yeryüzünü size bir beşik yaptı; doğru gitmeniz için onda yollar yarattı.
Yaşar Nuri Öztürk = O, yerküreyi size bir beşik yaptı. Ve onda sizler için yollar oluşturdu ki, varacağınız yere varabilesiniz.
İskender Ali Mihr = Size yeryüzünü döşek kılan ve sizin için orada yollar yapan O’dur. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.
İlyas Yorulmaz = Size yeryüzünü kalınacak bir yer ve o yeryüzünde sizin için yollar yapan O dur. Umulur ki doğru yolu bulursunuz.
وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ
Zuhruf / 11 -
Vellezî nezzele mines semâi mâenbi kader(kaderin), fe enşernâ bihî beldetenmeyten, kezâlike tuhrecûn(tuhrecûne).
Diyanet İşleri = O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle bir mâbuttur ki ihtiyaç miktârınca yağmur yağdırır gökten, derken onunla ölü şehri diriltiriz, işte böylece sizi de diriltip kabirlerinizden çıkarır.
Abdullah Parlıyan = O Allah ki, gökten ihtiyacınıza göre belli ölçülerde su indirir de, onunla kupkuru ölü memleketlere hayat verir. İşte siz de böylece kabirlerinizden diriltilip çıkarılacaksınız.
Adem Uğur = Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O'dur. Biz onunla (kupkuru), ölü memlekete hayat veririz. İşte siz de böylece (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.
Ahmed Hulusi = O ki, semâdan ölçülü olarak bir su (ilim) indirdi. . . Onunla ölü bir beldeyi (bilinci) dirilttik! Böylece (kabirlerden - bedenlerden) çıkarılırsınız.
Ahmet Tekin = Allah, gökten bir hesap bir plan dâhilinde, belirli miktarlarda, düzenli olarak su indirendir. Biz onunla, kupkuru, ölü beldelere hayat vererek ölümünden önceki haline getiririz. İşte siz de, suyla genetik şifreleri harekete geçirilerek hayat verilen bitkiler gibi, kabirlerinizden çıkarılacaksınız.
Ahmet Varol = O, gökten bir ölçüye göre su indirendir. Onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılırsınız.
Ali Bulaç = Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.
Ali Fikri Yavuz = O Allah ki, gökten bir ölçü ile yağmur indirmektedir. İşte biz onunla ölü, (bitkileri kurumuş) bir beldeye hayat vermekteyiz. Siz de (ölmüşken kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
Ali Ünal = Gök tarafından belli bir ölçüye göre su indiren de O’dur; ve neticede o su ile ölü bir memlekete hayat veriyoruz. İşte kabirlerinizden de bu şekilde hayat verilmiş olarak çıkarılacaksınız.
Bayraktar Bayraklı = Gökten gerekli ölçüde tekrar tekrar suyu indiren Allah'tır. Biz o su ile ölü topraklara hayat veririz. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.
Bekir Sadak = O, suyu gokten bir olcuye gore indirir. Biz onunla olu memleketi diriltiriz. Iste siz de boyle diriltileceksiniz.
Celal Yıldırım = O (Allah) ki, gökten belli bir oranda su indirir de onunla ölü bir beldeye hayat verip canlandırırız. İşte bunun gibi siz de diriltilip kabirlerinizden çıkarılacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = O'dur gökten (dünyanın ihtiyaç duyduğu) gerekli bir ölçüye göre suyu indiren. İşte, biz (nasıl) onunla ölü toprağa hayat veriyorsak, siz de böyle (öldükten sonra) yeniden (diriltilip) çıkarılacaksınız.
Diyanet İşleri (eski) = O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz. İşte siz de böyle diriltileceksiniz.
Diyanet Vakfi = Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O'dur. Biz onunla (kupkuru), ölü memlekete hayat veririz. İşte siz de böylece (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.
Edip Yüksel = O ki gökten bir ölçüye göre su indirdi de onunla ölü bir ülkeyi dirilttik. İşte böyle çıkarılırsınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve o ki yukarıdan bir mikdar ile bir su indirmekte ve onunla ölü bir beldeye hayat neşretmekteyiz, işte siz de öyle çıkarılacaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O ki bir ölçü ile yukarıdan su indirmekte ve onunla ölü bir beldeye hayat neşretmekteyiz, işte siz de (kabirlerinizden) öyle çıkarılacaksınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah gökten belli bir ölçüye göre su indirdi. Biz onunla ölü bir memlekete yeniden hayat verdik. İşte siz de kabirlerinizden böyle diriltilip çıkarılacaksınız.
Gültekin Onan = Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.
Harun Yıldırım = O, gökten belli bir miktar ile su indirendir. Onunla ölmüş bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.
Hasan Basri Çantay = (O Allah ki) gökden bir ölçü ile su indirmişdir. İşte biz onunla ölü bir memlekete can verdik. Sizde böylece (kabirlerinizden diriltilib) çıkarılacaksınız.
Hayrat Neşriyat = Ve O (Allah) ki, gökten bir ölçü ile su indirdi. Artık onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (siz de kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız!
İbni Kesir = O ki; gökten bir ölçüye göre su indirmiştir. İşte Biz, onunla ölü bir memleketi dirilttik, siz de böylece çıkarılacaksınız.
Kadri Çelik = O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Böylece de onunla ölü bir beldeyi canlandırırız. Siz de işte böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.
Muhammed Esed = O'dur gökten gerekli miktarda suyu tekrar tekrar indiren; işte, Biz (nasıl) onunla ölü toprağa hayat veriyorsak, siz de böyle (öldükten sonra) yeniden sahneye çıkarılacaksınız.
Mustafa İslamoğlu = Gökten suyu bir ölçüye göre sürekli indiren de O'dur: Bunun sonunda Biz (nasıl) ölü toprağı yeniden diriltiyorsak, işte siz de (öldükten sonra) böyle çıkarılacaksınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o ki, gökten bir muayyen miktar su indirmiştir. Artık onunla bir ölmüş beldeye (hayat) neşretmiş olduk. İşte siz de (kabirlerinizden) öyle çıkarılacaksınızdır.
Ömer Öngüt = O ki, gökten bir ölçüye göre su indirdi. Biz o su ile ölü bir memleketi canlandırdık. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
Şaban Piriş = O, gökten bir ölçüyle su indirendir. Onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. Sizde işte böyle çıkarılacaksınız.
Sadık Türkmen = O, gökyüzünden bir ölçüye göre su indirdi de, onunla ölü bir memleketi yeniden canlandırdı. Siz de işte böyle çıkarılacaksınız!
Seyyid Kutub = Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O'dur. Biz onunla kupkuru ölü bir memlekete hayat verdik. İşte böyle sizde tekrar diriltileceksiniz.
Suat Yıldırım = Gökten, bir ölçüye göre su indiren de O’dur. Biz onunla ölü bir ülkeye hayat veririz. İşte siz de mezarlarınızdan öyle çıkarılacaksınız.
Süleyman Ateş = Gökten bir ölçü ile su indirdi de, onunla ölü bir ülkeyi canlandırdık. İşte siz de öyle (canlandırılıp) çıkarılacaksınız.
Tefhim-ul Kuran = Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.
Ümit Şimşek = Gökten bir ölçüye göre su indiren de Odur ki, ölü bir beldeye Biz o suyla hayat verdik. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökten bir ölçüye bağlı olarak/bir kaderle su indirmiştir O. O suyla biz ölü bir beldeyi hayata kavuşturduk. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.
İskender Ali Mihr = Suyu semadan bir kader ile (taktir edilmiş bir ölçü ile) indiren O’dur. Böylece onunla ölü beldeyi dirilttik (kuru topraktan bitkiler çıkardık). İşte bunun gibi (mezarlarınızdan) çıkarılacaksınız.
İlyas Yorulmaz = Size gökyüzünden bir ölçü ile su indiren, o suyla ölü beldeleri canlandırıp, üzerindeki canlıları diriltip çoğaltan Allah dır. Sizi de böyle (diriltilip) çıkartılacaksınız.
وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ
Zuhruf / 12 -
Vellezî halakal ezvâce kullehâve ceale lekum minel fulki vel enâmi mâ terkebûn(terkebûne).
Diyanet İşleri = (12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öyle bir mâbuttur ki bütün mahlûkatı erkek ve dişi olarak yaratmıştır ve bindiğiniz gemileri ve hayvanları halketmiştir.
Abdullah Parlıyan = Ve O Allah bütün karşıt ve çiftleri de yaratandır ve bindiğiniz hayvanları ve gemileri de yaratan O'dur
Adem Uğur = Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vâr etti.
Ahmed Hulusi = O ki, bütün çiftleri (gen çift sarmalını) yarattı ve sizin için gemilerden (bilinçler) ve en'amdan (biyolojik beden) bindiğiniz şeyleri oluşturdu.
Ahmet Tekin = Allah bütün mahlûkatını erkekli dişili çiftler halinde yaratandır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar planlayıp var edendir.
Ahmet Varol = O, bütün çiftleri yaratan ve gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri varedendir.
Ali Bulaç = Ki O, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri var etti.
Ali Fikri Yavuz = (12-14) Her sinif varligi yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmistir. Butun bunlar; uzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: «Bunlari buyrugumuza veren ne yucedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; suphesiz Rabbimize dnecegiz» demeniz icindir.
Ali Ünal = Çift çift bütün varlık türlerini yaratan ve sizin için (denizlerde) gemilerden, (karada) ehlî hayvanlardan binekler var eden de O’dur.
Bayraktar Bayraklı = Bütün çiftleri O yaratmıştır; gemileri ve hayvanları binmeniz için hizmetinize vermiştir.
Bekir Sadak = O Allah ki, (erkek ve dişi) bütün çiftleri yarattı. Sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler yaptı;
Celal Yıldırım = O ki, bütün çiftleri yaratmış, gemiyi ve davarlardan binmeniz için,
Cemal Külünkoğlu = (12-14) Ve O bütün çiftleri yaratandır. Üzerlerine binesiniz, sonra da Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve: “Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Diyanet İşleri (eski) = (12-14) Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: 'Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz' demeniz içindir.
Diyanet Vakfi = (12-13) Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vâretmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni'metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.
Edip Yüksel = O ki bütün çiftleri yarattı ve binesiniz diye sizin için gemiler ve çiftlik hayvanları yarattı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve o ki bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve yumuşak hayvanlardan bineceğiniz şeyler yaptı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve O ki bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve yumuşak hayvanlardan bineceğiniz şeyler yaptı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir.
Gültekin Onan = Ki O, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri var etti.
Harun Yıldırım = O, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri var etti.
Hasan Basri Çantay = (O Allah ki) bütün (mahlukları) sınıf sınıf yaratmış, sizin için gemilerden, hayvanlardan bineceğiniz şeyleri meydana getirmişdir.
Hayrat Neşriyat = Yine O (Allah) ki, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler kıldı.
İbni Kesir = Ve O ki; bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve davarlar var etmiştir.
Kadri Çelik = O, bütün çiftleri yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de var edendir.
Muhammed Esed = Ve O bütün karşıtları (da) yaratandır. O'dur bütün gemileri ve hayvanları binmeniz için sizin hizmetinize veren;
Mustafa İslamoğlu = Ve bütün (varlığı) çift kutuplu ve zıddıyla yaratan O'dur; başta gemiler ve hayvanlar olmak üzere, bindiğiniz her şeyi var eden O'dur:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O ki, bütün çiftleri yaratmıştır ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de yaratmıştır.
Ömer Öngüt = O Allah ki, bütün çiftleri yarattı ve sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vâretti.
Şaban Piriş = O, bütün çiftleri yaratan, sizin gemi ve hayvanlardan üzerine bindiğiniz şeyleri var edendir.
Sadık Türkmen = O, bütün çiftleri yarattı, sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de var etti.
Seyyid Kutub = Bütün çiftleri Allah yarattı, size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti.
Suat Yıldırım = Bütün çiftleri yaratan, binmeniz için gemileri ve hayvanları var eden de O’dur.
Süleyman Ateş = O bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti,
Tefhim-ul Kuran = Ki O, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri de var etti.
Ümit Şimşek = Bütün çiftleri yaratan, bindiğiniz gemileri ve hayvanları sizin hizmetinize veren de Odur.
Yaşar Nuri Öztürk = Tüm çiftleri de yaratan O'dur. Ve O, sizin için gemilerden ve hayvanlardan binmekte olduğunuz şeylere de vücut verdi;
İskender Ali Mihr = Onların (bitkilerin) hepsinden çiftler (dişi ve erkek olarak) yaratan O’dur. Sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler kıldı.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzündeki her şeyi çift (erkekli, dişili) yaratan, sizin binek olarak kullandığınız gemileri ve hayvanları var eden de O dur.
لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
Zuhruf / 13 -
Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).
Diyanet İşleri = (12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Binip oturun da sonra onların üstünde doğruldunuz mu Rabbinizin nîmetini anın ve yücedir, münezzehtir noksan sıfatlardan o mâbut ki râm etmiştir bunu bize, yoksa biz, zaptedemezdik onu deyin diye.
Abdullah Parlıyan = ki, böylece onlara üzerlerine binip yerleşince, Rabbinizin bunca nimetlerini hatırlayıp bütün bunları bizim hizmetimize veren Allah ne yücedir, yoksa biz onu zaptedip kendimize yanaştıramazdık.
Adem Uğur = Ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni'metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.
Ahmed Hulusi = Ki, sırtlarına kurulasınız, sonra onun üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini zikredesiniz ve: "Bunu bize kullandıran Subhandır! (Yoksa) biz bunu değerlendiremezdik" diyesiniz.
Ahmet Tekin = Onların sırtlarına binip, Rabbinizin ihsan ettiği nimetlerini anarak üzerlerine yerleşince:'Emrine boyun eğdirerek bunu, bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik.' dersiniz.
Ahmet Varol = Onların sırtlarına binmeniz sonra onlara bindiğinizde Rabbinizin nimetini anmanız ve (şöyle) demeniz için: 'Bunu bize boyun eğdiren (Allah)'ın şanı pek yücedir, yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştıramazdık.
Ali Bulaç = Onların sırtlarına binip doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: "Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık" demeniz için.
Ali Fikri Yavuz = Ki, sırtlarında kurulasınız, sonra da üzerlerine kurulunca Rabbinizin nimetini hatırlayıp şöyle diyesiniz: “- Bunları bizim hizmetimize bağlıyan Allah’ın şanı ne yücedir! O bütün noksanlıklardan münezzehtir. Yoksa biz, bunlara güç yetiremezdik;
Ali Ünal = Onlara rahatça binip yerleşesiniz ve üzerlerine binip yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini hatırlayarak, şöyle diyesiniz: “Her türlü kusur ve yakışıksız nitelemelerden münezzehtir O Allah ki, bu bineği bizim faydamıza verdi; yoksa biz böyle bir şeye muvaffak olamazdık.
Bayraktar Bayraklı = Onların sırtına kurulasınız ve üzerlerine yerleştiğinizde, Rabbinizin nimetini hatırlayarak şöyle diyesiniz diye, “Bunları bizim emrimize veren Allah, her türlü eksiklikten uzaktır. Aksi takdirde biz bunları emrimizin altına alamazdık.”
Bekir Sadak = (12-14) Her sinif varligi yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmistir. Butun bunlar; uzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: «Bunlari buyrugumuza veren ne yucedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; suphesiz Rabbimize dnecegiz» demeniz icindir.
Celal Yıldırım = Sırtlarına binip doğrulmanız, sonra da üzerlerinde iyice kurulunca Rabbınızın nîmetini hatırlamanız ve «bunu bizim buyruğumuza verip baş eğdiren (Allah) yücedir, münezzehtir ; yoksa biz ona yanaşamazdık» demeniz için var kılınmıştır.
Cemal Külünkoğlu = (12-14) Ve O bütün çiftleri yaratandır. Üzerlerine binesiniz, sonra da Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve: “Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Diyanet İşleri (eski) = (12-14) Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: 'Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz' demeniz içindir.
Diyanet Vakfi = (12-13) Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vâretmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni'metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.
Edip Yüksel = Ki onların üstüne binesiniz ve onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin size olan nimetini düşünerek şunları diyesiniz: 'Bunu bizim emrimize veren çok yücedir. Onları kendi başımıza kontrol altına alamazdık.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki sırtlarına kurulasınız, sonra üzerine kurulduğunuzda rabbınızın ni'metini anıp diyesiniz: tenzih o sübhâne ki bunu bize müsahhar kılmış, yoksa biz bunu yanaştıramazdık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ki, sırtlarına kurulasınız sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz: «Ne yücedir O Allah ki, bunu bizim hizmetimize vermiş; yoksa biz bunu yanaştıramazdık (kendimize boyun eğdiremezdik).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: «Bunları bizim hizmetimize veren Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.»
Gültekin Onan = Onların sırtlarına binip doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: "Bunlara bizim için boyun eğdiren (Tanrı) ne yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık" demeniz için.
Harun Yıldırım = Onların sırtlarına binip doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: “Bunları bizlere boyun eğdiren ne yücedir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi.” demeniz için.
Hasan Basri Çantay = (13-14) Tâki sırtlarında karaar kılasınız, sonra üzerlerine yerleşince (kalblerinizle) Rabbinizin ni'metini iyice düşünesiniz ve (dilinizle de) «Bunları bize râmeden Allahın şânı ne yücedir, münezzehdir. Yoksa biz bunlara güc yetiremezdik. Biz herhalde, ancak Rabbimize dönüb gidicileriz», diyesiniz.
Hayrat Neşriyat = (13-14) Tâ ki, onların sırtlarına kurulasınız; sonra üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin ni'metini anarak: 'Münezzehtir O (Allah) ki, bunu bize itâatkâr kıldı; yoksa (biz)buna güç yetirici kimseler değildik; çünki şübhesiz biz, gerçekten Rabbimize dönecek olanlarız' diyesiniz.
İbni Kesir = Ta ki bunların üzerine oturunca, Rabbınızın nimetini anarak: Bunları bize müsahhar kılan ne yücedir, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz.
Kadri Çelik = (Bütün bunlar) Sonuçta sırtlarına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak, “Bunu bize ram kılan Allah münezzehtir; aksi takdirde biz buna güç yetirenler değil idik” demeniz içindir.
Muhammed Esed = böyle yapar ki onlara hükmedesiniz ve ne zaman onlardan yararlanırsanız Rabbinizin nimetlerini hatırlayıp "(Bütün) bunları bizim hizmetimize veren O ne yücedir, çünkü (O olmasaydı) biz bunu elde edemezdik;
Mustafa İslamoğlu = Bu sayede sırtlarına kurulup hükmedesiniz; ve onlara hükmettiğiniz her zaman da, Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz: "Bütün bunları bizim yararımıza bir yasaya bağlayan Allah'ın şanı ne yücedir; aksi halde bizim gücümüz buna asla yetmezdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Tâ ki, sırtlarında yerleşip oturasınız. Sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nîmetini düşünesiniz ve diyesiniz ki: «Bunu bize musahhar eden Rabbimizin şanı pek yücedir. Halbuki, biz bunu zabtedebilenler değil idik.»
Ömer Öngüt = Ki onların sırtlarına binesiniz. Sonra üzerlerine kurulduğunuzda Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve: "Bunu bizim emrimize vereni tesbih ederiz. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. " diyesiniz.
Şaban Piriş = (13-14) Onların sırtlarına bitip oturmanız, sonra da: Rabbiniz'in nimetlerini hatırlamanız, onlara yerleştikten sonra da: -Bunu, hizmetimize veren Allah ne yücedir. Yoksa buna bizim gücümüz yetmezdi ve biz elbette Rabbimiz'e döneceğiz demeniz için..
Sadık Türkmen = Onların sırtlarına binip üzerlerine kurulduğunuz zaman da, Rabbinizin nimetini anasınız ve: “Bunları bize boyun eğdiren ne yücedir! Yoksa biz bunları hizmetimize uygun yapamazdık.”
Seyyid Kutub = Böylece onların sırtına binip, üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nimetini anarak «Bunu bizim hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik» demeniz içindir.
Suat Yıldırım = (13-14) Ta ki onların üstüne binerken Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: "Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. O lütfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz."
Süleyman Ateş = Ki onların sırtlarına binesiniz, sonra onlara bindiğiniz zaman Rabbinizin ni'metini anasınız ve (şöyle) diyesiniz: "Bunu bizim hizmetimize veren (Allâh)ın şânı yücedir, yoksa biz bunu (hizmetimize) yanaştıramazdık."
Tefhim-ul Kuran = Onların sırtlarına binip doğrulmanız, sonra onlara binip doğrulduğunuz zaman da, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: «Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık» demeniz için.
Ümit Şimşek = Bu sayede onların sırtlarına kurulursunuz. Onlara bindiğinizde Rabbinizin nimetini hatırlayın ve deyin ki: 'Her türlü kusurdan yücedir o Allah ki bunu bizim hizmetimize verdi. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra oraya kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayıp da şöyle diyesiniz: "Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin! Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık."
İskender Ali Mihr = Onların sırtlarına yerleşmeniz için. Sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin ni’metini zikredin! Ve: “Bunu bize musahhar (emrimize amade) kılan (Allah) Sübhan’dır. Ve biz, O’na (kendimiz) güç yetiremezdik.” deyin!
İlyas Yorulmaz = Bineklere binmeniz, o binekler üzerine çıktığınızda Rabbinizin nimetlerini hatırlamanız ve “Bizim Allah’a yakınlığımız (kulluğumuz tam) olmadığı halde, bu nimetleri bizim emrimize veren Allah, bütün eksikliklerden uzak ve yücedir” demeniz için var etti.
وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ
Zuhruf / 14 -
Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).
Diyanet İşleri = (12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki biz, Rabbimize döneceğiz deyin diye.
Abdullah Parlıyan = Ve şüphe yok ki biz, Rabbimize döneceğiz deyin diye, tüm binitleri sizin emrinize vermiştir.
Adem Uğur = Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz (demelisiniz).
Ahmed Hulusi = "Doğrusu biz (sürekli dönüşerek) Rabbimize ereceğiz!"
Ahmet Tekin = 'Biz elbette, Rabbimize döneceğiz' demelisiniz.
Ahmet Varol = Ve biz elbette Rabbimize döneceğiz.'
Ali Bulaç = Ve biz elbette, Rabbimize çevrilip döneceğiz."
Ali Fikri Yavuz = Ve Muhakkak biz, dönüb Rabbimize varacağız.”
Ali Ünal = “Ve şüphesiz biz, sonunda mutlaka Rabbimize döneceğiz.”
Bayraktar Bayraklı = “Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.”
Bekir Sadak = (12-14) Her sinif varligi yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmistir. Butun bunlar; uzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: «Bunlari buyrugumuza veren ne yucedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; suphesiz Rabbimize dnecegiz» demeniz icindir.
Celal Yıldırım = Ve elbette biz, dönüp dolaşıp Rabbımıza döneceğiz.
Cemal Külünkoğlu = (12-14) Ve O bütün çiftleri yaratandır. Üzerlerine binesiniz, sonra da Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve: “Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Diyanet İşleri (eski) = (12-14) Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbinizin nimetini anarak: 'Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz' demeniz içindir.
Diyanet Vakfi = Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz (demelisiniz).
Edip Yüksel = 'Ve biz, sonunda Rabbimize döneceğiz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve her halde biz dönüp dolaşıp rabbımıza varacağız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve muhakkak biz dönüp dolaşıp Rabbimize varacağız.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz.»
Gültekin Onan = Ve biz elbette, rabbimize çevrilip döneceğiz (lemünkalibun).
Harun Yıldırım = “Ve esasen biz, elbette Rabbimize çevrilipdöneceğiz.”
Hasan Basri Çantay = (13-14) Tâki sırtlarında karaar kılasınız, sonra üzerlerine yerleşince (kalblerinizle) Rabbinizin ni'metini iyice düşünesiniz ve (dilinizle de) «Bunları bize râmeden Allahın şânı ne yücedir, münezzehdir. Yoksa biz bunlara güc yetiremezdik. Biz herhalde, ancak Rabbimize dönüb gidicileriz», diyesiniz.
Hayrat Neşriyat = (13-14) Tâ ki, onların sırtlarına kurulasınız; sonra üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin ni'metini anarak: 'Münezzehtir O (Allah) ki, bunu bize itâatkâr kıldı; yoksa (biz)buna güç yetirici kimseler değildik; çünki şübhesiz biz, gerçekten Rabbimize dönecek olanlarız' diyesiniz.
İbni Kesir = Ve biz, şüphesiz Rabbımıza döneceğiz.
Kadri Çelik = “Ve biz elbette Rabbimize dönücüleriz (demeniz içindir).”
Muhammed Esed = o halde biz mutlaka O'na döneceğiz!" diyesiniz.
Mustafa İslamoğlu = Nihayet şu kesin ki biz, elbet Rabbimize döneceğiz!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (14-15) «Ve şüphe yok ki, biz Rabbimize elbette dönüp gidicileriz.» Öyle iken onun için kullarından bir cüz isnat ettiler. Şüphe yok ki, (bu gibi bir) insan elbette apaçık bir küfürbazdır.
Ömer Öngüt = "Biz şüphesiz ki Rabbimize döneceğiz. "
Şaban Piriş = (13-14) Onların sırtlarına bitip oturmanız, sonra da: Rabbiniz'in nimetlerini hatırlamanız, onlara yerleştikten sonra da: -Bunu, hizmetimize veren Allah ne yücedir. Yoksa buna bizim gücümüz yetmezdi ve biz elbette Rabbimiz'e döneceğiz demeniz için..
Sadık Türkmen = “evet elbette biz Rabbimizin huzuruna dönücüleriz” diyesiniz.
Seyyid Kutub = Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz deyin.
Suat Yıldırım = (13-14) Ta ki onların üstüne binerken Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: "Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. O lütfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz."
Süleyman Ateş = "Biz elbette Rabbimize döneceğiz."
Tefhim-ul Kuran = Ve biz elbette, Rabbimize çevrilip döneceğiz.
Ümit Şimşek = 'Sonunda hepimiz Rabbimize döneceğiz.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Ve gerçekten biz, halden hale geçerek Rabbimize mutlaka döneceğiz."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki biz, Rabbimize mutlaka dönecek olanlarız.
İlyas Yorulmaz = “Hiç şüphe yok ki, Rabbimize kesinlikle döneceğiz” demeniz için.
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الْإِنسَانَ لَكَفُورٌ مُّبِينٌ
Zuhruf / 15 -
Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = Böyle iken (“melekler Allah’ın kızlarıdır” demek suretiyle) kullarından bir kısmını O’nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bâzı kullarının, onun bir parçası olduğuna, ondan vücuda geldiğine hükmettiler, gerçekten de insan, apaçık bir nankördür elbet.
Abdullah Parlıyan = Ama hâlâ o inkârcı putperestler kullarından bir kısmını, O'ndan bir parça sayarak O'na ortak koştular. Böyle düşünen insan, gerçekten apaçık bir nankördür.
Adem Uğur = Ama onlar, kullarından bir kısmını, O'nun bir cüzü kıldılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.
Ahmed Hulusi = O'na, O'nun kullarından bir cüz kıldılar (Ahad üs Samed oluşunu inkâr ile onu cüzlerden oluşmuş kabul ederek çocuğu olduğunu ileri sürdüler). . . Muhakkak ki insan apaçık bir nankördür!
Ahmet Tekin = Onlar, kullarından bir kısmına, Allah’ın akrabası, yakını yakıştırmasında bulundular. İnsan, gerçekten çok nankördür, açıkça azgın kâfirdir.
Ahmet Varol = (Böyleyken) kullarından O'na bir parça nisbet ettiler. [1] Doğrusu insan apaçık bir nankördür.
Ali Bulaç = (Buna rağmen) Kendi kullarından O'na bir parça kılıp yakıştırdılar. Doğrusu insan, açıkça bir nankördür.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm o kâfirlere, gökleri ve yeri yaratan kimdir? diye sorsan, “Allah’dır” derler. Bununla beraber tuttular), O’na kullarından bir çocuk isnad ettiler (Melekler Allah’ın kızlarıdır, dediler). Gerçekten insan, küfrü aşikâr bir nankördür.
Ali Ünal = Böyle iken onlar tuttular, kullarından bir kısmını O’nun bir parçası saydı (ve O’na babalık atfettiler). Gerçekten insan, besbelli bir nankördür.
Bayraktar Bayraklı = Ama onlar, kullarından bir kısmını, O'nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.
Bekir Sadak = Ama inkarcilar O'na cocuk isnat ettiler. Insan gercekten apacik nankordur. *
Celal Yıldırım = (İnkarcı putperestler ve azgın sapıklar) ise, Allah'a O'nun kullarından bir cüz' (çocuk) yakıştırdılar. Şüphesiz insan (genellikle) açıktan inkarcı ve çok nankördür. (Ancak Allah'ın korudukları müstesna).
Cemal Külünkoğlu = Müşrikler tuttular (“melekler Allah'ın kızlarıdır” demek suretiyle) kullarından bir kısmını O'nun cüz'ü (parçası) saydılar. Gerçekten insan çok nankördür (şirk ve inkar içindedir).
Diyanet İşleri (eski) = Ama inkarcılar O'na çocuk isnat ettiler. İnsan gerçekten apaçık nankördür.
Diyanet Vakfi = Ama onlar, kullarından bir kısmını, O'nun bir cüzü kıldılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.
Edip Yüksel = Kullarından bazılarını O'na bir pay olarak ayırdılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle iken tuttular kullarından ona bir cüz tasladılar, hakıkat insan çok nankör, açık bir küfürbazdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böyle iken tuttular kullarından ona bir cüz tasladılar (bir kısmını O'nun bir parçası saydılar). Gerçekten insan çok nankör, açık bir küfürbazdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Buna rağmen insanlar, Allah'ın kullarından bir kısmını O'nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür.
Gültekin Onan = (Buna rağmen) Kendi kullarından O'na bir parça kılıp yakıştırdılar. Doğrusu insan açıkça bir kafirdir.
Harun Yıldırım = Buna rağmen kendi kullarından O’na bir parça kılıpyakıştırdılar. Doğrusu insan, elbetteki apaçık bir nankördür.
Hasan Basri Çantay = (Böyle iken) kullarından kimi Ona bir cüz' isnâd etdiler. Hakıykat, insan açıkça küfürbazdır!
Hayrat Neşriyat = Ama (onlar) kullarından bir kısmını (Îsâ, Üzeyr O’nun çocuğudur, meleklerkızlarıdır diye) O’na bir cüz’ saydılar. Doğrusu insan apaçık bir nankördür.
İbni Kesir = Ama onlar; kullarından bir kısmını, O'nun bir parçası saydılar. İnsan, gerçekten apaçık bir nankördür.
Kadri Çelik = Ama onlar, kullarından bir kısmını, O'nun bir parçası (oğlu) kıldılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.
Muhammed Esed = Ama hala O'na bir çocuk yakıştırırlar, üstelik yarattıklarından birini! Belli ki, (böyle düşünen) insan şükretmeyi terk etmiş bir nankördür!
Mustafa İslamoğlu = Ama kalkarlar, kullarından birini O'ndan bir parçaymış gibi telakki ederler: Şu bir gerçek ki, (bunu yapan) insan katmerli bir nankörlük içindedir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (14-15) «Ve şüphe yok ki, biz Rabbimize elbette dönüp gidicileriz.» Öyle iken onun için kullarından bir cüz isnat ettiler. Şüphe yok ki, (bu gibi bir) insan elbette apaçık bir küfürbazdır.
Ömer Öngüt = Kullarından bir kısmını O'nun bir cüz'ü kıldılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür.
Şaban Piriş = (Buna rağmen) O’na, kendi kullarından bir parça yakıştırdılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür.
Sadık Türkmen = Oysa onlar, kullarından O’na (Allah’a) bir parça tasarladılar! Gerçekten insan, apaçık bir nankördür.
Seyyid Kutub = Böyle iken kafirler Allah'a çocuk isnad ettiler. İnsan gerçekten apaçık nankördür, gerçeği inkar eder.
Suat Yıldırım = Öyle iken, müşrikler tuttular kullarından bir kısmını O’nun cüz’ü (parçası) saydılar. Gerçekten insan çok nankördür.
Süleyman Ateş = Tuttular, O'na kullarından bir parça tasarladılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.
Tefhim-ul Kuran = (Buna rağmen) Kendi kullarından O'na bir parça kılıp yakıştırdılar. Doğrusu insan, açıkça bir nankördür.
Ümit Şimşek = Fakat onlar, kullarından bir kısmını, Allah'ın bir parçası saydılar. Doğrusu, insan apaçık bir nankördür.
Yaşar Nuri Öztürk = Kullarından O'na bir pay çıkardılar/bir parça isnat ettiler. Hiç kuşkusuz, insan apaçık bir nankördür.
İskender Ali Mihr = Ve O’na, kullarından bir kısmını isnad ettiler. Muhakkak ki insan, mutlaka apaçık inkâr edicidir.
İlyas Yorulmaz = İnsanlar, Allah’ın yarattığı kullarından bir kısmını Allah’ın bir parçası yaptılar[1]. Gerçekten insanlar Rablerine karşı açıkça inkârcı kesildiler.
أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُم بِالْبَنِينَ
Zuhruf / 16 -
Emittehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum bil benîn(benîne).
Diyanet İşleri = Yoksa, Allah, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de, oğulları size mi seçip ayırdı?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa Allah yarattıklarından kızları kendisine aldı da, oğulları size mi bıraktı? Bu nasıl söz?
Abdullah Parlıyan = Yoksa Allah yarattıklarından kızları kendisine aldı da, oğulları size mi bıraktı? Bu nasıl söz?
Adem Uğur = Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?!
Ahmed Hulusi = Yoksa yarattıklarından kızlar edindi de erkek çocukları size mi bıraktı?
Ahmet Tekin = Yoksa Allah, yarattıklarından kızları evlat edindi de, oğulları size mi ayırdı?
Ahmet Varol = Yoksa (Allah) yarattıklarından kendine kızlar edindi de oğulları size mi seçti?
Ali Bulaç = Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırdı?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa O, yaratıp durduğu mahluklarından kendine kızlar edindi de oğullarla imtiyazı size mi verdi?
Ali Ünal = Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de erkek çocukları size mi seçti?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?[529]
Bekir Sadak = Demek O yarattiklari arasindan kizlari kendisine alip da ogullari size verdi oyle mi?
Celal Yıldırım = Yoksa Allah yaptıklarınızdan kendine kızlar edindi de oğulları size mi seçip verdi ?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi de, erkekleri size mi ayırdı?
Diyanet İşleri (eski) = Demek O yarattıkları arasından kızları kendisine alıp da oğulları size verdi öyle mi?
Diyanet Vakfi = Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?!
Edip Yüksel = Yaratıklarından kızları kendisine ayırdı da oğulları size mi seçti?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa o, yaratıp durduğu mahlûklarından kendine kızlar edindi de oğullarla imtiyazı size mi verdi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa O, yaratıp durduğu mahluklarından kendine kızlar edindi de oğullarla imtiyazı size mi verdi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de erkek çocukları size mi seçti?
Gültekin Onan = Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?!
Harun Yıldırım = Yoksa O, yarattıklarından kızları edindi ve erkekleri size mi ayırdı?
Hasan Basri Çantay = Yoksa O, yaratmakda olduklarının içinden (kendisine) kızlar edindi de oğlanları size mi ayırıb seçdi?!
Hayrat Neşriyat = Yoksa (Allah), yaratmakta olduklarından (kendine) kızlar edindi de, oğulları size mi ayırdı?
İbni Kesir = Yoksa; Allah, yarattıkları arasından kızları kendisine alıp oğulları size mi ayırdı?
Kadri Çelik = Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırıp bıraktı?
Muhammed Esed = Yoksa, (düşünüyor musunuz ki) O, yarattıkları arasından kız çocukları kendisi için seçti ve size erkek çocukları bıraktı?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa O, yarattıklarından kız olanları kendisine ayırdı da, erkekleri size mi bıraktı?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa o, yaratır olduklarından (kendisine) kızlar edindi de sizleri oğullar ile mümtaz mı kıldı?
Ömer Öngüt = Yoksa Allah, yarattıkları arasından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?
Şaban Piriş = Yoksa O, yarattıklarından kızları kendi aldı da oğulları size mi ayırdı?
Sadık Türkmen = Yoksa o, yarattıklarından kızları kendisine edindi de, oğulları size mi seçip bıraktı?
Seyyid Kutub = Demek Allah, yarattıkları arasından kızları kendisine alıp da oğulları size verdi öyle mi?
Suat Yıldırım = Ne o, yoksa O, yaratıklarından, aklınız sıra kızları Kendisi evlat edindi de, o değerli oğulları size mi ikram etti?
Süleyman Ateş = Yoksa (Allâh), yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğullar için sizi mi yeğledi?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırıp bıraktı?
Ümit Şimşek = Yoksa O yarattıklarından kendisine kızlar edindi de oğulları size mi ayırdı?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendine ayırdı da oğullarla seçkinleşmeyi size mi bıraktı?
İskender Ali Mihr = Yoksa O, yarattıklarından kızları kendisine seçti ve oğlanları size mi ayırdı?
İlyas Yorulmaz = Yoksa Allah, yarattıkları arasından kızları kendine aldı da, oğlanları sizin için mi ayırdı?
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ
Zuhruf / 17 -
Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
Diyanet İşleri = Onlardan biri, Rahmân’a örnek kıldığı (isnad ettiği kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlardan biri, bir kızın oldu diye müjdelendi mi, Allah'ın kızı var dediği halde yüzü kapkara olur ve kızar, kederlenir.
Abdullah Parlıyan = Nitekim o putperestlerden birine, Rahman'a kolayca isnat ettiği kız çocuğunun doğumu müjdelenince, yüzü kararır ve içi öfkeyle dolar.
Adem Uğur = Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü simsiyah kesilir.
Ahmed Hulusi = Onlardan biri Rahmân'a nispet ettiği kızlar ile müjdelendiğinde, dertlenip yüzü simsiyah kesilir!
Ahmet Tekin = Onlardan biri, rahmet sahibi Rahman olan Allah’a darb-ı meselli benzetme ile ortak koştuğu, evlât olarak isnad ettiği kız çocuğu ile müjdelenince, yüzü simsiyah kesilir. Öfkesinden yutkunur, durur.
Ahmet Varol = Oysa onlardan birine Rahman'a isnat ettiği (kız çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir.
Ali Bulaç = Oysa onlardan biri, O, Rahman (olan Allah) için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunur.
Ali Fikri Yavuz = O Allah’a kız isnad edenlerden birine, Rahmân’a isnad ettiği bir benzerle (kızla) müjde verildiği zaman, kederinden yutkunur halde yüzü kapkara kesiliveriyor.
Ali Ünal = Onlardan birine, Rahmân için münasip gördükleri kız evlâdı dünyaya geldiği haberi verilince yüzü birden mosmor kesilir ve yutkunur durur.
Bayraktar Bayraklı = Oysa, Rahmân'a yakıştırdıkları kızların müjdesi onlardan birine verilince, yüzü simsiyah kesilip içini üzüntü kaplar.
Bekir Sadak = Ama Rahman olan Allah'a isnat ettigi kiz evlat kendilerinden birine mujdelenince, o kimsenin ici gayzla dolarak yuzu simsiyah kesilir.
Celal Yıldırım = Onlardan biri. Rahman (olan Allah)'a yakıştırmağa çalıştığı şey (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, üzüntü ve öfkesini yutkunarak yüzü kapkara kesilir.
Cemal Külünkoğlu = Onlardan biri Rahman olan Allah'a isnat ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur.
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan birine Rahman’a isnad ettiği şeyin müjdesi verilirse, gam ve kederle dolarak yüzü simsiyah kesilir.
Diyanet Vakfi = Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği kız çocuğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü simsiyah kesilir.
Edip Yüksel = Onlardan birisi, Rahman'a yakıştırdığı (kız çocuğu) ile müjdelenince, morali bozularak yüzü simsiyah kesilir:
Elmalılı Hamdi Yazır = Halbuki içlerinden biri o Rahmana fırlattığı mesel ile kendisi tebşir kılındığı vakıt yüzü simsiyah oluyor da kederinden yutkunup yutkunup dolukuyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Oysa onlardan biri o Rahman'a fırlattığı mesel (yakıştırdığı kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesiliyor da üzüntüsünden yutkunup yutkunup dolukuyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlardan biri Rahman olan Allah'a isnad ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur.
Gültekin Onan = Ama onlardan birine Rahma'a layık gördüğü (kız çocuğu) müjdelenince, suratı kapkara kesilir ve içini öfkeyle karışık bir hüzün kaplar:
Harun Yıldırım = Halbuki, onlardan biri o Rahmân'a bir benzer isnat ettiği ile müjdelense, kendisi pek öfkeli olarak yüzü kapkara kesilir.
Hasan Basri Çantay = İçlerinden birisi, Rahman'a isnad ettiği kız evlâtla müjdelenince yüzü kapkara kesilir, öfkesini içine atar.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki onlardan biri, Rahmân’a (isnâd etmekle) misâl olarak getirdiği şeyle (kız çocukla) müjdelendiği zaman, kendisi öfkeli bir kimse olarak yüzü simsiyah kesilir.
İbni Kesir = Ama Rahman'a isnad edilen kız evladla onlardan birisi müjdelenince; yüzü kapkara kesilir de öfkesinden yutkunur durur.
Kadri Çelik = (Hâlbuki) Onlardan biri Rahman olan Allah'a isnat ettiği bir benzer (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur.
Muhammed Esed = Nitekim onlardan birine, Rahman'a kolayca isnad ettiği (çocuğun doğumu) müjdelenirse, yüzü kararır ve içi öfkeyle dolar.
Mustafa İslamoğlu = Ama onlardan birine Rahma'a layık gördüğü (kız çocuğu) müjdelenince, suratı kapkara kesilir ve içini öfkeyle karışık bir hüzün kaplar:
Ömer Nasuhi Bilmen = Halbuki, onlardan biri o Rahmân'a bir benzer isnat ettiği ile müjdelense, kendisi pek öfkeli olarak yüzü kapkara kesilir.
Ömer Öngüt = İçlerinden birisi, Rahman'a isnad ettiği kız evlâtla müjdelenince yüzü kapkara kesilir, öfkesini içine atar.
Şaban Piriş = Oysa onlardan biri, Rahman’a isnat ettiği (bir kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, içi kahır dolu olarak yüzü simsiyah kesilir.
Sadık Türkmen = Onlardan birisi, O Rahmân için ileri sürdüğü örnek ile müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş bir halde, öfkeyle yutkunup durur!
Seyyid Kutub = Fakat Rahman olan Allah'a isnad ettiği kız evlat kendilerinden birine müjdelenince, o kimsenin yüzü simsiyah kesilir, öfkesinden yutkunup durur.
Suat Yıldırım = O müşriklerden her biri, Rahman’a yakıştırdığı kız çocuğunun dünyaya geldiği haberini alınca, birden yüzü mosmor kesilir, kederinden yutkunur durur.
Süleyman Ateş = Onlardan birine Rahmân'a benzer olarak anlattığı (kız çocuğu) müjdelense yüzü kapkara kesilir, öfkesinden yutkunup durur.
Tefhim-ul Kuran = Oysa onlardan biri, O Rahman (olan Allah) için verdiği örnek ile (kız çocuğunun doğumuyla) müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilmiş olarak kahrından yutkundukça yutkunuyor.
Ümit Şimşek = Oysa onlardan biri Rahmân'a yakıştırdıkları şeyle müjdelendiği zaman, öfkeden yüzü simsiyah kesilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan biri, Rahman'a benzer gösterdiği/Rahman'a isnat ettiği kız evlatla müjdelendiğinde, yüzü simsiyah kesilir de öfkeden yutkunur durur.
İskender Ali Mihr = Onlardan birisi, Rahmân’a isnad ettikleri (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman hiddetlenerek, yüzü gölgelenir ve kararır.
İlyas Yorulmaz = Onlar Rahman için yakıştırdıklarının benzeri olarak, onlardan birine bir kız çocuğunun olduğu haberi verildiğinde, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir.
أَوَمَن يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ
Zuhruf / 18 -
E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl hısâmi gayru mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = Süs içerisinde (narin bir biçimde) yetiştirilen ve tartışmada (delilini erkekler gibi) açıklayamayanı mı Allah’a isnad ediyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, süslenip bezenerek yetişen ve münakaşada, düşmanlıkta, apaçık bir delil bile getiremeyen, istediğini söyliyemeyen bir mahlûku mâbûda mı nispet ediyorlar?
Abdullah Parlıyan = Süs içinde yetiştirilip tartışmayı ve kavgayı beceremeyecek ve istediğini söyleyemeyecek olan kız çocuklarını mı Allah'a isnat ediyorlar.
Adem Uğur = Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek olanı mı istemiyorlar? (Onları Allah'ın parçası mı sayıyorlar?)
Ahmed Hulusi = Yoksa süs içinde yetiştirilen ve tartışmada beyan gücü olmayan diye değerlendirdiğinizi (kız çocukları) mi (Allâh'a yakıştırıyorsunuz)!
Ahmet Tekin = Haklarını savunması gerektiğinde bile delillerini ve gücünü tam olarak ortaya koyamaz durumda olan, süs içinde yetiştirilip büyütülen birini mi O’na evlat olarak isnad ediyorlar?
Ahmet Varol = Süs içinde yetiştirilip mücadelede açık olmayanı mı (Allah'a yakıştırıyorlar)?
Ali Bulaç = Onlar, süs içinde büyütülüp de mücadelede açık olmayan (kızlar)ı mı (Allah'a yakıştırıyorlar)?
Ali Fikri Yavuz = Süs içinde yetiştirilib büyütülen ve iddiasını isbat edemiyen kimseyi (yaratılışça pek zayıf olan kızları) mı? (Allah’a çocuk isnad ediyorlar).
Ali Ünal = “Süsler içinde büyütülen ve düşmanlıkta, düşmanla mücadelede kendini ifade edemeyen, işe yaramayan bir evlât ha”?
Bayraktar Bayraklı = “Süs içinde büyüyen ve savaşmasını bilmeyen mi!” der.
Bekir Sadak = Demek, sus icinde yetistirilecek de cekismeyi beceremiyecek olani Allah'a degil mi?
Celal Yıldırım = Ya, demek onlar süs içinde yetiştirilip de tartışıp çekişmede, (hayat ile mücadelede) açıklık getirmeyeni mi (Allah'a isnad ediyorlar) ?
Cemal Külünkoğlu = Süs içinde (hassas bir şekilde) yetişip de mücadelede kendisini (erkek gibi) savunamayanı mı Allah'a yakıştırıyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = Demek, süs içinde yetiştirilecek de çekişmeyi beceremeyecek olanı Allah'a değil mi?
Diyanet Vakfi = Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek olanı mı istemiyorlar? (Onları Allah'ın parçası mı sayıyorlar?)
Edip Yüksel = 'Süsler içinde yetiştirilmesine rağmen kavgada beceriksiz olan mı!?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya o zînet içinde yetiştirilecek de muhasamaya gelince beceremiyecek olanı öyle mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ya, onlar süs içinde yetiştirilip de mücadeleye gelince beceremeyecek olan (kız çocukların)ı O'na isnad ediyorlar öyle mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar, süs ve zinet içerisinde yetiştirilip de mücadelede erkek gibi kendisini savunmaya açık olmayan kızları mı O'na isnad ediyorlar?
Gültekin Onan = Onlar, süs içinde büyütülüp de mücadelede açık olmayan (kızlar)ı mı (Tanrı'ya yakıştırıyorlar)?
Harun Yıldırım = Süs içinde yetiştirilmekte olan ve tartışma sırasında açıklayamayanları mı?
Hasan Basri Çantay = (Onlar) süs içinde yetişdirilmekde olub da kendisi mücâdele (hüccetini) açıklamayan kişiyi mi (Allaha nisbet ediyorlar)?
Hayrat Neşriyat = (O müşrikler) süs içinde yetiştirilip de, tartışmada (delîlini) açıklayamayacak olan(kız çocukların)ı mı (O’na isnâd ediyorlar)?
İbni Kesir = Yoksa süs içinde yetiştirilip de mücadelede açık olmayanı mı?
Kadri Çelik = Onlar ziynet içinde büyütülen ve mücadelede (tartışmada) açıklayıcı (deliller ortaya koyma gücüne sahip) olamayanı mı (kız çocuğunu mu Rahman'a isnat ediyorlar)?
Muhammed Esed = "Ne!" (diye şaşkınlıkla sorar), "(Bir kız sahibi mi oldum) (yalnız) süs için var olan bir kız?" Bunun üzerine kendini belli belirsiz bir iç çatışmanın içinde bulur.
Mustafa İslamoğlu = "Ne! Süs püs içinde yetiştirilmekten (başka işe yaramayan) biri daha mı?" (der) ve kendini belli belirsiz bir çatışmanın içinde bulur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa süs içinde yetiştirilecek olup da o mücâdele halinde delilini izhar edemiyecek olanı mı? (O Rahmân'a isnat ediyorlar).
Ömer Öngüt = Yoksa onlar, süs içinde yetiştirilip de mücadelede açık olmayanı mı? (Meramını tam olarak anlatamayan kızları mı O'na yakıştırıyorlar?)
Şaban Piriş = Süs içinde yetiştirilen, bunun üzerine kendini apaçık olmayan bir çatışmanın içinde bulanı mı? (Allah’a yakıştırıyorlar)
Sadık Türkmen = “süs içinde yetiştirilen, savaşta kendini gösteremeyecek olanı mı?”
Seyyid Kutub = Demek süs içinde yetiştirilerek mücadele gücü olmayanı mı Allah'a isnad ediyorsunuz?
Suat Yıldırım = Onlar -iddialarınca- süs içinde yetişen ve tartışmada meramını kuvvetle anlatamayan kızları mı Allah’a isnad ediyorlar? (Oysa insanın en değerli saydığı şeyi Mâbud’una vermesi gerekir).
Süleyman Ateş = Süs içinde yetiştirilip, mücâdelede açık olmayanı (tartışmayı ve kavgayı beceremeyeni) mi (Allâh'ın çocuğu yaptılar)?
Tefhim-ul Kuran = Onlar, süs içinde büyütülüp de mücadelede açık olmayan (kızlar)ı mı (Allah'a yakıştırıyorlar)?
Ümit Şimşek = Süs içinde yetişip de mücadelede kendisini savunamayanı mı Allah'a yakıştırıyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Süs içinde yetiştirilen, fakat çekişme ve savaşta yetersiz kalanı, öyle mi?
İskender Ali Mihr = Ziynet için yetiştirilen ve mücâdeleye gücü yetmeyeni mi (Allah’a isnad ediyorlar)?
İlyas Yorulmaz = Açık olmayan bir kararsızlık içerisinde (olan kız çocuğu için) “Süs için yetiştirilecek birisi mi” der.
وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ
Zuhruf / 19 -
Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Diyanet İşleri = Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve rahmanın kulları olan meleklerin, kız olduğuna hükmediyorlar, onları yarattığımız vakit gördüler mi ki? Tanıklıklarını yazacağız ve soruya çekilecek onlar.
Abdullah Parlıyan = Rahman'ın kulları olan melekleri, dişiler sınıfına soktular, yoksa onların yaratılışını mı gördüler? Onların bu saçma iddiası kaydedilecek ve böyleleri hesap günü bu suçlarından dolayı sorguya çekilecekler.
Adem Uğur = Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
Ahmed Hulusi = Onlar Rahmân'ın kulları olan melekleri dişiler olarak tanımladılar! Onların yaratılışına şahit miydiler? Onların (bu) şahitlikleri yazıldı; sorgulanacaklar!
Ahmet Tekin = Onlar Rahman olan Allah’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların şâhitlikleri kaydedilecek ve onlar sorguya çekilecekler.
Ahmet Varol = Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Onların yaratılışlarına şahit mi oldular? Şahitlikleri yazılacak ve (bundan) sorulacaklar.
Ali Bulaç = Onlar, ki Rahmanın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Kendileri yaratılışlarına şahit mi oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan dolayı) sorumlu tutulacaklar.
Ali Fikri Yavuz = Onlar, Rahmân’ın kulları olan Melekleri de dişi yaptılar. Yaratılışlarına şahid mi idiler? Onların (bu yalan) şahidlikleri yazılacak ve (kıyamette) sorumlu tutulacaklardır.
Ali Ünal = İşte, bizzat Rahmân’ın kulları olan melekleri (hiç değer vermedikleri böyle) dişilerden addedip, (sonra da O’nun kızları sayıyorlar). Yoksa onlar, o meleklerin yaratılmasına şahit mi oldular? Elbette bu (yalan) şahitlikleri kayda geçecek ve bundan dolayı sorguya çekileceklerdir.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, Rahmân'ın kulları olan meleklerin dişiler olduklarını kabul ettiler. Meleklerin yaratılışına tanık mı oldular? Onların bu tanıklıkları yazılacak ve bundan sorulacaklardır.
Bekir Sadak = Onlar, Rahman olan Allah'in kullari melekleri de disi saydilar. Yaratislarini mi gormusler? Onlarin bu sahidlikleri yazilacak ve sorguya cekileceklerdir.
Celal Yıldırım = Rahmân'ın kulları olan melekleri, dişiler sınıfına soktular, onların yaratılışında hazır mı bulundular ? Onların şâhidlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, Rahman olan Allah'ın kulları melekleri de dişi saydılar. Yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahidlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
Diyanet Vakfi = Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
Edip Yüksel = Rahman'ın kulları olan melekleri dişi saydılar! Onların yaratılışlarına mı tanık oldular? Bu tanıklıkları kaydedilercek ve sorguya çekileceklerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rahmanın kulları olan Melâikeyi de dişi yaptılar, yaradılışlarına şâhid mi idiler? Şehadetleri yazılacak ve sorguya çekilecekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi yaptılar. Yaratılışlarında hazır mı bulundular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekilecekler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar Rahman olan Allah'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir.
Gültekin Onan = Onlar, ki Rahmanın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Kendileri yaratılışlarına şahit mi oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan dolayı) sorumlu tutulacaklar.
Harun Yıldırım = Ve onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Kendileri yaratılışlarına şahit mi oldular!? Onların bu şahitlikleri yazılacaktır ve sorgulanacaklardır.
Hasan Basri Çantay = Onlar, O çok esirgeyici (Allah) ın bizzat kulları olan melekleri de dişiler yapdılar! Onların yaratılışlarında hazır mı idiler?! Onların (bu yalan) sahicilikleri yazılacak, onlar sorguya çekileceklerdir.
Hayrat Neşriyat = Kendileri Rahmân’ın (itâatkâr ve şerefli) kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışlarına şâhid mi oldular? Onların (bu asılsız) şâhidlikleri yazılacak ve (bu hususta) sorguya çekileceklerdir.
İbni Kesir = Onlar; Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Yaratılışlarını mı görmüşler. Onların şehadetleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir.
Kadri Çelik = Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Kendileri onların yaratılışlarına şahit mi idiler? Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan dolayı) sorumlu tutulacaklar.
Muhammed Esed = Ve onlar meleklerin (de) -ki Rahman tarafından yaratılan varlıklardır- dişi olduklarını iddia ederler, (yoksa) onların yaratılışını gördüler mi? Onların bu saçma iddiası kaydedilecek ve böyleleri (Hesap Günü bundan dolayı) yargılanacaklar!
Mustafa İslamoğlu = Onlar, melekleri, Rahman'ın kulları olan o varlıkları dişi olarak tasavvur ettiler: Yoksa onların yaratılışına tanık mı oldular? Onların bu (yalancı) şahitlikleri kaydedilecek ve (bu yüzden) sorgulanacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o Rahmân'ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Onların yaradılışlarında hazır mı bulundular? Elbette onların şehâdetleri yazılacak ve sual olunacaklardır.
Ömer Öngüt = Onlar Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.
Şaban Piriş = Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına mı şahit oldular? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve onlara sorulacaktır.
Sadık Türkmen = Rahmân’ın kulları olan melekleri, dişiler olarak tasarladılar/zannettiler. Onların yaratılışlarına mı şahit oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklar!
Seyyid Kutub = Onlar Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların bu şahidlikleri yazılacak ve sorguya çekilecekler.
Suat Yıldırım = Rahman’ın kulları olan melaikeyi de dişi saydılar. Ne o! Onların yaratıldıkları sırada hazır mı bulundular? Onların bu iddiaları yazılacak ve bundan ötürü onlar sorguya çekileceklerdir.
Süleyman Ateş = Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına mı şâhid oldular ki (böyle hüküm veriyorlar)? Şâhidlikleri yazılacak ve (bundan) sorulacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, ki kendileri Rahmanın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Kendileri onların yaratılışlarına şahit mi oldular? Onların şahitlikleri yazılacak ve (bundan dolayı) sorumlu tutulacaklar.
Ümit Şimşek = Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Yoksa onların yaratılışına tanık mı oldular? Onların bu tanıklığı yazılacak ve kendilerinden hesabı sorulacaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Rahman'ın kulları olan melekleri, dişiler saydılar. Onların yaratılışına tanık mıydılar? Tanıklıkları yazılacak ve sorguya çekilecekler.
İskender Ali Mihr = Ve Rahmân’ın kulları olan melekleri, dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların şahadetleri yazılacak ve sorgulanacaklar.
İlyas Yorulmaz = Rahmanın kulları olan melekleri dişi (kız) olarak nitelediler. Peki! Onlar meleklerin yaratılışına şahit mi oldular? Onların bu şahitlikleri kayda alınacak ve (hesap günü) onlara sorulacak.
وَقَالُوا لَوْ شَاء الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُم مَّا لَهُم بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ
Zuhruf / 20 -
Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
Diyanet İşleri = “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik” dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve rahman isteseydi derler, kulluk etmezdik onlara; bu hususta hiçbir bilgileri yok; onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
Abdullah Parlıyan = Ve Rahman olan Allah isteseydi, kulluk etmezdik o putlara derler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece saçmalayıp yalan söylüyorlar.
Adem Uğur = Ve dediler ki: Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Eğer Rahmân dileseydi onlara kulluk yapmazdık". . . Bununla ilgili onların bir ilmi (delilleri, yakînleri) yoktur. . . Onlar ancak tahmin üzere konuşup saçmalıyorlar.
Ahmet Tekin = Onlar:'Eğer Rahman olan Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı, biz o meleklere tapmazdık' dediler. Allah’ın böyle bir şey istediği ile ilgili onların hiçbir bilgileri yok. Onlar kesinlikle yalan-yanlış saçmalıyorlar.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Rahman dileseydi biz onlara kulluk etmezdik.' Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik." Onların bundan yana hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca 'zan ve tahminle yalan söylüyorlar.'
Ali Fikri Yavuz = Bir de şöyle dediler: “- Rahmân dileseydi, biz o meleklere tapmazdık.” Onların bu hususta hiç bir bilgisi yoktur; onlar ancak yalan söylüyorlar.
Ali Ünal = Bir de tutup, “Eğer Rahmân öyle dilemiş olsaydı, biz (ilâhlarımıza) tapmazdık.” diyorlar. Oysa onların bu konuda (İlâhî Meşiet ile beşerî irade ve davranışlar arasındaki münasebet konusunda) hiçbir bilgileri yoktur; onlar, sadece saçmalamaktadırlar.
Bayraktar Bayraklı = “Eğer Rahmân dileseydi putlara tapmazdık” dediler. Bu bilgisizce bir sözdür. Onlar sadece yalan söylemektedirler.
Bekir Sadak = «Eger Rahman dilemis olsaydi, biz bunlara kulluk etmezdik» derler. Buna dair bir bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar.
Celal Yıldırım = Dediler ki; «Eğer Rahman dileseydi biz onlara (o putlara) tapmazdık.» Bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar hala: “Rahman dileseydi biz onlara asla tapmazdık!” diyorlar. (Ama) onlar (Rahman'ın) böyle bir şey (istediği) hakkında bilgi sahibi değiller. Onlar sadece saçmalıyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = 'Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik' derler. Buna dair bir bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar.
Diyanet Vakfi = Ve dediler ki: Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Edip Yüksel = Hatta, 'Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık,' dediler. Onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar sadece tahminde bulunuyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de dediler ki Rahman dilese idi biz onlara tapmazdık, bu babda onların bir ılimleri yoktur sâde atıyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de dediler ki: «Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık.» Bu hususta onların bir bilgileri yoktur, sadece atıyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Eğer Rahman olan, Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık.» dediler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik." Onların bundan yana hiç bir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca 'zan ve tahminle yalan söylüyorlar'.
Harun Yıldırım = Ve dediler ki: “Rahman dilese idi, biz onlara ibadet etmezdik.” Onların bu hususta hiç bir bilgileri yoktur. Onlar ancak temelsiz bir zanda bulunuyorlar.
Hasan Basri Çantay = Dediler ki: «Eğer o çok esirgeyici (Allah) dileseydi biz bunlara tapmazdık». Onların buna dâir hiçbir bilgisi yokdur. Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
Hayrat Neşriyat = Bir de dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi, (biz) onlara (o putlara) tapmazdık!' Onların buna dâir hiçbir bilgileri yoktur. Doğrusu onlar (böyle demekle) ancak yalan söylüyorlar.
İbni Kesir = Ve derler ki: Eğer Rahman dilemiş olsaydı; biz, onlara ibadet etmezdik. Onların bu konuda bir bilgileri yoktur. Onlar, yalnız yalan söyleyip dururlar.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik.” Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Muhammed Esed = Onlar hala: "Rahman dilemiş ol(ma)saydı biz onlara asla tapmazdık!" diyorlar. (Ama) onlar (Rahman'ın) böyle bir şey (istediği) hakkında bilgi sahibi değiller. Onlar sadece zannediyorlar.
Mustafa İslamoğlu = Bir de onlar "Eğer Rahman dileseydi asla biz onlara tapmazdık" dediler; ne ki onlar, buna dair bir bilgiye sahip değiller: onlar sadece sürü güdüsüyle hareket ediyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Eğer o Rahmân dilemeseydi onlara ibadet etmezdik.» Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar başka değil ancak yalan söylerler.
Ömer Öngüt = Ve derler ki: "Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara tapmazdık. " Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
Şaban Piriş = Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara kulluk etmezdik, dediler. Bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar, sadece yalan söylemektedirler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık.” Onların bu hususta herhangi bir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna dayanarak yalan söylüyorlar.
Seyyid Kutub = Ve derler ki: “Eğer Rahman dilemiş olsaydı biz onlara kulluk etmezdik.” Buna dair bir bilgileri yoktur onların. Onlar sadece vehimde bulunuyorlar.
Suat Yıldırım = Bir de dediler ki: "Eğer Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık." Aslında onların ciddi bir bilgileri yoktur. Onlar sırf kafadan atıyorlar.
Süleyman Ateş = Ve dediler ki: "Rahmân dileseydi, biz onlara tapmazdık." Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece saçmalıyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara ibadet etmezdik.» Onların bundan yana hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca 'zan ve tahminle yalan söylemektedirler.'
Ümit Şimşek = Bir de dediler ki: 'Rahmân dileseydi biz bunlara ibadet etmezdik.' Oysa bu konuda hiçbir şey bildikleri yoktur; sadece tahmin yürütüyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir de dediler ki: "Rahman dileseydi, onlara tapınmazdık." Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Sadece saçmalıyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve (onlar): “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara tapmazdık.” dediler. Onların bu konuda bir ilimleri (bilgileri) yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
İlyas Yorulmaz = “Rahman olan Allah dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik” dediler. Onların bu konuda hiçbir bilgileri yok. Onlar yalnızca yalan söylüyorlar.
أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِّن قَبْلِهِ فَهُم بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ
Zuhruf / 21 -
Em âteynâhum kitâben min kablihî fe hum bihî mustemsikûn(mustemsikûne).
Diyanet İşleri = Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onlara, bu kitaptan önce bir kitap mı verdik de ona sımsıkı yapışmışlar?
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlara bu kitaptan önce bir kitap mı verdik de, ona sımsıkı tutunuyorlar?
Adem Uğur = Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
Ahmed Hulusi = Yoksa bundan önce onlara bir Bilgi (kitap) verdik de onlar Ona sarılarak mı bu iddiadalar?
Ahmet Tekin = Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de, onlar onu mu tutamak kabul ediyorlar?
Ahmet Varol = Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de şimdi ona mı sarılıyorlar?
Ali Bulaç = Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa biz, onlara, bundan (Kur’an’dan) önce bir kitab vermişiz de ona mı tutunub amel ediyorlar?
Ali Ünal = Yoksa onlara daha önceden bir Kitap vermişiz de, ona dayanarak mı (Allah’tan başka ilâhlar ediniyor ve onlara tapıyorlar)?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa onlara, Kur'ân'dan önce bir kitap verdik de onlar ona mı dayanıyorlar?
Bekir Sadak = Yoksa onlara daha once bir kitap verdik de ona mi baglaniyorlar?
Celal Yıldırım = Yoksa biz, bundan (bu Kur'ân'dan) önce kendilerine kitap verdik de ona mı sıkıca tutunuyorlar ?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa onlara daha önce bir kitap verdik de ona mı bağlanıyorlar?
Diyanet Vakfi = Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
Edip Yüksel = Onlara bundan önce bir kitap mı verdik de ona mı dayanıyorlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa biz onlara bundan evvel bir kitab vermişiz de ona mı tutunuyorlar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa Biz onlara bundan önce bir kitap vermişiz de ona mı tutunuyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de onlar, ona mı sarılıyorlar?
Gültekin Onan = Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?
Harun Yıldırım = Yoksa Biz, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?
Hasan Basri Çantay = Yoksa biz kendilerine bu (Kur'an) dan evvel (iddialarına yer veren) bir kitab verdik de şimdi onlar buna mı tutunuculardır?
Hayrat Neşriyat = Yoksa (biz) kendilerine, bundan önce bir kitab verdik de onlar ona mı tutunan kimselerdir?
İbni Kesir = Yoksa; daha önce onlara bir kitab verdik de ona mı tutunuyorlar?
Kadri Çelik = Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?
Muhammed Esed = Yoksa biz, bundan önce, kendilerine, hala sıkı sıkıya sarıldıkları (aykırı) bir vahiy mi gönderdik?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa Biz bundan önce onlara bir kitap göndermişiz de, bu tavırlarıyla ona sımsıkı sarıldıklarını mı iddia ediyorlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlara bundan evvel bir kitap mı vermiştik ki, artık onlar ona tutunuculardır?
Ömer Öngüt = Yoksa biz onlara (Kur'an'dan) önce bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar?
Şaban Piriş = Yoksa daha önceden onlara bir kitap verdik de, onlar o kitaba mı tutunuyorlar?
Sadık Türkmen = Yoksa biz, bundan önce onlara kitap verdik de, şimdi ona mı tutunuyorlar?
Seyyid Kutub = Yoksa bundan önce onlara bir kitab verdik de ona mı sarılıyorlar?
Suat Yıldırım = Yoksa Bizim onlara daha önce verdiğimiz bir kitap varmış da onlar buna mı sarılıyorlar?
Süleyman Ateş = Yoksa bundan önce onlara bir Kitap vermişiz de ona mı sarılıyorlar?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa biz, bundan önce kendilerine bir Kitap verdik de şimdi ona mı tutunuyorlar?
Ümit Şimşek = Yoksa bu Kur'ân'dan önce onlara Biz bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı yapışmaktadırlar?
İskender Ali Mihr = Yoksa ondan önce, onlara kitap verdik de böylece onlar, ona (o kitaba) mı sarıldılar?
İlyas Yorulmaz = Yoksa biz onlara yazılı bir belge verdik de, onlar bu belgelere dayanarak mı bu iddiaları söylüyorlar?
بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّهْتَدُونَ
Zuhruf / 22 -
Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muhtedûn(muhtedûne).
Diyanet İşleri = Hayır! Onlar sadece, “Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hayır, şüphe yok ki dediler, biz atalarımızı bir dîne, bir inanca sâhip bulduk ve şüphe yok ki biz de onların izini izlemede, o yola gitmedeyiz.
Abdullah Parlıyan = Hayır! “Biz atalarımızı belli bir inanç üzerinde bulduk ve ancak onların izinden giderek doğru yolu buluyoruz” derler.
Adem Uğur = Hayır! "Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" derler.
Ahmed Hulusi = Bilakis, dediler ki: "Biz atalarımızı bu din anlayışında bulduk; biz onların eserleri (şartlandırmaları - genleri) doğrultusunda doğru yolu bulanlarız. "
Ahmet Tekin = Hayır, onlar sadece:'Biz, babalarımızı, veraseten sahip oldukları bir dinî geleneği yaşarlarken, işleyen müesseseleri varken gördük. Biz de, onların izlerinde yürüyerek doğru yola girdik.' dediler.
Ahmet Varol = Hayır onlar: 'Doğrusu atalarımızı bir din üzere bulduk biz de şimdi onların izleri üzere doğru yolda gidiyoruz' dediler.
Ali Bulaç = Hayır; dediler ki: "Gerçekten atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz."
Ali Fikri Yavuz = Hayır (onların aklî ve naklî hiç bir delilleri yoktur, ancak) şöyle dediler: “- Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerince giderek hidayet buluruz.”
Ali Ünal = Hayır, (kendilerine verilmiş bir Kitaba dayandıkları da yok.) Sadece şunu diyorlar: “Biz, babalarımızı bu inanç ve uygulama üzerinde toplanmış bulduk; dolayısıyla biz de, onların izinden gidiyoruz.”
Bayraktar Bayraklı = Hayır! Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz, derler.[530]
Bekir Sadak = Hayir; «Dogrusu Biz babalarimizi bir din uzerinde bulduk, biz de onlarin izlerinden gitmekteyiz» derler.
Celal Yıldırım = Hayır, şüphesiz ki biz babalarımızı bir din ve inanç üzerinde bulduk. Onların izleri üstünde giderek yolumuzu bulduk, (derler).
Cemal Külünkoğlu = Hayır! Onlar sadece: “Şüphesiz ki biz, babalarımızı bir din (bir yol) üzerinde bulduk ve biz onların izinden gidiyoruz” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Hayır; 'Doğrusu Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz' derler.
Diyanet Vakfi = Hayır! «Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz» derler.
Edip Yüksel = Hayır, 'Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk ve biz onların öğretilerini izliyoruz,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hayır, şöyle dediler: bizler, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izlerince giderek murada ireriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hayır! Hayır, şöyle dediler: «Bizler atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerince giderek murada ereriz.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hayır, onlar sadece: «Biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz.» dediler.
Gültekin Onan = Hayır, dediler ki: "Gerçekten atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz."
Harun Yıldırım = Hayır; dediler ki: “Gerçekten atalarımızı bir din üzere bulduk ve doğrusu biz onların izleri üstünde doğru olana yönelmişleriz.”
Hasan Basri Çantay = Bil'akis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir dîn) üzerinde bulduk. Biz de hakîkaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz».
Hayrat Neşriyat = Hâyır! (Onlar) şöyle dediler: 'Doğrusu biz, atalarımızı bir din üzere bulduk ve elbette biz, onların izlerinde (olmakla) hidâyeti bulanlarız.'
İbni Kesir = Hayır, dediler ki: Doğrusu biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz de onların izlerinden gitmekteyiz.
Kadri Çelik = Hayır, dediler ki: “Şüphesiz biz, babalarımızı (bizi terbiye eden âlimlerimizi) bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu onların izleri üzerinde (yürüyüp) doğru yolu bulmuşlarız.”
Muhammed Esed = Hayır! Ama şöyle derler: "Biz atalarımızı (belli) bir inanç üzerinde bulduk ve ancak onların izinden giderek doğru yolu buluruz!"
Mustafa İslamoğlu = Ama hayır! Onlar, "Atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk; kesinlikle biz de onların izinden giderek doğru yolu bulabiliriz" diyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hayır. Dediler ki: «Şüphe yok, biz babalarımızı büyük bir tarikat üzere bulduk. Muhakkak ki, biz de onların izleri üzerinde (yürüyüp) doğru yolu bulmuşlarız.»
Ömer Öngüt = Hayır! Onlar derler ki: "Doğrusu biz atalarımızı bu din üzerinde bulduk ve biz de onların izlerinde gitmekteyiz. "
Şaban Piriş = Bilakis şöyle dediler: -Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde dosdoğru gitmekteyiz.
Sadık Türkmen = Hayır, aksine, dediler ki: “Biz atalarımızı bir yol üzerinde bulduk, şüphesiz biz de onların izlerinde dosdoğru gidiyoruz.”
Seyyid Kutub = Hayır! Sadece «Biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz» dediler.
Suat Yıldırım = Hayır! Ne bilgileri var, ne kitapları! Sadece şöyle derler:"Biz babalarımızı bir dine bağlanmış gördük. Biz de onların izlerinden gidiyoruz."
Süleyman Ateş = Hayır, (ne bilgileri var, ne de Kitâpları). Sadece: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinde gidiyoruz" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Hayır; dediler ki: «Gerçek şu ki biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri) üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz.»
Ümit Şimşek = Hayır. Sadece diyorlar ki: 'Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların izinden gidiyoruz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Hayır, sadece şunu söylemişlerdir: "Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerini izleyerek biz de doğruya ve güzele varacağız."
İskender Ali Mihr = Hayır, (onlar) dediler ki: “Gerçekten biz, babalarımızı bir ümmet (dîn) üzerinde bulduk. Ve muhakkak ki biz, onların izi üzerinde hidayete erenleriz.”
İlyas Yorulmaz = Hayır! Tam tersine, onlar “Biz atalarımızı bu inançlar üzerinde bulduk ve bizde onların bu yollarını (izlerini) takip edenleriz” derler.
وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِم مُّقْتَدُونَ
Zuhruf / 23 -
Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
Diyanet İşleri = İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve böylece senden önce de hiçbir şehre bir korkutucu göndermedik ki o şehrin, hâli vakti yerinde olanları, şüphe yok ki biz, atalarımızı bir dîne, bir inanca sâhip bulduk ve şüphe yok ki biz de onların izine uyduk demesinler.
Abdullah Parlıyan = İşte böyle ey Muhammed! senden önce de hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, o şehrin hali vakti yerinde olanları şöyle dediler: “Doğrusu biz babalarımızı bir din ve inanç üzerinde bulduk ve biz de onların izinden gideriz.”
Adem Uğur = Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi.
Ahmed Hulusi = İşte böyle. . . Senden önce hangi topluma bir uyarıcı irsâl ettiysek, oranın zengin ileri gelenleri şöyle dediler: "Biz atalarımızı bu din anlayışı üzere bulduk ve biz onların eserlerine (şartlanmaları, genleri) uyanlarız. "
Ahmet Tekin = Buna benzeyen misalleri çoğaltabiliriz: Biz senden önce hangi memlekete sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın şımarık, varlıklı, ileri gelenleri:'Biz, babalarımızı veraseten sahip oldukları bir dinî geleneği yaşarlarken, işleyen müesseseleri varken gördük. Biz de, yalnız onların izlerinden gideriz.' derlerdi.
Ahmet Varol = İşte böyle senden önce hangi beldeye bir uyarıcı gönderdiysek muhakkak oranın varlıklıları: 'Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve biz onların izlerine uymaktayız' demişlerdir.
Ali Bulaç = İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz."
Ali Fikri Yavuz = Yine böyle (senin kavmin dediği gibi), senden önce hangi memlekete bir peygamber gönderdikse, (o memleket halkının) ileri gelenleri şöyle demişti: “- Biz, atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız.”
Ali Ünal = Bunun gibi, ne zaman senden önce bir memlekete bir uyarıcı göndermişsek, orada hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşanlar, “Biz, babalarımızı bu inanç ve uygulama üzerinde toplanmış bulduk; dolayısıyla biz de onların izini takip ediyoruz.” demişlerdir.
Bayraktar Bayraklı = Senden önce, peygamber gönderdiğimiz bütün beldelerin şımarıkları da aynı şekilde, “Şüphesiz biz babalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de onların izlerini takip ediyoruz” demişlerdi.
Bekir Sadak = Senden once, herhangi bir kasabaya gonderdigimiz uyariciya, o kasabanin simarik varliklari sadece: «Dogrusu babalarimizi bir din uzerinde bulduk, biz de onlarin izlerini izlemekteyiz» derlerdi.
Celal Yıldırım = İşte böylece senden önce bir kasabaya ne kadar uyarıcı bir peygamber gönderdikse mutlaka oranın ileri gelen refah içindeki şımarık zenginleri şöyle dediler: «Doğrusu biz babalarımızı bir din ve inanç üzerinde bulduk ve şüphesiz onların izlerine uyup gitmekteyiz.»
Cemal Külünkoğlu = İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri: “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.
Diyanet İşleri (eski) = Senden önce, herhangi bir şehre gönderdiğimiz uyarıcıya, şımarık varlıklıları sadece: 'Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz' dediler.
Diyanet Vakfi = Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, derlerdi.
Edip Yüksel = Tıpkı bunun gibi, senden önce, bir kente her ne zaman bir uyarıcı gönderdiysek elit tabaka, 'Biz, atalarımızı bir yol üzerinde bulduk ve biz onların öğretilerini izliyoruz,' derlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yine böyle senden evvel hangi memlekette bir nezîr gönderdikse onun refahlı takımı demişti ki: bizler atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk biz de onların izlerine uyarız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine böyle senden önce hangi memlekette bir uyarıcı gönderdikse, onun refah içindeki takımı demişti ki: «Bizler atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: «Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız.» dediler.
Gültekin Onan = İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz."
Harun Yıldırım = İşte böyle, senden önce de bir memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın refah içerisinde şımarıp azan önde gelenleri: “Gerçekten biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve muhakkak bizler, onların izlerine uyanlarız.” demişlerdir.
Hasan Basri Çantay = Senden evvel her hangi bir memlekete fena akıbetleri haber verici hiçbir peygamber göndermedik ki ille oranın refah erbabı da böylece «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir dîn) üzerinde bulduk. Biz de hakîkaten onların izlerine uymuşlarız» demiş (ler) dir.
Hayrat Neşriyat = İşte böyle, (biz) senden önce de hangi şehre bir korkutucu gönderdiysek, mutlaka oranın ni'met içinde (şımarmış) olanları dedi ki: 'Doğrusu biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk, elbet biz de onların izlerine tâbi' olanlarız.'
İbni Kesir = Senden önce de hangi kasabaya bir uyarıcı gönderdiysek; o kasabanın varlıklıları sadece dediler ki: Doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uymaktayız.
Kadri Çelik = Senden önce hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın şımarık varlıklıları, “Babalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk, biz onların izlerine uymuşlarız” dediler.
Muhammed Esed = İşte böyle: Biz, ne zaman, senden önce herhangi bir topluluğa bir uyarıcı gönderdiysek, halkın keyif ve haz peşinde koşan kesimi daima şöyle dediler: "Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, biz ancak onların izinden gideriz!"
Mustafa İslamoğlu = İşte böyle: Biz senden önce hangi beldeye bir uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri hep şunu söylediler: "Biz atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk; şu halde bize düşen onların izini takip etmektir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve böylece senden evvel bir kasabaya bir korkutucu göndermedik ki, illâ onun refah içinde yaşayanları dedi ki: «Biz babalarımızı bir büyük tarikat üzere bulduk ve şüphe yok ki, biz de onların emrine uymuş kimseleriz.»
Ömer Öngüt = İşte böyle. Senden önce de, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde şımaranları mutlaka şöyle demişlerdir: "Doğrusu biz atalarımızı bu din üzerinde bulduk ve biz de onların izlerinde gitmekteyiz. "
Şaban Piriş = Senden önce de bir beldeye uyarıcı gönderdiğimizde hemen oranın refahtan şımarmış ileri gelenleri: -Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz, demişlerdi.
Sadık Türkmen = Işte böyle; senden önce de hangi kente bir uyarıcı gönderdiysek, oranın ileri gelen/refah sahipleri şöyle dediler: “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine bağlı kalanlarız”.
Seyyid Kutub = İşte böyle senden önce hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın ileri gelen zenginleri: «Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız» dediler.
Suat Yıldırım = İşte böylece senden önce, uyarıcı bir resul gönderdiğimiz hiçbir şehir yoktur ki oraların varlıklı kişileri: "Biz babalarımızı bir dine bağlanmış gördük. Biz de onların izlerine uyduk!" demiş olmasınlar.
Süleyman Ateş = İşte böyle, senden önce de hangi kente uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklıları: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız." dediler.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; senden önce de (herhangi) bir memlekete bir peygamber göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: «Gerçek şu ki, biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuşlarız.»
Ümit Şimşek = Bunun gibi, senden önce hangi beldeye Biz bir peygamber gönderdiysek, oranın refah içindeki ileri gelenleri de 'Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların izine uymuş gidiyoruz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: "Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız."
İskender Ali Mihr = Ve tıpkı bunun gibi, senden önce bir ülkeye bir nezir göndermiş olmadık ki, onun (o ülkenin) refah içinde olanları: “Muhakkak ki biz, babalarımızı bir ümmet (dîn) üzerinde bulduk. Ve mutlaka biz, onların izlerine tâbî olanlarız.” dememiş olsunlar.
İlyas Yorulmaz = Senden önce birtakım şehirlere ne zaman uyarıcılardan birini gönderdiysek, o şehrin önde gelenleri “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz ancak atalarımızın açtıkları yolu takip ederiz” dediler.
قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُم بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدتُّمْ عَلَيْهِ آبَاءكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
Zuhruf / 24 -
Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Diyanet İşleri = (Gönderilen uyarıcı,) “Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” dedi. Onlar, “Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Peygamber, onlara, ben dedi, atalarınızdan bulduğunuz dinden daha doğru bir dinle gelsem de gene atalarınızın yoluna mı gideceksiniz? Şüphe yok ki biz dediler, sizin gönderildiğiniz şeyleri zâten inkâr etmedeyiz.
Abdullah Parlıyan = Peygamberleri onlara dedi ki: “Ben size, babalarınızdan kalma dininizden daha doğrusunu getirecek olsam da, yine babalarınızın yolunu mu tutarsınız?” Onlar da: “Biz senin getirdiğin şeyleri tanımıyoruz” dediler.
Adem Uğur = Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)? deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.
Ahmed Hulusi = (Hz. Rasûlullâh) dedi ki: "Eğer size, atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğruyu getirmişsem de mi?" Dediler ki: "İrsâl olunduğun bilgiyi reddederiz!"
Ahmet Tekin = Gönderilen uyarıcı:'Eğer size, bildiğiniz, gördüğünüz babalarınızın yolundan, hayat tarzından daha doğrusunu, hak olanını getirmişsem de mi, bana uymazsınız?' deyince, onlar:'Biz sizin özgürce tebliğ ile görevlendirildiğiniz dini kabul etmiyoruz, inkâr ediyoruz' dediler.
Ahmet Varol = (Peygamberlerin her biri): 'Ya ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirdiysem?' dedi. Onlar: 'Doğrusu biz sizinle gönderileni inkâr edenleriz' dediler.
Ali Bulaç = (O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız."
Ali Fikri Yavuz = (Her peygamber de ümmetine şöyle) demişti: “Atalarınızı, üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu size getirdimse de mi? (bunu kabul etmiyeceksiniz?)” Onlar da dediler ki: “- Biz, sizin peygamber olarak getirdiğiniz şeylere inanmıyoruz.”
Ali Ünal = Uyarıcı onlara, “Şayet ben size, babalarınızı takip eder bulduğunuz dine mukabil daha doğrusunu getirmişsem de mi (yine babalarınızın peşinden gideceksiniz?”) diye karşılık vermiş, bu defa (her memlekette hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşanlar, rasûllere “(Siz ne derseniz deyin,) her ne ile gönderilmişseniz, biz onu peşinen ret ve inkâr ediyoruz!” cevabında bulunmuşlardır.
Bayraktar Bayraklı = Peygamberler, “Size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirmiş olsak da mı?” diye sormuştu. Onlar da, “Şüphesiz biz, seninle gönderileni kesinlikle inkâr ediyoruz” diye cevap vermişlerdi.
Bekir Sadak = Gonderilen uyarici: «Eger size, babalarinizi uzerinde buldugunuz dinden daha dogrusunu getirmis isem de mi bana uymazsiniz?» derdi. Onlar: «Dogrusu sizinle gonderilen seyi inkar ediyoruz» derlerdi.
Celal Yıldırım = (Uyarıcı peygamber onlara): «Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirecek olsam da mı ?» dedi. «Biz, şüpheniz olmasın ki, sizinle gönderileni inkâr edip tanımıyoruz,» diye cevap verdiler.
Cemal Külünkoğlu = (Her peygamber onlara:) “Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı yine babalarınızın yolunu tutacaksınız?” deyince, dediler ki: “Doğrusu biz seninle gönderileni inkâr ediyoruz.”
Diyanet İşleri (eski) = Gönderilen uyarıcı: 'Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız?' dedi. Onlar: 'Doğrusu sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz' dediler.
Diyanet Vakfi = Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)? deyince, dediler ki: Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.
Edip Yüksel = O da, 'Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirmiş isem de mi?' derdi. Onlar da, 'Sizin getirdiğiniz mesajı inkar ediyoruz,' derlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya, dedi: size atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirdimse de mi? Ha! dediler: biz o sizin gönderildiğiniz şeylere inanmıyoruz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Uyarıcı): «Size atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirdimse de mi?» deyince, onlar: «Biz sizin gönderildiğiniz şeylere inanmıyoruz» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gönderilen uyarıcı; «Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymazsınız?» deyince, onlar: «Gerçekten biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz.» dediler.
Gültekin Onan = (O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız."
Harun Yıldırım = “Ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?” dedi. Dediler ki: “Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeylere kâfir olanlarız.”
Hasan Basri Çantay = (O peygamberlerden her biri şöyle) dedi: «Ben, atalarınızı üstünde bulunduğunuzdan daha doğrusunu size getirdimse de mi»? Onlar da «Biz, dediler, o sizin gönderildiğiniz şeylere (doğru da olsa) küfr edicileriz».
Hayrat Neşriyat = (Peygamberleri onlara:) '(Ben) size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?' dedi. (Onlar:) 'Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edicileriz' dediler.
İbni Kesir = Şayet size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem; yine mi bana uymazsınız? deyince, dediler ki: Doğrusu sizin gönderildiğiniz şeyi, biz inkar ediyoruz.
Kadri Çelik = (O uyarıcılar,) “Ben size, babalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?” deyince onlar, “Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edicileriz.” dediler.
Muhammed Esed = (Bunun üzerine her peygamber) "Nasıl?" derdi, "Atalarınızı inanır bulduğunuzdan daha iyi bir kılavuz getirmiş olsam da mı?" Berikiler, buna, "Sizin mesajlarınızda bir doğruluk payı olduğunu inkar ediyoruz!" diye cevap verirlerdi.
Mustafa İslamoğlu = (O peygamberler de): "Ne yani, ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu göstersem de mi?" dedi(ler). Cevapları şu oldu: "Sizinle gönderildiğini (iddia ettiğiniz) şeylerin gerçekliğini kabul etmiyoruz."
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Ya size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirdimse de mi?» Dediler ki: «Şüphe yok biz, kendisiyle gönderilmiş olduğun şeyi inkâr edicileriz».
Ömer Öngüt = "Şayet ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?" deyince, dediler ki: "Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz. "
Şaban Piriş = -Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğru bir şey getirmiş olsam da mı? dedi. Onlar: -Biz, sizinle gönderileni tanımıyoruz, dediler.
Sadık Türkmen = (o peygamberlerden her biri) dedi ki: “Ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” Onlar da dediler ki: “Şüphesiz ki biz, gönderildiğin şeyi inkâr edicileriz.”
Seyyid Kutub = Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da yine babalarınızın yolunu mu tutacaksınız? deyince, dediler ki: «Doğrusu biz seninle gönderileni inkar ediyoruz.»
Suat Yıldırım = Peygamber onlara: "Peki, size babalarınızın bağlandığı dinden daha doğrusunu getirmişsem, yine de sürüp gidecek misiniz?" deyince onlar: "Şunu bilin ki," dediler, "biz, sizinle gönderilen mesajı reddediyoruz."
Süleyman Ateş = "Ben size, babalarınızı, üzerinde bulduğunuz(din)den daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yolunu)mu (tutacaksınız)?" dedi. "Doğrusu biz sizinle gönderilen mesajı tanımıyoruz." dediler.
Tefhim-ul Kuran = (O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: «Ben size, atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsamda mı?» Onlar da demişlerdir ki: «Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye (karşı) kâfir olanlarız.»
Ümit Şimşek = Peygamberleri, 'Ya ben size atalarınızdan gördüğünüz şeyden daha doğrusunu getirmişsem?' dedi. Onlar ise 'Biz sizinle gönderileni inkâr ediyoruz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Uyarıcı dedi: "Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?" Dediler: "Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz."
İskender Ali Mihr = (Nezirlerin hepsi): “Size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden (dînden) daha çok hidayete erdirecek olanı getirmiş olsam da mı?” dediler. (Onlar da): “Muhakkak ki biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Uyarıcılar onlara “Biz size daha doğru olan bir yol getirsek demi? (Onlara uyacaksınız)” dediler. O şehrin halkı da ”Biz sizinle gönderilenleri kesinlikle kabul etmiyor, inkâr ediyoruz” dediler.
فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
Zuhruf / 25 -
Fentekamnâ minhum fanzur keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Diyanet İşleri = Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonu, bak nasıl oldu!
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken öç aldık onlardan, bak da gör, yalanlayanların sonları ne oldu?
Abdullah Parlıyan = Biz de onlardan intikam aldık, işte bakın yalanlayanların sonu ne oldu?
Adem Uğur = Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?
Ahmed Hulusi = Bunun üzerine onlardan intikam aldık. . . Yalanlayanların sonu nasıl oldu bir bak!
Ahmet Tekin = Biz de onlara layık oldukları cezayı verdik. Peygamberleri yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna ibret nazarıyla bir bak.
Ahmet Varol = Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak.
Ali Bulaç = Böylece onlardan intikam aldık. Öyleyse, bir bak; yalan sayanların sonu nasıl oldu?
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine biz de onlardan (azab neticesi köklerini kurutarak) intikam aldık. Şimdi bak, o (peygamberi ve kitabları) yalanlıyanların akıbeti nasıl oldu!...
Ali Ünal = Ama neticede (her inkârcı ve zalim topluma) hak ettiği cezayı verdik. İşte bak, (peygamberleri) yalanlayanların âkıbeti nasıl oldu!
Bayraktar Bayraklı = Biz de bundan dolayı onları cezalandırmıştık. Yalancıların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!
Bekir Sadak = Bunun uzerine Biz de onlardan oc aldik. Yalancilarin sonunun nasil olduguna bir bak! *
Celal Yıldırım = Onlardan intikam aldık. O (hakkı) yalanlayanların sonlarının ne olduğuna bir bak!. (
Cemal Külünkoğlu = Bunun üzerine biz de onlardan (hak ettikleri cezayı vererek) intikam aldık. İşte bak peygamberlere yalancı diyenlerin sonu nasıl oldu?
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine Biz de onlardan öç aldık. Yalancıların sonunun nasıl olduğuna bir bak!
Diyanet Vakfi = Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?
Edip Yüksel = Biz de onlardan öc aldık. Yalanlayanların sonu nasıl olduğuna bir bak.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun üzerine biz de onlardan intikamını aldık da bak o tekzib edenlerin akıbeti nasıl oldu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine Biz de onlardan intikamını aldık. Bak o yalan söylüyorsun diyenlerin sonu nasıl oldu?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu!
Gültekin Onan = Böylece onlardan intikam aldık. Öyleyse, bir bak; yalan sayanların sonu nasıl oldu?
Harun Yıldırım = Bunun üzerine Biz de onlardan intikam aldık. Öyleyse, bir bak; yalan sayanların sonu nasıl oldu?
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine biz de onlardan intikaam aldık. İşte bak, tekzîb edenlerin akıbeti nice oldu!
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine (biz de) onlardan intikam aldık; artık bak, yalanlayanların âkıbeti nasıl oldu!
İbni Kesir = Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bak.
Kadri Çelik = Böylece biz de onlardan intikam aldık. Öyleyse sen bir bakıver; yalan sayanların sonu nasıl oldu?
Muhammed Esed = Ama sonunda onlardan intikamımızı aldık; işte bakın hakikati yalanlayanların sonu ne oldu!
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine, Biz de onlara yaptıklarının acısını tattırdık: Bak(ın) işte, hakikati yalanlayanların sonu nasılmış gör(ün)!
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onlardan intikam aldık. İşte bak, o tekzîb edenlerin akibeti ne oldu?
Ömer Öngüt = Biz de onlardan intikam aldık. Bak! Yalanlayanların sonu nasıl oldu?
Şaban Piriş = Biz de onları cezalandırmıştık. Bir bak, yalanlayanların akibeti nasıl oldu?
Sadık Türkmen = Biz de onlardan intikam aldık. Öyleyse bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?
Seyyid Kutub = Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?
Suat Yıldırım = Bunun üzerine Biz de onlardan müminlerin intikamını aldık. İşte bak peygamberlere yalancı diyenlerin sonu nasıl oldu gör!
Süleyman Ateş = Biz de onlardan öç aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?
Tefhim-ul Kuran = Böylece biz de onlardan intikam aldık. Öyleyse, sen bir bakıver; yalan sayanların sonu nasıl oldu?
Ümit Şimşek = Biz de onlardan intikam aldık. Bir bak, peygamberlerini yalanlayanların sonu ne oldu.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine onlardan öç aldık. Bir bak, nice olmuştur o yalanlayanların sonu!
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine onlardan intikam aldık. İşte bak, yalanlayanların akıbeti (sonu) nasıl oldu!
İlyas Yorulmaz = Bizde onları yok ederek intikam aldık. Bak bakalım! Yalanlayanların sonu nasıl olmuş?
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاء مِّمَّا تَعْبُدُونَ
Zuhruf / 26 -
Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi ve kavmihî innenî berâun mimmâ ta’budûn(ta’budûne).
Diyanet İşleri = Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve an o zamanı ki hani İbrâhim, atasına ve kavmine demişti: Şüphe yok ki ben, sizin kulluk ettiklerinizden tamâmıyla uzağım.
Abdullah Parlıyan = Hani bir zamanlar İbrahim babasına ve toplumuna demişti ki: “Şüphesiz ben, sizin kulluk ettiklerinizden tamamıyle uzağım.
Adem Uğur = Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.
Ahmed Hulusi = Hani İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: "Muhakkak ki ben tapındıklarınızdan berîyim. . . "
Ahmet Tekin = Hani İbrâhim babasına ve kavmine:'Benim, sizin taptığınız şeylerle ilgim yok' demişti.
Ahmet Varol = Hani İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: 'Doğrusu ben sizin taptıklarınızdan uzağım.
Ali Bulaç = Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım."
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit de İbrahîm babasına ve kavmine şöyle demişti: “- Bilin ki ben, sizin taptıklarınızdan berîyim.
Ali Ünal = Bir vakit İbrahim, atasına ve halkına şöyle hitap etti: “Şunu iyi bilin ki, benim sizin taptıklarınızla hiçbir münasebetim yoktur;
Bayraktar Bayraklı = (26-27) Hani bir vakit, İbrâhim de babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yokken yaratana ibadet ederim. Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.”[531]
Bekir Sadak = (26-27) Ibrahim, babasina ve milletine demisti ki: «Beni yaratan haric, sizin taptiginiz seylerden uzagim. Beni dogru yola eristirecek olan suphesiz O'dur.»
Celal Yıldırım = (26-27) Hani bir vakit İbrahim, babasına ve kavmine dedi ki: «Hakikat ben, sizin taptıklarınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yoktan örneksiz yaratan (Rabbim) müstesna (ancak O'na taparım). Gerçek O, beni doğru yola eriştirecektir.
Cemal Külünkoğlu = (26-27) Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben, yalnız beni yaratana kulluk ederim. Bana, O doğru yolu gösterecektir.”
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) İbrahim, babasına ve milletine demişti ki: 'Beni yaratan hariç, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan şüphesiz O'dur.'
Diyanet Vakfi = Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.
Edip Yüksel = İbrahim, babasına ve halkına demişti ki, 'Sizin taptıklarınızdan uzağım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir vakıt da İbrahim babasına ve kavmına dedi: haberiniz olsun ben o sizin taptıklarınızdan beriyim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir vakit İbrahim, babasına ve kavmine: «Haberiniz olsun, ben o sizin taptıklarınızdan beriyim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.
Gültekin Onan = Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım."
Harun Yıldırım = Hani İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: “Şüphesiz ben sizin ibadet etmekte olduğunuz şeylerden uzağım.”
Hasan Basri Çantay = Bir zaman da İbrâhîm, babasına ve kavmine «Ben, demişdi, hakikat, sizin tapmakda olduklarınızdan uzağım».
Hayrat Neşriyat = Bir zaman da İbrâhîm babasına ve kavmine demişti ki: 'Şübhesiz ki ben, (sizin)tapmakta olduğunuz şeylerden uzağım.'
İbni Kesir = Hani İbrahim; babasına ve kavmine demişti ki: Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım.
Kadri Çelik = Hani İbrahim (üvey) babasına ve kendi kavmine demişti ki: “Hiç tartışmasız ben, sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım.”
Muhammed Esed = İbrahim, babasına ve halkına seslendi(ğinde bu gerçeği dikkate almıştı:) "Sizin taptıklarınıza tapmak benden uzak olsun!
Mustafa İslamoğlu = Hani İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: "Bakın, sizin taptıklarınıza tapmak benden fersah fersah uzak olsun;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yâd et o vakti ki, İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: «Şüphe yok, ben sizin ibadet ettiğiniz şeyden ırağım.»
Ömer Öngüt = İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. "
Şaban Piriş = Hani İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: -Ben sizin kulluk ettiklerinizden uzağım.
Sadık Türkmen = Hani bir ZAMAN İbrahim babasına ve halkına şöyle demişti: “Ben, sizin kulluk ettiklerinizden kesinlikle uzağım.
Seyyid Kutub = Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine demişti ki; «Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.»
Suat Yıldırım = (26-27) Bir vakit İbrâhim babasına ve halkına şöyle dedi: "Bilin ki ben sizin taptıklarınızdan her türlü ilişiği kestim. Ben ancak beni yaratana ibadet ederim. O bana yol gösterecektir."
Süleyman Ateş = Bir zaman İbrâhim babasına ve kavmine demişti ki: "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım."
Tefhim-ul Kuran = Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: «Hiç tartışmasız ben, sizin tapmakta olduklarınızdan uzağım.»
Ümit Şimşek = Vaktiyle İbrahim de babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.
Yaşar Nuri Öztürk = Bir zaman İbrahim, babasına ve toplumuna şöyle demişti: "Ben, sizin taptıklarınızdan uzağım."
İskender Ali Mihr = Ve Hz. İbrâhîm, babasına ve kavmine: “Muhakkak ki ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım.” demişti.
İlyas Yorulmaz = İbrahim babasına ve kavmine “Ben sizin kulluk ettiklerinizden uzağım. ”
إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ
Zuhruf / 27 -
İllellezî fataranî fe innehu se yehdîn(yehdîne).
Diyanet İşleri = “Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ben, ancak beni yoktan var edene taparım, artık o da doğru yolu gösterir bana.
Abdullah Parlıyan = Ben, ancak beni yoktan var edene taparım. Muhakkak ki O, beni doğru yola iletecektir.”
Adem Uğur = Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.
Ahmed Hulusi = "Beni (fıtratımla - varoluş programımla) yaratan müstesna! Kesinlikle, beni hakikate erdirecek O'dur!"
Ahmet Tekin = 'Ben, ancak beni yaratana kulluk ve ibadet ederim. O, beni doğru yola iletme lütfunda bulunarak önümü, ufkumu aydınlatmaya devam ediyor.'
Ahmet Varol = Ancak beni yaratan müstesna. Şüphesiz O beni doğru yola yöneltecektir.
Ali Bulaç = "(Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip iletecektir."
Ali Fikri Yavuz = Ancak beni yaratana taparım; çünkü O, beni hidayete erdirecektir.”
Ali Ünal = “Ben ancak, beni belli özelliklerle yaratana ibadet ederim. O, muhakkak beni her hususta doğruya (ve neticede ebedî saadete) iletecektir.”
Bayraktar Bayraklı = (26-27) Hani bir vakit, İbrâhim de babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yokken yaratana ibadet ederim. Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.”[531]
Bekir Sadak = (26-27) Ibrahim, babasina ve milletine demisti ki: «Beni yaratan haric, sizin taptiginiz seylerden uzagim. Beni dogru yola eristirecek olan suphesiz O'dur.»
Celal Yıldırım = (26-27) Hani bir vakit İbrahim, babasına ve kavmine dedi ki: «Hakikat ben, sizin taptıklarınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yoktan örneksiz yaratan (Rabbim) müstesna (ancak O'na taparım). Gerçek O, beni doğru yola eriştirecektir.
Cemal Külünkoğlu = (26-27) Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben, yalnız beni yaratana kulluk ederim. Bana, O doğru yolu gösterecektir.”
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) İbrahim, babasına ve milletine demişti ki: 'Beni yaratan hariç, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan şüphesiz O'dur.'
Diyanet Vakfi = Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.
Edip Yüksel = 'Beni Yaratan bana doğru yolu gösterecektir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = O beni yaratandan başka, zira odur ki beni irdirecektir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O beni yaratan başka. O beni doğru yola iletecektir.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ben ancak beni yaratana taparım. Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir.» dedi.
Gültekin Onan = "(Ancak) Beni yaratan (fetareniy) başka. İşte O beni hidayete yöneltip iletecektir."
Harun Yıldırım = “Beni yaratan başka. Gerçekten O, beni hidayete kavuşturacaktır.”
Hasan Basri Çantay = «(Fakat) beni yaratan (Allah) müstesna. Şübhe yok ki O, beni doğru yolda muvaffak edecekdir».
Hayrat Neşriyat = 'Ancak beni yaratan müstesnâ; çünki şübhesiz O, beni hidâyete erdirecektir.'
İbni Kesir = Beni yaratan müstesna. Şüphesiz ki O; beni hidayete iletecektir.
Kadri Çelik = “(Ancak) Beni yaratan hariç. İşte O, beni hidayete erdirecektir.”
Muhammed Esed = Hiç kimse(ye tapmam), beni var etmiş olan hariç, beni doğru yola ileten O'dur!"
Mustafa İslamoğlu = Yalnız beni Yaratan hariç: zaten bana kılavuzluk edecek olan da O'dur."
Ömer Nasuhi Bilmen = «O beni yaratmış olan müstesna. Çünkü, o şüphesiz ki, beni doğru yola erdirecektir.»
Ömer Öngüt = "Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O beni doğru yola iletecektir. "
Şaban Piriş = Ancak beni yaratana kulluk ederim. Çünkü O bana doğru yolu gösterecektir.
Sadık Türkmen = Beni yaratan hariç! Şüphesiz O, bana doğru yolu gösterendir.”
Seyyid Kutub = Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.
Suat Yıldırım = (26-27) Bir vakit İbrâhim babasına ve halkına şöyle dedi: "Bilin ki ben sizin taptıklarınızdan her türlü ilişiği kestim. Ben ancak beni yaratana ibadet ederim. O bana yol gösterecektir."
Süleyman Ateş = "Ben yalnız beni yaratana (taparım). Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir."
Tefhim-ul Kuran = «(Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip iletecektir.»
Ümit Şimşek = 'Ancak beni yaratana kulluk ederim. O mutlaka bana yol gösterecektir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Yalnız beni yaratana kulluk ederim. Bana, O kılavuzluk edecektir."
İskender Ali Mihr = Ancak beni yaratan hariç. Çünkü muhakkak ki O, beni hidayete erdirecektir.
İlyas Yorulmaz = “Ancak beni yaratana (kulluk ederim). Sonra, beni doğru yola iletecek olan da O dur” demişti.
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Zuhruf / 28 -
Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî leallehum yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bu birlik sözünü, gerçeğe dönsünler diye soyu arasında da dâimâ kalacak ve zevâl bulmayacak bir vasiyet olarak bıraktı.
Abdullah Parlıyan = İbrahim bu tek Allah'a inanma sözünü hakka dönsünler diye, zürriyeti arasında yaşayacak bir vasiyyet olarak bıraktı.
Adem Uğur = Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.
Ahmed Hulusi = Bu sözünü kendinden sonra gelecekler için kalıcı bir fikir olarak oluşturdu, belki o gerçeğe dönerler diye.
Ahmet Tekin = İbrâhim bu ilkeleri, ardından gelecek olan nesillere, kalıcı-ebedî bir düzen haline getirdi ki, onlar hakka dönsünler, doğru yola girsinler.
Ahmet Varol = Ve bunu (tevhid inancını) kendinden sonra gelecekler içinde kalıcı bir söz kıldı. (Artık) umulur ki dönerler.
Ali Bulaç = Ve bunu (bu tevhid inancını) belki (insanlar Allah'a) dönerler diye ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıldı / bıraktı.
Ali Fikri Yavuz = İbrahîm, bu tevhid kelimesini, soyu içerisinde bakî kalan bir kelime yaptı. Gerek ki (küfürden) dönerler.
Ali Ünal = Allah (Tevhid inancının ilanı olan) bu sözü, (bâtıl inanışlardan Hak Din’e) dönsünler diye O’ndan sonraki nesillere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.
Bayraktar Bayraklı = Onun bu sözünü, ardından geleceklere sürekli kalacak bir ilke olarak bıraktık ki, insanlar Rabblerine dönsünler.
Bekir Sadak = Ibrahim ardindan geleceklere bu sozu, devamli kalacak bir miras olarak birakti. Artik belki dogru yola donerler.
Celal Yıldırım = İbrahim bunu, (hakka) dönerler diye soyu arasında baki kalacak bir söz olarak bıraktı.
Cemal Külünkoğlu = Ve (İbrahim) bu ifadeyi, (insanlar) hak dine dönsünler diye, daha sonra gelenler arasında yaşamaya devam eden bir vasiyet olarak söyledi.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim ardından geleceklere bu sözü, devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı. Artık belki doğru yola dönerler.
Diyanet Vakfi = Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine) dönsünler.
Edip Yüksel = Belki doğru yola dönerler diye onun ardından gelecekler için bunu ebedi bir ders kıldı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onu ardında (zürriyyetinde) kalan bir kelime yaptı gerek ki rücu' edeler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, bu sözü, soyu arkasında kalan bir kelime yaptı ki, tevhide dönsünler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İbrahim, bu sözü, ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, onlar doğru yola dönsünler.
Gültekin Onan = Ve bunu (bu tevhid inancını) belki (insanlar Tanrı'ya) dönerler diye ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kıldı / bıraktı.
Harun Yıldırım = Ve bunu belki dönerler diye ardında kalıcı bir kelime olarak bıraktı.
Hasan Basri Çantay = (İbrâhîm) bunu (bu tevhîd kelimesini, ileride Mekkeliler de dînine) dönsünler diye, zürriyeti arasında baakıy bir kelime yapdı.
Hayrat Neşriyat = Ve (İbrâhîm) bunu (bu sözü), zürriyeti içinde bâki kalacak bir kelime yaptı ki, onlar(onun dînine) dönsünler!
İbni Kesir = Ve onu; belki dönerler diye ardından gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.
Kadri Çelik = Ve onu (tevhit kelimesini), belki dönerler diye ardından gelenler için kalıcı bir kelime kıldı.
Muhammed Esed = Ve bunu, daha sonra gelenler arasında yaşamaya devam eden bir söz olarak söyledi ki onlar (daima) o (sözü hatırlayıp ona) dönsünler.
Mustafa İslamoğlu = Bunu, ardından gelenler arasındaki baki kalacak bir söz olarak söyledi; belki (bu hak söze) dönerler diye.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onu (o ifadesini) zürriyeti arasında bâki bir kelime kıldı. Belki onlar, dönüverirler (diye).
Ömer Öngüt = Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı. Artık belki doğru yola dönerler.
Şaban Piriş = Onu, belki dönerler diye arkasında kalıcı bir söz haline getirdi.
Sadık Türkmen = (İbrahim) bu sözü, ardında kalıcı bir söz yaptı ki, onlar doğru yola dönsünler.
Seyyid Kutub = ve bu tevhid sözünün ardından kalıcı bir söz yaptı ki, insanlar Allah'a dönsünler.
Suat Yıldırım = O, bu sözü hakka dönsünler diye, gelecek nesillere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.
Süleyman Ateş = Ve bu sözü ardında kalıcı bir söz yaptı ki (insanlar Allah'a kulluğa) dönsünler.
Tefhim-ul Kuran = Ve bunu (bu tevhid inancını) onun ardında (kendi soyunda) kalıcı bir kelime olarak kılıp bıraktı ki belki (Allah'a) dönerler diye.
Ümit Şimşek = İnsanlar hakka dönsünler diye, İbrahim bu sözü ardında miras bıraktı.
Yaşar Nuri Öztürk = O, sözünü, kendinden sonra yaşayacak bir mesaj yaptı ki, insanlar hakka dönebilsinler.
İskender Ali Mihr = Ve onu, zürriyeti içinde bâki (kalıcı) bir kelime kıldı. Umulur ki böylece onlar (putlardan) dönerler.
İlyas Yorulmaz = Allah, İbrahim’in sözünü gelecek insanlar için kalıcı bir söz yaptı ki, belki insanlar (inkârlarından) dönerler.
بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى جَاءهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُّبِينٌ
Zuhruf / 29 -
Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = Doğrusu onları (Mekke müşriklerini) ve atalarını kendilerine hak olan Kur’an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırırım.
Abdulbaki Gölpınarlı = Belki de ben, onları da, atalarını da, onlara bir gerçek ve apaçık bir peygamber gelinceye dek geçindirmedeydim.
Abdullah Parlıyan = Doğrusu bunları da, babalarını da kendilerine gerçekleri içeren kitap ve onu açıklayan peygamber gelinceye kadar yaşattım.
Adem Uğur = Doğrusu bunları da atalarını da kendilerine hak ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.
Ahmed Hulusi = Bunları ve onların atalarını, kendilerine Hak ve apaçık bir Rasûl gelinceye kadar dünyadan yararlandırdım.
Ahmet Tekin = Doğrusu ben bunları da, babalarını da, kendilerine gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak kitap Kur’ân ve hakkı açıklayan bir Rasul gelinceye kadar, dünya nimetlerinden faydalandırdım.
Ahmet Varol = Gerçek şu ki, onları ve atalarını kendilerine gerçek ve açıklayıcı peygamber gelinceye kadar geçindirdim.
Ali Bulaç = Hayır; Ben onları ve atalarını, kendilerine hak ve açıklayan bir elçi gelinceye kadar metalandırdım, yaşattım.
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu şu (Mekke’li) kâfirleri ve atalarını, kendilerine kitab ve elçiliği (mucizelerle) aşikâr bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp yaşattım.
Ali Ünal = Doğrusu, kendilerine hak ve onu apaçık ortaya koyacak bir rasûl geleceği âna kadar şu (Mekke halkının da), atalarının da hayatta kalmalarına müsaade ettim ve kendilerine geçimlikler verdim.
Bayraktar Bayraklı = Doğrusu ben, bunları ve babalarını, bu gerçek ve onu açıklayan bir peygamber gelene kadar geçindirdim.
Bekir Sadak = Hayir; Ben bunlari ve babalarini gercek ve onu aciklayan bir peygamber gelene kadar gecindirdim.
Celal Yıldırım = Fakat bunları ve babalarını, kendilerine hakk ve (onu) açıklayan peygamber gelinceye kadar bir süre geçindirip yararlandırdık.
Cemal Külünkoğlu = Doğrusu ben, bunları da babalarını da kendilerine hak olan (Kitap) ve (onu) açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.
Diyanet İşleri (eski) = Hayır; Ben bunları ve babalarını gerçek ve onu açıklayan bir peygamber gelene kadar geçindirdim.
Diyanet Vakfi = Doğrusu bunları da atalarını da kendilerine hak ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.
Edip Yüksel = Doğrusu, kendilerine gerçek ve apaçık bir elçi varıncaya kadar şunlara ve atalarına imkan tanıdım.
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat şunları ve atalarını ta kendilerine hakk ve bir Resuli mübîn gelinciye kadar müstefid edip yaşattım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat bunları ve atalarını kendilerine hak ve apaçık anlatan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp yaşattım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.
Gültekin Onan = Hayır; ben onları ve atalarını, kendilerine hak ve açıklayan bir elçi gelinceye kadar metalandırdım, yaşattım.
Harun Yıldırım = Hayır; Ben onları ve atalarını, kendilerine hak ve açıklayan bir rasul gelinceye kadar faydalandırdım.
Hasan Basri Çantay = Daha doğrusu ben onları da, atlarını da, kendilerine hak (ve şerîat hükümlerini) açıklayan bir peygamber gelinceye kadar, fâidelendirdim (yaşatdım).
Hayrat Neşriyat = Daha doğrusu bunları da atalarını da kendilerine o hak (olan Kur’ân) ve (onu)açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (yaşatarak dünya ni'metlerinden) faydalandırdım.
İbni Kesir = Hayır. Ben, onları da, atalarını da hakkı açıklayan bir peygamber gelene kadar geçindirdim.
Kadri Çelik = Doğrusu bunları da babalarını da, kendilerine hak (din) ve hakikati açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.
Muhammed Esed = Şimdi, (İbrahim'den sonra yaşamış olanlara gelince,) onlara -ve atalarına- her şeyi apaçık ortaya seren bir elçi aracılığıyla hakikati gönderinceye kadar istedikleri gibi yaşamalarına izin verdim:
Mustafa İslamoğlu = Ama nerde! Ben, işte şunların ve atalarının, hakikat ve (o hakikat) apaçık ortaya koyan bir elçi gelinceye kadar safa sürmelerine izin verdim.
Ömer Nasuhi Bilmen = Fakat onları ve atalarını kendilerine o hak ve apaçık resûl gelinceye kadar fâidelendirdim.
Ömer Öngüt = Doğrusu ben bunları da atalarını da, kendilerine hak ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.
Şaban Piriş = Evet, onları ve atalarını kendilerine hak ve apaçık bir elçi gelinceye kadar nimetlendirdim.
Sadık Türkmen = Doğrusu bunları ve babalarını kendilerine apaçık gerçeği ortaya koyan, bir elçi gelinceye kadar yaşatıp geçindirdim.
Seyyid Kutub = Doğrusu bunları da, babalarını da kendilerine hak ve hakikatı açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.
Suat Yıldırım = Doğrusu, Ben bunları da, babalarını da kendilerine hakikat ve onu açıklayan peygamber gelinceye kadar yaşattım.
Süleyman Ateş = Doğrusu bunları da, babalarını da kendilerine gerçek söz ve (onu) açıklayan elçi gelinceye dek yaşattım.
Tefhim-ul Kuran = Hayır; Ben onları ve atalarını, kendilerine hak ve açıklayan bir peygamber gelinceye kadar metalandırıp yaşattım.
Ümit Şimşek = Bunları ve atalarını da, kendilerine hak ve onu açıklayıcı peygamber gelinceye kadar nimetlerimden nasiplendirdim.
Yaşar Nuri Öztürk = Ben, şunlar ve atalarını, kendilerine hak ve açık kanıtlı resul gelinceye kadar nimetlendirdim.
İskender Ali Mihr = Hayır, ben onları ve babalarını, onlara Hakk (Kur’ân) ve O’nu açıklayan bir resûl gelinceye kadar metalandırdım.
İlyas Yorulmaz = O toplulukların ve atalarının geçimliklerini, hak (Kur’an) ve açıklayıcı elçi onlara gelinceye kadar, ben verdim.
وَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ
Zuhruf / 30 -
Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Diyanet İşleri = Fakat kendilerine Hak gelince, “Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onlara gerçek gelince de bu dediler, büyü ve biz şüphe yok ki inkâr etmedeyiz onu.
Abdullah Parlıyan = Fakat onlara gerçekleri içeren mesajım gelince: “Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr edenleriz” dediler.
Adem Uğur = Fakat kendilerine hak gelince: Bu bir büyüdür, biz onu tanımıyoruz, dediler.
Ahmed Hulusi = Hak onlara geldiğindeyse dediler: "Bu bir büyüdür. . . Biz Onu kabul etmeyiz!"
Ahmet Tekin = Kendilerine hak kitap Kur’ân geldiği zaman:'Bu aklı etki altına alan büyüleyici bir sözdür. Biz onu inkâr ediyoruz.' dediler.
Ahmet Varol = Hak kendilerine gelince de: 'Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr edenleriz' dediler.
Ali Bulaç = Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: "Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona (karşı) kafir olanlarız."
Ali Fikri Yavuz = Fakat onlara hak (kitab ve peygamber) gelince: “- Bu bir sihirdir; biz buna inanmayız.” dediler.
Ali Ünal = Ve nihayet hak kendilerine geldi, fakat onlar, “Bir büyü bu ve biz onu kesinlikle reddediyoruz.” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Bu gerçek kendilerine geldiğinde, “Bu bir büyüdür. Biz onu reddediyoruz” dediler.
Bekir Sadak = Gercek kendilerine geldigi zaman: «Bu bir buyudur. Dogrusu biz onu inkar ediyoruz» dediler.
Celal Yıldırım = Hakk onlara geldiği zaman, «bu bir sihirdir ve biz elbette onu inkâr edenlerizdir,» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Fakat kendilerine hak gelince: “Bu büyüdür biz onu tanımayız” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Gerçek kendilerine geldiği zaman: 'Bu bir büyüdür. Doğrusu biz onu inkar ediyoruz' dediler.
Diyanet Vakfi = Fakat kendilerine hak gelince: Bu bir büyüdür, biz onu tanımıyoruz, dediler.
Edip Yüksel = Kendilerine gerçek geldiği zaman, 'Bu bir büyüdür ve biz onu inkar ediyoruz,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yaşattım da kendilerine hakk gelince «bu bir sihirdir, biz buna inanmayız» dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yaşattım da kendilerine hak gelince: «Bu bir sihirdir, biz buna inanmayız.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendilerine hak geldiği zaman onlar: «Bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz.» dediler.
Gültekin Onan = Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: "Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona kafir (olanlar)ız."
Harun Yıldırım = Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: “Bu bir sihirdir, doğrusu biz ona kâfir olanlarız.”
Hasan Basri Çantay = (Fakat) kendilerine o hak gelince onlar «Bu, sihirdir. Biz onu (inkâr ile) küfredicileriz» demişlerdir.
Hayrat Neşriyat = Fakat kendilerine o hak gelince: 'Bu bir sihirdir ve doğrusu biz onu inkâr edicileriz' dediler.
İbni Kesir = Hak kendilerine geldiğinde ise: Bu bir büyüdür. Doğrusu biz, onu inkar ediyoruz, dediler.
Kadri Çelik = Ancak kendilerine hak gelince dediler ki: “Bu bir büyüdür, doğrusu biz onu inkâr edicileriz.”
Muhammed Esed = ama şimdi hakikat onlara ulaşınca, "Bütün bunlar sadece büyüleyici laflardır ve biz onlarda bir doğruluk payı olduğuna inanmıyoruz!" derler.
Mustafa İslamoğlu = Ama hakikat ayaklarına kadar geldiği zaman da, "Bu bir sihirdir, biz bunu kesinlikle reddediyoruz" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, kendilerine hak geldi. Dediler ki: «Bu, bir sihirdir ve şüphe yok ki, biz bunu inkâr edicileriz.»
Ömer Öngüt = Hak kendilerine gelince: "Bu bir sihirdir, doğrusu biz onu tanımıyoruz. " dediler.
Şaban Piriş = Onlara hak geldiği zaman: -Bu bir aldatmacadır, biz onu tanımıyoruz. dediler.
Sadık Türkmen = Gerçek kendilerine gelince; “Bu bir büyüdür, biz onu inkâr edicileriz” dediler.
Seyyid Kutub = Fakat kendilerine hak gelince: «Bu büyüdür biz onu tanımayız.» dediler.
Suat Yıldırım = (30-31) Ama bu gerçek kendilerine gelince: "Bu sihirdir, biz bunu kabul etmeyiz" dediler ve eklediler: "Bu Kur’ân, bu iki şehirden büyük bir adama indirilseydi ya!"
Süleyman Ateş = Fakat kendilerine gerçek gelince: "Bu, büyüdür, biz onu tanımayız" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: «Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona (karşı) kâfir olanlarız.»
Ümit Şimşek = Fakat onlara hak geldiğinde 'Bu büyüdür; biz buna inanmıyoruz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne var ki, hak kendilerine geldiğinde şöyle dediler: "Bu bir büyü, biz bunu inkâr ediyoruz!"
İskender Ali Mihr = Ve onlara Hakk (Kur’ân) geldiği zaman: “Bu bir sihirdir ve şüphesiz biz, onu inkâr edenleriz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlara hak (Kur’an) geldiğinde “Bu sihirdir. Biz onu ret edip inkar ediyoruz. ”
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
Zuhruf / 31 -
Ve kâlû lev lâ nuzzile hâzel kur’ânu alâ raculin minel karyeteyni azîm(azîmin).
Diyanet İşleri = “Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bu Kur'ân dediler, iki şehirden birinin en büyük, en ileri gelen adamına inseydi ne olurdu?
Abdullah Parlıyan = Ve dediler ki: “Bu Kur'ân iki şehirden, yani Taif ve Mekke'nin birinin en büyük, en ileri gelen adamına inseydi ne olurdu?”
Adem Uğur = Ve dediler ki: Bu Kur'an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Bu Kur'ân şu iki şehrin büyük adamlarından birine niye indirilmedi?"
Ahmet Tekin = Onlar: 'Bu Kur’ân, şu iki şehrin birisinden, Mekkeli veya Tâifli önde gelen bir adama, bölüm bölüm indirilmeli, değil miydi?' dediler.
Ahmet Varol = Ve dediler ki: 'Bu Kur'an iki kentin birinden, büyük bir adama indirilmeli değil miydi?'
Ali Bulaç = Ve dediler ki: "Bu Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?"
Ali Fikri Yavuz = Yine şöyle dediler: “- Şu Kur’an, iki memleketten (Mekke ve Taif’den) bir büyük adama (mal ve mevkii büyük bir kimseye) indirilseydi ya!...”
Ali Ünal = Ve şunu da söylediler: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden önde gelen büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”
Bayraktar Bayraklı = Devamla dediler ki: “Bu Kur'ân, iki şehirden bir büyük adama indirilmeliydi!”[532]
Bekir Sadak = «Bu Kuran, iki sehrin birinden bir buyuk adama indirilmeli degil miydi?» dediler.
Celal Yıldırım = Ve bir de dediler ki: «Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?»
Cemal Külünkoğlu = “Bu Kur'an, iki şehirden (Mekke ve Taif'ten) bir büyük adama indirilseydi ya!” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Bu Kuran, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?' dediler.
Diyanet Vakfi = Ve dediler ki: Bu Kur'an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?
Edip Yüksel = 'Bu Kuran, şu iki kentten ünlü ve büyük bir adama indirilmeli değil miydi?' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve «ne olurdu şu Kur'an iki memleketten bir büyük adama indirilse idi» dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve: «Ne olurdu şu Kur'an iki şehirden (Mekke, Taif) bir büyük adama indirilseydi?» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yine Onlar: «Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?» dediler.
Gültekin Onan = Ve dediler ki: 'Bu Kur'an iki kentin birinden, büyük bir adama indirilmeli değil miydi?'
Harun Yıldırım = Ve dediler ki: “Bu Kur’an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?”
Hasan Basri Çantay = Bir de (şunu) söylediler: «Şu Kur'an iki memleketin birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi»?
Hayrat Neşriyat = Ve dediler ki: 'Bu Kur’ân, iki şehirden (birinde bulunan) büyük bir adama indirilmeli değil miydi?'
İbni Kesir = Ve dediler ki: Bu Kur'an, o iki kasabanın birinden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?
Kadri Çelik = Ve dediler ki: “Bu Kur'an, neden iki şehirden (Mekke ve Taif'ten) birinin büyük bir adamına indirilmedi?”
Muhammed Esed = Devamla dediler ki: “Bu Kur'ân, iki şehirden bir büyük adama indirilmeliydi!”[532]
Mustafa İslamoğlu = Yine dönüp dediler ki: "Bu ilahi mesaj, şu iki şehrin en büyük (adam)ların birine inmeli değil miydi?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Şu Kur'an, iki beldeden bir büyük erkek üzerine indirilmiş olmalı değil midir?»
Ömer Öngüt = Ve dediler ki: "Bu Kur'an iki şehirden (Mekke ve Taif'ten) bir büyük adama indirilmeli değil miydi?"
Şaban Piriş = -Bu Kur’an iki şehrin büyüklerinden bir adama indirilmeli değil miydi? dediler.
Sadık Türkmen = Yine dediler ki: “Bu Kur’an şu iki şehirden, (mevki sahibi) büyük bir adam üzerine indirilmeli değil miydi?”
Seyyid Kutub = Ve dediler ki: «Bu Kur'an iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?»
Suat Yıldırım = (30-31) Ama bu gerçek kendilerine gelince: "Bu sihirdir, biz bunu kabul etmeyiz" dediler ve eklediler: "Bu Kur’ân, bu iki şehirden büyük bir adama indirilseydi ya!"
Süleyman Ateş = Ve dediler ki: "Bu Kur'ân iki kentten, büyük bir adama indirilmeli değil miydi?"
Tefhim-ul Kuran = Ve dediler ki: «Bu Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?»
Ümit Şimşek = Bir de 'Bu Kur'ân iki şehirden birindeki büyük bir adama indirilseydi ya' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve dediler: "Şu Kur'an, iki kent içinden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?"
İskender Ali Mihr = Ve dediler ki: “Bu Kur’ân’ın, iki beldeden, bir büyük adama indirilmesi gerekmez miydi?”
İlyas Yorulmaz = “Bu Kur’an, şu iki büyük şehre mensup bir adama indirilmesi gerekmiyor muydu?” dediler.
أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
Zuhruf / 32 -
E hum yaksimûne rahmete rabbik(rabbike), nahnu kasemnâ beynehum maîşetehum fîl hayâtid dunyâve refa’nâ ba’dahum fevka ba’dın derecâtin li yettehıze ba’duhum ba’dan suhriyyâ(suhriyyen), ve rahmetu rabbike hayrun mimmâ yecmaûn(yecmaûne).
Diyanet İşleri = Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar mı Rabbinin rahmetini pay edecekler? Biziz geçimlerini, aralarında paylaştıran dünyâ yaşayışında ve bir kısmı, bir kısmına hizmet etsin diye bâzılarını derece bakımından bâzılarından üstün halkettik ve Rabbinin rahmeti, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
Abdullah Parlıyan = Onlar mı Rabbinin rahmetini paylaştıracaklar. Dünya hayatında onların geçimliklerini pay eden biziz ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbinin rahmeti onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
Adem Uğur = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Ahmed Hulusi = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz taksim ettik. . . Kimilerini kimilerinden (zenginlik ve etiket olarak) daha yüksek kıldık ki, bazısı bazısına boyun eğdirsin. . . Rabbinin rahmeti, onların toplayıp biriktirdikleri şeylerden (zenginlikten) daha hayırlıdır.
Ahmet Tekin = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların maîşetlerini, rızıklarını ve servetlerini aralarında taksim eden biziz.Allah’ın koyduğu kurallara, insan haklarına riayet ederek birbirlerine işlerini gördürsünler, istihdam etsinler diye, onların bir kısmını maddî-manevî bakımlardan diğerlerinden derece derece üstün kılan da biziz. Rabbinin rahmeti ve merhameti ile muamelesine mazhar olmak, onların kazanıp biriktirdikleri servetten daha hayırlıdır.
Ahmet Varol = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık ve biri birine iş gördürebilsin diye bazılarını bazılarından derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
Ali Bulaç = Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini aralarında biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshir' etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti; toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.
Ali Fikri Yavuz = Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Onların bu dünya hayatındaki geçim rızıklarını aralarında biz böldük. Bir kısmını da derecelerle diğerinin üstüne çıkardık ki, bir kısmı bir kısmını tutub çalıştırsın (işinde kullansın ve kaynaşsınlar). Rabbinin rahmeti ise, kâfirlerin (mal ve mülk olarak dünyada) toplayıb durduklarından daha hayırlıdır.
Ali Ünal = Rabbinin rahmetini yoksa onlar mı taksim ediyor (da, dilediklerine peygamberlik veriyor, dilediklerini ona uygun görmüyorlar)? (Sonra, zenginlik ve dünyalık mevkilerine bakarak insanlara nasıl büyüklük atfedebilirler ki,) dünya hayatında onların geçimliklerini de aralarında Biz taksim ediyor ve kimisi kimisini istihdam etsin de birbirlerinden yararlansınlar diye geçimlik noktasında bazısını bazısından farklı derecelerde üstün kılıyoruz. Rabbinin (iman, hidayet ve peygamberlik) rahmeti ise, onların toplayıp biriktirdikleri her şeyden çok daha hayırlıdır.
Bayraktar Bayraklı = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz onların dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bir kısmının diğerlerine iş gördürebilmesi için, bir kısmını bir kısmından derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha iyidir.
Bekir Sadak = Rabbinin rahmetini onlar mi taksim edip paylastiriyorlar? Dunya hayatinda onlarin gecimliklerini aralarinda Biz taksim ettik; birbirlerine is gordurmeleri icin kimini kimine derecelerle ustun kildik; Rabbinin rahmeti, onlarin biriktirdikleri seylerden daha iyidir.
Celal Yıldırım = Rabbin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar ? Oysa Dünya hayatında onların geçimliğini aralarında taksim eden, bir kısmını diğerine iş gördürmek için kimini kiminin üstüne derecelerle yükselttik. Rabbin rahmeti ise, onların toplayıp biriktirdiklerinden hayırlıdır.
Cemal Külünkoğlu = Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.
Diyanet Vakfi = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Edip Yüksel = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık; birbirlerine iş gördürebilmeleri için onları birbirlerine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha iyidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbının rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların o Dünya hayattaki maışetlerini aralarında biz taksim ettik ve bir kısmını diğerinin derecelerle üstüne çıkardık ki ba'zısı ba'zısını tutsun, çalıştırsın rabbının rahmeti ise onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini aralarında Biz taksim ettik. Bir kısmını diğerinin üstüne çıkardık ki derecelerle bazısı bazısını tutsun çalıştırsın. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Gültekin Onan = Senin rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini aralarında biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshir etmesi' için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti, toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.
Harun Yıldırım = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında, geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Onların bir kısmı diğer bir kısmına iş gördürüpgörev ve sorumluluk yüklesin diye, kimini kimine derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti; toplayıpyığdıklarından daha hayırlıdır.
Hasan Basri Çantay = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaşdırıyorlar?! Dünyâ hayâtında onların maişetlerini bile aralarında (onlar değil) biz taksîm etdik. Kimi derece derece diğer kiminin üstüne çıkardık ki bir kısmı bir kısmını iş adamı edinsin. Rabbinin rahmeti onların toplayageldiklerinden daha hayırlıdır.
Hayrat Neşriyat = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayâtında onların geçimliklerini aralarında, biz paylaştırdık; bir kısmı bir kısmını hizmetkâr edin(erek yanında çalıştır)sın diye, kimilerini kimilerinin üstünde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti ise, (onların)biriktirmekte oldukları şeylerden hayırlıdır.
İbni Kesir = Yoksa Rabbının rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürebilmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbının rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Kadri Çelik = Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırmaktadırlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık ve birbirlerine işlerini gördürsünler diye bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Senin Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığmakta olduklarından daha hayırlıdır.
Muhammed Esed = Rabbinin rahmetini yoksa onlar mı bölüştürüyorlar? (Hayır, nasıl ki) bu dünyada geçim araçlarını onlar arasında bölüştüren ve onların bazısını başkalarına yardım etmeleri için diğerlerinin üstüne çıkaran Biziz; (aynı şekilde, dilediğimize manevi bağışlarda bulunan da Biziz): Rabbinin bu rahmeti, onların yığabilecekleri bütün (dünyevi servetler)den daha hayırlıdır.
Mustafa İslamoğlu = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Asıl onlar arasında, bu dünya hayatındaki geçimlerini paylaştıran ve bir kısmı diğer kısmını istihdam etsin diye birbirlerine farklı oran ve alanlarda üstün kılan Biziz: Rabbinin rahmeti var ya: onların biriktirdiği her şeyden daha değerlidir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz onların aralarında dünya hayatındaki mâişetlerini taksim ettik ve bazılarını bazıları üzerine dereceleri itibariyle yükselttik. Tâ ki bazıları bazısını istihdam edebilsin ve Rabbinin rahmeti ise onların topladıklarından hayırlıdır.
Ömer Öngüt = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini (geçimliklerini) kendi aralarında biz taksim ettik. Kimini kimine derece derece üstün kıldık ki, bir kısmı bir kısmını iş adamı edinsin, (böylece kaynaşsınlar). Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Şaban Piriş = Rabbin’in rahmetini onlar mı taksim ediyor? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Onlardan bir bölümünü, birbirlerine iş gördürebilsinler diye diğerlerinin üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır.
Sadık Türkmen = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatı içinde, onların aralarındaki geçim kaynaklarına Biz izin verdik. Onlardan bazısını, bazıları üzerine derecelerle/kabiliyetce üstün kıldık ki; onların bazısı bazısını çalıştırsın! Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıkları şeylerden daha iyidir.
Seyyid Kutub = Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliliklerini Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.
Suat Yıldırım = Senin Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kimini kimine üstün kılan Biziz. Senin Rabbinin rahmeti ise, onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.
Süleyman Ateş = Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünyâ hayâtında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki biri, diğerine iş gördürebilsin. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.
Tefhim-ul Kuran = Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırmaktadırlar? Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshîr' etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Senin Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığmakta olduklarından daha hayırlıdır.
Ümit Şimşek = Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyor? Oysa dünya hayatında onların geçimlerini Biz bölüştürdük ve birbirlerini istihdam etmelerine imkân verecek şekilde kimini diğerlerinden üstün düzeylere yükselttik. Fakat Rabbinin rahmeti, onların toplayabileceği herşeyden daha hayırlıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Ve onların kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, bazısı bazısını tutup çalıştırsın. Rabbinin rahmeti, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır.
İskender Ali Mihr = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Biz onların dünya hayatında maişetlerini (geçimlerini) aralarında taksim ettik. Onların bir kısmının derecelerini, diğerlerinin üzerine yükselttik (üstün kıldık). Onların bir kısmı diğerlerini emrinde çalıştırsın diye. Ve senin Rabbinin rahmeti, onların topladığı şeylerden (başka insanları çalıştırmayıp biriktirdikleri paradan) daha hayırlıdır.
İlyas Yorulmaz = Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip dağıtıyorlar. Onların dünya hayatındaki geçimliklerini, biz taksim edip aralarında dağıtıyoruz. İnsanlardan bir kısmını bir kısmının üzerinde, daha çok vererek üstün tuttuk ki, iyi durumda olanların az verilenleri çalıştırıp işlerini gördürsünler diye. Rabbinin rahmeti, onların topladıklarından daha hayırlıdır.
وَلَوْلَا أَن يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَن يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِّن فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
Zuhruf / 33 -
Ve lev lâ en yekûnen nâsu ummeten vâhıdeten le cealnâ limen yekfuru bir rahmâni li buyûtihim sukufen min fıddatin ve meârice aleyhâ yazherûne.
Diyanet İşleri = Eğer bütün insanlar (kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bütün insanların, kâfir olmaları gibi bir mahzur bulunmasaydı rahmânı inkâr edenlerin evlerindeki tavanları ve üstüne basıp çıktıkları merdivenleri bile gümüşten halk ederdik.
Abdullah Parlıyan = Eğer sınırsız zenginliklerin, önlerine serilmesiyle, bütün insanlar küfürde birleşen tek bir toplum haline gelecek olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine, gümüşten tavanlar ve üzerine basıp çıkacakları, gümüşten merdivenler yapardık.
Adem Uğur = Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
Ahmed Hulusi = Eğer insanların (zenginlikleri) tek bir anlayış toplumu hâline gelmeleri sonucunu getirmeseydi (zenginlik dışa dönük yaşamı getireceği için kişiyi içe dönük zenginlikten engeller), elbette Rahmân'ın hakikatleri olduğu gerçeğini inkâr edenlerin evlerini gümüşten tavanlar ve çıkacakları gümüşten merdivenlerle donatırdık. . .
Ahmet Tekin = Bütün insanların küfürde birleşerek bir tek ümmet haline gelmesi söz konusu olmasaydı, nezdimizde bir değer ifade etmeyen dünya zinetlerini rahmet sahibi Rahman olan Allah’ı inkâr eden kimselere verir, evlerine, gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları gümüş merdivenler, asansörler yapardık.
Ahmet Varol = Eğer insanlar (küfürde) tek bir ümmet olacak olmasaydı Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.
Ali Bulaç = Eğer insanlar (Allah'a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı (Allah'ı) inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenler yapardık.
Ali Fikri Yavuz = Eğer insanlar (kâfirlerin dünyadaki refahına bakarak hırslanmasalar ve bu yüzden küfre rağbet etmeseler ve böylece) tek bir (kâfir) ümmet haline gelmiyecek olsalardı, biz O Rahmân’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerinde çıkacakları merdivenler (yukarı çıkarma vasıtaları) yapardık.
Ali Ünal = Eğer insanlar (sadece dünyayı talep edip, Âhiret’i terk ve ihmalle, neticede küfür etrafında) tek bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, Rahmân’ı ret ve inkâr eden herkese (öyle servet verirdik ki,) evlerinin tavanları gümüşten olurdu ve üzerlerine basarak (üst kata) çıkacakları merdivenleri de;
Bayraktar Bayraklı = İnsanlar bir tek ümmet haline gelmeyecek olsalardı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve merdivenlerini gümüşten yapardık.
Bekir Sadak = (33-35) Eger butun insanlar tek ummet olma durumuna gelmiyecek olsaydi, Rahman olan Allah'i inkar edenlerin evlerinin tavanlarini, uzerinde yukseldikleri merdivenleri, evlerinin kapilarini, uzerine yaslanacaklari kerevetleri gumusten yapar ve altin bezeklerle islerdik. Bunlarin hepsi ancak dunya hayatinin gecimligidir. Ahiret, Rabbinin katinda O'na karsi gelmekten sakinanlaradir. *
Celal Yıldırım = Eğer insanların (küfür ve sapıklıkta toplanıp) bir tek ümmet olma sakıncası olmasaydı. Rahman (olan Allah)'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanını, üzerine çıktıkları merdivenleri ;
Cemal Külünkoğlu = Eğer insanların (inkârcıların dünyadaki refahına bakıp onlar gibi yaşamak isteyerek) küfürde birleşen tek bir ümmet olması (tehlikesi) olmasaydı, Rahman olan (Allah')ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenleri gümüşten yapardık.
Diyanet İşleri (eski) = (33-35) Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.
Diyanet Vakfi = Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
Edip Yüksel = Tüm insanlar (inkarcılıkta) bir tek toplum olacak olmasaydı, Rahman'ı inkar edenlerin evini gümüş tavanlar ve binip çıkacakları merdivenlerle donatırdık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve eğer insanlar hep (küfre sapacak) bir ümmet olacak olması idi biz o Rahman’a küfreden kimselerin her halde evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerinde çıkacakları asansörler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer insanlar hep (küfre sapacak) bir ümmet olacak olmasaydı. Biz o Rahman'ı inkar eden kimselerin evlerine muhakkak gümüşten tavanlar ve üzerlerinde çıkacakları asansörler yapardık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.
Gültekin Onan = Eğer insanlar [Tanrı'ya karşı isyanda birleşip] tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmana küfredenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenler yapardık.
Harun Yıldırım = Eğer insanlar tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman’a kâfir olanların evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıpyükselecekleri merdivenler yapardık.
Hasan Basri Çantay = Eğer (bütün) insanlar (küfre imrenecek) birtek ümmet haaline gelmeyecek olsaydı O çok esirgeyen (Allah) a küfreden kimselerin evlerinin tavanlarını, üstünden çıkacakları merdivenleri,
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki insanlar (küfürde birleşen) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
İbni Kesir = Şayet insanlar, tek bir ümmet haline gelmeyecek olsaydı; Rahman'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerinde yükseldikleri merdivenleri gümüşten yapardık.
Kadri Çelik = Eğer insanlar (Allah'a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenler yapardık.
Muhammed Esed = Eğer (sınırsız zenginliklerin önlerine serilmesiyle) bütün insanlar tek bir (şeytani) toplum haline gelmiyecek olsaydı, (şimdi) Rahman'ı inkar edenlerin evlerini gümüşten çatılar ve tırmanacakları (gümüşten) merdivenler ile donatırdık;
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer bütün insanlar (küfür ve nankörlükte ittifak etmiş) tek tip bir toplum halini almayacak olsaydı; Rahman'ı inkar eden şu kimselerin konaklarını gümüşten damlarla ve üzerinde gösteriş yapacakları seyir teraslarıyla donatırdık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer insanlar (küfre düşüp) bir ümmet olacak olmasa idiler elbette Rahmân'ı inkâr edenlerin evleri ve üzerine çıktıkları merdivenleri için gümüşten tavanlar kılardık.
Ömer Öngüt = Eğer bütün insanlar (küfre meyledip) tek bir ümmet olma durumuna düşmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
Şaban Piriş = Eğer insanlar tek bir toplum olmayacak olsaydı, Rahman’a nankörlük edenlerin evlerinin çatılarını ve üzerine çıkıp yükseldikleri merdivenleri gümüşten yapardık.
Sadık Türkmen = Şayet insanların (özenti nedeniyle özgür düşünemeyen), bir tek millet olması durumu olmasaydı; elbette, Rahmân(iyiliği sonsuz olan)’ı inkâr eden kimselerin evlerine; gümüşten çatılar ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenler,
Seyyid Kutub = İnsanlar küfürde birleşen bir tek ümmet olmayacak olsaydı, Rahman'ı inkar edenlerin evlerinin tavanları ve üzerine binip çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.
Suat Yıldırım = (33-35) Eğer, bütün insanların dinsizliğe imrenecek bir tek ümmet haline gelme mahzuru olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine kurulacakları koltukları hep gümüşten yapardık. Onları altına, mücevhere boğardık. Fakat bütün bunlar dünya hayatının geçici metâından ibarettir. Âhiret ise Rabbinin nezdinde Allah’a karşı gelmekten sakınanlara mahsustur.
Süleyman Ateş = İnsanlar (küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasaydı. Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık.
Tefhim-ul Kuran = Eğer insanlar (Allah'a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmana (Allah'a karşı) küfredenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenler yapardık.
Ümit Şimşek = İnsanlar tek bir inkârcı millet haline gelecek olmasa, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve bastıkları merdivenlerini gümüşten yapardık.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsanlar bir tek ümmet haline gelmeyecek olsalardı, o Rahman'a nankörlük edenlerin evlerine gümüşten tavanlar çatar, sırtlarına binip yükselecekleri merdivenler/asansörler yapardık.
İskender Ali Mihr = Eğer insanlar tek bir ümmet haline gelecek olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine mutlaka gümüşten tavanlar ve üzerinde yükseldikleri merdivenler yapardık.
İlyas Yorulmaz = Eğer insanların hepsi tek bir inanç altında birleşmiş olsalardı, şu anda Rahmanı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını ve evlere çıktıkları merdivenleri gümüşten yapardık.
وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُونَ
Zuhruf / 34 -
Ve li buyûtihim ebvâben ve sururen aleyhâ yettekiûn(yettekiûne).
Diyanet İşleri = (34-35) Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O’na karşı gelmekten sakınanlarındır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve evlerinin kapılarını ve üstüne oturup yaslandıkları tahtları gümüşten yapardık.
Abdullah Parlıyan = Ve evlerine, gümüş kapılar üzerine yaslanacakları koltukları da hep gümüşten yapardık.
Adem Uğur = Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).
Ahmed Hulusi = Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerlerinde yaslanacakları koltuklar. . .
Ahmet Tekin = Evlerini, kapılarını ve üzerine oturup yaslanacakları koltukları da, hep gümüşten yapardık.
Ahmet Varol = Evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar (yapardık).
Ali Bulaç = Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıp dayanacakları koltuklar,
Ali Fikri Yavuz = Odalarına da (gümüşten) kapılar ve üzerlerine kurulub yaslanacakları koltuklar (yapardık)...
Ali Ünal = Ve evlerinin kapıları ve üzerlerine kurulacakları koltukları da.
Bayraktar Bayraklı = (34-35) Evlerini gümüşten kapılar ve yaslanacakları koltuklarla donatıp süslerdik. Bütün bunlar sadece geçici dünya malıdır. Âhiret ise Rabbin katında muttakiler/ Allah'a saygı duyanlar içindir.
Bekir Sadak = (33-35) Eger butun insanlar tek ummet olma durumuna gelmiyecek olsaydi, Rahman olan Allah'i inkar edenlerin evlerinin tavanlarini, uzerinde yukseldikleri merdivenleri, evlerinin kapilarini, uzerine yaslanacaklari kerevetleri gumusten yapar ve altin bezeklerle islerdik. Bunlarin hepsi ancak dunya hayatinin gecimligidir. Ahiret, Rabbinin katinda O'na karsi gelmekten sakinanlaradir. *
Celal Yıldırım = (34-35) Evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları kanepeleri gümüşten yapar ve altın kaplamalarla işlerdik. Bunların hepsi dünya hayatının kısa süreli yararlanılan geçimliğinden başkası değildir. Âhiret ise, Rabbin yanında korkup sakınanlar içindir.
Cemal Külünkoğlu = (34-35) (İnkârcıların dünyadaki) evlerinin kapılarını ve üzerine kuruldukları koltuklarını da (gümüşten) yapardık. Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici malından ibarettir. Ahiret nimeti ise, Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.
Diyanet İşleri (eski) = (33-35) Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.
Diyanet Vakfi = Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).
Edip Yüksel = Evlerine kapılar ve konforlu mobilyalar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve odalarına kapılar ve üzerlerine kurulacakları koltuklar kanepeler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (34-35) Odalarına kapılar; üzerlerine kurulacakları koltuklar, kanepeler, altın'dan süsler yapardık. Doğrusu bütün bunlar dünya hayatının geçici metaı; ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık.
Gültekin Onan = Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıp dayanacakları koltuklar.
Harun Yıldırım = Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıpdayanacakları koltuklar,
Hasan Basri Çantay = odalarının kapılarını, üzerine yaslanacakları tahtları hep gümüşden yapardık!
Hayrat Neşriyat = Hem evleri için (gümüşten) kapılar ve üzerlerinde yaslanacakları koltuklar(yapardık).
İbni Kesir = Evlerinin kapılarını ve üzerlerine yaslanacakları kerevetleri de,
Kadri Çelik = Evlerinin kapılarını ve üzerinde yaslanıp dayanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).
Muhammed Esed = ve evlerine (gümüş) kapılar, üzerinde yatıp uzanacakları (gümüş) yataklar,
Mustafa İslamoğlu = Dahası evlerini (gümüş) kapılarla, üzerinde yayıla yayıla oturacakları koltuklarla (donatır)
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve evleri için (yine gümüşten) kapılar ve üzerine yaslandıkları tahtlar yapardık.
Ömer Öngüt = Evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları koltukları.
Şaban Piriş = Kapılarını ve arkalarına yaslandıkları koltukları
Sadık Türkmen = Odalarına kapılar ve üzerinde yaslanacakları koltuklar yapardık
Seyyid Kutub = Evlerinin kapılarını ve üzerlerine yaslanacakları koltukları da hep gümüşten yapardık.
Suat Yıldırım = (33-35) Eğer, bütün insanların dinsizliğe imrenecek bir tek ümmet haline gelme mahzuru olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine kurulacakları koltukları hep gümüşten yapardık. Onları altına, mücevhere boğardık. Fakat bütün bunlar dünya hayatının geçici metâından ibarettir. Âhiret ise Rabbinin nezdinde Allah’a karşı gelmekten sakınanlara mahsustur.
Süleyman Ateş = Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, divânlar.
Tefhim-ul Kuran = Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıp dayanacakları koltuklar,
Ümit Şimşek = Evlerinin kapılarını ve üzerine kuruldukları koltuklarını da gümüşten yapardık.
Yaşar Nuri Öztürk = Evlerine kapılar, üzerlerinde yan yatacakları koltuklar yapardık;
İskender Ali Mihr = Ve onların evlerine kapılar ve de üzerine yaslandıkları koltuklar (onları da gümüşten yapardık).
İlyas Yorulmaz = Evlerinin kapılarını ve uzanıp yattıkları koltuklarını da gümüşten yapardık.
وَزُخْرُفًا وَإِن كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ
Zuhruf / 35 -
Ve zuhrufâ(zuhrufen), ve in kullu zâlike lemmâ metâul hayâtid dunyâ, vel âhiretu inde rabbike lil muttekîn(muttekîne).
Diyanet İşleri = (34-35) Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O’na karşı gelmekten sakınanlarındır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onları altınlara, mücevherlere boğardık ve bütün bunlar, dünyâ yaşayışına âit metâlardan ibâret ve âhiretse, Rabbinin katında, çekinenlerin.
Abdullah Parlıyan = Ve onları altına ve mücevherlere boğardık. Ama bunların tümü, bu dünya hayatının gelip geçici zevklerinden başka birşey değildir. Ahiretteki cennet nimetleri ise, yollarını Allah ve kitabıyla bulanlarındır.
Adem Uğur = Ve onları zinetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.
Ahmed Hulusi = Altından süs eşyaları! İşte bunların hepsi dünya hayatının geçici zevklerinden başka bir şey değildir! Sonsuz gelecek yaşam ise Rabbinin indînde korunanlar içindir.
Ahmet Tekin = Daha nice altın zînetler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçici menfaatleri, zevkleridir. Âhiret, ebedî yurt ise Rabbinin katında, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler içindir.
Ahmet Varol = Ve (nice) süsler (verirdik). Bütün bunlar dünya hayatının geçimliğinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahipleri içindir.
Ali Bulaç = Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise, Rabbinin katında muttakiler içindir.
Ali Fikri Yavuz = Onların bu eşyalarını altın yaldızlı ve işlemeli kılardık. Bunların hepsi, ancak dünya hayatının geçici menfaatıdır. Ahiret (cennet) ise, Rabbinin katında, takva sahibleri içindir.
Ali Ünal = Altın (ve daha başka mücevherlere) boğardık onları. Ama bunların her biri, dünya hayatının geçici metaından ibarettir. (Bütün nimetleriyle) Âhiret ise Rabbinin katında, Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten sakınanlara mahsustur.
Bayraktar Bayraklı = (34-35) Evlerini gümüşten kapılar ve yaslanacakları koltuklarla donatıp süslerdik. Bütün bunlar sadece geçici dünya malıdır. Âhiret ise Rabbin katında muttakiler/ Allah'a saygı duyanlar içindir.
Bekir Sadak = (33-35) Eger butun insanlar tek ummet olma durumuna gelmiyecek olsaydi, Rahman olan Allah'i inkar edenlerin evlerinin tavanlarini, uzerinde yukseldikleri merdivenleri, evlerinin kapilarini, uzerine yaslanacaklari kerevetleri gumusten yapar ve altin bezeklerle islerdik. Bunlarin hepsi ancak dunya hayatinin gecimligidir. Ahiret, Rabbinin katinda O'na karsi gelmekten sakinanlaradir. *
Celal Yıldırım = (34-35) Evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları kanepeleri gümüşten yapar ve altın kaplamalarla işlerdik. Bunların hepsi dünya hayatının kısa süreli yararlanılan geçimliğinden başkası değildir. Âhiret ise, Rabbin yanında korkup sakınanlar içindir.
Cemal Külünkoğlu = (34-35) (İnkârcıların dünyadaki) evlerinin kapılarını ve üzerine kuruldukları koltuklarını da (gümüşten) yapardık. Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici malından ibarettir. Ahiret nimeti ise, Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.
Diyanet İşleri (eski) = (33-35) Eğer bütün insanlar tek ümmet olma durumuna gelmeyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı inkar edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, Rabbinin katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.
Diyanet Vakfi = Ve onları zinetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.
Edip Yüksel = Ve nice gösterişli maddeler. Tüm bunlar bu dünya hayatının geçici materyalidir. Ahiret ise Rabbinin katında erdemlilerindir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve altın ziynetler yapardık ve doğrusu bütün bunlar Dünya hayatın geçici metaı, rabbının ındinde. Âhıret ise korunan müttekîler içindir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (34-35) Odalarına kapılar; üzerlerine kurulacakları koltuklar, kanepeler, altın'dan süsler yapardık. Doğrusu bütün bunlar dünya hayatının geçici metaı; ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.
Gültekin Onan = Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise, rabbinin katında muttakiler içindir.
Harun Yıldırım = Ve çekici süsler. Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise, Rabbinin katında muttakiler içindir.
Hasan Basri Çantay = (Onları) altın zînetler (e boğardık). Bunların hepsi dünyâ hayâtının geçici metâından başka şeyler değildir. Âhiret (seâdeti) ise Rabbinin indinde (ancak küfür ve meâsîden) kaçınanlara mahsusdur.
Hayrat Neşriyat = Ve (onlara) nice zuhruf (altın ziynetler verirdik). Hâlbuki doğrusu bütün bunlar, dünya hayâtının (geçici) menfaatinden başka bir şey değildir. Âhiret ise, Rabbinin katında takvâ sâhibleri içindir.
İbni Kesir = Altına boğardık. Bunların hepsi sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise; Rabbının katında müttakiler içindir.
Kadri Çelik = Ve (daha nice) çekici süsler de (verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, senin Rabbinin katında takva sahipleri içindir.
Muhammed Esed = ve (sınırsız ölçüde) altın? Ama bunların tümü, bu dünya hayatının (gelip geçici) zevklerinden başka bir şey değildir; halbuki Allah'a karşı sorumluluk duyanları öteki dünya(da) Rableri katında (mutluluk) bekler.
Mustafa İslamoğlu = ve altına (boğardık). Ne ki bütün bunlar, şu dünya hayatının geçici zevklerinden başka bir şey değildir: Rabbinin katında (daha değerli) olan ahiret ise, sorumluluğunu kuşananlar içindir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve altun (ziynetler yapardık). Bunların hepsi de dünya hayatının (muvakkat) meta'ından başka değildir. Ahiret ise Rabbinin indinde muttakîler içindir.
Ömer Öngüt = Ve onları altın ziynetlere boğardık. Bütün bunların hepsi sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise Rabbinin katında muttakilere (O'nun azabından sakınıp rahmetine sığınanlara) mahsustur.
Şaban Piriş = Ve süsleri de... Bunların hepsi geçici hayatın geçimliğidir. Ahiret ise Rabbin katında korunanlara aittir.
Sadık Türkmen = Ve daha nice süs!.. Bunların hepsi, yalnızca dünya hayatının geçimliğinden ibarettir! Ahiret ise Rabbinin katında korunup sakınanlar içindir.
Seyyid Kutub = ve nice süsler verirdik. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici malından ibarettir. Ahiret nimeti ise, Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.
Suat Yıldırım = (33-35) Eğer, bütün insanların dinsizliğe imrenecek bir tek ümmet haline gelme mahzuru olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine kurulacakları koltukları hep gümüşten yapardık. Onları altına, mücevhere boğardık. Fakat bütün bunlar dünya hayatının geçici metâından ibarettir. Âhiret ise Rabbinin nezdinde Allah’a karşı gelmekten sakınanlara mahsustur.
Süleyman Ateş = Ve (nice) süs(ler verirdik). Bütün bunlar, sâdece dünyâ hayâtının geçiminden ibarettir. Rabbinin katında âhiret ise, (günâhlardan) korunanlar içindir.
Tefhim-ul Kuran = Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise, senin Rabbinin katında muttakiler içindir.
Ümit Şimşek = Onları altın ziynetlere boğardık. Fakat bunların hepsi dünya hayatının gelip geçici menfaatinden ibarettir. Âhiret ise, Rabbinin katında sadece takvâ sahipleri içindir.
Yaşar Nuri Öztürk = Her yanda süsler oluştururduk. İşte bütün bunlar, şu iğreti dünya hayatının nimetidir. Rabbinin katındaki âhiret ise takva sahipleri içindir.
İskender Ali Mihr = Ve (üstlerine) süsler (mücevherler yapardık). Ve bunların hepsi sadece dünya hayatının meta’ıdır. Ve ahiret ise Rabbinin katındadır ve takva sahiplerinindir.
İlyas Yorulmaz = Ve altınlar (verirdik). Bunların hepsi dünya hayatının geçimlikleri. Ahiret ise, Rabbinin katında sakınıp korunanlarındır.
وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ
Zuhruf / 36 -
Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Diyanet İşleri = Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kim, rahmânı anmaktan yüz çevirirse ona bir Şeytan mûsâllat ederiz, artık o, arkadaş olur ona.
Abdullah Parlıyan = Kim Rahman'ın Kur'ân'ından yüz çevirirse, ona bir şeytanı sardırırız da, artık o onun yanından ayrılmaz ve devamlı kötülükleri telkin eden bir arkadaşı olur.
Adem Uğur = Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
Ahmed Hulusi = Kim (dünyevî - dışa dönük şeylerle) Rahmân'ın zikrinden (Allâh Esmâ'sının hakikati olduğunu hatırlayarak bunun gereğini yaşamaktan) âmâ (kör) olursa, ona bir şeytan (vehim, kendini yalnızca beden kabulü ve beden zevkleri için yaşama fikri) takdir ederiz; bu (kabulleniş), onun (yeni) kişiliği olur!
Ahmet Tekin = Kim rahmet sahibi Rahman olan Allah’ın övünç kaynağı Kur’ân’ından uzaklaşarak kör hale gelirse biz ona bir şeytan, bir şeytanî güç musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostu olur.
Ahmet Varol = Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse onun başına bir şeytanı musallat ederiz. Artık o onun yakını olur.
Ali Bulaç = Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Ali Fikri Yavuz = Her kim, Rahmân’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık bu, ona arkadaştır.
Ali Ünal = Kim, (takvaya bedel) Rahmân’ı hatırlayıp anmaktan bile bile yüz çevirir, (sanki O mevcut değilmiş ve kendisini görmüyormuş gibi bir hayat sürerse), ona bir şeytan sardırırız da, artık o şeytan onun ayrılmaz yoldaşı olur.
Bayraktar Bayraklı = Kim Rahmân'ın zikrinden/öğüdünden yüz çevirirse, ona bir şeytan salarız; o, onun yoldaşı olur.[533]
Bekir Sadak = Rahman olan Allah'i anmayi gormemezlikten gelene, yanindan ayrilmayacak bir seytani arkadas veririz.
Celal Yıldırım = Kim de Rahmân'ı anmaktan yana körlük gösterirse, biz ona yandaş olmak üzere bir şeytan sardırırız.
Cemal Külünkoğlu = Kim de Rahman'ın Zikri'ni (Kur'an'ı) görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan musallat ederiz. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.
Diyanet İşleri (eski) = Rahman olan Allah'ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz.
Diyanet Vakfi = Kim Rahmân'ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.
Edip Yüksel = Kim Rahman'ın mesajına aldırış etmezse, ona bir şeytanı sardırırız da onun arkadaşı olur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve her kim Rahmanın zikrinden teâmî ederse biz ona bir Şeytan sardırırız artık o ona arkadaştır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim Rahman'ın zikrinden (Kur'an'dan) körlük edip görmemezlikten gelirse Biz ona bir şeytan sardırırız (musallat ederiz), artık o ona arkadaş olur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.
Gültekin Onan = Kim Rahmanın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Harun Yıldırım = Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun bir yakın dostudur.
Hasan Basri Çantay = Kim O çok esirgeyici (Allah) ın zikrinden göz yumarsa biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun (ayrılmaz) bir arkadaşıdır.
Hayrat Neşriyat = Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, (biz) ona bir şeytanı musallat ederiz de, o ona arkadaş olur.
İbni Kesir = Kim, Rahman'ın zikrinigörmezlikten gelirse; Biz, ona şeytanı musallat ederiz.
Kadri Çelik = Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı salarız da o şeytan artık onun yakın dostu olur.
Muhammed Esed = Rahman'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere (kalıcı) bir şeytani dürtü yerleştiririz.
Mustafa İslamoğlu = Kim Rahman'ın uyarı dolu mesajına kusurlu bir gözle bakarsa, ona bir tür şeytani (öteki kişilik) musallat ederiz de, kendisi onun uydusu haline gelir;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve her kim o Rahmân'ın zikrinden nankörlükte bulunursa ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun için bir refîktir.
Ömer Öngüt = Kim Rahman olan Allah'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır.
Şaban Piriş = Allah’ın zikrini/Kur’an’ı umursamayan kimseye bir şeytanı musallat ederiz de onun yakın bir dostu olur.
Sadık Türkmen = Kim rahmân’ın Zikrinden (Kur’an’dan), yüz çevirerek görmezlikten gelirse; Biz ona şeytanı musallat ederiz/iliştiririz; artık bu, onun yakın bir arkadaşı olur.
Seyyid Kutub = Kim Rahman'ın Kur'an'ından yüz çevirirse ona, bir şeytanı arkadaş veririz ve o şeytan artık onun ayrılmaz dostudur.
Suat Yıldırım = Kim Rahman’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.
Süleyman Ateş = Kim Rahmân'ın zikrine karşı kör olursa ona bir şeytânı sardırırız; artık o, onun (yanından ayrılmaz, ona sürekli olarak kötülükleri telkin eden) arkadaşı olur.
Tefhim-ul Kuran = Kim Rahman (olan Allah)'ın zikrini görmezlikten gelirse, biz, bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur.
Ümit Şimşek = Kim Rahmân'ın zikrine karşı körlük ederse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de kendisine arkadaş olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur.
İskender Ali Mihr = Ve kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.
İlyas Yorulmaz = Kim Rahmanın zikrinden (Kur’an dan) yüz çevirirse, ona bir şeytan musallat ederiz ve o kimse şeytanın yakın arkadaşı olur.
وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ
Zuhruf / 37 -
Ve innehum le yasuddûnehum anis sebîli ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki Şeytanlar, onları yoldan çıkarır ve şüphe yok ki doğru yolu bulduklarını sanırlar.
Abdullah Parlıyan = O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.
Adem Uğur = Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki bunlar onları (hakikate erme) yolundan alıkoyarlar da, onlar hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler!
Ahmet Tekin = Şeytanlar, şeytanî güçler onları doğru yoldan alıkorlar. Onlar da, kendilerinin doğru yolda olduğunu sanırlar.
Ahmet Varol = Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkoyarlar, bunlarsa kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Ali Bulaç = Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki bu şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirildiklerini sanırlar.
Ali Ünal = Bu şeytanlar, onları (Allah’a giden) yoldan alıkoyar ve buna rağmen onlar kendilerini doğru yolun üzerinde zannederler.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar. Ama onlar hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Bekir Sadak = suphesiz onlar bunlari yoldan alikorlar, bunlar da dogru yola eristiklerini sanarlar.
Celal Yıldırım = Ve gerçekten onlar, bunları doğru yoldan alıkorlar da bunlar, doğru yolda bulunduklarını sanırlar.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz ki bu (şeyta)nlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğru yola eriştiklerini sanırlar.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Edip Yüksel = Nitekim onları yoldan çıkarırlar. Buna rağmen onlar doğru yolda olduklarını sanırlar
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve her halde onlar onları yoldan çıkarırlar, onlar ise onları doğru sanırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Muhakkak onlar (şeytanlar) onları yoldan çıkarırlar, onlar ise onları doğru sanırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.
Gültekin Onan = Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.
Harun Yıldırım = Gerçekten bunlar, onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz ki bunlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendi lerinin hidâyete erdirilmiş olduklarını sanırlar.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki şübhesiz onlar (o şeytanlar), bunları mutlaka (doğru) yoldan çıkarırlar da,(o kâfirler) gerçekten kendilerinin hidâyete erdirilmiş kimseler olduklarını sanırlar.
İbni Kesir = Şüphesiz ki onlar da bunları yoldan çıkarırlar. Bunlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.
Kadri Çelik = Gerçekten bunlar (şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.
Muhammed Esed = Bu (şeytani dürtüler) böylelerini (hakikat) yolundan alıkoyar ve bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar!
Mustafa İslamoğlu = artık o onları doğru yoldan çıkarır; berikiler de zanneder ki, kendileri doğru yoldadırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şüphe yok ki, bunlar, onları herhalde doğru yoldan çıkarırlar. Ve onlar da zannederler ki, kendileri şüphe yok hidâyete erdirilmişlerdir.
Ömer Öngüt = Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.
Şaban Piriş = Onlar, bunları yoldan çıkarırlar da, yine de kendilerini doğru yolda sanırlar.
Sadık Türkmen = Kendileri yoldan çıkıp saptıkları halde onlar sanırlar ki, kendileri doğru yoldadırlar!
Seyyid Kutub = O şeytanlar bunları doğru yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.
Suat Yıldırım = Bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar, ama onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.
Süleyman Ateş = O (şeyta)nlar onları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanıp sayarlar.
Ümit Şimşek = Şeytanlar onları yoldan çıkarır; onlar ise kendilerini doğru yolda bilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu şeytanlar onları yoldan saptırırlar. Onlarsa kendilerinin hâlâ hidayet üzere olduklarını sanırlar.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki onlar (şeytanlar), onları mutlaka (Allah’ın) yolundan men ederler (alıkoyarlar). Ve onlar kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar.
İlyas Yorulmaz = Aldatan şeytanlar o kimseleri doğru yoldan çevirirler ve onlarda kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.
حَتَّى إِذَا جَاءنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ
Zuhruf / 38 -
Hattâ izâ câenâ kâle yâ leyte beynî ve beyneke bu’del meşrikayni fe bi’sel karîn(karînu).
Diyanet İşleri = Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!” der.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonunda bizim tapımıza geldi mi keşke der, seninle benim aramda doğuyla batı kadar bir uzaklık olsaydı, gerçekten de ne kötü arkadaşmış.
Abdullah Parlıyan = Sonunda o yoldan çıkan kimse, bizim huzurumuza geldiği zaman kötü arkadaşına der ki: “Keşke benimle senin aranda, iki doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, seni hiç görmeseydim. Meğer sen ne kötü arkadaşmışsın!”
Adem Uğur = O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.
Ahmed Hulusi = Sonunda bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın dost(muşsun sen)."
Ahmet Tekin = Nihayet, Kıyamet günü bize geldiklerinde, arkadaşına:'Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı, sen ne kötü bir arkadaşmışsın.' der.
Ahmet Varol = (38-39) Sonunda Bize gelince arkadasina: «Keski benimle senin aranda dogu ile bati arasindaki kadar uzaklik olsaydi, sen ne kotu arkadas imissin!» der; nedametin bungun size hic faydasiz dokunmaz; zira haksizlik etmistiniz, simdi azabda birlesiniz.
Ali Bulaç = Sonunda bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın dost(muşsun sen)."
Ali Fikri Yavuz = Nihayet (Allah’dan göz yuman kâfir, şeytanla bir arada Mahşerde) bize geldiği zaman, (arkadaşı şeytana) şöyle der: “- Keşke benimle senin aranda, doğu ile batı uzaklığı olaydı!... Sen ne kötü arkadaşmışsın!...”
Ali Ünal = Fakat huzurumuza geldiklerinde ise o arkadaşına, “Keşke aramızda iki doğu mesafesi kadar mesafe olsaydı! Meğer sen ne kötü bir yoldaşmışsın!” der.
Bayraktar Bayraklı = Sonunda bize geldiklerinde, arkadaşına şöyle der: “Keşke benimle senin aranda iki doğu/dünya kadar uzaklık olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın!”
Bekir Sadak = (38-39) Sonunda Bize gelince arkadasina: «Keski benimle senin aranda dogu ile bati arasindaki kadar uzaklik olsaydi, sen ne kotu arkadas imissin!» der; nedametin bungun size hic faydasiz dokunmaz; zira haksizlik etmistiniz, simdi azabda birlesiniz.
Celal Yıldırım = Sonunda bize gelince, yandaşına : «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. (Meğer) sen ne kötü arkadaşmışsın !.» der.
Cemal Külünkoğlu = Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına: “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!” der.
Diyanet İşleri (eski) = (38-39) Sonunda Bize gelince arkadaşına: 'Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!' der. Nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz; zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azabda ortaksınız.
Diyanet Vakfi = O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.
Edip Yüksel = Nihayet bize geldiğinde, 'Keşke benimle senin aranda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı; sen ne kötü bir arkadaş mışsın sen!' der.
Elmalılı Hamdi Yazır = Nihayet bize geldiği vakıt ah, der: keşke benimle senin aranda iki maşrık bu'du olsa idi! sen ne kötü arkadaşmışın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonunda Bize geldiği zaman: «Ah! Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı; sen ne kötü arkadaşmışsın!» der.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet Bize gelince der ki: Keşki benimle senin aranda Doğu ile Batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı. Sen, ne kötü arkadaş imişsin.
Gültekin Onan = Sonunda bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın dost(muşsun sen)."
Harun Yıldırım = Sonunda bize geldiği zaman, der ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu uzaklığı olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın!”
Hasan Basri Çantay = Nihayet o bize geldiği zaman dedi ki (der ki): «Keşki seninle benim aramda gün doğrusu ile gün batısı kadar uzaklık olsaydı! (Sen) ne kötü arkadaş (mışsın)»!
Hayrat Neşriyat = Nihâyet (o kimse şeytanıyla berâber) bize geldiğinde (şeytanına): 'Keşke benimle senin aranda, doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. Demek (sen) ne kötü arkadaşmış(sın)!' der.
İbni Kesir = Nihayet Bize gelince der ki: Keşki benimle senin aranda Doğu ile Batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı. Sen, ne kötü arkadaş imişsin.
Kadri Çelik = Nihayet, bize geldiği zaman: -Keşke benimle senin aranda doğu ve batı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü bir dostmuşsun!
Muhammed Esed = Ama sonunda (bu şekilde günaha batmış olan) kişi, (Hesap Günü) önümüze geldiği zaman, (öteki kişiliğine,) "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı kadar bir mesafe olsaydı!" diyecektir; şu öteki kişilik ne kadar da kötüymüş!
Mustafa İslamoğlu = En sonunda çıkıp huzurumuza geldiği zaman, (şeytani kişiliğine) der ki: "N'olaydı, keşke benimle senin aranda doğuyla batı kadar bir mesafe olaydı. Meğer (uydusu olduğum) yoldaş, ne kadar da berbatmış.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nihâyet Bize geldiği zaman (o refikine) der ki: «Keşki benim ile senin aranda iki maşrıkın uzaklığı olsa idi, (sen) ne kötü refîk!»
Ömer Öngüt = Nihayet o bize geldiği zaman der ki: "Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile gün batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen!"
Şaban Piriş = Nihayet, bize geldiği zaman: -Keşke benimle senin aranda doğu ve batı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü bir dostmuşsun!
Sadık Türkmen = Nihayet bize geldiği zaman dedi ki: “Ah ne olurdu! Benimle senin aranda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı! Meğer bu arkadaş ne kötüymüş!”
Seyyid Kutub = O şeytanın dostu bize geldiği zaman arkadaşına: «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı» der. Meğer ne kötü arkadaşmış.
Suat Yıldırım = Ta ki huzurumuza gelinceye kadar böyle devam eder. Huzurumuza çıktığında arkadaşına: "Keşke seninle aramız doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı! Meğer sen ne kötü arkadaşmışsın!" der.
Süleyman Ateş = Nihâyet (Zikr'imize karşı körlük edip yoldan çıkan o adam) bize geldiği zaman (kötü arkadaşına) der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) arası kadar uzaklık olsaydı (seni hiç görmeseydim); meğer ne kötü arkadaş(mışsın sen)!"
Tefhim-ul Kuran = Sonunda bize geldiği zaman, der ki: «Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın dost(muşsun sen).»
Ümit Şimşek = Nihayet huzurumuza geldiğinde, 'Keşke seninle aramız iki doğunun arası kadar uzak olsaydı! Sen ne kötü arkadaşsın!' der.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonunda bize geldiğinde, şeytan yoldaşına şöyle der: "Keşke aramızda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü yoldaşmışsın sen!"
İskender Ali Mihr = O (onlardan biri), sonunda (kıyâmet günü) bize geldiği zaman: “Keşke benimle senin aran, iki doğu kadar uzak olsaydı.” dedi (der). İşte bu kötü bir yakınlık.
İlyas Yorulmaz = Taki o, aldatılmış kimse bize gelince, kendini aldatana “Keşke seninle benim aramda iki doğu kadar uzak bir mesafe olsaydı. Sen ne kötü bir arkadaşmışsın” der.
وَلَن يَنفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذ ظَّلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
Zuhruf / 39 -
Ve len yenfeakumul yevme iz zalemtum ennekum fîl azâbi muşterikûn(muşterikûne).
Diyanet İşleri = Onlara, “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız” denir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve o zaman zulmetmiştiniz, bugün pişmanlık kesin olarak fayda vermez size, şüphe yok ki azapta da müştereksiniz.
Abdullah Parlıyan = Bu günkü pişmanlığınız, kesin olarak size fayda vermez. Çünkü siz, dünyada yaratılış maksadına aykırı yaşamıştınız. Şüphe yok ki, şimdi azabı çekmede ortaksınız.
Adem Uğur = Zulmettiğiniz için bugün (nedâmet) size hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü siz, azapta ortaksınız.
Ahmed Hulusi = Bu süreçte (pişmanlık, mazeret; telâfi arzusu) size asla fayda vermeyecektir! Çünkü zulmettiniz! Siz azapta ortaksınız (bilinç ve ruh beden)!
Ahmet Tekin = Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz küfür bataklığına saplanmakla kendinize haksızlık ettiniz, zulmettiniz. Şimdi hepiniz, azapta ortaksınız.
Ahmet Varol = (Yakınmanız) bugün size yarar sağlamayacak. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz siz azapta da ortaksınız.
Ali Bulaç = (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azabta da ortaksınız.
Ali Fikri Yavuz = (Allah Tealâ onlara şöyle buyurur): Bu özlediğiniz şey, bugün size asla fayda vermez; çünkü zulüm yaptınız. Hepiniz azabda ortaksınız.
Ali Ünal = “(Bu pişmanlık ve temenniniz) bugün size hiçbir fayda vermeyecektir; çünkü (dünyada iken) birlikte zulmettiniz (Allah’a şirk koştunuz). Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.”
Bayraktar Bayraklı = Kendilerine, “Bugün pişmanlığınızın size hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Siz azapta da ortaksınız” denilir.
Bekir Sadak = (38-39) Sonunda Bize gelince arkadasina: «Keski benimle senin aranda dogu ile bati arasindaki kadar uzaklik olsaydi, sen ne kotu arkadas imissin!» der; nedametin bungun size hic faydasiz dokunmaz; zira haksizlik etmistiniz, simdi azabda birlesiniz.
Celal Yıldırım = Zulmettiğiniz için bugün (buradaki pişmanlığınız) size fayda vermez. Sizler elbette azâbda birleşen ortaklarsınızdır.
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü (dünyada sapıp) zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız!” denir.
Diyanet İşleri (eski) = (38-39) Sonunda Bize gelince arkadaşına: 'Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!' der. Nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz; zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azabda ortaksınız.
Diyanet Vakfi = Zulmettiğiniz için bugün (nedâmet) size hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü siz, azapta ortaksınız.
Edip Yüksel = Haksızlık etmiş olduğunuz için, o gün (pişmanlığınız) size bir yarar sağlamaz; siz cezayı paylaşacaksınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Böyle demek bugün size hiç de faide vermez, çünkü zulmettiniz, hepiniz azâbda müştereksinizdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böyle söylemek bu gün size hiç de fayda vermez, çünkü zulmettiniz, hepiniz azapta müştereksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara: «Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.» denir.
Gültekin Onan = (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azabta da ortaksınız.
Harun Yıldırım = Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azapta da ortaksınız.
Hasan Basri Çantay = (Bu temenniniz ve peşîmanlığınız bugün size asla fâide vermez. Çünkü (hepiniz) zulmetdiniz. Muhakkak siz de azâbda ortaklarsınız.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (böyle demeniz) bugün size aslâ fayda vermez; çünki zulmettiniz; doğrusu siz, azabda ortak olan kimselersiniz.
İbni Kesir = Zulmettiğiniz için, bugün pişmanlığın hiç bir faydası yoktur. Muhakkak ki azabda ortaksınız.
Kadri Çelik = (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü siz zulmettiniz. Şüphesiz siz azapta da ortaksınız.
Muhammed Esed = O Gün bu(nu öğrenmeniz) size bir fayda sağlamaz, çünkü siz (birlikte) günah işlediniz, şimdi (de) azabınızı birbirinizle paylaşın.
Mustafa İslamoğlu = Ama o gün bunun size hiçbir faydası olmaz; madem zulmettiniz, şimdi de azabı paylaşın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Bugün size bu temenniniz asla bir fâide vermeyecektir. Çünkü zulmettiniz. Şüphe yok ki, siz azapta ortaklarsınızdır.
Ömer Öngüt = Zulmettiğiniz için bugün (pişmanlık) size hiçbir fayda vermeyecektir. Şüphesiz ki siz azapta da ortaksınız.
Şaban Piriş = O gün bu (pişmanlık) size bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zalimlik ettiniz. Azapta da artık ortaksınız.
Sadık Türkmen = Bugün (konuşmanız) size asla fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz hainlik ettiniz/zulmettiniz. Mutlaka siz azapta da ortaksınız.
Seyyid Kutub = İkiniz de zalim olduğunuz için bugün pişman olmanız size hiçbir fayda vermeyecektir. Çünkü siz azapta ortaksınız.
Suat Yıldırım = Allah buyurur: "Bu temenniniz bugün size hiçbir fayda vermez.Çünkü hayat boyunca, birlikte zulmettiniz. Burada da azabı birlikte çekeceksiniz."
Süleyman Ateş = (Böyle söylemeniz) Bugün size bir yarar sağlamaz; çünkü zulmettiniz. Siz, azâb (çekme)de ortaksınız.
Tefhim-ul Kuran = (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü siz zulmettiniz. Şüphesiz siz azabta da ortaksınız.
Ümit Şimşek = Pişmanlığınızın bugün size bir faydası olmaz; çünkü hepiniz zulmettiniz. Şimdi azapta da ortaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Bugün hiçbir şey işinize yaramayacaktır. Çünkü zulme sapmışsınız. Azapta ortaklık kuracaksınız.
İskender Ali Mihr = Bugün size asla (hiçbir şey) fayda vermez. Siz zulmetmiştiniz. Muhakkak ki azapta ortaksınız.
İlyas Yorulmaz = Bu gün azap içinde, aranızdaki uzaklığın iki doğu kadar olması, size hiçbir faydası olmayacak.
أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَن كَانَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Zuhruf / 40 -
E fe ente tusmius summe ev tehdîl umye ve men kâne fî dalâlin mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?
Abdulbaki Gölpınarlı = Sen mi sağıra duyuracaksın, yahut köre ve apaçık bir sapıklık içinde bulunana yol göstereceksin?
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Sen mi sağıra işittireceksin, yahut körü ve apaçık sapıklıkta olanı sen mi doğru yola ileteceksin?
Adem Uğur = (Resûlüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?
Ahmed Hulusi = O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut o âmâları ve apaçık sapma içinde olanları sen mi hidâyet edeceksin?
Ahmet Tekin = Tamamen başına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet, ahmaklık ve bozuk düzen içinde, sağır kesilenlere mi Kur’ân’ı, tebliğini işittireceksin, kör kesilenlere mi doğru, hak yolu göstereceksin?
Ahmet Varol = Artık sen mi sağırlara duyuracaksın yahut körleri ve apaçık sapıklık içinde olanı doğru yola ileteceksin?
Ali Bulaç = Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?
Ali Fikri Yavuz = O halde (Ey Rasûlüm), sen mi sağırlara işittireceksin, yahud körlere ve açık bir sapıklıkta olanlara hidayet vereceksin?
Ali Ünal = Gerçek bu olmakla birlikte, yine de sağırlara söz işittirebilir veya körleri ve apaçık bir sapıklık içinde boğulup gitmişleri doğru yola iletebilir misin?
Bayraktar Bayraklı = Manen sağır olanlara sen mi işittireceksin; yahut manevi körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?
Bekir Sadak = Sagirlara sen mi duyuracaksin? Yoksa korleri ve apacik sapiklikta olanlari dogru yola sen mi eristireceksin?
Celal Yıldırım = Sen mi sağırlara işittirecek sin veya körleri ve açık bir sapıklık içinde bulunanı doğru yola ulaştıra çaksın ?
Cemal Külünkoğlu = Sağırlara sen mi duyuracaksın yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?
Diyanet İşleri (eski) = Sağırlara sen mi duyuracaksın? Yoksa körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi eriştireceksin?
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Sağırlara sen mi işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?
Edip Yüksel = Sen mi sağıra işittireceksin, yahut körü ve apaçık bir sapıklıkta olanı yola getireceksin?
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde sen mi işittireceksin o sağırlara? Yâhud hidâyet edeceksin, o körlere ve açık bir dalâl içinde bulunanlara
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere? Apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin?
Gültekin Onan = Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?
Harun Yıldırım = O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut kör olanları ve apaçık bir sapıklık içerisinde bulunanları sen mi hidayete erdireceksin?
Hasan Basri Çantay = Artık (Habîbim) o sağırlara sen mi duyuracaksın? yahud o körlere, o apaçık bir sapıklık içinde bulunan kimselere (sen mi) hidâyet edeceksin?
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) O halde (îman hakikatlerini duymak istemeyen) osağırlara sen mi işittireceksin, yâhut (görmek istemeyen) o körleri ve apaçık bir dalâlet içinde bulunanları (sen mi) hidâyete erdireceksin?
İbni Kesir = Sen mi duyuracaksın o sağırlara? Körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidayete eriştireceksin?
Kadri Çelik = Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete mi erdireceksin?
Muhammed Esed = Sen (ey Muhammed) sağıra işittirebilir misin, yahut köre doğru yolu gösterebilir misin, ya da sapkınlığa gömülmüş olana?
Mustafa İslamoğlu = Şimdi sen (ey Nebi), sağıra işittirebilir, ya da köre(lmiş bir kalbe) doğru yolu gösterebilir misin; yani, açıkca derin bir sapıklığa gömülüp orada karar kılan birine?
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık sen mi o sağırlara işittireceksin? Veya o körleri ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanı hidâyete erdireceksin?
Ömer Öngüt = O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidayete erdireceksin?
Şaban Piriş = -Şimdi, sağıra sen mi işittireceksin veya kör olan ve apaçık sapıklıkta bulunan kimseye sen mi yol göstereceksin?
Sadık Türkmen = Öyleyse, sağırlara (işitmek istemeyenlere) sen mi işittireceksin? Ya da körü (aklını kullanmayanı, görmek istemeyeni) ve apaçık bir sapkınlık içinde olan kimseyi, sen mi hidayete/doğru yola ileteceksin?
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Sen mi sağırlara işittireceksin, yahut kör ve apaçık sapıklıkta olanı doğru yola ileteceksin?
Suat Yıldırım = Sen sağırlara söz işittirebilir, körleri doğru yolda yürütebilir, besbelli sapıklıkta olanları hidâyete erdirebilir misin?
Süleyman Ateş = (Ey Muhammed), sen mi sağıra işittireceksin, yâhut körü ve apaçık sapıklıkta olanı yola ileteceksin?
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?
Ümit Şimşek = Sen sağıra işittirebilir misin? Köre veya apaçık sapıklıkta olana yol gösterebilir misin?
Yaşar Nuri Öztürk = Sen şimdi sağırlara söz mü duyuracaksın; yoksa körlere, apaçık sapıklığa dalmışlara kılavuzluk mu edeceksin?!
İskender Ali Mihr = Yoksa sağırlara sen mi işittireceksin? Veya körleri ve apaçık dalâlette olanları sen mi hidayete erdireceksin?
İlyas Yorulmaz = Şimdi sen sağır olana işittirebilir misin? Yahut kör ve açıkça sapıklık içinde olana doğru yolu gösterebilir misin?
فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُم مُّنتَقِمُونَ
Zuhruf / 41 -
Fe immâ nezhebenne bike fe innâ minhum muntekımûn(muntekımûne).
Diyanet İşleri = Ya biz seni (bu dünyadan) alır götürürüz de, onlardan intikam alırız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Seni, katımıza alsak bile hiç şüphe yok ki mutlaka onlardan öç alırız biz.
Abdullah Parlıyan = Eğer biz, seni vefat ettirip onların arasından alıp götürsek bile, mutlaka onlardan intikam alırız.
Adem Uğur = Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız.
Ahmed Hulusi = Eğer seni (dünyadan) götürsek dahi, doğrusu biz onlardan intikam alıcılarız.
Ahmet Tekin = Eğer biz seni, onlara azap gelmeden önce, Refik-i âlâya, yanımıza alıp götürsek bile, onlara kesinlikle lâyık oldukları cezayı veririz.
Ahmet Varol = Biz seni alıp götürürsek onlardan muhakkak öç alırız.
Ali Bulaç = Şu halde Biz seni alıp götürürsek, elbette onlardan intikam alacağız.
Ali Fikri Yavuz = Öyle ise, seni alır götürürsek (vefat ettirirsek), muhakkak ki onlardan intikam alacağız.
Ali Ünal = Ama Biz seni vefat ettirip yanımıza alacak bile olsak, hiç kuşkusuz onlara hak ettikleri cezayı yine veririz;
Bayraktar Bayraklı = Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız.
Bekir Sadak = (41-42) Seni onlardan uzaklastirsak bile dogrusu Biz kendilerinden oc aliriz; yahut onlara vadettigimizi sana gosteririz. Cunku onlara karsi gucu yetenleriz.
Celal Yıldırım = Eğer biz seni (alıp kendimize) götürsek bile şüphesiz onlardan intikam alacağız.
Cemal Külünkoğlu = (41-42) (Ey Resulüm!) Biz seni onların arasından (vefat ettirip) yanımıza alsak da, onlardan yine (yaptıkları kötülüklerin karşılığını vererek) intikamı alacağız. Yahut onlara vaad ettiğimiz azabı, dünyada sana göstereceğiz. Çünkü onlara karşı biz her zaman güçlüyüz.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Seni onlardan uzaklaştırsak bile doğrusu Biz kendilerinden öç alırız; yahut onlara vadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü onlara karşı gücü yetenleriz.
Diyanet Vakfi = Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız.
Edip Yüksel = Seni alıp götürsek de biz onları cezalandıracağız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şu halde şayed biz seni alır götürür isek elbette onlardan intikam alacağız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şu halde şayet Biz seni alıp götürürsek (hayatını sona erdirsek), elbette onlardan intikam alacağız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer biz seni onlara azap gelmeden önce alıp götürsek bile onlardan intikam alırız.
Gültekin Onan = Şu halde biz seni alıp götürürsek, elbette onlardan intikam alacağız.
Harun Yıldırım = Şu halde Biz seni alıpgötürürsek, elbette onlardan intikam alacağız.
Hasan Basri Çantay = Eğer seni herhalde (alır) götürürsek şübhe yok ki onlardan biz intikaam alıcılarızdır.
Hayrat Neşriyat = Şimdi (onlara azâb etmeden) seni (alıp) götürsek (vefât ettirsek bile), hiç şübhesiz biz onlardan intikam alıcılarız.
İbni Kesir = Seni onlardan uzaklaştırsak da; muhakkak ki Biz, onlardan intikam alırız.
Kadri Çelik = O halde biz seni alıp götürürsek, elbette onlardan intikam alacağız.
Muhammed Esed = Biz (mesajın hakim duruma geçmeden önce) seni (onların) elinden alsak da (almasak da) mutlaka onlardan öcümüzü alırız.
Mustafa İslamoğlu = Biz ister seni çekip (katımıza) alır daha sonra onlardan öcümüzü alırız;
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer seni herhalde (onların aralarından) giderirsek, artık şüphe yok ki Biz onlardan intikam alıcılarız.
Ömer Öngüt = Resulüm! Biz seni aralarından alıp götürsek dahi, yine de onlardan intikam alırız.
Şaban Piriş = Biz, seni alıp götürsek de onlardan intikam alacağız;
Sadık Türkmen = Biz seni alıp (vefat ettirip) götürsek de, kesinlikle yine de onlardan intikam alırız.
Seyyid Kutub = Eğer biz seni alıp götürürsek (vefat ettirirsek) onlardan intikam alacağız.
Suat Yıldırım = (41-42) Ey Resulüm! Biz seni vefat ettirip yanımıza alsak da, yine onlardan müminlerin intikamını alırız. Yahut onlara vâd ettiğimiz azabı, sana sağlığında gösteririz. Çünkü onlara karşı Biz her zaman güçlüyüz.
Süleyman Ateş = Ya biz seni alıp götürdükten sonra onlardan öc alırız.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde biz seni alıp götürürsek, elbette onlardan intikam alacağız,
Ümit Şimşek = Seni onların arasından alsak bile yine onlardan intikam alırız.
Yaşar Nuri Öztürk = Ya biz, seni alıp götürdükten sonra onlardan öç alırız;
İskender Ali Mihr = Fakat seni de aralarından mutlaka gidereceğiz (hayatına son vereceğiz). İşte o zaman mutlaka biz, onlardan intikam alacak olanlarız.
İlyas Yorulmaz = Eğer biz seni yok edersek (öldürürsek), kesinlikle onlardan intikam alırız.
أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِم مُّقْتَدِرُونَ
Zuhruf / 42 -
Ev nuriyennekellezî vaadnâhum fe innâ aleyhim muktedirûn(muktedirûne).
Diyanet İşleri = Yahut da, onlara yaptığımız tehdidi sana gösteririz ki, bizim onlara gücümüz yeter.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yahut da onlara vaadettiğimiz azâbı mutlaka sana gösteririz, gerçekten de onlara gücümüz yeter bizim.
Abdullah Parlıyan = Yahut onları tehdit ettiğimiz şeyi sana gösteririz, yani senin gözlerinin önünde, onları azaba uğratırız. Şüphesiz biz onların hakkından geliriz.
Adem Uğur = Yahut onlara vâdettiğimiz azabı, sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.
Ahmed Hulusi = Yahut onları uyardığımız şeyi sana gösteririz (senin gözlerinin önünde onları azâba uğratırız); bizim onlara gücümüz yeter.
Ahmet Tekin = Yahut da, onları tehdit ettiğimiz azâbı sana gösteririz. Kesinkes bizim onlara gücümüz yeter.
Ahmet Varol = Yahut onlara vaadettiğimizi sana gösteririz. Şüphesiz bizim onlara gücümüz yeter.
Ali Bulaç = Ya da kendilerine va'dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.
Ali Fikri Yavuz = Yahud onlara (azab olarak) vaad ettiğimizi, (hayatında) muhakkak sana göstereceğiz. Elbette onlara azab etmeğe kadiriz.
Ali Ünal = Veya onlara va’dettiğimiz (azabı, mağlûbiyeti sen hayatta iken kendilerine tattırırız da, onu) sana da gösteririz; hiç şüphesiz Biz, onlara dilediğimizi yapabilecek güçteyiz.
Bayraktar Bayraklı = Yahut onlara vaad ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.
Bekir Sadak = (41-42) Seni onlardan uzaklastirsak bile dogrusu Biz kendilerinden oc aliriz; yahut onlara vadettigimizi sana gosteririz. Cunku onlara karsi gucu yetenleriz.
Celal Yıldırım = Ya da onlara va'dettiğimiz şeyi (azabı) sana göstereceğiz. Çünkü bizim, onlara kudretimiz elbette yeter.
Cemal Külünkoğlu = (41-42) (Ey Resulüm!) Biz seni onların arasından (vefat ettirip) yanımıza alsak da, onlardan yine (yaptıkları kötülüklerin karşılığını vererek) intikamı alacağız. Yahut onlara vaad ettiğimiz azabı, dünyada sana göstereceğiz. Çünkü onlara karşı biz her zaman güçlüyüz.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Seni onlardan uzaklaştırsak bile doğrusu Biz kendilerinden öç alırız; yahut onlara vadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü onlara karşı gücü yetenleriz.
Diyanet Vakfi = Yahut onlara vâdettiğimiz azabı, sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.
Edip Yüksel = Yahut, onlara söz verdiğimizi sana gösteririz; bizim onlara gücümüz yeter.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yâhud onlara yaptığımız vaîdi sana gösterirsek şübhe yok ki biz ona da muktediriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yahut onlara yaptığımız tehdidi sana gösterirsek! Şüphesiz Biz onlara bunu yapmaya da muktediriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yahut da onlara vaad ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara azap etmeye gücümüz yeter.
Gültekin Onan = Ya da kendilerine vaadettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.
Harun Yıldırım = Ya da kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.
Hasan Basri Çantay = Yahud onlara va'd (ve tehdîd) etdiğimiz (azâb) ı (senin hayâtında) behemehal kendine göstereceğiz. Çünkü biz onların üstünde iktidar saahibleriyiz.
Hayrat Neşriyat = Yâhut onlara va'd ettiğimiz (azâb)ı sana (hayâtında) gösteririz; çünki şübhesiz biz, onların üzerine muktedir olanlarız.
İbni Kesir = Yahut da onlara vaadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü Biz, onlara karşı gücü yetenleriz.
Kadri Çelik = Yahut onlara vaadettiğimizi sana gösteririz. Şüphesiz bizim onlara gücümüz yeter.
Muhammed Esed = Ya da kendilerine va'dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.
Mustafa İslamoğlu = (istersek, onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana da gösteririz: Her durumda Biz, elbette onları alt edecek bir güce sahibiz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Veya onlara va’dettiğimiz (azabı, mağlûbiyeti sen hayatta iken kendilerine tattırırız da, onu) sana da gösteririz; hiç şüphesiz Biz, onlara dilediğimizi yapabilecek güçteyiz.
Ömer Öngüt = Yahut onlara vaad ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.
Şaban Piriş = Onlara vaadettiğimizi sana göstersek de.. Elbette biz, onlara güç yetiririz!
Sadık Türkmen = Ya da onları tehdit ettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Elbette Biz, onlara güç yetiricileriz.
Seyyid Kutub = Yahut onları tehdit ettiğimiz şeyi sana gösteririz. Bizim onlara gücümüz yeter.
Suat Yıldırım = (41-42) Ey Resulüm! Biz seni vefat ettirip yanımıza alsak da, yine onlardan müminlerin intikamını alırız. Yahut onlara vâd ettiğimiz azabı, sana sağlığında gösteririz. Çünkü onlara karşı Biz her zaman güçlüyüz.
Süleyman Ateş = Yahut onları uyardığımız şeyi sana gösteririz (senin gözlerinin önünde onları azâba uğratırız); bizim onlara gücümüz yeter.
Tefhim-ul Kuran = Ya da kendilerine va'dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.
Ümit Şimşek = Yahut onlara vaad ettiğimiz şeyi sana da gösteririz. Nasıl olsa Bizim onlara gücümüz yeter.
Yaşar Nuri Öztürk = Yahut da onlara yönelttiğimiz tehdidi sana gösteririz. Biz onlarla başa çıkacak güçteyiz.
İskender Ali Mihr = Ya da onlara vaadettiğimizi (azabı) sana mutlaka göstereceğiz. Çünkü Biz, onların üzerinde mutlaka muktedir olanlarız (gücü yetenleriz).
İlyas Yorulmaz = Veyahut onlara vaat ettiğimiz azabı sana gösterirsek ki, bizim buna gücümüz yeter.
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Zuhruf / 43 -
Festemsik billezî ûhıye ileyk(ileyke), inneke alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Diyanet İşleri = Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sen yapış sana vahyedilene, şüphe yok ki doğru yoldasın sen.
Abdullah Parlıyan = Sen sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Çünkü sen dosdoğru bir yoldasın.
Adem Uğur = Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
Ahmed Hulusi = Sana vahyolunana sıkı sarıl! Muhakkak ki sen doğru yol üstündesin!
Ahmet Tekin = Öyleyse sen, sana vahyedilene, Kurân’a sarıl. Sen doğru, muhkem ve güvenli yolda yürümeye, görevini yapmaya, İslâm’ı yaşamaya, yaşatmaya memursun.
Ahmet Varol = Şu halde sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Muhakkak ki sen dosdoğru yol üzeresin.
Ali Bulaç = Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
Ali Fikri Yavuz = Onun için sen, hemen sana vahyedilen Kur’an’a yapış (onunla amel et). Şübhesiz ki sen, doğru bir yol üzerindesin.
Ali Ünal = O halde sen, sana vahyedilen (Kur’ân’a) sımsıkı sarıl. Hiç şüphesiz sen, her hususta dosdoğru bir yol üzerindesin.
Bayraktar Bayraklı = Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Şüphesiz sen dosdoğru yoldasın.
Bekir Sadak = Sana vahyolunana saril, sen, suphesiz dogru yol uzerindesin.
Celal Yıldırım = Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru yol üzerindesin.
Cemal Külünkoğlu = Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin.
Diyanet İşleri (eski) = Sana vahyolunana sarıl, sen, şüphesiz doğru yol üzerindesin.
Diyanet Vakfi = Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
Edip Yüksel = Sana vahyedilene sarıl; çünkü sen doğru yoldasın.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sen hemen o sana vahyolunana tutun muhakkak ki sen doğru bir yol üzerindesin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen hemen o sana vahyedilene tutun! Muhakkak ki sen doğru bir yol üzerindesin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur'an'a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.
Gültekin Onan = Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
Harun Yıldırım = O halde sana vahyolunana kuvvetle sarıl. Çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
Hasan Basri Çantay = Binâen'aleyh sen, sana vahyolunan (Kur'an) a kuvvetle sarıl. Muhakkak ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
Hayrat Neşriyat = Artık, sana vahyedilene tutun! Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.
İbni Kesir = Sen; sana vahyolunana sarıl. Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.
Kadri Çelik = O halde sen, sana vahyedilene sımsıkı tutun; çünkü sen dosdoğru olan bir yol üzerindesin.
Muhammed Esed = Öyleyse sana vahyedilmiş olan her şeye sımsıkı sarıl; çünkü sen dosdoğru bir yoldasın;
Mustafa İslamoğlu = Şu halde sana vahyedilene sımsıkı sarıl: çünkü sen dosdoğru bir yol üzeresin.
Ömer Nasuhi Bilmen = (42-43) Yahut onlara vaadettiğimizi sana göstereceğizdir. Çünkü Biz, muhakkak ki onların üzerlerine muktedirleriz. Artık sen, sana vahyolunmuş olana kuvvetle sarıl. Şüphe yok ki, sen bir doğru yol üzerindesin.
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
Şaban Piriş = Sen, sana vahyolunana sımsıkı tutun. Çünkü sen, dosdoğru bir yol üzerindesin!
Sadık Türkmen = Öyleyse sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl/gereğini yerine getir. Çünkü sen, dosdoğru bir yoldasın.
Seyyid Kutub = Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Zira sen, dosdoğru yoldasın.
Suat Yıldırım = O halde sen sana vahyedilen buyruklara sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen dosdoğru yoldasın.
Süleyman Ateş = Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl, çünkü sen doğru yoldasın.
Tefhim-ul Kuran = Şu halde sen, sana vahyedilene sımsıkı tutun; çünkü sen dosdoğru olan bir yol üzerindesin.
Ümit Şimşek = Sana vahyolunana sımsıkı sarıl. Çünkü sen dosdoğru bir yoldasın.
Yaşar Nuri Öztürk = Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.
İskender Ali Mihr = Artık sana vahyedilene sarıl. Muhakkak ki sen, Sıratı Mustakîm üzerindesin.
İlyas Yorulmaz = Sen, bizim sana vahy ettiğimize sım sıkı sarıl. (Böyle yaparsan) Elbetteki dosdoğru bir yol üzerinde olmuş olursun.
وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ
Zuhruf / 44 -
Ve innehu le zikrun leke ve li kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki o, sana da elbet öğüttür, kavmine de ve soruya çekileceksiniz yakında.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz o vahiy yolu Kur'ân, sana ve toplumuna bir şereftir, ama zamanı gelince hepiniz O'na karşı, tutumunuzdan dolayı hesaba çekileceksiniz.
Adem Uğur = Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki O, sen ve toplumun için bir zikirdir (hatırlatma)! Yakında sorumluluğunuzdan sorgulanacaksınız!
Ahmet Tekin = Kur’ân senin için de, toplumun için de büyük bir şereftir, bir öğüttür, bir ikazdır, okunması ibadet olan bir övünç kaynağıdır. Kur’ân’daki ilâhî emir ve yasaklardan sorumlu tutulacaksınız.
Ahmet Varol = Şüphesiz o (Kur'an) sen ve kavmin için bir şereftir (veya öğüttür). (Ondan) sorulacaksınız.
Ali Bulaç = Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki o Kûr’an, hem senin için, hem kavmin için bir şereftir. İleride de (kıyamet günü, onun hakkını yerine getirib getirmemekten) sorumlu olacaksınız.
Ali Ünal = Ve (sana vahyedilen bu Kur’ân, dünyada ve Âhiret’te) hem senin hem de milletinin şeref ve saadetine sebep bir öğüt, bir mesajdır. Elbette bir gün gelecek, ondan sorguya çekileceksiniz.
Bayraktar Bayraklı = Doğrusu Kur'ân, sana ve kavmine bir şereftir. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.[534]
Bekir Sadak = Dogrusu bu Kuran sana ve ummetine bir oguttur, ondan sorumlu tutulacaksiniz.
Celal Yıldırım = O Kur'ân sana ve milletine elbette hem öğüt, hem anılmaya değer bir şereftir. İleride bundan sorulacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = Muhakkak ki bu (Kur'an) senin ve halkın için bir öğüttür. Zamanı gelince hepiniz (ona karşı tutumunuzdan dolayı) hesaba çekileceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu bu Kuran sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız.
Diyanet Vakfi = Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.
Edip Yüksel = Bu, sana ve halkına bir mesajdır; ondan sorulacaksınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve muhakkak ki o, hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride ondan mes'ul olacaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve muhakkak ki o (Kur'an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride bundan sorulacaksınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.
Gültekin Onan = Ve şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.
Harun Yıldırım = Ve şüphesiz o, senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Yakında sorguya çekileceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki o (Kur'an) senin için de, kavmin için de kat'î bir şerefdir. Siz (ondan) mes'ûl olacaksınız.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki o (Kur’ân) senin için de kavmin için de elbette bir şereftir. Artık ileride(ondan) suâl olunacaksınız.
İbni Kesir = Doğrusu bu; sana ve kavmine bir öğüttür. Ondan sorguya çekileceksiniz.
Kadri Çelik = Ve hiç şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir hatırlatıcı uyarıdır. Siz (ondan) sorulacaksınız.
Muhammed Esed = ve bu (vahiy) şüphesiz senin ve halkın için bir şeref ve itibar (kaynağı) olacaktır ama zamanı gelince hepiniz (ona karşı tutumunuzdan dolayı) hesaba çekileceksiniz.
Mustafa İslamoğlu = Kuşkusuz bu (vahiy), senin ve kavmin için bir şeref ve itibar kaynağıdır: fakat zamanı gelince hepiniz (ona karşı aldığınız tutuma göre) hesaba çekileceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (44-45) Ve muhakkak ki o, elbette senin için ve kavmin için pek büyük bir şereftir ve ileride sual olunacaksınızdır. Senden evvel resûllerimizden göndermiş olduğumuz zâtlara sor, biz o Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar yaptık mı?
Ömer Öngüt = Doğrusu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Yakında ondan sorguya çekileceksiniz.
Şaban Piriş = Şüphesiz, (Kur’an) senin için ve kavmin için de sorgulanacağınız bir hatırlatmadır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz bu (Kur’an), sana ve halkına bir öğüttür. Ama yakında sorgulanacaksınız!
Seyyid Kutub = Doğrusu bu Kur'an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız.
Suat Yıldırım = Bu Kur’ân hem sana, hem milletine güzel bir namdır, şereftir. İleride ondan dolayı sorguya çekileceksiniz.
Süleyman Ateş = O (Kur'ân) sana ve kavmine bir Zikir (uyarı, şan ve şeref)dir ve yakında (ona uyup uymadığınızdan) sorulacaksınız.
Tefhim-ul Kuran = Ve hiç şüphesiz o (Kur'an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.
Ümit Şimşek = Bu Kur'ân ise senin için de, kavmin için de bir şereftir. Yakında ondan sorguya çekileceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Gerçek şu: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz, (Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız.
İlyas Yorulmaz = O vahy ettiğimiz Kur’an sana ve kavmine bir öğüttür. Kesinlikle (Kur’an dan) sorulacaksınız.
وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رُّسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِن دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ
Zuhruf / 45 -
Ves’el men erselnâ min kablike min rusulinâ e cealnâ min dûnir rahmâni âliheten yu’bedûn(yu’bedûne).
Diyanet İşleri = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân’dan başka kulluk edilecek ilâhlar var etmiş miyiz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sor senden önce peygamberlerimizden gönderdiklerimize: Rahmandan başka kulluk edilen mâbutlar yarattık mı?
Abdullah Parlıyan = Ve ey peygamber! Tevhid inancı konusunda bir şüphen varsa, elçilerimizden senden önce gönderdiklerimize sor. Rahman olan Allah'tan başka sahte ilahlara tapılmasına hiç izin vermiş miyiz?
Adem Uğur = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?
Ahmed Hulusi = Rasûllerimizden, senden önce irsâl ettiklerimize sor (onlara verilen bilgiyi incele)! Rahmân'dan gayrı, kulluk yapılası tanrılar mı oluşturmuşuz?
Ahmet Tekin = Senden önce özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderdiğimiz Rasullerimize de sor. Rahmet sahibi Rahman olan Allah’ın dışında kendisine kulluk ve ibadet edilecek tanrılar mı icat etmişiz?
Ahmet Varol = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz Rahman'dan başka kulluk edilecek ilâhlar kılmış mıyız?
Ali Bulaç = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz, Rahman (olan Allah)ın dışında tapılacak birtakım ilahlar kıldık mı (hiç)?
Ali Fikri Yavuz = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerden (ümmetlerinin ileri gelen âlimlerinden) sor ki, biz Rahmân’dan başka ibadet olunacak ilâhlar yapmış mıyız?
Ali Ünal = Senden önce gönderdiğimiz rasûller(in gerçek ve samimi takipçilerine) sor bakalım, acaba Biz, Rahmân (olan Zâtımız)dan başka kendisine ibadet edilecek bir ilâhın daha varlığını kabullenmiş (de, ona da ibadet edilebilir mi demişiz)?
Bayraktar Bayraklı = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize şöyle sor: “Rahmân'dan başka tanrılara tapılmasını emretmiş miyiz?”
Bekir Sadak = Senden once gonderdigimiz peygamberlere sor, Biz, Rahman olan Allah'tan baska, kulluk edilecek tanrilar mesru kilmis miyiz?*
Celal Yıldırım = Senden önce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: «Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar meydana getirdiler mi?»
Cemal Külünkoğlu = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz(in ümmetlerinin âlimlerin)den sor ki, biz, Rahman (olan Allah')ın dışında tapılacak birtakım ilahlar yaptık mı?
Diyanet İşleri (eski) = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor; Biz, Rahman olan Allah'tan başka, kulluk edilecek tanrılar meşru kılmış mıyız?
Diyanet Vakfi = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?
Edip Yüksel = Senden önce gönderdiğimiz elçileri araştır: 'Rahman'ın dışında tapılacak tanrılar kabul etmiş miyiz?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Senden evvel gönderdiklerimize sor Resullerimizden! biz Rahmandan başka ıbadet olunacak ilâhlar yapmış mıyız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de sor: Biz Rahman'dan başka ibadet olunacak ilahlar yapmış mıyız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de sor, biz Rahman olan Allah'tan başka kendisine ibadet edilecek ilâhlar yapmış mıyız?
Gültekin Onan = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz, Rahmanın dışında tapılacak birtakım tanrılar kıldık mı (hiç)?
Harun Yıldırım = Senden önce gönderdiğimiz rasullerimizden sor: “Biz Rahman’ın dışında ibadet edilecek bir takım ilahlar kıldık mı?”
Hasan Basri Çantay = Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Biz o çok esirgeyici (Allah) dan başka tapılacak Tanrılar yapmış mıyız?
Hayrat Neşriyat = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize (onların ümmetlerine) de sor! Rahmân’dan başka ibâdet edilecek ilâhlar kılmışmıyız?
İbni Kesir = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Biz, Rahman'dan başka ibadet edecek tanrılar kılmış mıyız?
Kadri Çelik = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizden sor (bakalım): “Biz, Rahman'ın dışında tapılacak bir takım ilahlar kıldık mı (hiç)?”
Muhammed Esed = (Bırak başkasını da,) senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor, Rahman'dan başka tanrılara tapılmasına hiç izin vermiş miyiz?
Mustafa İslamoğlu = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin (hayatlarını) soruştur; bak bakalım, hiç Rahman'dan başka tapınılacak ilahlar tayin etmiş miyiz?
Ömer Nasuhi Bilmen = (44-45) Ve muhakkak ki o, elbette senin için ve kavmin için pek büyük bir şereftir ve ileride sual olunacaksınızdır. Senden evvel resûllerimizden göndermiş olduğumuz zâtlara sor, biz o Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar yaptık mı?
Ömer Öngüt = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor! Biz Rahman'dan başka tapılacak ilâhlar kılmış mıyız?
Şaban Piriş = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizden sor. Bakalım, Rahman’dan başka kulluk edilecek ilahlar var etmiş miyiz?
Sadık Türkmen = Senden önce gönderdiğimiz rasûllerimizden/elçilerimizden sor: “Biz Rahmân’ın yanında, ibadet edilecek başka ilâhlar/tanrılar kılmış mıyız?”
Seyyid Kutub = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere sor. Biz Rahman olan Allah'tan başka tapılacak tanrılar mı yapmışız?
Suat Yıldırım = Senden önce gönderdiğimiz resullere sor bakalım: Biz, hiç Rahman’dan başka tapılacak tanrılar kabul etmiş miyiz?
Süleyman Ateş = Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız?
Tefhim-ul Kuran = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizden sor: Biz, Rahman (olan Allah)'ın dışında tapılacak birtakım ilahlar kıldık mı (hiç)?
Ümit Şimşek = Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere sor: Biz Rahmân'dan başka tapılacak tanrılar göstermiş miyiz?
Yaşar Nuri Öztürk = Senden önce gönderdiğimiz resullerimize sor: Rahman'dan başka kulluk/ibadet edilecek tanrılar yapmış mıyız?
İskender Ali Mihr = Ve senden önce gönderdiğimiz resûllerimizden sor (bakalım), Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar kıldık mı?
İlyas Yorulmaz = Senden önce elçiler gönderdiklerimize “Rahman olan Allah dan başka ibadet ettikleri başka ilahlar mı yaptık?
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Zuhruf / 46 -
Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne ve melâihî fe kâle innî resûlu rabbil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = Andolsun, biz Mûsâ’yı mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki Mûsâ'yı, delillerimizle Firavun'a ve kavminin ileri gelenlerine gönderdik de ben dedi, şüphe yok ki âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.
Abdullah Parlıyan = İşte bu şekilde Musa'yı ayetlerimizle Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere gönderdik. Musa onlara: “Bakın” dedi. “Ben bütün alemlerin Rabbinden gönderilen bir elçiyim.”
Adem Uğur = Andolsun biz Musa'yı âyetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de Musa: Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim, demişti.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Musa'yı işaretlerimizle Firavun ve onun ileri gelenlerine irsâl ettik de (Musa) dedi: "Ben Rabb-ül âlemîn'in Rasûlüyüm. "
Ahmet Tekin = Andolsun biz Mûsâ’yı Firavun’a, devlet büyüklerine ve kodamanlarına, birliğimize, kudretimize delâlet eden âyetler, mûcizelerle, tebliğ görevi ile özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderdik. Mûsâ:'Ben âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi olan Allah’ın Rasulüyüm' dedi.
Ahmet Varol = Andolsun biz Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. O da: 'Şüphesiz ben alemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi.
Ali Bulaç = Andolsun, Biz Musa'yı, Firavun'a ve onun 'önde gelen çevresine' ayetlerimizle gönderdik. O da, dedi ki: "Gerçekten ben, alemlerin Rabbinin elçisiyim."
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten Mûsa’yı da mucizelerimizle Firavun’a ve topluluğuna peygamber gönderdik. (Varıb da onlara) şöyle dedi: “- Doğrusu ben, bütün âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.”
Ali Ünal = Nitekim Musa’yı, (yalnızca Kendisine ibadet edilecek Âlemlerin Rabbi oluşumuza apaçık delil teşkil eden) mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen yetkililerine gönderdik. Musa onlara, “Şüphesiz ki ben, Âlemlerin Rabbinin bir elçisiyim!” dedi.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun biz, Mûsâ'yı mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de Mûsâ, “Ben âlemlerin Rabbi'nin peygamberiyim” demişti.[535]
Bekir Sadak = And olsun ki Biz Musa'yi mucizelererimizle Firavun'a ve erkanina gondermistik, «suphesiz ben, alemlerin Rabbinin elcisiyim» demisti.
Celal Yıldırım = And olsun ki biz, Musa'yı açık belge ve mu'cizelerle Fir'avn'a ve ileri gelen yandaşlarına peygamber olarak gönderdik. (O da onlara:) «Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbı'nın peygamberiyim ve elçisiyim,» dedi.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o (onlara): “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki Biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve erkanına göndermiştik, 'Şüphesiz ben, Alemlerin Rabbinin elçisiyim' demişti.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz Musa'yı âyetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik de Musa: Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim, demişti.
Edip Yüksel = Örneğin; Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve erkanına gönderdik ve 'Ben evrenlerin Rabbinin elçisiyim,' demişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için Musâyı âyetlerimizle Fir'avne ve cem'ıyyetine gönderdik, vardı haberiniz olsun, dedi: ben bütün âlemlerin rabbının Resulüyüm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve topluluğuna gönderdik. (Musa) vardı: «Haberiniz olsun ben bütün alemlerin Rabbinin peygamberiyim.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik. Musa: «Ben gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allah'ın peygamberiyim.» dedi.
Gültekin Onan = Andolsun, biz Musa'yı, Firavun'a ve onun 'önde gelen çevresine' ayetlerimizle gönderdik. O da dedi ki: "Gerçekten ben, alemlerin rabbinin elçisiyim."
Harun Yıldırım = Andolsun ki Biz Musa’yı, Firavun’a ve onun önde gelen çevresine ayetlerimizle gönderdik. O da, dedi ki: “Gerçekten ben, alemlerin Rabbinin elçisiyim.”
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz Musâyı da âyetlerimizle Fir'avne ve cemâatine peygamber olarak gönderdik de o, «Ben gerçek âlemlerin Rabbinin elçisiyim» dedi.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, Mûsâ’yı da mu'cizelerimizle Fir'avun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de: 'Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim!' dedi.
İbni Kesir = Andolsun ki; Biz, Musa'yı da ayetlerimizle Firavun'a ve erkanına göndermiştik. Ve demişti ki: Şüphesiz ben, alemlerin Rabbının elçisiyim.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz Musa'yı, Firavun'a ve onun önde gelen çevresine ayetlerimizle gönderdik. O da, “Gerçekten ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim” dedi.
Muhammed Esed = İşte bu şekilde Musa'yı mesajlarımızla Firavun'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik: Musa onlara, "Bakın" dedi, "ben bütün alemlerin Rabbinin bir elçisiyim!"
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu, Musa'yı mucizevi mesajlarımızla Firavun ve kadrosuna da böyle göndermiştik ve demişti ki: "Bakın, ben alemlerin Rabbinin elçisiyim."
Ömer Nasuhi Bilmen = (46-47) Andolsun ki, Mûsa'yı âyetlerimizle Fir'avun'a ve onun cemaatine gönderdik. Binaenaleyh dedi ki: «Ben şüphe yok âlemlerin Rabbinin bir Resûlüyüm.» Vaktâ ki onlara Bizim âyetlerimizle geldi, onlar o zaman, bunlardan gülüşür oldular.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Musa'yı âyetlerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine göndermiştik. Onlara: "Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim. " demişti.
Şaban Piriş = Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve kurmaylarına göndermiştik: -Şüphesiz ben, evrenin sahibinin elçisiyim, dedi.
Sadık Türkmen = Ant olsun Musa’yı ayetlerimizle, Firavun’a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik. “Ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim” dedi.
Seyyid Kutub = Andolsun biz Musa'yı da ayetlerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik: «Ben alemlerin Rabbinin elçisiyim» demişti.
Suat Yıldırım = Nitekim onlardan Mûsâ’yı, delillerimiz ve mûcizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen yetkililerine gönderdik. O da onlara: "Ben Rabbülâlemin’in size elçisiyim" dedi.
Süleyman Ateş = Andolsun biz Mûsâ'yı da âyetlerimizle Fir'avn'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik: "Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Musa'yı Firavun'a ve onun 'önde gelen çevresine' ayetlerimizle gönderdik. O da, dedi ki: «Gerçekten ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim.»
Ümit Şimşek = Biz Musa'yı da Firavun'a ve kavminin ileri gelenlerine âyetlerimizle gönderdik. O, 'Ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, Mûsa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve onun üst düzey adamlarına gönderdik de onlara dedi ki: "Ben âlemlerin Rabbi'nin resulüyüm."
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı âyetlerimizle (mucizelerimizle), firavuna ve onun (kavminin) ileri gelenlerine gönderdik. (O zaman onlara): “Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbinin Resûl’üyüm.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Biz Musa’yı açık delillerle Firavun’a ve onun seçkin yöneticilerine göndermiştik ve onlara “Ben alemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.
فَلَمَّا جَاءهُم بِآيَاتِنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ
Zuhruf / 47 -
Fe lemmâ câehum bi âyâtinâ izâhum minhâ yadhakûn(yadhakûne).
Diyanet İşleri = (Mûsâ) mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar!
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara delillerimizle gelince o delillere gülmeye başladılar.
Abdullah Parlıyan = Musa onlara delillerimizle gelince, onlar birdenbire işi alaya alıp, gülmeye başladılar.
Adem Uğur = Onlara âyetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.
Ahmed Hulusi = Onlara işaretlerimizle geldiğinde, onlar hemen bunlara güldüler!
Ahmet Tekin = Mûsâ onlara âyetlerimizi, mûcizelerimizi getirince, o sırada mûcizelerle alay ederek güldüler.
Ahmet Varol = Fakat, onlara ayetlerimizi getirince bir de ne görsün: Onlarla alay ediyorlar.
Ali Bulaç = Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Fakat onlara böyle mucizelerimizle varınca, hemen onlar bunlara gülüverdiler.
Ali Ünal = Önlerinde delillerimizi sergileyiverince, gülüp o delillerle alay ettiler.
Bayraktar Bayraklı = Onlara mucizelerimizi getirince mucizelere gülüvermişlerdi.
Bekir Sadak = Onlara mucizelerimizi getirdigi zaman, bunlara guluvermislerdi.
Celal Yıldırım = Ne vakit ki onlara mu'cizelerimizle geldi, onlar birdenbire (işi alaya alıp) buna gülüverdiler.
Cemal Külünkoğlu = Musa onlara ayetlerimizi getirdiğinde onlar bu ayetlere gülüyorlardı.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara mucizelerimizi getirdiği zaman, bunlara gülüvermişlerdi.
Diyanet Vakfi = Onlara âyetlerimizi getirince, bunlara gülüvermişlerdi.
Edip Yüksel = Mucizelerimizi kendilerine götürdüğü zaman, o mucizelere gülmüşlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Vaktâ ki onlara böyle âyetlerimizle vardı, birdenbire onlar bunlara gülüverdiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara böyle mucizelerimizle vardığında, onlar hemen bu mucizelere gülüverdiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa onlara mucizelerimizi getirince onlar hemen bu mucizelere gülüverdiler.
Gültekin Onan = Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar.
Harun Yıldırım = Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün onlar bunlara gülüyorlar.
Hasan Basri Çantay = Fakat onlara âyetlerimiz gelince bir de ne görsünler, onlar bu (âyetlere) gülüyorlar!
Hayrat Neşriyat = Fakat onlara mu'cizelerimizi getirdiğinde, o vakit onlar bunlara gülüverdiler.
İbni Kesir = Onlara ayetlerimizle varınca, onlar bunlara gülüvermişlerdi.
Kadri Çelik = Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, birdenbire onlar bunlara gülüverdiler.
Muhammed Esed = Ama önlerine (mucizevi) işaretlerimizi getirince, hemen onları alaya aldılar,
Mustafa İslamoğlu = Fakat ardından, onların önüne mucizevi ayetlerimizi sürünce, onlar hemen alay etmeye başladılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (46-47) Andolsun ki, Mûsa'yı âyetlerimizle Fir'avun'a ve onun cemaatine gönderdik. Binaenaleyh dedi ki: «Ben şüphe yok âlemlerin Rabbinin bir Resûlüyüm.» Vaktâ ki onlara Bizim âyetlerimizle geldi, onlar o zaman, bunlardan gülüşür oldular.
Ömer Öngüt = Onlara âyetlerimizle varınca, bunlara gülüvermişlerdi.
Şaban Piriş = Onlara ayetlerle geldiği zaman onlar, ona gülüp geçmişlerdi.
Sadık Türkmen = Fakat ayetlerimizle onlara gelince, onlar o zama, onlarla alay ederek gülüyorlar!
Seyyid Kutub = Onlara ayetlerimizi getirince, birden bire onlarla alay etmeye koyuldular.
Suat Yıldırım = O, delillerimizle onlara gidince onlar alay edip gülmeye koyuldular.
Süleyman Ateş = Onlara âyetlerimizi getirince onlar o âyetlerle alay edip gülmeğe başladılar.
Tefhim-ul Kuran = Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar.
Ümit Şimşek = Onlara âyetlerimizi getirdiğinde, onlar buna güldüler.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa onlara ayetlerimizi getirdiğinde onlar bu ayetlere gülüyorlardı.
İskender Ali Mihr = Fakat (Musa A.S), onlara âyetlerimizle (mucizelerimizle) gelince, onlar o zaman onlara (mucizelere) gülüyorlardı (alay ediyorlardı).
İlyas Yorulmaz = Musa onlara açık ayetleri getirip gösterdiğinde, birden bire onlar, o ayetlere gülüp alay ettiler.
وَمَا نُرِيهِم مِّنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Zuhruf / 48 -
Ve mâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uhtihâ ve ehaznâhum bil azâbi leallehum yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara hiçbir delil göstermedik ki biri, öbüründen büyük olmasın ve tuttukları yoldan dönsünler diye de azaplandırdık onları.
Abdullah Parlıyan = Bizim onlara göstermekte olduğumuz ayet ve mucizelerden herbiri, elbette diğerinden daha büyüktür. Belki dönerler diye, biz onları azapla yakalayıverdik.
Adem Uğur = Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azaba uğrattık.
Ahmed Hulusi = Onlara gösterdiğimiz her bir mucize, öncekinden daha büyüktü. . . Belki bize dönerler diye onları azapla da yakaladık.
Ahmet Tekin = Onlara gösterdiğimiz her bir mûcize diğerinden daha büyüktü. Sapıklıktan, küfürden vazgeçip hakka, doğru yola dönerler ümidiyle, onlara ikaz edici nitelikte, kıtlık, tûfan, çekirge istilâsı, ürün noksanlığı gibi cezalar verdik.
Ahmet Varol = Onlara gösterdiğimiz her âyet muhakkak bir ötekinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları azaba uğrattık.
Ali Bulaç = Biz onlara biri ötekinden daha büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik. Belki dönerler diye, onları azabla yakalayıverdik.
Ali Fikri Yavuz = Onlara (Firavun ve kavmine) gösterdiğimiz her mucize, muhakkak diğerinden daha büyüktü. (İnkârlarından) dönerler diye, tuttuk onları azaba da çektik.
Ali Ünal = Onlara biri diğerinden büyük delil üstüne delil, mucize üstüne mucize gösterdik ve takip ettikleri yanlış yoldan dönerler mi diye onları (birbirinden ağır) cezalarla sarstık.
Bayraktar Bayraklı = Onlara gösterdiğimiz her mucize diğerinden daha büyüktü. Dönsünler diye onları azaba uğrattık.
Bekir Sadak = Onlara gosterdigimiz her mucize digerinden daha buyuktu; dogru yola donmeleri icin onlari azaba ugrattik.
Celal Yıldırım = Onlara hiçbir âyet (belge ve mu'cize) göstermedik ki, diğerinden daha büyük olmasın. Belki dönerler diye onları azâb ile yakalayıverdik.
Cemal Külünkoğlu = Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları (küçüklü büyüklü farklı şekilde) azaba uğrattık.
Diyanet İşleri (eski) = Onlara gösterdiğimiz her mucize diğerinden daha büyüktü; doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık.
Diyanet Vakfi = Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azaba uğrattık.
Edip Yüksel = Onlara bir birinden büyük mucizeler gösterdik ve belki dönerler diye başlarına çeşitli felaketler getirdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her ne âyet de gösteriyorsak onlara mutlak birbirinden büyüktü, tuttuk onları azâba da çektik ki rücu' edeler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlara gösterdiğimiz her bir mucize diğerinden daha büyüktü. Belki vazgeçerler diye tuttuk onları azaba çektik
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bizim onlara gösterdiğimiz her bir mucize diğerinden daha büyüktü. Belki doğru yola dönerler diye biz onları azapla yakaladık.
Gültekin Onan = Biz onlara biri ötekinden daha büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik. Belki dönerler diye onları azabla yakalayıverdik.
Harun Yıldırım = Biz onlara biri ötekinden daha büyük olmayan hiç bir ayet göstermedik. Belki dönerler diye, onları azapla yakalayıverdik.
Hasan Basri Çantay = Biz onlara her hangi bir âyeti göstermiyorduk ki bu, mutlakaa öbürlerinden daha büyükdü. Onları, belki (küfürden) dönenler diye, (bir zaman da) azâb ile tutduk.
Hayrat Neşriyat = Onlara göstermekte olduğumuz her mu'cize, mutlaka diğerinden daha büyüktü. Kendilerini (hayatlarını çekilmez kılan çeşitli) azâb(lar) ile yakaladık, tâ ki onlar(küfürlerinden) dönsünler.
İbni Kesir = Onlara biri diğerinden daha büyük olmayan hiç bir ayet göstermedik. Doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık.
Kadri Çelik = Biz belki dönerler diye onlara biri kız kardeşinden (ötekinden) daha büyük olmayan hiç bir ayet (mucize) göstermedik. (Ama dönmeyince) Biz de onları azapla yakalayıverdik.
Muhammed Esed = halbuki kendilerine gösterdiğimiz her işaret, öncekinden daha etkileyici idi ve (her defasında) onları belki (Bize) dönerler diye azaba çarptırdık.
Mustafa İslamoğlu = Oysa ki onlara gösterdiğimiz her mucizevi ayet bir öncekinden daha büyüktü: Bir de onları, belki dönerler diye bela(lar)la kuşattık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlara âyetten bir şey gösterir olmadık ki, illâ o, diğerlerinden daha büyük idi. Ve onları azab ile yakaladık, belki onlar geri dönerler (diye).
Ömer Öngüt = Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları azaba uğrattık.
Şaban Piriş = Onlara gösterdiğimiz her mucize, bir evvelkinden daha büyük idi. Belki dönerler diye onları azabımızla yakalamıştık
Sadık Türkmen = Oysa, onlara hiçbir ayet/mucize göstermedik ki, diğerinden daha büyük olmasın! Onları, azap ile yakaladık, dönsünler diye.
Seyyid Kutub = Onlara biri diğerinden daha büyük olmayan hiç bir ayet göstermedik. Doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık.
Suat Yıldırım = Onlara hep birbirinden büyük mûcizeler gösterdik. Belki dönüş yaparlar diye azaplarla sarstık.
Süleyman Ateş = halbuki kendilerine gösterdiğimiz her işaret, öncekinden daha etkileyici idi ve (her defasında) onları belki (Bize) dönerler diye azaba çarptırdık.
Tefhim-ul Kuran = Biz onlara biri ötekinden daha büyük olmayan hiçbir ayet göstermedik. Belki dönerler diye, biz onları azabla yakalayıverdik.
Ümit Şimşek = Ve onlara âyetten bir şey gösterir olmadık ki, illâ o, diğerlerinden daha büyük idi. Ve onları azab ile yakaladık, belki onlar geri dönerler (diye).
Yaşar Nuri Öztürk = Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları azaba uğrattık.
İskender Ali Mihr = Biri diğerinden daha büyük olmadıkça, onlara bir âyet (mucize) göstermedik. Ve onları azapla yakaladık ki, böylece belki onlar (Allah’a) dönerler diye.
İlyas Yorulmaz = Ne zaman onlara başka bir ayet gösterirsek, önceki ayetten daha büyüğünü gösteririz. (Ret ettikleri için) Belki inkarlarından dönerler diye onları azapla yakaladık.
وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
Zuhruf / 49 -
Ve kâlû yâ eyyuhes sâhırud’u lenâ rabbeke bimâ ahide ındeke innenâ le muhtedûn(muhtedûne).
Diyanet İşleri = (Onlar azabı görünce) “Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ey büyücü demişlerdi, sana söz verdiğini sandığın Rabbine yalvar bizim için, şüphe yok ki biz de elbette doğru yola geliriz.
Abdullah Parlıyan = Ve her defasında “Ey büyücü!” demişlerdi. “Seninle yaptığı peygamberlik sözleşmesi hatırına, bizim için Rabbine yalvar, biz artık kesinlikle doğru yola geliriz.”
Adem Uğur = Bunun üzerine dediler ki: Ey büyücü! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Ey büyücü! Senin anlaşman dolayısıyla bizim için Rabbine dua et! Biz doğru yolda olalım!"
Ahmet Tekin = Onlar azâbı görünce, Mûsâ’ya:'Ey bilge kişi, sende olan ahdi, sana verdiği sözü hürmetine, bizim için Rabbine dua et. Biz de doğru, hak yolu tercih edeceğiz' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Ey büyücü! Sana olan ahdi üzere bizim için Rabbine dua et, gerçekten biz hidayete geleceğiz.
Ali Bulaç = Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız."
Ali Fikri Yavuz = (Azabı gördükleri zaman, Mûsa’ya şöyle) dediler: “- Ey büyücü! (Duanı kabul edeceğine dair) sana olan vaadi hürmetine, bizim için Rabbine dua et; çünkü biz, artık yola geleceğiz.”
Ali Ünal = (Ne zaman bir cezaya maruz kalsalar Musa’ya varır ve:) “Ey büyücü, sana verdiği (iman ettiğimiz takdirde cezayı üzerimizden kaldıracağı) sözüne binaen bizim için Rabbine dua et (de bizi bağışlasın). Zira, artık yola geleceğiz.” derlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine dediler ki: “Ey sihirbaz! Seninle yaptığı sözleşmenin hatırına bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.”
Bekir Sadak = «Ey Sihirbaz! Sana verdigi ahda gore Rabbine bizim icin yalvar da dogru yola eriselim» dediler.
Celal Yıldırım = Böyle iken, «ey sihirbaz büyücü !» dediler. «Sana verdiği sözü gereği, Rabbına bizim için duâ edip yalvar, bizler elbette doğru yola geleceğiz.»
Cemal Külünkoğlu = (Bunun üzerine dediler ki:) “Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey Sihirbaz! Sana verdiği ahde göre Rabbine bizim için yalvar da doğru yola erişelim' dediler.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine dediler ki: Ey büyücü! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.
Edip Yüksel = 'Ey büyücü, bizim için Rabbine dua et. Çünkü sen ona daha yakınsın; biz bundan sonra yola geleceğiz,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu halde diyorlardı ki: gel ey sâhir! bizim için rabbına bir duâ et, sende olan ahdi hurmetine, çünkü biz artık yola geleceğiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu halde (iken bile) diyorlardı ki: «Ey sihirbaz, sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık yola geleceğiz.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar azâbı görünce: «Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et. Biz gerçekten doğru yola gireceğiz.» dediler.
Gültekin Onan = Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız."
Harun Yıldırım = Ve onlar dediler ki: “Ey sihirbaz, senin yanında sana olan ahdi gereği Rabbine dua et! Gerçekten bizler hidayet bulanlar oluruz.”
Hasan Basri Çantay = (Azâbı görünce) dediler ki: «Ey sihir yapan, bizim için Rabbine, sana olan va'di vech ile, düâ et. Muhakkak biz doğru yola kavuşdurulmuş olacağız».
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine dediler ki: 'Ey sihirbaz! (Duânı kabûl edeceğine dâir) sende olan ahdi hürmetine, Rabbine bizim için duâ et; muhakkak ki biz, (o vakit) gerçekten doğru yola giren kimseler (olur)uz.'
İbni Kesir = Ve dediler ki: Ey sihirbaz; sana verdiği ahde göre Rabbına bizim için dua et. Muhakkak biz, hidayete eriştirilmiş olacağız.
Kadri Çelik = Ve onlar, “Ey büyücü! Sana verdiği söz hürmetine bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz (bu durumda) hidayete ermişler olacağız” dediler.
Muhammed Esed = Ve (her defasında,) "Ey büyücü!" diye feryad ettiler, "Seninle yaptığı (peygamberlik) sözleşmesinin hatırına bizim için Rabbine yalvar, biz artık kesinlikle doğru yola döneceğiz!"
Mustafa İslamoğlu = Ve "Sen ey sihirbaz! Seninle yaptığı sözleşme hatırına, Rabbine bizim için yalvar: kesinlikle biz artık doğru yola yöneleceğiz!" diye yalvardılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Ey sahir! Bizim için Rabbine bir dua et, sana olan ahdi hürmetine, şüphe yok ki, biz de elbette hidâyete ermişler oluruz.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: "Ey sihirbaz! Sana verdiği ahde göre Rabbine bizim için duâ et! Artık biz doğru yola geleceğiz. "
Şaban Piriş = -Ey sihirbaz! sana verdiği söze dayanarak bizim için Rabb’ine dua et, muhakkak biz de doğru yolu bulacağız, demişlerdi.
Sadık Türkmen = Ve dediler ki: “Ey sihirbaz! Bizim için Rabbine, senin katındaki sözü hürmetine dua et; gerçekten biz de doğru yola geleceğiz.”
Seyyid Kutub = Azabı görünce: «Ey büyücü, bizim için Rabb'ine dua et, sende bulunan ahdi hürmetine bizi bağışlamasını dile, artık yola geleceğiz» dediler.
Suat Yıldırım = Azabı tadınca Mûsâ’ya: "Haydi büyücü! Sana verdiği sözünün gereği olarak bizim için Rabbine dua et, bizi bağışlasın, zira artık yola geleceğiz" dediler.
Süleyman Ateş = Bunun üzerine dediler ki: "Ey büyücü, bizim için Rabbine du'â et, sana verdiği söz hakkı için (bizi bağışlasın) artık biz yola geleceğiz!"
Tefhim-ul Kuran = Ve onlar dediler ki: «Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği söz) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız.»
Ümit Şimşek = Onlar ise 'Ey büyücü,' diyorlardı. 'Sana verdiği sözün hatırına bizim için Rabbine dua et; o zaman mutlaka doğru yola geleceğiz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Ey büyücü! Sana verdiği söz aşkına, Rabbine bizim için bir yakarıver; biz artık doğru yola gireceğiz."
İskender Ali Mihr = Ve (onlar): “Ey sihirbaz, senin Allah’a olan ahdin hürmetine, Rabbine bizim için dua et (bu azabı kaldırsın)! ( O taktirde) gerçekten biz, mutlaka hidayet üzere oluruz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Azap onları yakaladığında) “Ey Sihirbaz! Rabbine bizim için dua et, yanında getirdiğin antlaşmaya kesinlikle uyup, onun yolundan gideceğiz” dediler.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ
Zuhruf / 50 -
Fe lemmâ keşefnâ an humul azâbe izâ hum yenkusûn(yenkusûne).
Diyanet İşleri = Fakat biz onlardan azabı kaldırınca bir de bakmışsın sözlerinden dönüyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken onlardan azâbı kaldırdık mı sözlerinden döndüler.
Abdullah Parlıyan = Derken onlardan azabı kaldırdık mı, sözlerinden dönüverdiler.
Adem Uğur = Fakat biz onlardan azabı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.
Ahmed Hulusi = Kendilerinden azabı kaldırdığımızda, onlar hemen sözlerini bozdular!
Ahmet Tekin = Fakat azâbı, kendilerinden kaldırdığımız zaman, hemen sözlerinden döndüler.
Ahmet Varol = Fakat üzerlerinden azabı kaldırdığımızda hemen sözlerinden dönmeye başladılar.
Ali Bulaç = Fakat onlardan azabı çekip giderince, bir de görürsün ki onlar andlarını bozuyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine kendilerinden azabı kaldırdığımız vakit, (yola geleceğiz, iman edeceğiz sözlerinden) hemen caydılar.
Ali Ünal = Üzerlerinden cezayı kaldırınca da, hemen o anda sözlerinden cayıverirlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Fakat biz onları azaptan kurtarır kurtarmaz, bir de bakarsın ki sözlerinden dönüvermişler.
Bekir Sadak = Ama, azabi uzerlerinden kaldirdigimizda hemen sozlerinden donduler.
Celal Yıldırım = Kendilerinden o azabı kaldırdığımızda, birden verdikleri sözü bozdular (yerine getirmediler).
Cemal Külünkoğlu = Fakat biz onlardan azabı kaldırınca sözlerinden döndüler.
Diyanet İşleri (eski) = Ama, azabı üzerlerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden döndüler.
Diyanet Vakfi = Fakat biz onlardan azabı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.
Edip Yüksel = Fakat, onlardan felaketi kaldırdığımızda, sözlerinden hemen dönüverdiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine kendilerinden azâbı açtığımız vakıt da derhal cayıverdiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine kendilerinden azabı açtığımızda hemen cayıverdiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Fakat azabı kendilerinden kaldırdığımız zaman hemen sözlerinden dönüverdiler.
Gültekin Onan = Fakat onlardan azabı çekip giderince, bir de görürsün ki onlar andlarını bozuyorlar.
Harun Yıldırım = Fakat onlardan azabı çekipgiderince, bir de görürsün ki onlar verdikleri sözü bozuyorlar.
Hasan Basri Çantay = Fakat biz onlardan azâbı giderince bir de ne bakarsın: Onlar verdikleri sözü bozuyorlar bile!
Hayrat Neşriyat = Fakat kendilerinden azâbı açıver(ip kaldır)ınca, onlar sözlerinden hemen döndüler.
İbni Kesir = Azabı üzerlerinden kaldırınca, hemen sözlerinden caydılar.
Kadri Çelik = Fakat onlardan azabı çekip giderince, hemen sözlerinden caydılar!
Muhammed Esed = Ama azaptan kurtarır kurtarmaz, bir bakarsın ki hemen sözlerinden dönüvermişler!
Mustafa İslamoğlu = Ama cezayı kaldırır kaldırmaz derhal sözlerinden caydılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, onlardan o azabı açıverdik, o zaman onlar sözlerinden geri döner oldular.
Ömer Öngüt = Fakat biz onlardan azabı kaldırınca sözlerinden hemen caydılar.
Şaban Piriş = Onlardan azabı kaldırdığımız zaman da hemen sözlerini bozuyorlardı.
Sadık Türkmen = Fakat onlardan azabı kaldırdığımız zaman, bir de bakarsın ki, onlar sözlerini bozuyorlar!..
Seyyid Kutub = Fakat biz onlardan azabı kaldırınca sözlerinden dönmeye başladılar.
Suat Yıldırım = Fakat Biz, onlardan azabı giderince, hemen sözlerinden caydılar.
Süleyman Ateş = Fakat biz onlardan azâbı kaldırınca sözlerinden dönmeğe başladılar.
Tefhim-ul Kuran = Fakat onlardan azabı çekip giderince, bir de görürsün ki onlar andlarını bozuyorlar.
Ümit Şimşek = Fakat azaplarını kaldırır kaldırmaz onlar yine sözlerinden dönüyorlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Fakat kendilerinden azabı kaldırdığımızda hemen yan çizmeye başladılar.
İskender Ali Mihr = Fakat onlardan azabı kaldırınca, o zaman onlar (verdikleri sözleri) bozuyorlar.
İlyas Yorulmaz = Bundan sora onlardan azabı kaldırdığımızda, hemen antlaşmayı eksilterek bozdular.
وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ
Zuhruf / 51 -
Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihî kâle yâ kavmi e leyse lî mulku mısra ve hâzihil enhâru tecrî min tahtî, e fe lâ tubsirûn(tubsirûne).
Diyanet İşleri = Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Firavun, kavminin arasında bağırıp dedi ki: Ey kavmim, Mısır saltanatı ve ayağımın altından akıp duran şu ırmaklar, benim değil mi, görmüyor musunuz?
Abdullah Parlıyan = Firavun halkına çağrıda bulunarak dedi ki: “Ey kavmim! Mısır saltanatı ve buyruğumun altında akıp duran şu ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz?
Adem Uğur = Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâla görmüyor musunuz?"
Ahmed Hulusi = Firavun, halkı içinde nida edip dedi ki: "Ey halkım! Mısır'ın varlığı ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?"
Ahmet Tekin = Firavun, kavmi içinde:'Ey kavmim, Mısır’ın hâkimiyeti ve bu ülke ve şu köşkümün altından akıp giden ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?' diye seslendi.
Ahmet Varol = Firavun kavminin içinde seslenip dedi ki: 'Ey kavmim! Mısır'ın hükümranlığı ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?
Ali Bulaç = Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?"
Ali Fikri Yavuz = Firavun, kavminin içinde bağırıb şöyle dedi: “- Ey Kavmim! Mısır’ın mülk ve saltanatı ile şu altımdan (sarayımın altından) akan büyük nehir benim değil mi? Artık (azametimi) görmüyor musunuz?
Ali Ünal = (Sıkıştığı bir anda) Firavun, halkı arasında şu ilânatta bulundu: “Ey benim halkım! Mısır ve Mısır’da mutlak hakimiyet, sonra ayağımın altından akan şu nehirler bana ait değil mi? Gözünüzü açıp, bu gerçeği görmeyecek misiniz?
Bayraktar Bayraklı = Firavun, kavmine seslendi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?”
Bekir Sadak = Firavun, milletine soyle seslendi: «Ey milletim! Misir hukumdarligi ve memleketimde akan bu irmaklar benim degil mi? Gormuyor musunuz?»
Celal Yıldırım = Fir'avn kendi milleti içinde şöyle seslendi: «Ey milletim !» dedi, «Mısır mülkü ve krallığı benim değil midir? Şu ırmaklar benim altımdan akmıyor mu ? Görmüyor musunuz ?
Cemal Külünkoğlu = (51-53) Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz? Ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan adamdan daha hayırlı değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı yahut beraberinde melekler gelmeli değil miydi?”
Diyanet İşleri (eski) = Firavun, milletine şöyle seslendi: 'Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?'
Diyanet Vakfi = Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: «Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâla görmüyor musunuz?»
Edip Yüksel = Firavun halkına şöyle seslendi: 'Ey halkım, Mısır'ın yönetimi ve şu altımda akıp giden ırmaklar bana ait değil mi? Görmüyor musunuz?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve Fir'avn kavmının içinde şöyle bağırdı: ey kavmım! Mısır mülkü benim ve hep şu nehirler benim altımdan akıyor değil mi? Artık gözünüzü açsanız a
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Firavun, kavminin içinde bağırıp şöyle dedi: «Ey kavmim! Mısır kırallığı ve benim altımdan akan şu nehirler benim değil mi? Artık gözünüzü açsanıza!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun kavmine seslenerek dedi ki: «Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?
Gültekin Onan = Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?"
Harun Yıldırım = Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı: “Mısır mülkü ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?”
Hasan Basri Çantay = Fir'avn, kavmi içinde haykırdı: «Ey kavmim, dedi, Mısır padişahlığı ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi? Haalâ gözünüzü açmayacak mısınız»?
Hayrat Neşriyat = Fir'avun ise, kavmi içinde seslenip dedi ki: 'Ey kavmim! Mısır mülkü(hükümdarlığı) ve altımdan akıp giden bu nehirler, benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?'
İbni Kesir = Firavun, kavmine seslendi ve dedi ki: Ey kavmim; Mısır mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz?
Kadri Çelik = Firavun, kendi kavmi içinde nida ederek dedi ki: “Ey Kavmim! Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz?
Muhammed Esed = Ve Firavun, halkına bir çağrıda bulunarak "Ey kavmim!" dedi, "Mısır'ın hakimiyeti bana ait değil mi? Bütün bu nehirler benim ayaklarımın altında akmıyor mu? (Sizin en büyük efendiniz olduğumu) görmüyor musunuz?
Mustafa İslamoğlu = Derken Firavun, kavminin arasındayken "Ey ulusum!" diye seslendi; "Mısır'ın hakimiyeti bana ait değil mi? Bütün bu akarsular (ayağımın) altından akmıyor mu? Ne yani, bunu da mı görmüyorsunuz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Fir'avun kavmi içinde nidâ etti, dedi ki: «Ey kavmim! Mısır mülkü ve altından akan ırmaklar benim için değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?»
Ömer Öngüt = Firavun kavmi içinde seslenerek şöyle dedi: "Ey kavmim! Mısır'ın mülk ve saltanatı ile memleketimde akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?"
Şaban Piriş = Firavun ulusuna seslenerek: -Ey ulusum, Mısır’ın ve altımda akan şu ırmakların hakimiyeti bana ait değil mi? Bunu görmüyor musunuz?
Sadık Türkmen = Firavun, kavminin içinde bağırdı, dedi ki: “Ey kavmim! Mısır’ın mülkü ve altımdan akıp giden şu nehirler benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?
Seyyid Kutub = Firavun kavmine şöyle seslenip dedi ki: «Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altından akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?
Suat Yıldırım = (51-53) Firavun halkına duyuru yapıp dedi ki: "Ey benim halkım! Mısır’ın yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yoksa ben, şu aşağılık, meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı, yahut beraberinde melaikeler gelmeli değil miydi?"
Süleyman Ateş = Fir'avn kavminin içinde bağırıp dedi: "Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?"
Tefhim-ul Kuran = Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: «Ey Kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?»
Ümit Şimşek = Derken Firavun halkına hitap ederek şöyle dedi: 'Ey kavmim! Bu ülkenin egemenliği ve ayaklarımın altında akan şu ırmaklar hep benim değil mi? Görmüyor musunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = Firavun, toplumu içinde haykırıp şöyle dedi: "Ey toplumum! Mısır'ın mülk ve yönetimi benim değil mi? İşte şu nehirler benim altımdan akıyor. Görmüyor musunuz?"
İskender Ali Mihr = Ve firavun, kavmi içinde seslendi: “Ey kavmim, bütün Mısır benim mülküm değil mi? Ve altımdan akan bu nehirler? Hâlâ görmüyor musunuz?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Firavun kavmine “Ey kavmim! Bu ülkenin ve altımdan akan bu nehrin sahibi ben değil miyim? Bunu görmüyor musunuz?
أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِّنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
Zuhruf / 52 -
Em ene hayrun min hâzellezî huve mehînun ve lâ yekâdu yubîn(yubînu).
Diyanet İşleri = “Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ben, şu aşağılık ve doğrudüzen söz bile söyliyemeyen adamdan daha hayırlı değil miyim?
Abdullah Parlıyan = Ben ne demek istediğini bile, doğru düzgün anlatamayan şu zavallı Musa denilen adamdan daha hayırlı değil miyim?
Adem Uğur = Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?
Ahmed Hulusi = "Yoksa şu basit ve ne demek istediğini açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim?"
Ahmet Tekin = 'Yoksa ben, şu zavallıdan, neredeyse meramını anlatamayan şu adamdan, daha hayırlı değil miyim?'
Ahmet Varol = Ya da ben şu zavallı, neredeyse söz anlatamayacak durumda olan kişiden daha iyi değil miyim?
Ali Bulaç = "Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir."
Ali Fikri Yavuz = Yoksa ben nerde ise meramını anlatamıyacak, hakîr ve zayıf durumda olan bu Mûsa’dan daha hayırlı değil miyim?
Ali Ünal = “Yoksa ben, şu basit ve meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim?
Bayraktar Bayraklı = “Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha üstün değil miyim?”
Bekir Sadak = «Yahut, ben zavalli ve nerdeyse konusamayan bu kimseden daha ustun degil miyim?»
Celal Yıldırım = Yoksa ben, şu zavallı ve neredeyse açık şekilde meramını anlatamıyan kimseden daha hayırlı değil miyim ?»
Cemal Külünkoğlu = (51-53) Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz? Ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan adamdan daha hayırlı değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı yahut beraberinde melekler gelmeli değil miydi?”
Diyanet İşleri (eski) = 'Yahut, ben zavallı ve nerdeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?'
Diyanet Vakfi = «Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?»
Edip Yüksel = 'Yahut ben, şu aşağılık ve konuşmaktan aciz olan adamdan daha üstün değil miyim?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa ben şundan daha hayırlı değil miyim ki o hem hakîr hem de meramını anlatamıyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa ben şundan daha hayırlı değil miyim ki, o hem zavallı hem de meramını anlatamıyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa ben, nerede ise meramını anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?
Gültekin Onan = "Yoksa ben şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir."
Harun Yıldırım = “Ben şu aşağılık olandan ve nerede ise açıklamadan yoksun olandan daha hayırlı değil miyim?”
Hasan Basri Çantay = «Yoksa ben ondan hayırlı değil miyim? O ki hakirdir, (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor».
Hayrat Neşriyat = 'Yoksa ben, kendisi değersiz ve nerede ise söz anlatamayacak durumda bulunan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?'
İbni Kesir = Ben, açıkça söyleyemeyecek derecede zavallı olan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?
Kadri Çelik = “Yoksa ben, kendisi değersiz ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?”
Muhammed Esed = Ben, ne demek istediğini bile anlatamayan şu zavallı adamdan daha iyi değil miyim?"
Mustafa İslamoğlu = Yoksa, ne demek istediğini bile açık seçik anlatamayan şu değersiz adamdan daha iyi değil miyim?
Ömer Nasuhi Bilmen = «Yoksa ben o kimseden daha hayırlı değil miyim ki, o bir hakîrdir ve (maksadını) açıklamaya yaklaşamıyor.»
Ömer Öngüt = "Yoksa ben, nerede ise meramını anlatamayacak durumda olan şu zavallı adamdan daha üstün değil miyim?"
Şaban Piriş = Yoksa ben, şu hakir ve neredeyse konuşamayan adamdan daha iyi değil miyim?
Sadık Türkmen = Ben şu zavallı ve neredeyse söz anlatamayacak olan kişiden üstün değil miyim?
Seyyid Kutub = Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?
Suat Yıldırım = (51-53) Firavun halkına duyuru yapıp dedi ki: "Ey benim halkım! Mısır’ın yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yoksa ben, şu aşağılık, meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı, yahut beraberinde melaikeler gelmeli değil miydi?"
Süleyman Ateş = "Yahut ben, şu aşağılık, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan adamdan daha iyi değil miyim?"
Tefhim-ul Kuran = Yoksa ben, kendisi zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?
Ümit Şimşek = 'Ben neredeyse meramını anlatamayacak haldeki şu zavallıdan daha üstün değil miyim?
Yaşar Nuri Öztürk = 'Yoksa ben, şu zavallıdan, neredeyse meramını anlatamayan şu adamdan, daha hayırlı değil miyim?'
İskender Ali Mihr = Yoksa ben, o acizden daha hayırlı (değil miyim) ki, o neredeyse sözü açıklayamıyor (normal konuşamıyor).
İlyas Yorulmaz = “Yoksa ben, ne istediğini açıkça söylemeyen, şu aşağılık basit birisi olandan (Musa dan) daha hayırlı değil miyim?”
فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِّن ذَهَبٍ أَوْ جَاء مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ
Zuhruf / 53 -
Fe lev lâ ulkıye aleyhi esviretun min zehebin ev câe meahul melâiketu mukterinîn(mukterinîne).
Diyanet İşleri = “(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne olurdu, bâri ona altın bilezikler takılmış olsaydı, yahut da onunla, ona uyan, yardım eden melekler gelseydi.
Abdullah Parlıyan = Sonra neden O'na hiç altın bilezikler atılmadı? Ve neden O'nunla birlikte saflar halinde melekler gelmedi?”
Adem Uğur = Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?
Ahmed Hulusi = "(Eğer Musa dediği gibiyse) Onun üzerine altından bilezikler gönderilmesi yahut onunla beraber yakını olarak melekler gelmesi gerekmez miydi?"
Ahmet Tekin = 'Eğer onun dedikleri doğru ise, üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber, onu tasdik eden melekler gelmeli değil miydi?' dedi.
Ahmet Varol = Onun üzerine altından bilezikler atılmalı veya kendisiyle birlikte, yakınında bulunan melekler gelmeli değil miydi?
Ali Bulaç = "Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?"
Ali Fikri Yavuz = (Mademki doğru söylüyor, peygamber olduğunu iddia ediyor; büyüklere takılan altın bilezik ve gerdanlıklar gibi Allah tarafından) onun üzerine de altın bilezikler atılıp takılsaydı ya!... Yahud beraberinde (kendisine yardım edecek ve onu tasdik edecek) melekler dizilip gelse ya!...”
Ali Ünal = “Kaldı ki, (eğer o bir rasûlse,) üzerine gökten altın bilezikler atılması gerekmez mi; veya neden yanında (ona destek olacak, iddiasını destekleyecek) melekler yok?”
Bayraktar Bayraklı = “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında yardımcı melekler gelmeli değil miydi?”
Bekir Sadak = «Ona altin bilezikler verilmeli veya yaninda ona yardim edecek melekler gelmeli degil mi?»
Celal Yıldırım = (Eğer doğru sözlü ise) «üzerine altından bilezikler atılmalı veya beraberinde melekler yer alıp gelmeli değil miydi ?»
Cemal Külünkoğlu = (51-53) Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz? Ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan adamdan daha hayırlı değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı yahut beraberinde melekler gelmeli değil miydi?”
Diyanet İşleri (eski) = 'Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?'
Diyanet Vakfi = «Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?»
Edip Yüksel = 'Neden ona altınlardan oluşan bir hazine verilmiyor, yahut neden yanında çalışacak melekler gelmiyor?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer o dediği gibi ise üzerine altın bilezikler atılsa ya! Yâhud yanında Melâikeler dizilse gelse ya!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer o dediği gibi ise, üzerine altın bilezikler atılsa ya, veya yanında melekler dizilse gelse ya!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer O'nun dediği doğru ise üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber onu tasdik eden melekler gelmeli değil miydi?»
Gültekin Onan = "Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?"
Harun Yıldırım = “Hem üzerine altın bilezikler bırakılmalı veya yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?”
Hasan Basri Çantay = «Öyle ya, onun üstüne (gökden) altın bilezikler atılmalı, yahud beraberinde birbiri ardınca (kendisini tasdıyk edici) melekler gelmeli değil miydi»?
Hayrat Neşriyat = 'O hâlde (doğru söylüyorsa) üzerine altın bilezikler atılmalı veya berâberinde peş peşe dizilen kimseler hâlinde melekler gelmeli değil miydi?'
İbni Kesir = Ona altın bilezikler verilmeli veya beraberinde kendisine yardım edecek melekler gelmeli değil miydi?
Kadri Çelik = “O halde neden üzerine altından bilezikler atılmıyor veya onunla birlikte dizi dizi melekler gelmiyor?”
Muhammed Esed = "Sonra, neden ona hiç altın bilezikler verilmemiş ve neden onunla birlikte bir melek gelmiş değil?"
Mustafa İslamoğlu = Hem, neden ona altın künyeler bahşedilmemiş yada beraberinde saf saf dizili melekler gelmemiş?"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Onun üzerine altundan bilezikler atılmalı değil mi idi? Veya onunla beraber melekler birbirlerine mukarinler olarak gelmeli değil miydi?»
Ömer Öngüt = "Ona altın bilezikler verilmeli veya beraberinde ona yardım edecek melekler gelmeli değil miydi?"
Şaban Piriş = -Ona altın bilezikler verilmeli veya onunla birlikte yakınında yer alan melekler gelmeli değil miydi?
Sadık Türkmen = Onun üzerine altından bilezikler atılmalı değil miydi? Veya onunla birlikte birbiri ardınca dizili melekler gelmeli değil miydi?”
Seyyid Kutub = Ona altın bilezikler verilmeli, yahud yanında kendisiyle beraber yardımcı melekler gelmeli değil miydi?
Suat Yıldırım = (51-53) Firavun halkına duyuru yapıp dedi ki: "Ey benim halkım! Mısır’ın yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yoksa ben, şu aşağılık, meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı, yahut beraberinde melaikeler gelmeli değil miydi?"
Süleyman Ateş = (Eğer o, doğru söylüyorsa) Üzerine altın bilezikler atılmalı, yâhut yanında (kendisine yardım eden, onu doğrulayan) melekler de gelmeli değil miydi?"
Tefhim-ul Kuran = «Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?»
Ümit Şimşek = 'Ona gökten altın bilezikler atılsa, yahut kendisine refakat edecek melekler de onunla beraber gelseydi ya!'
Yaşar Nuri Öztürk = "Ona altın bilezikler atılmalı, yanında/hizmetinde melekler bulunmalı değil miydi?"
İskender Ali Mihr = “Öyleyse ona takılmış altından bilezikler olmalı veya onunla beraber ona yakın olan melekler gelmeli değil miydi?”
İlyas Yorulmaz = “Ona takacağı altından bilezikler verilmesi gerekmiyor muydu? Ve yahut onunla beraber dolaşacak meleklerin gelmesi gerekmez miydi?” dedi.
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
Zuhruf / 54 -
Festehaffe kavmehu fe atâûh(atâûhu), innehum kânû kavmen fâsikîn(fâsikîne).
Diyanet İşleri = Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken kavminin aklını çeldi de ona itâat ettiler, şüphe yok ki onlar, yoldan çıkmış bir topluluktu.
Abdullah Parlıyan = Bu suretle kavmini küçümsedi. Onlar da kendisine itaat etdiler. Hakıykat onlar faasıklar güruhu idi.
Adem Uğur = Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.
Ahmed Hulusi = Firavun, kavmini küçümsedi, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar, fasık olan bir kavim idi.
Ahmet Tekin = Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar fasıklar topluluğu idi.
Ahmet Varol = Firavun, böylece halkını ahmaklaştırdı ve onlar da sonunda boyun eğdiler, çünkü onlar aldatılmış, ayartılmış bir halktı!
Ali Bulaç = Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi.
Ali Fikri Yavuz = Böylece (Firavun) kavmini küçümsedi. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar dinden çıkmış, fâsık bir kavim idiler.
Ali Ünal = Firavun, halkını küçümsedi ve hiçe saydı, onlar da körü körüne ona itaat ettiler. Çünkü günahlarla yoldan bütün bütün çıkmış bir topluluk idiler.
Bayraktar Bayraklı = Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.
Bekir Sadak = Firavun, milletini kucumsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Dogrusu onlar yoldan cikmis bir milletti.
Celal Yıldırım = Böylece o, kendi milletini hafife aldı (da aldatıcı sözler söyledi). Bu sebeple ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar hakkın yolundan çıkmış ahlâksız bir milletti.
Cemal Külünkoğlu = İşte Firavun bu şekilde kavmini küçümsedi. Onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.
Diyanet İşleri (eski) = Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.
Diyanet Vakfi = Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.
Edip Yüksel = Böylece halkını yanılttı ve onlar da ona uydular. Onlar bayağı insanlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bu suretle kavmını istihfaf etti onlar da ona itaat eylediler çünkü dinden çıkmış fâsık bir kavm idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bu şekilde (Firavun) kavmini küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler, çünkü dinden çıkmış günahkar bir kavim idiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun kavmini küçümsedi. Onlar da O'na itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.
Gültekin Onan = Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar fasıklar kavmiydi.
Harun Yıldırım = Böylelikle kendi kavmini hafife aldı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık olan bir kavimdi.
Hasan Basri Çantay = Bu suretle kavmini küçümsedi. Onlar da kendisine itaat etdiler. Hakıykat onlar faasıklar güruhu idi.
Hayrat Neşriyat = (Fir'avun) böylece kavmini hafife aldı (küçümsedi); buna rağmen ona itâat ettiler. Gerçekten onlar bir fâsıklar topluluğu idiler.
İbni Kesir = Firavun, kavmini küçümsedi, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar, fasık olan bir kavim idi.
Kadri Çelik = Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar fasıklar topluluğu idi.
Muhammed Esed = Firavun, böylece halkını ahmaklaştırdı ve onlar da sonunda boyun eğdiler, çünkü onlar aldatılmış, ayartılmış bir halktı!
Mustafa İslamoğlu = İşte böylece Firavun kavmini tahrik etti; onlar da bu tahrike kapıldılar: Zaten onlar öteden beri yoldan çıkmış bir kavimdiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık kavmine hakaretle baktı. Derken onlar da ona itaat ediverdiler. Şüphe yok ki onlar, fasıklar olan bir kavim olmuş idiler.
Ömer Öngüt = Firavun milletini küçümsedi, amma onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir topluluk idiler.
Şaban Piriş = Firavun, halkını küçümsemiş, onlar da ona boyun eğmişlerdi. Gerçekten onlar yoldan çıkmış bir toplum idi.
Sadık Türkmen = Böylelikle kavmini kandırıp aşağıladı. Onlar da ona boyun eğdiler! Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.
Seyyid Kutub = İşte Firavun bu şekilde kavmini küçümsedi. Onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.
Suat Yıldırım = O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.
Süleyman Ateş = Kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.
Tefhim-ul Kuran = Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi.
Ümit Şimşek = O halkını küçümsedi; onlar da kendisine boyun eğdiler. Gerçekten onlar yoldan çıkmış bir halk idi.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte toplumunu böyle küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler.
İskender Ali Mihr = Böylece (firavun) kavmini hafife aldı (küçümsedi). Bunun üzerine (kavmi) ona itaat etti. Muhakkak ki onlar fasık bir kavim oldular.
İlyas Yorulmaz = Kavmi Musa’yı küçük görüp hafife aldılar ve firavuna itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar yoldan çıkmış topluluktu.
فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
Zuhruf / 55 -
Fe lemmâ âsefûnentekamnâ minhum fe agraknâhum ecmaîn(ecmaîne).
Diyanet İşleri = Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bizi gazaba getirdilermi öç aldık onlardan, derken hepsini de sulara boğduk.
Abdullah Parlıyan = Ama bize meydan okumaya devam edip, bizi kızdırınca, kendilerinden intikam aldık. Derken hepsini suda boğduk.
Adem Uğur = Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.
Ahmed Hulusi = Ne zaman ki bizi öfkelendirdiler, yaptıklarının sonucunu yaşattık; onları toptan suda boğduk.
Ahmet Tekin = Nihayet bizi, gazaba getirdikleri zaman, onlara lâyık oldukları cezayı verdik. Hepsini denizde boğduk.
Ahmet Varol = Sonunda bizi öfkelendirindiklerinde onlardan öç aldık. Böylece hepsini birden (suda) boğduk.
Ali Bulaç = Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.
Ali Fikri Yavuz = Vakta ki, (isyan ederek) bizi gazablandırdılar, biz de kendilerinden intikam aldık; hepsini birden (denizde) boğduk.
Ali Ünal = Nihayet ceza hükmümüzü üzerlerine çektiler; Biz de hak ettikleri cezayı verdik de, hepsini suda boğduk.
Bayraktar Bayraklı = Bizi gazaba getirdilermi öç aldık onlardan, derken hepsini de sulara boğduk.
Bekir Sadak = Boylece Bizi ofkelendirince onlardan oc aldik, hepsini suda bogduk.
Celal Yıldırım = Ne vakit ki, bizi öfkelendirip gazabımızı çektiler, kendilerinden intikam aldık da böylece hepsini (Kızıldeniz'de) boğduk.
Cemal Külünkoğlu = Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan (yaptıklarının cezasını vererek) intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.
Diyanet İşleri (eski) = Böylece Bizi öfkelendirince onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.
Diyanet Vakfi = Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.
Edip Yüksel = Bizimle savaşmakta israr edince onlardan öc aldık, hepsini boğduk.
Elmalılı Hamdi Yazır = Böyle vaktâ ki bizi gadaba da'vet ettiler biz de kendilerinden intikam aldık hepsini birden gark ediverdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böylece Bizi gazaplandırdıkları zaman Biz de kendilerinden intikam aldık, hepsini birden boğuverdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.
Gültekin Onan = Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.
Harun Yıldırım = Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.
Hasan Basri Çantay = Nihayet, onlar bizi gazablandırınca kendilerinden intikam aldık. Derhal onları topdan (suda) boğduk.
Hayrat Neşriyat = Artık ne zaman ki bizi gazablandırdılar, onlardan intikam alıverdik, bu yüzden onları hep birlikte suda boğduk.
İbni Kesir = Bizi öfkelendirince; onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk.
Kadri Çelik = Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.
Muhammed Esed = Ama Bize meydan okumaya devam edince onlara misillemede bulunduk ve hepsini suda boğduk.
Mustafa İslamoğlu = Bizim gazabımızı davet ettikleri zaman, onlara yaptıklarının acısını tattırdık ve topunu boğulmaya terk ettik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, Bizi gazaplandırdılar, onlardan intikam aldık. Hemen hepsini de garkettik.
Ömer Öngüt = Ne zaman ki bizi öfkelendirdiler, onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.
Şaban Piriş = Onlar bizi öfkelendirdikleri zaman, onların hepsini suda boğarak, onlardan intikam aldık.
Sadık Türkmen = Sonunda bizi hışımlandırınca onlardan intikam aldık! Derhal hepsini boğduk.
Seyyid Kutub = Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, böyle hepsini suda boğduk.
Suat Yıldırım = Onlar bizi gazaba dâvet edince, Biz de onların hepsini suda boğarak, onlardan müminlerin intikamını aldık.
Süleyman Ateş = Onlar bizi kızdırınca biz de onlardan öç aldık, hepsini boğduk.
Tefhim-ul Kuran = Sonunda bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.
Ümit Şimşek = Gazabımızı hak ettiklerinde onları boğarak intikam aldık.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine, bizi eseflendirdiler (üzdüler), biz de onlardan intikam aldık. Bu sebeple onların hepsini boğduk.
İlyas Yorulmaz = Bizi öfkelendirdiler ve bizde onlardan intikam aldık. Sonra onların hepsini suda boğduk.
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ
Zuhruf / 56 -
Fe cealnâhum selefen ve meselen lil âhırîn(âhırîne).
Diyanet İşleri = Onları, sonradan gelecek inkârcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de kâfirlerin önde gidenleri kıldık onları ve sonradan gelenlere ibret ettik.
Abdullah Parlıyan = Onları geçmişten kalan bir hatıra ve sonrakiler için bir ibret örneği kıldık.
Adem Uğur = Onları, sonradan gelenlerin geçmişi ve bir ibret örneği kıldık.
Ahmed Hulusi = Onları sonradan gelenlere bir geçmiş ve bir ibretlik örnek kıldık!
Ahmet Tekin = Onların dini hakikatlara, insani ve ahlaki değerlere ilgisizliklerini ve düşmanlıklarının doğurduğu sonuçları, gelecek nesiller için ibretli bir tarih ve ders alınacak bir örnek haline getirdik.
Ahmet Varol = Böylece onları sonradan gelecekler için (ibret verici) bir geçmiş ve bir örnek kıldık.
Ali Bulaç = Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef ve bir örnek kıldık.
Ali Fikri Yavuz = Böylece onları, sonrakiler için hem bir örnek, hem de bir ibret yaptık.
Ali Ünal = Onları tarihte kalmış ve (Ateş’e girmede) öncü bir güruh, sonraki nesiller için ise ibret vesilesi bir misal yaptık.
Bayraktar Bayraklı = Onları geçmişten bir hâtıra ve sonrakiler için bir ders örneği kıldık.
Bekir Sadak = Onlara, sonradan gelecek inkarcilara ibret alinacak bir gecmis kildik. *
Celal Yıldırım = Onları sonra gelecekler için geçmiş bir ibret ve misâl yaptık.
Cemal Külünkoğlu = Onları, sonradan gelecek inkârcılara, geçmiş bir ibret ve örnek kıldık.
Diyanet İşleri (eski) = Onları, sonradan gelecek inkarcılara ibret alınacak bir geçmiş kıldık.
Diyanet Vakfi = Onları, sonradan gelenlerin geçmişi ve bir ibret örneği kıldık.
Edip Yüksel = Onları, sonradan gelecekler için bir ibret ve örnek yaptık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Gark ediverdik de onları sonrakiler için hem bir selef hem bir mesel kıldık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böylece onları sonrakiler için hem bir ibret, hem de bir örnek kıldık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları sonradan gelecekler için ibret ve örnek kıldık.
Gültekin Onan = Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef ve bir örnek kıldık.
Harun Yıldırım = Bu suretle onları, sonradan gelenler için bir geçmiş ve bir örnek kıldık.
Hasan Basri Çantay = Bu vech ile onları sonra (gelen ümmet) ler için (ibret verici) bir geçmiş ve misâl yapdık.
Hayrat Neşriyat = Böylece onları, sonrakiler için (ders alınacak) bir geçmiş ve bir misâl kıldık.
İbni Kesir = Ve onları, sonradan geleceklere bir geçmiş ve örnek kıldık.
Kadri Çelik = Bu şekilde onları, sonradan gelecekler için (cehenneme gireceklere) bir öncü ve bir örnek kıldık.
Muhammed Esed = onları geçmişten kalan bir hatıra ve sonrakiler için bir ibret örneği kıldık.
Mustafa İslamoğlu = Nihayet onları sonraki nesiller için, geçmişin (acı) hatırası ve ibret vesikası kıldık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onları sonrakiler için de bir geçmiş, bir ibret kıldık.
Ömer Öngüt = Ve onları sonradan gelecek (inkârcılar) için geçmiş bir ibret numunesi kıldık.
Şaban Piriş = Böylece onları sonradan geleceklere selef ve örnek kıldık.
Sadık Türkmen = Böylece onları geçmiş atalar olarak ve sonradan gelenler için bir misâl kıldık.
Seyyid Kutub = Böylece onları, sonrakiler için hem bir örnek, hem de bir ibret yaptık.
Suat Yıldırım = Onları sonraki nesillere, geçmiş bir ibret ve misal yaptık.
Süleyman Ateş = Onları sonradan gelen (inkârcı)ların geçmiş ataları ve örneği yaptık (bunlar da onların izinden gittiler).
Tefhim-ul Kuran = Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef ve bir örnek kıldık.
Ümit Şimşek = Ve onları daha sonrakiler için gelip geçmiş bir ibret nümunesi yaptık.
Yaşar Nuri Öztürk = Onları, sonra gelecekler için eski bir örnek yaptık.
İskender Ali Mihr = Böylece onları sonraki (ümmetler) için bir selef (gelip geçmiş bir kavim) ve örnek (ibret) kıldık.
İlyas Yorulmaz = Sonra onları yerle bir edip, sonradan gelenlere olumsuz örnek olarak anlattık.
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
Zuhruf / 57 -
Ve lemmâ duribebnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasıddûn(yasıddûne).
Diyanet İşleri = Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca bir de ne göresin, senin kavmin (seni susturacak bir delil buldukları zannıyla) hemen şamata etmeye başlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Meryemoğlu örnek getirilince kavmin hemen bağrışmaya başladı.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Meryem oğlu İsa, ne zaman bir örnek olarak anlatılsa, senin kavmin hemen kendilerini haklı çıkaran bir delil bulduklarını sanarak bağrışmaya başlarlar.
Adem Uğur = Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.
Ahmed Hulusi = Meryemoğlu bir ibretlik örnek olarak ortaya konulduğunda, toplumun hemen ondan yüz çevirdiler. . .
Ahmet Tekin = Meryem oğlu Îsâdan söz açılınca kavminin, bir delil bulduklarını sanıp, insanların iman etmesine mani olacaklarına sevinerek, gülerek yaygarayı bastıklarını görürsün.
Ahmet Varol = Meryem'in oğlu örnek verilince senin kavmin hemen ondan dolayı keyifli keyifli gülüyorlar.
Ali Bulaç = Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar.
Ali Fikri Yavuz = (Hz. Peygamber meleklere tapınan müşriklere): “-Siz ve Allah’dan başka tapındığınız şeyler cehennem odunusunuz” (âyetini okuyunca, kızmışlar ve bu hüküm yalnız bize ilâhlarımıza mı aittir, yoksa bütün ümmetlere mi? dediler. Hz. Peygamber: Size ve bütün ümmetlere şamildir, buyurdu. Onlar: O halde öğretmekte olduğun Meryem’in oğlu İsa’ya da hristiyanlar, Allah’ın oğludur diye ibadet ediyorlar. Biz ise Meleklere ibadet ediyoruz, onlar cehennemlik iseler biz de cehennemlik olmaya razıyız, dediler; ve gülüştüler. Hz. Peygamber sükût buyurdular ve sonra şu âyeti kerime nazil oldu): Meryem’in oğlu bir misal olarak ortaya atılınca, hemen kavmin ondan keyiflenip gülüyorlardı;
Ali Ünal = Meryem’in Oğlu da (kudretimize, birliğimize ve Allah’tan başkasının ilâh olamayacağı gerçeğine) bir misal olarak zikredilince halkın, küçümseme içinde bu misali bir hiç yerine koydu.
Bayraktar Bayraklı = (57-58) Meryem'in oğlu örnek gösterilince, senin toplumun hemen yaygarayı basarlar ve “Bizim tanrılarımız mı daha iyidir, yoksa o mu?” derler. Tartışmak için bu örneği verirler. Doğrusu onlar çok kavgacı bir toplumdur.[536]
Bekir Sadak = Meryem oglu misal verilince, senin milletin buna gulup geciverdi.
Celal Yıldırım = Ve ne vakit ki, Meryem oğlu misâl verildi, senin kavmin hemen bağrışıp çağrıştılar,
Cemal Külünkoğlu = (57-58) (Ey Resulüm!) Meryemoğlu (İsa), bir örnek olarak anlatılınca, senin toplumun buna karşı (seni susturacak bir delil buldukları düşüncesiyle) hemen yaygaraya başladı ve: “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?” dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur.
Diyanet İşleri (eski) = Meryem oğlu misal verilince, senin milletin buna gülüp geçiverdi.
Diyanet Vakfi = Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.
Edip Yüksel = Meryemoğlu bir örnek olarak gösterilince senin halkın hemen reddettiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve vaktâ ki Meryemin oğlu bir mesel olarak ortaya atıldı derhal kavmin ondan çığrıştılar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Meryem oğlu İsa bir misal olarak ortaya atıldığında kavmin hemen ondan çığrıştılar:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Meryem oğlu İsâ bir misal olarak anlatılınca, senin kavmin hemen ondan bir delil bulduklarını sanarak bağrışmaya başladılar.
Gültekin Onan = Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar.
Harun Yıldırım = Meryem oğlu bir misal olarak verilince, senin kavmin hemen ondan kahkahalarla gülüyorlar.
Hasan Basri Çantay = Meryem oğlu bir misâl olarak (öne) atılınca hemen senin kavmin bundan (şımarıb haykıra haykıra) gülüyorlar.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Meryemoğlu (Îsâ) da bir misâl olarak zikredilince, senin kavmin ondan dolayı hemen gülüşmeye başladılar.
İbni Kesir = Meryem'in oğlu misal olarak verilince; senin kavmin hemen bağrıştı.
Kadri Çelik = Meryem oğlu (İsa, Allah'ın kudretine) bir örnek olarak verilince, hemen kavmin ondan yüz çevirdi.
Muhammed Esed = Şimdi, ne zaman Meryem'in oğlu(nun tabiatı) örnek olarak ortaya getirilse, (ey Muhammed,) senin kavmin bu yüzden yaygarayı basar;
Mustafa İslamoğlu = Ne zaman Meryem'in oğlu örneği gündeme getirilse, senin kavmin bu yüzden başlar şamata yapmaya;
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, Meryem'in oğlu, bir mesel olarak irâd edildi. O zaman kavmin bundan sevinip çağrışır oldular.
Ömer Öngüt = Meryemoğlu İsa misâl verilince, senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar.
Şaban Piriş = Meryem’in oğlu örnek olarak verilince, kavmin ondan (konuyu) saptırıyor:
Sadık Türkmen = Şimdi, ne zaman bir örnek olarak Meryem oğlu anlatılsa, kavmin hemen ondan ötürü feryat ediyor!
Seyyid Kutub = Meryemoğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca hemen kavmin yaygarayı bastı.
Suat Yıldırım = (57-58) Vakta ki Meryem’in oğlu Îsâ misal verildi, derhal halkın keyiflenerek haykıra haykıra gülmeye koyuldu ve "Bizim tanrılarımız mı üstün, dediler, yoksa o mu?" Bunu, sırf bir münâkaşa olsun diye sana misal verdiler. Zaten onlar kavgacı bir toplumdur.
Süleyman Ateş = Meryem oğlu, bir misâl olarak anlatılınca hemen kavmin, ondan ötürü yaygarayı bastılar:
Tefhim-ul Kuran = Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, hemencecik senin kavmin ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar.
Ümit Şimşek = Meryem oğlu misal verilince senin kavmin bağrışmaya başladı.
Yaşar Nuri Öztürk = Meryem'in oğlu, bir örnek olarak ortaya konunca, senin toplumun buna karşı hemen bağırıp çağırmaya başladı.
İskender Ali Mihr = Meryemoğlu (Hz. İsa) misal verilince, o zaman senin kavmin (alay ederek) bağırıyorlardı.
İlyas Yorulmaz = Kavmine Meryem’in oğlu İsa’yı örnek olarak anlattığımız zaman, senin kavmin yüz çevirdi.
وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ
Zuhruf / 58 -
Ve kâlû e âlihetunâ hayrun em huve, mâ darebûhu leke illâ cedelâ(cedelen), bel hum kavmun hasımûn(hasımûne).
Diyanet İşleri = Dediler ki: 'Bizim tanrılarımız mı daha üstün, yoksa o mu?' Bu misali seninle tartışmak için verdiler. Zaten onlar kavgacı bir topluluktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bizim mâbutlarımız mı hayırlı, yoksa o mu dediler, onlar, bu örneği ancak çekişmek için getirdiler; zâten de onlar düşmanlık ededuran bir topluluktur.
Abdullah Parlıyan = Ve “Hangisi daha iyi, bizim ilahlarımız mı, yoksa O'mu?” derler. Ama onlar bu karşılaştırmayı tartışma olsun diye ortaya attılar. Doğrusu onlar kavgacı ve tartışmacı bir toplumdur.
Adem Uğur = Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.
Ahmed Hulusi = Ve: Bizim tanrılarımız mı, yoksa o mu daha iyidir? dediler. Sana böyle demeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.
Ahmet Tekin = 'Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?' diyorlar. Bu misâli, hak yoldan uzaklaşırken kazandıkları mücadele metodunu sana karşı kullanmak için ortaya attılar. Aslında onlar, bâtılın savunuculuğunu yapan azılı, hasım bir toplumdur.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır yoksa o mu?' Bunu sana karşı sırf tartışma için ortaya attılar. Gerçek şu ki, onlar kavgacı bir topluluktur.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir.
Ali Fikri Yavuz = Ve dediler ki: «Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa O mu?» Bunu sana bir mücadeleden başka olarak irâd etmiş olmadılar. Hayır. Onlar düşmanlar olan bir kavimdirler.
Ali Ünal = “Bizim tanrılarımız mı üstün, yoksa O mu?” dediler. Sadece münakaşa olsun diye sana karşı böyle bir karşılaştırmaya ve itiraza yöneldiler. Münakaşacı olmanın da ötesinde, kavgaya ve düşmanlığa pek düşkün bir topluluktur onlar.
Bayraktar Bayraklı = (57-58) Meryem'in oğlu örnek gösterilince, senin toplumun hemen yaygarayı basarlar ve “Bizim tanrılarımız mı daha iyidir, yoksa o mu?” derler. Tartışmak için bu örneği verirler. Doğrusu onlar çok kavgacı bir toplumdur.[536]
Bekir Sadak = «Bizim tanrimiz mi yoksa o mu daha iyidir?» dediler. Sana boyle soylemeleri, sadece, tartismaya girismek icindir. Onlar suphesiz kavgaci bir millettir.
Celal Yıldırım = Ve dediler ki: Bizim tanrılarımız mı hayırlıdır, yoksa O mu hayırlıdır? Bu misâli sırf bir tartışma ve sürtüşme konusu olsun diye sana getirdiler. Zaten onlar yaygaracı, tar-tışıcı bir millettir.
Cemal Külünkoğlu = (57-58) (Ey Resulüm!) Meryemoğlu (İsa), bir örnek olarak anlatılınca, senin toplumun buna karşı (seni susturacak bir delil buldukları düşüncesiyle) hemen yaygaraya başladı ve: “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?” dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur.
Diyanet İşleri (eski) = 'Bizim tanrımız mı yoksa o mu daha iyidir?' dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece, tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.
Diyanet Vakfi = Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.
Edip Yüksel = 'Bizim tanrılarımız mı daha iyidir yoksa o mu?' dediler. Sadece seninle tartışmak için bunu söylediler. Onlar gerçekte, kavgacı bir toplumdur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya! dediler: bizim ilâhlarımız mı hayırlı? Yoksa o mu? Bunu sana sırf bir cidal olarak fırlattılar, doğrusu onlar çok husumetli bir kavimdirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?» dediler. Bunu sana sadece bir tartışma olsun diye fırlattılar (ortaya attılar). Doğrusu onlar çok kavgacı bir kavimdirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar dediler ki: «Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa İsâ mı?» Bu misâli sırf seninle tartışmak için ortaya attılar. Doğrusu onlar çok kavgacı bir topluluktur.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bizim tanrılarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir.
Harun Yıldırım = Ve: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” dediler. Onu yalnızca bir tartışma konusu olsun diye örnek gösterdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir.
Hasan Basri Çantay = Dediler ki: «Bizim Tanrılarımız mı hayırlı, yoksa O mu»? Bunu sana (Habîbim, baatıl) bir mücâdeleden başka (maksadla) îrâd etmediler. Daha doğrusu onlar çok düşman bir kavmdir.
Hayrat Neşriyat = Ve 'Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?' dediler. Bunu (bu misâli) sana ancak tartışmak için getirdiler. Hayır! Onlar, bir düşmanlar topluluğudur.
İbni Kesir = Ve: Bizim tanrılarımız mı, yoksa o mu daha iyidir? dediler. Sana böyle demeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Hayır, onlar kavgacı bir kavimdir.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?” Bunu sana ancak tartışmak için (örnek) verdiler. Onlar şüphesiz tartışaduran bir topluluktur.
Muhammed Esed = ve "Hangisi daha iyi, bizim ilahlarımız mı yoksa o mu?" derler. (Ama) onlar bu mukayeseyi, yalnızca, sırf muhalefet olsun diye senin önüne getirirler. Evet, onlar kavgacı/tartışmacı bir toplumdur!
Mustafa İslamoğlu = ve "Bizim ilahlarımız mı daha değerli, yoksa O mu?" derler. Onlar bu karşılaştırmayı, seninle sadece polemiğe girmek için yaparlar: Kesinlikle evet, gerçekte onlar, müzmin muhalif bir kavimdirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa O mu?» Bunu sana bir mücadeleden başka olarak irâd etmiş olmadılar. Hayır. Onlar düşmanlar olan bir kavimdirler.
Ömer Öngüt = "Bizim ilâhlarımız mı iyidir, yoksa o mu?" dediler. Sırf seninle tartışmak için bu misâli getirdiler. Hayır! Doğrusu onlar kavgacı bir topluluktur.
Şaban Piriş = -Bizim ilahlarımız mı daha iyidir, yoksa o mu? diyerek... Bunu sana sadece tartışmak için söylüyorlar. Zaten onlar kavgacı bir toplumdur.
Sadık Türkmen = Diyorlar ki: “Bizim ilâhlarımız mı (tapındığımız melekler mi) daha iyi, yoksa o mu (İsa mı?)” Bunu sana ancak tartışmak için misal verdiler. Doğrusu onlar düşmanlık eden bir topluluktur.
Seyyid Kutub = Bizim tanrılarımız mı hayırlı yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Öyle ya onlar, kavgacı bir toplumdur.
Suat Yıldırım = (57-58) Vakta ki Meryem’in oğlu Îsâ misal verildi, derhal halkın keyiflenerek haykıra haykıra gülmeye koyuldu ve "Bizim tanrılarımız mı üstün, dediler, yoksa o mu?" Bunu, sırf bir münâkaşa olsun diye sana misal verdiler. Zaten onlar kavgacı bir toplumdur.
Süleyman Ateş = "Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sâdece tartışma için sana misâl verdiler. Doğrusu onlar, kavgacı bir toplumdur.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?» Onu yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek olarak) verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir.
Ümit Şimşek = Dediler ki: 'Bizim tanrılarımız mı daha üstün, yoksa o mu?' Bu misali seninle tartışmak için verdiler. Zaten onlar kavgacı bir topluluktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Bizim tanrılarımız mı hayırlı, o mu?" Bunu sana sadece çekişme olsun diye örnek verdiler. Çekişmeyi seven bir toplumdur onlar.
İskender Ali Mihr = Ve: “Bizim ilâhlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. Sana bu örneği, seninle mücâdeleden başka bir şey için söylemediler. Hayır, onlar düşman bir kavimdir.
İlyas Yorulmaz = Kavmin “Şimdi, bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa sana anlatılan O ilah mı daha hayırlı? dediler. ” Zaten onlar gerçeklerin karşısında olan bir topluluktu.
إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ
Zuhruf / 59 -
İn huve illâ abdun en’amnâ aleyhi ve cealnâhu meselen li benî isrâîl(isrâîle).
Diyanet İşleri = İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Oysaki o, kendisine nîmetler verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek gösterdiğimiz bir kuldu ancak.
Abdullah Parlıyan = İsa'ya gelince O, sadece bir insandır, kendisini peygamberlikle şereflendirdiğimiz ve İsrailoğulları için örnek kıldığımız bir kulumuz.
Adem Uğur = O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Ahmed Hulusi = O ancak kendisine in'amda bulunduğumuz ve kendisini İsrailoğullarına bir ders alınası örnek kıldığımız bir kuldur.
Ahmet Tekin = Îsâ, sadece, kendisine nimetler ihsan ettiğimiz ve İsrâiloğulları’na ibret olarak, örnek olarak gösterdiğimiz Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman olarak Allah’a bağlanan, saygılı bir kuldur.
Ahmet Varol = O sadece kendine nimet verdiğimiz ve İsrail oğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Ali Bulaç = O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık.
Ali Fikri Yavuz = O, Meryem’in oğlu İsa ilâh değil, ancak bir kuldur. Biz ona nimet verdik ve kendisini İsrailoğulları için (babasız yaratmakla) bir ibret kıldık.
Ali Ünal = Oysa (İsa), kendisine hususi nimette bulunduğumuz, (risalet payesi bahşettiğimiz) bir kuldu. Biz, O’nu İsrail Oğulları için (kendilerine gelip, yollarını düzeltirler mi diye) çok önemli bir misal kıldık.
Bayraktar Bayraklı = İsâ, kendisine nimet verdiğimiz ve kendisini İsrâiloğulları'na örnek kıldığımız bir kuldan başka bir şey değildir.
Bekir Sadak = Meryemoglu, ancak kendisine nimet verdigimiz ve Israilogullarina ornek kildigimiz bir kuldur.
Celal Yıldırım = O (Meryem oğlu İsâ) kendisine nîmet verdiğimiz ve İsrail oğulları'na örnek gösterdiğimiz bir kuldur..
Cemal Külünkoğlu = Oysaki o (İsa), sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Diyanet İşleri (eski) = Meryemoğlu, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Diyanet Vakfi = O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Edip Yüksel = O, kendisine iyilikte bulunduğumuz bir kuldan başka bir şey değildi. Onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hayır o ilâh değil, halîs bir kuldur, biz ona in'am ettik ve kendisini Benî İsraîl için bir mesel yaptık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hayır, o (İsa) kendisine nimet verdiğimiz ve İsrail oğullarına örnek kıldığımız halis bir kuldur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İsâ, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Gültekin Onan = O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğulları'na bir örnek kıldık.
Harun Yıldırım = O, ancak kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur. Ve Biz onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık.
Hasan Basri Çantay = O, bizim kendisine ni'met verdiğimiz, İsrâîl oğullarına (ibret verici) bir misâl yapdığımız bir kuldan başkası değildi.
Hayrat Neşriyat = Doğrusu o (Îsâ), sâdece kendisine ni'met (peygamberlik) verdiğimiz bir kuldur; ve onu (babasız yaratmakla) İsrâiloğullarına (ibretli) bir misâl kıldık.
İbni Kesir = O; kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Kadri Çelik = O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrail oğullarına bir örnek kıldık.
Muhammed Esed = (İsa'ya gelince,) o sadece (bir insandır) kendisini (peygamberlikle) onurlandırdığımız ve İsrailoğulları için örnek kıldığımız bir kul(umuz).
Mustafa İslamoğlu = (İsa'ya gelince): O sadece kendisine ihsan ettiğimiz ve İsrailoğullarına model kıldığımız bir kuldur.
Ömer Nasuhi Bilmen = O başka değil, bir kuldur ki, O'nun üzerine in'amda bulunduk ve O'nu İsrâiloğulları için bir ibret kıldık.
Ömer Öngüt = O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına numune kıldığımız bir kuldur.
Şaban Piriş = O, yalnızca kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek yaptığımız bir kuldur.
Sadık Türkmen = O (isa), ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur!
Seyyid Kutub = O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Suat Yıldırım = (59-60) Hayır, o bir tanrı değil, nimetimize mazhar ettiğimiz ve İsrailoğulları için bir örnek yaptığımız bir has kulumuzdu. Şayet yapmak isteseydik, sizin yerinize geçmek üzere melekler yaratırdık. Ama bu, Allah’ın hikmetine aykırıdır.
Süleyman Ateş = O, sadece kendisine ni'met verdiğimiz ve İsrâil oğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
Tefhim-ul Kuran = O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık.
Ümit Şimşek = Nihayet o da bir kuldur ki, Biz onu nimetimize eriştirdik ve İsrailoğullarına bir nümune yaptık.
Yaşar Nuri Öztürk = Meryem'in oğlu, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek yaptığımız bir kuldu.
İskender Ali Mihr = O (Hz. İsa), sadece ni’metlendirdiğimiz bir kuldur. Ve onu İsrailoğullarına örnek (ibret) kıldık.
İlyas Yorulmaz = Meryem’in oğlu İsa kendisine pek çok nimetler verdiğimiz bir kuldu. Biz onu İsrail oğullarına doğru bir örnek yaptık.
وَلَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَا مِنكُم مَّلَائِكَةً فِي الْأَرْضِ يَخْلُفُونَ
Zuhruf / 60 -
Ve lev neşâu le cealnâ minkum melâiketen fîl ardı yahlufûn(yahlufûne).
Diyanet İşleri = Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dileseydik yeryüzüne melekler getirirdik, sizin yerinize onları geçirirdik.
Abdullah Parlıyan = Eğer isteseydik sizlerden de yeryüzünde, birbiri ardından gelen melekler yapardık.
Adem Uğur = Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Ahmed Hulusi = Eğer dileseydik, sizden melekler oluştururduk, arzda halife olacak (ama melekiyeti bünyesinde barındıran beşer olarak meydana getirdik sizi)!
Ahmet Tekin = Eğer bizim sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, sizin içinizden, yeryüzünde yerinize geçecek, size halef olacak melekler hazırlardık.
Ahmet Varol = Eğer dileseydik size bedel melekler kılardık da yeryüzünde sizin yerinize geçerlerdi.
Ali Bulaç = Eğer biz dilemiş olsaydık, elbette sizden melekler kılardık; yeryüzünde (size) halef (yerinize geçenler) olurlardı.
Ali Fikri Yavuz = Eğer biz dileseydik, sizin yerinize, yeryüzünde melekler yaratırdık da (arkanızdan) yerinize geçerlerdi.
Ali Ünal = Eğer dilemiş olsaydık, içinizden bazılarını melek yapardık ve onlar da yeryüzünde (sizin gibi) nesil be nesil yaşamaya devam ederlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Eğer dileseydik, sizin yerinizde yeryüzünde melekler yaratırdık.
Bekir Sadak = Eger dileseydik, size bedel yeryuzunde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.
Celal Yıldırım = Eğer biz, dileseydik yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Cemal Külünkoğlu = Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer dileseydik, size bedel yeryüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.
Diyanet Vakfi = Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Edip Yüksel = Dileseydik sizi, yeryüzünü koloni haline getiren meleklere çevirirdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve dilersek sizlerden de Melâike yaparız Arzda halef olurlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dilersek sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaparız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer biz dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Gültekin Onan = Eğer biz dilemiş olsaydık, elbette sizden melekler kılardık; yeryüzünde (size) halef (yerinize geçenler) olurlardı.
Harun Yıldırım = Eğer biz dilemiş olsaydık, sizin yerinize yeryüzünde halifelik yapacak melekler getirirdik.
Hasan Basri Çantay = Eğer biz dileseydik size bedel elbet yer (yüzün) de, ardınızda kalacak, melekler yaratırdık.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki dileseydik, elbette size bedel yeryüzünde halîfe olacak melekler yapardık.
İbni Kesir = Şayet dileseydik; sizden, yeryüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.
Kadri Çelik = Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Muhammed Esed = Ve eğer isteseydik, (siz ey meleklere tapanlar,) sizi yeryüzünde birbiri ardından gelen melekler yapardık!
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer isteseydik, elbet sizi de birbiri ardınca gelen melekler yapabilirdik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer dileyecek olsa idik, elbette sizden yerde melekler yaratırdık, size halefler olurlardı.
Ömer Öngüt = Eğer dileseydik, yeryüzünde sizden sonra yerinize geçecek melekler yaratırdık.
Şaban Piriş = Eğer dileseydik, yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler var ederdik.
Sadık Türkmen = Ve eğer dileseydik/özgür irade vermeseydik, sizden melekler olur, yeryüzünde sizin yerinize geçerlerdi!
Seyyid Kutub = Eğer biz dileseydik, sizin yerinize, yeryüzünde melekler yaratırdık da sonra yerinize geçerlerdi.
Suat Yıldırım = (59-60) Hayır, o bir tanrı değil, nimetimize mazhar ettiğimiz ve İsrailoğulları için bir örnek yaptığımız bir has kulumuzdu. Şayet yapmak isteseydik, sizin yerinize geçmek üzere melekler yaratırdık. Ama bu, Allah’ın hikmetine aykırıdır.
Süleyman Ateş = Eğer dileseydik, sizden şu dünyâda yerinize geçen melekler yapardık.
Tefhim-ul Kuran = Eğer biz dilemiş olsaydık; elbette sizden melekler kılardık; onlar da yeryüzünde (size) halef olurlardı.
Ümit Şimşek = Dileseydik, sizin içinizden de melekler yaratırdık ve yeryüzünde sizin yerinizi onlar alırdı.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde size halef olacak melekler vücuda getirirdik.
İskender Ali Mihr = Eğer biz dileseydik mutlaka sizden, yeryüzünde yerinize geçecek melekler kılardık (yaratırdık).
İlyas Yorulmaz = Biz dileseydik, sizden sonra (sizi yok eder) yeryüzünde kulluk yapacak melekleri getirirdik
وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
Zuhruf / 61 -
Ve innehu le ilmun lis sâati, fe lâ temterunne bihâ vettebiûni, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Diyanet İşleri = Şüphesiz o Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onun gökten inmesi, kıyâmetin yaklaştığını bildirir, sakın kıyâmet hakkında şüpheye düşmeyin ve uyun bana; budur doğru yol.
Abdullah Parlıyan = O İsa'nın veya Kur'ân'ın gelişi, kıyametin geleceğini gösteren bir bilgidir. Sakın kıyametin geleceği hakkında, hiçbir şüpheye kapılmayın ve bana uyun, dosdoğru yol yalnızca budur.
Adem Uğur = Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki O, o Saat için bir ilimdir. . . Ondan şüphe etmeyin ve bana tâbi olun! Bu, işin doğrusudur!
Ahmet Tekin = 'Şüphesiz Îsâ, bizzat o, yaratılışı, ölüleri diriltişi, çamurdan kuşlara hayat verişi, kıyametin gerçekleşeceğinin ilmî delili niteliğinde, bu Kur’ân da kıyametin ilmî delillerini ihtiva etmektedir. Kıyametin kopacağı ânın geleceğinden şüphe etmeyin. Bana tâbi olun, Allah’ın size emrettiği hususlarda bana itaat edin, benim sünnetime uyun. Benim davet ettiğim bu din, doğru, muhkem, güvenli yol, İslâmî hayat tarzıdır.'
Ahmet Varol = Şüphesiz o kıyamet saati için bir ilimdir. [2] Öyleyse ondan (kıyametin geleceğinden) hiç şüphe etmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.
Ali Bulaç = Şüphesiz o, kıyamet saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten o (İsa’nın nüzûlü), kıyamet için (yaklaştığını bildiren) bir beyandır, alâmettir. Onun için sakın o kıyametin geleceğinde şübhe etmeyin de benim şeriatime tâbi olun. İşte bu biricik doğru yoldur.
Ali Ünal = Ayrıca O (İsa), (dünyaya babasız gelmesi, misyonu ve ölüleri diriltme gibi kendisine bahşedilen mucizeler sebebiyle) Kıyamet hakkında gerçek bilgi sahibi olmaya da bir vesiledir. Şu halde, Kıyamet’ten asla şüphe etmeyin (ve Âhiret’te ebedî kurtuluş ve saadeti elde edebilmek için) Bana uyup, itaat edin. Bu, takip edilmesi gereken doğru bir yoldur.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz Kur'ân, kıyametin kopacağını bildirir. Kıyamet hakkında hiç şüphe duymayınız. Bana tâbi olunuz. Dosdoğru yol budur.[537]
Bekir Sadak = O kiyametin kopacagini bildirir; o saatin geleceginden suphe etmeyin, Bana uyun, bu dogru yoldur.
Celal Yıldırım = Ve şüphesiz O (İsâ veya Kur'ân), Kıyâmet'in kopuş saati için bir bilgidir. Artık siz, o saat hakkında şüphe etmeyin ; bana uyun. Dosdoğru yol da budur!
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz o, kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.
Diyanet İşleri (eski) = O kıyametin kopacağını bildirir; o saatin geleceğinden şüphe etmeyin, Bana uyun, bu doğru yoldur.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.
Edip Yüksel = O (İsa), Saat hakkında bir bilgi kaynağı ve işarettir. Öyleyse onun (zamanı) hakkında kuşku beslemeyin ve beni izleyin. Doğru yol budur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve hakkıkat o, saat için bir ılimdir, onun için sakın o saatin geleceğinde şekk etmeyin de bana tabi' olun, işte bu yegâne doğru yoldur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçekten o (İsa) saat için bir ilimdir (kıyametin yaklaştığını gösteren bir bilgidir). Onun için sakın kıyametin geleceğinden şüpheye düşmeyin de bana uyun, işte tek doğru yol ancak budur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten o, (İsâ'nın yere inişi) kıyâmetin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın kıyâmet hakkında şüpheye düşmeyip, bana uyun, bu doğru yoldur.
Gültekin Onan = Şüphesiz o, kıyamet saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol budur.
Harun Yıldırım = Şüphesiz o, kıyametsaati için bir ilimdir. Öyleyse ondan yana hiç bir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur.
Hasan Basri Çantay = Şüphesiz ki o, saat (in) ilmi (kendisiyle bilinenlerden) dir. Artık buna karşı sakın şüpheye düşmeyin. (Onlara de ki.) «Bana tâbi' olun. (Sizi da'vet etdiğini) bu (yol) doğru bir yoldur».
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki şübhesiz o, (Îsâ’nın âhir zamanda yeryüzüne gönderilişi), kıyâmet için elbette bir bilgi (bir alâmet)tir; sakın onda şübheye düşmeyin ve bana (şeriatime) tâbi' olun! Bu dosdoğru bir yoldur.
İbni Kesir = Şüphesiz ki o, saatın bilgisidir. O'ndan hiç şüphe etmeyin ve Bana tabi olun. İşte doğru yol.
Kadri Çelik = Hiç şüphesiz o (İsa'nın babasız dünyaya gelişi ve ölüleri diriltişi), kıyamet için bir ilimdir (göstergedir). Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiç bir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru olan yol budur.
Muhammed Esed = Bakın, bu (ilahi kelam) Son Saati(n geleceğini) bildiren bir araçtır; o halde (Son Saat) hakkında hiçbir şüpheye kapılmayın ve Bana uyun; dosdoğru yol (yalnız) budur.
Mustafa İslamoğlu = İyi bilin ki o (Kur'an) Son Saat'in (geleceğine) ilişkin tarifsiz bir bilgi kaynağıdır; şu halde bu konuda asla şüpheye düşmeyin ve Bana uyun: İşte bu dosdoğru yoldur!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şüphe yok ki, o (Hazreti İsa) Kıyamet için bir bilgidir. Artık o Kıyamet hususunda bir şekke düşmeyin ve bana tâbi olunuz. Bir dosdoğru yol budur.
Ömer Öngüt = O (İsa) kıyametin kopacağını gösterir bir ilimdir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbi olun. Doğru yol budur.
Şaban Piriş = Şüphesiz o, kıyamet için bir ilimdir. O halde, kıyametten yana bir şüpheniz olmasın. Bana uyun. Dosdoğru yol budur.
Sadık Türkmen = Ve şüphesiz o (babasız yaratılmış İsa’nın doğumu) Saati (Kıyamet’in yaklaşmış olduğunu) hatırlatan bir mucizedir/ilimdir. O saatin geleceğinden hiç şüphe etmeyin, Bana uyun, doğru yol budur.
Seyyid Kutub = O kıyametin kopacağını gösterir bir ilimdir. O saatin geleceğinden hiç şüphe etmeyin, bana uyun. Doğru yol budur.
Suat Yıldırım = Gerçekten o, kıyamet için bir beyandır. Artık siz, o saatin geleceğinden hiç şüphe etmeyin de bana tâbi olun. Doğru yol budur.
Süleyman Ateş = O, kıyâmetin kopacağını gösterir bir ilimdir. O sâ'atin geleceğinden hiç şüphe etmeyin, bana uyun, doğru yol budur.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz o, kıyamet saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru olan yol budur.
Ümit Şimşek = İsa, kıyamet vakti için bir bilgidir; onun hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. İşte dosdoğru yol budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç kuşkusuz o, kıyamet saati için bir bilgidir. O halde sakın o saat hakkında şüpheye düşmeyin; bana uyun. Dosdoğru yol budur.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki o, gerçekten o saat (kıyâmetin zamanı) için bir ilimdir (bilgidir). Öyleyse ondan sakın şüphe etmeyin! Ve Bana (Allah’a) tâbî olun! İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki o (Kur’an), kıyamet saati hakkında kesin bir bilgidir. Sakın ola ki ondan şüpheye düşmeyin ve bana tabi olun. Çünkü en doğru olan yol budur.
وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Zuhruf / 62 -
Ve lâ yasuddennekumuş şeytân(şeytânu), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Şeytan, sizi yoldan çıkarmasın; şüphe yok ki o, size apaçık bir düşmandır.
Abdullah Parlıyan = Ve şeytan sizi doğru yoldan ayırmasın, çünkü o gözle görünse de görünmese de sizin apaçık düşmanınızdır.
Adem Uğur = Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Ahmed Hulusi = Şeytan sizi engellemesin! Kesinlikle o sizin için apaçık bir düşmandır!
Ahmet Tekin = 'Şeytan, şeytan tıynetli ahlâksız azgınlar, şeytanî güçler sizi doğru, muhkem yoldan alıkoymasın. O sizin için açık bir düşmandır.'
Ahmet Varol = Sakın şeytan sizi alıkoymasın. Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.
Ali Bulaç = Şeytan sakın sizi (Allah'ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.
Ali Fikri Yavuz = Sakın sizi Şeytan (şeriatime uymaktan) çevirmesin. Muhakkak ki o, size açık bir düşmandır.
Ali Ünal = Sakın şeytan sizi (bu yolu takip etmekten) alıkoymasın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Bayraktar Bayraklı = Şeytan, sizi alıkoymasın. Şüphesiz o, sizin apaçık düşmanınızdır.
Bekir Sadak = Sakin seytan sizi bu yoldan alikoymasin; suphesiz o size apacik bir dusmandir.
Celal Yıldırım = Sakın şeytan sizi (doğru yoldan) alıkoymasın. Çünkü hakikat o, açık bir düşmandır.
Cemal Külünkoğlu = Sakın şeytan sizi (Allah'a giden) yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
Diyanet İşleri (eski) = Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.
Diyanet Vakfi = Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Edip Yüksel = Şeytan sizi yoldan çıkarmasın. O size açık bir düşmandır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve sakın sizi Şeytan çelmesin, çünkü o size belli bir düşmandır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve sakın sizi şeytan çelmesin; çünkü o size açık bir düşmandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sakın şeytan sizi doğru yoldan alıkoymasın. Gerçekten o sizin için apaçık bir düşmandır.
Gültekin Onan = Şeytan sakın sizi (Tanrı'nın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.
Harun Yıldırım = Şeytan sizi sakın alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Hasan Basri Çantay = Sakın sizi şeytan çevirmesin. Çünkü o, hakıykat sizin aşikâr bir düşmanınızdır.
Hayrat Neşriyat = Ve sakın, şeytan sizi (îmandan) çevirmesin! Çünki o, size apaçık bir düşmandır.
İbni Kesir = Sakın şeytan sizi çevirmesin. Şüphesiz ki o, size apaçık bir düşmandır.
Kadri Çelik = Şeytan sakın sizi (Allah'ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.
Muhammed Esed = Şeytan'ın sizi (bu yoldan) çevirmesine izin vermeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır!
Mustafa İslamoğlu = Şeytanın sizi saptırmasına izin vermeyin: çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sakın sizi şeytan men eylemesin. Şüphe yok ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Ömer Öngüt = Sakın sizi şeytan çevirmesin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır.
Şaban Piriş = Şeytan sakın sizi saptırmasın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Sadık Türkmen = Sakın şeytan sizi bu yoldan alıkoymasın. Çünkü o, sizin için apaçık saldırgan bir düşmandır.
Seyyid Kutub = Şeytan sizi bundan alıkoymasın. Çünkü o, sizin için açık bir düşmandır.
Suat Yıldırım = Sakın Şeytan sizi yoldan çevirmesin.Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır.
Süleyman Ateş = Şeytân sizi (bundan) alıkoymasın. Çünkü o, sizin için açık bir düşmandır.
Tefhim-ul Kuran = Şeytan sakın sizi (Allah'ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.
Ümit Şimşek = Şeytan sizi doğru yoldan alıkoymasın; o sizin apaçık düşmanınızdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Sakın şeytan sizi geri çevirmesin. O, sizin için açık bir düşmandır.
İskender Ali Mihr = Ve şeytan sakın sizi, (Sıratı Mustakîm’den) men etmesin. Muhakkak ki o, sizin için apaçık düşmandır.
İlyas Yorulmaz = Aldatıcı güç (şeytan) sizi bu doğru yoldan çevirmesin. Gerçekten şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.
وَلَمَّا جَاء عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُم بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ
Zuhruf / 63 -
Ve lemmâ câe îsâ bil beyyinâti kâle kad ci’tukum bil hikmeti ve li ubeyyine lekum ba’dellezî tahtelifûne fîh(fîhi), fettekûllâhe ve etîûni.
Diyanet İşleri = İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve İsâ, apaçık delillerle gelince ben demişti, andolsun ki size peygamber olarak geldim ve ayrılığa düştüğünüz bâzı şeyleri elbette açıklayıp bildireceğim size; artık çekinin Allah'tan ve itâat edin bana.
Abdullah Parlıyan = İsa apaçık delillerle gelince, dedi ki: “Ben size peygamber olarak geldim ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerden, bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Adem Uğur = İsa, açık delillerle geldiği zaman demişti ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Ahmed Hulusi = İsa apaçık deliller olarak açığa çıktığında dedi ki: "Gerçekten size hikmeti (sistem ve düzenin gerçeklerini) getirdim ve hakkında ayrılığa düştüklerinizin bir kısmını size açıklayayım diye (geldim). . . O hâlde Allâh'tan (yaptıklarınızın sonucunu yaşatacağı için) korunun ve bana itaat edin. "
Ahmet Tekin = Îsâ, apaçık âyetlerle, mûcizelerle, vahyin içeriğini açıklayan beyanlarla, tavsiyelerle, hak peygamber olduğunu tasdik eden delillerle geldiği zaman:'Size, peygamberlik, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini öğretme ve hekimlik görevi ile, ihtilâfa düştüğünüz konuların bir kısmını size açıklamak için geldim. O halde, Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp azaptan korunun. Bana itaat edin benim sünnetimi uygulayın.' dedi.
Ahmet Varol = İsa apaçık delillerle geldiğinde şöyle demişti: 'Ben size hikmetle ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin bazılarını açıklamak için geldim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin.
Ali Bulaç = İsa, açık belgelerle gelince, dedi ki: "Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Allah'tan sakının ve bana itaat edin."
Ali Fikri Yavuz = İsâ da mucizelerle (ve İncil ayetleri ile) geldiği vakit şöyle demişti: “- Ben size ilâhi hükümlerle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım, diye geldim. Onun için Allah’dan korkun ve bana itaat edin.
Ali Ünal = İsa, (kendisine verdiğimiz apaçık deliller mahiyetinde) mucizelerle geldi ve (halkına) “Ben,” dedi, “hiç şüphesiz size hikmetle (iman ve faziletli bir hayatın esaslarıyla) ve hakkında ihtilâf edegeldiğiniz bazı hususları size açıklayayım diye geldim. O halde, Allah’a gönülden saygı duyun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Bayraktar Bayraklı = Îsâ, apaçık mucizeler getirince şöyle dedi: “Ben size bu hikmeti getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'a saygı duyunuz ve bana itaat ediniz.”
Bekir Sadak = Isa, belgeleri getirdigi zaman demisti ki: «Size hikmetle ve ayriliga dustugunuz seylerin bir kismini aciklamak uzere geldim. Allah'a karsi gelmekten sakinin, bana itaat edin.»
Celal Yıldırım = İsâ, açık belgeler ve mu'cizelerle gelince, «ben gerçekten size hikmetle ve görüş ayrılığına düştüğünüz bazı hususları size açıklamak için geldim; artık Allah'tan korkun da bana itaat edin,» dedi.
Cemal Külünkoğlu = İsa, apaçık mucizelerle geldiği zaman şöyle demişti: “Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
Diyanet İşleri (eski) = İsa, belgeleri getirdiği zaman demişti ki: 'Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin.'
Diyanet Vakfi = İsa, açık delillerle geldiği zaman demişti ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Edip Yüksel = İsa apaçık mucizelerle gelince demişti ki, 'Size bilgelik, ve ayrılığa düştüğünüz konulara açıklama getirdim. ALLAH'ı dinleyiniz ve bana uyunuz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Isâ da o beyyinelerle geldiği vakıt şöyle dedi: ben size hikmet ile ve ihtilâf edip durduğunuz şeylerin ba'zısını size beyan edeyim diye geldim, onun için Allahdan korkun ve bana ıtaat edin,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İsa da açık mucizelerle geldiği vakit şöyle dedi: «Ben size hikmet ve anlaşmazlığa düştüğünüz şeylerin bir bölümünü açıklamak üzere geldim. Onun için Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İsâ mucizelerle indiği zaman dedi ki: «Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Gültekin Onan = İsa, açık belgelerle gelince, dedi ki: "Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Tanrı'dan sakının ve bana itaat edin."
Harun Yıldırım = İsa, apaçık belgelerle gelince, dedi ki: “Ben hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için bir hikmetle geldim. Artık Allah’tan korkupsakının ve bana itaat edin.”
Hasan Basri Çantay = İsâ o apaçık delilleri getirdiği zaman (şöyle) demişdi: «Ben size gerçek hikmeti getirdim. Bir de hakkında ihtilâf edegeldiğiniz şeylerden ba'zısını size açıklayayım diye (geldim). Artık Allahdan korkun, bana tâbi' olun».
Hayrat Neşriyat = Îsâ ise mu'cizelerle gelince şöyle demişti: '(Ben) size hikmet getirdim ve üzerinde ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için (geldim). Öyle ise Allah’dan sakının ve bana itâat edin!'
İbni Kesir = İsa huccetlerle gelince; demişti ki: Size hikmetle ve ihtilafa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Kadri Çelik = İsa açık belgelerle gelince dedi ki: “Ben size bir hikmetle ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Allah'tan sakınıp korkun ve bana itaat edin.”
Muhammed Esed = İsa, (kendi halkına) hakikatin bütün kanıtları ile geldiği zaman, "Ben" dedi, "size hikmet ile ve üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklığa kavuşturmak üzere geldim. O halde, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ve bana tabi olun!"
Mustafa İslamoğlu = İsa hakikatin apaçık belgeleriyle geldiğinde dedi ki: "Ben size hikmetle, hakkında tartıştığınız bazı konuları açıklamak için geldim; artık Allah'a karşı sorumululuk bilinciyle davranın ve bana uyun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki İsa, o vazıh mûcizeler ile geldi, dedi ki: «Ben size muhakkak açık bir hikmet ile ve kendisiyle ihtilaf eder olduğunuz şeyin bazısını size beyan için geldim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.»
Ömer Öngüt = İsa apaçık delilleri getirdiği zaman demişti ki: "Ben size hikmet getirdim. Bir de ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin. "
Şaban Piriş = İsa belgelerle geldiği zaman şöyle demişti: -Size hikmet ile hakkında ihtilafa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana uyun!
Sadık Türkmen = Isa açık delillerle gelince dedi ki: “Size ‘Hikmet’i getirdim. Size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını açıklamak için geldim. Allah’tan sakının ve bana uyun!
Seyyid Kutub = İsa açık delilleri getirdiği zaman dedi ki: «Size hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin.»
Suat Yıldırım = (63-64) Îsâ, açık açık delillerle onlara gelince: "Ben, size hikmet getirdim, bir de hakkında ayrılığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklamak için geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, yalnız O’na ibadet edin. Doğru yol budur." dedi.
Süleyman Ateş = Îsâ açık kanıtlar getirince dedi ki: "Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için (geldim), Allah'tan korkun ve bana itâ'at edin."
Tefhim-ul Kuran = İsa, açık belgelerle gelince, dedi ki: «Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Allah'tan sakınıp korkun ve bana itaat edin.»
Ümit Şimşek = İsa onlara apaçık delillerle geldiğinde dedi ki: 'Ben size hikmetle ve anlaşmazlığa düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Yaşar Nuri Öztürk = İsa, açık seçik kanıtlarla geldiğinde şöyle demişti: "Ben size hikmet getirdim ve tartışıp durduğunuz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde, Allah'tan korkun ve bana itaat edin!"
İskender Ali Mihr = Ve Hz. İsa, beyyineler (mucizeler, deliller) ile geldiği zaman: “Ve hakkında ihtilâf ettiğiniz şeyin bir kısmını size açıklamak için size hikmeti getirdim. Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana itaat edin!” dedi.
İlyas Yorulmaz = İsa kendi toplumuna açık deliller getirmiş ve “Size Allah’ın hükümlerini getirdim ve ihtilafa düştüğünüz konuları size açıklamak için geldim. Allah dan sakınıp, korunun ve bana itaat edin. ”
إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
Zuhruf / 64 -
İnnellâhe huve rabbî ve rabbukum fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Diyanet İşleri = Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Allah, Rabbimdir ve Rabbinizdir o, kulluk edin ona. Budur doğru yol.
Abdullah Parlıyan = Allah şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse yalnızca O'na kulluk edin, doğru yol sadece budur.”
Adem Uğur = Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.
Ahmed Hulusi = "Kesinlikle Allâh, "HÛ"; benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir! Öyle ise O'na kulluk edin! Bu, yolun doğrusudur!"
Ahmet Tekin = 'Allah, işte O benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O’nu ilâh tanıyın, candan müslümanlar olarak O’na teslim olun, saygıyla O’na kulluk ve ibadet edin, O’nun şeriatına bağlanın, O’na boyun eğin. Bu doğru, muhkem ve güvenli yoldur, İslâmî hayat tarzıdır.'
Ahmet Varol = Muhakkak ki Allah benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir, O'na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.'
Ali Bulaç = "Şüphesiz Allah, O, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; şu halde O'na kulluk edin. Dosdoğru yol budur."
Ali Fikri Yavuz = Şübhe yok ki Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde hep O’na ibadet edin. İşte bu, biricik doğru yoldur.”
Ali Ünal = “Şüphesiz ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, o halde O’na ibadet edin. İşte bu, takip edilmesi gereken doğru bir yoldur.”
Bayraktar Bayraklı = “Şüphesiz Allah, benim ve sizin yegane Rabbinizdir. Yalnız O'na kulluk ediniz; doğru yol budur.”
Bekir Sadak = «Dogrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artik O'na kulluk edin, bu, dogru yoldur.»
Celal Yıldırım = «Şüphesiz ki, Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbinizdir. O halde O'na ibâdet edin. Dosdoğru yol budur!»
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin! İşte dosdoğru yol budur.
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artık O'na kulluk edin, bu, doğru yoldur.'
Diyanet Vakfi = Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.
Edip Yüksel = Elbet Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbiniz yalnızca O'dur; artık sadece O'na kulluk edin: bu, dosdoğru bir yoldur.
Elmalılı Hamdi Yazır = haberiniz olsun Allah benim rabbım sizin de rabbınız ancak odur, onun için hep ona ıbadet edin, işte bu yegâne doğru yoldur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = "Şüphesiz ki Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, doğru yol budur. "
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah, benim de Rabb’im sizin de Rabbiniz O’dur. Öyleyse O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.
Gültekin Onan = "Şüphesiz Tanrı, O, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir; şu halde O'na kulluk edin. Dosdoğru yol budur."
Harun Yıldırım = Çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru bir yoldur.
Hasan Basri Çantay = (63-64) Îsâ, açık açık delillerle onlara gelince: "Ben, size hikmet getirdim, bir de hakkında ayrılığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklamak için geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, yalnız O’na ibadet edin. Doğru yol budur." dedi.
Hayrat Neşriyat = "Allâh, işte benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz O'dur. O'na tapın, doğru yol budur."
İbni Kesir = Muhakkak ki Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbınızdır. Öyleyse O' na ibadet edin. İşte doğru yol.
Kadri Çelik = “Şüphesiz Allah, O, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde O'na kulluk edin. Dosdoğru olan yol budur.”
Muhammed Esed = "Allah, şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse (yalnızca) O'na kulluk edin; doğru yol (sadece) budur!"
Mustafa İslamoğlu = Elbet Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbiniz yalnızca O'dur; artık sadece O'na kulluk edin: bu, dosdoğru bir yoldur.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok ki Allah, O benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Hemen O'na ibadet ediniz. İşte bu, dosdoğru yoldur.»
Ömer Öngüt = "Şüphesiz ki Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, doğru yol budur. "
Şaban Piriş = Allah, benim de Rabb’im sizin de Rabbiniz O’dur. Öyleyse O’na kulluk edin. Dosdoğru yol budur.
Sadık Türkmen = Şüphesiz Allah; O benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur!”
Seyyid Kutub = Çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru bir yoldur.
Suat Yıldırım = (63-64) Îsâ, açık açık delillerle onlara gelince: "Ben, size hikmet getirdim, bir de hakkında ayrılığa düştüğünüz bazı şeyleri size açıklamak için geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir, yalnız O’na ibadet edin. Doğru yol budur." dedi.
Süleyman Ateş = "Allâh, işte benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz O'dur. O'na tapın, doğru yol budur."
Tefhim-ul Kuran = «Şüphesiz Allah, O, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; şu halde O'na kulluk edin. Dosdoğru olan yol budur.»
Ümit Şimşek = 'Benim de, sizin de Rabbimiz Allah'tır; Ona kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Kuşkusuz, Allah hem benim Rabbimdir hem sizin Rabbiniz. O halde O'na kulluk/ibadet edin! İşte bu, dosdoğru bir yoldur."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Allah, O benim de sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kul olun! İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir.
İlyas Yorulmaz = “O Allah şüphe yok ki benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnızca O’na kulluk edin. Doğru olan budur” demişti.
فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِن بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ
Zuhruf / 65 -
Fahtelefel ahzâbu min beynihim, fe veylun lillezîne zalemû min azâbi yevmin elîm(elîmin).
Diyanet İşleri = Ama aralarından çıkan gruplar ayrılığa düştüler. Elem dolu bir günün azâbından vay o zulmedenlerin hâline!
Abdulbaki Gölpınarlı = Aralarından bölükler, ayrılığa düştü; yazıklar olsun zulmedenlere elemli günün azâbından.
Abdullah Parlıyan = Fakat İsa'dan sonra gelenler arasında çıkan guruplar, farklı görüşler savunmaya başladılar. Yaradılış maksadı dışında yaşamaya devam edenlere, acı bir günün azabından vay hallerine…
Adem Uğur = Ama aralarından çıkan guruplar, bir ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!
Ahmed Hulusi = Anlayışta ayrılığa düşenler kendi aralarında zıtlaştılar! Feci bir sürecin azabından dolayı yazıklar olsun o (nefslerine) zulmedenlere!
Ahmet Tekin = Yahudilerden ve hıristiyanlardan oluşan gruplar, Îsâ hakkında ihtilâfa düştüler. Can yakıp inleten müthiş bir günün azâbı dolayısıyle, vay Allah’ı inkâr ederek, O’na şirk koşarak haksızlık edenlerin, zulmedenlerin haline!
Ahmet Varol = Aralarından birtakım gruplar ayrılığa düştüler. Artık acıklı bir günün azabından dolayı zalimlerin vay haline!
Ali Bulaç = Sonra, içlerinden birtakım fırkalar ihtilafa düştü. Artık, acı bir günün azabından vay o zulmetmiş olanlara.
Ali Fikri Yavuz = Sonra o (hristiyanlardan ibaret) hizibler aralarında ayrılığa düştüler. Onun için, acıklı bir günün azabından vay o zulüm edenlerin haline!...
Ali Ünal = Ne var ki, (İsa’dan sonra farklı) gruplar ortaya çıktı ve bunlar, (İsa ve öğretileri hakkında) anlaşmazlıklara düştüler. Acı bir günün azabından dolayı vay (O’nun öğretilerini değiştiren, çarpıtan) zalimlere!
Bayraktar Bayraklı = Bunun ardından gruplar, yine ayrılığa düştüler. Azabı acıklı günden dolayı vay o zâlimlerin hallerine!
Bekir Sadak = Ama, aralarinda guruplastilar, ayriliga dustuler. Kiyamet gununun can yakici azabina ugrayacak zalimlerin vay haline!
Celal Yıldırım = Hizipleşenler, kendi aralarında ayrılığa düştüler. O elîm günün azabından, zulmedenlerin vay hâline!
Cemal Külünkoğlu = Sonra (Yahudi ve Hıristiyan) gruplar (İsa hakkında) aralarında ihtilafa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!
Diyanet İşleri (eski) = Ama, aralarında guruplaştılar, ayrılığa düştüler. Kıyamet gününün can yakıcı azabına uğrayacak zalimlerin vay haline!
Diyanet Vakfi = Ama aralarından çıkan guruplar, bir ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!
Edip Yüksel = Partiler ve mezhepler aralarında tartıştılar. Acı azaptan dolayı vay zalimlerin haline.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra o hizibler kendi aralarında ıhtilâf ettiler, onun için elîm bir günün azâbından vay o zulmedenlere
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra o gruplar kendi aralarında (İsa hakkında) ihtilafa düştüler. Onun için acı bir günün azabından dolayı vay o zulmedenlerin haline!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Fakat aralarından çıkan gruplar, İsâ hakkında ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbından dolayı vay zulmedenlerin hâline!
Gültekin Onan = Sonra, içlerinden birtakım fırkalar ihtilafa düştü. Artık, acı bir günün azabından vay o zulmetmiş olanlara.
Harun Yıldırım = Sonra, içlerinden bir takım fırkalar ihtilafa düştü. Çok acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlere veyl olsun!
Hasan Basri Çantay = Sonra aralarından partiler (çıkıb) ihtilâf etdiler. Artık pek acıklı bir günün azabından vay o zulmedenlere!
Hayrat Neşriyat = Fakat (Îsâ’dan sonra) aralarından (çıkan) o fırkalar, ihtilâfa düştü. Artık (pek)elemli bir günün azâbından dolayı, o zulmedenlerin vay hâline!
İbni Kesir = Ama aralarında hizibler birbirleriyle ihtilafa düştüler. Acıklı bir günün azabından vay o zulmedenlerin haline.
Kadri Çelik = Sonra, içlerinden birtakım fırkalar (İsa hakkında) ihtilafa düştü. Artık acıklı bir günün azabından dolayı vay o zulmetmiş olanlara!
Muhammed Esed = Fakat (İsa'dan sonra gelenler) arasından çıkan gruplar farklı görüşleri savunmaya başladılar. Vay haline o zulmedenlerin ve yazık o acı Gün'de (başlarına gelecek) azap için!
Mustafa İslamoğlu = Fakat onlar arasından çıkan hizipler birbirleriyle anlaşmazlığa düştüler: Artık, acı bir günün azabından dolayı yazıklar olsun zulme gömülüp giden o kimselere!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra o tâifeler kendi aralarında ihtilafa düştüler. Artık vay acıklı günün azabından o zulmetmiş olanlara!
Ömer Öngüt = Aralarında çıkan gruplar birbirleri ile ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline!
Şaban Piriş = Buna rağmen gruplar, aralarında anlaşmazlığa düştüler. O acı günün azabına uğrayacak zalimlerin vay haline..
Sadık Türkmen = Sonra aralarından çıkan gruplar birbirleriyle ayrılığa düştüler. Artık o zulmedenlerin vay haline! Acıklı bir günün azabından dolayı!
Seyyid Kutub = Ama aralarından çıkan gruplar, birbiriyle ihtilafa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin haline!
Suat Yıldırım = Ondan sonra kendisine mensup birtakım fırkalar aralarında ayrılığa düştüler. Gayet acı bir günün azabından zalimlerin vay haline!
Süleyman Ateş = Aralarından çıkan partiler, birbirleriyle ihtilâfa düşmüşlerdir. Acı bir günün azâbından vay o zulmedenlerin haline!
Tefhim-ul Kuran = Sonra, içlerinden birtakım fırkalar ihtilafa düştü. Artık, acıklı bir günün azabından vay o zulmetmiş olanlara.
Ümit Şimşek = Sonra birtakım fırkalar birbirleriyle anlaşmazlığa düştüler. Acıklı bir günün azabı yüzünden yazıklar olsun o zulmedenlere!
Yaşar Nuri Öztürk = Böyle iken, aralarından çıkan hizipler ihtilafa düştüler. Korkunç bir günün azabından vay haline o zulmedenlerin!
İskender Ali Mihr = Sonra gruplar kendi aralarında ihtilâf etti. Artık elîm günün azabından, zulmedenlerin vay haline!
İlyas Yorulmaz = Aralarından bir gurup, ayrılığa (ihtilaf ettiler) düştüler. Acıklı bir günün azabından dolayı haksızlık yapanlara (zalimlere) yazıklar olsun.
هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Zuhruf / 66 -
Hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Diyanet İşleri = Onlar (bu tavırlarıyla) ancak, kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler, hâlbuki bunun farkında değillerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, kıyâmetin kopmasından başka bir şey mi bekliyorlar ki ansızın kopuverir başlarına ve onlar, anlamazlar bile.
Abdullah Parlıyan = Onlar kıyametin, kendilerinin hiç farkında olmadıkları bir sırada, ansızın başlarına gelmesini mi bekliyorlar?
Adem Uğur = Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
Ahmed Hulusi = Onlar farkında olmadıkları hâlde iken, o saatin (ölümün - kıyametin) ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi gözlüyorlar!
Ahmet Tekin = Onlar farkında değillerken, ille Kıyametin kopacağı ânın kendilerine, ansızın gelmesini mi bekliyorlar?
Ahmet Varol = Onlar sırf, kendileri farkında değilken, kıyametin ansızın başlarına gelmesini mi bekliyorlar?
Ali Bulaç = Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan kıyamet saatinden başkasını mı gözlüyorlar?
Ali Fikri Yavuz = Onlar farkında değillerken ansızın başlarına gelsin diye, hep o kıyametin kopmasını bekliyorlar.
Ali Ünal = Yoksa o (küfür ve şirkte ısrar edenler), Kıyamet’in hiç farkında değillerken ansızın başlarında kopmasını mı bekliyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Onlar, farkında olmadan kıyamet saatinin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar.
Bekir Sadak = Onlar farkinda degillerken kiyamet gununun kendilerine ansizin gelmesini mi bekliyorlar?
Celal Yıldırım = Onlar ancak beklenen o saatin, farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine gelmesini bekliyorlar.
Cemal Külünkoğlu = Onlar ancak beklenen o saatin (kıyametin), farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine gelmesini bekliyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?
Diyanet Vakfi = Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
Edip Yüksel = Onlar, farkında değilken, Saatin kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Hep o saate, hiç farkında değillerken ansızın onun başlarına gelivermesine bakıyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hep kıyamete, hiç farkında değillerken onun ansızın başlarına gelivermesine bakıyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar kendileri farkına varmadan ansızın kıyâmetin başlarına gelmesini mi bekliyorlar?
Gültekin Onan = Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan kıyamet saatinden başkasını mı gözlüyorlar?
Harun Yıldırım = Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan kıyametsaatinden başkasını mı gözlüyorlar?
Hasan Basri Çantay = Onlar, kendileri farkında olmayarak, (başlarına) gelecek o sâatden başkasını mı gözetliyorlar?
Hayrat Neşriyat = Onlar farkında değillerken kıyâmetin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
İbni Kesir = Onlar, farkında değillerken kendilerine ansızın o saatın gelmesini mi bekliyorlar?
Kadri Çelik = Onlar, hiç farkında değilken kendilerine ansızın geliverecek olan kıyametten başkasını mı gözlüyorlar?
Muhammed Esed = Onlar, (günaha batmış olanlar) (oturup) Son Saat'i mi bekliyorlar; onun (yaklaştığı) fark edilmeden başlarına ansızın gelmesini mi?
Mustafa İslamoğlu = Şimdi onlar, kendileri farkında değilken, ansızın başlarına gelecek olan Son Saat dışında bir şey mi gözlüyorlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar, kendilerine farkında olmadıkları halde ansızın gelecek olan o saatten başkasını mı gözlüyorlar?
Ömer Öngüt = Onlar hiç ummadıkları bir sırada kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
Şaban Piriş = Onlar, farkında olmadıkları bir anda, ansızın kendilerine gelecek kıyametten başka bir şey mi bekliyorlar?
Sadık Türkmen = Onlar, ille de saati mi bekliyorlar? Farkında olmadıkları bir anda, ansızın kendilerine gelmesini mi?
Seyyid Kutub = Onlar illa o saatin kendilerinin hiç farkında olmadıkları bir sırada, ansızın başlarına gelmesini mi bekliyorlar?
Suat Yıldırım = İnsanlar, hiç farkında değillerken o kıyametin ansızın başlarına gelivermesini mi bekliyorlar?
Süleyman Ateş = Onlar ille o sâ'atin, kendilerinin hiç farkında olmadıkları bir sırada, ansızın başlarına gelmesini mi bekliyorlar?
Tefhim-ul Kuran = Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan kıyamet saatinden başkasını mı gözlüyorlar?
Ümit Şimşek = Onlar, hiç ummadıkları bir sırada kıyametin ansızın başlarına gelmesinden başka birşey mi bekliyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç farkında olmadıkları bir sırada o saatin birdenbire kendilerine gelmesinden başka neyi bekliyorlar?
İskender Ali Mihr = O saatin (kıyâmetin) onlar farkında değilken, ansızın onlara gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
İlyas Yorulmaz = Kıyamet saatinin ansızın ve haberleri olmadan gelmesini mi bekliyorlar?
الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ
Zuhruf / 67 -
El ehillâu yevme izin ba’duhum li ba’dîn aduvvun illel muttekîn(muttekîne).
Diyanet İşleri = O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dostların bir kısmı, bir kısmına düşman olur o gün, ancak çekinenler müstesnâ.
Abdullah Parlıyan = O gün tüm dostlar birbirlerine düşman kesilecekler. Ancak yolunu yordamını Allah'ın kitabıyla bulanlar müstesna.
Adem Uğur = O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler.
Ahmed Hulusi = O süreçte dostlar (dünyalık zevk arkadaşları), bazısı bazısına düşmandır! Sadece korunanlar müstesna!
Ahmet Tekin = O gün, Allah’a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler dışında, dost olanlar bile birbirlerine düşman kesilirler.
Ahmet Varol = O gün, takva sahipleri dışında yakın dostlar birbirlerine düşmandırlar.
Ali Bulaç = Muttakiler hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.
Ali Fikri Yavuz = (Küfürde birleşib sevişen) dostlar, o gün birbirlerine düşmandırlar; takva sahibleri ise müstesnadır.
Ali Ünal = Allah’a karşı derin saygı besleyen ve O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınan (müttakîler) dışında bütün dostlar, o gün birbirlerine düşman olurlar,
Bayraktar Bayraklı = O gün, Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınanların dışında, bütün dostlar birbirlerine düşman olacaklardır.
Bekir Sadak = O gun Allah'a karsi gelmekten sakinanlar disinda, dost olanlar birbirine dusman olurlar. *
Celal Yıldırım = O gün yakın dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak (Allah'tan) korkup (küfür ve nifaktan, azgınlık ve sapıklıktan) sakınanların (dostluğu) bunun dışındadır.
Cemal Külünkoğlu = O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.
Diyanet İşleri (eski) = O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar.
Diyanet Vakfi = O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler.
Edip Yüksel = Erdemlilerin dışında, o gün yakın dostlar birbirlerine düşman kesilecek.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dostlar o gün birbirlerine düşmandırlar, müstesnâ ancak müttekîler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün Allah'tan korkanlar hariç dostlar, birbirlerine düşmandırlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün Allah'tan korkanlar hariç dost olanlar birbirlerine düşmandırlar.
Gültekin Onan = Muttakiler hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.
Harun Yıldırım = Muttakîler hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.
Hasan Basri Çantay = Dostlar o gün birbirine düşmandır. Takva saahibleri müstesna.
Hayrat Neşriyat = O gün dostlar (bile) birbirlerine düşmandırlar; ancak takvâ sâhibleri müstesnâ!
İbni Kesir = O gün; müttakilerin dışında, dostlar birbirlerine düşman olurlar.
Kadri Çelik = Takva sahipleri hariç olmak üzere o gün, dostların kimi kimine düşmandır.
Muhammed Esed = O Gün, (eski) dostlar birbirlerine düşman olacaklar; Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar dışında (hepsi).
Mustafa İslamoğlu = Can dostlar o gün birbirlerine düşman olacak; sadece sorumluluk bilincini kuşananlar hariç.
Ömer Nasuhi Bilmen = O gün dostların bazıları bazısı için düşmandır. Muttakîler müstesna.
Ömer Öngüt = Dostlar, o gün birbirine düşmandır; takvâ sahipleri müstesnâ.
Şaban Piriş = O gün, kendilerini günahlardan koruyanlardan başka bütün dostlar birbirine düşmandır.
Sadık Türkmen = O gün samimî dostlar birbirlerine düşmandırlar! Allah’tan korkup sakınanlar hariç!
Seyyid Kutub = O gün takva sahipleri dışında, dost olanlar birbirlerine düşman olurlar.
Suat Yıldırım = Müttakiler dışında dünyadaki bütün dostlar, o gün birbirine düşmandır.
Süleyman Ateş = O gün, korunanlar dışında, dostlar birbirine düşmandır. (Onlara âlemlerin Rabbi şöyle hitabeder):
Tefhim-ul Kuran = Muttakiler hariç olmak üzere, o gün, dostların kimi kimine düşmandır.
Ümit Şimşek = O gün takvâ sahiplerinden başka bütün dostlar birbirine düşman kesilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Dostlar o gün birbirine düşman kesilirler. Ancak takvaya sarılanlar böyle değildir.
İskender Ali Mihr = İzin günü, takva sahipleri hariç, samimi dostlar birbirine düşmandır.
İlyas Yorulmaz = Rablerinin karşısına yalnız başına gelenler, hesap gününde bir kısmı, diğer kısmına düşman olurlar. Ancak Allah dan sakınanlar birbirlerine düşman olmazlar.
يَا عِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَا أَنتُمْ تَحْزَنُونَ
Zuhruf / 68 -
Yâ ibâdi lâ havfun aleykumul yevme ve lâ entum tahzenûn(tahzenûne).
Diyanet İşleri = (68-69) (Allah, şöyle der:) “Ey âyetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey kullarım, korku yok size bugün, kederlenmezsiniz de.
Abdullah Parlıyan = Ve o gün Allah onlara: “Ey benim kullarım! Bu gün ne korkacaksınız, ne de üzüleceksiniz!” diyecek.
Adem Uğur = Ey kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.
Ahmed Hulusi = "Ey kullarım. . . Bu süreçte size bir korku yoktur. . . Mahzun da olmazsınız!"
Ahmet Tekin = 'Ey beni ilâh tanıyan, candan müslüman olarak bana bağlanan, saygılı kullarım, bu gün size korku yok. Siz geride bıraktığınız yakınlarınız ve yapamadığınız şeylerden dolayı hüzünlenmeyeceksiniz.'diye benim adıma ilan et.
Ahmet Varol = 'Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur ve üzülmeyeceksiniz de!'
Ali Bulaç = "Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız."
Ali Fikri Yavuz = Ey benim (Allah için sevişen takva sahibi) kullarım! Bugün size hiç bir korku yoktur; ve siz mahzun da olmıyacaksınız.
Ali Ünal = (Müttakîlere ise Allah, o gün şöyle seslenir:) “Ey Benim kullarım! Bugün artık korkmanızı gerektiren hiçbir şey yoktur; herhangi bir şekilde üzülecek de değilsiniz.”
Bayraktar Bayraklı = “Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.”
Bekir Sadak = Allah: «Ey kullarim! Bugun size korku yoktur, siz uzulmeyeceksiniz» der.
Celal Yıldırım = Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.
Cemal Külünkoğlu = (68-69) (O gün Allah şöyle buyurur:) “Ey ayetlerimize iman eden ve Müslüman olan kullarım! Bugün sizin için korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.”
Diyanet İşleri (eski) = Allah: 'Ey kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz' der.
Diyanet Vakfi = (68-69) Ey âyetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.
Edip Yüksel = Kullarım, bugün size korku yoktur ve üzülmeyeceksiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey benim kullarım! Size hiç korku yoktur bugün ve siz mahzun da olmıyacaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey Benim kullarım! Bugün size hiç korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (68-69) Allah, takva sahiplerine şöyle nida eder: «Ey âyetlerimize imân edip müslüman olan kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.
Gültekin Onan = "Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız.
Harun Yıldırım = “Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız.”
Hasan Basri Çantay = (68-69) Ey benim âyetlerime îman edib de müslüman olan kullarım, bugün size hiçbir korku yokdur. Siz mahzun da olmayacaksınız.
Hayrat Neşriyat = (Allah takvâ sâhiblerine şöyle seslenir:) 'Ey kullarım! Bu gün size hiçbir korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız!'
İbni Kesir = Ey kullarım; bugün size korku yoktur. Ve siz, üzülecek de değilsiniz.
Kadri Çelik = Ey kullarım! Bugün sizin için bir korku yoktur ve siz hüzne kapılacak da değilsiniz.
Muhammed Esed = (Ve Allah onlara,) "Ey Benim kullarım!" diyecek, "Bugün ne korkmanıza gerek var, ne de üzüleceksiniz!
Mustafa İslamoğlu = (Allah onlara diyecek ki): "Ey kullarım! Bu gün ne gelecekten korkmanıza gerek var, ne de geçmiş için üzülmenize!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ey kullarım! Sizin üzerinize bugün hiçbir korku yoktur ve siz mahsun olacaklar da değilsiniz.
Ömer Öngüt = Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve üzülmeyeceksiniz de.
Şaban Piriş = -Ey kullarım! Size bugün korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz.
Sadık Türkmen = “ey kullarim! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmezsiniz.”
Seyyid Kutub = Ey kullarım, bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.
Suat Yıldırım = Allah müttakilere şöyle buyurur: "Ey Benim kullarım! Bugün size herhangi bir endişe yoktur. Sizi üzen bir durum da olmayacaktır."
Süleyman Ateş = "Ey kullarım, bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz."
Tefhim-ul Kuran = «Ey kullarım, bugün sizin için bir korku yoktur ve siz hüzne kapılacak da değilsiniz.»
Ümit Şimşek = «Ey kullarım! Sizin üzerinize bugün hiçbir korku yoktur ve siz mahsun olacaklar da değilsiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve üzülmeyeceksiniz de.
İskender Ali Mihr = Ey kullarım! O gün size korku yoktur ve siz mahzun (da) olmayacaksınız.
İlyas Yorulmaz = Allah sakınanlara “Ey Kullarım! Bugün sizin için korku yok ve üzülecekte değilsiniz” der.
الَّذِينَ آمَنُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَ
Zuhruf / 69 -
Ellezîne âmenû bi âyâtinâ ve kânû muslimîn(muslimîne).
Diyanet İşleri = (68-69) (Allah, şöyle der:) “Ey âyetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O kullarım, inananlardır delillerimize ve onlar, teslîm olanlardır.
Abdullah Parlıyan = O kullarım ki, ayetlerime inanmışlar ve müslüman olmuşlardır.
Adem Uğur = Onlar âyetlerimize inanan ve müslüman olan (kullarım) idiler.
Ahmed Hulusi = Onlar ki varlıklarındaki işaretlerimize iman ettiler ve teslimi kabul edenlerden oldular. . .
Ahmet Tekin = Benim kullarım, âyetlerimize inananlar ve İslâm’ı yaşayan müslümanlardır.
Ahmet Varol = Onlar ayetlerimize iman etmiş ve Müslüman olmuşlardır.
Ali Bulaç = "Ki onlar, benim ayetlerime iman edenler ve müslüman olanlardır."
Ali Fikri Yavuz = (Bunlar) o kimselerdir ki, ayetlerimize iman edib de (Allah’ın hükümlerine) boyun eğmişlerdi.
Ali Ünal = O kullarım ki, bütün âyetlerimize iman etmiş ve bütün varlıklarıyla Bize teslim olmuşlardır.
Bayraktar Bayraklı = “Bunlar, âyetlerimize inanan ve Müslüman olan kullarımdır.”
Bekir Sadak = Bunlar, ayetlerimize inanmis ve kendilerini Bize vermislerdir.
Celal Yıldırım = O kullar ki, âyetlerimize inandılar ve (bize, buyruklarımıza) teslimiyet gösterdiler.
Cemal Külünkoğlu = (68-69) (O gün Allah şöyle buyurur:) “Ey ayetlerimize iman eden ve Müslüman olan kullarım! Bugün sizin için korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.”
Diyanet İşleri (eski) = Bunlar, ayetlerimize inanmış ve kendilerini Bize vermişlerdir.
Diyanet Vakfi = (68-69) Ey âyetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de.
Edip Yüksel = Ayetlerime inananlar ve teslim olanlar,
Elmalılı Hamdi Yazır = Benim âyetlerime iyman edip de halîs müsliman olan kullarım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Benim ayetlerime iman edip de samimi müslüman olan kullarım!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (68-69) Allah, takva sahiplerine şöyle nida eder: «Ey âyetlerimize imân edip müslüman olan kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.
Gültekin Onan = Ki onlar benim ayetlerime inananlar ve müslüman olanlardır.
Harun Yıldırım = “Ki onlar, benim ayetlerime iman edenler ve müslüman olanlardır.”
Hasan Basri Çantay = (68-69) Ey benim âyetlerime îman edib de müslüman olan kullarım, bugün size hiçbir korku yokdur. Siz mahzun da olmayacaksınız.
Hayrat Neşriyat = Onlar ki, âyetlerimize îmân ettiler ve Müslüman kimseler oldular.
İbni Kesir = Onlar ki; ayetlerimize iman etmiş ve müslüman olmuşlardır.
Kadri Çelik = Onlar, ayetlerimize inanmış ve Müslüman olmuşlardır.
Muhammed Esed = (Siz ey) mesajlarımıza iman etmiş ve kendilerini Bize teslim etmiş olanlar!
Mustafa İslamoğlu = (Ey) ayetlerimize iman eden ve kayıtsız şartsız teslim olanlar:
Ömer Nasuhi Bilmen = Öyle kullar ki, Bizim âyetlerimize imân ettiler ve müslüman oldular.
Ömer Öngüt = Onlar âyetlerimize inanmış ve müslüman olmuşlardı.
Şaban Piriş = -Ayetlerimize iman edenler ve teslim olanlar!
Sadık Türkmen = Bunlar ayetlerimize inandılar ve teslim olarak gereğini yerine getirmeye çalıştılar.
Seyyid Kutub = Onlar, ayetlerimize inanmış ve müslüman olmuş kullarımdı.
Suat Yıldırım = Ne mutlu onlara ki onlar, âyetlerimize inanmış ve Allah’a itaat etmişlerdir.
Süleyman Ateş = Onlar, âyetlerimize inanmış ve müslüman olmuş (kullarım) idiler.
Tefhim-ul Kuran = «Ki onlar, benim ayetlerime iman edenler ve müslüman olanlardır.»
Ümit Şimşek = Onlar, âyetlerimize iman etmiş ve hakka teslim olmuş kimselerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar, ayetlerimize iman edip müslüman olmuşlardı.
İskender Ali Mihr = Onlar ki âyetlerimizle âmenû olmuşlardır ve (Allah’a) teslim olmuşlardır.
İlyas Yorulmaz = Çünkü onlar iman etmiş ve Rablerine teslim olmuşlardır.
ادْخُلُوا الْجَنَّةَ أَنتُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
Zuhruf / 70 -
Udhulûl cennete entum ve ezvâcukum tuhberûn (tuhberûne).
Diyanet İşleri = “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Girin cennete siz ve eşleriniz kutlulukla, sevinerek.
Abdullah Parlıyan = Ey kullarım! Siz ve mü'min eşleriniz girin cennete, orada ağırlanıp sevindirileceksiniz.
Adem Uğur = Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!
Ahmed Hulusi = Siz ve eşleriniz (bilinç ve ruhanî bedenleriniz) neşe ve keyifle cennete dâhil olun!
Ahmet Tekin = Siz ve eşleriniz, birlikte Cennet’e girin. Pür neşe içinde, süsler, zînetler takınarak ağırlanacaksınız.
Ahmet Varol = Siz ve eşleriniz cennete girin, sevinç içinde ağırlanacaksınız.
Ali Bulaç = "Siz ve eşleriniz cennete girin; sevinç içinde ağırlanacaksınız."
Ali Fikri Yavuz = (Onlara şöyle denir): Sevinç ve neşeler içinde olduğunuz halde, siz ve zevceleriniz girin cennete...
Ali Ünal = “Haydi, siz de, (sizinle beraber iman etmiş ve teslim olmuş) eşleriniz de sevinç ve saadet içinde girin Cennet’e!”
Bayraktar Bayraklı = “Siz ve eşleriniz, büyük mutluluk içinde cennete giriniz.”
Bekir Sadak = soyle denir: «Siz ve esleriniz, agirlanmis olarak cennete giriniz.»
Celal Yıldırım = Sizler ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde girin Cennet'e!
Cemal Külünkoğlu = Onlara: “Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz” denir.
Diyanet İşleri (eski) = Şöyle denir: 'Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz.'
Diyanet Vakfi = Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz!
Edip Yüksel = Siz ve eşleriniz cennete girin; sevinç içinde ağırlanacaksınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Girin Cennete: siz ve zevceleriniz, sürurlar, neş'eler içinde
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Girin cennete siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluklar içinde!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz ve eşleriniz cennete girin. Orada ağırlanıp sevindirileceksiniz.»
Gültekin Onan = Siz ve eşleriniz cennete girin; sevinç içinde ağırlanacaksınız."
Harun Yıldırım = “Siz ve eşleriniz sevinç ve neşe içerisinde cennete girin.”
Hasan Basri Çantay = Sürûr ve ikram a müstağrak olduğunuz halde siz de, (mü'min) zevceleriniz de girin cennete.
Hayrat Neşriyat = 'Girin Cennete! Siz ve zevceleriniz (orada) sevindirileceksiniz!'
İbni Kesir = Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete girin.
Kadri Çelik = Siz ve eşleriniz cennete girin; sevinç içinde ağırlanacaksınız.
Muhammed Esed = Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutlulukla cennete girin!"
Mustafa İslamoğlu = Siz ve eşleriniz, ruha safa veren bir musiki eşliğinde girin cennete!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Siz de zevceleriniz de meserretler içinde olduğunuz halde cennete giriniz.»
Ömer Öngüt = Girin cennete! Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz!
Şaban Piriş = Siz ve eşleriniz sevinç içinde, girin cennete!
Sadık Türkmen = “siz ve eşleriniz cennete girin! Ağırlanarak neşelendirileceksiniz.”
Seyyid Kutub = Siz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz.
Suat Yıldırım = Haydi siz de, eşleriniz de neş’e dolu olarak buyurun cennete!
Süleyman Ateş = "Haydi, siz cennete girin. Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz!"
Tefhim-ul Kuran = «Siz ve eşleriniz cennete girin; sevinç içinde ağırlanacaksınız.»
Ümit Şimşek = Siz de, eşleriniz de, sevinç içinde girin Cennete.
Yaşar Nuri Öztürk = Cennete girin! Siz ve eşleriniz ikramlarla ağırlanacaksınız."
İskender Ali Mihr = Siz ve zevceleriniz (eşleriniz) cennete girin! (Orada) ferahlatılacaksınız.
İlyas Yorulmaz = Siz ve eşlerinize ikram olunmuş cennete girin.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Zuhruf / 71 -
Yutâfu aleyhim bi sıhâfin min zehebin ve ekvâb(ekvâbin), ve fîhâ mâ teştehîhil enfusu ve telezzul a’yun(a’yunu), ve entum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlara altından yapılmış tabaklar ve testiler sunulacak ve orada nefsin istediği ve gözün hoşlandığı her şey var ve siz, orada ebedî olarak kalırsınız.
Abdullah Parlıyan = Orada altın tepsiler ve kadehlerle onların etrafında dolaşılır. Orada canlarının çektiği, gözlerinin hoşlandığı herşey var. Ve sizler orada ebedi kalacaksınız.
Adem Uğur = Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve siz, orada ebedî kalacaksınız.
Ahmed Hulusi = Altından tabaklar ve testiler döndürülür üstlerinde. . . Onda nefslerin (bilinç boyutunun yaşamayı arzuladığı) iştah duyduğu ve gözlerin (basîretin zevkle seyretmek istediği kuvveler) keyif aldığı şeyler vardır! Sizler onda ebedî yaşarsınız!
Ahmet Tekin = Onların etrafında altın tepsiler ve altın kadehler dolaştırılır. Orada, canlarının çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır.'Siz orada ebedî yaşayacaksınız.'
Ahmet Varol = Onların önlerinde altın tepsiler ve testilerle dolaşılır. Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey var. Ve siz orada sonsuza kadar kalacaksınız.
Ali Bulaç = "Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız."
Ali Fikri Yavuz = Onların etrafında, altından tabaklar ve bardaklarla (kendilerine cennette hizmet için) dolaşılır. Canların istiyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız.
Ali Ünal = Altın tepsiler ve (içleri dolu dolu) kâseler etraflarında fır döndürülür. Orada canların çektiği ve gözlere zevk veren her şey vardır. Ve siz, orada sonsuzca kalacaksınız.
Bayraktar Bayraklı = Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Siz orada süreli olarak kalacaksınız.
Bekir Sadak = Onlar icin altin kadeh ve tepsiler dolastirilir, canlarinin istedigi ve gozlerinin hoslandigi her sey oradadir. Siz orada temellisiniz.
Celal Yıldırım = Çevrelerinde tavaf edercesine altın tepsiler ve bardaklar dolaştırırlar ve orada canlarının çektiği, gözlerin lezzet duyduğu şeyler vardır ve sizler orada devamlı kalıcılarsınız.
Cemal Külünkoğlu = Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedî olarak kalacaksınız.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar için altın kadeh ve tepsiler dolaştırılır, canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedi kalacaksınız.
Diyanet Vakfi = (71-73) Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: Siz, orada ebedî kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.
Edip Yüksel = Onlara altın tepsiler ve kadehlerle sunulur. Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır. Siz orada ebedi kalacaksınız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Altından tepsiler ve küplerle üzerlerine dönülür dolaşır, nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep orada ve siz orada muhalledsiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Altından tepsiler ve sürahiler ile üzerlerine dönülür dolaşılır. Nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep oradadır. Ve siz orada ebedi kalacaksınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların etrafında yiyecek ve içecekler altın tepsiler ve kadehlerle dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır. Siz orada ebedi olarak kalacaksınız.
Gültekin Onan = Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.
Harun Yıldırım = “Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği gözlerin lezzet aldığı şeyler de vardır. Ve sizler orada daimi kalıcılarsınız.”
Hasan Basri Çantay = Onlar altın tepsiler ve destilerle tavaaf (ve ziyaret) edilecekdir. Canlarının isteyeceği, gözler (in) in hoşlanacağı ne varsa oradadır ve siz içinde ebedî kalıcılarsınız.
Hayrat Neşriyat = Etraflarında altın tepsiler ve bardaklarla dolaşılır. Ve orada canların kendisini çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır. (Ve yine denir ki:) 'Artık siz orada, ebedî olarak kalıcılarsınız.'
İbni Kesir = Onlara altın kadehler ve tepsiler dolaştırılır. Canların istediği ve gözlerin hoşlandığı her şey oradadır. Ve siz, orada ebediyyen kalacaksınız.
Kadri Çelik = Onların üzerinde altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı her şey var ve siz orda temelli kalacak olanlarsınız.
Muhammed Esed = (Orada) altın tepsiler ve kadehler ile karşılanacaklar ve canlarının istediği ve hoşlanacağı her şeyi orada bulacaklar. Ve siz orada oturup kalacaksınız (ey inananlar!)
Mustafa İslamoğlu = Orada, huzurlarınızda, altın tepsilerle kupalar dolaştırılacak; orada canlarının çektiği her şeyi ve gözleri kamaştıran (tanımsız) hazzı bulacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onların üzerine altundan tepsiler ile ve destiler ile dolaşır ve orada canların hoşlanacağı ve gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır ve siz orada ebedîyyen kalıcılarsınız.
Ömer Öngüt = Onların etrafında altın tepsiler ve kadehlerle dolaşılır. Canlarının çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey orada vardır ve siz orada ebedî kalacaksınız.
Şaban Piriş = Etraflarında altın tepsiler ve testiler dolaştırılır. Orada canların çektiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Siz, orada ebedi kalacak olanlarsınız!
Sadık Türkmen = Onların etrafında altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır; orada nefislerin çektiği ve gözlerinin hoşlandığı şeyler vardır. “Siz orada (ölümsüz) sürekli kalıcılarsınız.
Seyyid Kutub = Onların önünde altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı herşey var. Ve siz, orada ebedi kalacaksınız.
Suat Yıldırım = Altın tepsi ve kâselerle kendilerine ikram eden hizmetçiler, etraflarında fır döner. Hülasa; orada canınız ne isterse, gözleriniz hangi manzaralardan hoşlanırsa hepsi var! Hem siz burada devamlı kalacaksınız.
Süleyman Ateş = Onların önünde altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı her şey var! Ve siz orada ebedi kalacaksınız.
Tefhim-ul Kuran = Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orda ebedi kalacak olanlarsınız.
Ümit Şimşek = Etraflarında altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı herşey vardır. Siz orada ebediyen kalacaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada, nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız.
İskender Ali Mihr = Onların etrafında altından tepsiler ve kadehlerle (bardaklarla) dolaşılır. Ve orada nefslerin iştahlandığı ve gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır. Ve siz orada ebediyyen kalacak olanlarsınız.
İlyas Yorulmaz = Altın dan tepsiler ve bardaklarla onların etrafında dolaşılır ve orada canlarının çektiği her şey var. Cennette gözler çok büyük keyifler alacak ve orada sürekli kalacaksınız.
وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Zuhruf / 72 -
Ve tilkel cennetulletî ûristumûhâ bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = İşte bu, yapmakta olduklarınıza karşılık size mîras verilen cennettir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şu cennete mîrasçı oldunuz işlediğiniz şeyler yüzünden.
Abdullah Parlıyan = Dünyada yaptığınız doğru dürüst işler sayesinde, elde edeceğiniz cennet işte böyledir.
Adem Uğur = İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.
Ahmed Hulusi = İşte yaptıklarınızın sonucu olarak kendisine mirasçı kılındığınız cennet budur!
Ahmet Tekin = 'İşte işlediğiniz, devamlı amaçla örtüşen niyete dayalı bilinçli amellere karşılık, miras olarak konduğunuz, içinde ebedî yaşayacağınız Cennet budur.'
Ahmet Varol = İşte yaptıklarınıza karşılık mirasçısı kılındığınız cennet budur.
Ali Bulaç = "İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur."
Ali Fikri Yavuz = İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennetdir.
Ali Ünal = O Cennet ki, dünyada yaptığınız makbul işlerden dolayı ona vâris kılındınız.
Bayraktar Bayraklı = Sizi yaptıklarınıza karşılık mirasçı kıldığımız cennet, işte budur.
Bekir Sadak = Islediklerinize karsilik, size miras verilen iste bu cennettir.
Celal Yıldırım = İşte işleyip geldiğiniz (sevap ve iyilikler)e karşılık vâris kılındığınız Cennet!.
Cemal Külünkoğlu = (72-73) Geçmişte yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet işte budur. Orada sizin için istediğiniz şekilde yiyeceğiniz pek çok meyve vardır.
Diyanet İşleri (eski) = İşlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir.
Diyanet Vakfi = (71-73) Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: Siz, orada ebedî kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.
Edip Yüksel = Yaptıklarınızın bir karşılığı olarak size miras olarak verilen cennet budur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve işte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle vâris kılındığınız Cennet
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu, sizin yaptığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennet!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.
Gültekin Onan = İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur.
Harun Yıldırım = “İşte yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur.”
Hasan Basri Çantay = İşte bu, sizin yapageldiğiniz iyi amel (ve hareket) leriniz sayesinde mîrascı kılındığınız cennetdir.
Hayrat Neşriyat = 'İşte yapmakta olduklarınıza karşılık, kendisine vâris kılındığınız Cennet, budur!'
İbni Kesir = İşte o cennet, işlediklerinize karşılık size miras kılındı.
Kadri Çelik = İşte, yapmakta olduklarınız dolayısıyla sizin mirasçı kılındığınız cennet budur.
Muhammed Esed = Geçmişte yaptıklarınız sayesinde hak edeceğiniz cennet işte böyledir!
Mustafa İslamoğlu = İşte, yapa geldikleriniz sayesinde maliki olduğunuz cennet böyledir:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve işte bu o cennetlerdir ki, yapar olduğunuz şeylerden dolayı ona varis kılınmış oldunuz.
Ömer Öngüt = İşte yaptıklarınıza karşılık olarak size miras verilen cennet budur.
Şaban Piriş = Yaptıklarınıza karşılık olarak, sizin varis olduğunuz cennet işte budur!
Sadık Türkmen = Yapmış olduklarınıza karşılık, size miras bırakılan cennet işte budur!
Seyyid Kutub = İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.
Suat Yıldırım = İşte dünyada yaptığınız makbul işlerden dolayı vârisi yapıldığınız cennet!
Süleyman Ateş = "İşte yaptıklarınıza karşılık size mirâs verilen cennet budur."
Tefhim-ul Kuran = «İşte, yapmakta olduklarınız dolayısıyla sizin mirasçı kılındığınız cennet budur.»
Ümit Şimşek = Yaptıklarınız sayesinde sizin vâris kılındığınız Cennet işte budur.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte size, yapıp ettiklerinize karşılık mirasçı kılındığınız cennet!
İskender Ali Mihr = İşte bu, amellerinizden dolayı varis kılındığınız cennet.
İlyas Yorulmaz = İşte size yaptıklarınızın karşılığında, miras olarak verilen cennetler bunlar.
لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ
Zuhruf / 73 -
Lekum fîhâ fâkihetun kesîretun minhâ te’kulûn(te’kulûne).
Diyanet İşleri = Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Size orada birçok meyveler de var, onlardan yersiniz.
Abdullah Parlıyan = Size orada pekçok meyveler de var, onlardan yersiniz.
Adem Uğur = Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz denilir.
Ahmed Hulusi = Sizin için orada pek çok meyve (marifet türü) vardır. . . Onlardan yersiniz.
Ahmet Tekin = 'Orada sizin için bol bol meyvalar vardır, onlardan yersiniz' denilir.
Ahmet Varol = Orada sizin için bolca meyveler vardır ve onlardan yersiniz.
Ali Bulaç = "Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz."
Ali Fikri Yavuz = Sizin için orada çok meyvalar vardır; onlardan yiyeceksiniz.
Ali Ünal = Size orada yiyip doyacağınız (her tür, renk, tat ve lezzette) meyveler vardır.
Bayraktar Bayraklı = Orada, yiyeceğiniz çok meyveler vardır.
Bekir Sadak = Orada sizin icin bol yemis vardir, onlardan yersiniz.
Celal Yıldırım = Orada sizin için (sayısı belirsiz) çok meyveler vardır ki, onlardan yiyeceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = (72-73) Geçmişte yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet işte budur. Orada sizin için istediğiniz şekilde yiyeceğiniz pek çok meyve vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Orada sizin için bol yemiş vardır, onlardan yersiniz.
Diyanet Vakfi = (71-73) Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: Siz, orada ebedî kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz, denilir.
Edip Yüksel = Orada sizin yemeniz için bol meyveler vardır
Elmalılı Hamdi Yazır = (bu yaptıklarınızın) meyvelerini bolca görecek (ve) onları tadacaksınız!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Orada sizin için bir çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sizin için burada birçok meyveler vardır, onlardan yiyeceksinizdir.
Gültekin Onan = Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz.
Harun Yıldırım = “Orda sizin için birçok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz.”
Hasan Basri Çantay = Burada sizin için bir çok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz.
Hayrat Neşriyat = 'Sizin için orada birçok meyveler vardır; onlardan yersiniz.'
İbni Kesir = Orada sizin için meyveler vardır. Ve onlardan yersiniz.
Kadri Çelik = Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz.
Muhammed Esed = (bu yaptıklarınızın) meyvelerini bolca görecek (ve) onları tadacaksınız!
Mustafa İslamoğlu = Orada (amellerinizin) meyvelerini bol bol derecek, onlardan yiyeceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sizin için burada birçok meyveler vardır, onlardan yiyeceksinizdir.
Ömer Öngüt = Orada sizin için çok meyveler var, onlardan yersiniz.
Şaban Piriş = Orada sizin için bir çok meyveler vardır, onlardan yersiniz..
Sadık Türkmen = Orada sizin için birçok meyveler vardır onlardan yersiniz.”
Seyyid Kutub = Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz
Suat Yıldırım = Size orada, istediğiniz şekilde yiyeceğiniz her türlü meyve vardır.
Süleyman Ateş = Orada sizin için çok meyva var. Onlardan yersiniz.
Tefhim-ul Kuran = «Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz.»
Ümit Şimşek = Orada sizin için bol bol meyveler vardır; ondan yersiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Orada sizin için pek çok meyve var. Onlardan yiyeceksiniz.
İskender Ali Mihr = Sizin için orada, yiyeceğiniz pekçok meyve vardır.
İlyas Yorulmaz = Sizin için, yiyeceğiniz pek çok çeşit meyveler var.
إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ
Zuhruf / 74 -
İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki mücrimler, cehennem azâbında ebedî olarak kalırlar.
Abdullah Parlıyan = Ama dikkat edin, günahlara batmış olanlar, cehennem azabı içinde ebedi kalacaklardır.
Adem Uğur = Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki suçlular (şirk ehli) cehennem azabı içinde ebedî kalıcılardır.
Ahmet Tekin = İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsiler, suçlular, günahkârlar, fâsıklar ve kâfirler Cehennem azâbında ebedî olarak kalacaklar.
Ahmet Varol = Şüphesiz suçlular cehennem azabında sonsuza kadar kalıcıdırlar.
Ali Bulaç = Şüphesiz suçlu günahkarlar, cehennem azabı içinde süresiz kalacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak ki kâfirler, cehennem azabında devamlı olarak kalacaklardır.
Ali Ünal = Hayatları günah hasadından ibaret inkârcı suçlular ise, içinde sürekli ve sonsuzca kalmak üzere Cehennem azabını boylamışlardır.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz suçlular, cehennem azabında süreli olarak kalacaklardır.
Bekir Sadak = Dogrusu suclular, temelli kalacaklari cehennemin azabi icindedirler.
Celal Yıldırım = Suçlu günahkârlar ise elbette Cehennem azabında devamlı kalıcılardır.
Cemal Külünkoğlu = (74-75) Şüphe yok ki (hakka karşı direnen) suçlular, cehennem azabında ebedî olarak kalacaklar. Azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada ümidi kesmiş bir halde kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu suçlular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedirler.
Diyanet Vakfi = (74-75) Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.
Edip Yüksel = Suçlular, cehennem azabında ebedi kalıcıdırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki mücrimler Cehennem azâbında muhalleddirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki suçlular cehennem azabında ebediyyen kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki suçlular, cehennem azâbında ebedi olarak kalacaklardır.
Gültekin Onan = Şüphesiz suçlu günahkarlar, cehennem azabı içinde süresiz kalacaklardır.
Harun Yıldırım = Şüphesiz suçlugünahkârlar, cehennem azabı içinde daimi kalacaklardır.
Hasan Basri Çantay = Şüphe yok ki mücrimler, cehennem azâbında ebedî olarak kalırlar.
Hayrat Neşriyat = Şübhe yok ki o (dinsiz) günahkârlar, Cehennem azâbında ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Muhakkak ki mücrimler; ebediyyen kalacakları cehennem azabındadırlar.
Kadri Çelik = Şüphesiz suçlu günahkârlar, cehennem azabı içinde temelli kalacak olanlardır.
Muhammed Esed = Şüphesiz suçlu günahkarlar, cehennem azabı içinde süresiz kalacaklardır.
Mustafa İslamoğlu = Muhakkak ki kâfirler, cehennem azabında devamlı olarak kalacaklardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kâfirler ise şüphe yok ki, cehennemin azabı içinde ebedîyyen kalıcılardır.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki suçlular cehennem azabında ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Suçlular ise cehennem azabında ebedidirler.
Sadık Türkmen = Şüphesiz suçlular cehennem azabı içinde sonsuz kalıcıdırlar.
Seyyid Kutub = Suçlular, cehennem azabında ebedi kalacaklardır.
Suat Yıldırım = Suçlular ise cehennem azabında ebedî kalacaklar,
Süleyman Ateş = Suçlular, cehennem azâbında sürekli kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz suçlu günahkârlar, cehennem azabı içinde ebedi kalacak olanlardır.
Ümit Şimşek = Mücrimler ise ebediyen Cehennem azabındadırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Suçlular ise cehennem azabının içinde sürekli kalacaklardır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Elbetteki günahkârlar cehennem azabı içerisinde sürekli kalacaklardır.
لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
Zuhruf / 75 -
Lâ yufetteru anhum ve hum fîhi mublisûn(mublisûne).
Diyanet İşleri = Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde ümitsizdirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Azapları hafifletilmeyecek ve orada ümitsiz bir halde kalacaklar.
Abdullah Parlıyan = Bu azap, onlar için hiç hafifletilmeyecek ve orada çaresizlik, ümitsizlik içinde kaybolup gidecekler.
Adem Uğur = Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.
Ahmed Hulusi = Onlardan (azap) hafifletilmez! Onlar onun içinde gelecekten umutsuzdurlar!
Ahmet Tekin = Onların azapları hafifletilmeyecek, cezalandırılmalarına ara verilmeyecek. Onlar, azap içinde, kurtuluştan ümitlerini kesecekler.
Ahmet Varol = Onlardan (azap) hafifletilmez ve onlar onun içinde ümitsizdirler.
Ali Bulaç = Onlardan (azab) hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir.
Ali Fikri Yavuz = Kendilerinden o azab hafifletilmez. Onlar bunun içinden (kurtulmaktan) ümidi kesmişlerdir.
Ali Ünal = Çektikleri azap hiç eksilmeyecek ve orada bütün ümitlerini yitirmiş olarak kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Azapları hafiflemeyecek ve orada ümitsizlik içinde kalacaklardır.
Bekir Sadak = Azaba hic ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar.
Celal Yıldırım = Kendilerinden azaba ara verilip gevşetilmiyecek ve orada ümitsizlik içindedirler.
Cemal Külünkoğlu = (74-75) Şüphe yok ki (hakka karşı direnen) suçlular, cehennem azabında ebedî olarak kalacaklar. Azapları hafifletilmeyecek ve onlar orada ümidi kesmiş bir halde kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar.
Diyanet Vakfi = (74-75) Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.
Edip Yüksel = Onlardan hafifletilmez ve onlar orada ümitsizdirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlardan (bu azab) hafifletilmeyecektir ve onlar bunun içinde şiddetli bir ümitsizliğe düşmüş kimselerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendilerinden o azap gevşetilmez ve onlar onun içinde her ümidi kesmişlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların azâbı hafifletilmez ve onlar azab içerisinde ümitsizdirler.
Gültekin Onan = Onlardan (azab) hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir.
Harun Yıldırım = Onlardan hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kesmiş kimselerdir.
Hasan Basri Çantay = (Bu azâb) onlardan hafifletilmeyecek. Onlar bunun içinde ümidsiz susacaklardır.
Hayrat Neşriyat = Kendilerinden (azab hiç) hafifletilmeyecektir ve onlar orada (o azâb içinde)ümidsizliğe düşmüş kimselerdir.
İbni Kesir = Azablarına ara verilmeyecek ve orada tamamen ümitsiz kalacaklardır.
Kadri Çelik = (Azâb) Kendilerinden hiç hafifletilmeyecektir. Onlar azâb içinde umutsuzdurlar!
Muhammed Esed = bu (azap), onlar için hiç hafifletilmeyecek ve orada çaresizlik, ümitsizlik içinde kaybolup gidecekler.
Mustafa İslamoğlu = Onlardan (azap) hiç hafifletilmeyecek ve onlar derin bir umutsuzluğa kapılacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlardan (bu azab) hafifletilmeyecektir ve onlar bunun içinde şiddetli bir ümitsizliğe düşmüş kimselerdir.
Ömer Öngüt = Kendilerinden (azap) hiç hafifletilmeyecektir. Onlar orada tamamen ümitsizdirler.
Şaban Piriş = Onların azabına hiç ara verilmez ve onlar orada ümitsiz kalmışlardır.
Sadık Türkmen = Onlardan hiç kesintiye uğramayacaktır ve onlar orada ümitsizdirler!
Seyyid Kutub = Kendilerinden azab hiç hafiflemeyecektir. Onlar azab içinde ümitsizdirler.
Suat Yıldırım = Azapları hiç gevşetilmeyecek, orada bütün ümitlerini yitirmiş olarak kalacaklardır.
Süleyman Ateş = (Azâb) Kendilerinden hiç hafifletilmeyecektir. Onlar azâb içinde umutsuzdurlar!
Tefhim-ul Kuran = Onlardan (azab) hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir.
Ümit Şimşek = Azapları hafifletilmez; orada ümitsizdirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Azapları hafifletilmeyecektir; onun içinde ümitsiz kalacaklardır.
İskender Ali Mihr = (Azap) onlardan hafifletilmez. Ve onlar, orada (Allah’ın rahmetinden) ümit kesmiş olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Azap onlardan hafifletilmeyecek ve orada seslerini dahi çıkartamayacaklar.
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ
Zuhruf / 76 -
Ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû humuz zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zâlim idiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz zulmetmedik onlara ve fakat onlar zulmettiler kendi kendilerine.
Abdullah Parlıyan = Onlara haksızlık yapacak olanlar biz değiliz, onlardır kendilerine haksızlık yapanlar.
Adem Uğur = Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir.
Ahmed Hulusi = Biz onlara zulmetmedik. . . Ne var ki onlar nefslerine zulmedenlerdendi!
Ahmet Tekin = Biz onlara, haksızlık etmedik, zulmetmedik. Fakat onlar, inkârı, isyanı, küfrü alışkanlık haline getiren, baskı, zulüm ve işkenceyle, temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlimlerdir.
Ahmet Varol = Biz onlara zulmetmedik, ama onlar kendileri zalimlerdi.
Ali Bulaç = Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Biz, onlara zulüm etmedik; fakat kendileri zalim idiler.
Ali Ünal = Biz onlara asla haksızlıkta bulunmuş değiliz; kendilerine zulmedenler bizzat kendileridir.
Bayraktar Bayraklı = Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmetmişlerdir.
Bekir Sadak = Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi.
Celal Yıldırım = Biz onlara zulmetmedik, ama onlar kendileri zâlimlerdir.
Cemal Külünkoğlu = Onlara biz zulmetmedik, onlar (inkâr etmek ve Allah'ın dinini alaya almak yoluyla cehennemi hak ederek) kendilerine zulmettiler.
Diyanet İşleri (eski) = Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi.
Diyanet Vakfi = Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdir.
Edip Yüksel = Biz onlara haksızlık etmedik, onlar kendi kendilerine haksızlık ettiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve biz onlara zulmetmemişizdir ve lâkin kendileri zalim idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz onlara zulmetmemişizdir, fakat kendileri zalim idiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlimler oldular.
Gültekin Onan = Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir.
Harun Yıldırım = Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir.
Hasan Basri Çantay = Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendileri zaalimdiler.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (biz) onlara zulmetmedik; fakat onlar (kendi nefislerine) zulmeden kimseler oldular.
İbni Kesir = Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalimlerin kendileridir.
Kadri Çelik = Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir.
Muhammed Esed = Onlara haksızlık yapacak olan Biz değiliz, ama onlardır kendi kendilerine haksızlık yapanlar.
Mustafa İslamoğlu = Ne ki, onlara haksızlık eden Biz değiliz, fakat asıl onlar kendi kendilerine haksızlık ediyorlar-
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Biz onlara zulmetmedik. Velâkin onlar zalimler oldular.
Ömer Öngüt = Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlim kimselerdi.
Şaban Piriş = Onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.
Sadık Türkmen = Biz onlara zulmetmedik, fakat kendilerine zulmediyorlardı.
Seyyid Kutub = Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zalim idiler
Suat Yıldırım = Böyle yapmakla Biz onlara haksızlık etmedik, ama asıl kendileri öz canlarına zulmettiler.
Süleyman Ateş = Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler.
Tefhim-ul Kuran = Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir.
Ümit Şimşek = Biz onlara zulmetmedik ki! Onlar kendilerine yazık ettiler.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onlara zulmetmedik; onlar zalimlerin ta kendileriydi.
İskender Ali Mihr = Ve Biz onlara zulmetmedik. Ve lâkin onlar zalimler oldular.
İlyas Yorulmaz = Biz onlara haksızlık yapmadık, onlar dünyada iken kendilerine zulmedip haksızlık yaptılar.
وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ
Zuhruf / 77 -
Ve nâdev yâ mâliku li yakdi aleynâ rabbuk(rabbuke), kâle innekum mâkisûn(mâkisûne).
Diyanet İşleri = (Görevli meleğe şöyle seslenirler:) “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.” O da, “Siz hep böyle kalacaksınız” der.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ey Mâlik diye bağıracaklar, yalvar Rabbine de öldürsün bizi; Mâlik, şüphe yok ki siz diyecek, ebedî olarak azaptasınız.
Abdullah Parlıyan = O cehennemdekiler cehennem bekçisine: “Ey Malik!” diye seslenecekler. “Rabbin hükmünü verip, işimizi bitiriversin, böyle yanmaktansa, ölüp kül kömür olmak iyidir.” Görevli diyecek ki: “Hayır, siz burada ölmeden bu şekilde ebedi duracaksınız.”
Adem Uğur = Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Mâlik de: Siz böyle kalacaksınız! der.
Ahmed Hulusi = "Ey (cehennem'in bekçisi) Mâlik! Rabbin aleyhimize hüküm versin (vefat ettirsin)!" diye nida ettiler. . . (Mâlik) dedi ki: "Muhakkak ki siz (burada, böyle) yaşayacaklarsınız!"
Ahmet Tekin = Onlar Cehennem bekçisine:'Ey Mâlik, Rabbin bizim işimizi bitirsin' diye seslenirler. O da, 'Siz böyle kalacaksınız' der.
Ahmet Varol = 'Ey Malik! Rabbin bizim hayatımıza son versin!' diye seslenirler. O da: 'Doğrusu siz kalıcısınız' der.
Ali Bulaç = (Cehennem bekçisine:) "Ey Malik (bekçi), Rabbin bizim işimizi bitirsin" diye haykırdılar. O: "Gerçek şu ki siz, (burada) kalacak kimselersiniz" dedi.
Ali Fikri Yavuz = (Cehennemin bekçisi olan Malik isimli meleğe şöyle) çağrışırlar: “ -Ey Malik! (İste de) Rabbin bizi öldürsün, (azabdan kurtulalım).” Malik de: “- Siz, (azab içinde) kalacaksınız.” der.
Ali Ünal = “Ey (Cehennem’in bekçisi) Mâlik! Artık Rabbin canımızı alıp işimizi bitirsin!” diye feryat ederler. “Hayır,” der Mâlik, “siz burada devamlı kalacaksınız.”
Bayraktar Bayraklı = Onlar cehennem bekçisine şöyle seslenecekler: “Ey Mâlik! Rabbin bizi öldürsün.” Bekçi de, “Siz burada süreli olarak kalacaksınız” diyecektir.[538]
Bekir Sadak = Cehennemde soyle seslenilir: «Ey Nobetci! Rabbin hic degilse canimizi alsin.» Nobetci: «Siz boyle kalacaksiniz» der.
Celal Yıldırım = Cehennem bekçisine : «Ey bekçi! Rabbin hükmünü verip işimizi bitiriversin (canımızı alsın)» diye seslenirler. Bekçi: «Hayır, siz burada (ölmeden) kalmaya mahkûmsunuz» der.
Cemal Külünkoğlu = Onlar (cehennem bekçisine): “Ey Malik! Rabbin artık bizi öldürsün” diye seslenecekler. Malik de: “Siz böylece kalacaksınız (ölmeyeceksiniz)” diyecek.
Diyanet İşleri (eski) = Cehennemde şöyle seslenilir: 'Ey Nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın.' Nöbetçi: 'Siz böyle kalacaksınız' der.
Diyanet Vakfi = Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Mâlik de: Siz böyle kalacaksınız! der.
Edip Yüksel = 'Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin,' diye seslenirler. O da, 'Siz böyle kalacaksınız,' der.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve şöyle çığrışmaktadırlar: ya mâlik! Rabbın işimizi bitiriversin, o demiştir ki: her halde siz duracaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve şöyle bağrışmaktadırlar: «Ey Malik, Rabbin (bizi yok edip) işimizi bitiriversin!» O da der ki: «Siz her zaman (burada) duracaksınız.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar cehennem bekçisine: «Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün.» diye seslenirler. Mâlik de: «Siz böylece kalacaksınız.» der.
Gültekin Onan = (Cehennem bekçisine:) "Ey Malik (bekçi), rabbin bizim işimizi bitirsin!" diye haykırdılar. O: "Gerçek şu ki siz, (burada) kalacak kimselersiniz" dedi.
Harun Yıldırım = “Ey Malik, Rabbin hakkımızda hüküm versin.” diye haykırdılar. O: “Gerçek şu ki siz kalacak kimselersiniz.” dedi.
Hasan Basri Çantay = (Şöyle) çağrışdılar (çağrışırlar) : «Ey Mâlik Rabbin bizi öldürsün». O da : «Siz behemehal (azâbda) kalıcılarsınız» dedi (ler).
Hayrat Neşriyat = (Cehennem bekçisine:) 'Ey Mâlik! Rabbin(e duâ et) bizim üzerimize (artık ölümle)hükmetsin! (Ölelim de kurtulalım!)' diye seslenirler. (Mâlik:) 'Doğrusu siz, (bu azabda ebedî olarak böyle) kalıcılarsınız!' der.
İbni Kesir = Ey nöbetçi; Rabbın hiç olmazsa bizi ölüme mahkum etsin, diye çağırışırlar. O da: Siz, böyle kalacaksınız, der.
Kadri Çelik = (Cehennem bekçisine,) “Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. O, “Şüphesiz siz (burada) kalıcılarsınız” der.
Muhammed Esed = Ve onlar: "Ey (cehennemi) idare eden (melek)!" diye seslenecekler, "Bırak Rabbin işimizi bitirsin!" (Bunun üzerine) melek, "Siz artık (bu durumda) kalacaksınız!" diye cevap verecek.
Mustafa İslamoğlu = ve şöyle yalvaracaklar: "Ey cehennemin bekçisi! Rabbine söyle de bizim işimizi bitirsin!" O şöyle cevap verecek: "Şunu kafanıza sokun: siz, kalıcısınız!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve nidâ ettiler ki: «Ey Mâlik! Rabbine dua et, bizim üzerimize (ölüm ile) hükmetsin.» (Mâlik de) Dedi ki: «Şüphe yok, siz kalıcılarsınız.»
Ömer Öngüt = "Ey cehennem muhafızı! Rabbin hiç değilse canımızı alsın, bizim işimizi bitirsin!" diye feryat ederler. O da: "Siz böyle kalacaksınız!" der.
Şaban Piriş = (Cehennem bekçisine): -Ey Malik, Rabbin işimizi bitirsin, diye haykırırlar. O da: Siz, kalıcısınız! der.
Sadık Türkmen = (kâfirler) şöyle seslendiler: “Ey Malik! (Ey cehennem görevlisi, söyle de) Rabbin, bizim işimizi bitirsin/hakkımızda hükmünü (acele) versin.” O (görevli) dedi ki: “Şüphesiz siz sonsuza dek kalıcısınız.”
Seyyid Kutub = «Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!» diye seslenirler. Malik de «Siz böyle kalacaksınız» der.
Suat Yıldırım = Cehennem bekçisine şöyle feryad ederler: "Malik! Ne olur, tükendik artık! Rabbin canımızı alsın, bitirsin işimizi!" O da: "Ölüp kurtulmak yok, ebedî kalacaksınız burada!" der.
Süleyman Ateş = (Cehennemin muhafızına): "Ey Mâlik, Rabbin bizim işimizi bitirsin, (bizi yok etsin, böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir)!" diye seslendiler. (Mâlik) "Siz kalacaksınız (hiçbir sûretle buradan kurtuluş yok)." dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Cehennem bekçisine:) «Ey Malik (bekçi), Rabbin bizim işimizi bitirsin!» diye haykırdılar. O: «Gerçek şu ki siz, (burada) kalacak olanlarsınız.» dedi.
Ümit Şimşek = 'Yâ Mâlik! Rabbin işimizi bitirsin artık' diye seslenirler. O da 'Siz kalıcısınız' der.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle seslenecekler: "Ey Mâlik! Rabbin işimizi bitirversin." O şöyle diyecek: "Hep böyle kalacaksınız!"
İskender Ali Mihr = Ve (mücrimler): “Ey malik (ey cehennem bekçisi)! Rabbin bizim üzerimize hüküm versin (bizi öldürsün).” diye seslendiler. (Malik): “Muhakkak ki siz, (bu azabın içinde) kalacak olanlarsınız.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Cehennemdekiler muhafıza “Ey görevli muhafız! Artık Rabbin bizim için bir hüküm versin” diye seslenecekler. Onlarda “Kesinlikle siz orada kalacaksınız. ”
لَقَدْ جِئْنَاكُم بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
Zuhruf / 78 -
Lekad ci’nâkum bil hakkı ve lâkinne ekserekum lil hakkı kârihûn(kârihûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki size gerçeği gönderdik ve fakat çoğunuz gerçeği hoş görmüyor, istemiyordunuz.
Abdullah Parlıyan = Andolsun ki size gerçekleri içeren mesajımızı gönderdik ve fakat çoğunuz gerçeği hoş görmüyor, istemiyordunuz.
Adem Uğur = Andolsun biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Ahmed Hulusi = Hakikat şu ki, Biz size gerçeği getirdik, ama çoğunuz gerçekten hiç hoşlanmıyorsunuz.
Ahmet Tekin = Andolsun, biz size, gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak kitap Kur’ân’ı getirdik, öldükten sonra diriltilmeyi, hesabı ve cezayı anlattık. Fakat çoğunuz, doğruları getiren Kur’ân’dan, sorumluluktan hoşlanmıyorsunuz.
Ahmet Varol = Andolsun biz size hakkı getirdik fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Ali Bulaç = "Andolsun, size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp tiksinenlerdiniz."
Ali Fikri Yavuz = (Allah da buyurur ki): And olsun, biz size hakkı gönderdik. Fakat çoğunuz hakdan hoşlanmıyanlarsınız, (Kur’an’ı ve peygamberi inkâr edenlersiniz).
Ali Ünal = Hakikat şu ki, Biz size gerçeği getirdik, ama çoğunuz gerçekten hiç hoşlanmıyorsunuz.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki biz size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyordunuz.
Bekir Sadak = And olsun ki, size gercegi getirdik; fakat cogunuz gercegi sevmiyorsunuz.
Celal Yıldırım = And olsun ki, biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz hakktan hoşlanmayıp tiksinenlersiniz.
Cemal Külünkoğlu = Allah da şöyle buyuracak: “Biz size hakkı getirmiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmamıştınız.”
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, size gerçeği getirdik; fakat çoğunuz gerçeği sevmiyorsunuz.
Diyanet Vakfi = "Andolsun, size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp tiksinenlerdiniz."
Edip Yüksel = Size gerçeği getirdik; ancak çoğunuz gerçekten hoşlanmıyorsunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlım hakkı için biz size hakkı gönderdik ve lâkin ekseriniz hakkı hoşlanmıyanlarsınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki Biz, size gerçeği gönderdik; fakat çoğunuz gerçekten hoşlanmayanlarsınız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki biz size hakkı getirdik. Fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Gültekin Onan = "Andolsun, size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp tiksinenlerdiniz."
Harun Yıldırım = Andolsun Biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz hakkı hoş görmeyenler idiniz.
Hasan Basri Çantay = «Andolsun, biz size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz hakkı çirkin görenlerdiniz».
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, size hakkı getirdik; fakat çoğunuz haktan hoşlanmayan kimselersiniz.
İbni Kesir = Andolsun ki; size hak ile geldik. Fakat çoğunuz hakkı hoş görmüyordunuz.
Kadri Çelik = “Şüphesiz biz size hakkı getirdik, fakat sizin birçoğunuz hakkı çirkin görüp tiksinenlersiniz.”
Muhammed Esed = (Siz ey günahkarlar!) Size hakikati ilettik, fakat çoğunuz ondan nefret ediyorsunuz.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz, hakikati ayağınıza kadar getirmiştik: Fakat bir çoğunuz hakikatten hiç hoşlanmadınız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, biz size hakkı getirdik, velâkin birçoğunuz hak için hoşlanmayanlar idi.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Şaban Piriş = Size hakkı getirmiştik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmamıştınız.
Sadık Türkmen = (siz ey günahkârlar!) Ant olsun, Biz size gerçeği getirdik, fakat pek çoğunuz gerçekten/gerçek olandan hoşlanmıyor.
Seyyid Kutub = Andolsun biz size hakkı getirdik; fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Suat Yıldırım = Allah da şöyle buyurur: "Biz size gerçeği getirmiştik. Fakat çoğunuz hakikatten hoşlanmamıştınız."
Süleyman Ateş = Andolsun biz size hakkı getirdik; fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
Tefhim-ul Kuran = «Andolsun, biz size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp tiksinenlerdiniz.»
Ümit Şimşek = Biz size hakkı getirmiştik; fakat çoğunuz haktan hoşlanmazsınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, size hakkı getirdik ama çoğunuz haktan tiksiniyorsunuz.
İskender Ali Mihr = Andolsun ki size hakkı getirdik. Ve lâkin sizin çoğunuz hakkı kerih görenlerdir.
İlyas Yorulmaz = “Size dünyada iken Hak (Kur’an) gelmişti ve çoğunuz onu beğenmemiştiniz” derler.
أَمْ أَبْرَمُوا أَمْرًا فَإِنَّا مُبْرِمُونَ
Zuhruf / 79 -
Em ebremû emren fe innâ mubrimûn(mubrimûne).
Diyanet İşleri = Yoksa (gerçeği kabul etmeme konusunda) bir işe kesin karar mı verdiler? Şüphesiz biz de (onları cezalandırmakta) kararlıyız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, kâfirlikte ısrâr ettiler, biz de onları cezâlandırmada ısrâr edeceğiz.
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar, son dini ve son peygamberi imha etmek için, işi sıkı mı tutuyorlar? Biz de işi sıkı tutup, o inkârcıları cezalandırmada kararlıyız.
Adem Uğur = Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de kararlıyız!
Ahmed Hulusi = Yoksa Hakk'ın ne olduğuna onlar mı hüküm verecekler! Neyin Hak olduğunu biz belirleriz!
Ahmet Tekin = Yoksa onlar, peygamberi öldürmek, İslâm’a daveti baltalamak, İslâm’ın gelişmesini önlemek, müslümanların ilerlemesini engellemek için bu sefer işi sıkı mı tutmuşlar?Biz onları cezalandırmayı sıkı tutanlarız.
Ahmet Varol = Yoksa onlar kesin olarak bir işe mi karar verdiler? Biz de kesin kararlıyız.
Ali Bulaç = Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular? İşte şüphesiz biz de işi sıkı tutanlarız.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa onlar, (Hz. Peygambere hile kurmakta) işi sağlama mı bağladılar? İşte biz, (onları helâk etmekle işi) sağlam tutanlarız.
Ali Ünal = Yoksa (ey Rasûlüm,) onlar tuzaklar kurup, kendilerince işi sağlama mı almışlar? Oysa işi sağlama alan Biziz.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.
Bekir Sadak = Yoksa bir ise mi karar verdiler? Dogrusu biz de kararliyiz.
Celal Yıldırım = Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular ? Doğrusu biz de sıkı tutanlarız.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) Yoksa onlar hakka karşı gelmek için bir işe (bir hileye) mi karar verdiler? Şüphesiz biz de onları cezalandırmaya kararlıyız.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.
Diyanet Vakfi = Yoksa (müşrikler) bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de kararlıyız!
Edip Yüksel = Yoksa onlar bir plan mı kurdular? Biz de plan kurarız.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşi sıkı mı büktüler, fakat işte sıkı büken biziz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşi sıkı mı büktüler, fakat işte sıkı büken Biziz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar hakka karşı gelmek için bir iş mi kararlaştırdılar? Biz de onları cezalandırmak için kararlıyız.
Gültekin Onan = Yoksa onlar, buyruğu sıkı mı tuttular? Şüphesiz biz de (buyruğu) sıkı tutanlarız.
Harun Yıldırım = Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular? İşte şüphesiz biz de işi sıkı tutanlarız.
Hasan Basri Çantay = Yoksa onlar işi sağlam mı tutmuşlar?! İşte biz de hakıykaten sağlam tutanlarız!
Hayrat Neşriyat = Yoksa (müşrikler) bir işi (peygambere tuzak kurmayı) sıkı mı tuttular (karar mı verdiler)? Doğrusu biz de (cezâlarını vermeyi) sıkı tutanlarız.
İbni Kesir = Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.
Kadri Çelik = Yoksa işi sıkı mı büktüler, şüphesiz işi sıkı bükenler biziz.
Muhammed Esed = Öyle mi? (Hakikatin) ne olması gerektiğine onlar, (o, hakikati inkar edenler) mi karar verecek?
Mustafa İslamoğlu = Yoksa, işin (gerçeği) hakkında kararı onlar mı verecekler? Hayır, asıl karar verici Biziz;
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa bir işi sapsağlam mı tuttular? Artık şüphe yok ki, sapsağlam tutan Biz'leriz.
Ömer Öngüt = Yoksa onlar bir işe kesin karar mı verdiler? Doğrusu biz de kararlıyız!
Şaban Piriş = -Yoksa bir işe mi karar verdiler? Elbette biz de kararlıyız.
Sadık Türkmen = Yoksa bir iş mi kararlaştırdılar? Şüphesiz, Biz de kararlılarız!
Seyyid Kutub = Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.
Suat Yıldırım = Ey Resulüm! Onlar size hile kurmakta işi sağlama aldıklarını mı düşünüyorlar? İşte Biz de işi sağlam tutuyoruz.
Süleyman Ateş = Yoksa (hakka engel olma hususunda) bir iş mi kararlaştırdılar? Biz de (onları cezâlandırmağa ve hakkı yerleştirmeğe) kararlıyız.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular? İşte şüphesiz biz de işi sıkı tutanlarız.
Ümit Şimşek = Yoksa onlar işlerini sağlama mı aldılar? Biz de işi sağlama alıyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa bir iş ve oluşta kesin karara mı vardılar? Kuşkusuz, biz de kesin kararlıyız.
İskender Ali Mihr = Yoksa onlar işi sağlam mı tuttular? Muhakkak ki asıl biz, işi sağlam tutanlarız.
İlyas Yorulmaz = Yoksa bir işe onlar mı karar verecek? Yoksa biz mi karar vereceğiz?
أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُم بَلَى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ
Zuhruf / 80 -
Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrehum ve necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne).
Diyanet İşleri = Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onların gizlediklerini ve gizli gizli konuştuklarını işitmedik mi sanırlar? Hayır ve elçilerimiz, ne dediklerini, ne yaptıklarını yazıp durmada.
Abdullah Parlıyan = Yoksa biz onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmeyiz mi sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçilerimiz de her yaptıklarını yazarlar.
Adem Uğur = Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz (hafaza melekleri de) yazmaktadırlar.
Ahmed Hulusi = Yoksa onların gizlediklerini ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanırlar? Evet (işitiyoruz)! Yanlarındaki Rasûllerimiz de yazmaktadırlar.
Ahmet Tekin = Yoksa onlar, bizim, sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Elbette işitiriz. Elçilerimiz, meleklerimiz de onların yanında zabıt tutmaya, yazmaya devam ediyorlar.
Ahmet Varol = Yoksa onlar gizliliklerini ve gizli konuşmalarını bizim duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır (duyuyoruz) ve yanlarındaki elçilerimiz de yazıyorlar.
Ali Bulaç = Yoksa onlar; gerçekten bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa biz, (Peygambere tuzak kurmak istiyen) o kâfirlerin kalblerinde gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanıyorlar? Hayır işitiyoruz ve onların yanlarında (fısıltı ve niyetlerini tesbit eden melek) elçilerimiz vardır; yazıyorlar.
Ali Ünal = Veya ancak kendilerine fısıldadıkları sırlarını ve aralarındaki gizli konuşmaları işitmediğimizi mi sanıyorlar? Bilakis işitiyoruz ve sürekli yanlarında bulunan elçilerimiz de (melekler) her şeyi yazmaktadır.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa onlar, bizim onların sırlarını ve gizli gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Doğrusu, yanlarındaki meleklerimiz yaptıklarını yazmaktadırlar.
Bekir Sadak = Yoksa, kendilerinin gizli veya acik konusmalarini duymayiz mi sanarlar? Hayir; oyle degil; yanlarindaki elcilerimiz yazmaktadir.
Celal Yıldırım = Yoksa onların sırlarını, gizli fısıltılarını işitmediğimizi mi sanırlar ? Hayır, yanlarındaki elcilerimiz yazıyorlar.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır, öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler, her şeyi) yazıyor.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa, kendilerinin gizli veya açık konuşmalarını duymayız mı sanırlar? Hayır; öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.
Diyanet Vakfi = Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz (hafaza melekleri de) yazmaktadırlar.
Edip Yüksel = Yoksa, sırlarını ve komplolarını işitmediğimizi mi sanıyorlar. Doğrusu, yanlarındaki elçilerimiz kaydetmektedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa biz onların sirlerini ve fısıltılarını işitmeyiz mi sanıyorlar? Hayır işitiriz hem de yanlarında elçilerimiz vardır yazarlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, işitiriz; hem de yanlarında elçilerimiz vardır, yazarlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onlar bizim sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçi meleklerimiz de her yaptıklarını yazıyorlar.
Gültekin Onan = Yoksa onlar; gerçekten bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar.
Harun Yıldırım = Yoksa onlar; gerçekten bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Öyle değil; hatta elçilerimiz de yanlarındadır, yazıp duruyorlar.
Hasan Basri Çantay = Yahud biz onların içlerinde gizlediklerini ve aralarındaki fısıltılarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır (işidiyoruz). Onların yanında da bizim elçilerimiz de var, yazıyorlar.
Hayrat Neşriyat = Yoksa (onlar) kendilerinin sırlarını (içlerinden geçirdiklerini) ve fısıldaşmalarını gerçekten biz işitmiyor muyuz sanıyorlar? Hayır! (İşitiyoruz!) Yanlarında bulunan elçilerimiz(yazıcı melekler) de yazıyorlar.
İbni Kesir = Yoksa kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmiyoruz mu sanıyorlar? Hayır, öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.
Kadri Çelik = Yoksa onlar gerçekten bizim, sırlarını ve aralarındaki fısıldanmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar.
Muhammed Esed = Yoksa onlar, dışarı vurmadıkları düşüncelerini ve gizli konuşmalarını duymaz mıyız sanırlar? Elbette (Biz duyarız) ve yanıbaşlarındaki semavi güçlerimiz (bütün o gizlediklerini) kaydederler.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onlar, içlerinde sakladıklarını ve gizli kapaklı konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Aksine duyarız! Üstelik, elçilerimiz kayda (bile) geçirirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yahut zannederler mi ki, Biz onların sırlarını ve aralarındaki fısıltılarını işitmeyiz? Hayır. Ve Bizim elçilerimiz, onların yanlarında yazıyorlar.
Ömer Öngüt = Yoksa bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır! İşitiriz ve yanlarında bulunan elçilerim de (her yaptıklarını) yazmaktadırlar.
Şaban Piriş = Yoksa, bizim, onların gizlediklerini ve gizli toplantılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır yanılıyorlar. Elçilerimiz de onların yanında kaydediyorlar.
Sadık Türkmen = Yoksa sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Aksine işitiriz. Yanlarında bulunan elçilerimiz de yazıyorlar.
Seyyid Kutub = Yoksa bizim, kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Aksine işitiriz ve yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadırlar.
Suat Yıldırım = Yoksa onlar Bizim, kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır işitiriz ve yanlarındaki elçilerimiz de yaptıkları her şeyi yazarlar.
Süleyman Ateş = Yoksa biz, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmez miyiz sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçilerimiz de (her yaptıklarını) yazarlar.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar, gerçekten bizim sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (her şeyi) yazıyorlar.
Ümit Şimşek = Veya onların gizlediklerini veya fısıldaşmalarını Bizim işitmediğimizi mi sanıyorlar? Elbette işitiyoruz; yanlarındaki elçilerimiz de yazıyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa onların sırlarını, fısıltılarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır, öyle değil; elçilerimiz yanlarında yazıp duruyorlar.
İskender Ali Mihr = Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyeceğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların yanında resûllerimiz (elçilerimiz) (herşeyi) yazıyorlar.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onların gizli konuşmalarını ve gizli planlar yaptıklarında, bizim onları işitmediğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların yanındaki elçilerimiz (yazıcı melekler) her şeyi kaydediyorlar.
قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ
Zuhruf / 81 -
Kul in kâne lir rahmâni veledun fe enâ evvelul âbidîn(âbidîne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) De ki: “Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Rahmanın çocuğu olsaydı gerçekten de ben, mâbûduma kulluk edenlerin ilki olurdum.
Abdullah Parlıyan = De ki (ey peygamber): "Eğer Rahman bir erkek çocuğu sahibi olsaydı, ona ilk ben ibadet ederdim.
Adem Uğur = (81-82) De ki: «Eğer Rahmân için (faraza) bir veled olsa idi, (O'na) ibadet edenlerin ilki ben olurdum.» Göklerin ve yerin Rabbi, arş'ın Rabbi (o müşriklerin) tavsif ettikleri şeyden münezzehdir.
Ahmed Hulusi = De ki: "Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, ona ibadet edenlerin ilki bendim!"
Ahmet Tekin = 'Eğer rahmet sahibi Rahman olan Allah’ın bir oğlu mevcut diyorsanız, Allah’a çocuk isnadını yalanlayıp inkâr edenlerin ilki ben olduğum gibi, Allah’ı ilâh tanıyanların, candan müslüman olarak Allah’a bağlananların, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet edenlerin ilki de ben olurdum' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Rahman'ın çocuğu olsaydı kulluk edenlerin ilki ben olurdum.'
Ali Bulaç = De ki: "Eğer Rahman (olan Allah)'ın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm) de ki: “- Rahmân’ın bir çocuğu olsa, ben ona, tapanların birincisi olurdum.”
Ali Ünal = De ki: “Faraza Rahmân’ın bir çocuğu olmuş olsaydı, ona ilk ibadet eden ben olurdum.”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”
Bekir Sadak = De ki: «Eger Rahman olan Allah'in cocugu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.»
Celal Yıldırım = De ki: Eğer (bilfarz) Rahmân'ın çocuğu olsa idi, ben ona kulluk edenlerin ilki olurdum.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Eğer Rahman olan Allah'ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.'
Diyanet Vakfi = De ki: Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!
Edip Yüksel = De ki; 'Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: Rahmanın bir veledi olsa ben ona tapanların birincisi olurdum
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Rahman'ın bir oğlu olsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! de ki: «Eğer Rahman olan Allah'ın bir çocuğu olsaydı, ona ibâdet edenlerin birincisi ben olurdum.»
Gültekin Onan = De ki: "Eğer Rahmanın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum."
Harun Yıldırım = De ki: “Eğer Rahman’ın bir çocuğu olsaydı, ona ibadet edenlerin ilki ben olurdum.”
Hasan Basri Çantay = (Habîbim) de ki: «O çok esirgeyen (Allah) ın (bilfarz) bir evlâdı olsaydı ben (ona) tapanların ilki olurdum»!
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Eğer Rahmân’ın (hâşâ!) bir çocuğu olsaydı, o takdirde (ona) tapanların ilki ben olurdum.'
İbni Kesir = De ki: Eğer Rahman'ın çocuğu olsaydı; o takdirde ben, kulluk edenlerin ilkiydim.
Kadri Çelik = De ki: “Eğer Rahman'ın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum.”
Muhammed Esed = De ki (ey Muhammed): "Eğer Rahman (gerçekten) bir erkek çocuk sahibi olsaydı, ben ona tapanların ilki olurdum!"
Mustafa İslamoğlu = De ki (ey peygamber): "Eğer Rahman bir erkek çocuğu sahibi olsaydı, ona ilk ben ibadet ederdim.
Ömer Nasuhi Bilmen = (81-82) De ki: «Eğer Rahmân için (faraza) bir veled olsa idi, (O'na) ibadet edenlerin ilki ben olurdum.» Göklerin ve yerin Rabbi, arş'ın Rabbi (o müşriklerin) tavsif ettikleri şeyden münezzehdir.
Ömer Öngüt = De ki: "Rahman'ın çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki elbette ben olurdum. "
Şaban Piriş = De ki: -Eğer Rahman’ın bir oğlu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.
Sadık Türkmen = (Ey Muhammed/ey İNANAN KİŞİ, onlara) de ki: “Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı (ki O, bundan münezzehtir), ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum!”
Seyyid Kutub = De ki: «Eğer Rahman'ın çocuğu olsaydı O'na tapanlardan ilki ben olurdum.»
Suat Yıldırım = De ki: "Faraza, Rahman’ın çocuğu olsaydı ona ilk ibadet eden ben olurdum!"
Süleyman Ateş = De ki: 'Eğer Rahman olan Allah'ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum.'
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Eğer Rahman (olan Allah)'ın çocuğu olsaydı, ona tapanların ilki ben olurdum.»
Ümit Şimşek = De ki: Eğer Rahmân'ın oğlu olsaydı, ona ibadet edenlerin ilki ben olurdum.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum."
İskender Ali Mihr = De ki: “Eğer Rahmân’ın çocuğu olsaydı, o zaman O’na kul olanların ilki ben olurdum.”
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Eğer Rahman bir çocuk edinmiş olsaydı, ona ilk kulluk edecek biz olurduk. ”
سُبْحَانَ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
Zuhruf / 82 -
Subhâne rabbis semâvâti vel ardı rabbil arşi ammâ yasıfûn(yasıfûne).
Diyanet İşleri = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın da Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden uzaktır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yücedir, münezzehtir göklerin ve yeryüzünün Rabbi, arşın Rabbi, onların dediklerinden.
Abdullah Parlıyan = Göklerin ve yerin Rabbi, kudret ve egemenlik tahtının Rabbi olan Allah, o inkârcıların vasfettikleri her türlü sıfattan, kesinlikle yüce ve uzaktır.
Adem Uğur = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir.
Ahmed Hulusi = Semâlar ve arzın Rabbi, arşın Rabbi onların tanımlamalarından münezzehtir!
Ahmet Tekin = 'Göklerin ve yerin yaratıcısı, düzeninin hâkimi Rabbini, Arş’ın, sınırsız kudret ve iktidar makamının Rabbini onların yakıştırdıkları şeylerden tenzih ederim.'
Ahmet Varol = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi onların nitelemelerinden münezzehtir.
Ali Bulaç = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirdiklerinden yücedir.
Ali Fikri Yavuz = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın da Rabbi, onların yaptıkları vasıflardan çok münezzehtir ve yücedir.
Ali Ünal = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi, onların bu türlü nitelemelerinden mutlak münezzehtir.
Bayraktar Bayraklı = Göklerin ve yerin Rabbi, egemenlik tahtının sahibi olan Allah, onların bu tür nitelendirmelerinden uzaktır.
Bekir Sadak = Goklerin ve yerin Rabbi, onlarin vasiflandirmalarindan munezzehtir.
Celal Yıldırım = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi onların vasfedegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.
Cemal Külünkoğlu = Göklerin ve yerin Rabbi, kudret ve egemenlik tahtının Rabbi de olan Allah, onların isnat ettikleri her türlü vasıftan yücedir, uzaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin ve yerin Rabbi, Arşın Rabbi onların vasıflandırmalarından münezzehtir.
Diyanet Vakfi = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir.
Edip Yüksel = Göklerin ve yerin Rabbi, Yönetimin Rabbi, onların nitelemelerinden çok yücedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Tenzih o sübhâna o Göklerin ve Yerin rabbı, rabbül'arşe onların vasıflarından
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Münezzehtir, yücedir o göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi onların nitelendirdiklerinden.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirdikleri şeyden münezzehtir, yücedir.
Gültekin Onan = Göklerin ve yerin rabbi, Arşın rabbi (olan Tanrı), onların nitelendirdiklerinden yücedir.
Harun Yıldırım = Göklerin ve yerin Rabbi ile Arş’ın Rabbi onların nitelendirdiklerinden yücedir.
Hasan Basri Çantay = Hem göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi, onların vasfedegeldiklerinden münezzehdir.
Hayrat Neşriyat = Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi (olan Allah, onların) vasfetmekte oldukları şeylerden pek münezzehtir.
İbni Kesir = Göklerin ve yerin Rabbı, Arş'ın Rabbı onların tavsiflerinden münezzehtir.
Kadri Çelik = Göklerin ve yerin Rabbi, egemenlik tahtının Rabbi (olan Allah), onların nitelendirmekte olduklarından münezzehtir.
Muhammed Esed = Göklerin ve yerin Rabbi -kudret ve egemenlik tahtının sahibi Rabb- onların isnad ettikleri her türlü sıfattan kesinlikle münezzehtir!
Mustafa İslamoğlu = Göklerin ve yerin Rabbi -yüce hükümranlık makamının Rabbi- onların yakıştırdığı her şeyden münezzeh ve beridir."
Ömer Nasuhi Bilmen = (81-82) De ki: «Eğer Rahmân için (faraza) bir veled olsa idi, (O'na) ibadet edenlerin ilki ben olurdum.» Göklerin ve yerin Rabbi, arş'ın Rabbi (o müşriklerin) tavsif ettikleri şeyden münezzehdir.
Ömer Öngüt = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıkları noksan sıfatlardan münezzehtir.
Şaban Piriş = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi onların nitelemelerinden uzaktır.
Sadık Türkmen = Göklerin ve yeryüzünün Rabbi, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelendirmelerinden münezzehtir/uzaktır!
Seyyid Kutub = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların uydurdukları noksan sıfatlardan yücedir, münezzehtir.
Suat Yıldırım = Göklerin ve yerin Rabbi, o Arşın, o muazzam saltanatın Rabbi, Kendisine eş, ortak uyduranların iddialarından münezzehtir, yüceler yücesidir.
Süleyman Ateş = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi onların nitelendirmelerinden yücedir, münezzehtir.
Tefhim-ul Kuran = Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirmekte olduklarından yücedir.
Ümit Şimşek = Gökler ile yerin Rabbi ve Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirmelerinden arınmıştır, yücedir.
İskender Ali Mihr = Göklerin ve yerin de Rabbi olan arşın Rabbi, onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.
İlyas Yorulmaz = Göklerin, yerin Rabbi ve arşın Rabbi onların yakıştırmalarından yüce ve uzaktır.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
Zuhruf / 83 -
Fe zerhum yahûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevme humullezî yû’adûn(yû’adûne).
Diyanet İşleri = Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bırak onları, vaadedilen güne ulaşıncaya dek didinip oynasınlar.
Abdullah Parlıyan = Onları bırak da, vaat edilen hesap günü ile karşılaşıncaya kadar boş işler ve konuşmalara dalıp oynasınlar.
Adem Uğur = Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar bâtıla dalsınlar, oynaya dursunlar.
Ahmed Hulusi = Bırak onları, vadolundukları sürece kavuşuncaya kadar (dünyalarına) dalsınlar ve oynasınlar!
Ahmet Tekin = Onları kendi hallerine bırak. Tehdit edildikleri günle karşılaşıncaya kadar, bâtıla dalıp, bilgisizce ileri geri konuşarak oynasınlar.
Ahmet Varol = Artık sen onları bırak, vaadedildikleri günlerine kavuşuncaya kadar dalsın ve oynasınlar.
Ali Bulaç = Artık onları bırak; onlara vadedilen günlerine kadar, dalsınlar ve oynaya dursunlar.
Ali Fikri Yavuz = Şimdi bırak onları (bâtıl inançlarına) dalsınlar, oynaya dursunlar; tâ vaad edildikleri (kıyamet) günlerine kavuşuncaya kadar...
Ali Ünal = Öyleyse bırak onları, kendilerine va’d edilen güne kavuşuncaya kadar daldıkları bâtıl (bataklıklarında) oyalanmaya, oynayıp eğlenmeye devam etsinler.
Bayraktar Bayraklı = Uyarıldıkları güne kavuşuncaya kadar bırak onları; eğlenceye dalsınlar, oynasınlar!
Bekir Sadak = Birak onlari, kendilerine soz verilen gune kavusana kadar, dalsinlar, oynasinlar.
Celal Yıldırım = Bırak onları, (tehdîd anlamında) va'd olundukları günlerine kavuşuncaya kadar (inkâr ve azgınlıklarına) dalıp oynasınlar.
Cemal Külünkoğlu = Bırak onları! Kendilerine vaadedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar dalsın, oynayıp oyalansınlar!
Diyanet İşleri (eski) = Bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşana kadar, dalsınlar, oynasınlar.
Diyanet Vakfi = Sen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar bâtıla dalsınlar, oynaya dursunlar.
Edip Yüksel = Bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynasınlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi bırak onları dalsınlar, oynıya dursunlar tâ va'dolundukları günlerine çatasıya kadar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi bırak onları dalsınlar, oynaya dursunlar, va'dolunduklan günleri (gelip) çatasıya kadar!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi sen bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar oynasınlar.
Gültekin Onan = Artık onları bırak; onlara vadedilen günlerine kadar dalsınlar ve oynaya dursunlar.
Harun Yıldırım = Artık onları bırak; va’dolundukları günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynayadursunlar.
Hasan Basri Çantay = (Şimdilik) sen bırak onları, (baatılın içine) dalsınlar, (dünyâlarında) oynaya dursunlar. Nihayet (azâb ile) tehdîd edilmekde oldukları günlerine kavuşdurulacaklardır.
Hayrat Neşriyat = O hâlde bırak onları, tehdîd edilegeldikleri günlerine kavuşuncaya kadar (bâtıla)dalsınlar, oynasınlar!
İbni Kesir = Bırak onları, kendilerine vaadedilen güne ulaşıncaya kadar dalsınlar, oyalanıp dursunlar.
Kadri Çelik = Artık sen onları bırak; onlar vaat edilen kendi günlerine kadar (batıl işlere) dalsınlar ve oynaya dursunlar.
Muhammed Esed = Onları bırak da vaad edilen (Hesap) Günü ile karşılaşıncaya kadar beyhude konuşmalarla oyalansınlar ve (kelimelerle) oynayıp dursunlar!
Mustafa İslamoğlu = Artık onları bırak, geleceği vaad olunan günlerine kavuşuncaya kadar lafazanlıkla oyalansınlar ve (kelimelerle) oynamayı sürdürsünler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onları bırak, (beyhûde işlere) dalsınlar ve oyalanadursunlar. O vaadolundukları günlerine mülâki olacaklarına değin.
Ömer Öngüt = Bırak onları! Kendilerine vâdedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynayıp dursunlar.
Şaban Piriş = Bırak onları, kendilerine vaat edilen güne kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynaya dursunlar.
Sadık Türkmen = Bırak onları dalsınlar ve oyalansınlar, kendilerine vadedilen günlerine kavuşuncaya kadar!
Seyyid Kutub = Bırak onları, kendilerine söylenen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın, oyalansınlar!
Suat Yıldırım = Kendilerine bildirilen o hesap gününe kavuşuncaya kadar, onları kendi hallerine bırak, batıllarına dalsınlar, varsın oyalansınlar.
Süleyman Ateş = Bırak onları, kendilerine söylenen günlerine kavuşuncaya kadar dalsın, oynasınlar.
Tefhim-ul Kuran = Artık sen onları bırak; onlar vadedilen kendi günlerine kadar, dalsınlar ve oynaya dursunlar.
Ümit Şimşek = Bırak onları, dalsınlar, eğlensinler, vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bırak onları, kendilerine vaat edilen günlerine kavuşuncaya değin dalıp gitsinler; oynayıp oyalansınlar!
İskender Ali Mihr = Artık onları bırak! Vaadolundukları güne mülâki oluncaya (kavuşuncaya) kadar boş şeylere dalsınlar ve oynasınlar.
İlyas Yorulmaz = Bırak onları, kendilerine vaat edilen azap onlara gelinceye kadar oyalanıp, oynasınlar.
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاء إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
Zuhruf / 84 -
Ve huvellezî fîs semâi ilâhun ve fîl ardı ilâh(ilâhun), ve huvel hakîmul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve o öyledir ki gökte de mâbuttur o, yerde de mâbut ve odur hüküm ve hikmet sâhibi olan ve her şeyi bilen.
Abdullah Parlıyan = O ki, gökte de yerde de tek ve gerçek ilahtır. O herşeyi yerli yerince yapan ve herşeyi bilendir.
Adem Uğur = Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir.
Ahmed Hulusi = "HÛ"dur (Esmâ'sıyla) semâda da ilâh (olarak düşünülen), arzda da ilâh (olarak düşünülen)! "HÛ"; Hakiym'dir, Aliym'dir.
Ahmet Tekin = O, gökte olan tanrıdır, yerde olan tanrıdır. O hikmet sahibi ve hükümrandır, her şeyi bilir.
Ahmet Varol = O gökte de ilâh, yerde de ilâh olan (Allah)'tır. O hikmet sahibidir, bilendir.
Ali Bulaç = Göklerde ilah ve yerde ilah O'dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.
Ali Fikri Yavuz = Gökte İlâh olan O’dur; yerde de İlâh O’dur. O Hakîm’dir= işinde hikmet sahibidir, Alîm’dir= her şeyi bilendir.
Ali Ünal = O (Rab, O Rahmân) ki, gökte de (ibadete lâyık ve Kendisine ibadet edilen yegâne) İlâhtır, yer de (ibadete lâyık ve Kendisine ibadet edilmesi gereken yegâne) İlâhtır. O, Hâkîm (her işinde, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır; Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)dir.
Bayraktar Bayraklı = Gökte de Tanrı O'dur, yerde de Tanrı O'dur. O'nun her işinde hikmet vardır; her şeyi bilir.
Bekir Sadak = Gokte de Tanri, yerde de Tanri O'dur. Hakim olan, her seyi bilen O'dur.
Celal Yıldırım = O ki, gökte de tek Tanrı'dır, yerde de tek Tanrı'dır. O hikmet sahibidir, bilendir.
Cemal Külünkoğlu = (O zaman anlayacaklar ki) O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Diyanet İşleri (eski) = Gökte de Tanrı, yerde de Tanrı O'dur. Hakim olan, her şeyi bilen O'dur.
Diyanet Vakfi = Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir.
Edip Yüksel = Gökte de tanrı, yerde de tanrı O'dur. O Bilgedir, Bilendir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem o odur ki Gökte de ilâh Yerde de ilâhdır ve hakîm odur alîm o
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gökte de ilah, yerde de ilahtır. Hikmet sahibi O'dur, herşeyi bilen O'dur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gökteki ilâh da yerdeki ilâh da O'dur. O hüküm ve hikmet sahibidir herşeyi bilir.
Gültekin Onan = Göklerde tanrı ve yerde tanrı O'dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.
Harun Yıldırım = Göklerde ilah ve yerde ilah O’dur. Şüphesiz O, Hakîm’dir, Alîm’dir.
Hasan Basri Çantay = O, gökde de Tanrı, yerde de Tanrı olan (bir Allah) dır. O, yegâne hukûm ve hikmet saahibidir; (her şey'i) hakkıyle bilendir.
Hayrat Neşriyat = Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir.
İbni Kesir = Gökte de ilah, yerde de ilah O'dur. Ve O; Hakim'dir, Alim'dir.
Kadri Çelik = Göklerde ilah olan ve yerde ilah olan O'dur ve O, hikmet sahibidir, bilendir.
Muhammed Esed = çünkü (o zaman anlayacaklardır ki) gökte ve yerde Allah (yalnız) O'dur ve yalnız O'dur hikmet sahibi olan, her şeyi bilen.
Mustafa İslamoğlu = Zira gökte de ilah olan yerde de ilah olan yalnızca O'dur; ve O her hükmünde tam isabet sahibidir, her şeyi bilendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O, o Zât-ı akdes'dir ki, gökte ilâhtır ve yerde ilâhtır. Ve O, bihakkın hikmet sahibidir, bihakkın ilim sahibidir.
Ömer Öngüt = Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O'dur. O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.
Şaban Piriş = Gökte ilah O olduğu gibi yerde de ilah O’dur. O, hakimdir, alimdir.
Sadık Türkmen = O, gökte de İlâh, yerde de İlâh olandır. Ve O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
Seyyid Kutub = Gökte de ilah, yerde de ilah O'dur. Ve O; Hakim'dir, Alim'dir.
Suat Yıldırım = O, Allah’tır, gökte de yerde de tek ve gerçek İlahtır. O tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir.
Süleyman Ateş = O'dur ki gökte de Tanrı'dır, yerde de Tanrı'dır. O, hakimdir, bilendir.
Tefhim-ul Kuran = Zira gökte de ilah olan yerde de ilah olan yalnızca O'dur; ve O her hükmünde tam isabet sahibidir, her şeyi bilendir.
Ümit Şimşek = Gökte de tanrı Odur, yerde de tanrı Odur. Onun her işi hikmetlidir, O herşeyi bilir.
Yaşar Nuri Öztürk = Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O'dur. O, hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.
İskender Ali Mihr = Ve O, gökte İlâh’tır ve yerde İlâh’tır. Ve O, Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir), Alîm’dir
(en iyi bilendir).
İlyas Yorulmaz = O Allah, göklerde de ilah, yerlerde de ilahtır ve O her şeyin hükmünü veren ve her şeyi bilendir.
وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِندَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Zuhruf / 85 -
Ve tebârekellezî lehu mulkus semâvâti vel’ardı ve mâ beynehumâ, ve indehu ilmus sâah(sâati), ve ileyhi turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O’nun katındadır ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yücedir o ki onundur saltanatı ve tedbîri göklerin ve yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin ve onun katındadır kıyâmetin ne vakit kopacağına âit bilgi ve hep dönüp onun tapısına varacaksınız.
Abdullah Parlıyan = Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin mülkü, saltanatı kendisine ait olan O Allah'ın şanı çok yücedir. Kıyametle alakalı tüm bilgiler O'nun katındadır ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Adem Uğur = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O'na mahsustur. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Ahmed Hulusi = Semâların, arzın ve ikisi arasındakilerin mülkü kendisi için olan ne yüce mübarektir! O'nun indîndedir, o saatin (ölüm - kıyamet) ilmi. . . O'na döndürüleceksiniz!
Ahmet Tekin = Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki varlıkların ve imkânların mülkü, hükümranlığı ve tasarrufu kendisine ait olan Allah’ın şânı yücedir. Kıyametin kopacağı ânın bilgisi de O’nun katındadır. O’nun huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.
Ahmet Varol = Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendine ait olan (Allah) pek yücedir! Kıyametin ilmi O'nun katındadır ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Ali Bulaç = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Göklerle yerin ve aralarındakilerin mülkiyet ve tasarrufu kendisine ait olan (Allah) ne yücedir... Kıyametin (kopmasının) ilmi, O’nun katındadır. Hepiniz de ancak O’na döndürülüb götürüleceksiniz.
Ali Ünal = Ne yücedir ve ne büyük hayır ve bereketler kaynağıdır O (İlâh) ki, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. Kıyamet’in bilgisi de O’nun katındadır. Ve sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz.
Bayraktar Bayraklı = Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti kendisine ait olan Allah en yücedir! Kıyametin bilgisi de O'nun katındadır. Sizler yalnız O'na döndürüleceksiniz.
Bekir Sadak = Goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulananlarin hukumranligi kendisinin olan Allah en yucedir! Kiyamet saatini bilmek O'na aittir. O'na doneceksiniz.
Celal Yıldırım = Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin mülk ü saltanatı kendisine ait olan O Allah'ın, şanı çok yücedir. Kıyâmet'in kopuş saatinin bilgisi O'nun katındadır ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın şanı yücedir. Kıyamet saatinin bilgisi O'na aittir. Siz sadece O'na döndürüleceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek O'na aittir. O'na döneceksiniz.
Diyanet Vakfi = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O'na mahsustur. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Edip Yüksel = Göklerin, yerin ve aralarındakilerin yönetimine sahip olan çok yücedir. Saat'in (dünyanın sonunun) bilgisi O'nun yanındadır ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve ne yücedir o ki Göklerin Yerin ve bütün aralarındakilerin mülkü onun, saate ılim de onun nezdindedir ve hep döndürülüp ona götürüleceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve O ne yücedir ki, göklerin, yerin ve aralarındakilerin hükümranlığı O'nundur. Kıyamete dair bilgi de O'nun yanındadır. Ve hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın şanı yücedir. Kıyâmet saatinin bilgisi de yalnız onun yanındadır. Siz sadece O'na döndürüleceksiniz.
Gültekin Onan = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Tanrı) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz.
Harun Yıldırım = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan ne yücedir. Kıyametsaatinin ilmi O’nun katındadır ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülk (ve tasarruf) u kendisinin olan (Allah) ın (şânı) ne kadar yücedir! Saatin ilmi Onun nezdindedir. (Hepiniz) ancak Ona döndürü (lüb götürü) leceksiniz.
Hayrat Neşriyat = Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah), ne yücedir! Kıyâmet (vakti) hakkındaki bilgi, ancak O’nun katındadır. Ve (sonunda) ancak O’na döndürüleceksiniz.
İbni Kesir = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisine ait olan ne yücedir. Kıyamet saatının bilgisi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah), sürekli bir bereket kaynağıdır. Kıyametin ilmi O'nun katındadır ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Muhammed Esed = Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin mülkünün kendisine ait olduğu, Son Saat bilgisinin Sahibi ve hepinizin O'na döneceği (Allah)ın şanı ne yücedir!
Mustafa İslamoğlu = Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan Allah ne yüce bir bereket kaynağıdır: Son Saat'in bilgisi sadece O'nun katındadır ve dönüş yalnızca O'nadır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve mukaddestir O (Zât-ı ilâhî) ki, göklerin ve yerin ve bunların aralarında bulunan şeylerin mülkü O'na mahsustur ve saatin ilmi de O'nun indindedir ve O'na döndürüleceksinizdir.
Ömer Öngüt = Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin hükümranlığı kendisine âit olan Allah ne yücedir! Kıyametin vaktine dair bilgi O'nun katındadır. Siz O'na döndürüleceksiniz.
Şaban Piriş = Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hakimiyeti kendisine ait olan ne yücedir! Kıyametin bilgisi O’nun yanındadır ve O’na döndürüleceksiniz.
Sadık Türkmen = Göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasında bulunanların mülkü/imparatorluğu kendisine ait olan Allah ne yücedir! Saatin bilgisi O’nun yanındadır. O’nun huzuruna döndürülürsünüz.
Seyyid Kutub = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin mülkü kendisine ait olan Allah yücedir. Kıyametin ilmi de O'nun yanındadır ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Suat Yıldırım = Göklerin, yerin ve ikisinin arasında olan bütün varlıkların mülk ve hâkimiyetine sahip olan Allah’ın şanı çok yücedir, hayır ve bereketi sınırsızdır. Kıyamet saatini bilmek O’na aittir. Hepiniz sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz.
Süleyman Ateş = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine âidolan (Allâh) ne yücedir! (Kıyâmetin kopacağı) Sâ'ati bilmek de O'nun yanındadır ve siz O'na döndürülüp götürüleceksiniz.
Tefhim-ul Kuran = Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve siz O'na döndürüleceksiniz.
Ümit Şimşek = Şânı ne yücedir Onun ki, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin egemenliği Onundur. Kıyamet vaktinin bilgisi Onun katındadır. Siz de Onun huzuruna döneceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin mülkü/yönetimi kendine ait olan o Allah'ın şanı yücedir. Kıyamet saatine ilişkin bilgi O'nun katındadır. Siz de O'na döndürüleceksiniz.
İskender Ali Mihr = O, öyle yüce ve mübarektir ki, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü O’nundur. O saatin (kıyâmet vaktinin) ilmi, O’nun indindedir. Ve O’na döndürüleceksiniz.
İlyas Yorulmaz = Göklerde, yerde ve ikisinin arasındakilerin hepsinin sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Kesinlikle kıyamet gününün saati onun bilgisindedir ve O’na döndürüleceksiniz.
وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Zuhruf / 86 -
Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihiş şefâte illâ men şehide bil hakkı ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şâhitlik edenler şefaat edebilirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ondan başkalarına tapanlar, şefâate nâil olmazlar, ancak gerçeğe tanık olanlar müstesnâ ve onlar, gerçeği bilirler de.
Abdullah Parlıyan = Allah'ı bırakıp ta, O'ndan başkasına tapanların taptıkları şeylerin hiç birisi, hiç kimseye şefaat etme gücüne sahip değillerdir. Ama hakka şehadet eden ve O'na inanan kimseler izin verildiği takdirde şefaat edebileceklerdir.
Adem Uğur = Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.
Ahmed Hulusi = O'nun dûnunda olarak yöneldikleri şefaate sahip olamazlar; ancak bilerek Hak olarak şahit olanlar müstesna!
Ahmet Tekin = Onların, Allah’ı bırakıp kulları durumundakilerden yalvardıkları, şefaat hakkına sahip değildir. Ancak bilerek, hakkı, Kur’ân’ı, İslâm’ı bayraklaştıranlar, örnek önderler, örnek mü’minler şefaat edebilir.
Ahmet Varol = O'ndan başka taptıkları şefaat yetkisine sahip değildirler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna.
Ali Bulaç = O'nun dışında taptıkları şefaatte bulunmaya malik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahidlik edenler başka.
Ali Fikri Yavuz = O’ndan başka ibadet edib durdukları şeyler (putlar), şefaat da edemezler; ancak Hak’ka şehadet eden (dili ve kalbi ile “Lâ ilâhe illAllah diyen”) kimseler müstesna... onlar (Allah’ın Rableri olduğunu gerçek olarak) bilirler.
Ali Ünal = Müşriklerin O’ndan başka ilâhlaştırıp kendilerine yalvardıkları varlıkların (her iki dünyada da Allah katında) şefaat edecek güç ve yetkileri yoktur; ancak bilerek, ilme dayalı olarak hakka, (Allah’ın birliğine, İlâh, Rab ve Melik olduğu gerçeğine) şahitlik edenlere (bu yetki tanınacaktır).
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan başka yalvardıklarının, şefaat etmeye güçleri yoktur. Ancak bilerek gerçeğe tanıklık edenler hariç.
Bekir Sadak = Allah'i birakip yalvardiklari seyler, sefaat edemezler. Ancak hakki bilip ona sahidlik edenler bunun disindadir.
Celal Yıldırım = Allah'tan başkasına duâ edip yalvaranlar, yalvardıkları şeyin şefaatine eremezler. Ancak bilerek hakk ile (hakk adına) şehâdet edenler müstesna...
Cemal Külünkoğlu = O'nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şâhitlik edenler (Allah'ın müsaadesiyle) şefaat edebilirler.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'ı bırakıp yalvardıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak hakkı bilip ona şahidlik edenler bunun dışındadır.
Diyanet Vakfi = Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.
Edip Yüksel = Onların O'nun dışında çağırdıkları şefaat edemezler. Ancak bilerek gerçeğe tanıklık edenler hariç
Elmalılı Hamdi Yazır = Ondan başka yalvarıp durdukları şeyler şefaat de edemezler ancak bilerek hakka şehadet eden kimseler müstesnâ
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O'ndan başka yalvarıp durdukları şeyler şefaat de edemezler; ancak bilerek gerçeğe şahitlik eden kimseler başka !
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir.
Gültekin Onan = O'nun dışında taptıkları şefaatte bulunmaya malik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahidlik edenler başka.
Harun Yıldırım = O’nun dışında dua ettikleri şefaate malik değildir; ancak kendileri bilerek hakka şahitlik edenler müstesna.
Hasan Basri Çantay = Allâhı bırakıb da tapar oldukları (putlar hiçbir kimseye) şefaat etmek (salâhiyyetine) mâlik değildir. Hakka, bizzat (kalbleriyle) bilerek şehâdet edenler müstesna.
Hayrat Neşriyat = O’nu bırakıp da (kendisine) yalvarageldikleri şeyler, şefâate sâhib değillerdir; ancak(yakinen) bilerek (ve îmân ederek) hakka şâhidlik edenler müstesnâ.
İbni Kesir = O'ndan başka tapındıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak hak ile şehadet edenler bunun dışındadır ve onlar bilirler.
Kadri Çelik = O'nun dışında tapmakta oldukları şefaatte bulunmaya malik değillerdir; ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesnadır.
Muhammed Esed = Bazılarının Allah'tan başka sığınıp yalvardıkları bu (varlık)lar, (hayatlarında) hakikate şahitlik yapmış ve (Allah'ın tek ve benzersiz olduğunun) farkına varmış olanlar dışında (Hesap Günü) hiç kimseye şefaat etme gücüne sahip değiller.
Mustafa İslamoğlu = O'ndan başka, yalvarıp yakardıkları varlıklar (yaşarken) hakikate şahitlik yapmış ve (Allah'ın eşsiz ve benzersiz) olduğunu bilenler dışında (Hesap Günü) hiç kimseye şefaat edecek güce sahip değiller.
Ömer Nasuhi Bilmen = O'ndan başka ibadet eder oldukları şeyler, şefaat etmeğe malik değildirler. Ancak o bilir oldukları halde Hakk'a şehâdet edenler müstesnâ.
Ömer Öngüt = Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak bilerek hak ile şâhitlik edenler bunun dışındadır.
Şaban Piriş = Bilerek hakka şahitlik edenler dışında, Allah’tan başka dua ettiklerinin, şefaat güçleri yoktur.
Sadık Türkmen = Bazılarının o’ndan başka sığınıp yalvardıkları kimseler, şefaate güç yetiremezler; ancak hakikatleri bilenler şahitlik/şefaat edebilirler.
Seyyid Kutub = Allah'tan başka tanrı diye yalvardıkları şeyler, şefaat gücüne ve yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek Hakka şahidlik edenler bunun dışındadır.
Suat Yıldırım = Müşriklerin O’ndan başka yalvardıkları sahte tanrıların şefaat yetkileri yoktur. Ancak bilerek hak ve gerçeğe şahitlik edenler bunu yapabileceklerdir.
Süleyman Ateş = O'ndan başka (tanrı diye) yalvardıkları şeyler şefâ'at (yetkisin)e sâhip değillerdir. Ancak bilerek hakka şâhidlik edenler (bildiklerini doğru anlatanlar) bunun dışındadır.
Tefhim-ul Kuran = O'nun dışında tapmakta oldukları şefaatte bulunmağa malik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahidlik edenler başka.
Ümit Şimşek = Onların Allah'tan başka yakardıkları şeyler ise şefaat yetkisine sahip değillerdir-ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna.
Yaşar Nuri Öztürk = O'nun berisinden yakardıkları, şefaate sahip olamaz! Hakka tanık olanlar müstesna. Onlar, ilimden nasiplenmekteler.
İskender Ali Mihr = Ve onların, O’ndan (Allah’tan) başka taptıkları şeyler şefaate malik değildir. Hakk’a şahit olanlar hariç ve onlar (Hakk’ı) bilirler.
İlyas Yorulmaz = Allah dan başkalarına kulluk edenler, yardım edilmeye (şefaat edilmeye) hak kazanamazlar. Ancak bilerek Hakka (Kur’an’a) şahitlik edenler yardıma kavuşacaklardır.
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ
Zuhruf / 87 -
Ve le in se’eltehum men halakahum le yekûlunnallahu fe ennâ yu’fekûn(yu’fekûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, “Allah” derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki onları kim yarattı diye sorsan elbette Allah derler; artık ne diye boş şeylere kapılırlar?
Abdullah Parlıyan = Eğer Allah'tan başka varlıklara tapanlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette “Allah” derler. O halde neden bu apaçık gerçeklerden sapıyorlar.
Adem Uğur = Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette "Allah" derler. O halde nasıl (Allah'a kulluktan) çeviriliyorlar?
Ahmed Hulusi = Yemin olsun ki eğer onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye sorsan, elbette: "Allâh" diyecekler. . . (Hak'tan) nasıl çevriliyorlar peki?
Ahmet Tekin = Eğer sen onlara, kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette:'Allah' diyecekler. O halde nasıl haktan ayrılıp küfre çevriliyorlar.
Ahmet Varol = Andolsun ki, onlara: 'Kendilerini kim yarattı?' diye sorsan muhakkak: 'Allah' diyeceklerdir. O halde nasıl (haktan) uzaklaştırılıyorlar!
Ali Bulaç = Andolsun, onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?
Ali Fikri Yavuz = (Allah’dan başkasına ibadet eden) o müşriklere sorsan ki, kendilerini kim yarattı? Elbette, “Allah” derler. Öyle ise, (tevhidden) nasıl çevriliyorlar?
Ali Ünal = Şurası bir gerçek ki, eğer o müşriklere kendilerini kimin yarattığını sorsan, hiç kuşkusuz “Allah” diyeceklerdir. O halde nasıl oluyor da, haktan saptırılıyor (ve Allah’a ortaklar tanıma gibi) bâtıl davalar peşinde koşturuluyorlar?
Bayraktar Bayraklı = Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle “Allah” diyeceklerdir. Buna rağmen nasıl da döndürülüyorlar!
Bekir Sadak = And olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattigini sorsan: «Allah» derler. Oyleyken nasil da aldatilip donduruluyorlar?
Celal Yıldırım = Eğer onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olsan, elbette «Allah...» derler. O halde nasıl (Hakk'tan, O'na kulluktan) döndürülüyorlar ?!
Cemal Külünkoğlu = Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: “Allah” derler. Öyleyken nasıl (haktan) döndürülüyorlar?
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: 'Allah' derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?
Diyanet Vakfi = Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette «Allah» derler. O halde nasıl (Allah'a kulluktan) çeviriliyorlar?
Edip Yüksel = Onlara, kendilerini kimin yarattığını sorsan, 'ALLAH' diyeceklerdir. Öyleyse neden çevriliyorlar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlım hakkı için sorsan onlara: kendilerini kim yarattı elbette Allah derler, o halde nasıl çevrilirler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: «Allah» derler. O halde (haktan) nasıl çevrilirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: «Allah» derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?
Gültekin Onan = Andolsun onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette: "Tanrı" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?
Harun Yıldırım = Andolsun ki onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye soracak olsan, elbette: “Allah.” diyeceklerdir. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki kendilerini kimin yaratdığını onlara sorarsan elbette «Allah» derler. O halde nasıl olub da (Allaha ibâdetden) çevriliyorlar?
Hayrat Neşriyat = Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, 'Allah' derler. Öyleyse nasıl tersleri dönüyor?
İbni Kesir = Kendilerini kim yarattı diye onlara sorsan, yemin olsun, "Allah!" diyeceklerdir. Peki, nasıl döndürülüyorlar!
Kadri Çelik = Şüphesiz onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan, “Allah” derler. Öyleyse nereye çevriliyorlar?
Muhammed Esed = Eğer onlara, (Allah'tan başka varlıklara tapanlara,) kendilerini kimin yarattığını sorsan hiç tereddütsüz "Allah!" derler. Peki, neden bu (apaçık gerçekten) sapıyorlar!
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, hiç tereddütsüz "Allah" derler: Şu halde, nasıl da savruluyorlar!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve andolsun ki, eğer onlara soracak olsan ki, kendilerini kim yarattı? Elbette diyeceklerdir ki: «Allah...» O halde nasıl oluyor da çevriliyorlar?
Ömer Öngüt = Andolsun ki onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette: "Allah!" derler. O hâlde nasıl çevriliyorlar?
Şaban Piriş = Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette “Allah” derler. Buna rağmen nasıl saptırılıyorlar?
Sadık Türkmen = Eğer onlara kendilerini kim yarattı? diye sorsan, elbette; “Allah” derler. O halde bu sapkınlık neden?
Seyyid Kutub = Andolsun onlara «kendilerini kim yarattı?» diye sorsan, elbette «Allah» Derler. O halde nasıl haktan çeviriliyorlar?
Suat Yıldırım = Eğer kendilerine: "Sizi kim yarattı?" diye sorarsan "Allah yarattı" derler. O halde, nasıl oluyor da O’nu tek İlah kabul etmekten vazgeçiriliyorlar?
Süleyman Ateş = Andolsun onlara, "Kendilerini kim yarattı?" diye sorsan, elbette: "Allâh," derler. O halde nasıl (haktan) çevriliyorlar?
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, onlara: «Kendilerini kim yarattı?» diye soracak olsan, tartışmasız: «Allah» diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar?
Ümit Şimşek = Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, 'Allah' derler. Öyleyse nasıl tersleri dönüyor?
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerini kim yarattı diye onlara sorsan, yemin olsun, "Allah!" diyeceklerdir. Peki, nasıl döndürülüyorlar!
İskender Ali Mihr = Ve eğer gerçekten onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. Buna rağmen (Hakk’tan) nasıl döndürülüyorlar?
İlyas Yorulmaz = Kendilerini “Kim yarattı?” diye sorsan, Şüphesiz “Allah” diyecekler. Öyleyse nasıl aldatılıyorsunuz?
وَقِيلِهِ يَارَبِّ إِنَّ هَؤُلَاء قَوْمٌ لَّا يُؤْمِنُونَ
Zuhruf / 88 -
Ve kîlihi yâ rabbi inne hâulâi kavmun lâ yu’minûn(yu’minûne).
Diyanet İşleri = Onun (Muhammed’in), “Ya Rabbi!” demesine andolsun ki, şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve der ki Yâ Rabbi: Şüphe yok ki bunlar, inanmayan bir topluluk.
Abdullah Parlıyan = Peygamberin: “Ya Rabbi, şüphe yok ki bunlar iman etmeyen bir topluluktur” demesine karşı Allah:
Adem Uğur = (Resûlullah'ın:) "Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir" demesini de (Allah biliyor)
Ahmed Hulusi = Onun sözü: "Yâ Rabbi, bunlar iman etmeyen bir toplumdur!"
Ahmet Tekin = 'Ya Rabbi, bunlar iman etmeyecek bir kavimdir' diyen peygamberin sözü haktır, gerçektir.
Ahmet Varol = Onun (Peygamberin): 'Ya Rabbi' demesi hakkı için, muhakkak ki onlar imana gelmez bir bir kavimdir.
Ali Bulaç = Onun: "Ya Rab" demesi hakkı için şüphesiz onlar imana gelmez bir kavimdirler.
Ali Fikri Yavuz = O’nun (Hz. Peygamber Aleyhisselâmın), “Ey Rabbim!” demesi hakkı için, muhakkak ki onlar, iman etmez bir kavimdirler.
Ali Ünal = Allah, Rasûlü’nün “Ya Rabbi, ne edeyim, şunlar inanmayan, inanacağa da benzemeyen bir topluluktur!” diye (inlediğini elbette bilmektedir).
Bayraktar Bayraklı = Peygamber'in, “Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir toplumdur” sözüne Allah şöyle karşılık verir:
Bekir Sadak = (88-89) Onlar hakkinda: «Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir» demesi uzerine Allah: «Oralari gec, esenlik dile; yakinda bileceklerdir» buyurdu. *
Celal Yıldırım = (88-89) (Peygamberin) «Ey Rabbim ! Şüphesiz ki bunlar imân etmeyen bir millettir», sözüne karşılık, «sen, onlardan vazgeç de selâm (size), ileride bileceklerdir.» (buyuruldu).
Cemal Külünkoğlu = Onun (Rasülullah'ın:) “Ya Rabbi! Bunlar inanmayan bir kavimdir” demesini de Allah biliyor.
Diyanet İşleri (eski) = (88-89) Onlar hakkında: 'Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir' demesi üzerine Allah: 'Onlardan geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir' buyurdu.
Diyanet Vakfi = (88-89) (Resûlullah'ın:) Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir, demesine karşı Allah: Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selam olsun de. Yakında bilecekler! buyurdu.
Edip Yüksel = 'Rabbim bunlar inanmıyan bir topluluktur,' denmişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun ya rab! demesi hakkı için her halde onlar iymana gelmez bir kavımdırlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun (peygamberin) «Ey Rabbim, bunlar muhakkak imana gelmez bir kavimdir.» demesi hakkı için söylerim ki:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamberin sözü şu olmuştur: «Ey Rabbim! Bunlar gerçekten imân etmeyen bir kavimdir.»
Gültekin Onan = Onun: "Ya rab" demesi hakkı için şüphesiz onlar inanmaz bir kavimdirler.
Harun Yıldırım = Onun: “Ya Rabbi!” demesine andolsun ki, şüphesiz onlar iman etmeyen bir topluluktur.
Hasan Basri Çantay = Onun «Yârab» demesi hakkı için muhakkak ki onlar îmâna gelmezler güruhudur.
Hayrat Neşriyat = (Peygamberin) 'Ey Rabbim!' sözüne yemin olsun ki, doğrusu bunlar îmân etmez bir kavimdir.
İbni Kesir = Onun: Ey Rabbım, demesi hakkı için, muhakkak ki bunlar inanmayan bir kavimdir.
Kadri Çelik = Onun (peygamberin), “Ya Rabbi! Şüphesiz bunlar iman etmeyen bir topluluktur” sözünü (elbet bilir)!
Muhammed Esed = (Ama Allah gerçek müminleri hakkıyla bilir) ve onun (ümitsiz) feryadı(nı): "Ey Rabbim! Bunlar inanmayacak bir kavimdir!"
Mustafa İslamoğlu = (Resûlullah'ın:) "Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir" demesini de (Allah biliyor)
Ömer Nasuhi Bilmen = (88-89) Ve onun, «Yarabbi! Muhakkak ki, onlar imân etmez bir kavimdir,» demesi de indallah malumdur. Şimdi onlardan iraz et ve «Selâm,» deyiver, artık ileride bileceklerdir.
Ömer Öngüt = O'nun şözü şudur: "Ey Rabbim! Bunlar iman etmeyen bir topluluktur. "
Şaban Piriş = Onun “Ey Rabbim” deyişine yemin olsun ki, onlar gerçekten iman etmeyen bir toplumdur.
Sadık Türkmen = O elçinin sözü şu olmuştur: “Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir topluluktur.”
Seyyid Kutub = Resulullah'ın «Ya Rabbi! Bunlar inanmayan bir kavimdir» demesini de Allah biliyor.
Suat Yıldırım = Allah, elbette Resulünün: "Ya Rabbî! Ne yapayım, onlar, bir türlü imana gelmeyen bir topluluktur" demesini de biliyor.
Süleyman Ateş = Ve Elçinin: "Ya Rab, bunlar inanmayan bir kavimdir," demesini de (Allâh biliyor).
Tefhim-ul Kuran = Onun: «Ya Rab» demesi hakkı için, şüphesiz onlar imana gelmez bir kavimdirler.
Ümit Şimşek = Peygamberin 'Yâ Rabbi, bunlar inanmayan bir kavimdir' deyişini de Allah işitiyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Onun "Ey Rabbim" deyişine yemin olsun ki, bunlar iman etmez bir topluluktur.
İskender Ali Mihr = O’nun (Hz. Muhammed (S.A.V)’in): “Ey Rabbim, bunlar gerçekten mü’min olmayan bir kavimdir.” demesine andolsun.
İlyas Yorulmaz = O’nun sözü “Ey Rabbim! Şu kavmim artık inanmayacaklar” demesi olmuştur.
فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Zuhruf / 89 -
Fasfah anhum ve kul selâm(selâmun), fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).
Diyanet İşleri = Şimdilik sen onları hoş gör ve “size selâm olsun” de. Yakında bilecekler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık yüzçevir onlardan ve de ki: Esenlik size, yakında bilip anlarlar.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Şimdi sen, onlardan yüz çevir, vazgeç ve size “Selam deyiver!” yakında bilecekler.
Adem Uğur = Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selam olsun de. Yakında bilecekler! buyurdu.
Ahmed Hulusi = (Rasûlüm!) Sen onlara aldırma ve: "Selâm" de! Yakında bilecekler (işin hakikatini)!
Ahmet Tekin = Gene de, sen onlara azarlamadan, kınamadan müsamaha göster ve:'Bizden uzak durun' de. Onlar yakında vaziyeti öğrenecekler.
Ahmet Varol = Şimdi sen onlardan geç ve: 'Selâm' de! Yakında bilecekler.
Ali Bulaç = Şimdi sen, 'aldırış etmeksizin onlardan yüz çevir' ve: "Selam" de. Artık onlar bileceklerdir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), şimdilik onlardan yüz çevir, (kendilerini terk et) de “Selâm= anlaşma var” söyle. Artık yakında (başlarına gelecek felâketi) bileceklerdir.
Ali Ünal = Madem öyle (ey Rasûlüm), aldırma onlara, (söylediklerini duymazdan, yaptıklarını görmezden gel) ve kendilerine selâmet dileyerek yoluna devam et. Gün gelecek, elbette bileceklerdir.
Bayraktar Bayraklı = “Onlara karşı dikkatli ol ve “selam” size de! İleride gerçeği anlayacaklardır.”[539]
Bekir Sadak = (88-89) Onlar hakkinda: «Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir» demesi uzerine Allah: «Oralari gec, esenlik dile; yakinda bileceklerdir» buyurdu. *
Celal Yıldırım = (88-89) (Peygamberin) «Ey Rabbim ! Şüphesiz ki bunlar imân etmeyen bir millettir», sözüne karşılık, «sen, onlardan vazgeç de selâm (size), ileride bileceklerdir.» (buyuruldu).
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) sen onların yaptıklarına dayan/aldırma ve de ki: “Selam (olsun size)!” Çünkü onlar zamanı geldiğinde (hakikati) anlayacaklar.
Diyanet İşleri (eski) = (88-89) Onlar hakkında: 'Ey Rabbim! Bunlar inanmayan bir millettir' demesi üzerine Allah: 'Onlardan geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir' buyurdu.
Diyanet Vakfi = (88-89) (Resûlullah'ın:) Yâ Rabbi! Bunlar, iman etmeyen bir kavimdir, demesine karşı Allah: Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve size selam olsun de. Yakında bilecekler! buyurdu.
Edip Yüksel = Onlara aldırma ve 'Selam' (barış ve esenlik), de; yakında bilecekler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi sen onlardan sarfı nazar et de 'selâm!' de, artık ileride bileceklerdir!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi sen onlardan vazgeç de «Selam!» de! Artık ilerde bileceklerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Şimdilik sen onlara aldırma ve: «Size selâm olsun.» de. Onlar yakında bilecekler!
Gültekin Onan = Şimdi sen 'aldırış etmeksizin onlardan yüz çevir' ve "selam" de. Artık onlar bileceklerdir.
Harun Yıldırım = Şimdi sen aldırış etmeksizin onlardan yüz çevir ve: “Selam.” de. Yakında bileceklerdir.
Hasan Basri Çantay = Şimdilik sen (Habîbim) onlardan yüz çevir, «Selâm» de. Artık yakında bileceklerdir.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Şimdi onlardan yüz çevir ve 'Selâm! (Allah selâmet versin!)' de! Artık ileride bileceklerdir.
İbni Kesir = Şimdilik sen, onlardan yüz çevir ve; selam, de. Yakında bileceklerdir.
Kadri Çelik = Şimdilik sen onlara aldırma ve “Selâm” (yumuşak söz) de. Onlar yakında bilecekler!
Muhammed Esed = Ama sen onlar(ın yaptıkların)a dayan ve de ki: "Selam (olsun size)!" Çünkü onlar zamanı geldiğinde (hakikati) anlayacaklar.
Mustafa İslamoğlu = Fakat sen (verdikleri selamı) güzel bir karşılıkla al, yani "(Size de) selam olsun!" de. Nasıl olsa zamanı geldiğinde (gerçeği) öğrenecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (88-89) Ve onun, «Yarabbi! Muhakkak ki, onlar imân etmez bir kavimdir,» demesi de indallah malumdur. Şimdi onlardan iraz et ve «Selâm,» deyiver, artık ileride bileceklerdir.
Ömer Öngüt = Resulüm! Şimdilik sen onlardan yüz çevir. De ki: "Size selâm olsun!" Yakında bilecekler.
Şaban Piriş = Öyleyse onları boş ver ve “selam” de, nasıl olsa öğrenecekler.
Sadık Türkmen = Sen onlardan vazgeç/ayrıl: “Size selâm olsun/iyi günler” diyerek! Çünkü yakında bilecekler!
Seyyid Kutub = Ey Muhammed! Sen şimdilik onlardan yüz çevir ve esenlik dile; yakında bileceklerdir.
Suat Yıldırım = Şimdi sen onlardan yüz çevir ve: "Selâm size!" de. Artık yakında mâruz kalacakları âkıbeti öğrenirler.
Süleyman Ateş = Şimdi sen onlardan geç ve : "Size esenlik (dilerim)" de. Yakında bileceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Şimdi sen, 'aldırış etmeksizin onlardan yüz çevir' ve: «Selam» de. Artık onlar bileceklerdir.
Ümit Şimşek = Sen onlara aldırma ve 'Size selâm olsun' de. Yakında onlar da görecekler.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık sen onlara aldırma, "Selam!" deyiver. Yakında bilecekler.
İskender Ali Mihr = Bundan sonra onlardan vazgeç ve: “Selâm olsun.” de. Artık yakında bilecekler.
İlyas Yorulmaz = Onlardan (Kur’an’ı onlara anlatmaktan) vazgeç ve onlara “Selam” diyerek geç git. Sonra onlar gerçekleri öğrenecekler.
43-ZUHRUF:
1-3- O apaçık
kitap hakkı için. "Hâ-mîm"de yemin mânâsı bulunduğuna göre (vav) atıf vavı
olmadığına göre yemin içindir, o açık kitap, Allah yolunu apaçık gösterir
bir nur olan o parlak kitap, yani Kur'an. Kur'ân'ın şanını beyan ederken yine
Kur'ân'a "beyan" vasfı ile yemin edilmesi onun kendini tanıttırmak için başka
delile muhtaç olmayıp bizzat "beyyin" (açıklayıcı) olan bir nur olduğunu ifade
içindir. Aynı zamanda ona yemin edilmesi hakkına tazim emrini gerektirdiğinden
meâlde bu lazım mânâyı gösterdik.
4- Kitabın
aslı, ana kitap, yani Levh-i mahfuz yahut onun da aslı olan Allah'ın ilmi,
herhalde çok yüksek, indirilmiş olan kitapların hepsinden yüksek, çok hikmetli
veya çok hakim veya çok muhkem (sağlam).
5- ya şimdi
sizden o zikri yana mı atacağız? Müsrif bir kavim olduğunuz için? Yani inkârda,
haksızlıkta ısrarlı, cinayette iler gitmeyi âdet etmiş müşrikler olduğunuz
için Peygamber'e bir zararınız dokunur diye çekinip de size nasihat ve ihtarda
bulunmaktan, bir hatırlatma olan o kitabı indirmekten vaz geçeceğiz, halinize
bırakıvereceğiz mi zannediyorsunuz?
6- Oysa öncekilerde
yani sizden daha müsrif, daha sert olan önceki kavimler içinde biz ne kadar
Peygamberler gönderdik.
7-8- "Kendilerine
(peygamber) geldiğinde..." ifadesi, öncekilerin de israfını beyandır. Nihayet
gönderdik de öyle eğlenerek inkar ettikleri için netice olarak yumruğu onlardan,
yani o müsrif kavimden daha güçlü olanları helak ettik. Burada "onlardan"
zamiri, önceki geçenler yerine değil, muhatab olan kavim yerine kullanılmıştır.
Onun için buna göre "sizden" denilmesi gerekirdi. Fakat bunda Peygamber'e
de bir işaret ihtimalinden dolayı "hitab"dan (ikinci şahıstan) "gıyab"a, (üçüncü
şahısa) geçilerek ifade, iltifat biçiminde yalnız Peygamber'e yöneltilmiştir
ve bu şekilde ona özel bir değer vermekle teselli yapılmıştır. Nasıl helak
edildi denilirse ve öncekilerin "mesel"i geçti. Nasıl helak edildiklerine
dair "mesel" haline gelmiş, akıllara hayret verecek kıssaları Kur'ân'da geçti.
9-Yukarılarda
zikrolundu, ey Muhammed! "Onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak
olsan, elbette onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı derler." Yani
Allah'ın yarattığını itiraf ederler, bu ise O'nun gücünü, ilmini ve daha zikrolunan
diğer niteliklerini gerektirir.
10- "O, sizin
için yaptı..." Bu nitelemeler Yüce Allah tarafından açıklamadır.
11-Böyle olduğuna
karine olmak üzere "gıyab"dan (üçüncü tekil şahıs) "tekellüm"e (birinci çoğul
şahsa) geçilerek şöyle buyuruluyor: Onunla ölü bir beldeye yeniden hayat verdik
ve işte siz de böyle çıkarılacaksınız. Bir ruh olan bu Kur'an ile siz de yepyeni
bir hayata çıkarılacaksınız. Veya kabirlerden çıkarılacaksınız. Bunu yapan
güç ve kudret bunu da yapar.
12- "Ve O,
bütün çiftleri yarattı." Burada "ezvac" eşyanın çeşitleri ve sınıfları veya
genel olarak birbirine karşılık olanlarla tefsir edilmiştir. Râzî'nin naklettiği
üzere bazı tahkikçi bilginler demişlerdir ki, Allah'tan başka ne varsa hep
çifttir. Yalnız Hak Teâlâ zıt ve misilden menezzeh olarak tektir. Şu da hatıra
gelir ki, herşey, bir zihnî sureti, bir de dış dünya sureti olmak itibariyle
çifttir. Yalnız yüce Allah zihnî suret ile sınırlanamaz. Onun kendisini bilmesi
de özel biçimle değil, huzurîdir. O herşey değil "leyse kemislihi şey" (benzeri
yok) olarak birdir.
13- "Bunları
bizim hizmetimize veren Allah'ı tesbih ederiz, yoksa bizim bunlara gücümüz
yetmezdi" diyesiniz." Rivayet olunur ki, Resul-i Ekrem (s.a.v) ayağını üzengiye
koyduğu zaman "Bismillah" der, hayvanın üzerine doğrulduğunda "Her halükârda
Allah'a hamd olsun. Tenzih ederim o Allah'ı ki, bunu bize müsahhar kılmış,
yoksa biz bunu yanaştıramazdık ve her halde biz dönüp dolaşıp Rabbımıza varacağız."
(Zuhruf 43-14) der ve üç tekbir alır, üç de tehlil (La ilahe illallah). Yine
rivayet olunmuştur ki, Resulullah (s.a.v) yolculuğa çıkacağı zaman binitine
bindiğinde üç tekbir alır, sonra "Bunu bize musahhar kılanı tesbih ederim."
der sonra da şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Ben bu yolculuğumda senden iyilik,
takva ve hoşnut olacağın bir amel istiyorum. Allah'ım! Bu yolculuğu bize kolay
kıl, yerin uzaklığını bize yakın kıl. Allah'ım! Yolculukta sahip, ailem hakkında
vekil sensin. Allah'ım! Yolculuğumuzda bizimle beraber ol. Ailemiz içinde
bizim vekilimiz ol."Sonra da ailesine döndüğü zaman "Biz, Rabbimize tevbe
ve hamd ederek dönüyoruz." derdi.
14- Ve herhalde
biz Rabbımıza döneceğiz. Bütün dönüşlerimiz, dönüp dolaşmamız O'na doğrudur,
nihayet O'na varacağız. Bu âyet de mânâsı üzere İslâm'ın en büyük gayesini,
en büyük ruhunu, en büyük tesellisini ifade eder. Bu, burada şu ince mânâya
işaret ediyor ki bir binite binen bir kimse yolculuğun bir değişim olduğunu
düşünmeli, ondan da asıl büyük yolculuğu Allah'a olan yürümeyi ve gidişi düşünmeli
de o düşünceye göre hareket etmeli. Bundan çıkan sonuç ise binmenin sırf meşru
bir iş için olmasıdır.
15- Öyle iken
tuttular da O'na kullarından bir parça isnad ettiler. Bu âyet, yukarıdaki
"Celalim hakkı için sorsan onlara o gökleri ve yeri kim yarattı? Elbette diyecekler:
Onları o güçlü ve herşeyi bilen yarattı." (Zuhruf, 43/9) âyeti ile ilgilidir.
Allah'ın bütün göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı olduğunu ikrar ve itiraf
ederlerken çelişkiye bak ki bir de tutarlar Allah'a kullarından bir parça
yaparlar. Burada birkaç mânâ vardır. Önce bu, "Hulûl"ü (Allah'ın kulların
cesetlerine girdiğini) ibtaldir. Çünkü Hulûliyye Allah'ı kullarından bir cüz
yapmış olur. İkincisi "veled" (çocuk) isnad edenleri kınamadır. Çünkü çocuk,
babasının parçasından hasıl olduğu için onun parçasıdır. Üçüncüsü müşrikler
her mabuda bir hisse vermekle Allah'a kullarının bütünü değil, yalnız bir
parçasını tanımış, yalnız bir hisse vermiş oluyorlar. Diğer hisseler diğer
taptıklarının sayılmış olur. Çünkü insan apaçık çok nankördür, çünkü inkar
ve şirk nankörlüğün en açığıdır. Allah'ın hepsini yaratmış olduğu malum iken
sonra dönüp yaratıcıyı yaratılmıştan veya yaratığı yaratıcıdan parça yapmak
veya yaratıcının yaratığını tamamen kendinin saymayıp şirk koşmak apaçık küfür
ve nankörlüktür.
Meâl-i Şerifi
16- Yoksa
O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de erkek çocukları size mi seçti?
17- Onlardan
biri Rahman olan Allah'a isnad ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü
simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur.
18- Yoksa
onlar, süs ve zinet içerisinde yetiştirilip de mücadelede erkek gibi kendisini
savunmaya açık olmayan kızları mı O'na isnad ediyorlar?
19- Onlar
Rahman olan Allah'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin
yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya
çekileceklerdir.
20- Onlar:
"Eğer Rahman olan, Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık." dediler. Onların
bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
21-
Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de onlar, ona mı sarılıyorlar?
22- Hayır,
onlar sadece: "Biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde
gidiyoruz." dediler.
23- Ey Muhammed!
Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka
oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk,
biz de onların izlerine uyarız." dediler.
24- Gönderilen
uyarıcı; "Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu
getirmişsem de mi bana uymazsınız?" deyince, onlar: "Gerçekten biz sizin tebliğ
için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz." dediler.
25- Biz de
onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu!
16- Ümmet,
arkasına düşülecek bir topluluk veya tarikat, millet demektir.
Meâl-i Şerifi
26- Hani İbrahim
babasına ve kavmine: "Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım.
27- Ben ancak
beni yaratana taparım. Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir." dedi.
28- İbrahim,
bu sözü, ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı
ki, onlar doğru yola dönsünler.
29- Doğrusu
ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan
bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.
30- Kendilerine
hak geldiği zaman onlar: "Bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz." dediler.
31- Yine Onlar:
"Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler.
32- Ey Muhammed!
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini
aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların
bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların
biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
33- Eğer insanlar
küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah'ı
inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler
yapardık.
34- Onların
evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık.
35- Daha nice
altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün
bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret
ise Rabbin katında takva sahipleri içindir.
17-25- Ümmet,
arkasına düşülecek bir topluluk veya tarikat, millet demektir.
26-32- Ve
Tevhid kelimesini İbrahim'in arkasında yani neslinde sürekli kalıcı bir kelime
kıldı. "İbrahim bunu oğullarına da tavsiye etti, Yakub da." (Bakara, 2/132)
Veya Allah o kelimeyi onun neslinde kararlı kıldı. Onun için onun çocukları
arasında Allah'ı tevhid eden hiç eksik olmadı ki dönsünler, yani sapıklığa,
şirke düşenler tevhide bağlı olanların uyarısı ile o kelimeye dönsünler. Fakat
dönmediler. Şunlar, Resulullah (s.a.v)'a çağdaş olanlar, bunların arasında
olan Kureyş ne olurdu bu Kur'an iki şehirden büyük bir adama indirilseydi
dediler.
KARYETEYN,
Mekke ile Taif. Demek ki Kur'ân'ın güzelliğini hissediyorlar da onu Peygamber'e
yakıştıramıyorlar, zavallılar büyüklüğü dünya malı, dünya makamı ile sanıyorlar.
Mekke'de Velid b. Muğire, Taifte Urve b. Mes'ud es-Sakafî gibi, dünyaca zengin
gördükleri kimseleri Peygamber'den büyük sayıyorlar da Kur'ân'ı da onlara
layık görüyorlar. Yüce Allah da red ve azarlama ile buyuruyor ki "Rabbinin
rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?"
33- Bütün
insanlar bir ümmet oluverecek olmasaydı, yani insanları hep kâfir edecek derecede
inkâra teşvik eylemek gerekmeseydi, Rahman'ı inkâr eden kimseler için herhalde
yapardık,
34- evlerine
gümüşten tavanlar ve üzerlerinde çıkacakları miraçlar: asansörler ve odalarına
kapılar, hep gümüşten veya altından ve serirler, kanepe, koltuk, sandalye,
ki üzerlerine kurulurlar.
35- Hem de
zuhruf, yani altın yaldızlı, nakışlar, ziynetler yapardık. Bunlar ise gerçekte
hiçbir şey değil, ancak dünya hayatının aldatıcı metalarıdır, mallarıdır.
Oysa Rabbının katında ahiret hayat ve mutluluğu müttakilere mahsustur. Bir
gün gelip Allah'a gidileceğini sayarak, inkâr ve günah işlemekten korunup
faziletlerle donanmış, bezenmiş olanlarındır. Büyük, işte korunup da o ahireti
kazanandır.
Meâl-i Şerifi
36- Her kim
Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz.
Artık o şeytan onun yakın dostudur.
37- Şüphesiz
ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda
olduklarını sanırlar.
38- Nihayet
kıyamet günü bize gelince, arkadaşına: "Keşke seninle benim aramda doğu ile
batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!" der.
39- Onlara:
"Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz.
Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız." denir.
40- Ey Muhammed!
O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık
içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin?
41- Eğer biz
seni onlara azap gelmeden önce alıp götürsek bile onlardan intikam alırız.
42- Yahut
da onlara vaad ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara azap etmeye
gücümüz yeter.
43- Öyleyse
sen, sana vahyedilen Kur'an'a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.
44- Doğrusu
o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.
45- Ey Muhammed!
Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de sor, biz Rahman olan Allah'tan
başka kendisine ibadet edilecek ilâhlar yapmış mıyız?
36-44- "Kim
körlük ederse" AŞÂ, gözde bir çeşit zayıflık ve tavukkarası denilen görmemezlik,
bir çeşit körlüktür. Fakat burada maksat öyle körlük edip de görmemezlikten
gelmektir. Rahmân'ın zikri, Kur'ân, yani her kim Kur'ân'dan göz yumup görmemezlik
eder, onun irşadını dinlemezse ki Kureyş böyle yapmıştı. "Ne olur da şu Kur'ân
(iki memleketten bir büyük adama) indirilseydi." (Zuhruf, 43/31) demişlerdi.
45- "Resullerimizden,
senden önce gönderdiklerimize sor..." Bundan maksat peygamberlerin icmaı ile
Tevhide delil getirmedir. Ki bununla hem o icma haber verilmiş, hem desteklenmesi
için araştırılması emredilmiştir. Yani haberin olsun ki peygamberlerin hepsi
Allah'tan başka ilah olmadığı hususunda sözbirliği içindedirler. Hiçbirisi
müşrikliği, putperestliği kabul etmemiştir. İsterse ümmetlerinin mümin bilginlerinden,
eserlerinden ve ruhlarından sor, veya ictihat ile inceleyip delil getir. İbnü
Abbas'tan Ata şöyle rivayet etmiştir ki: Resulullah Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü
zaman yüce Allah bütün peygamberleri diriltti, Cebrail ezan okudu, kamet getirdi.
Ya Muhammed, geç öne bunlara namaz kıldır dedi. Resulullah (s.a.v) namazı
bitirdikten sonra Cebrail Ya Muhammed dedi, "Senden önce gönderdiklerimize
sor, resullerimizden. Biz Rahmân'dan başka ibadet olunacak ilâhlar yapmış
mıyız?" (Zuhruf, 43/45) dedi. Resulullah (s.a.v.) da sormam, çünkü şüphe etmiyorum,
buyurdu.
Meâl-i Şerifi
46- Andolsun
ki, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına gönderdik.
Musa: "Ben gerçekten âlemlerin Rabbi olan Allah'ın peygamberiyim." dedi.
47- Musa onlara
mucizelerimizi getirince onlar hemen bu mucizelere gülüverdiler.
48- Bizim
onlara gösterdiğimiz her bir mucize diğerinden daha büyüktü. Belki doğru yola
dönerler diye biz onları azapla yakaladık.
49- Onlar
azâbı görünce: "Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine
dua et. Biz gerçekten doğru yola gireceğiz." dediler.
50- Fakat
azabı kendilerinden kaldırdığımız zaman hemen sözlerinden dönüverdiler.
51- Firavun
kavmine seslenerek dedi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp
giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?
52- Yoksa
ben, nerede ise meramını anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?
53- Eğer O'nun
dediği doğru ise üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber
onu tasdik eden melekler gelmeli değil miydi?"
54- Firavun
kavmini küçümsedi. Onlar da O'na itaat ettiler. Çünkü onlar fâsık bir kavimdi.
55- Nihayet
bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğduk.
56- Onları
sonradan gelecekler için ibret ve örnek kıldık.
46-56- "Biz
Musa'yı âyetlerimizle... göndermiştik." Bu hikâyenin getirilmesinde konu ile
iki yönden ilişki vardır. Kureyş, Peygamber'in dünya serveti olmadığından
dolayı büyüklüğünü takdir etmedikleri gibi Firavun da Hz. Musa'ya karşı "Mısır
mülkü benim (ve hep şu nehirler benim altımdan akıyor) değil mi?" (Zuhruf,
43/51) diye öyle gururlanmıştı, bu şekilde bu hikâye Peygamber'i teselli ve
destekleme; düşmanlarını ise uyarı makamındadır. Bir de "Senden önce gönderdiklerimize
sor..." (Zuhruf, 43/45) isteği üzerine, bir cevabı da kapsar. Buna göre asıl
gaye, hikâyenin tekrarı değil, bu cevapların verilmesidir. Bununla birlikte
hikâyenin bizzat kendisinde de diğer yerlerde bulunmayan ince mânâlar eksik
değildir.
Meâl-i Şerifi
57- Meryem
oğlu İsâ bir misal olarak anlatılınca, senin kavmin hemen ondan bir delil
bulduklarını sanarak bağrışmaya başladılar.
58- Onlar
dediler ki: "Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa İsâ mı?" Bu misâli
sırf seninle tartışmak için ortaya attılar. Doğrusu onlar çok kavgacı bir
topluluktur.
59- İsâ, ancak
kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
60- Eğer biz
dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler yaratırdık.
61- Gerçekten
o, (İsâ'nın yere inişi) kıyâmetin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın
kıyâmet hakkında şüpheye düşmeyip, bana uyun, bu doğru yoldur.
62- Sakın
şeytan sizi doğru yoldan alıkoymasın. Gerçekten o sizin için apaçık bir düşmandır.
63- İsâ mucizelerle
indiği zaman dedi ki: "Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz
şeylerin bir kısmını size açıklamak için geldim. O halde Allah'tan korkun,
ve bana itaat edin.
64- Gerçekten
benim de Rabbim sizin de Rabbiniz Allah'tır. Öyle ise O'na kulluk edin. Bu
doğru bir yoldur.
65- Fakat
aralarından çıkan gruplar, İsâ hakkında ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbından
dolayı vay zulmedenlerin hâline!
66- Onlar
kendileri farkına varmadan ansızın kıyâmetin başlarına gelmesini mi bekliyorlar?
67- O gün
Allah'tan korkanlar hariç dost olanlar birbirlerine düşmandırlar.
57- Meryemin
oğlu bir mesel olarak ortaya atılınca, yani "Senden önce gönderdiklerimize
sor Resullerimizden! Biz Rahmân'dan başka ibadet olunacak ilahlar yapmış mıyız?"
(Zuhruf 43/45) buyurulmasına karşı, hristiyanların İsa'ya "ilah" ve "Allah'ın
oğlu" dedikleri bir itiraz örneği olarak ileri sürüldüğü zaman birdenbire
kavmin, yani Kureyş ondan keyiflenerek hah hah diye haykırışıyorlardı.
58- Ya, bizim
ilahlarımız mı daha hayırlı yoksa o mu? dediler. Bunlar sûrenin başında geçtiği
üzere, meleklere "Allah'ın kızları" diyorlar ve onları ilah kabul edip adlarına
putlar dikerek ibadet ediyorlardı. Şimdi hristiyanların İsa'ya ilâh dedikleri
söz konusu olunca keyiflenerek bir yaygara ile diyorlar ki: Bizim ilah deyip
ibadet ettiğimiz melekler Meryem'in oğlundan daha hayırlı değil mi? O ilâh
oluyor da bizimkiler niye olmasın. Onu sana sırf bir tartışma olarak söylüyorlar,
o itirazın hak olduğuna kani olup da bir hakkı ortaya çıkarmak için tartışma
yapıyorlar değil, güya seni susturacaklarmış gibi sırf münakaşa için onu ileri
sürüyorlardı. Doğrusu onlar, çok husumetçi adamlardır. Düşmanlıkta şiddetli,
çekişmeye düşkün, tartışmada yetenekli kimseler.
59-Onların
itirazlarını ve hallerini böyle anlattıktan sonra gerçeğin beyanı ile meselenin
çözümü ve cevabın verilmesi için buyuruluyor ki o Meryem oğlu İsa gerçekte
başka bir şey değildir, ne ilahtır, ne de Allah'ın oğludur. Ancak bir kul,
katıksız bir kuldur. Ki biz ona nimet vermişiz, peygamberlik ve risalet vermişiz.
Ve onu İsrailoğulları için bir mesel kılmışızdır. İsrailoğulları için alınacak
bir örnek olmak üzere hayret verici bir delil, bir kudret delili ki dillerinde
destan olmuştur.
60-Yoksa dedikleri
gibi ilah ve Allah'ın oğlu değil, dilersek elbet sizlerden de melekler yapardık.
İsa'yı İsrailoğulları için mesel olarak yaratıp Meryem'den doğurttuğumuz gibi,
sizlerden de melekler doğurtarak o sizin "Allah'ın kızları" dediğiniz melekler,
evlatlarınız olur. Yeryüzünde size halef olurlar, sizin yerinize geçerler
veya halifelik yaparlardı.
61- Muhakkak
ki o saat için bir ilimdir de saatin (kıyametin) geleceğini, ölülerin dirilip
ayağa kalkacağını bildiren bir delil bir alâmettir. Çünkü İsâ gerek ortaya
çıkışı, gerek ölüleri diriltme mucizesi ve gerekse ölülerin ayağa kalkmasını
haber vermesi itibarıyla kıyametin meydana geleceğine bir delil olduğu gibi,
hadiste haber verildiğine göre, inmesi de Kıyametin alametlerindendir. Onun
için sakın onda, yani Kıyamet'te şüphe etmeyin de bana uyun. Yani benim göstermiş
olduğum doğru yola, şeriatime göre sade bana ibadet ve kulluk edin başka ilahlar
peşinde gitmeyin. İşte bu biricik doğru yoldur. Ki onu tutan sapıklığa düşmez.
62- Ve sakın
sizi şeytan çelmesin. Bu doğru yoldan, o hakkın peşinde gitmekten saptırmasın.
Çünkü o size açık bir düşmandır. Kendi gizli olsa da düşmanlığı açıktır. Çünkü
sizi cennetten çıkardı, belalara soktu. Şimdi asıl söz konusu olan, İsa'nın
ilâhlığı meselesinin açık olarak halline gelelim.
63-İsa'nın
hiçbir zaman öyle bir iddiada bulunmamış olduğunu göstermek için buyuruluyor
ki: İsa o delillerle ve açık mucizelerle geldiği zaman şöyle dedi: Ben size
hikmet ile, yani peygamberlik ve kitap ile geldim. Hem de hakkında ihtilaf
edip durduğunuz şeylerin bazısını beyan edeyim diye geldim. Onun için Allah'tan
korkun ve bana itaat edin, tebliğatımı dinleyin, tutun.
64-Şöyle
ki Haberiniz olsun Allah benim Rabbim, sizin de Rabbiniz ancak O'dur. Onun
için hep O'na ibadet edin, ancak O'nu ilah tanıyın. İşte bu biricik doğru
yoldur. İşte İsa böyle dedi. Onun bütün tebliğatının, açıklamalarının özü
budur. (Bakara ve Meryem Sûrelerine bkz.)
65- Sonra
hizibler, her biri bir gaye ile toplanan fırkalar, kendi aralarında ihtilaf
çıkardılar. Yahudiler başka söylediler, hristiyanlar da çeşitli fırkalara
ayrıldılar. "İlâh, Allah'ın oğlu" laflarını da onlar çıkardılar. Artık vay
o zulmedenlere, gerek aşırı gitmek, gerek tamamen geri durmak suretiyle haksızlık
eden gruplara!
66-67- Elemli
bir günün azabından ki kıyamet günüdür. Hepsi başka değil, yalnız saate bakıyorlar.
Gerek o gruplardan, gerek Kureyş'ten bütün o zalimler hep o azab saatinin
gelmesine bakıyorlar. Ki farkında değillerken ansızın kendilerini bastırıverecek.
"Dostlar o gün bir birine düşmandır."
Meâl-i Şerifi
68, 69- Allah,
takva sahiplerine şöyle nida eder: "Ey âyetlerimize imân edip müslüman olan
kullarım! Bugün size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.
70- Siz ve
eşleriniz cennete girin. Orada ağırlanıp sevindirileceksiniz."
71- Onların
etrafında yiyecek ve içecekler altın tepsiler ve kadehlerle dolaştırılır.
Orada canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır. Siz orada ebedi
olarak kalacaksınız.
72- İşte yaptıklarınıza
karşılık size miras verilen cennet budur.
73- Orada
sizin için bol bol meyveler vardır. Onlardan yersiniz.
74- Şüphesiz
ki suçlular, cehennem azâbında ebedi olarak kalacaklardır.
75- Onların
azâbı hafifletilmez ve onlar azab içersinde ümitsizdirler.
76- Biz onlara
zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlimler oldular.
77- Onlar
cehennem bekçisine: "Ey Mâlik! Rabbin artık bizi öldürsün." diye seslenirler.
Mâlik de: "Siz böylece kalacaksınız." der.
78- Andolsun
ki biz size hakkı getirdik. Fakat sizin çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.
79- Yoksa
onlar hakka karşı gelmek için bir iş mi kararlaştırdılar? Biz de onları cezalandırmak
için kararlıyız.
80- Yoksa
onlar bizim sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar?
Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçi meleklerimiz de her yaptıklarını
yazıyorlar.
81- Ey Muhammed!
de ki: "Eğer Rahman olan Allah'ın bir çocuğu olsaydı, ona ibâdet edenlerin
birincisi ben olurdum."
82- Göklerin
ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirdikleri şeyden münezzehtir,
yücedir.
83- Şimdi
sen bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar batıla dalsınlar
oynasınlar.84-
Gökteki ilâh da yerdeki ilâh da O'dur. O hüküm ve hikmet sahibidir herşeyi
bilir.
85-
Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan
Allah'ın şanı yücedir. Kıyâmet saatinin bilgisi de yalnız onun yanındadır.
Siz sadece O'na döndürüleceksiniz.
86- Onların
Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak
bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir.
87- Eğer sen
onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: "Allah" derler. O halde
nasıl haktan çevriliyorlar?
88- Peygamberin
sözü şu olmuştur: "Ey Rabbim! Bunlar gerçekten imân etmeyen bir kavimdir."
89- Ey Muhammed!
Şimdilik sen onlara aldırma ve: "Size selâm olsun." de. Onlar yakında bilecekler!
68-73- "Ey
kullarım! Bugün size korku yoktur..." Allah için sevişen, o müstesna müttakilere
o günkü ilahi seslenişi anlatmaktır ki bu seslenişin latifliğine doyulmaz.
Yüce Allah bizleri de bu kullarından eyleye. Bu âyet hakkında üç mânâ gösterirler!
1- Eseri yüzlerinizde
ortaya çıkacak biçimde sevindirilip neşelendirileceksiniz.
2- Güzel biçim
mânâsına "Hıbr"dan: süslenip ziynetleneceksiniz.
3- Güzel
vasıflarla vasıflamakta abartma mânâsına "habr"den, son derece ikram olunacaksınız.
"Onların etrafında dolaşılır." Cennete girdikten sonraki neşelerinden bir
nebzeyi anlatmaktır. Onun için girdiklerinde kendileri müşahede halinde bulunacaklarından
burası "üzerinize" diye kendilerine hitab edilmeyip, onların üzerlerine diye
gıyab (üçüncü şahıs) ile dünyadakilere anlatılmaktadır. Yani o emir üzerine
girecekler, girdiklerinde etraflarında dolaşılacak, cennet hizmetçileri tarafından
üzerlerine dönüp dolaşılacak. Altın safhalar, tepsiler, tabaklar. Ebu Hayyan
nakleder ki Kisaî şöyle demiştir: Kas'aların (kabların) en büyüğü "cefne"dir
sonra "Kas'a" gelir on kişiye yetişir. Sonra "sahfe" beş kişilik, sonra "Mekile"
iki, üç kişilik. Ve küplerle. Küp dilimiz de ki mânâsından farklıdır. Kulpu
ve emziği olmayan ibrik diye tarif edildiğine göre sürahi ve desti demek olur.
Hem onda, o cennette nefislerin hoşlanacağı ve gözlerin lezzetleneceği herşey
var. Ve siz orada ebedi kalacaksınız. Görülüyor ki arada gıyaba (üçüncü şahıs)
bir iltifat (yönelme) yapıldıktan sonra yine hitaba (ikinci şahıs) geçilmiştir.
Ve işte bu o cennettir ki siz buna yaptığınız ameller sebebiyle varis kılındınız.
İşte Allah
için sevişip korunan müttakilere böyle denecek. Nitekim A'raf Sûresi'nde de
"Onlara işte yapmakta devam ettiğiniz sayesinde mirasçı edildiğiniz cennet
budur diye nida edilecektir." (A'raf, 7/43) buyurulmuştu. ("Miras" deyimi
için oraya bkz.) Sizin için orada çok meyveler, yemişler var, amellerin semeresi
olarak Allah Teâlâ'nın ihsanı ile kat kat fazlalaştırılmış olan lezzetli meyveler
var, onlardan yiyeceksiniz. Meyve, açlık için değil, zevk ve lezzet için yendiği
için Cennet'te yalnız meyve yeneceği anlatılmıştır.
74-79- "Mücrimler
şüphesiz cehennem azabındadır." Bununla da mücrimlerin hali anlatılıyor ki
âyette geçen "mücrim"lerden maksat, iman ve İslamı olmayanlardır. Ey Mâlik;
mâlik, cehennem muhafızının ismidir. Rabbin aleyhimizde hüküm buyuruversin,
yani işimiz, bitiriversin diye bağırışmaktadırlar ki öldürüversin de bizi
bu azabdan kurtarıversin demektir. Buna karşı buyurmuştur ki her halde siz
duracaksınız, kalacaksınız, size ölümle vesaire ile kurtuluş yok. İbnü Abbas'tan
rivayet edilmiştir ki, bu cevap da bin sene sonra verilir, bazılarından yüz,
İbnü Ömer Hazretlerinden de kırk diye rivayet olunmuştur, ki üçü de kinaye
yoluyla çokluk ifade etse gerektir. Andolsun ki biz size Hakk'ı gönderdik.
Fakat sizin çoğunuz hakkı sevmeyenlersiniz. Önceki ahd için, yani Peygamberle
gönderilen Hak dini, Tevhid ve Kur'ân, ikincisi "cins" içindir. Çoğunluğun
hoşlanmadığı mutlak olarak hak'tır. Gönderilen malum hakka göre hepsi de hoşlanmayan
kimselerdir. "Yoksa işi sıkı mı büktüler?" Bu âyet mücrimlerin ahiretteki
hallerini anlatmaktan, Kureyş mücrimlerinin, dünyadaki hallerine intikaldir.
Mukatil'den nakledildiğine göre bu âyet, Mekke müşriklerinin Daru'n-nedve'de
Resulullah'a bir suikast tertibi kararlaştırmaları sebebiyle nazil olmuştur.
İBRAM, bir
ipi katlayıp sağlam bükmektir. Bu mânâdan her ne şekilde olursa olsun, bir
şeyi sağlamlaştırmak mânâsına da kullanılır. Mübrem muhkem, sağlam demektir.
Yani o tartışmacı hasım kavim yalnız Hakk'tan hoşlanmamakla kalmayıp sağlam
bir iş yaptılar, işi mübremleştirdiler, sağlamlaştırdılar mı? Peygamber'e
karşı bir tuzak kurmağa karar mı verdiler? Fakat işin sağlamını, mübremini
biz yaparız.
Onlarınki
hiç kalır yoksa biz onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyiz mi sanıyorlar?
Hayır hem onların yanlarında bizim Resullerimiz, elçilerimiz vardır yazarlar.
Hafaza melekleri, Kiramen Katibîn vardır. Burada sûrenin bitişi olarak maksadını
gayesini özetlemek üzere buyuruluyor ki: "Onun ya Rabb demesi..."
81-88- "De
ki: Eğer Rahmân'ın bir çocuğu olursa.." Bu vav'ın atfolması da muhtemel ise
de kasem (yemin) için olması daha düzgün, daha akıcıdır. Zamir Resulullah'ın
yerine gelmiştir. Böyle sesleniş esnasında gaib (üçüncü şahıs) zamiri Peygamber'in
şanına bir tazim ifade eder. Yani Peygamber'in ya Rab, ya Rab diye dua etmesi
hakkı için söylerim ki şunlar, şu hileye kalkışan müşrikler imana gelmez kimselerdir.
89- "Şimdilik
sen onlara aldırma ve: "Size selâm olsun" de. Onlar yakında bilecekler." Şimdi
bu Zuhruf Sûresi'nin sonu olan bu "Bilecekler!" uyarısını bir çeşit beyan
için Duhan Sûresi başlıyor: