الم
Okunuşu: Elif lâm mîm.
Âl-iİmrân / 1 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-2) Elif, Lam, Mim. Allah ki kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olandır, (her şeyi) hakkıyla gözetip yönetendir.
اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
Okunuşu: Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm(kayyûmu).
Âl-iİmrân / 2 - (Ahmed Hulusi)
Allâh O; tanrı ve tanrısallık yoktur, sadece "HÛ" (HÛ ismi, hüviyet-i Zât'a işaret eden isimdir ki birçok yerde önce "HÛ" denerek hüviyet-i Zât'ın âlemlerden ve tüm mânâlarla kayıtlanmaktan berî olduğu vurgulanır, sonra O'nda açığa çıkan bir özelliğe işaret eden isim belirtilir, sözü edilen konuya bağlı olarak); Hayy'dır (hayatın kendisidir) ve Kayyum'dur (âlemler O'nunla vücud bulur ve devam eder).
Âl-iİmrân / 2 - (Ahmet Tekin)
O Allah’tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O’dur. Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzaktır. Varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran O’dur.
Âl-iİmrân / 2 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah O Allah’dır ki, kendinden başka hiç bir ilâh yoktur! Ezelî ve ebedî hayat ile bakîdir, zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup bütün varlıklar onunla kâimdir.
Âl-iİmrân / 2 - (Ali Ünal)
Allah: yoktur O’ndan başka ilâh; Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir; Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır.
Âl-iİmrân / 2 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah, kendinden başka tanrı olmayan, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı, her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan yaratıcıdır!
Âl-iİmrân / 2 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-2) Elif, Lam, Mim. Allah ki kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. O, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olandır, (her şeyi) hakkıyla gözetip yönetendir.
Âl-iİmrân / 2 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Allâh O; tanrı ve tanrısallık yoktur, sadece "HÛ" (HÛ ismi, hüviyet-i Zât'a işaret eden isimdir ki birçok yerde önce "HÛ" denerek hüviyet-i Zât'ın âlemlerden ve tüm mânâlarla kayıtlanmaktan berî olduğu vurgulanır, sonra O'nda açığa çıkan bir özelliğe işaret eden isim belirtilir, sözü edilen konuya bağlı olarak); Hayy'dır (hayatın kendisidir) ve Kayyum'dur (âlemler O'nunla vücud bulur ve devam eder).
Âl-iİmrân / 2 - (Hasan Basri Çantay)
Allah o Allahdır ki kendinden başka hiç bir Tanrı yokdur, (O, zatî, ezelî ve ebedî haayat ile) diri (ve baakıy) dir. Zâtiyle, kemâliyle kaaimdir. (Yaratdıklarının her an tedbir-ü hıfzında yegâne haakimdir,her şey onunla kaaimdir).
Âl-iİmrân / 2 - (Hayrat Neşriyat)
Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (ezelî ve ebedî hayat sâhibi olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kaim olan)dır.
Âl-iİmrân / 2 - (Muhammed Esed)
ALLAH, Kendisinden başka ilah olmayan, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olan, her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan yaratıcı!
Âl-iİmrân / 2 - (Ömer Öngüt)
Allah O Allah'tır ki, kendinden başka hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. (Ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir. Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O'nunla kâimdir).
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ
Okunuşu: Nezzele aleykel kitâbe bil hakkı musaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzelet tevrâte vel incîl(incîle).
Âl-iİmrân / 3 - (Diyanet İşleri)
(3-4) O, sana Kitab’ı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. Furkan’ı da indirdi. Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 3 - (Abdullah Parlıyan)
Geçmişte vahyedilenlerden bu güne ulaşan, doğru haberleri doğrulayıcı olarak, bu kitabı sana parça parça indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O toplu halde indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ile İncil'i ve Furkan'ı indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Ahmed Hulusi)
Senin ellerin arasındaki, geçmişten gelen Hak bilgileri tasdikleyen bu Kitabı (Hakikat ve Sünnetullah bilgisini), Hakk'ın ta kendisi olarak, inzâl etti (bilincinde açığa çıkardı). Tevrat (Musa'ya gelen vahiyler) ve İncil'i (İsa'ya vahyolanı) de inzâl etmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Ahmet Tekin)
O sana kitabı, Kur’ân’ı, önceki kutsal kitaplara âit içinde nakledilenleri tasdik edici olarak, gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirmen için bölüm bölüm indirdi. Yazılı ve şifahî bilgileri, sünneti içeren Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Ali Bulaç)
O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Ali Fikri Yavuz)
(3-4) Allah Tealâ Kur’an’ı, önündeki kitapları da tasdîk edici olarak hak ile sana indirdi. Daha önce de insanlara hidayet için Tevrat’ı ve incîl’i indirmişti. Bir de hakkı bâtıldan ayıran kitaplar indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler (var ya), muhakkak onlara şiddetli bir azab vardır. Allah Aziz’dir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 3 - (Ali Ünal)
O, sana Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda, hak bir gaye için ve kendinden önce indirilen bütün kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici olarak fasıl fasıl indirmektedir; nitekim Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti,
Âl-iİmrân / 3 - (Bayraktar Bayraklı)
(3-4) Geçmişte vahyedilen vahiyleri tasdik eden bu ilâhî kelamı sana safha safha indiren O'dur. Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak yine Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmeye yarayan gerçeklik bilgisini de. Allah'ın âyetlerini inkâra şartlanmış olanlara gelince, onları acı bir azap beklemektedir; zira Allah kudret sahibidir, kötülüğü cezalandırandır.
Âl-iİmrân / 3 - (Bekir Sadak)
(3-4) Kendisinden onceki Kitablari tasdik eden Hak Kitab'i sana indirdi. Onceden insanlara yol gosterici olarak Tevrat ve Incil'i de indirmisti. O, dogruyu yanlistan ayiran Kitab'i indirdi. Dogrusu Allah'in ayetlerini inkar edenler icin siddetli azab vardir. Allah gucludur, mazlumlarin ocunu alir.
Âl-iİmrân / 3 - (Celal Yıldırım)
(3-4) Kendinden önceki (kitap)ları doğrulayan Kitab'ı hak ile O sana indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil'i indirmiştir. Doğruyu eğriden, hakkı bâtıldan ayıran (Kur'ân ya da Zebûr)u da O indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere herhalde şiddetli azâb vardır ve Allah çok güçlüdür, (zâlimlerden) öc almada intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 3 - (Cemal Külünkoğlu)
(Allah) Kendisinden önceki kitapları(n asıllarını) tasdik eden Hak Kitap'ı sana indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Diyanet İşleri (eski))
Kendisinden önceki Kitapları tasdik eden Hak Kitap'ı sana indirdi. Önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil'i de indirmişti. O, doğruyu yanlıştan ayıran Kitap'ı indirdi. Doğrusu Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli azab vardır. Allah güçlüdür, mazlumların öcünü alır.
Âl-iİmrân / 3 - (Diyanet Vakfi)
(3-4) (Resûlüm!) O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedricen indirmiş; daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ile İncil'i indirmişti. Furkan'ı da indirdi. Bilinmeli ki, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.
Âl-iİmrân / 3 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
(3-4) O, sana kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hak ile indirdi. Daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat'ı ve İncil'i de yine O indirmişti.. Evet bu Furkan'ı da O indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikamını alır.
Âl-iİmrân / 3 - (Harun Yıldırım)
O, sana kitab'ı kendisinden öncekileri doğrulayıcı olmak üzere hak ile kısım kısım indirdi. Tevrat ve İncil’i ise topyekün indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Hasan Basri Çantay)
(3-4) (Habîbim) O, sana Kitabı hak (ve) kendinden evvelkileri (de) tasdıyk edici olarak (tedricen) indirdi. Bundan evvel de Tevrat ile Incîli indirmişdi (ki onlar) insanlar için birer hidâyetdi. Hak ile baatılı ayırd eden (hüküm) leri de indirdi. Allanın (hak olan, mahz-ı hidâyet olan) âyetlerine küfredenler (yok mu?) onlar için pek çetin bir azâb vardır. Allah cezada amansız bir gaalib-i mutlakdır.
Âl-iİmrân / 3 - (Hayrat Neşriyat)
(3-4) (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce de, insanlara bir hidâyet olarak Tevrât ile İncîl’i indirdi, böylece Furkan’ı (hak ile bâtılı ayıran bütün kitabları) indirdi. Şübhesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler yok mu, onlar için pek şiddetli bir azab vardır. Hâlbuki Allah, Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, intikam sâhibi (yapılan haksızlıkları cezâsız bırakmayan)dır.
Âl-iİmrân / 3 - (Kadri Çelik)
Kendisinden öncekileri onaylayan kitabı, hak olarak sana indirdi. (Nitekim önceden de insanlara yol gösterici olarak) Tevrat ve İncil'i de indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Muhammed Esed)
(Geçmişte vahyedilenlerden) bugüne ulaşan doğru haberleri tasdik eden bu ilahi kelamı sana safha safha indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti;
Âl-iİmrân / 3 - (Mustafa İslamoğlu)
Önceki (vahiy)lerden bugüne ulaşan hakiketleri doğrulayan bu ilahi kelamı sana sapasağlam indiren O'dur; üstelik, Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmiştir
Âl-iİmrân / 3 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O Mabûd-i Kerîm, senin üzerine kitabı, kendisinden evvel (kitapları) musaddık olarak bihakkın tenzil etti. Tevrat ile İncil'i de inzal buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 3 - (Ömer Öngüt)
Sana Kitab'ı hak ile ve kendinden önceki kitapları doğrulayıcı olarak indirdi, Tevrat ve İncil'i de indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Seyyid Kutub)
Sana daha önceki semavi kitapları onaylayan hakk içerikli kitabı indirdi. Daha önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (Suat Yıldırım)
Sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur. Bundan önce de, insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncîl’i indirmişti.
Âl-iİmrân / 3 - (İskender Ali Mihr)
Sana, onların ellerindeki (kitapları) tasdik eden Kitab’ı (Kur’ânı) hak ile, kısım kısım (âyet âyet) indirdi. Ve Tevrat ve İncil’i de indirdi.
Âl-iİmrân / 3 - (İlyas Yorulmaz)
Allah, içindeki gerçeklerle birlikte, kendisinden öncekileri (kitapları) tasdik eden kitabı sana indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmişti.
مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللّهُ عَزِيزٌ ذُو انتِقَامٍ
Okunuşu: Min kablu huden lin nâsi ve enzelel furkân(furkâne), innellezîne keferû bi âyâtillâhi lehum azâbun şedîd(şedîdun), vallâhu azîzun zuntikâm(zuntikâmin).
Âl-iİmrân / 4 - (Diyanet İşleri)
(3-4) O, sana Kitab’ı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. Furkan’ı da indirdi. Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Evvelce, insanlara hidâyet olarak, gerçekle bâtılı ayırt eden kitabı da indirdi. Tanrı âyetlerine inanmayanlaradır çetin azap ve Allah öyle üstün bir kudret sahibidir ki aman vermez.
Âl-iİmrân / 4 - (Abdullah Parlıyan)
Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak; yine kitapları O indirmişti, doğruyla eğriyi birbirinden ayırt ettiren gerçeklik bilgisini de... Allah'ın ayetlerini örtbas edenlere gelince; onlara acı bir azap vardır. Allah daima üstün ve güçlüdür, aynı zamanda intikam da alandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Adem Uğur)
Daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Furkan'ı indirmiştir. Bilinmeli ki, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Ahmed Hulusi)
Önceden insanlara bir Hüda (hakikate erdirici, doğru yolu gösterici) olarak. Furkan'ı da (Hak ile bâtılı, hayr ile şerr olanı ayırt eden) inzâl etti. Muhakkak ki Allâh'ın işaretlerindeki varlığını (Esmâ'sının açığa çıkışı olan işaretleri) örten, inkâr edenler var ya, onlar için şiddetli bir azap vardır. Allâh Aziyz'dir, Züntikam'dır (yapılanın sonucunu acıma söz konusu olmaksızın yaşatan).
Âl-iİmrân / 4 - (Ahmet Tekin)
Önceki indirdiği kitaplar, insanların iyiliği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi idi. Şimdi de hakkı bâtıldan, helâli haramdan, imanı küfürden ayıran bilgileri içeren şeriatı, Kur’ân’ı indirdi.Allah’ın, Kur’ân’daki âyetlerini inkârda ısrar edenler, işte onlar için şiddetli bir azap vardır. Allah kudretli ve hükümrandır. Âyetlerini, Kur’ân’ını yalanlayanlara, Rasulüne muhalefet edenlere lâyık oldukları cezayı verir.
Âl-iİmrân / 4 - (Ahmet Varol)
O ikisini daha önce, insanlara bir hidayet rehberi olarak indirmişti. Yine O, doğruyu yanlıştan ayırıcı Kitab'ı (Furkan'ı) indirdi. [1] Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah yücedir, öç alıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Ali Bulaç)
Bundan (Kur'an'dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Ali Fikri Yavuz)
(3-4) Allah Tealâ Kur’an’ı, önündeki kitapları da tasdîk edici olarak hak ile sana indirdi. Daha önce de insanlara hidayet için Tevrat’ı ve incîl’i indirmişti. Bir de hakkı bâtıldan ayıran kitaplar indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler (var ya), muhakkak onlara şiddetli bir azab vardır. Allah Aziz’dir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Ali Ünal)
Daha önce insanlar için dupduru hidayet kaynağı olarak; ve (en son ve bağlayıcı mahiyette hakla bâtılı, doğru ile eğriyi ayıran ölçüler bütünü) Furkan’ı indirdi. Allah’ın (hak ve hidayet kaynağı) âyetlerini bile bile örtüp gizleyen ve kabul etmeyenler yok mu: onlar için pek çetin bir azap vardır. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; (bağışlanmaz türde ve bilhassa küfür gibi, şirk gibi en büyük zulme karşı) aman vermez mukabelesi olandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Bayraktar Bayraklı)
(3-4) Geçmişte vahyedilen vahiyleri tasdik eden bu ilâhî kelamı sana safha safha indiren O'dur. Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak yine Tevrat'ı ve İncil'i de O indirmişti. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmeye yarayan gerçeklik bilgisini de. Allah'ın âyetlerini inkâra şartlanmış olanlara gelince, onları acı bir azap beklemektedir; zira Allah kudret sahibidir, kötülüğü cezalandırandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Bekir Sadak)
(3-4) Kendisinden onceki Kitablari tasdik eden Hak Kitab'i sana indirdi. Onceden insanlara yol gosterici olarak Tevrat ve Incil'i de indirmisti. O, dogruyu yanlistan ayiran Kitab'i indirdi. Dogrusu Allah'in ayetlerini inkar edenler icin siddetli azab vardir. Allah gucludur, mazlumlarin ocunu alir.
Âl-iİmrân / 4 - (Celal Yıldırım)
(3-4) Kendinden önceki (kitap)ları doğrulayan Kitab'ı hak ile O sana indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve İncil'i indirmiştir. Doğruyu eğriden, hakkı bâtıldan ayıran (Kur'ân ya da Zebûr)u da O indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere herhalde şiddetli azâb vardır ve Allah çok güçlüdür, (zâlimlerden) öc almada intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Cemal Külünkoğlu)
(Onlar,) bu (Kur'an')dan önce insanlar için bir hidayetti. Furkan'ı (hak ile batılı birbirinden ayıran Kur'an'ı) da (böylece) indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak galiptir, intikam alıcıdır/hakkı teslim edicidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Diyanet İşleri (eski))
Kendisinden önceki Kitapları tasdik eden Hak Kitap'ı sana indirdi. Önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil'i de indirmişti. O, doğruyu yanlıştan ayıran Kitap'ı indirdi. Doğrusu Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli azab vardır. Allah güçlüdür, mazlumların öcünü alır.
Âl-iİmrân / 4 - (Diyanet Vakfi)
(3-4) (Resûlüm!) O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedricen indirmiş; daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ile İncil'i indirmişti. Furkan'ı da indirdi. Bilinmeli ki, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Edip Yüksel)
Bundan önce insanlara yol gösterici olarak... Yasalar kitabını indirdi. ALLAH'ın ayetlerini inkar edenlere çetin bir azap vardır. ALLAH Üstündür, Öc Alandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
(3-4) O, sana kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hak ile indirdi. Daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat'ı ve İncil'i de yine O indirmişti.. Evet bu Furkan'ı da O indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikamını alır.
Âl-iİmrân / 4 - (Gültekin Onan)
Bundan (Kuran'dan ) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Tanrı'nın ayetlerine küfredenler için şiddetli bir azab vardır. Tanrı güçlüdür, intikam alıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Harun Yıldırım)
Bundan önce insanlar için bir hidayet idiler. Furkan'ı da indirdi. Doğrusu Allah'ın ayetlerini inkar eden kimseler var ya, onlar için çok şiddetli bir azap vardır. Şüphesiz Allah Aziz’dir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Hasan Basri Çantay)
(3-4) (Habîbim) O, sana Kitabı hak (ve) kendinden evvelkileri (de) tasdıyk edici olarak (tedricen) indirdi. Bundan evvel de Tevrat ile Incîli indirmişdi (ki onlar) insanlar için birer hidâyetdi. Hak ile baatılı ayırd eden (hüküm) leri de indirdi. Allanın (hak olan, mahz-ı hidâyet olan) âyetlerine küfredenler (yok mu?) onlar için pek çetin bir azâb vardır. Allah cezada amansız bir gaalib-i mutlakdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Hayrat Neşriyat)
(3-4) (O,) sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı), kendinden öncekileri (diğer kitabları) tasdîk edici olarak hak ile indirdi; daha önce de, insanlara bir hidâyet olarak Tevrât ile İncîl’i indirdi, böylece Furkan’ı (hak ile bâtılı ayıran bütün kitabları) indirdi. Şübhesiz Allah’ın âyetlerini inkâr edenler yok mu, onlar için pek şiddetli bir azab vardır. Hâlbuki Allah, Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, intikam sâhibi (yapılan haksızlıkları cezâsız bırakmayan)dır.
Âl-iİmrân / 4 - (İbni Kesir)
Daha önce. İnsanlara yol gösterici olarak. Furkan'ı da indirdi. Muhakkak ki Allah'ın ayetlerini inkar edenler için, gerçekten şiddetli azab vardır. Allah, Aziz'dir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Kadri Çelik)
Önceden insanlara hidayet olarak (Tevrat ve İncil'i indirmişken, şimdi de), Furkan'ı (hakkı batıldan ayıran Kur'an'ı) indirdi. Doğrusu Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah üstün güç sahibidir, intikam alıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Muhammed Esed)
Geçmişte insanlığa yol gösterici olarak; yine O indirmişti, doğruyla eğriyi birbirinden ayırd etmeye yarayan gerçeklik bilgisini... Allah'ın mesajlarını inkara şartlanmış olanlara gelince; onları acı bir azap beklemektedir: Zira Allah kudret sahibidir, kötülüğü cezalandırandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Mustafa İslamoğlu)
geçmişte insanlığa yol gösterici olarak, yine hakkı batıldan kesin hatlarla ayıran mesajı da O indirmiştir. Allah'ın mesajlarını inkar eden kemselere gelince: Onlar için şiddetli bir azap vardır; zira Allah üstün ve yüce olandır, insana yaptıklarının acısını tattırandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Daha evvel, nâsa hidâyet olarak ve Furkan'ı da inzal buyurdu. O kimseler ki, Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkar ettiler, onlar için şüphe yok ki, şedîd bir azap vardır. Ve Allah Teâlâ azîzdir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Ömer Öngüt)
Daha önce insanlara hidayet yolunu gösterici olarak Furkan'ı indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah Azîz'dir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Şaban Piriş)
Daha önce, insanlar için yol gösterici ve hakkı batıldan ayıran /Furkanı da indirmişti. Allah’ın ayetlerini inkâr edenlere/tanımayanlara şiddetli bir azap vardır. Allah güçlüdür, cezalandırıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Sadık Türkmen)
Daha önce, insanlar için hidayet (hayat rehberi) olarak; Furkan’ı (doğru ile yanlış arasındaki farkı göstereni) indirmişti. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için pek çetin azap vardır. Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Seyyid Kutub)
Doğru ile eğriyi birbirinden ayıran bu kitabı da aynı amaçla indirdi. Allah'ın ayetlerini inkâr edenleri ağır bir azap beklemektedir. Hiç kuşkusuz Allah üstün iradeli ve intikam alıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Suat Yıldırım)
Doğruyu eğriden, hakkı batıldan ayırd eden Furkanı da indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere pek çetin bir azap vardır. Öyle ya, Allah daima azîzdir (mutlak galiptir, mazlumların) intikamını alır.
Âl-iİmrân / 4 - (Süleyman Ateş)
Daha önce, insanlara yol gösterici olarak, Furkan(doğruyu ve eğriyi birbirinden ayırdeden Kitap)ı da indirdi, Muhakkak ki Allâh'ın âyetlerini tanımayanlar için çetin bir azâb vardır. Allâh dâimâ üstündür ve öc alandır.
Âl-iİmrân / 4 - (Tefhim-ul Kuran)
(Ki onlar) Bundan önce insanlar için bir hidayetti. Doğruyu yanlıştan ayıran (furkan) ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır.
Âl-iİmrân / 4 - (Ümit Şimşek)
Bunları daha önce insanlar için birer hidayet rehberi olarak indirdiği gibi, hak ile bâtılı birbirinden ayırt eden Furkan'ı da indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Çünkü Allah'ın kudreti herşeye üstündür ve O, zulmü cezasız bırakmayan bir intikam sahibidir.
Âl-iİmrân / 4 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Daha önce insanlara bir yol gösterici olarak Furkan'ı da indirdi. Şu bir gerçek ki, Allah'ın ayetlerini örtüp inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Ve Allah hem Azîz'dir hem intikam alıcı...
Âl-iİmrân / 4 - (İskender Ali Mihr)
Daha önce insanlar için, hidayete erdirici olarak (Tevrat’ı ve İncil’i indirdi) ve (sonra da) Furkan’ı (Hak ile bâtılı ayıran Kur’ân’ı) indirdi. Muhakkak ki onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler. Onlar için şiddetli azap vardır. Ve Allah Azîz’dir, intikam sahibidir (intikam alandır).
Âl-iİmrân / 4 - (İlyas Yorulmaz)
İnsanları, doğru yola iletmesi için, doğru ve yanlışları ayıran kitabıda daha önce indirmişdi. Muhakkak ki Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için çok şiddetli bir azap olup, Allah çok güçlü olan ve intikam sahibidir.
إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء
Okunuşu: İnnallâhe lâ yahfâ aleyhi şey’un fîl ardı ve lâ fîs semâ’(semâi).
Âl-iİmrân / 5 - (Ahmed Hulusi)
İşte Allâh! Semâda (gökte - bilinç boyutunda - melekî boyutta - maddenin hakikati kuantsal boyutta) ve arzda (madde boyutunda - bedende - yeryüzünde) hiçbir şey O'na (hafî) gizli değildir! (Çünkü O Esmâ'sı itibarıyla her "şey"in hakikatidir. Ki gizlilik veya açıklık şey'iyet için söz konusudur. )
هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاء لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Okunuşu: Huvellezî yusavvirukum fîl erhâmi keyfe yeşâ’(yeşâu), lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Âl-iİmrân / 6 - (Diyanet İşleri)
O, sizi rahimlerde, dilediği gibi şekillendirendir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Adem Uğur)
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Ahmed Hulusi)
Sizi rahimlerde (ana karnında - Rahıymiyetinde - varlığınızı oluşturan Esmâ mertebesinde) dilediği gibi şekillendiren (oluşturan - programlayan) "HÛ"dur! Tanrı yoktur sadece "HÛ"; Aziyz'dir, Hakiym'dir.
Âl-iİmrân / 6 - (Ahmet Tekin)
O, size, rahimlerde, sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun biçimde, şekil, çehre ve vücut hatları verendir. Hak ilâh yalnızca O’dur. Kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Âl-iİmrân / 6 - (Ali Bulaç)
Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O'dur. O'ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Ali Ünal)
O’dur rahimlerde size dilediği şekli veren. Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
Âl-iİmrân / 6 - (Celal Yıldırım)
Ana rahminde sizi dilediği (hikmet ve kanunla) şekillendiren O'dur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur; ancak O vardır. O çok güçlüdür, çok üstündür; yüce hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Gültekin Onan)
Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Hasan Basri Çantay)
Döl yataklarında size nasıl dilerse öyle kılık veren Odur. Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. (O), mutlak gaalibdir. Yegâne hüküm ve hikmet saahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Hayrat Neşriyat)
Sizi (ana) rahimler(in)de nasıl dilerse (öyle) şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur; (O,) Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Âl-iİmrân / 6 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O, o Halık-ı Zîşandır ki, sizleri döl yataklarında dilediği gibi tasvir eder. O azîz, hakîm olan Allah Teâlâ'dan başka Ma'bûdü'n bi'l hakk yoktur.
Âl-iİmrân / 6 - (Ömer Öngüt)
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O Azîz'dir, hükmünde hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Suat Yıldırım)
O’dur ki annelerinizin rahimlerinde size dilediği şekli verir. O’ndan başka tanrı yoktur. azîzdir, hakîmdir. (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Âl-iİmrân / 6 - (Tefhim-ul Kuran)
Döl yataklarında size dilediği gibi sûret veren O'dur. O'ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (Ümit Şimşek)
Rahimlerde size dilediği gibi bir şekil veren Odur. Ondan başka tanrı yoktur; O herşeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 6 - (İlyas Yorulmaz)
Ana rahminde sizi dilediği gibi şekillendiren, kendisinden başka ilahın olmadığı, yegane güçün kaynağı ve her şeyin hükmünü veren Allah dır.
هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ
Okunuşu: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
Âl-iİmrân / 7 - (Diyanet İşleri)
O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Öyle bir Tanrı'dır ki sana kitap indirdi. Onun bir kısmı, mânası-apaçık âyetlerdir ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli mânalara benzerlik gösterir âyetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onları tevil etmek için mânaları açık olmayan âyetlere uyarlar. Halbuki onların tevilini ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünemez.
Âl-iİmrân / 7 - (Abdullah Parlıyan)
Kitabı sana indiren O'dur. O'nun bazı ayetleri muhkem yani manası apaçık ayetlerdir ki, bunlar kitabın esası ve anasıdır. Diğerleri benzeşen yani müteşabihtirler. Kalpleri gerçeklerden sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştıracak şeyler bulmak için ve ona keyfî anlamlar yüklemek amacıyla kitabın müteşabih denilen kısmına uyarlar. Oysa Allah'tan başka kimse onun kesin yorumunu bilemez. Bu yüzden, bilgide derinleşenler şöyle derler: “Biz ona inanırız, onun tamamı Rabbimizdendir. Derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders almasa da.”
Âl-iİmrân / 7 - (Adem Uğur)
Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Ahmed Hulusi)
"HÛ"dur; ki sana inzâl ettiği BİLGİ (Kitap) işaretlerinin bir kısmı muhkemdir (açık - net anlaşılır hükümler ihtiva eden), bilginin (Kitabın) anası - temelidir; diğerleri de müteşabihâttır (teşbih - misal benzetme yollu anlatım). Kalplerinde zey (art niyetli, olayı saptırmak isteyen düşünceye sahip) olan kişiler, fitne amaçlı tevilini (yorumunu - neye işaret ettiğini) yapmak üzere müteşabih olanlarıyla hükmederler. Bunların tevilini (kesin olarak ne kastedildiğini) ancak Allâh bilir. İlimde Rasih olanlar (derinlikli düşünenler): "İman ettik, onların tamamı Rabbimizin indîndendir" derler. Öze ermişlerden (Ulül Elbab) başkası bunu anlayamaz.
Âl-iİmrân / 7 - (Ahmet Tekin)
O, kitabı, Kur’ân’ı sana indirendir. Onun, Kur’ân’ın bir kısım âyetleri muhkemdir. Bunlar Kur’ân’ın, bütün kutsal kitapların esasıdır, levh-i Mahfuzda yazılı temel kurallardır. Diğerleri de insanlığın devamlı çoğalan meselelerine çözüm getirmeye müsait, birden fazla mânaya açık, müteşabih âyetlerdir.Akılları, kalpleri sapmaya meyilli, kötü niyetli olanlar, sırf fitne çıkarmak, ortalık bulandırmak, kelimelere keyfî anlamlar yükleyerek te’vil yapıp kafa karıştırmak arzusunda oldukları için, müteşabih âyetlerin peşine takılırlar. Halbuki onun te’vilini ancak Allah ve ilimde yüksek pâye elde eden âdil, objektif düşünen ilim adamları bilir. Onlar:'Kur’ân’a inandık, muhkem de, müteşabih de hepsi Rabbimiz tarafından indirilmiştir' derler. Bu inceliği ancak akıl ve vicdan sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Ahmet Varol)
Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondaki bir kısım ayetler Kitab'ın temelini oluşturan kesin anlamlı ayetlerdir. Diğerleri ise müteşabih (birden fazla anlama gelebilen) ayetlerdir. Kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, bozgunculuk yapmak ve kendilerine göre yorumlamak amacıyla müteşabih olan ayetlerin üzerine düşerler. Onların yorumunu (tam ve doğru olarak) Allah'tan başka kimse bilemez. İlimde derinleşmiş olanlar ise 'Bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır' derler. Şu var ki, akıl sahiplerinin dışındakiler bunlardan ibret almazlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Ali Bulaç)
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Ali Fikri Yavuz)
Sana Kur’anı indiren O’dur. Bunun bir kısım âyetleri açık ve kesindir. Bunlar Kur’ân’ın esasıdır. Diğer bir kısım âyetler de vardır ki, (onların mânası sizce anlaşılmaz) müteşâbihtirler. (1) İşte, kalblerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’ân’ın müteşâbih âyetlerine uyarlar. Halbuki, o müteşabihin te’vilini yalnız Allah bilir. İlimde kökleşmiş ve metin olmuş kimseler ise: “- Biz ona (manâsı anlaşılmıyan müteşabihe) inandık; açık ve kapalı bütün âyetler Rabbimiz tarafındandır”, derler. Bunları ancak akılları tam olanlar iyice düşünür.
Âl-iİmrân / 7 - (Ali Ünal)
O’dur Sana (bu mucize) Kitabı indiren: onda muhkem âyetler vardır ki, onlar Kitab’ın anasıdır; diğer âyetleri ise müteşabihtir. Fakat kalblerinde eğrilik olanlar, nasıl fitne çıkarıp insanları saptırırız, nasıl onun (gaye ve arzumuza göre) bir te’vilini bulabiliriz diye müteşabih olanların peşine düşerler. Halbuki onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde kökleşip derinleşenler de, “Biz, o Kitabın tamamına inandık, (muhkemiyle, müteşabihiyle) hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. İşte, ancak gerçek akıl ve idrak sahipleridir ki, düşünür ve gerekli dersi alırlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Bayraktar Bayraklı)
Sana kitabı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkem/anlamları tam bilinen olduğundan kitabın esasını teşkil ederler; diğerleri de müteşâbihtir/araştırılarak manaları bilinecek olan tabiat kanunlarıdır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu açıklamak için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun açıklamasını ancak Allah ve “ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır” diyen ilimde yüksek payeye erişenler bilir. Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.[50]
Âl-iİmrân / 7 - (Bekir Sadak)
Sana Kitab'i indiren O'dur. Onda Kitab'in temeli olan kesin anlamli ayetler vardir, digerleri de cesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne cikarmak, kendilerine gore yorumlamak icin onlarin cesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir. limde derinlesmis olanlar: «Ona inandik, hepsi Rabbimiz'in katindandir» derler. Bunu ancak akil sahipleri dusunebilirler.
Âl-iİmrân / 7 - (Celal Yıldırım)
O ki, Kitab'ı sana indirdi; ondan bir kısmı muhkem (mânası açık, yorum götürmez, şüpheye yer vermez açıklıkta) âyetlerdir ki, bunlar Kitab'ın anasıdır. Diğer bir kısmı ise müteşâbih (mânası kapalı, yorum isteyen) âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak, (kendi çıkarına uygun) yorumda bulunmak için Kitab'ın müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşenler ise, «Ona inandık, hepsi de Rabbimizin katından (indirilme)dir» derler. (Bu hakikatleri) ancak akıl sahipleri düşünebilir..
Âl-iİmrân / 7 - (Cemal Külünkoğlu)
Sana Kitabı indiren O'dur. O'nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar, kitabın anası (temeli)dir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir (ki onlar da yoruma açıktır). Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, fitne çıkarmak ve (kendi isteklerine göre olmadık) yorumlar yapmak için ondan müteşabih ayetlerin ardına düşerler. Oysa onun kesin anlamını Allah'tan başkası bilmez. Bu yüzden ilimde derinleşenler: “Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır” derler. Derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan öğüt alıp düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Diyanet İşleri (eski))
Sana Kitap'ı indiren O'dur. Onda Kitap'ın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz'in katındandır' derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünür;
Âl-iİmrân / 7 - (Diyanet Vakfi)
Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Edip Yüksel)
O ki sana bu kitabı indirdi. Onun bazı ayetleri kesin anlamlıdır (muhkem), ki bunlar kitabın özüdür. Diğerleri de benzer anlamlıdır (müteşabih). Kalplerinde hastalık bulunanlar, insanları şaşırtmak ve farklı anlam vermek için benzer anlamlı olanlarının ardına düşerler. Onların gerçek anlamını ise kimse bilmez, ancak istisnadır ALLAH ve derin bilgiye sahip olanlar 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır,' derler. Akıl ve anlayış sahiplerinden başkası öğüt almaz.
Âl-iİmrân / 7 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Odur indiren sana bu muazzam kitabı: bunun bir kısım âyatı vardır muhkemat: onlar «ümmülkitab» ana kitab, diğer bir takımları da müteşabihattır, amma kalblerinde bir yamıklık bulunanlar sade onun müteşabih olanlarının ardına düşerler: fitne aramak, te'vilini aramak için, halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir, ilimde rüsuhu olanlar da derler ki: amenna hepsi rabbımızdan, maamafih özü temiz olanlardan başkası düşünemez.
Âl-iİmrân / 7 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Sana bu muazzam kitabı indiren O'dur. O'nun bir kısmı anlamları kesin olup kitabın temelini oluşturan ayetlerdir. Diğer bir takımları da anlamları benzeşik olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak ve keyiflerince yorumlamak için sadece anlamı benzeşiklerin ardına düşerler. Halbuki, onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: «İnandık, hepsi Rabbimizdendir.» derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez.
Âl-iİmrân / 7 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, «Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.» derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Gültekin Onan)
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (ümmülkitabi) (olan) bir kısım ayetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Tanrı'dan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Harun Yıldırım)
O sana kitab'ı indirendir. Ondaki ayetlerin bir kısmı muhkemdir ki onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtirler. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onun tevlini aramak için müteşabih olanlarına tabi olurlar. Onun tevilini Allah'tan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar da derler ki: "Biz, ona iman ettik; hepsi Rabbimizin katındandır. Akıl sahiplerinden başkası düşünmez."
Âl-iİmrân / 7 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) sana Kitabı indiren odur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar Kitabın anası (temeli) dir. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (ötekini berikini sapdırmak) ve (kendi arzularına göre) onun te'vîline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Halbuki onun te'vilini Allahdan başkası bilmez, ilimde yüksek payeye erenler ise: Biz Ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır» derler. (Bunları) salim akıllardan başkası iyice düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Hayrat Neşriyat)
Sana Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indiren O’dur; onun bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih (âyetler)dir. Ama kalblerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onun te’vîlini aramak için hemen ondan müteşâbih olanının peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir. İlimde râsih (derinleşmiş) olanlar da.(Onlar:) '(Biz) ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!' derler (ve o gizli hakikati izhâr ederler). Ve (ondan, selîm) akıl sâhiblerinden başkası ibret almaz.
Âl-iİmrân / 7 - (İbni Kesir)
Sana kitabı indiren O’dur. Onda bir kısmı, muhkem -ki bunlar kitabın özüdür.- bir kısmı da müteşabih ayetler vardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun tevilini yapmak için onun müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa, onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise “Biz, ona iman ettik, onun hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Kadri Çelik)
Sana kitabı indiren O'dur. Ondan bazısı kitabın temeli olan muhkem ayetlerdir, diğerleri de müteşabihlerdir. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak ve tevil etmek için müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa onların tevilini ancak Allah bilir. İlimde derince kökleşmiş olanlar ise, “Ona inandık, (muhkem ve müteşabih) hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir.
Âl-iİmrân / 7 - (Muhammed Esed)
İlahi kelamın özü olan açık ve kesin hükümlü mesajlar ile müteşabihleri kapsayan bu ilahi kelamı sana bahşeden O'dur. Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları karıştır(acak şeyler bul)mak için ve ona (keyfi) anlamlar yüklemek amacıyla ilahi kelamın müteşabih olarak ifade edilen kısmına uyarlar; oysa Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez. Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: "Biz ona inanırız: (ilahi kelamın) tümü Rabbimizdendir; derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders almasa da."
Âl-iİmrân / 7 - (Mustafa İslamoğlu)
Yine O'dur sana İlahi Kelam'ı indiren. O'nun ayetlerinden bir kısmının hükmü kesin ve nettir; bunlar İlahi Kelam'ın anasıdır. Gerisi de müteşabihlerden oluşmuştur. Kalplerinde yamukluk bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve tevil etmek amacıyla, onun müteşabih olan kısmının peşine düşerler. Oysa onun gerçek te'vilini kimse bilmez, yalnızca Allah (bilir); ve ilimde derinleşenler derler ki: "Biz ona inanırız, tümü Rabbimizin katındandır. Derin kavrayış sahiplerinden başkası bu gerçeği fark edemese de."
Âl-iİmrân / 7 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O mabûd-i kadimdir ki, senin üzerine Kur'an'ı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler fitne aramak ve onu te'vil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşâbih olanına ittiba ederler. Halbuki, onun te'vilini Allah Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sahibi olanlar ise «Biz ona imân ettik, hepsi de Rabbimizin cânibindendir,» derler. (Bunları) Tam akıllı zâtlardan başkası tezekkür edemez.
Âl-iİmrân / 7 - (Ömer Öngüt)
Sana Kitab'ı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir, mânâsı açık ve kesindir. Bunlar kitabın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir (birbirine benzer çeşitli mânâlar taşır). Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve kendilerine göre yorumlamak için onun benzer âyetlerinin üzerlerine düşerler. Oysa onun te'vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: “O'na inandık, hepsi Rabbimizin katındandır. ” derler. Bunu ancak akl-ı selim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz.
Âl-iİmrân / 7 - (Şaban Piriş)
Sana kitabı indiren O’dur. Onda bir kısmı, muhkem -ki bunlar kitabın özüdür.- bir kısmı da müteşabih ayetler vardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun tevilini yapmak için onun müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa, onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise “Biz, ona iman ettik, onun hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Sadık Türkmen)
Sana kitabı indiren de O’dur. Ondan bazı ayetler muhkemdir (manâsı açık) ki, onlar kitabın anasıdır, diğerleri de müteşâbihtir (zamanla açıklanacak olandır). kendilerince yorumlamak için, onun müteşâbihlerine yönelirler. Müteşabih ayetlerin, tevilini/yorumunu/neyi anlatmak istediğini Allah bilir. İlim’de derinleşenler: “Biz buna inandık, hepsi de Rabbimizin katındandır” derler. Neden muhkem ve müteşabih ayetler olduğunu ancak, aklı selîm (aklını kullanan ilim) sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Seyyid Kutub)
Sana bu Kitab'ı indiren O'dur. Bu Kitab'ın bir kısım ayetleri kesin anlamlı (muhkem)dir, bunlar onun özünü oluştururlar. Diğer kısmı da birden çok anlamlı (müteşabih)dir. Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve keyfi yorumlar yapmak amacı ile bu kitabın birden çok anlamlı ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onların yorumunu sadece Allah bilir. Köklü bilgiye sahip olanlar ise «Bu Kitab 'a inandık, O bütünü ile Allah katından gelmiştir» derler. Bunu ancak aklı başında olanlar düşünebilirler.
Âl-iİmrân / 7 - (Suat Yıldırım)
Bu muazzam kitabı sana indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar Kitabın esasıdır. Âyetlerin bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptırmak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih kısmına tutunup onlarla uğraşır dururlar. Halbuki onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde ileri gidenler: "Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir." derler. Bunları ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Süleyman Ateş)
Kitabı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri muhkemdir (ki) onlar Kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbih(birbirine benzeyen, sonucu tam bilinmeyen)dir. Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğra(yıp belâlarını bul)mak için onun müteşâbih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun te'vili(uyardığı sonucun ne zaman gerçekleşeceği)ni Allah'tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler: "Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır" derler. Sağduyu sâhiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz.
Âl-iİmrân / 7 - (Tefhim-ul Kuran)
Sana Kitabı indiren O'dur. Ondan, kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri de benzeşen (müteşabih) lerdir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne (ve karışıklık) çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun yorumunu Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: «Biz ona inandık, onun tümü Rabbimizin katındandır.» derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
Âl-iİmrân / 7 - (Ümit Şimşek)
Sana kitabı indiren de odur. O kitaptan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar kitabın anasıdır; diğer bir kısmı da müteşabihattır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için müteşabih olanın peşine takılır da onu kendince yorumlamaya uğraşır. Oysa onların kesin yorumunu Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinlik sahibi olanlar ise, 'Biz ona inandık; hepsi Rabbimizin katındandır' derler. Fakat bunu ancak selim akıl sahipleri düşünüp anlar.
Âl-iİmrân / 7 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kitap'ı sana indiren O'dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap'ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun yorumuna öncelik tanımak için Kitap'ın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır." derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.
Âl-iİmrân / 7 - (İskender Ali Mihr)
Kitab’ı sana indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab’ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te’vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O’na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl’elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).
Âl-iİmrân / 7 - (İlyas Yorulmaz)
Sana kitabı indiren O dur. Kitabın içinde açık anlaşılır (muhkemat) ayetler vardır ki, bunlar kitabın genelini teşkil ederler. Diğerleri de müteşabih ayetler (Mecaz, deyim, teşbih ve atasözleri gibi anlatımlar) dir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu istedikleri gibi yorumlamak için, Kur’an içindeki müteşabih ayetlere uyarlar. Müteşabih ayetlerin tevilini Allah ve ilimde kendini geliştirmiş (Arap dilinde uzmanlaşmış ve dilin özelliklerini bilen) alimler bilir. “O na iman ettik, ayetlerin hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Ancak akıl sahipleri böyle düşünürler.
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
Okunuşu: Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh(rahmeten), inneke entel vehhâb(vehhâbu).
Âl-iİmrân / 8 - (Diyanet İşleri)
(Onlar şöyle yakarırlar): “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”
Âl-iİmrân / 8 - (Abdullah Parlıyan)
O derin kavrayış sahipleri şöyle yakarırlar: “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi bu gerçeklerden bir daha saptırma, katından bize rahmet ver, şüphesiz bağışı ençok olan sensin sen.”
Âl-iİmrân / 8 - (Adem Uğur)
(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.
Âl-iİmrân / 8 - (Ahmed Hulusi)
Rabbimiz, bize hidâyet ettikten (hakikati gösterip idrak ettirdikten) sonra şuurumuzu (nefsaniyete - egoya) döndürme ve bize ledünnünden bir rahmet bağışla. Muhakkak sen Vehhab'sın.
Âl-iİmrân / 8 - (Ahmet Tekin)
'Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra, akıllarımızı, gönüllerimizi haktan ayırma. Bize kendi katından rahmet ihsan eyle. Şüphesiz Sen, bol ihsan sahibi Sensin'
Âl-iİmrân / 8 - (Ahmet Varol)
'Ey Rabbimiz bizi hidayete eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma ve bize kendi katından bir rahmet ver. Şüphesiz ki, sen pek çok ihsan sahibi olansın.'
Âl-iİmrân / 8 - (Ali Bulaç)
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen."
Âl-iİmrân / 8 - (Ali Fikri Yavuz)
Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma; katından bize bir rahmet ihsan et! Şüphesiz ki sen, çok çok bağışlayansın.
Âl-iİmrân / 8 - (Ali Ünal)
(Ve o gerçek akıl ve idrak sahipleri, şöyle yalvarırlar): “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi eğriltme ve (Rabbimiz, Sen’in rahmetin olmadan ayakta kalmamız mümkün değildir; o halde) bize Kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz ki Vehhâb (bağışı pek bol olan)’sın Sen.
Âl-iİmrân / 8 - (Bekir Sadak)
Rabbimiz! Bizi dogru yola erdirdikten sonra kalblerimizi egriltme, katindan bize rahmet bagisla; suphesiz Sen sonsuz bagista bulunansin.
Âl-iİmrân / 8 - (Celal Yıldırım)
Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi meylettirip saptırma. Kendi katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz ki Sen (evet) Sen çokça bağışta bulunansın.
Âl-iİmrân / 8 - (Cemal Külünkoğlu)
(Onlar derler ki): “Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma! Yüce katından bir rahmet ver! Kuşkusuz sen çok bağışlayansın.”
Âl-iİmrân / 8 - (Diyanet Vakfi)
(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.
Âl-iİmrân / 8 - (Edip Yüksel)
'Rabbimiz, bizi doğruya ulaştırdıktan sonra kalplerimizin eğrilmesine izin verme. Üzerimize rahmetini yağdır; kuşkusuz sen Bağışta Bulunansın.'
Âl-iİmrân / 8 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ya rabbena bizleri hidayetine irdirdikten sonra kalblerimizi yamıltma da ledünnünden bize bir rahmet ihsan eyle, şüphesiz sensin bütün dilekleri veren vehhab sen.
Âl-iİmrân / 8 - (Gültekin Onan)
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan sensin sen."
Âl-iİmrân / 8 - (Harun Yıldırım)
“Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize katından bir rahmet bahşet; şüphesiz Vehhab olan sensin, yalnız sen!”
Âl-iİmrân / 8 - (Hasan Basri Çantay)
Ey Rabbimiz, bizi doğru yola iletdikden sonra kalblerimizi (Hakdan) sapdırma. Bize kendi canibinden bir rahmet ver. Şübhesiz bağışı en çok olan Sensin Sen.
Âl-iİmrân / 8 - (Hayrat Neşriyat)
(Hem onlar derler ki:) 'Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizi(haktan) eğriltme! Ve bize, tarafından bir rahmet ihsân eyle! Şübhesiz ki Vehhâb (çok ihsân edici) olan, ancak sensin!'
Âl-iİmrân / 8 - (İbni Kesir)
Ey Rabbımız; bizi, hidayetine erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme. Katında bize rehmet lutfet. Şüphesiz en çok lütfeden Sen'sin Sen.
Âl-iİmrân / 8 - (Kadri Çelik)
Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme ve katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz çok bağışlayan sensin.
Âl-iİmrân / 8 - (Muhammed Esed)
"Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi hakikatten (bir daha) saptırma ve bize rahmetini bağışla: Sensin (hakiki) Lütuf Sahibi."
Âl-iİmrân / 8 - (Mustafa İslamoğlu)
"Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve bize katından bir rahmet bahşet: çünkü yalnızca Sensin hiç karşılıksız sınırsızca lutfeden."
Âl-iİmrân / 8 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan sonra kalplerimizi (haktan) saptırma ve kendi cânib-i izzetinden bizlere bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki vehhâb olan ancak Sen'sin.
Âl-iİmrân / 8 - (Ömer Öngüt)
(Onlar şöyle yalvarırlar): “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırıp döndürme. Bize kendi nezdinden bir rahmet ver. Şüphesiz ki bağışı en bol olan sensin. ”
Âl-iİmrân / 8 - (Şaban Piriş)
Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi eğriltme. Bize katından rahmet bahşet, şüphesiz sen, bol bol bağışlayansın.
Âl-iİmrân / 8 - (Sadık Türkmen)
(onlar şöyle yalvarırlar): “Rabbimiz! Biz hidayeti (doğru hayat rehberini) anladıktan sonra kalplerimizi eğriltmek istemiyoruz! Bize katından bir rahmet (iyilik) bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşedensin.”
Âl-iİmrân / 8 - (Seyyid Kutub)
(Böyleleri şöyle der): «Ey Rabbimiz, bizleri doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma, bize katından rahmet bağışla, kuşkusuz sen bağışı bol olansın.
Âl-iİmrân / 8 - (Suat Yıldırım)
(ve şöyle yalvarırlar:) "Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!"
Âl-iİmrân / 8 - (Süleyman Ateş)
(Onlar derler ki): "Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış yapansın."
Âl-iİmrân / 8 - (Tefhim-ul Kuran)
«Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve yanından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.»
Âl-iİmrân / 8 - (Ümit Şimşek)
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen."
Âl-iİmrân / 8 - (İskender Ali Mihr)
Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra, kalplerimizi saptırma. Senin katından bize vehbi olarak rahmet bağışla. Muhakkak ki sen, Vehhab’sın (vehbi olarak bağışlayansın).
Âl-iİmrân / 8 - (İlyas Yorulmaz)
Akıl sahipleri “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi kaydırma, katından bize (kalplerimizin kaymaması için) rahmet bağışla, en çok bağışlayan sensin” diye dua ederler.
رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
Okunuşu: Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîh(fîhî), innallâhe lâ yuhliful mîâd(mîâde).
Âl-iİmrân / 9 - (Abdullah Parlıyan)
“Ey Rabbimiz! Geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde, mutlaka insanları bir araya toplayacaksın. Allah sözünü yerine getirmekten asla kaçınmaz.”
Âl-iİmrân / 9 - (Adem Uğur)
Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla sözünden dönmez.
Âl-iİmrân / 9 - (Ahmed Hulusi)
"Rabbimiz, muhakkak ki sen, oluşacağı konusunda şek, şüphe olmayan süreçte insanları cem edeceksin. Şüphesiz ki Allâh vaadinden dönmez. "
Âl-iİmrân / 9 - (Ahmet Tekin)
'Ey Rabbimiz, gerçekleşeceği, hesapların görüleceği konusunda şüphe olmayan bir gün dolayısıyle Sen bütün insanları mutlaka toplayacaksın. Allah, belirlenmiş hesap gününü gerçekleştirme sözünden dönmeyecek ve ertelemeyecektir.'
Âl-iİmrân / 9 - (Ahmet Varol)
'Ey Rabbimiz! Muhakkak sen insanları, geleceğinde şüphe olmayan bir günde biraraya getireceksin. Şüphe yok ki, Allah verdiği sözden dönmez.'
Âl-iİmrân / 9 - (Ali Bulaç)
"Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, va'dinden cayıp dönmez."
Âl-iİmrân / 9 - (Ali Fikri Yavuz)
Rabbimiz! Muhakkak ki sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez. (1) Müteşâbih: Kasd olunan mânayı bilmek, mümkün olmayan Kur’ân-ı Kerimdeki âyetlere denir. Müteşabih iki nevidir: Lâfzı müteşâbih olan âyet ki, bundan hiç bir mâna anaşılmaz. Sûrelerin evvelinde bulunan Sâd Tâ-hâ gibi (Mukattaa) harfler. Anlamı müteşâbih olan âyet ki, zâhiri mânasını kasdetmek muhâldır. Allah’ın eli, onların elleri üstündedir. Bû âyet-i kerimeye böyle mâna vermek muhâldır. Çünkü, Allah’ın eli olamaz. Ancak, el ya kudret ile tevil edilir, ya da Allah tarafından murad edilen mânaya inanç beslenir.
Âl-iİmrân / 9 - (Ali Ünal)
“Rabbimiz, Sen, insanları geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde mutlaka bir araya toplayacaksın. Hiç kuşkusuz Allah, verdiği sözden dönmez.”
Âl-iİmrân / 9 - (Bekir Sadak)
Rabbimiz! Dogrusu gelecegi suphe goturmeyen gunde, insanlari toplayacak olan Sensin. suphesiz ki Allah verdigi sozden caymaz.*
Âl-iİmrân / 9 - (Celal Yıldırım)
Rabbimiz! Şüphesiz ki (meydana gelmesinde) hiç şüphe olmayan (Kıyamet) gününde insanları toplayan Sensin. Doğrusu Allah va'dinden caymaz..
Âl-iİmrân / 9 - (Gültekin Onan)
"Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Tanrı, va'dinden cayıp dönmez".
Âl-iİmrân / 9 - (Harun Yıldırım)
“Rabbimiz! Muhakkak ki sen, kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olansın. Doğrusu Allah, vaadinden dönmez!"
Âl-iİmrân / 9 - (Hayrat Neşriyat)
'Rabbimiz! Hakkında şübhe olmayan (geleceği muhakkak) bir günde insanları bir araya getirici olan muhakkak ki sensin!' Şübhesiz Allah, va'dinden dönmez.
Âl-iİmrân / 9 - (İbni Kesir)
Ey Rabbımız; muhakkak ki geleceğinden şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak Sen'sin. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez.
Âl-iİmrân / 9 - (Kadri Çelik)
Rabbimiz! Kesinlikle geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan sensin. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz.
Âl-iİmrân / 9 - (Muhammed Esed)
"Ey Rabbimiz! (Geleceğine) hiç şüphe olmayan o Gün'ü görüp yaşamaları için mutlaka insanlığı bir araya toplayacaksın: Allah vaadini yerine getirmekten asla kaçınmaz."
Âl-iİmrân / 9 - (Ömer Öngüt)
“Ey Rabbimiz! Gelmesinde aslâ şüphe olmayan bir günde sen insanları mutlaka toplayacaksın. ” Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez.
Âl-iİmrân / 9 - (Seyyid Kutub)
Ey Rabbimiz, sen geleceği kuşkusuz olan bir günde insanları kesinlikle biraraya getireceksin. Hiç şüphesiz Allah sözünden caymaz.
Âl-iİmrân / 9 - (Ümit Şimşek)
Rabbimiz! Geleceğinde kuşku olmayan bir günde insanları huzurunda toplayacak olan da Sensin. Şüphesiz ki Allah sözünden asla dönmez.
Âl-iİmrân / 9 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ey Rabbimiz! Sen Câmî'sin; insanları varlığında kuşku bulunmayan bir günde mutlaka toplayacaksın. Allah, sözünü yerine getireceği yer ve zamanı asla şaşırmaz.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ
Okunuşu: İnnellezîne keferû len tuğniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ûlâike hum vekûdun nâr(nâri).
Âl-iİmrân / 10 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere gelince, onların ne malları, ne de çocukları, Allah'a karşı kendilerini hiçbir şekilde koruyamayacaktır. İşte onlardır ateşin yakıtı olanlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Adem Uğur)
Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar cehennemin yakıtıdır.
Âl-iİmrân / 10 - (Ahmed Hulusi)
Muhakkak ki kâfirlere (inkârcılara), Allâh'tan açığa çıkacak şeye karşı ne malları ne de evlatları yarar sağlamaz. Bunlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Ahmet Tekin)
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhüdünü, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuuraltına itip örtbas ederek Allah’ı, peygamberlerini ve Allah’a imanın gerektirdiği esasları inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin ne malları, ne evlâtları Allah’tan gelecek bir şeyi, bir cezayı asla engelleyemeyecektir. Onlar, işte onlar ateşin yakıtıdır.
Âl-iİmrân / 10 - (Ahmet Varol)
Kâfirlerin malları ve çocukları Allah'a (Allah katından gelecek azaba) karşı kendilerine bir şey sağlamayacaktır. İşte bunlar ateşin yakıtlarıdır.
Âl-iİmrân / 10 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiç bir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Ali Fikri Yavuz)
Şu (mal ve evlâtlarıyla öğünen ve peygamberin mal ve evlâdı yoktur, diye dil uzatan) kâfirler var ya! Muhakkak ki onlardan ne malları, ne de evlâdları, Allah’dan gelecek hiç bir azâbı geri çeviremez; ve işte onlar, cehennemde ateşin çırasıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Ali Ünal)
O küfredenlerin malları da çocukları da Allah karşısında kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlardır Ateş’in yakıtı olanlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Celal Yıldırım)
Şüphesiz ki o küfredenlerin (hakkı inkâr edip sapıklıkta kalanların) ne malları, ne de çocukları onları Allah yanında hiçbir şey ile müstağni kılıp (O'nun vereceği cezadan) kurtaramıyacaktır. İşte onlar ateşin yakıtlarıdır.
Âl-iİmrân / 10 - (Cemal Külünkoğlu)
İnkârcılara gelince; dünya malları da çocukları da Allah katında onlara en ufak bir yarar sağlamayacaktır. İşte onlardır (yaptıkları yüzünden cehennemde) ateşin yakıtı olanlar!
Âl-iİmrân / 10 - (Diyanet Vakfi)
Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar cehennemin yakıtıdır.
Âl-iİmrân / 10 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz kafirler, onların malları da, çocukları da kendilerine Tanrı'dan (gelecek azaba karşı) hiç bir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Harun Yıldırım)
Doğrusu küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseler var ya; onların malları da çocukları da Allah'tan olan hiçbir şeyi kendilerinden asla uzaklaştıramazlar! İşte onlar, ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Hasan Basri Çantay)
O küfredenler (yok mu?), ne malları, ne evlâdları Allah yanında onları hiç bir şeyden asla kurtaramaz, işte onlar, (evet) onlar ateşin yakacağıdır.
Âl-iİmrân / 10 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâdları, Allah’(ın azâbın)a karşı kendilerine hiçbir şeyle fayda vermeyecektir! (Cehennem) ateşin(in) yakacağı olanlar da işte ancak onlardır.
Âl-iİmrân / 10 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz küfre sapanlar (var ya), onların malları da, çocukları da kendilerini Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şeyden müstağni kılmaz ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Muhammed Esed)
Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, ne dünya malları ne de çocukları Allah'a karşı onlara en ufak bir fayda sağlamaz: İşte onlardır ateşin yakıtı olanlar!
Âl-iİmrân / 10 - (Mustafa İslamoğlu)
Küfre saplananlara gelince: ne malları ne de çocukları, onlara Allah'tan gelecek bir azap karşısında hiçbir yarar sağlamaz: işte ateşin yakıtı olanlar da onlardır.
Âl-iİmrân / 10 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O kimseler ki kâfir oldular, onların malları ve evlatları onlar için Allah Teâlâ'nın nezdinde hiçbir fayda vermez ve onlar işte ateşin çırasıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Ömer Öngüt)
İnkâr edenler var ya, onların ne malları ne de çocukları Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamaz. Onlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Şaban Piriş)
Şüphesiz kafir olanlar, onların malları da, çocukları da Allah’a karşı zerre kadar kendilerine fayda sağlamayacaktır. İşte bunlar, ateşin yakıtı olanlardır.
Âl-iİmrân / 10 - (Seyyid Kutub)
Kafirlere gelince onların ne malları ve ne de evlatları Allah'ın karşısında hiç bir işlerine yaramaz. Onlar Cehennem ateşinin yakacağıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Suat Yıldırım)
Dini inkâr edenlerin ne malları ne de evlatları, müstahak olmaları sebebiyle Allah’ın vereceği cezayı önlemede, kendilerine asla fayda veremezler. İşte onlar cehennemin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Tefhim-ul Kuran)
Şüphesiz küfredenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan (gelecek azaba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Ümit Şimşek)
İnkâr edenlere gelince, Allah'ın azabından kurtulmak için ne mallarından bir yarar görürler, ne evlâtlarından. Onlar Cehennem ateşinin çırasıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Küfre sapanlara gelince, onların malları da çocukları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, işte onlar, ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Allah’tan gelen bir şeye (azaba) karşı, kâfirlere, onların malları ve evlâtları asla bir fayda vermez. Ve işte onlar, onlar ateşin yakıtıdırlar.
Âl-iİmrân / 10 - (İlyas Yorulmaz)
Gerçekleri inkâr edenlere gelince, malları ve evlatları, Allah’ın katında onlar için hiçbir şeye fayda sağlamayacak. İşte onlar ateşin yakıtıdırlar.
كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمُ اللّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ
Okunuşu: Ke de’bi âli fir’avne, vellezîne min kablihim kezzebû bi âyâtinâ, fe ehazehumullâhu bi zunûbihim vallâhu şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Âl-iİmrân / 11 - (Diyanet İşleri)
(Bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah, azabı çok şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Abdullah Parlıyan)
Firavun halkının ve onlardan önce yaşayanların başına gelenlerin aynısı, onların başına da gelecek, onlar mesajlarımızı yalanladılar ve Allah günahlarından dolayı onları yakaladı. Allah'ın Cezası pek şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Adem Uğur)
(Onların yolu) Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Ahmed Hulusi)
(Onların gidişatı) tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin gidişatı gibi. . . (Onlar) işaretlerimizi (Esmâ'nın açığa çıkışı olan işaretleri) yalanlamışlardı. Allâh da onları bu suçlarıyla yakalayıverdi. Allâh Şediyd ül 'Ikab'dır (yapılan suçun hak ettiği karşılığı vermede çok şiddetlidir).
Âl-iİmrân / 11 - (Ahmet Tekin)
İnkârda ısrar edenlerin halleri, Firavun hanedanının, devlet görevlilerinin, yandaşlarının ve onlardan öncekilerin hallerine, davranışına benziyor. Onlar âyetlerimizi, Kur’ân’ı yalanladılar. Bunun üzerine Allah, işledikleri günâhlar sebebiyle onları suçüstü yakaladı. Allah onlara, âyetlerinin inkâr edilme suçuna denk âdil ceza verme gücüne sahiptir.
Âl-iİmrân / 11 - (Ahmet Varol)
Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan önce geçmiş olanlar gibi ki, onlar bizim ayetlerimizi inkar ettiler; Allah da günahlarından dolayı onları yakaladı. [2] Allah cezası çok şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Ali Bulaç)
Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar, böylece Allah günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Allah, (cezayla) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Ali Fikri Yavuz)
O kâfirlerin Râsûlüllah’ı tekzipleri, tıpkı Firavun hânedânının ve onlardan öncekilerin tutumu gibidir. Onlar, bizim âyetlerimizi yalanladılar da Allah, yaptıkları günahlar sebebiyle kendilerini enseledi. Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Ali Ünal)
Tıpkı Firavun oligarşisiyle daha öncekilerin durumu gibi: âyetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, günahları sebebiyle kendilerini kıskıvrak yakalayıvermişti. Allah, cezalandırması çok çetin olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Bayraktar Bayraklı)
İnkârcıların yolu Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar; Allah da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Bekir Sadak)
Bunlarin tutumu, Firavun ailesinin ve onlardan oncekilerin tutumu gibi ki, ayetlerimizi yalanladilar da Allah onlari gunahlarindan dolayi yok etti. Allah'in cezalandirmasi siddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Celal Yıldırım)
(Evet, bunların gidişi ve tutumu) Fir'avn'ın aile ve yoldaşlarının ve onlardan öncekilerin tutumuna benzer ki âyetlerimizi yalanladılar da bu yüzden Allah onları günahlarıyla yakalayıp (cezalandırdı). Allah'ın cezası pek şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Cemal Külünkoğlu)
Bunların tutumu, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin tutumu gibidir. Onlar ayetlerimizi yalanladılar da Allah onları günahlarından dolayı helak etti. Allah'ın cezalandırması şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Diyanet İşleri (eski))
Bunların tutumu, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin tutumu gibi ki, ayetlerimizi yalanladılar da Allah onları günahlarından dolayı yok (helak) etti. Allah'ın cezalandırması şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Diyanet Vakfi)
(Onların yolu) Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Edip Yüksel)
Firavun'un halkı veya onlardan öncekilerin durumu gibi... Ayetlerimizi (vahiy ve mucizelerimizi) yalanladılar ve ALLAH da onları suçüstü yakaladı. ALLAH'ın cezalandırması şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Gidişatları, Firavun soyunun ve daha öncekilerin gidişatı gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalan saymışlardı. Bunun üzerine Allah da onları işledikleri günahlar yüzünden yakalayıp alaşağı etti. Allah, cezası çetin olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Gültekin Onan)
Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar, böylece Tanrı günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Tanrı, (cezayla) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Harun Yıldırım)
Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin adeti gibi, bizim ayetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıverdi. Doğrusu Allah, azabı şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Hasan Basri Çantay)
(Onların gidişi) tıbkı Fir'avn haanedânının ve onlardan evvel gelenlerin gidişi gibidir. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar da Allah da kendilerini günâhları yüzünden yakalayıverdi. Allah, cezası pek çetin olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Hayrat Neşriyat)
(Bunların âdeti) Fir'avun ehlinin ve onlardan öncekilerin âdeti gibidir. (Onlar da)âyetlerimizi yalanlamışlardı. Allah da onları, günahları sebebi ile yakalayıvermişti. Allah ise, azâbı pek şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (İbni Kesir)
Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin yaptığı gibi. Onlar ayetlerimizi yalanladılar da Allah günahlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah azabı çok şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Kadri Çelik)
(Bunların durumu,) Ayetlerimizi yalanlayan ve Allah'ın da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdiği Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Allah, cezası çetin olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Muhammed Esed)
Firavun halkının ve onlardan önce yaşayanların başına gelenlerin aynısı (onların başına da gelecek): Onlar mesajlarımızı yalanladılar ve Allah günahlarından dolayı onları hesaba çekti: çünkü Allah karşılık vermede şedittir.
Âl-iİmrân / 11 - (Mustafa İslamoğlu)
(Onların gidişatı da) tıpkı Firavun toplumu ve onlardan öncekilerin gidişatı gibi: mesajlarımızı yalanladılar ve Allah da onları günahları nedeniyle (suçüstü) yakalayıverdi: Allah pek şiddetli cezalandırandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onların bu gidişi, tıpkı âl-i Fir'avun'un ve ondan evvelki kimselerin gidişi gibidir ki bizim âyetlerimizi tekzîp ettiler. Allah Teâlâ da onları günahları sebebiyle yakaladı. Ve Allah Teâlâ Şedîdü'l-İkab'tır.
Âl-iİmrân / 11 - (Ömer Öngüt)
(Kâfirlerin gidişatı) tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar âyetlerimizi yalanladılar, Allah da onları günahları ile yakaladı. Allah'ın azabı çok şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Şaban Piriş)
Tıpkı Firavun Hanedanı ve onlardan öncekilerin gidişi (tavırları) gibi ayetlerimizi yalanladılar da Allah da onları günahları sebebiyle cezalandırdı. Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Sadık Türkmen)
(bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Ayetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah azabı çok şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Seyyid Kutub)
Tıpkı Firavunoğulları gibi, daha öncekilerin durumu gibi. Onlar ayetlerimizi yalanladılar. Allah da günahları yüzünden onların yakalarına yapıştı. Hiç kuşkusuz Allah'ın azabı ağırdır.
Âl-iİmrân / 11 - (Suat Yıldırım)
Tıpkı Firavun taraftarlarının ve onlardan daha öncekilerin gidişi gibi. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini cürümleri sebebiyle kıskıvrak yakaladı. Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Süleyman Ateş)
Fir'avn âilesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Onlar da âyetlerimizi yalanladılar. Allâh da onları günâhlarıyla yakaladı. Allâh'ın cezâsı çetindir.
Âl-iİmrân / 11 - (Tefhim-ul Kuran)
Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar, böylece Allah günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (Ümit Şimşek)
Tıpkı Firavun ehli ile daha öncekilerin durumu gibi. Onlar da âyetlerimizi yalanlamışlardı. Derken Allah onları günahlarıyla yakalayıverdi. Allah'ın ise cezası pek şiddetlidir.
Âl-iİmrân / 11 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Ayetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, onları günahları yüzünden yakalamıştı. Allah, cezayı çok şiddetli vermektedir.
Âl-iİmrân / 11 - (İskender Ali Mihr)
(Onların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Âyetlerimizi yalanladılar, bunun üzerine Allah, onları günahları sebebiyle yakaladı. Ve Allah ikâbı (azabı) şiddetli olandır.
Âl-iİmrân / 11 - (İlyas Yorulmaz)
Onlardan önceki firavun ailesinin durumu gibi, hani onlar Allah’ın ayetlerini yalanlamışlardı, sonra Allah onları günahları ile birlikte yakalamıştı. Allah’ın hesabı çok çetindir.
قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
Okunuşu: Kul lillezîne keferû se tuglebûne ve tuhşerûne ilâ cehennem(cehenneme), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
Âl-iİmrân / 12 - (Abdullah Parlıyan)
Ey peygamber! Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere de ki: “Siz kısa zamanda bu dünyada yenilgiye uğrayacaksınız, ahirette de cehenneme sürüleceksiniz. Ne kötü yataktır orası.”
Âl-iİmrân / 12 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü bir yerdir!
Âl-iİmrân / 12 - (Ahmet Tekin)
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, kâfirlere:'Yenilgiye uğrayacaksınız, toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne kötü bir mekândır.' de.
Âl-iİmrân / 12 - (Ali Bulaç)
İnkâr edenlere de ki: "Yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz." Ne kötü yataktır o.
Âl-iİmrân / 12 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey Rasûlüm, o kâfir olan Yahudî’lere de ki; “-Siz muhakkak mağlûp olacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. O cehennem ne kötü bir yerdir!...
Âl-iİmrân / 12 - (Ali Ünal)
(Din’i tahrif etmek ve insanları saptırmak için Kitap’taki müteşabih âyetlerin peşine düşen ve onları keyiflerince yorumlamaya kalkan Kaynuka Oğulları Yahudilerinden) o küfredenlere de ki: “Yakında mağlûp edilecek ve topluca Cehennem’e sürüleceksiniz; ne fena yataktır o!”
Âl-iİmrân / 12 - (Muhammed Esed)
Hakikati inkara şartlanmış olanlara de ki: "Siz (teslim olup) boyun eğecek ve cehenneme toplanacaksınız, ne kötü bir mesken(dir o)!"
Âl-iİmrân / 12 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Kâfirlere de ki: Yakında yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme sürükleneceksiniz. Orası ne kötü bir kalma yeridir!
Âl-iİmrân / 12 - (Şaban Piriş)
(İnkar edenlere) de ki: -Yakında yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz, orası ne kötü yerleşme yeridir.
Âl-iİmrân / 12 - (Sadık Türkmen)
Inkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena kalınacak yerdir!”
Âl-iİmrân / 12 - (İlyas Yorulmaz)
Gerçekleri kabul etmeyenlere deki “Allah sizi perişan edecek (mağlup olacaksınız) ve cehennemde toplanılacaksınız. (Bilseniz) Orası ne kötü yer.
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَأُخْرَى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَارِ
Okunuşu: Kad kâne lekum âyetun fî fieteynil tekatâ fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’yel ayn(ayni), vallâhu yûeyyidu bi nasrihî men yeşâ’(yeşâu) inne fî zâlike le ibreten li ulîl ebsâr(ebsâri).
Âl-iİmrân / 13 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz, karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu. Öteki ise kâfirdi. (Onları) göz bakışıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da dilediğini yardımıyla destekliyordu. Basireti olanlar için bunda elbette ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İbretti size birbirleriyle karşılaşan o iki bölüğün hali. Bir bölük, Allah yolunda savaşmadaydı, öbürüyse kâfirdi ve inananları, gözleriyle iki misli görmedeydiler. Allah, dilediğini yardımıyla kuvvetlendirir ve şüphe yok ki bunda, görenlere kesin bir ibret var.
Âl-iİmrân / 13 - (Abdullah Parlıyan)
Savaşta karşı karşıya gelen şu iki orduda, sizin için bir ibret vardı. Bir gurup Allah için savaşırken, diğeri O'nu inkâr ediyordu. Öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleri ile görüyorlardı. Gerçekten Allah dilediğini yardımıyla destekler. Bunda görecek gözleri olan herkes için muhakkak bir ders vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Adem Uğur)
(Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ahmed Hulusi)
Hakikat ki; sizin için, karşı karşıya gelmiş iki topluluğun hâlinde bir işaret - ibret vardı; bir topluluk Allâh için vuruşurken, diğerleri kâfirdi ve onları gözleriyle kendilerinin iki misli olarak görüyorlardı. Allâh dilediğini yardımıyla destekler. Muhakkak bunda basîret sahipleri için büyük ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ahmet Tekin)
Bedir’de karşı karşıya gelen iki orduda sizin için ibretler vardır. Biri Allah yolunda, İslâm uğrunda çarpışan bir ordu, diğeri de kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfir bir ordu. Kâfirler, (üçte birleri kadar olan) Allah yolunda savaşanları, göz kararıyla, kendilerinin iki misli olduğunu görüyorlardı. Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri yardımıyla destekler. Elbette bunda, basiret sahipleri için büyük bir ibret, bir uyarı vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ahmet Varol)
Birbirleriyle karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için ibret vardır. Bir topluluk Allah yolunda çarpışmaktaydı, diğer topluluk ise kâfirdi. Allah yolunda çarpışanlar ötekileri gözleriyle açıkça kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Allah dilediğini kendi yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda görebilenler için ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ali Bulaç)
Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ali Fikri Yavuz)
(Bedir savaşında) karşılaşan iki birlik hakkında, size muhakkak bir alâmet (Peygamberin doğruluğuna bir nişâne) olmuştur. Bir birlik (ki mü’minler), Allah yolunda çarpışıyordu; diğeri de kâfirdi. Mü’minler kâfirleri gözgöre kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediğine yardımı ile zafer verir. Şüphesiz bunda (azı çoğa üstün getirmekte) anlayış sahibi olanlar için kesin bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ali Ünal)
(Bedir’de) karşı karşıya gelen o iki toplulukta sizin için hiç şüphesiz bir ibret vardı: bir topluluk Allah yolunda savaşırken, diğeri kâfirdi ve (savaş esnasında karşılarındaki mü’minleri) baş gözleriyle olduklarının iki katı görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler ve güçlendirir. Elbette bunda görecek gözleri olanlar için kesin bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Bayraktar Bayraklı)
Savaşta/Bedir'de karşı karşıya gelen iki orduda sizin için bir işaret vardır. Ordunun biri Allah için savaşırken, diğeri O'nu inkâr ediyordu. Gözleriyle diğer tarafı kendilerinin iki misli gördüler. Ama Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Elbette bunda basiret/aydınlık sahipleri için bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Bekir Sadak)
Karsi karsiya gelen iki toplulugun durumlarinda sizin icin ibret vardir; biri Allah yolunda savasanlardir, digeri, inkarcilardir ki, bunlar karsi tarafi gozleriyle kendilerinin iki misli goruyorlardi. Allah diledigini yardimiyla destekler. Bunda gorebilenler icin ibret vardir.
Âl-iİmrân / 13 - (Celal Yıldırım)
(Bedir Savaşında) karşılaşan iki topluluk hakkında sizin için herhalde açık belge ve bir ibret (tablosu) vardır: Biri Allah yolunda savaşıyor, diğeri küfür içinde bulunuyordu. Allah yolunda savaşanları kendilerine oranla gözleriyle iki kat görüyorlardı (Veya Allah yolunda savaşanlar karşı tarafı kendilerine nisbetle iki misli görüyorlardı). Allah dilediğini yardımıyla destekler; şüphesiz ki, bunda görebilenler için ibret ve öğüt vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Cemal Külünkoğlu)
(Bedir'de savaş için) karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için ibret vardır. Onlardan bir grup Allah için savaşırken diğeri O'nu inkâr ediyordu. (İnkârcılar inananları) göz bakışıyla kendilerinin iki misli görüyordu. Allah da (faydalı çalışmalarından dolayı) dilediğini yardımıyla destekliyordu. Muhakkak bunda, (hakikat) gözü açık olanlar için (alınacak) bir ders vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Diyanet İşleri (eski))
Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır; biri Allah yolunda savaşanlardır, diğeri inkarcılardır ki, bunlar karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Bunda görebilenler için ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Diyanet Vakfi)
(Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Edip Yüksel)
Karşılaşan iki orduda sizin için bir ders var. Ordulardan birisi ALLAH yolunda savaşırken diğeri de inkarcı idi. Onları (inananları), gözleriyle kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. ALLAH dilediğini zaferle destekler. Bunda görüş sahipleri için bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Muhakkak bir âyet oldu size: çarpışan iki cemi'yette: Bir cem'iyet Allah yolunda vuruşuyordu, diğeri de kâfir: Onları göz göre göre kendilerinin iki misli görüyorlardı, Allah da nusratiyle dilediğini te'yid buyuruyordu, görecek gözleri olanlar için elbette bunda şüphesiz bir ibret var.
Âl-iİmrân / 13 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Şüphesiz çarpışan iki topluluğun durumunda size bir ibret vardı. Bir topluluk Allah yolunda vuruşuyordu, diğeri de kafirdi ve onları göz göre göre kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da yardımıyla dilediğini kuvvetlendiriyordu. Elbette gören göze sahip olanlara bunda şüphesiz bir ders vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Hiç şüphesiz karşı karşıya gelen iki toplulukta size bir âyet, bir işaret ve ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, öbürü de kâfirdi ve karşılarındakini göz kararıyla kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah da gönderdiği yardımla dilediğini destekliyordu. Gören gözleri olanlar için elbette bunda apaçık bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Gültekin Onan)
Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet vardır. Bir topluluk, Tanrı yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Tanrı, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Harun Yıldırım)
Muhakkak ki karşılaşan iki toplulukta sizin için bir ayet vardır. Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu. Diğeri ise kafirdi. Onları göz görüşüyle kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Doğrusu Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır…
Âl-iİmrân / 13 - (Hasan Basri Çantay)
(Bedir muhaarebesinde) karşılaşan iki cem'iyyet hakkında sizin için muhakkak bir ibret vardı. (Onlardan) bir cem'iyyet Allah yolunda döğüşüyordu, diğeri ise kâfirdi. Onlar öbürlerini (müslümanları) dış gözleriyle kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Allah, kimi dilerse onu yardımıyle destekler. Şübhesiz bunda kalb gözleri açık olanlar için kat'i bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Hayrat Neşriyat)
(Bedir’de) karşılaşan iki cemâatte elbette sizin için bir delil vardır. Bir cemâat Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi ki, (kendi) göz görüş(ler)iyle onları (o mü’minleri, karşılarında) kendilerinin iki misli olarak görüyorlardı. Çünki Allah, dilediği kimseye yardımı ile kuvvet verir. Muhakkak ki bunda, basîret sâhibleri için gerçekten bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (İbni Kesir)
Karşılaşan iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır. Biri, Allah yolunda döğüşüyordu. Diğeri ise, kafirdi. Onlar, öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Görebilenler için bunda ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Kadri Çelik)
(Bedir savaşında) Karşı karşıya gelen iki topluluğun halinde sizin için ibret vardır; biri Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfirdi. (Bu kâfirler) Karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Muhammed Esed)
Savaşta karşı karşıya gelen iki orduda sizin için bir işaret vardı: bir ordu Allah için savaşırken diğeri O'nu inkar ediyordu. (Öncekiler,) kendi gözleriyle diğer tarafı kendilerinin iki misli (kalabalık) gördüler: Ama Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Bakın, bunda görecek gözleri olan herkes için muhakkak bir ders vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Mustafa İslamoğlu)
Karşı karşıya gelen iki orduda sizin için bir mesaj vardı: Bir ordu Allah yolunda savaşıyor, diğeri ise inkarında direniyordu. Onlar ötekilerin iki misli olduğunu kendi gözleriyle görüyorlardı: Ama Allah dilediğini yardımıyla güçlendirir. İşte bu olayda basiret sahipleri için elbette ibretler vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Şüphe yok ki sizin için iki fırkada bir alâmet vardır. Bir fırka Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi. Onları göz göre göre kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah Teâlâ ise dilediğini nusretiyle teyid buyurur. Şüphe yok ki bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ömer Öngüt)
(Bedir'de) karşı karşıya gelen bu iki topluluğun durumlarında sizin için mühim bir ibret vardır. Biri Allah yolunda savaşıyor, diğeri küfür içinde bulunuyordu. Onlar öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Bunda görebilenler için ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Şaban Piriş)
Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için bir ayet vardır. Bunlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kafir idi. Gözleriyle onların kendilerinin iki misli olduklarını görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Bunda, gören göze sahip olanlar için gerçekten ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Sadık Türkmen)
Şüphesiz karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için, bir ibret vardır: Bir topluluk, Allah yolunda eziyete uğradıkları için çarpışıyordu. Saldırgan kâfirler; savaş başladıktan sonra, (Müminleri) kendilerinin iki katı görüyorlardı.[*] Basireti olanlar için bunda elbette ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Seyyid Kutub)
(Bedir savaşında) karşılaşan iki grubun durumunda sizin için ibret dersi vardır. Taraflardan biri Allah yolunda savaşıyordu, öbürü ise kafirdi ve karşı tarafı gözleri ile kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Hiç kuşkusuz Allah dilediğini yardımı ile destekler. Bu olayda basiret sahipleri hesabına ibret dersi vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Suat Yıldırım)
Birbiriyle karşılaşan iki toplulukta size büyük bir ibret vardı: Bunlardan biri Allah yolunda vuruşuyordu. Diğeri ise kâfir idi. O kâfirler Müslümanları, bizzat gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediği kimseleri nusratıyla destekler. Elbette bunda görecek gözleri olanlar için alınacak ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Süleyman Ateş)
Karşılaşan şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Bir topluluk Allâh yolunda çarpışıyordu, öteki de nankördü, onları, gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allâh dilediğini yardımıyle destekler. Elbette (bunda) gözleri olanlar için bir ibret vardı.
Âl-iİmrân / 13 - (Tefhim-ul Kuran)
Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda vuruşuyordu, diğeri ise kâfirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Ümit Şimşek)
Birbiriyle karşılaşan iki orduda sizin için bir âyet vardı. Onlardan biri Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfirdi. Kâfirler, mü'minleri kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğine nusretiyle böyle kuvvet verir. Bunda da gören göz sahipleri için elbette bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yüz yüze gelen şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır: Biri Allah yolunda çarpışıyordu; ötekisi küfre batmıştı. Allah yolunda çarpışanları, kafa gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah, öz yardımıyla dilediğini destekler. İşte bunda, gözleri olanlar için gerçek bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (İskender Ali Mihr)
(Bedir savaşında) çarpışan iki fırka, sizin için bir ibret olmuştur. Bir fırka Allah’ın yolunda savaşıyor ve diğeri kâfir olan (fırka), onları (bizzat) gözleri ile kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah dilediğini, kendi yardımı ile destekler. Muhakkak ki bunda, ulûl ebsar (basîret sahipleri) için mutlaka ibret vardır.
Âl-iİmrân / 13 - (İlyas Yorulmaz)
İki toplumun savaş için karşı karşıya gelişinde sizin için bir ibret var. Bir taraf Allah yolunda savaşıyor, diğer tarafta ise inkârcılar var. Allah yolunda savaşanları, çıplak gözle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediklerini yardımıyla güçlendirir. Bunda görmesini bilenler için ibretler vardır.
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ
Okunuşu: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
Âl-iİmrân / 14 - (Diyanet İşleri)
Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, güzel ve cins atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı insanların aşırı sevgisi vardır ve bu sevgi, insanlar için bezetilmiş bir sevgidir. Fakat bunlar, dünya yaşayışına ait birer matahtan ibarettir. Sonucu varılıp gidilecek yerin güzelliğiyse ancak Tanrı katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Abdullah Parlıyan)
Kadınlara, çocuklara, altun ve gümüş cinsinden birikmiş hazinelere, soylu atlara, sığırlara, ekintarlabağ bahçe gibi arazilere yönelik dünyevi zevkler, insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bu zevkler bu dünya hayatının geçici şeyleridir. Ama varılacak yerin en güzeli, Allah katında olandır.
Âl-iİmrân / 14 - (Adem Uğur)
Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ahmed Hulusi)
İnsanlara süslü gösterilerek, kadınlara, çocuklara, kantar kantar altına ve gümüşe, soylu atlara, sığırlara, ekinlere şehvetli bir düşkünlük oluşturulmuştur. Oysa bunlar geçici dünya zevkleridir. Allâh ise. . . Varılacak en güzel hedef O'nun indîndedir.
Âl-iİmrân / 14 - (Ahmet Tekin)
Gönül okşayan nefsanî arzular, özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, soylu, alnı akıtmalı, ayakları sekili, eğitimli, asil, nişanlı yılkı atlara, sağmal hayvanlara, ekinlere, gelire, kazanca düşkünlük, insanlara, süslenip güzel gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ahmet Varol)
Kadınlara, oğullara, tartılarca yığılmış altın ve gümüşe, nişanlı atlara, hayvanlara ve ekinlere yönelik tutkudan ileri gelen sevgi insanlara çekici gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının geçimlikleridir. Varılacak yerlerin güzel olanı ise Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ali Bulaç)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ali Fikri Yavuz)
İnsanlara, kadınlar, oğullar, altın ve gümüşten istiflenmiş yığınlar, yaylıma salınmış (güzel) atlar, davarlar ve ekinlerden yana nefsin isteklerine muhabbet, süslenip bezendi. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici menfaatıdır. Halbuki sonuç güzelliği Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ali Ünal)
İnsanlar, mahiyetleri itibariyle, (bilhassa erkekler için olmak üzere) kadınlardan, evlâttan, kantar kantar altın ve gümüşten (yığın yığın paradan), salma güzel atlardan, (davarlar ve sığır gibi) ehlî hayvanlardan, ekinler ve kazançtan yana şiddetli tutku ve beklentiler içindedirler. Oysa bunlar, dünya hayatının geçimliğinden ibaret olup, takip edilmesi gereken gerçek hedef ve gayenin güzel olanı Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Bayraktar Bayraklı)
Kadınlara, çocuklara, altın ve gümüş cinsinden birikmiş hazinelere, soylu atlara, sığırlara ve arazilere yönelik dünyevî zevkler insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bu zevkler bu dünya hayatında tadılabilir; ama mutlu son, Allah katında olanıdır.
Âl-iİmrân / 14 - (Bekir Sadak)
Kadinlara, ogullara, kantar kantar altin ve gumuse, nisanli atlar ve develere, ekinlere karsi asiri sevgi beslemek insanlara guzel gosterilmistir. Bunlar dunya hayatinin nimetleridir, oysa gidilecek yerin guzeli Allah katindadir.
Âl-iİmrân / 14 - (Celal Yıldırım)
İnsanlara; kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten, salma atlar ve develer ile ekinlerden gönül çekici, şehvete seslenici bazı şeyler süslenmiştir. Bunlar dünya hayatının yararlanılacak geçici şeyleridir. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Cemal Külünkoğlu)
Kadınlar, oğullar, altın ve gümüş (cinsin)den birikmiş hazineler, soylu atlar, sığırlar, arazilere yönelik tutku ve dünyevî zevkler insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Diyanet İşleri (eski))
Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Diyanet Vakfi)
Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Edip Yüksel)
Kadınları, çocukları, yığınlarla altın ve gümüşü, eğitilmiş atları, davarları ve ekinleri sevmek gibi zevkler insanlara alımlı görünür. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa gidilecek en güzel yer ALLAH katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
İnsanlara: Kadınlar, oğullar, yüklerle altun ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden şehevat sevgisi bezendi; fakat bunlar Dünya hayatın geçici metâ'ı, halbuki Allah, akıbet güzelliği onun yanındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
İnsanlara, kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, cins atlar, davarlar, ekinler gibi zevklerin sevgisi, çekici hale getirildi. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici nimetleridir. Oysa Allah, akibet güzelliği, O'nun yanındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Gültekin Onan)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl güzel dönüş-yeri (meab) Tanrı katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Harun Yıldırım)
Kadınlar, oğullar, altın ve gümüşten yığın yığın biriktirilmiş mallar, salma atlar, sağmal hayvanlar ve ekinlere duyulan şehvetlerin sevgisi insanlara süslü kılınmıştır. İşte bunlar dünya hayatının metaıdır; varılacak güzel yer ise Allah katındadır…
Âl-iİmrân / 14 - (Hasan Basri Çantay)
Kadınlara, oğullara, yığın yığın birikdirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, (deve, sığır, koyun, keçi gibi) hayvanlara, ekinlere olan ihtiraskârâne sevgi insanlar için bezenib süslenmişdir. Bunlar, dünyâ hayaatının (geçici) birer fâidesidir. Allah (a gelince) nihayet dönüb varılacak yerin bütün güzelliği Onun nezdindedir.
Âl-iİmrân / 14 - (Hayrat Neşriyat)
Kadınlar, oğullar, yığılmış yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, sağmal hayvanlar ve ekinler (kabîlin)den nefsin arzu duyduğu şeylerin sevgisi insanlara süslendi(güzel gösterildi). Bunlar dünya hayâtının (geçici) menfaatidir. Hâlbuki varılacak yerin güzeli ancak Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (İbni Kesir)
Kadınlarından oğullarından, kantar kantar altın ve gümüşten, nişanlı atlardan, develerden ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa gidilecek yerin güzel olanı Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Kadri Çelik)
İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar ve ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü ve çekici kılınmıştır. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Muhammed Esed)
Kadınlara, çocuklara, altın ve gümüş (cinsin)den birikmiş hazinelere, soylu atlara, sığırlara ve arazilere yönelik dünyevi zevkler insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bu zevkler bu dünya hayatında tadılabilir, ama hedeflerin en güzeli Allah katında olanıdır.
Âl-iİmrân / 14 - (Mustafa İslamoğlu)
Kadınlara, oğullara, altın ve gümü cinsinden yığılmış servetlere, gözde nişan vurulmuş atlara, sürülere ve ekinlere tutkulu bir sevgi duymak insanoğluna cazip kılındı. Bütün bunlar dünya hayatının geçici zevkleridir, fakat en güzel gelecek Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
İnsanlara, kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten, alâmetli atlardan, hayvanlardan, ekinlerden (ileri gelen) şehvetler sevgisi tezyin edilmiştir. Bu, dünya hayatının menfaatidir. Halbuki güzel, dönüp gidilecek yer, Allah Teâlâ'nın nezdindedir.
Âl-iİmrân / 14 - (Ömer Öngüt)
İnsanın gönlünü çeken kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşler, salma ve güzel atlar, sağmal hayvanlar ve ekinler sevgisi insanlara hoş gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici birer menfaatidir. Oysa gidilecek yerin güzel olanı Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Şaban Piriş)
Kadınlara, evlatlara, öbek öbek yığılmış altın ve gümüşe, güzel cins atlara, davarlara ve ekinlere karşı aşırı sevgi insanlara çekici ve hoş gösterildi. Oysa bunlar, dünya hayatının nimetleridir. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Sadık Türkmen)
Kadinlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma (serbest dolaşan) atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler, insanlara süslü göründü. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Seyyid Kutub)
Kadınlara, evlâdlara, tartı tartı biriktirilmiş altın ve gümüşe, otlağa yayılmış atlara, küçükbaş hayvanlara ve ekinlere karşı aşırı tutkunluk insanlara cazip gösterildi. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa asıl varılacak yer Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Suat Yıldırım)
Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Süleyman Ateş)
Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar, sadece dünyâ hayâtının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allâh'ın yanındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Tefhim-ul Kuran)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.
Âl-iİmrân / 14 - (Ümit Şimşek)
Kadınlara, oğullara, yığılıp istiflenmiş altınla gümüşe, cins atlara, davar ve ekinlere olan zevk düşkünlüğü insanlara hoş gösterilmiştir. Fakat bütün bunlar dünya hayatının malıdır. Varılacak en güzel yer ise Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten oluşturulmuş yığınlara, salma atlara, davarlara ve ekinlere tutkunlukların sevgisi, insanlar için süslenip püslenmiştir. Tüm bunlar geçici-iğreti hayatın nimetidir. Allah'a gelince, varılacak yerin en güzeli onun yanındadır.
Âl-iİmrân / 14 - (İskender Ali Mihr)
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O’nun katındaki en güzel sığınaktır.
Âl-iİmrân / 14 - (İlyas Yorulmaz)
İnsanlara kadınlar, oğullar, kantar kantar altın ve gümüş biriktirmek, soylu atlar, ahır hayvanları (enam) ve tarım arazilerine karşı aşırı düşkünlük, güzel gösterildi. Bunlar dünya hayatında yaşayabilmenin lazımlarıdır, Allah’ın yanında daha güzel karşılanma vardır.
قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Okunuşu: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).
Âl-iİmrân / 15 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Size, onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.” Allah, kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi: O da, sakınanlar için, ebedî olan ve kıyılarından ırmaklar akan, içinde tertemiz eşler bulunan bahçelerdir ve Allah'ın sizden râzı oluşudur. Allah, kullarını görür.
Âl-iİmrân / 15 - (Abdullah Parlıyan)
Ey peygamber! De ki: “Size o dünyevi zevklerden daha hayırlı olan şeyleri haber vereyim mi? Yolunu Allah'ın kitabıyla bulanlar için Rableri katında mesken olarak içinden ırmaklar akan, temelli yerleşecekleri cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan bir hoşnutluk vardır.” Allah kullarını çok iyi görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.
Âl-iİmrân / 15 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allâh indînde korunanlar için altlarında ırmaklar akan cennetler vardır ki, orada sonsuza dek kalıcıdırlar. Hem de orada tertemiz eşler (bilincin eşi kusursuz hastalıksız beden olarak da anlaşılabilir) ve Allâh'ın kendilerinden razı olması vardır. Allâh kullarının hakikatinde olarak Basıyr'dir. "
Âl-iİmrân / 15 - (Ahmet Tekin)
'Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davrananlar, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için, Rableri katında, altından ırmaklar akan, içinde ebedî yaşayacakları cennet konakları, tertemiz, devamlı temiz eşler, Allah’ın rızasına ulaşma mertebesi vardır. Allah kullarının davranışlarını biliyor, görüyor.' de.
Âl-iİmrân / 15 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Size bundan daha hayırlı olanını bildireyim mi? Fenalıklardan sakınanlar için Rableri katında altından ırmaklar akan ve içerisinde sürekli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları görmektedir.'
Âl-iİmrân / 15 - (Ali Bulaç)
De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir."
Âl-iİmrân / 15 - (Ali Fikri Yavuz)
Râsûlüm, de ki; “- Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?” O, nefisleri imrendiren süslerden korunanlar için, Rableri katında, ağaçları altından ırmaklar akan cennetler var; onlar orada devamlı kalacaklardır; ve yine orada pâk tertemiz zevceler ile en büyük nimet olan Allah rızâsı vardır. Allah, kullarının hal ve işlerini hakkıyle görücüdür.
Âl-iİmrân / 15 - (Ali Ünal)
De ki: “Size (büyük bir ihtirasla bağlandığınız) bu şeylerden daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesine girenler için Rabbileri katında (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Size o dünyevî zevklerden daha hayırlı olan şeyleri haber vereyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, süreli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.”
Âl-iİmrân / 15 - (Bekir Sadak)
"Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karsi gelmekten sakinanlara, Rab'lerinin katinda, altlarindan irmaklar akan ve orada temelli kalacaklari cennetler, tertemiz esler ve Allah'in rizasi vardir. Allah kullarini hakkiyle gorucudur.
Âl-iİmrân / 15 - (Celal Yıldırım)
De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? (Allah'a karşı gelmekten sakınıp fenalıklara dalmaktan) korkanlar için Rabları yanında, içinde devamlı kalacakları altlarından ırmaklar akan Cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan da bir hoşnutluk (rıza makamı) vardır. Allah kullarını görüp bilendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Size o (dünyevi zevkler)den daha hayırlı olan şeyleri haber vereyim mi? Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için Rableri katında mesken olarak altından ırmaklar akan cennetler, temiz eşler (arkadaşlar) ve Allah'ın güzel kabulü/rızası vardır.” Allah, kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Diyanet İşleri (eski))
De ki: Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rab'lerinin katında, altlarından ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını hakkiyle görücüdür.
Âl-iİmrân / 15 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.
Âl-iİmrân / 15 - (Edip Yüksel)
De ki: 'Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Erdemliler için Rab'lerinin yanında altlarından ırmaklar akan, içinde sonsuz kalacakları cennetler (bahçeler), tertemiz eşler ve ALLAH'ın onayını kazanmaktan dolayı mutluluk vardır.' ALLAH kulları görür.
Âl-iİmrân / 15 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
De ki: size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için rablarının yanında Cennetler varki altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlar, hem orada kendilerine gayet pakize zevceler var, hele Allahdan bir rıdvan var, ve Allah görür o kulları.
Âl-iİmrân / 15 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
De ki: «Size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında altından ırmaklar akan, içlerinde sonsuza kadar kalacakları cennetler vardır. Ayrıca orada kendilerine tertemiz eşler ve hele bir de Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah o kulları görür.»
Âl-iİmrân / 15 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
De ki, size, o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlara, hem tertemiz eşler var, hem de Allah'dan bir rıza vardır. Allah, o kulları görür.
Âl-iİmrân / 15 - (Gültekin Onan)
De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Tanrı'nın rızası vardır. Tanrı, kulları hakkıyla görendir"
Âl-iİmrân / 15 - (Harun Yıldırım)
De ki: "Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için Rableri katında, altından nehirler akan, içlerinde sürekli kalıcı oldukları cennetler, tertemiz kılınmış eşler ve Allah’tan bir rıza vardır… Doğrusu Allah kullarını hakkıyla görendir!”
Âl-iİmrân / 15 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) de ki: «Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvaaya erenler için Rableri katında altlarından ırmaklar akan cennetler — ki orada ebedî kalıcıdırlar —, (her şeyden) temizlenmiş zevceler, Allahdan da bir rızaa vardır. Allah kullarını hakkıyle görücüdür.
Âl-iİmrân / 15 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?' (Günahlardan) sakınanlar için Rableri katında altlarından nehirler akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Cennetler, tertemiz zevceler ve Allah’dan bir rıdvân (râzı olması)vardır! Ve Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (İbni Kesir)
De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvaya erenler için, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada devamlı kalacaklardır. Tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Ve Allah kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Kadri Çelik)
De ki: “Bundan (sevdiklerinizden) daha iyisini size haber vereyim mi? Takva sahiplerine Rablerinin katında, altlarından ırmaklar akan ve onda temelli kalıcılar oldukları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan bir hoşnutluk vardır. Allah kullarını hakkıyla görücüdür.”
Âl-iİmrân / 15 - (Muhammed Esed)
De ki: "Size o (dünyevi zevkler)den daha hayırlı olan şeyleri haber vereyim mi? Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar için Rableri katında, mesken olarak içinden ırmaklar geçen hasbahçeler, temiz eşler ve Allah'ın güzel kabulü vardır." Ve Allah, kulların(ın kalplerin)deki her şeyi görür.
Âl-iİmrân / 15 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Size, bütün bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Sorumluluk bilincine sahip olanlar için, Rableri katında zemininden ırmaklar çağlayan yerleşip kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah rızası vardır." Allah kulları her haliyle görür;
Âl-iİmrân / 15 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Size onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Muttaki olanlar için Rablerinin yanında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır. Ve kusurlardan tertemiz zevceler vardır. Ve Allah Teâlâ'nın büyük bir rızası vardır. Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyla görücüdür.»
Âl-iİmrân / 15 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Size bunlardan daha iyisini haber vereyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri katında, altlarından ırmaklar akan ve orada ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. ” Allah kullarını görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Şaban Piriş)
De ki: -Size, bundan daha hayırlı olanı haber vereyim mi? Allah’tan korkan/günahlardan sakınanlara, altından nehirler akan ebedi kalacakları cennetler vardır. Tertemiz eşler ve Allah’ın güzel kabulü vardır. Allah, kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Size onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır”. Allah kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (Seyyid Kutub)
Deki: Size bunlardan daha hayırlı olanı haber vereyim mi? Takvalılar için Rabbleri katında sürekli kalacakları, altından ırmaklar akan Cennetler, el değmemiş eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır. Hiç kuşkusuz Allah kullarını hakkıyla görür.»
Âl-iİmrân / 15 - (Suat Yıldırım)
- De ki: "Size, ihtirasla istediğiniz o şeylerden çok daha iyisini bildireyim mi? İşte Allah’a karşı gelmekten sakınan müttakiler için Rab’leri nezdinde içinden ırmaklar akan cennetler olup, kendileri orada ebedî kalacaklardır. Hem orada onlara tertemiz eşler ve hepsinin de üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah bütün kullarını hakkıyla görmektedir.
Âl-iİmrân / 15 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Bunlardan daha iyisini size söyleyeyim mi? Korunanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan, içinde sürekli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allâh'ın rızâsı vardır." Allâh, kulları görür:
Âl-iİmrân / 15 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.»
Âl-iİmrân / 15 - (Ümit Şimşek)
'Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi?' de. Takvâ sahipleri için Rableri katında, ebedî olarak kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cennetler, tertemiz eşler ve bir de Allah'ın rızası vardır. Allah ise kullarını her halleriyle görmektedir.
Âl-iİmrân / 15 - (Yaşar Nuri Öztürk)
De ki: "Bu sayılanlardan daha iyisini size haber vereyim mi? Sakınıp korunanlar için, Rableri katında, altlarından nehirler akan, içinde sürekli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan bir hoşnutluk olacaktır. Allah, kulları en iyi biçimde görmektedir."
Âl-iİmrân / 15 - (İskender Ali Mihr)
De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb’lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah’ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.
Âl-iİmrân / 15 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah dan korunanlar için Rableri katında, altlarından ırmakların aktığı ve sürekli kalacakları bahçeler, ayrıca tertemiz eşler ve Allah’ın razılığı var. Allah kullarının yaptıklarını görendir. ”
الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Okunuşu: Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr(nâri).
Âl-iİmrân / 16 - (Diyanet İşleri)
(16-17) (Bunlar), “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru” diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (Ahmet Tekin)
Allah’ın kulları:'Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi Cehennem azabından koru.' diyenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (Ali Bulaç)
Onlar: "Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru" diyenler;
Âl-iİmrân / 16 - (Ali Fikri Yavuz)
O takva sahipleri yalvararak: “- Ey Rabbimiz, biz iman ve itaat ettik, bizim günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru derler.
Âl-iİmrân / 16 - (Ali Ünal)
Ki, (o kulların içinde takva dairesine girmiş olanlar), hep şöyle yalvarırlar: “Rabbimiz, biz iman ettik; ne olur günahlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!”
Âl-iİmrân / 16 - (Bayraktar Bayraklı)
(16-17) Allah, “Ey Rabbimiz! Sana inanıyoruz, bizi affet, günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru” diyenlerin, zorluklara sabredenlerin ve sözlerini tutanların, Rablerine yürekten bağlı olanların, servetlerini Allah yolunda harcayanların ve seherlerde bütün kalpleriyle af dileyenlerin kalplerindeki her şeyi görür.
Âl-iİmrân / 16 - (Bekir Sadak)
(16-17) Onlar ki, «Rabbimiz! Biz suphesiz inandik, bunun icin gunahlarimizi bize bagisla ve bizi atesin azabindan koru» diyen, sabreden, dogru olan, gonulden kulluk eden, hayra sarfeden ve seher vakitlerinde bagislanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (Celal Yıldırım)
(16-17) «Ey Rabbimiz ! Şüphesiz ki biz imân ettik; artık günahlarımızı bağışla ve bizi Cehennem ateşinin azabından koru» diyenler: Sabredenler, doğru olanlar, itaat edip baş eğenler, boyun bükenler, (mallarını Allah yolunda) harcayanlar ve seher vakitlerinde istiğfar edenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlar (Allah'ın emrine uygun yaşayıp günah işlemekten sakınanlar) şöyle derler: “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru!”
Âl-iİmrân / 16 - (Diyanet İşleri (eski))
(16-17) Onlar ki, 'Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık, bunun için günahlarımızı bize bağışla ve bizi ateşin azabından koru' diyen, sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, hayra sarfeden ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (Hasan Basri Çantay)
(16-17) (O takvaaya erenler): «Ey Rabbimiz, biz îman etdik. Artık bizim günâhlarımızı yarlığa ve bizi o ateşin azabından koru» diyenler, sabredenler, (imanlarında) gerçek olanlar, (Allaha) itaatle boyun eğenler, infaak edenler, seharlarda Allahdan mağfiret isteyenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (İbni Kesir)
Onlar ki: Ey Rabbımız; biz gerçekten iman ettik, artık günahlarımızı bize bağışla ve o ateş azabından bizleri koru diyenler,
Âl-iİmrân / 16 - (Kadri Çelik)
Onlar (takva sahipleri), “Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık, o halde günahlarımızı bize bağışla ve bizi ateşin azabından koru” derler.
Âl-iİmrân / 16 - (Ömer Öngüt)
(O takvâ sahipleri): “Ey Rabbimiz! Biz şüphesiz ki inandık, günahlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” derler.
Âl-iİmrân / 16 - (Şaban Piriş)
Onlar: -Rabbimiz, biz, kesin olarak iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru, diyenlerdir.
Âl-iİmrân / 16 - (Sadık Türkmen)
O Allah’tan korkanlar: “Ey Rabbimiz, şüphesiz biz iman ettik, Sen de günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru” diyenler.
Âl-iİmrân / 16 - (Suat Yıldırım)
O müttakiler: "Ey bizim kerim Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!" diye yalvarırlar.
Âl-iİmrân / 16 - (Ümit Şimşek)
O takvâ sahipleri, 'Ey Rabbimiz,' derler. 'Biz kuşkusuz bir şekilde iman ettik. Sen de bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru.'
Âl-iİmrân / 16 - (İskender Ali Mihr)
Onlar (takva sahipleri): “Rabbimiz, biz hiç şüphesiz mü’min olduk (îmân ettik), artık bizim günahlarımızı (sevaba çevirerek) bize mağfiret et ve bizi ateş azabından koru.” derler.
Âl-iİmrân / 16 - (İlyas Yorulmaz)
(Cennette olanlar dünyada iken) “Ey Rabbimiz! Biz sana inandık, bize günahlarımızı bağışla, bizi ateşin azabından koru” diyenlerdir.
الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ
Okunuşu: Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr(eshâri).
Âl-iİmrân / 17 - (Diyanet İşleri)
(16-17) (Bunlar), “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru” diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Abdullah Parlıyan)
Onlar ki Allah'a kulluk için dünyanın tüm sıkıntı ve yüklerine karşı sabrederler, doğru ve dürüsttürler, Rablerine yürekten bağlı olup, mallarını Allah yolunda harcarlar ve seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.
Âl-iİmrân / 17 - (Adem Uğur)
Sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken, hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan bağış dileyenler (içindir).
Âl-iİmrân / 17 - (Ahmed Hulusi)
(Onlar) sabredenlerdir, sadıklardır, kanitlerdir (kulluğunun idrakıyla boyun eğmişlerdir), (muhtaçlara) bağışlayanlardır, seher vakti (uyanma sürecinde) eksikliklerinden dolayı istiğfar edenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Ahmet Tekin)
'Sabrederek mücadeleye devam edenleri, imanda, İslâm’da samimî davrananları, huzurunda boyun bükenleri, uzun uzun kıyamda durarak sorumluluk şuuruyla namaz kılanları, dinî, insanî ve vicdanî sorumluluklarını yerine getirenleri, saygıda kusur etmeyenleri, karşılık gözetmeden, gönüllü hayır yapanları, seher vakitlerinde derûnî kalp ile namaz kılıp dua edenleri, bağışlanma dileyenleri, yalvaranları koru' diyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Ahmet Varol)
Onlar sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, iyilik için harcamada bulunan ve seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dileyen kimselerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Ali Bulaç)
Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Ali Fikri Yavuz)
O takva sahipleri, taât ve musibetlere sabreden (söz, iş ve niyyetlerinde) sadâkat gösteren, Allah’a itaat eden. Allah yolunda mallarını harcayan, seherlerde Allah’dan mağfiret isteyen ve namaz kılanlardır.
Âl-iİmrân / 17 - (Ali Ünal)
(Başlarına gelen musibetler karşısında, ibadete devamda ve günahlardan sakınmada) sabırlıdırlar; (sözlerinde ve davranışlarında, iman ve ahdlerinde) sadıktırlar; (Allah’ın huzurunda) boyun eğip divan duranlardır; (Allah’ın kendilerine verdiği bütün nimetlerden O’nun yolunda) infakta bulunanlardır; seherlerde istiğfar edenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Bayraktar Bayraklı)
(16-17) Allah, “Ey Rabbimiz! Sana inanıyoruz, bizi affet, günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru” diyenlerin, zorluklara sabredenlerin ve sözlerini tutanların, Rablerine yürekten bağlı olanların, servetlerini Allah yolunda harcayanların ve seherlerde bütün kalpleriyle af dileyenlerin kalplerindeki her şeyi görür.
Âl-iİmrân / 17 - (Bekir Sadak)
(16-17) Onlar ki, «Rabbimiz! Biz suphesiz inandik, bunun icin gunahlarimizi bize bagisla ve bizi atesin azabindan koru» diyen, sabreden, dogru olan, gonulden kulluk eden, hayra sarfeden ve seher vakitlerinde bagislanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Celal Yıldırım)
(16-17) «Ey Rabbimiz ! Şüphesiz ki biz imân ettik; artık günahlarımızı bağışla ve bizi Cehennem ateşinin azabından koru» diyenler: Sabredenler, doğru olanlar, itaat edip baş eğenler, boyun bükenler, (mallarını Allah yolunda) harcayanlar ve seher vakitlerinde istiğfar edenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Diyanet İşleri (eski))
(16-17) Onlar ki, 'Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık, bunun için günahlarımızı bize bağışla ve bizi ateşin azabından koru' diyen, sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, hayra sarfeden ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Edip Yüksel)
Onlar, sabredenlerdir, doğru sözlülerdir, gönülden teslim olanlardır, insanlara yardım edenler ve seherlerde bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Hasan Basri Çantay)
(16-17) (O takvaaya erenler): «Ey Rabbimiz, biz îman etdik. Artık bizim günâhlarımızı yarlığa ve bizi o ateşin azabından koru» diyenler, sabredenler, (imanlarında) gerçek olanlar, (Allaha) itaatle boyun eğenler, infaak edenler, seharlarda Allahdan mağfiret isteyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Hayrat Neşriyat)
(Onlar:) Sabredenler, doğru olanlar, itâat edenler, (mallarını Allah yolunda) sarf edenler ve seherlerde (sabah namazı vaktinden önce) mağfiret dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Kadri Çelik)
(Takva sahipleri) Sabreden, doğru olan, gönülden itaat eden, infakta bulunan ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Muhammed Esed)
Zorluklara sabredenlerin ve sözlerini tutanların, (Rablerine) yürekten bağlı olanların, (servetlerini Allah yolunda) harcayanların ve bütün kalpleriyle af dileyenlerin.
Âl-iİmrân / 17 - (Mustafa İslamoğlu)
(zorluklara) sabredenleri, (imana) sadakat gösterenleri, (Allah'a) boyun eğenleri, (O'nun için) harcayanları, (günahlarından dolayı) seherlerde canı gönülden yalvaranları (da görür).
Âl-iİmrân / 17 - (Ömer Öngüt)
(Onlar) sabredenler, sâdıklar, huzurunda gönülden boyun bükenler, Allah için infak edenler ve seher vaktinde istiğfar edenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Şaban Piriş)
(Onlar): Sabredenler, sadık olanlar, gönülden boyun eğenler, sadaka verenler ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Sadık Türkmen)
Sabredenler, doğrular, Allah’a itaatle boyun eğenler, mallarını Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcayanlar ve seherlerde (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Seyyid Kutub)
Bunlar sabırlılar, samimî bağlılar, gönülden kulluk edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vakitlerinde günahlarının bağışlanmasını dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Suat Yıldırım)
Onlar sabırlı, imanlarında sadık ve samimî, Allah’ın huzurunda itaatla divan duran, mallarını hayırda harcayan, seher vakitlerinde Allah’tan af dileyen müminlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Süleyman Ateş)
Sabredenleri, doğru olanları, huzûrunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allâh için (mal) harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri (Allah'tan bağışlanmalarını dileyenleri Allâh) görmektedir.
Âl-iİmrân / 17 - (Ümit Şimşek)
Onlar sabredenlerdir, sözünde ve imanında sadık olanlardır, Allah huzurunda saygı ile el bağlayanlardır, mallarını hayır için harcayanlardır, seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kullar ki sabredenlerdir, özü-sözü doğru olanlardır, ilahî huzurda duranlardır, nimet ve imkânlardan başkalarını yararlandıranlardır; seherlerde, bağışlanmak için yakaranlardır.
Âl-iİmrân / 17 - (İskender Ali Mihr)
(Onlar), sabredenler, sâdıklar (ahdlerine vefa edenler), kânitîn olanlar (Allah’ın huzurunda saygı ile duranlar), infâk edenler (Allah için verenler) ve seherlerde mağfiret dileyenlerdir.
Âl-iİmrân / 17 - (İlyas Yorulmaz)
(İşte bunlar) Sabredenler, Rablerini doğrulayanlar, Rablerine gönülden yönelenler, İhtiyaç sahiplerine harcayanlar ve seherlerde Rablerinden bağışlanma dileyenlerdir.
شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Okunuşu: Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, vel melâiketu ve ulûl ilmi kâimen bil kıst(kıstı), lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Âl-iİmrân / 18 - (Diyanet İşleri)
Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah, kesin olarak bildirdi ki kendisinden başka yoktur tapacak. Meleklerle bilgi sahipleri de tam bir doğrulukla bunu bildiler, bildirdiler. O üstün Tanrıdan, o hüküm ve hikmet sahibinden başka yoktur tapacak.
Âl-iİmrân / 18 - (Abdullah Parlıyan)
Allah, melekler, hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri, O Allah'tan başka gerçek ilâh olmadığına şahittir. O'ndan başka gerçek ilâh yoktur. Her zaman üstün gelen ve herşeyi yerli yerince yapan da O'dur.
Âl-iİmrân / 18 - (Adem Uğur)
Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Ahmed Hulusi)
Allâh şehâdet eder, kendisidir "HÛ"; tanrı yoktur; sadece "HÛ"! Esmâ'sının kuvveleri olanlar (melâike) ve Ulül İlm de (ilim açığa çıkardığı mahaller) bu hakikatin Hak oluşuna şehâdet eder, Adl'i kaîm kılarlar. Tanrı yoktur, sadece "HÛ"; Aziyz, Hakiym'dir.
Âl-iİmrân / 18 - (Ahmet Tekin)
Allah, kâinattaki dengeyi, düzeni, mahlûkatın rızkını, hayatın devamını adaletle sağlayan, ebedî âlemde adâletle mükâfatlandırıp cezalandıran, hak ilâhın yalnızca kendisi olduğuna şehâdet etti. Melekler ve âdil, objektif düşünen ilim adamları, âlimler de şehâdet etti. Ondan başka ilâh yoktur. Kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Âl-iİmrân / 18 - (Ahmet Varol)
Allah kendinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de adalet üzere hareket ederek Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler. Yüce ve hikmet sahibi olan Allah'tan başka ilah yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Ali Bulaç)
Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka ilah yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah, kendinden başka ibadete müstahak bir varlık olmadığını delillerle açıkladı. Meleklerle, ilim sahibleri de adâlet ve hak üzere durarak buna iman ettiler. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O, tevhîd getirmiyenlere gâliptir; hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Ali Ünal)
Allah şahittir ki, başka ilâh yok, ancak O vardır; bütün melekler ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da, tam bir doğruluk, adalet ve hakkaniyet içinde (aynı gerçeğe şahittirler). Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah ile melekler, hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahittir. O'ndan başka tanrı yoktur, kudret ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Bekir Sadak)
Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahibleri, O'ndan baska tanri olmadigina sahidlik etmislerdir. O'ndan baska tanri yoktur, O gucludur, Hakim'dir.
Âl-iİmrân / 18 - (Celal Yıldırım)
Allah kendinden başka ilâh olmadığına şehadette bulundu, (varlığının ve birliğinin delil ve belgelerini varlık âleminde sergiledi). Melekler de şehadette bulundu.. İlim sahipleri de adalet ölçülerini ayakta tutarak (O'nun varlığına, birliğine) şahitlik ettiler. O'ndan başka ilâh yok. O, çok güçlüdür, hep üstündür ve her şeyi yerine koyup belli bir amaca yöneltendir.
Âl-iİmrân / 18 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına (bizatihi kendisi) şahittir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak şahitlik etmişlerdir ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir
Âl-iİmrân / 18 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahibleri, O'ndan başka tanrı olmadığına şahidlik etmişlerdir. O'ndan başka tanrı yoktur, O güçlüdür, Hakim'dir.
Âl-iİmrân / 18 - (Diyanet Vakfi)
Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Edip Yüksel)
ALLAH, kendisinden başka tanrı olmadığına şehadet eder; melekler ve adaleti gözeten ilim sahipleri de... O'ndan başka tanrı yoktur. Üstündür, Bilgedir.
Âl-iİmrân / 18 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Şahadet eyledi Allah şu hakikate: «başka Tanrı yok ancak o», bütün meleklerle ilim uluları da adl-ü hakkaniyyetle durarak şahid: başka Tanrı yok ancak o, azîz o hakîm o.
Âl-iİmrân / 18 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah kendisinden başka tanrı olmadığına şahittir. Bütün melekler ve ilim uluları da adaleti yerine getirerek şahittirler. O'ndan başka tanrı yoktur; güçlüdür, hikmet sahibidir O.
Âl-iİmrân / 18 - (Gültekin Onan)
Tanrı, gerçekten kendisinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka tanrı olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka tanrı yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Harun Yıldırım)
Allah, kendisinden başka ilah olmadığına adaleti ayakta tutarak şahitlik etti melekler ve ilim sahipleri de... O’ndan başka ilah yoktur. O, Aziz'dir, Hakim'dir.
Âl-iİmrân / 18 - (Hasan Basri Çantay)
Allah, şu hakıykatı: Kendinden başka hiç bir Tanrı olmadığını, adaleti ayakda tutarak (delilleriyle, âyetleriyle) açıkladı. Melekler (bunu ikrar etdi, hakıykî) ilim saahibleri (nebiler, âlimler) de (böylece inandı). Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. (O), mutlak gaalibdir, yegâne hüküm ve hikmet saahibidîr.
Âl-iİmrân / 18 - (Hayrat Neşriyat)
Allah, adâleti kaim kılarak kendisinden başka ilâh olmadığına şâhidlik etti; melekler ve ilim sâhibleri de (adâletle kaim olarak buna şâhidlik ettiler). O’ndan başka ilâh yoktur;(O,) Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Âl-iİmrân / 18 - (İbni Kesir)
Allah, şehadet etti ki: Gerçekten O'ndan başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahibleri de adaleti ayakta tutarak buna şehadet ettiler; O'ndan başka ilah yoktur. O, Aziz'dir, Hakim'dir.
Âl-iİmrân / 18 - (Kadri Çelik)
Allah'tan başka ilâh olmadığına ve işlerinin adalet üzere olduğuna Allah'ın kendisi, melekler ve ilim sahipleri şahitlik etmişlerdir. (Evet, gerçekten de) O'ndan başka ilâh yoktur. O üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Muhammed Esed)
Allah, (bizatihi Kendisi) ile melekler ve hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O'ndan başka tanrı olmadığına şahittir: O'ndan başka tanrı yoktur, Kudret ve Hikmet Sahibi(dir).
Âl-iİmrân / 18 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah şahittir ki O'ndan başka ilah yoktur; melekler de, adaleti şiar edinen ilim adamları da (şahittirler ki) O'ndan başka ilah yoktur; O her işinde mükemmel olandır, her hükmünde tam isabet edendir.
Âl-iİmrân / 18 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adâletle kâim olarak şehâdet etmiştir. Melekler de, ilim sahipleri de (şehâdette bulunmuşlardır). O hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Ömer Öngüt)
Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şâhitlik etmiştir. Melekler ve adâleti yerine getiren ilim sahipleri de O'ndan başka ilâh olmadığına şâhitlik ettiler. O Azîz'dir, hükmünde hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Şaban Piriş)
Allah şahittir ki kendisinden başka bir ilah yoktur. Melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de (buna şahittir.) O’ndan başka ilah yoktur. O, azizdir, hakimdir.
Âl-iİmrân / 18 - (Sadık Türkmen)
Allah; adaleti ayakta tutarak, kendinden başka İlah olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de (şahitlik ettiler). O’ndan başka İlah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.
Âl-iİmrân / 18 - (Seyyid Kutub)
Allah'tan başka ilâh olmadığına ve O'nun adaleti ayakta tuttuğuna Allah'ın kendisi, melekler ve bilgili kullar tanıktır. O'ndan başka ilâh yoktur. O üstün iradeli ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Suat Yıldırım)
Allah’tan başka tanrı bulunmadığına şahid bizzat Allah’tır. Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, aziz ve hakîm (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) Allah’tan başka tanrı olmadığına şahittirler.
Âl-iİmrân / 18 - (Süleyman Ateş)
Allâh, kendisinden başka tanrı olmadığına şâhiddir. Melekler ve ilim sâhipleri de adâletle şâhiddir (ki O'ndan başka tanrı yoktur. O), azizdir, hakimdir.
Âl-iİmrân / 18 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve hakim olan O'ndan başka ilah yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (Ümit Şimşek)
Ondan başka tanrı olmadığına, bizzat Allah şahitlik etmiştir. Melekler ile, adaletten ayrılmayan ilim sahipleri de buna şahittir. Ondan başka tanrı yoktur; O herşeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 18 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıktır. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.
Âl-iİmrân / 18 - (İskender Ali Mihr)
Allah, şehâdet (şahitlik) etti: Muhakkak ki O’ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle kâim oldular (şahit oldular) ki, O’ndan başka ilâh yoktur, (O) Azîz’dir, Hakîm’dir.
Âl-iİmrân / 18 - (İlyas Yorulmaz)
Allah, melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de, O’ndan başka ilah olmadığına şahitlik etmiştir. O çok güçlü, her şeyin hükmünü veren ve kendisinden başka ilah olmayandır.
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Okunuşu: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Âl-iİmrân / 19 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah katında din, ancak İslâm dinidir. Kendilerine kitap verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık ve haddini aşma yüzünden ihtilâfa düştüler ve kim Allah'ın âyetlerine inanmazsa bilsin ki Allah, pek tez hesap görür.
Âl-iİmrân / 19 - (Abdullah Parlıyan)
Allah katında kabul gören din İslâmdır. Daha önce kitap verilenler, azgınlıkları yüzünden kendilerine hakikat bilgisi geldikten sonra, bu konuda farklı görüşlere saplandılar. Allah'ın mesajlarını kim örtbas ederse bilsin ki, Allah hesabı çarçabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Adem Uğur)
Allah nezdinde hak din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.
Âl-iİmrân / 19 - (Ahmed Hulusi)
Allâh indînde Din, İslâm'dır! Kendilerine Kitap (bu konuda bilgi) verilenler, onlara verilen bu ilimden sonra haset ve ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allâh'ın işaretlerindeki varlığını (Esmâ'sının açığa çıkışı olan işaretleri) örterse, muhakkak ki Allâh Seriy'ul Hisab'dır (yapılan işin hesabını anında sonuçlandıran).
Âl-iİmrân / 19 - (Ahmet Tekin)
Allah katında, Allah’tan gelen, tek ilâhî din, şeriat, düzen, medenî kurallar İslâm’dır. Kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlar, kavimlerine gelen doğru bilgilerden sonra, liderliği ve hakimiyeti hep kendi uhdelerinde tutma hırsları, hasetleri, haksızlıkları, şer’î kurallara karşı çıkmaları ve bozgunculukları sebebiyle ayrı baş çekerek ihtilâf çıkardılar. Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ını, birliğini gösteren delilleri inkâr edenler, küfre giren ehl-i kitap bilmelidir ki, Allah çok çabuk hesaba çeker.
Âl-iİmrân / 19 - (Ahmet Varol)
Allah katında din İslam'dır. Kendilerine Kitab verilmiş olanlar kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık ve kinden dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse (bilsin ki) Allah hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Ali Bulaç)
Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma" (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Ali Fikri Yavuz)
Doğrusu Allah katında makbul olan din, İslâmdır. Kendilerine kitap verilen Hristiyan ve Yahudiler hakikati bildikten sonra, aralarındaki ihtirasdan dolayı, İslâm dini hakkında ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, onun cezasını vermekte çok çabuk hesap görücüdür.
Âl-iİmrân / 19 - (Ali Ünal)
Allah katında (hak ve makbul) din ancak İslâm’dır. Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (başka bir zaman değil,) ancak kendilerine hem de (doğru ile yanlışı, ne yaparlarsa ne ile karşılacaklarını bildiren vahyî) ilim geldikten sonra sadece aralarındaki bağy (haset ve rekabetten kaynaklanan karşılıklı tecavüz) sebebiyle ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini bile bile örtüp gizliyor ve inkâra yelteniyorsa, bilsin ki Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah katında din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki, Allah'ın hesabı çok çabuktur.
Âl-iİmrân / 19 - (Bekir Sadak)
Allah katinda din, suphesiz Islamiyettir. Ancak, Kitab verilenler, kendilerine ilim geldikten, aralarindaki ihtiras yuzunden ayriliga dustuler. Allah'in ayetlerini kim inkar ederse bilsin ki, Allah hesabi cabuk gorur.
Âl-iİmrân / 19 - (Celal Yıldırım)
Allah katında din, ancak İslâm'dır. Kitap verilen (Yahudi ve Hıristiyan)lar kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düşüp farklı görüş ve inançlar ortaya koydular. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, Allah hesabı çarçabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Cemal Külünkoğlu)
Şüphe yok ki, Allah katında hak din İslam'dır. Kendilerine kitap verilenler (Yahudi ve Hıristiyanlar), kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve başkaldırı yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah katında din, şüphesiz İslam'dır. Ancak, Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini kim inkar ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görür.
Âl-iİmrân / 19 - (Diyanet Vakfi)
Allah nezdinde hak din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur.
Âl-iİmrân / 19 - (Edip Yüksel)
ALLAH tarafından onaylanan biricik din, Teslim Olmak (islam) dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine bilgi geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. ALLAH'ın ayetlerini inkar edenler için ALLAH hesabı çabuk görür
Âl-iİmrân / 19 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Doğrusu Allah ındinde din, islâmdır; o kitab verilenlerin ıhtilâf etmeleri ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki bağıyden, ihtirastandır, her kim de Allahın âyetlerine küfrederse şüphe yok ki Allah çabık hisablıdır
Âl-iİmrân / 19 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Doğrusu Allah katında din, İslam'dır. O kitap verilenlerin ayrılığa düşmesi ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim de Allah'ın ayetlerini inkar ederse, şüphe yok ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Doğrusu Allah katında din, İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Gültekin Onan)
Hiç şüphesiz din, Tanrı katında islamdır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki 'kıskançlık ve hakka başkaldırma' (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Tanrı'nın ayetlerine küfrederse, (bilsin ki) gerçekten Tanrı hesabı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Harun Yıldırım)
Doğrusu Allah katında din İslam'dır. Kitap verilenler ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki haset sebebiyle ihtilafa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir!
Âl-iİmrân / 19 - (Hasan Basri Çantay)
Hak dîn, Allah indinde İslâmdır (müslümanlıkdır). Kitab verilenler (başka suretle değil) ancak kendilerine ilim geldikden sonra, aralarındaki ihtirasdan dolayı, ihtilâfa düşdü. Kim Allanın âyetlerini inkârederse şübhesiz ki Allah hesabı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Hayrat Neşriyat)
Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din, İslâm’dır! Kendilerine kitab verilenler(yahudi ve hristiyanlar), ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hasedden dolayı ihtilâfa düştüler. Artık kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, artık şübhesiz ki Allah, hesâbı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (İbni Kesir)
Gerçekte Allah katında din, İslam'dır. Ancak kitab verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim, Allah'ın ayetlerini inkar ederse; şüphesiz ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Kadri Çelik)
Allah katında din, şüphesiz İslam'dır. Ancak kitab verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan kaynaklanan azgınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın ayetlerini kim inkâr ederse (bilsin ki), Allah hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Muhammed Esed)
Allah nezdinde tek (hak) din, (insanın) O'na teslimiyetidir; daha önce vahiy verilenler, kıskançlıklarından dolayı, kendilerine (hakikat) bilgi(si) geldikten sonra (bu konuda) farklı görüşlere sarıldılar. Allah'ın mesajlarının doğruluğunu inkar edenlere gelince; unutma, Allah hesap görmede hızlıdır.
Âl-iİmrân / 19 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah katında tek din İslam'dır. Daha önce kendilerine mesaj gönderilenler, başka değil, yalnızca kıskançlıktan dolayı, kendilerine gerçeğin işareti geldiği halde farklı görüşlere saptılar. Kim Allah'ın mesajlarını inkar ederse, iyi bilsin ki Allah hesabı en seri biçimde görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Şüphe yok ki Allah indinde din, İslâm'dan ibarettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilatta bulunmaları ise kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki mücerret hasetten dolayıdır. İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ Seriü'lhisab'tır.
Âl-iİmrân / 19 - (Ömer Öngüt)
Allah katında din İslâm'dır. Ancak kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Şaban Piriş)
Allah katında din İslam’dır. Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve başkaldırı yüzünden ihtilafa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkar edip tanımazsa Allah, hesabı çok seri bir şekilde görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Seyyid Kutub)
Allah katında geçerli olan din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine bilgi geldikten sonra karşılıklı ihtirasları yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse bilsin ki, Allah'ın hesaplaşması çok çabuktur.
Âl-iİmrân / 19 - (Suat Yıldırım)
Allah katında hak din, İslâm’dır. O Ehl-i kitabın ihtilâfları, kendilerine gerçeği bildiren ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki haset ve ihtiras yüzünden olmuştur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilsinler ki, Allah onların hesabını çabuk görür.
Âl-iİmrân / 19 - (Süleyman Ateş)
Allâh katında din, İslâmdır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allâh'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allâh, hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Tefhim-ul Kuran)
Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm'dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki 'kıskançlık ve hakka başkaldırma' (buğuz) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerine küfrederse, gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (Ümit Şimşek)
Allah katında hak din İslâmdır. Kendilerine kitap verilmiş olanlar ise, onlara bilgi ulaştıktan sonra, sırf aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse bilsin ki, Allah'ın hesap görmesi pek çabuktur.
Âl-iİmrân / 19 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah katında din İslam'dır/barış ve esenlik için Allah'a teslim olmaktır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık/doymazlık/azgınlık/denge noktasından sapma/yalancılık/zulüm/kibir/zinakârlık yüzünden ihtilafa düştü. Kim Allah'ın ayetlerine nankörlük ederse, Allah, hesabı çabucak görecektir.
Âl-iİmrân / 19 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Allah’ın indinde dîn, İslâm’dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah’ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Âl-iİmrân / 19 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın katında yegane din İslam dır. Önceki kitap verilenler, kendilerine ilim (Kur’an) geldikten sonra, aralarındaki çekememezlikten dolayı ayrıklara düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse, elbette ki Allah, hesabı çok çabuk görendir.
فَإنْ حَآجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ وَقُل لِّلَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ وَالأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ فَإِنْ أَسْلَمُواْ فَقَدِ اهْتَدَواْ وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Okunuşu: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Âl-iİmrân / 20 - (Diyanet İşleri)
Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Seninle çekişirlerse hemen de ki: Ben ve bana uyanlar, özümüzü Allah'a teslîm ettik. Kendilerine kitap verilenlerle analarından doğdukları gibi kalanlara de ki: Siz de teslîm oldunuz mu? Özlerini Allah'a taşırırlar, İslâm dinini kabul ederlerse şüphe yok ki doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse sana düşen ancak bildirmedir ve Allah, kullarını görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Abdullah Parlıyan)
O halde ey peygamber! Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim.” Daha önce kitap verilmiş olanlara ve kitaba yabancı olanlara sor: “Siz de kendinizi O'na teslim ettiniz mi?” Ve eğer teslim olurlarsa, muhakkak doğru yol üzeredirler ama yüz çevirirlerse, unutma ki senin görevin sadece mesajı iletmeye devam etmektir. Allah kullarını çok iyi görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Adem Uğur)
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: "Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim." Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: "Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Ahmed Hulusi)
Eğer seninle tartışırlarsa de ki: "Vechim Allâh'a teslimdir; bana tâbi olanların da!" Hakikat - Sünnetullah bilgisi verilmiş olanlar ile ümmî olanlara (bu bilgiden habersiz olanlar - müşriklere) de ki: "Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi?. . " Eğer teslim olurlarsa hakikati kabullenmiş olurlar. Ama yüz çevirirlerse, işin onlara tebliğden ibarettir. Allâh, kullarındaki Esmâ'sının sonucu olarak da Basıyr'dir (değerlendirendir).
Âl-iİmrân / 20 - (Ahmet Tekin)
Allah’ın birliği ve dini konusunda karşı deliller getirerek seninle münakaşaya kalkışırlarsa: 'Ben, bana, benim sünnetime tâbi olanlarla birlikte varlığımı, benliğimi Allah’a teslim ettim, İslâm’ı yaşayan bir müslüman oldum' diyerek tartışmalarına fırsat verme.Kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlara, Mekke ve civarındaki belli kabilelere, yazı, hesap-kitap bilmeyen ümmîlere de:'Siz de varlığınızı, benliğinizi Allah’a teslim ettiniz mi? İslâm’ı yaşayan müslümanlar oldunuz mu?' de. Eğer İslâm’ı yaşayan müslüman oldularsa, hidayete erdiler demektir. Şayet davetinden, Kur’ân’dan, yüz çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı istedikleri istikamette yönlendirmeye devam ederlerse, elimizden kurtulacaklarını mı zannediyorlar? Sana düşen görev yalnızca tebliğdir. Allah kullarının davranışlarını biliyor, görüyor.
Âl-iİmrân / 20 - (Ahmet Varol)
Eğer seninle tartışmaya girerlerse: 'Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim' de. Kendilerine Kitab verilmiş olanlara ve din adına bir şey bilmeyenlere (müşriklere) de: 'Teslim oldunuz mu?' diye sor. Eğer teslim olurlarsa doğru yola girmiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse sana düşen sadece tebliğdir Allah kulları görmektedir. [3]
Âl-iİmrân / 20 - (Ali Bulaç)
Eğer seninle çekişip tartışırlarsa, de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim." Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey Rasûlüm, din işinde Yahudi ve Hristiyanlar seninle münakaşaya kalkışırlarsa şöyle de: “- Ben, bana bağlı olanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlerl Arap müşriklerine de söyle: “- Siz İslâmı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâmı kabul ederlerse muhakkak doğru yolu bulmuşlardır; yok eğer yüz çevirirlerse artık sana düşen (vazife) ancak tebliğdir. Allah, kullarının tasdiklerini de, inkârlarını da hakkıyle görücüdür.
Âl-iİmrân / 20 - (Ali Ünal)
(Bu gerçeğe rağmen) halâ inat edip seninle münakaşaya tutuşuyorlarsa, (onlara) de: “Ben, bütün varlığımla Allah’a teslim oldum; bana uyanlar da (aynı şekilde teslim oldular.)” Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlarla, Kitap’tan habersiz, ilimden yoksun olup da yanlış yollarda gidenlere, “Siz de aynı şekilde teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olmuşlarsa, şüphesiz hidayete ermişler, doğru yolu bulmuşlar demektir. Eğer yüz çeviriyorlarsa, sana düşen sadece tebliğ etmek (sözünle ve yaşayışınla Hak Din’i eksiksiz, kusursuz göstermektir). Zaten (ne söylüyorlar, ne yapıyorlarsa) Allah, kulları(nı) hakkıyla görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Bayraktar Bayraklı)
Seninle tartışmaya girerlerse de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar, bütün benliğimizi Allah'a teslim ettik.” Daha önce kitap verilmiş olanlara ve kitap ile ilgisi olmayanlara sor: “Siz kendinizi O'na teslim ettiniz mi?” Eğer O'na teslim olurlarsa muhakkak doğru yol üzerindedirler; ama yüz çevirirlerse unutma ki, senin görevin sadece mesajı iletmektir; zira Allah, kullarını çok iyi görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Bekir Sadak)
Eger seninle tartismaya girisirlerse, «Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim,» de. Kendilerine Kitab verilenlere ve kitabsizlara: «Siz de Islam oldunuz mu?» de, sayet Islam olurlarsa dogru yola girmislerdir, yuz cevirirlerse, sana yalniz teblig etmek duser. Allah kullarini gorur.*
Âl-iİmrân / 20 - (Celal Yıldırım)
O halde seninle tartışmaya kalkışanlara, «Ben bana uyanlarla birlikte yüzümü Allah'a çevirip kendimi O'na teslim ettim» de ve kendilerine kitap verilenlerle ümmî (kitap verilmeyen müşrik)lere de ki: «Siz de Allah'a teslîm oldunuz mu ?» Eğer İslâm'a girerlerse, doğru yolu bulmuş olurlar, yüzçevirirlerse, sana düşen sadece tebliğdir. Allah kullarını görüp bilendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Cemal Külünkoğlu)
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: “Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim.” Daha önce kitap gelmiş olanlara (Yahudi ve Hıristiyanlara) ve kitap ile ilgisi olmayanlara de ki: “Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?” Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Diyanet İşleri (eski))
Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, 'Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim' de. Kendilerine Kitap verilenlere ve kitapsızlara: 'Siz de İslam oldunuz mu?' de, şayet İslam olurlarsa doğru yola girmişlerdir, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Diyanet Vakfi)
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: «Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim.» Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: «Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?» de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Edip Yüksel)
Seninle tartışırlarsa, 'Ben ve beni izleyenler kendimizi ALLAH'a teslim ettik,' de. Kitap verilenlere ve kitap verilmeyenlere (ümmilere), 'Teslim oldunuz mu,' de. Teslim olurlarsa, doğruyu bulurlar. Yüz çevirirlerse, görevin sadece duyurmaktır. ALLAH kulları görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki «ben: Yüzümü islâm ile tertemiz Allaha tuttum bana tabi' olanlar da», o kitab verilenlerle verilmiyen ümmîlere de de ki: siz, «islâmı kabul ettiniz mi?» eğer nizaı keser islâma girerlerse doğru yolu tutmuşlardır, yok yüz çevirirlerse sana da düşen ancak tebliğdir, Allah görüyordur o kulları da
Âl-iİmrân / 20 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Buna karşı seninle tartışmaya kalkışanlara de ki: «Ben yüzümü İslam ile tertemiz Allah'a tuttum, bana uyanlar da.» O kitap verilenlerle verilmeyen ümmilere de ki: «Siz İslam'ı kabul ettiniz mi?» Eğer kavgayı kesip İslam'a girerlerse doğru yolu tutmuşlardır. Yüz çevirirlerse, sana düşen ancak tebliğdir; Allah o kulları görüyordur.
Âl-iİmrân / 20 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Buna karşı seninle münakayaşa kalkışırlarsa de ki: «Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah'a teslim etmişimdir». Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: «Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi?» Eğer İslâm'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Gültekin Onan)
Eğer seninle çekişip tartışırlarsa de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Tanrı'ya teslim ettim." Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ (etmek)dir. Tanrı, kulları hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Harun Yıldırım)
Artık seninle tartışırlarsa de ki: "Ben yüzümü Allah’a teslim ettim; bana uyanlar da…” Kitap verilen kimselere ve ümmilere de ki: "Teslim oldunuz mu:" Şayet teslim olurlarsa muhakkak hidayete ermiş olurlar. Yüz çevirirlerse artık sana düşen yalnızca tebliğdir. Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) seninle mücâdele ederlerse (şöyle) de: «Ben, bana tâbi olanlarla birlikde, kendimî Allaha teslîm etmişimdir», Kendilerine Kitab verilenlerle ümmîlere (Arab müşriklerine) de deki: «Siz de İslâmı (Allaha teslîm olmayı) kabul etdiniz mi»? Eğer İslama girerlerse muhakkak doğru yolu bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse artık sana düşen (vâzîfe) ancak tebliğdir. Allah kulları (nı) lâyıkıyle görücüdür.
Âl-iİmrân / 20 - (Hayrat Neşriyat)
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: «Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim.» Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: «Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?» de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (İbni Kesir)
Seninle tartışmaya girişirlerse: Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim, de. Kendilerine kitab verilenler ve ümmilere: Siz de İslam oldunuz mu? de. Eğer İslam olurlarsa; doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse; sana, yalnız tebliğ etmek düşer. Ve Allah, kullarını görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Kadri Çelik)
Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, “Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim” de. Kendilerine kitab verilenlere ve ümmilere (şirk koşanlara), “Siz de teslim (Müslüman) oldunuz mu?” de. Şayet teslim (Müslüman) olurlarsa, hidayete ermiş olurlar. Yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Muhammed Esed)
O halde (ey Peygamber,) seninle tartışanlara de ki: "Ben tüm benliğimi Allah'a teslim ettim ve bana tabi olan herkes (de öyle yaptı)!" Daha önce vahiy verilmiş olanlara ve kitap ile ilgisi olmayanlara sor: "Siz (de) kendinizi O'na teslim ettiniz mi?" Ve eğer O'na teslim olurlarsa muhakkak doğru yol üzerindedirler; ama yüz çevirirlerse, unutma ki senin görevin sadece mesajı iletmektir: zira Allah, yarattıklarını(n kalplerindeki her şeyi) görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Mustafa İslamoğlu)
Şu halde, eğer seninle tartışırlarsa de ki: Ben tüm varlığımla Allah'a teslim oldum, bana uyanlar da... Daha önce kendilerine vahiy emanet edilmiş olanlara ve vahiyden bihaber olanlara "Siz de tüm varlığınızla teslim oldunuz mu?" diye sor! Eğer teslim olurlarsa, işte o zaman doğru yolu bulmuş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca tebliğ etmektir: Zira Allah kulları her haliyle görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Artık seninle mücadelede bulunurlarsa de ki: «Ben nefsimi Allah Teâlâ'ya teslim ettim, bana tâbi olanlar da.» Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile ümmîlere de de ki: «İslâmiyet'i kabul ettiniz mi?» Eğer İslâmiyet'i kabul etmişler ise şüphesiz hidâyete ermişlerdir. Ve eğer kaçınırlarsa senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir. Allah Teâlâ ise kulları büsbütün görücüdür.
Âl-iİmrân / 20 - (Ömer Öngüt)
Eğer seninle tartışmaya girişirlerse de ki: “Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim. ” Kendilerine kitap verilenlere ve kitapsız ümmilere de, de ki: “Siz de İslâm oldunuz mu?” Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse sana düşen yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Şaban Piriş)
Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: -Ben, bana tabi olanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim. Kendilerine kitap verilenlere ve ümmilere de de ki: -Siz de teslim oldunuz mu? Eğer teslim oldularsa doğru yolu bulmuşlar demektir. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca tebliğdir. Allah kullarını görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Sadık Türkmen)
Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen/kitap nedir bilmeyen) ümmilere de ki: “Siz de İslam’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslam’a girerlerse hidayete (huzura) ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak duyurmaktır. Allah kullarını hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Seyyid Kutub)
Eğer seninle tartışmaya kalkışırlarsa de ki; 'Ben bana uyanlar ile birlikte tüm varlığım ile Allah'a teslim oldum.' Kendilerine kitap verilenler ile kitapsız müşriklere 'Siz de teslim oldunuz mü?' diye sor. Eğer teslim olurlarsa doğru yola girmiş olurlar. Eğer sırt dönerlerse sana düşen sadece duyurmaktır. Allah kullarını hakkıyle görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Suat Yıldırım)
Buna karşı seninle münakaşaya kalkışanlara de ki: "Ben yüzümü, özümü Allah’a teslim ettim. Bana bağlı olanlar da O’na teslim oldular." O Ehl-i kitapla, kitap ehli olmayan ümmîlere (müşriklere) de ki: "Siz de teslim olup müslüman olmaya var mısınız?" Eğer hakka teslim olup İslâm’a girerlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse, sana düşen görev, sadece hakkı tebliğdir. Allah kullarını hakkıyla görür.
Âl-iİmrân / 20 - (Süleyman Ateş)
Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: "Ben de özümü Allah'a teslim ettim bana uyanlar da." Kendilerine Kitap verilenlere ve ümmilere de ki: "Siz de İslâm oldunuz mu?" Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulmuşlardır. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, sadece duyurmaktır. Allâh kulları(nın yaptıklarını) görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Tefhim-ul Kuran)
Eğer seninle çekişip tartışırlarsa, de ki: «Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim.» Ve kendilerine kitap verilenlerle ümmilere, de ki: «Siz de teslim oldunuz mu?» Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık yalnızca sana düşen duyurup bildirme (tebliğ) dir. Allah, kulları hakkıyla görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (Ümit Şimşek)
Onlar seninle tartışacak olurlarsa de ki: 'Ben yüzümü Allah'a döndüm ve Ona teslim oldum; bana uyanlar da böyle yaptılar.' Kendilerine kitap verilenlere de, verilmeyenlere de 'Siz de teslim oldunuz mu?' diye sor. Onlar da hakka teslim olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen ancak tebliğden ibarettir. Allah ise kullarını görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Seninle kanıt yarıştırmaya girerlerse şöyle söyle: "Ben yüzümü Allah'a teslim ettim. Bana uyanlar da." Kitap verilenlerle ümmîlere de sor: "Siz de teslim oldunuz mu?" Eğer teslim olurlarsa doğruya ve güzele kılavuzlanmışlardır. Yüz çeviririlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir. Allah, kullarını görmektedir.
Âl-iİmrân / 20 - (İskender Ali Mihr)
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah’a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
Âl-iİmrân / 20 - (İlyas Yorulmaz)
Seninle tartışırlarsa deki “Ben kendimi Allah’a teslim ettim ve bana tabi olanlar da (teslim oldular). ” Kitap verilenlere ve daha önce vahye muhatap olmamışlara (ümmilere) deki “Sizde (Allah’a) teslim oldunuz mu?” Eğer teslim olurlarsa doğru yola girmişlerdir, yok eğer yüz çevirirlerse, sana düşen ancak açıklamak (tebliğ) dir. Allah kullarını görendir.
إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الِّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
Okunuşu: İnnellezîne yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın ve yaktulûnellezîne ye’murûne bil kıstı minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin elîm(elîmin).
Âl-iİmrân / 21 - (Diyanet İşleri)
Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, Peygamberleri haksız yere öldürenler, insanlardan adaleti emredenleri öldürenler var ya, onları elem dolu bir azap ile müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah'ın âyetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan, doğruluğu emredenlerin canlarına kıyanlara gelince: Onları elemli bir azapla müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'ın mesajlarını örtbas edenlere, peygamberleri öldürmek gibi bir haksızlık işleyenlere ve adaleti emreden insanların canına kıyanlara gelince, onlara acı bir azabı haber ver.
Âl-iİmrân / 21 - (Adem Uğur)
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adaleti emreden insanları öldürenler (yok mu), onlara acı bir azabı haber ver!
Âl-iİmrân / 21 - (Ahmed Hulusi)
Allâh'ın işaretlerindeki varlığını (Esmâ'sının açığa çıkışı olan işaretleri) inkâr edenlere, Hakk'ın muradına karşı Nebileri öldürenlere, insanlardan adl ile hükmedenleri öldürenlere gelince; onları feci bir azap ile müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Ahmet Tekin)
Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ını, birliğini gösteren delilleri inkâr edenlere, haklı bir sebep ortada yokken peygamberlerin kanını dökenlere, sosyal adaleti, sosyal güvenliği temin eden, refah payını artırarak dengeli dağıtan, adaleti, nısfeti uygulayarak kamu düzenini, kamu güvenliğini sağlayan insanları, kamu görevlilerini, sosyal, ekonomik, idarî ve siyasî meselelerle ilgilenenleri, liderleri, uzmanları, âlimleri öldürenlere, işte onlara can yakıp inleten müthiş azabı haber ver.
Âl-iİmrân / 21 - (Ahmet Varol)
Allah'ın ayetlerini inkar eden, peygamberleri haksız yere öldüren ve insanlardan adaletle emredenleri öldürenler var ya, onları acıklı bir azapla müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Ali Bulaç)
Allah'ın ayetlerini inkâr edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah’ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar arasında insaf ve adâletle emredenleri ezip yok edenler var ya! İşte onları çok acıklı bir azâp ile müjdele...
Âl-iİmrân / 21 - (Ali Ünal)
Allah’ın âyetlerini bile bile gizleyip sonra da inkâra yeltenenler ve (kendilerine gönderilen) peygamberleri hakhukuk gözetmeksizin öldürüp duranlar, bununla da kalmayarak, insanlar içinde tam doğruluk ve adaleti yayıp yerleştirmeye çalışanları da öldürenler var ya: işte onları pek acı bir azapla müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, peygamberleri haksız yere öldürenlere ve adaleti emreden insanların canına kıyanlara gelince; onlara acıklı azabı bildir.
Âl-iİmrân / 21 - (Bekir Sadak)
Allah'in ayetlerini inkar edenlere, haksiz yere peygamberleri oldurenlere, insanlardan adaleti emredenleri oldurenlere elem verici bir azabi mujdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Celal Yıldırım)
Doğrusu Allah'ın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberleri öldürenleri ve insanlardan adalet ve hakkaniyete uygun iş yapmayı emredenlerin canına kıyanları çok acıklı bir azâb ile müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah'ın ayetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenleri, insanlardan adaleti emredenlerin canına kıyanları elem verici bir azapla müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Diyanet Vakfi)
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adaleti emreden insanları öldürenler (yok mu), onlara acı bir azabı müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Edip Yüksel)
ALLAH'ın ayetlerini inkar edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve halkın arasında adaleti savunanları öldürenlere acıklı bir azabı müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Her halde onlar: O Allahın âyetlerini tanımıyanlar ve haksızlıkla Peygamberleri katleyliyenler ve insanlar içinde adl-ü insaf emreden kimseleri katledenler şimdi hep bunlara elîm bir azab müjdele
Âl-iİmrân / 21 - (Gültekin Onan)
Tanrı'nın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti buyuranları öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Harun Yıldırım)
Doğrusu Allah'ın ayetlerini inkar edenler, nebileri haksız yere öldürenler ve adaletle emreden kimseleri öldürenler var ya; onları çok acıklı bir azap ile müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Hasan Basri Çantay)
Allahın âyetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanların içinden adaleti emredenlerin canına kıyanlar (yok mu?) onları (Habîbim) pek acıklı bir azâb ile muştula!
Âl-iİmrân / 21 - (Hayrat Neşriyat)
Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere (haksızlıklarını bile bile)peygamberleri öldürenler ve insanlardan adâleti emredenleri öldürenler yok mu, artık onları(pek) elemli bir azâb ile müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (İbni Kesir)
Allah'ın ayetlerini inkar edenlere ve haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere, işte onlara; elem verici bir azabı müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Kadri Çelik)
Allah'ın ayetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere ve insanlardan adaleti emredenleri katledenlere elem verici bir azabı müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Muhammed Esed)
Allah'ın mesajlarını inkar edenlere, peygamberleri haksız yere öldürenlere ve adaleti emreden insanların canına kıyanlara gelince, onlara acıklı azabı bildir.
Âl-iİmrân / 21 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah'ın mesajlarını tanımayan, peygamberleri haksız yere öldüren ve insanlara fedakar olmayı öğütleyenlerin kanına girenleri, yürek yakan bir mahrumiyetle müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O kimseler ki, Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkar ve peygamberleri haksız yere katlederler ve nâstan adâletle emredenleri de öldürürler, artık onları elîm bir azap ile müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Ömer Öngüt)
Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberlerini öldürenlere ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azabı müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Şaban Piriş)
Allah’ın ayetlerini inkar edenlere, peygamberleri haksız yere öldürenlere, insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere, işte onlara, acıklı bir azap müjdesi ver.
Âl-iİmrân / 21 - (Sadık Türkmen)
Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, Peygamberleri haksız yere öldürenler, insanlardan adaleti emredenleri öldürenler var ya, onları çok acıklı bir azap ile müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Seyyid Kutub)
Allah'ın ayetlerini inkâr edenleri, peygamberleri sebepsiz olarak öldürenleri ve adaleti emreden insanları öldürenleri acıklı bir azapla müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Suat Yıldırım)
Allah’ın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberleri öldürenleri, adaleti isteyip yaymak isteyenlerin canlarına kıyanları, can yakıcı bir ceza ile müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Süleyman Ateş)
Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar arasında adâleti emredenleri öldürenler (var ya), onlara, acı bir azâbı müjdele!
Âl-iİmrân / 21 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah'ın ayetlerine küfredenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Ümit Şimşek)
Allah'ın âyetlerini inkâr eden, peygamberleri haksız yere öldüren, insanlardan da hak ve adaleti teşvik edenleri öldüren kimseleri ise, acı bir azapla müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah'ın ayetlerini inkâr edip haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanlar içinden adaletle emredenlerin canına kıyanlar var ya, işte onlara korkunç bir azabı muştula.
Âl-iİmrân / 21 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki, Allah’ın âyetlerini inkâr edenleri, peygamberleri haksız yere öldürenleri, insanlardan adalet ile emredenleri öldürenleri artık "elîm azap" ile müjdele.
Âl-iİmrân / 21 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın ayetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberleri öldürenleri ve insanlardan kendilerine adaletli olmayı emredenleri öldürenlerin hepsine, acıklı bir azabı müjdele.
أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ
Okunuşu: Ulâikellezîne habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirah(âhirati), ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Âl-iİmrân / 22 - (Ahmet Tekin)
Peygamberleri, din âlimlerini ve âdil idarecileri öldürenler, dünyada da, âhirette, ebedî yurtta da amelleri boşa gidenlerdir. Onlara yardım eden kimse de olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 22 - (Ali Fikri Yavuz)
İşte bunlar, o kimselerdir ki, dünya ve ahirette yaptıkları ameller boşa çıkmıştır. Onların azâbına engel olacak hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 22 - (Ali Ünal)
Onlar öyle kimselerdir ki, bütün yaptıkları dünyada da Âhiret’te de boşa gitmiştir ve (yaptıklarından kendilerine fayda temin edecek ve onları azaptan kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 22 - (Cemal Külünkoğlu)
İşte onlar, dünya ve ahirette amelleri (iyi da olsa) boşa giden kimselerdir. Onların (azaplarına mani olacak) hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 22 - (Hasan Basri Çantay)
Onlar öyle kimselerdir ki (bütün) yapdıkları dünyâda da, âhiretde de hoşa gitmişdir. Onların (azabına maani olacak) hiç bir yardımcıları da yokdur.
Âl-iİmrân / 22 - (Suat Yıldırım)
İşte onların bütün yaptıkları, dünyada da, âhiret’te de boşa gitmiştir. Kendilerini bu halden kurtaracak hiçbir yardımcıları da yoktur.
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوْتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُمْ وَهُم مُّعْرِضُونَ
Okunuşu: E lem tera ilellezîne ûtû nasîben minel kitâbi yud’avne ilâ kitâbillâhi li yahkume beynehum summe yetevellâ ferîkun minhum ve hum mu’ridûn(mu’ridûne).
Âl-iİmrân / 23 - (Diyanet İşleri)
Kendilerine Kitap’tan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Görmez misin kitaptan, kendilerine bir pay verilenleri; aralarında hakemlik etsin diye Allah'ın kitabına çağrılırlar da sonra onların bir kısmı arkalarını çevirir; onlar zâten bunu âdet edinmiştir.
Âl-iİmrân / 23 - (Abdullah Parlıyan)
Daha önce vahiyden kendilerine pay verilenleri bilmez misin? Onlara aralarında hüküm verirken Allah'ın kelamına başvurmaları yolunda çağrı yapılmıştır, ama onlardan bir gurup yüz çevirerek dönüyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri (yahudileri) görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın Kitab'ına çağırılıyorlar da, sonra içlerinden bir gurup cayarak geri dönüyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Ahmed Hulusi)
Vahyedilen bilgilerden bir nasip verilmiş olanları görmedin mi; aralarında hüküm verilmesi için Allâh vahyine davet ediliyorlar, sonra onlardan bazıları yüz çevirip gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Ahmet Tekin)
Bu mükemmel kutsal kitaptaki bir kısım emir ve hükümleri uygulamakla sorumlu tutulan yahudi âlimlerini görmüyor musun? Aralarındaki ihtilâflı konularda hakem olması, idarî düzene esas teşkil etmesi için Allah’ın kitabına imana, tamamını uygulamaya davet ediliyorlar da, içlerinden bir kısmı tebliğ faaliyetine karşı tedbirler alarak yüz çevirip, güç ve iktidarlarını kullanarak, halkı istedikleri istikamette yönlendirmeye devam ediyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (Ahmet Varol)
Kendilerine Kitab'dan bir pay verilenleri görmedin mi! Aralarında hüküm vermesi üzere Allah'ın Kitab'ına çağrılıyorlar, sonra içlerinden bir topluluk yüz çeviriyor. Onlar zaten sürekli yüz çeviricidirler.
Âl-iİmrân / 23 - (Ali Bulaç)
Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Ali Fikri Yavuz)
Tevrat’dan kendilerine bir miktar nasip verilenleri görmez misin ki, aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabına dâvet olunuyorlar da sonra onlardan bir zümre, o Tevrat’ın hükmüne arkasını çeviriyor. Onlar böyle hakikatlerden yüz çevirmeyi âdet edinenlerdir. (Bu âyet-i kerime, zina eden iki yahudi hakkında nâzil olmuştur: Hazreti Peygamber Efendimizin hakemliğine müracaat etmişler ve Rasûlü Ekrem Aleyhisselâm Tevrat ahkâmına göre recmedilmelerine “taşlanarak öldürülmelerine” hüküm verince kızmışlar ve Tevrat’ın hükmünü tanımıyarak çekip gitmişlerdi.)
Âl-iİmrân / 23 - (Ali Ünal)
Bakmaz mısın şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilenlere! Aralarında (baş gösteren meselelerde) hükmetmek üzere Allah’ın Kitabı’na davet edildikleri (ve onun hükümlerine göre muhakeme olundukları halde), sonra içlerinden bir grup yüz çevirerek dönüp gitmektedir.
Âl-iİmrân / 23 - (Bayraktar Bayraklı)
Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hakem olmak için Allah'ın kitabına çağırılıyorlar da, sonra onlardan bir kısmı dönüp yüz çeviriyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Bekir Sadak)
Kendilerine Kitabdan bir pay verilenleri, gormedin mi? Onlar aralarinda hukum vermek icin Allah'in Kitabina cagirilmislar sonra onlardan bir takimi donmuslerdir. Onlar temelli yuz cevirenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Celal Yıldırım)
Kendilerine kitap (Tevrat)tan bir pay verilenleri görmedin mi ? Aralarında hükmetmek için Allah'ın kitabına çağırılıyorlar; sonra içlerinden bir (ilim adamı) topluluğu yüzçevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Cemal Külünkoğlu)
Kendilerine Kitap'tan (Tevrat'tan) bir pay verilen (Yahudi)leri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah'ın Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı (Tevrat'ın hükmüne) yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Diyanet İşleri (eski))
Kendilerine Kitapdan bir pay verilenleri, görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah'ın Kitabına çağırılmışlar, sonra onlardan bir takımı dönmüşlerdir. Onlar temelli yüz çevirenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri (yahudileri) görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın Kitab'ına çağırılıyorlar da, sonra içlerinden bir gurup cayarak geri dönüyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Edip Yüksel)
Kitaptan kendilerine bir pay verilmiş olanlara baksana, aralarında hükmetmeleri için ALLAH'ın kitabına çağrılıyorlar da onlardan bir grup yüz çevirip geri dönüyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Baksan â o kendilerine kitabdan bir nasıb verilmiş olanlara, aralarında hakem olması için Allahın kitabına da'vet olunuyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüb gidiyorlar
Âl-iİmrân / 23 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (Gültekin Onan)
Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi ? Aralarında Tanrı'nın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, İşte böyle arka dönenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Harun Yıldırım)
Kitaptan bir nasip verilen kimseleri görmedin mi? Aralarında hükmetmesi için Allah’ın kitabına çağırılıyorlar da, sonra onlardan bir grup dönüyor; onlar yüz çeviricidirler.
Âl-iİmrân / 23 - (Hasan Basri Çantay)
Kitabdan (Tevratdan) kendilerine bir nasıyb verilmiş olanları görmedin mi ki Allahın Kitabı — aralarında hakem olmak için — çağırılıyorlar da sonra onlardan bir zümre (o Kitaba) arkasını çeviriyor. Onlar böyle (hakıykatlerden) yüz çevirmeyi âdet edinmiş kimselerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Hayrat Neşriyat)
Kendilerine Kitab’dan (Tevrât’tan) bir nasib verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitâbı’na da'vet olunuyorlar da, sonra onlardan bir kısmı, kendileri (hakkı kabûlden) kaçınan kimseler olarak geri dönüyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (İbni Kesir)
Kendilerine Kitab'tan bir pay verilmiş olanları görmedin mi ki; aralarında hüküm vermen için Allah'ın kitabına çağırılıyorlar da, sonra onlardan bir zümre arkasını çeviriyor. Onlar, temelli yüz çevirenlerdendir.
Âl-iİmrân / 23 - (Kadri Çelik)
Görmüyor musun o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları? Aralarında hükmetmesi için Allah'ın kitabına davet olunuyorlar da içlerinden bir kısmı, yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Muhammed Esed)
(Daha önce) vahiyden kendilerine pay verilenleri bilmez misin? Onlara aralarında hüküm verirken Allah'ın kelamına başvurmaları yolunda çağrı yapılmıştır; ama bazısı, inatla (ondan) yüz çevirir;
Âl-iİmrân / 23 - (Mustafa İslamoğlu)
Baksana şu kendilerine daha önce vahiyden bir pay verilenlere? Aralarını bulmak için Allah'ın kitabına çağrıldılar; fakat onlardan bir kısmı döneklik yaparak yüz çevirdiler.
Âl-iİmrân / 23 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Görmedin mi kendilerine kitaptan bir nâsip verilmiş olanları ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın kitabına davet olunurlar da sonra onlardan bir zümre yüz çevirir. Ve onlar kaçınan kimselerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Ömer Öngüt)
Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermek üzere Allah'ın kitabına çağırılıyorlar da, sonra onlardan bir grup yüz çevirerek dönüyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (Şaban Piriş)
Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hakem olarak Allah’ın kitabına çağırılıyorlar da sonra onlardan bir kısmı dönüp uzaklaşıyor. Onlar, işte böyle yüz çevirenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Sadık Türkmen)
Kendilerine, Kitap’tan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için, Allah’ın Kitabı’na çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Seyyid Kutub)
Allah'ın kitabından kendilerine bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Bunlar aralarında hüküm versin diye Allah'ın kitabına çağırılıyorlar, fakat sonra aralarından bir grup bu kitaba karşı çıkarak sırt çeviriyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Suat Yıldırım)
Baksana o kendilerine kitaptan bir pay verilenlere! Aralarında hakem olması için Allah’ın kitabına dâvet ediliyorlar da, sonra onlardan bir grup yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (Süleyman Ateş)
Baksana Kitaptan kendilerine bir pay verilmiş olanlar, aralarında hüküm versin diye Allâh'ın Kitabına çağırılıyorlar da sonra onlardan bir topluluk yüz çevirerek dönüyorlar.
Âl-iİmrân / 23 - (Tefhim-ul Kuran)
Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (Ümit Şimşek)
Kendilerine kitaptan bir nasip verilenleri görmedin mi? Onlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağırılıyorlar; sonra da onlardan bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Şu kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olanlara bak, aralarında hüküm vermesi için Allah'ın Kitabı'na çağırılıyorlar da içlerinden bir zümre yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Âl-iİmrân / 23 - (İskender Ali Mihr)
Kendilerine Kitab’dan nasip verilenleri görmedin mi? Aralarında hüküm vermek için Allah’ın Kitab’ına davet olunuyorlar, sonra onlardan bir grub geri dönüyor ve onlar yüz çevirenlerdir.
Âl-iİmrân / 23 - (İlyas Yorulmaz)
Kitaptan kendilerine bir pay verilenlere bakar mısın, aralarındaki ihtilaflı meseleleri Allah’ın kitabıyla çözümlemeye çağrıldıklarında, onlardan bir gurup, doğrulardan yüz çevirerek dönüp giderler.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ
Okunuşu: Zâlike bi ennehum kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdât(ma’dûdâtin), ve garrahum fî dînihim mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Âl-iİmrân / 24 - (Diyanet İşleri)
Bunun sebebi, onların, “Bize, ateş sadece sayılı günlerde dokunacaktır.” demeleridir. Uydurageldikleri şeyler dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Abdullah Parlıyan)
Çünkü onlar: “Ateş yani cehennem bize birkaç günden fazla dokunmayacak” diye iddia ederler. Uydurdukları şeyler dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Adem Uğur)
Onların bu tutumları: Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur. Onların vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Ahmed Hulusi)
Bu onların "Sayılı günlerin dışında ateş bize dokunmayacak" diye düşünmelerinden ileri gelir. Uydurdukları gerçek dışı kabulleri dinlerine ihanettir.
Âl-iİmrân / 24 - (Ahmet Tekin)
Bu, onların:'Sayılı günlerin dışında bize asla ateş dokunmayacaktır' demeleri sebebiyledir. Uydurmaya devam ettikleri şeyler, dinleri, medeniyetleri konusunda kendilerini yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Ahmet Varol)
Bu, onların: 'Ateş bize sayılı günlerin dışında dokunmayacaktır' demeleri yüzündendir. Uydurmakta oldukları şeyler onlar dinleri hakkında yanılgıya düşürdü.
Âl-iİmrân / 24 - (Ali Bulaç)
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
Âl-iİmrân / 24 - (Ali Fikri Yavuz)
Bu yüz çevirişlerinin sebebi şudur: Çünkü onlar, sayılı birkaç günden başka bize asla ateş dokunmaz demektedirler. Onların (din namına) uydurmakta oldukları yalanları da, kendilerini dinlerinde aldatmaktadır.
Âl-iİmrân / 24 - (Ali Ünal)
Şundan dolayı ki, onlar “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacak!” diye iddia etmekte (ve Kitabın hükmünden yüz çevirmekle azaba uğramayacaklarını zannetmektedirler). Uydurageldikleri bu türlü yalanlar, Allah’a attıkları bu türlü iftiralar, onları dinleri mevzuunda işte böyle aldatmaktadır.
Âl-iİmrân / 24 - (Bayraktar Bayraklı)
Onların bu tutumları, “Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır” demelerinin bir sonucudur. Dinlerinde uydurdukları yalanlar onları yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Bekir Sadak)
Bu, onlarin: «Bize ates sadece sayili birkac gun degecektir» demelerindendir. Uydurup durduklari seyler, onlari dinlerinde yaniltmistir.
Âl-iİmrân / 24 - (Celal Yıldırım)
Bunun sebebi, onların «Bize ancak sayılı günlerde ateş dokunacaktır» demeleri ve uydurageldikleri şeyin, dinlerinde kendilerini aldatmasıdır.
Âl-iİmrân / 24 - (Cemal Külünkoğlu)
Çünkü onlar: “Bize ancak sayılı günlerde ateş dokunacaktır” demişlerdir. Onların vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Diyanet Vakfi)
Onların bu tutumları: Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur. Onların vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Edip Yüksel)
Çünkü onlar, 'Cehennem sayılı bir kaç günün dışında bize dokunmayacak,' dediler. Uydurdukları şeyler onları dinlerinde böylece yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Gültekin Onan)
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
Âl-iİmrân / 24 - (Harun Yıldırım)
Bu onların: “Bize sayılı günlerden başka asla ateş dokunmayacaktır.” demeleri sebebiyledir. Doğrusu uydurdukları şeyler onları dinleri hakkında aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Hasan Basri Çantay)
Bunun sebebi şudur: Onlar «Sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmayacak» dediler. Onların uydurdukları bu şey, dînleri hususunda da (kendilerini) aldatmışdır.
Âl-iİmrân / 24 - (Hayrat Neşriyat)
Bu (yüz çevirmeleri), şübhesiz onların: 'Sayılı birkaç günden başka, bize ateş aslâ dokunmayacaktır!' demeleri yüzündendir. Ve uydurmakta oldukları şeyler, dinleri husûsunda kendilerini aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (İbni Kesir)
Bu, onların: Sayılı günlerden başka bize, asla ateş dokunmayacak, demeleri yüzündendir. Ve uydurageldikleri şeyler, dinlerinde kendilerini aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Kadri Çelik)
Bu (amelleri), onların, “Bize ateş sadece sayılı bir kaç gün değecektir” demelerindendir. Uydurup durdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Muhammed Esed)
Çünkü onlar, "Ateş bize birkaç günden fazla dokunmayacak" diye iddia ederler: böylece, uydurdukları batıl inançlar, onların (zamanla) itikatlarına ihanet etmelerine yol açmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Mustafa İslamoğlu)
İşte bu, onların "Ateş bize bir kaç günden fazla dokunmayacak" demeleri yüzündendir. Zira uydurmayı gelenek edindikleri şeyler onları inançlarından saptırmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bu da onların, «Bize ateş sayılı günlerden başka asla dokunmayacaktır,» demelerinden dolayıdır. Ve onları, dinlerinde iftira ettikleri şeyler aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Ömer Öngüt)
Bu da onların: “Sayılı bir kaç gün dışında cehennem ateşi bize dokunmaz. ” demeleri sebebiyledir. Yaptıkları iftira dinleri hakkında kendilerini aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Şaban Piriş)
Bu, onların: -Ateş, bize sayılı günlerin dışında dokunmayacaktır, demeleri yüzündendir. Uydura geldikleri yalanlar onları dinlerinden saptırdı.
Âl-iİmrân / 24 - (Sadık Türkmen)
Bunun sebebi onların; “Bize, ateş sadece sayılı günlerde dokunacaktır” demeleridir. Uydurup durdukları şeyler, dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Seyyid Kutub)
Bu olumsuz tutumları, onların 'Cehennem ateşi bize sayılı birkaç gün dışında dokunmayacak' demelerinden kaynaklanıyor. Onların bu iftiraları dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
Âl-iİmrân / 24 - (Suat Yıldırım)
Bunun sebebi onların: "Cehennem ateşi bize sayılı günler dışında asla dokunmayacaktır." iddialarıdır. Uydurdukları bu gibi şeyler, dinleri hakkında kendilerini aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Süleyman Ateş)
Bu hareketleri, onların: "Bize, ateş sayılı birkaç günden başka dokunmayacak." demelerinden ileri gelmektedir. Uydurdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır...
Âl-iİmrân / 24 - (Tefhim-ul Kuran)
Bu, onların: «Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak» demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
Âl-iİmrân / 24 - (Ümit Şimşek)
Buna sebep, onların 'Ateş bize sayılı günlerden başka dokunmaz' demeleridir. Uydurup durdukları şeyler, dinleri hakkında onları işte böyle aldatmıştır.
Âl-iİmrân / 24 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Bunun sebebi onların, "Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır" demeleridir. Uydurmuş oldukları yalanlar, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.
Âl-iİmrân / 24 - (İskender Ali Mihr)
Bu, onların "Ateş bize sayılı günlerden başka asla dokunmayacak" demeleri sebebiyledir. Ve onların dînleri hakkında iftira etmiş oldukları şeyler, kendilerini aldattı.
Âl-iİmrân / 24 - (İlyas Yorulmaz)
Çağrıdan yüz çevirmelerinin sebebi, onların “Sayılı günlerin dışında bize ateş dokunmayacak” demeleri ve uydurmalarla oluşturdukları dinlerinin kendilerini aldatmasıdır.
فَكَيْفَ إِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ
Okunuşu: Fe keyfe izâ cema’nâhum li yevmin lâ raybe fîhi ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Âl-iİmrân / 25 - (Diyanet İşleri)
Bakalım, kendilerini o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandığı tamamen ödendiği vakit, hâlleri nice olacaktır.
Âl-iİmrân / 25 - (Abdullah Parlıyan)
Fakat onları, gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?
Âl-iİmrân / 25 - (Adem Uğur)
Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?
Âl-iİmrân / 25 - (Ahmed Hulusi)
Şüphesiz gelecek olan o süreçte, kendilerini bir araya getirdiğimiz zaman, hiç kimseye haksızlık edilmeden yaptıklarının getirisi verildiğinde, ne olacak (hâlleri)!
Âl-iİmrân / 25 - (Ahmet Tekin)
Hesap günü olduğu ve gerçekleşeceği konusunda şüphe olmayan bir gün dolayısıyla onları topladığımız vakit halleri nasıl olacaktır? O gün, herkese işlediği amellerin kazandığı sevapların karşılığı, hak ettiği tamı tamına ödenecektir, yüklendiği günahların cezaları âdil infaz edilecektir. Onlara haksızlık yapılmayacaktır.
Âl-iİmrân / 25 - (Ahmet Varol)
Geleceğinde şüphe olmayan günde onları bir araya getirdiğimiz ve hiç kimse haksızlığa uğratılmaksızın herkesin kazandığının karşılığı kendisine eksiksiz olarak verildiği zaman nasıl olacak!
Âl-iİmrân / 25 - (Ali Bulaç)
Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda ve her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tam olarak ödendiğinde nasıl olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Ali Fikri Yavuz)
Onları geleceğinde şüphe olmıyan kıyamet günü için topladığımız ve kendilerine hiç zulüm edilmiyerek herkese dünyada kazandığı tamamen ödendiği vakit halleri nasıl olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Ali Ünal)
Onları, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan, herkes dünyada ne kazanmışsa kendisine tastamam geri ödeneceği ve kimseye en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı (dehşetli) bir günde toplayıp bir araya getirdiğimizde halleri ne olacak (bir bilseler)!
Âl-iİmrân / 25 - (Bayraktar Bayraklı)
O halde, geleceğinde şüphe olmayan güne tanıklık etmeleri için hepsini bir araya topladığımız, her insana yaptıklarının karşılığının tamamen ödeneceği ve kimseye haksızlık yapılmayacağı zaman, onların hali ne olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Bekir Sadak)
Geleceginden suphe olmayan gunde, onlari topladigimiz ve haksizlik yapilmayarak herkese kazandigi eksiksiz verildigi zaman, nasil olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Celal Yıldırım)
Meydana gelmesinde hiç şüphe olmayan günde onları biraraya getirip topladığımız ve herkese kazandığının karşılığı tastamam —haksızlık yapılmıyarak— verildiğinde (halleri) nasıl olacaktır ?
Âl-iİmrân / 25 - (Cemal Külünkoğlu)
Bakalım, o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için kendilerini bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese (dünyada) kazandığının karşılığı tastamam ödendiği vakit, hâlleri nasıl olacaktır?
Âl-iİmrân / 25 - (Diyanet Vakfi)
Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?
Âl-iİmrân / 25 - (Edip Yüksel)
Herkese kazandığının karşılığı haksızlık yapılmadan ödeneceği, gerçekleşmesinde kuşku olmayan o gün için onları topladığımızda halleri nice olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bakalım o geleceğinde şüphe olmıyan gün için kendilerini topladığımız ve hiç kimseye zulmedilmiyerek herkese her ne kazandıysa temamen ödendiği vakit nasıl olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Gültekin Onan)
Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda ve her bir nefse haksızlığa uğratılmaksızın kazandığı tam olarak ödendiğinde nasıl olacak ?
Âl-iİmrân / 25 - (Harun Yıldırım)
Onları kendisinde hiçbir şüphe olmayan bir gün için topladığımız zaman nasıl olacak? Herkese kazandığı tastamam verilecek ve onlar zulme uğratılmayacaklar.
Âl-iİmrân / 25 - (Hasan Basri Çantay)
Onları (vukuunda) hiçbir şübhe olmayan bir günde topladığımız ve herkesin — kendilerine haksızlık edilmeyecek — (dünyâda) kazandığı tastamam ödendiği zaman artık halleri nice olur?
Âl-iİmrân / 25 - (Hayrat Neşriyat)
Peki, hakkında hiç şübhe olmayan (geleceği muhakkak) bir günde onları bir araya getirdiğimiz ve herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tam olarak verilip de kendilerine haksızlık edilmediği zaman (bakalım hâlleri) nasıl olacak!
Âl-iİmrân / 25 - (İbni Kesir)
Ya geleceğinden şüphe olmayan bri günde onları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkesin kazandığının tastamam ödendiği zaman halleri ne olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Kadri Çelik)
Geleceğinden şüphe olmayan bir günde onları topladığımız ve kendilerine haksızlık yapılmayarak herkese kazandığının eksiksiz verildiği zaman, (halleri) nasıl olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Muhammed Esed)
O halde, (geleceği) şüphesiz olan Gün'e tanıklık etmeleri için hepsini bir araya topladığımız, her insana yaptıklarının karşılığının tamamen ödeneceği ve kimseye haksızlık yapılmayacağı zaman ne olacak (onların hali)?
Âl-iİmrân / 25 - (Mustafa İslamoğlu)
Geleceğinde kuşku olmayan bir gün onları bir araya topladığımızda, herkesin yaptığının karşılığı hiç kimseye haksızlık yapılmaksızın eksiksiz olarak ödendiğinde, bakalım (onların hali) nasıl olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onları, o vukuunda şüphe olmayan gün için topladığımız ve her şahısa kazanmış olduğu şey ödenecek olan zaman onların hali ne olacaktır. Ve onlar zulüm olunmuş olmayacaklardır.
Âl-iİmrân / 25 - (Ömer Öngüt)
Hiçbir şüphe olmayan (kıyamet) gününde onları topladığımız ve herkesin kazandığı kendilerine tamamen ödenip hiç kimseye haksızlık edilmediği zaman halleri nice olur?
Âl-iİmrân / 25 - (Şaban Piriş)
Geleceğinde şüphe olmayan günde, onları bir araya getireceğimiz ve herkese kazandığının karşılığı, zulmedilmeden (eksiksizce) ödendiği zaman (onların halleri) nice olacaktır?!
Âl-iİmrân / 25 - (Sadık Türkmen)
Bakalım kendilerini, o geleceğinde hiç şüphe olmayan gün için, bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden, herkese kazandığı tamamen ödendiği zaman, halleri nice olacaktır.
Âl-iİmrân / 25 - (Seyyid Kutub)
Acaba geleceği kuşkusuz bir gün onların biraraya getirilecekleri ve hiç kimseye haksızlık edilmeksizin herkese kazandığı verileceği zaman halleri nice olur?
Âl-iİmrân / 25 - (Suat Yıldırım)
Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan o kıyamet gününde, kendilerini bir araya topladığımız ve her şahsa, yaptığının karşılığının tam verilip, asla haksızlığa uğratılmadığı o gün gelince halleri ne olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Süleyman Ateş)
Peki, ya kendilerini, hiç şüphe olmayan bir gün için topladığımız ve herkesin kazandığı, kendisine tastamam verilip hiç kimseye haksızlık edilmediği zaman (durumları) nasıl (olacak)?
Âl-iİmrân / 25 - (Tefhim-ul Kuran)
Artık onları, kendisinden şüphe olmayan bir gün topladığımızda ve her bir nefse -kendileri haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tam olarak ödendiğinde nasıl olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Ümit Şimşek)
Peki, ya geleceğinde kuşku olmayan o günde Biz onların hepsini topladığımız zaman, kimseye hiçbir haksızlık edilmeden herkese kazandığı tastamam verildiğinde onların hali nice olacak?
Âl-iİmrân / 25 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Peki, o kendisinde kuşku bulunmayan günde, onları biraraya topladığımız vakit halleri nice olacak! O gün her benlik, kazandığının karşılığını tam almıştır. Onlar, hiçbir zulme uğratılmazlar.
Âl-iİmrân / 25 - (İskender Ali Mihr)
O halde, hakkında şüphe olmayan bir gün için onları topladığımız ve her nefse, kazandığının karşılığı verildiği zaman halleri nasıl olacak? Ve onlar zulüm olunmazlar (haksızlığa uğramazlar).
Âl-iİmrân / 25 - (İlyas Yorulmaz)
Asla kendisinde hiç şüphe olmayan bir günde, onları bir araya getirdiğimizde ve onlara zulmedilmeden, her nefse kendi kazandığının karşılığı ödendiği bir zamanda, halleri nasıl olacak.
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Okunuşu: Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’(teşâu), ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’(teşâu, bi yedikel hayr(hayru), inneke alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Âl-iİmrân / 26 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
Âl-iİmrân / 26 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
De ki: Allah'ım, mülkün sahibi sensin, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın. Dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Senin elindedir hayır, sensin her şeye gücü yeten.
Âl-iİmrân / 26 - (Abdullah Parlıyan)
De ki: “Ey mutlak egemenlik sahibi Allah'ım! Sen egemenliği kime dilersen ona verirsin, dilediğinden de alırsın, dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler senin elindedir. Şüphesiz sen herşeye gücü yetensin.”
Âl-iİmrân / 26 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Mülkün Mâlik'i olan Allâh'ım. . . Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziyz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Kesinlikle sen her şeye Kaadir'sin. "
Âl-iİmrân / 26 - (Ahmet Tekin)
'Allahım, ey mülkün, devletin, saltanatın gerçek sahibi! Sen mülkü, devleti, saltanatı sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir, mülkü, devleti, saltanatı sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselerden de çeker alırsın. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri aziz eder, güçlendirir yüceltirsin, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri de zelil eder, zayıflatır, alçaltırsın. Hayırlı olanı seçmek de, sınırsız hayır da senin elindedir.' de.
Âl-iİmrân / 26 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden de mülkü alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. İyilik senin elindedir. Sen her şeye güç yetirirsin.'
Âl-iİmrân / 26 - (Ali Bulaç)
De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin."
Âl-iİmrân / 26 - (Ali Fikri Yavuz)
Rasûlüm, şöyle de: “- Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen, dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin; hayır, yalnız senin elindedir. Muhakkak ki sen her şeye kâdirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Ali Ünal)
De ki: “Allah’ım, ey mülk ve hakimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.
Âl-iİmrân / 26 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Ey mutlak egemenlik sahibi Allahım! Sen egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın; dilediğini yüceltirsin, dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler senin elindedir. Doğrusu, senin her şeye gücün yeter.
Âl-iİmrân / 26 - (Bekir Sadak)
«ulkun sahibi olan Allah'im! Mulku diledigine verirsin; dilediginden cekip alirsin; diledigini aziz kilar, diledigini alcaltirsin; iyilik elindedir. Dogrusu Sen, her seye Kadir'sin.
Âl-iİmrân / 26 - (Celal Yıldırım)
De ki: Ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın ; dilediğini aziz kılarsın ; dilediğini alçaltın zillete düşürürsün; hayr yalnız senin elindedir. Şüphesiz senin gücün her şeye yeter. .
Âl-iİmrân / 26 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allahım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın; dilediğini (faydalı çalışmalarıyla) yüceltirsin, dilediğini (de kötü eylemlerinden dolayı) alçaltırsın. Bütün iyilikler senin elindedir. Doğrusu, sen istediğini yapmaya güç yetirensin.”
Âl-iİmrân / 26 - (Diyanet İşleri (eski))
De ki: 'Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kadir'sin.
Âl-iİmrân / 26 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Edip Yüksel)
De ki: 'Yöneticilerin Yöneticisi olan Tanrım, yönetimi dilediğine verir, dilediğini de yönetimden indirirsin. Dilediğini yükseltir, dilediğini de alçaltırsın. Tüm iyilikler senin elinde. Sen her şeye gücü yetensin!'
Âl-iİmrân / 26 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Deki: ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın, ve dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil edersin, hayır yalnız senin elindedir, muhakkak ki sen her şey'e kadirsin
Âl-iİmrân / 26 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
De ki ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın; dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır yalnız senin elindedir. Gerçekten sen, herşeye gücü yetensin.»
Âl-iİmrân / 26 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
De ki: «Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Gültekin Onan)
De ki : "Ey mülkün sahibi Tanrım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin".
Âl-iİmrân / 26 - (Harun Yıldırım)
De ki: "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden de mülkü alırsın. Dilediğini aziz edersin; dilediğini de zelil kılarsın. Hayır ancak senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin.”
Âl-iİmrân / 26 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) de ki: «Ey mülkün saahibi Allah, Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayr, yalınız Senin elindedir. Şübhesiz ki Sen her şey'e hakkıyle kaadirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Ey mülkün (gerçek) sâhibi olan Allah! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın! Hem dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelîl kılarsın! (Her) hayır (ancak senin) elindedir! Şübhesiz ki sen, herşeye hakkıyla gücü yetensin!'
Âl-iİmrân / 26 - (İbni Kesir)
De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım; Sen mülkü dilediğine verirsin. Sen, mülkü dilediğinin elinden alırsın. Sen, dilediğini aziz edersin. Sen, dilediğini zelil edersin. Hayır, yalnız Senin elindedir. Sen hiç şüphe yok ki her şeye Kadirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Kadri Çelik)
De ki: “Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler senin elindedir. Doğrusu sen, her şeye kadirsin.”
Âl-iİmrân / 26 - (Muhammed Esed)
De ki: "Ey mutlak egemenlik sahibi Allahım! Sen egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın; dilediğini yüceltirsin, dilediğini alçaltırsın. Bütün iyilikler Senin elindedir. Doğrusu, Sen istediğini yapmaya kadirsin".
Âl-iİmrân / 26 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Ey mutlak iktidar sahibi olan Allah'ım! Sen dilediğine iktidar verir dilediğinden de iktidarı çeker alırsın, dilediğini aziz eder dilediğini de zelil edersin; Senin elindeki mahza hayırdır: Elbette Sen her bir şeye kadirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın ve dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelil kılarsın. Hayır (iyilik), Senin Yed-i Kudretindedir. Şüphe yok ki, Sen her şeye ziyâdesiyle kâdirsin.»
Âl-iİmrân / 26 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin. ”
Âl-iİmrân / 26 - (Şaban Piriş)
De ki: -Ey hakimiyetin yegane sahibi Allah’ım, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın, dilediğini yükseltir / aziz kılarsın, dilediğini de alçaltır / zelil edersin. Bütün hayır senin elindedir, şüphesiz senin her şeye gücün yeter.
Âl-iİmrân / 26 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Ey mülkün/hayatın sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü (kimsenin çalışmakla kazanamayacağı şeyleri; peygamberliği, mucizeleri, hayatı, canı) dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü; (kimsenin çalışmakla kazanamayacağı şeyleri; hayatı, canı da) çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen herşeye hakkıyla güç yetirensin.”
Âl-iİmrân / 26 - (Seyyid Kutub)
De ki; 'Ey mülkün sahibi Allah'ım, sen mülkü (egemenliğin iktidarı) dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın. Dilediğini üste çıkarır, dilediğini alçaltırsın. İyilik senin elindedir, senin gücün herşeye yeter.
Âl-iİmrân / 26 - (Suat Yıldırım)
De ki: "Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım!" Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın! Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın! Her türlü hayır yalnız Sen’in elindedir! Sen elbette her şeye kadirsin!
Âl-iİmrân / 26 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Allâh'ım, (ey) mülkün sâhibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın; dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Hayır (mal), senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin!"
Âl-iİmrân / 26 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.»
Âl-iİmrân / 26 - (Ümit Şimşek)
De ki: Ey mülkün sahibi olan Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çekip alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini hor ve hakir kılarsın. Bütün hayır Senin elindedir. Senin herşeye gücün yeter.
Âl-iİmrân / 26 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Şöyle yakar: "Ey mülkün Mâlik'i, sahibi olan Allahım! Sen mülk ve saltanatı dilediğine verir, mülk ve saltanatı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltip aziz edersin, dilediğini alçaltıp zelil kılarsın. İmkân, mal ve nimet senin elindedir. Sen, herşeye kadirsin."
Âl-iİmrân / 26 - (İskender Ali Mihr)
De ki: "Mülkün mâliki olan Allah’ım. Mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden mülkü alırsın. Ve dilediğini azîz kılarsın ve dilediğini zelil edersin. “Hayır” senin elindedir. Muhakkak ki sen herşeye kaadirsin.
Âl-iİmrân / 26 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “Ey her şeyin sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin ve dilediğini de rezil edersin. Çünkü hayır senin elindedir ve senin her şeye gücün yeter. ”
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
Okunuşu: Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyl(leyli), ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayy(hayyi), ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb(hısâbın).
Âl-iİmrân / 27 - (Diyanet İşleri)
“Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”
Âl-iİmrân / 27 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Geceyi uzatırsın, gündüzün bir kısmı gece olur. Gündüzü uzatırsın, gecenin bir kısmı gündüz olur. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü izhar edersin ve dilediğini sayısız rızıklandırırsın sen.
Âl-iİmrân / 27 - (Abdullah Parlıyan)
“Gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın. Ölüden diri ve diriden ölü çıkarırsın ve dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”
Âl-iİmrân / 27 - (Adem Uğur)
Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Ahmed Hulusi)
"Geceyi gündüze dönüştürürsün, gündüzü geceye dönüştürürsün. Diriyi ölüden çıkartırsın, ölüyü diriden çıkartırsın. Dilediğine hesapsız rızık (yaşam gıdası) verirsin. "
Âl-iİmrân / 27 - (Ahmet Tekin)
Geceyi devamlı gündüzün içine sokarak uzatırsın. Gündüzü de gecenin içine sokar uzatırsın. Ölüden diri, tohum ve yumurtadan canlı, kâfirden mü’min, cahilden âlim çıkarırsın. Diriden de ölü, canlıdan tohum ve yumurta, mü’minden kâfir, âlimden cahil çıkarırsın. Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere, lütuf ve ihsanından kayda geçirilmeyen, dara düşürmeyen, ölçüye tartıya vurulmayan, hesabı sorulmayan, itiraza mahal olmayan hesapsız rızık ve servet verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Ahmet Varol)
'Geceyi gündüzün gündüzü de gecenin içine sokarsın. Ölüden diri diriden de ölü çıkarırsın. Dilediğini de hesapsız bir şekilde rızıklandırırsın.'
Âl-iİmrân / 27 - (Ali Bulaç)
"Geceyi gündüze bağlayıp katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp katarsın; diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine hesapsız rızık verirsin."
Âl-iİmrân / 27 - (Ali Fikri Yavuz)
Geceyi gündüze sokarsın, (geceler kısalıp gündüzler uzar) ve gündüzü geceye sokarsın (da gündüzler kısalıp geceler uzar.) Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın; dilediğine de sayısız rızık verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Ali Ünal)
“Geceyi gündüze katarsın ve gündüzü de geceye katarsın; ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın ve kimi dilersen ona hesapsız rızık verirsin.”
Âl-iİmrân / 27 - (Bayraktar Bayraklı)
Gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın. Ölüden diri ve diriden ölü çıkarırsın; dilediğine her türlü hesabın üstünde rızık bağışlarsın.”
Âl-iİmrân / 27 - (Celal Yıldırım)
Geceyi gündüze, gündüzü geceye sokarsın (katarsın), diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsız rızıklandırırsın. .
Âl-iİmrân / 27 - (Cemal Külünkoğlu)
“Geceyi uzatırsın, gündüzün bir kısmı gece olur. Gündüzü uzatırsın, gecenin bir kısmı gündüz olur. Ölüden diri çıkarır, diriden de ölü çıkarırsın. Dilediğini de hesapsız rızıklandırırsın.”
Âl-iİmrân / 27 - (Diyanet Vakfi)
Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Edip Yüksel)
'Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.'
Âl-iİmrân / 27 - (Gültekin Onan)
"Geceyi gündüze bağlayıp katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp katarsın: diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine hesapsız rızık verirsin".
Âl-iİmrân / 27 - (Harun Yıldırım)
'Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.'
Âl-iİmrân / 27 - (Hasan Basri Çantay)
Geceyi gündüzün içine koyarsın. Gündüzü geceye sokarsın, ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen kimi dilersen ona sayısız rızk verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Hayrat Neşriyat)
'Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın! Hem ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın! Dilediğini ise hesabsız rızıklandırırsın!'
Âl-iİmrân / 27 - (İbni Kesir)
Geceyi gündüze geçirir, gündüz geceye geçirirsin. Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğin kimseye hesabsız rızık verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Kadri Çelik)
"Geceyi gündüze bağlayıp katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp katarsın: diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine hesapsız rızık verirsin".
Âl-iİmrân / 27 - (Muhammed Esed)
"Gündüzü kısaltarak geceyi uzatır ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın. Ölüden diri ve diriden ölü çıkarırsın. Ve dilediğine her türlü hesabın üstünde rızık bağışlarsın."
Âl-iİmrân / 27 - (Mustafa İslamoğlu)
Geceyi uzatıp gündüzü kısaltırsın, gündüzü uzatıp geceyi kısaltırsın! Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Ve dilediğin kimseye hesapsız rızık verirsin."
Âl-iİmrân / 27 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Geceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın, ve diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın ve dilediğini hesapsız olarak merzuk buyurursun.»
Âl-iİmrân / 27 - (Ömer Öngüt)
“Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğini hesapsız rızıklandırırsın. ”
Âl-iİmrân / 27 - (Şaban Piriş)
Geceyi gündüze geçirir, gündüzü de geceye sokarsın. Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.
Âl-iİmrân / 27 - (Sadık Türkmen)
“geceyi gündüze katarsın (geceleri kısaltırsın), gündüzü geceye katarsın (gündüzleri de uzatırsın). Diriyi öldürürsün, ölüyü de diriltirsin. Dilediğine de hesapsız rızık yaratırsın.”
Âl-iİmrân / 27 - (Seyyid Kutub)
Geceyi uzatıp gündüzü kısaltırsın, gündüzü uzatıp geceyi kısaltırsın! Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Ve dilediğin kimseye hesapsız rızık verirsin."
Âl-iİmrân / 27 - (Suat Yıldırım)
«Geceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın, ve diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın ve dilediğini hesapsız olarak merzuk buyurursun.»
Âl-iİmrân / 27 - (Süleyman Ateş)
"Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın, dilediğini hesapsız rızıklandırırsın!"
Âl-iİmrân / 27 - (Tefhim-ul Kuran)
«Geceyi gündüzü bağlayıp katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp katarsın; diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine hesapsız rızık verirsin.»
Âl-iİmrân / 27 - (Ümit Şimşek)
Gündüzü geceye katar, geceyi de gündüze katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğini de hesapsız şekilde rızıklandırırsın.
Âl-iİmrân / 27 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsızca rızıklandırırsın."
Âl-iİmrân / 27 - (İskender Ali Mihr)
Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü gecenin içine sokarsın. Canlıyı ölüden çıkarırsın ve ölüyü canlıdan çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın.
Âl-iİmrân / 27 - (İlyas Yorulmaz)
“Sen geceyi gündüzden, gündüzü de geceden çekip çıkarırsın. Yine sen ölüden diriyi çıkarır, diri olanı da ölü hale getirirsin. Ayrıca dilediğine de hesapsız rızık verirsin. ”
لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّهِ فِي شَيْءٍ إِلاَّ أَن تَتَّقُواْ مِنْهُمْ تُقَاةً وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ وَإِلَى اللّهِ الْمَصِيرُ
Okunuşu: Lâ yettehizil mu’minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn(mu’minîne), ve men yef’al zâlike fe leyse minallâhi fî şey’in illâ en tettekû minhum tukâta(tukâten), ve yuhazzirukumullâhu nefseh(nefsehu), ve ilallâhil masîr(masîru).
Âl-iİmrân / 28 - (Diyanet İşleri)
Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İnananlar iman edenleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Bu işi yapan, Allah'tan bir şey beklemesin, fakat kâfirlerden çekinmeniz gerekse o başka. Allah, kendisinden sakınmanızı emretmektedir ve dönüp varılacak yer de Allah tapısıdır.
Âl-iİmrân / 28 - (Abdullah Parlıyan)
Mü'minler inananları bırakıp da, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah ile bağını koparmış olur, kendinizi onlardan gelecek tehlikelerden korumak için bu yola başvurmanız hariç. Ancak Allah sizi kendi emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Çünkü bütün yollar Allah'a varır.
Âl-iİmrân / 28 - (Adem Uğur)
Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Ahmed Hulusi)
İman edenler, iman edenleri bırakıp, hakikati inkâr edenleri velî - dost edinmesin. Bunu yapan, Allâh'la bağını koparmış olur. Bu ancak korunma amaçlı olabilir. Allâh sizi kendisine dikkatli olmanız konusunda uyarır. Dönüşünüz Allâh'adır!
Âl-iİmrân / 28 - (Ahmet Tekin)
Mü’minler, şuurlu ve kâmil mü’minleri bırakıp da kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirleri, kamu görevlerini icraya yetkili kılmasınlar, candan dost, müttefik edinmesinler. Kimler böyle yaparsa Allah ile bütün velâyet-himaye bağlarını koparmış, Allah’ın rahmetinden, yardımından uzaklaşmış olurlar. Ancak onlar tarafından gelmesi muhtemel bir zarardan gerçekten korunmanız için yaptığınız dostluk-ittifak müstesnâdır. Allah sizi, asıl kendisinin azabından korunmanız, emirlerine yapışmanız, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranmanız, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olmanız gerektiği konusunda uyarıyor. Sonuçta Allah’ın huzuruna varıp hesap vereceksiniz.
Âl-iİmrân / 28 - (Ahmet Varol)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri kendilerine dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah'la bir ilişiği kalmamış olur. Ancak onlardan kendinizi korumak gayesiyle sakınmanız müstesnadır. Allah size kendi zatından korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Ali Bulaç)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Ali Fikri Yavuz)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Ali Ünal)
Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. (Başkasına değil,) ancak Allah’adır nihaî varış.
Âl-iİmrân / 28 - (Bayraktar Bayraklı)
Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. (Başkasına değil,) ancak Allah’adır nihaî varış.
Âl-iİmrân / 28 - (Bekir Sadak)
Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; çünkü kendinizi onlardan korumak için bu yola başvurmanız hariç, kim bunu yaparsa, Allah ile bütün bağını koparmış olur. Ancak Allah, kendisine karşı dikkatli olmanız konusunda sizi uyarıyor; çünkü dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Celal Yıldırım)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah'ın (dostluğundan kopup O'nun) yanında hiçbir değeri kalmaz. Ancak onlardan (gelecek olan bir tehlike ya da umum yararına bir kapının kapanmasından) korunmak için (dost görünerek) sakınmış olasınız. Allah sizi (asıl) kendisinden korkmanızla uyarır. Sonunda gidiş Allah'adır..
Âl-iİmrân / 28 - (Cemal Külünkoğlu)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Bunu yapan, Allah ile ilişkisini kesmiş olur. Ancak kendinizi onlardan (gelebilecek olan bir tehlikeye karşı) korumak için (zoraki dostça davranmanızda) bir sakınca yoktur. Allah, kendisine karşı dikkatli olmanızı emrediyor. (Unutmayın ki) dönüş yalnız Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Diyanet İşleri (eski))
Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi Kendisiyle korkutur, dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Diyanet Vakfi)
Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Edip Yüksel)
İnananlar, inananları bırakıp inkarcıları dost edinmesin. Kim bunu yaparsa ALLAH ile bir ilgisi kalmaz. Ancak onlardan korkmanız hali başka... ALLAH kendisi hakkında sizi uyarıyor. Dönüş ALLAH'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Mü'minler, mü'minleri bırakıb da kâfirleri dost edinmesin, ve onu her kim yaparsa Allahdan ilişiği kesilmiş olur ancak onlardan bir korunma yapmanız başka, maamafih Allah sizi kendisinden tahzir buyurur, nihayet de gidiş Allahadır
Âl-iİmrân / 28 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
İnananlar, inananları bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Her kim bunu yaparsa, Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başka. Allah, sizi kendisinden korkmanız için uyarıyor. Sonuçta gidiş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin ve onu her kim yaparsa Allah'dan ilişiği kesilmiş olur, ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Bununla beraber Allah sizi kendisinden korunmanız hususunda uyarır. Nihâyet gidiş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Gültekin Onan)
İnançlılar, inançlıları bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Tanrı'dan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Tanrı, sizi kendisinden sakındırır. Varış Tanrı'yadır.
Âl-iİmrân / 28 - (Harun Yıldırım)
Mü’minler, mü’minleri bırakıp ta kafirleri veliler edinmesinler! Her kim bunu yaparsa Allah'tan hiçbir şey üzerinde değildir. Ancak onlardan sakınılabilecek bir şeyden sakınmanız müstesna. Buna rağmen Allah sizi kendisinden sakındırıyor. Muhakkak ki dönüş yalnız Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Hasan Basri Çantay)
Mü'minler, mü'minleri bırakıb da kâfirleri dostlar edinmesin. Kim bunu yaparsa (ona) Allahdan hiç bir şey (hiç bir yardım) yokdur. Meğer ki onlardan, gelebilecek bir tehlikeden dolayı, sakınmış olasınız. Allah size (asıl) kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Allahadır.
Âl-iİmrân / 28 - (Hayrat Neşriyat)
Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! O hâlde kim böyle yaparsa, artık (o kişi,) Allah’dan (dostluk olarak göreceği) bir şey içinde değildir; ancak (dost görünerek) onlardan (gelebilecek) bir tehlikeden sakınmanız müstesnâ! Bununla berâber Allah, sizi kendisin(e karşı gelmek)den sakındırır! Dönüş ise ancak Allah’adır.
Âl-iİmrân / 28 - (İbni Kesir)
Mü'minler, Mü'minleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa; Allah ile dostluğu kalmaz. Ancak onlardan sakınmanız müstesnadır. Allah, size kendisinden korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Kadri Çelik)
Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri veliler (yönetici ve önderler) edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile ilişiğini kesmiş olur; ancak onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisiyle korkutur ve dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Muhammed Esed)
Müminler, müminleri bırakıp hakikati inkara şartlanmış olanları dost edinmesinler -çünkü bunu yapan, Allah ile bütün bağını koparmış olur- kendinizi onlardan korumak için bu yola başvurmanız hariç. Ancak Allah, Kendisine karşı dikkatli olmanızı ihtar eder, çünkü bütün yollar Allah'a varır.
Âl-iİmrân / 28 - (Mustafa İslamoğlu)
Mü'minler mü'minleri bırakıp da kafirleri (askeri) müttefik edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'tan bütünüyle kopmuş olur; ancak kendinizi onlara karşı korumak için (bilinçli bir tercihse), o başka: Ne ki Allah, kendisine karşı dikkatli olmanızı ihtar eder; çünkü bütün yollar Allah'a çıkar.
Âl-iİmrân / 28 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Mü'minler, mü'minlerden başka kâfirleri dostlar edinmesinler. Her kim onu edinirse Allah Teâlâ'dan (nusrete nâiliyet) ilgisi kalmamış olur. Meğer ki, onlardan bir korunma için çekinecek olasınız. Allah Teâlâ ise sizi Zât-ı Ulûhiyyeti hakkında tahzir buyurur. Ve nihâyet gidiş de Allah Teâlâ'yadır.
Âl-iİmrân / 28 - (Ömer Öngüt)
Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz. Meğer ki onlardan gelecek herhangi bir tehlikeden sakınmış olasınız. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Şaban Piriş)
Müminler, müminleri bırakıp kafirleri veli / dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah’tan hiç bir şey beklemesin. Ancak, onlardan (gelebilecek bir tehlikeden korkarsanız) korunma gayesiyle, sakınmanız hariçtir. Allah, asıl kendisinden korkmanız için sizi uyarıyor. Dönüş Allah’adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Sadık Türkmen)
Müminler, müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah asıl sizi, kendisine karşı dikkatli olmanız konusunda uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’ın huzurunadır.
Âl-iİmrân / 28 - (Seyyid Kutub)
Müminler, müminleri bırakarak kafirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa artık Allah ile arasında hiçbir ilişki kalmaz. Yalnız, kafirlerin size yönelik tehlikelerinden korunabilirsiniz. Allah sizi kendinden korkmaya çağırıyor. Dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Suat Yıldırım)
Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka! Allah sizi, Kendisine isyan etmekten sakındırır. Dönüş yalnız Allah’adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Süleyman Ateş)
Mü'minler, inananları bırakıp, kâfirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allâh ile bir dostluğu kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başka. (Şerlerinden korunmak için dost gözükebilirsiniz). Allâh sizi kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den sakındırır. (Sakın hükümlerine aykırı davranarak, düşmanlarını dost tutarak O'nun gazabına uğramayın. Çünkü) dönüş Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Tefhim-ul Kuran)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'tan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisiyle sakındırır. Varış Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (Ümit Şimşek)
Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah'ın dostluk ve yardımından bir nasibi kalmamış olur. Ancak onlardan gelebilecek bir zarardan korkarsanız, o başkadır. Allah, kendisinden gelecek bir azaptan sizi sakındırıyor. Sonunda herkesin gidişi Allah'ın huzurunadır.
Âl-iİmrân / 28 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Müminler, müminleri bırakıp da küfre sapanları gönül dostu edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah'la ilişiği kesilir. Ancak bir sakınma ile onlardan korunmanız müstesna. Allah sizi kendisinden sakınmaya çağırır. Ve dönüş yalnız Allah'adır.
Âl-iİmrân / 28 - (İskender Ali Mihr)
Mü’minler, mü’minlerden başkasını (yani) kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, o Allah’dan bir şeyin (rahmet ve fazlın) içinde değildir. Onlardan korunmanız için sakınmanız (dost olmanız) hariç. Ve Allah, sizi kendisinden sakındırır (takva sahibi olmanızı ister). Ve dönüş Allah’adır (ruhun ulaşacağı makam, Allah’ın Zat’ıdır).
Âl-iİmrân / 28 - (İlyas Yorulmaz)
İnanç sahipleri, kendileri gibi inananları bırakıp, doğruları inkâr edenlerin himayelerine (veliler edinmesin) girmesinler. Kim bunu yaparsa, ancak kendilerini onlardan korumaları dışında, Allah dan bekleyecekleri hiçbir şeyleri yoktur. Allah sizi kendisiyle uyarıyor, dönüşünüz Allah’a olacaktır.
قُلْ إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّهُ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Okunuşu: Kul in tuhfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhullâh(ya’lemhullâhu), ve ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Âl-iİmrân / 29 - (Diyanet İşleri)
De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
Âl-iİmrân / 29 - (Abdullah Parlıyan)
De ki: “Kalplerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Zira O göklerde ve yerde olan herşeyi bilir. Allah'ın gücü herşeye yeter.”
Âl-iİmrân / 29 - (Adem Uğur)
De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.
Âl-iİmrân / 29 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "İçinizdekini gizleseniz de açıklasanız da Allâh (yaratanı olarak) onu bilir. Semâlarda ve arzda (âfakî ve enfüsî anlamlarıyla) ne varsa bilir. Allâh her şeye Kaadir'dir. "
Âl-iİmrân / 29 - (Ahmet Tekin)
Onlara: 'Gönüllerinizdekini, kâfirlerle işbirliği ve ittifak yapma düşüncenizi gizleseniz de, Allah bilir, açığa vurursanız da Allah bilir. Göklerdeki varlıkları ve imkânları ve yerdeki varlıkları ve imkânları da bilir. Allah’ın her şeye gücü kudreti yeter.' de.
Âl-iİmrân / 29 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Göğüslerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da, Allah onu bilir. O, göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye güç yetirendir.'
Âl-iİmrân / 29 - (Ali Bulaç)
De ki: "Sinelerinizde olanı -gizleseniz de, açığa vursanız da- Allah bilir. Ve göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, her şeye güç yetirendir."
Âl-iİmrân / 29 - (Ali Fikri Yavuz)
İçinizdeki kâfir dostluğunu gizleseniz de, açıklasanız da Allah onu bilir, diye söyle. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini O bilir; ve Allah her şeye hakkıyle kâdirdir.
Âl-iİmrân / 29 - (Ali Ünal)
(Mü’minlere) de ki: “Sinelerinizdekini gizleseniz de, açığa da vursanız da Allah onu bilmektedir; O, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
Âl-iİmrân / 29 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: Kalplerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Zira O, göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyi bilir; Allah'ın her şeye gücü yeter.
Âl-iİmrân / 29 - (Bekir Sadak)
Icinde olani gizleseniz de aciklasaniz da Allah onu bilir. Goklerde olanlari da, yerde olanlari da bilir. Allah her seye Kadir'dir de.
Âl-iİmrân / 29 - (Celal Yıldırım)
De ki: Gönlünüzde olanı (kâfirlere karşı beslediğiniz ilgi ve yakınlığı) gizleseniz de, açığa vursanız da Allah bilir. Allah göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah'ın gücü her şeye yeter.
Âl-iİmrân / 29 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Kalplerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. O, göklerde ve yerde olanları da bilir. Çünkü Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
Âl-iİmrân / 29 - (Diyanet Vakfi)
De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.
Âl-iİmrân / 29 - (Edip Yüksel)
De ki, 'İçinizdeki düşüncelerinizi ister gizleyin, ister açıklayın, ALLAH bilir.' Göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. ALLAH'ın gücü herşeye yeter.
Âl-iİmrân / 29 - (Gültekin Onan)
De ki: "Sinelerinizde olanı-gizleseniz de, açığa vursanızda- Tanrı bilir. Ve göklerde olanı da, yer de olanı da bilir. Tanrı, herşeye güç yetirendir."
Âl-iİmrân / 29 - (Harun Yıldırım)
De ki: "Sinelerinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde her ne varsa bilir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
Âl-iİmrân / 29 - (Hasan Basri Çantay)
De ki: Göğüslerinizin içinde olanı gizleseniz de, onu açıklasanız da Allah bilir onu. Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsini) O bilir. Allah herşey'e hakkıyle gücü yetendir.
Âl-iİmrân / 29 - (Hayrat Neşriyat)
De ki: 'Sînelerinizde olanı gizleseniz de onu açıklasanız da, Allah onu bilir. Göklerde olanı da yerde bulunanı da bilir.' Ve Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.
Âl-iİmrân / 29 - (İbni Kesir)
De ki: İçinizde olanı gizleseniz de, açıklasanız da Allah bilir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini O, bilir. Allah, herşeye Kadir'dir.
Âl-iİmrân / 29 - (Kadri Çelik)
De ki: “İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.”
Âl-iİmrân / 29 - (Muhammed Esed)
De ki: "Kalplerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Zira O, göklerdeki ve yeryüzündeki her şeyi bilir; ve Allah her şeye kadirdir."
Âl-iİmrân / 29 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "İçinizdekileri saklasanız da açıklasanız da Allah onu bilir; zira göklerde ve yerde olanların hepsi O'na ayandır: ve Allah her bir şeye kadirdir.
Âl-iİmrân / 29 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Sinelerinizde olan şeyi gizleseniz de, açıklasanız da onu Allah Teâlâ bilir. Ve göklerdekini de, yerlerdekini de bilir. Ve Allah Teâlâ her şeye bihakkın kâdirdir.»
Âl-iİmrân / 29 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Göğüslerinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kâdirdir. ”
Âl-iİmrân / 29 - (Şaban Piriş)
De ki: -İçinizdekini gizleseniz de açıklasanız da onu Allah bilir. Göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Allah’ın her şeye de gücü yeter.
Âl-iİmrân / 29 - (Sadık Türkmen)
De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki herşeyi, yerdeki herşeyi de bilir. Allah herşeye hakkıyla gücü yetendir.”
Âl-iİmrân / 29 - (Seyyid Kutub)
De ki; 'İçinizdeki duyguyu saklasanız da açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde olanı ve yerde olanı da bilir. Allah'ın gücü herşeye yeter.'
Âl-iİmrân / 29 - (Suat Yıldırım)
De ki: "İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir. Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kadirdir."
Âl-iİmrân / 29 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Göğüslerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allâh onu bilir; göklerde ve yerde olanları da bilir. Allâh her şeye kâdirdir.
Âl-iİmrân / 29 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Sinelerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, her şeye güç yetirendir.»
Âl-iİmrân / 29 - (Ümit Şimşek)
De ki: Gönlünüzdekini saklasanız da, açıklasanız da Allah onu bilir. O, göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah'ın kudreti de herşeye yeter.
Âl-iİmrân / 29 - (İskender Ali Mihr)
De ki: Sinelerinizde olanı, gizleseniz veya onu açıklasanız da, Allah onu bilir. Ve (Allah), göklerde ve yerde olanları bilir. Ve Allah herşeye kadîrdir.
Âl-iİmrân / 29 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “İçinizden geçirdiklerinizi saklasanız da, açıktan açığa söyleseniz de Allah onu biliyor. Ayrıca Allah gökte ve yerde olan her şeyi de bilir. Allah her şeye gücü yetendir. ”
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُّحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِن سُوَءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ وَاللّهُ رَؤُوفُ بِالْعِبَادِ
Okunuşu: Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdâran, ve mâ amilet min sû’(sûin), teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîdâ(baîden), ve yuhazzirukumullâhu nefseh(nefsehu), vallâhu raûfun bil ıbâd(ıbâdi).
Âl-iİmrân / 30 - (Diyanet İşleri)
Herkesin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulacağı günde kişi, kötülükleri ile kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Yine Allah, sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Allah, kullarını çok esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
O gün bir gündür ki herkes, yaptığı hayrı hazırlanmış bir halde karşısında bulacak, işlediği kötülükle de arasında pek uzun bir mesafe olmasını arzulayacak. Tanrı, kendinden korunmanızı buyurur ve Allah, kullarını pek esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Abdullah Parlıyan)
Herkesin iyilik ve kötülük olarak yaptığı herşeyi karşısında hazır bulacağı günde, kötülük yapan insanlar o günde, kötülükleriyle kendi arasının çok uzak olmasını isteyecek. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Adem Uğur)
Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Ahmed Hulusi)
Her nefs, hayır veya kötülük olarak ne yaptıysa, o gün karşısında bulacaktır. Arzu eder ki, onunla arasında erilmez mesafeler bulunsun! Allâh sizi (yaptıklarınızın sonucunu kesin yaşatacağı içindir ki) kendisinden sakınmanız için uyarır. Allâh kullarına hakikatlerinden Rauf'tur.
Âl-iİmrân / 30 - (Ahmet Tekin)
Herkes, devamlı, bilinçli, amaçla örtüşen niyete dayalı, yaptığı iyilikleri de, bilinçli olarak işlediği kötülükleri de önünde hazır bulacağı bir günde, keşke kendisiyle işlediği kötülükler arasında uzak bir mesafe olsa diye arzu eder. Allah sizi, asıl kendisinin cezasından korunmanız için uyarıyor. Allah kullarına karşı çok merhametlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Ahmet Varol)
O gün her kişi iyilik adına işlediği her şeyi karşısında bulacaktır. Kötülük adına ne işlediğini de! Kendisiyle bunlar arasında uzun bir mesafenin bulunmasını ister. Allah size kendi zatından sakınmanızı emrediyor. Allah kullarına karşı şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Ali Bulaç)
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
Âl-iİmrân / 30 - (Ali Fikri Yavuz)
Kıyamet gününde herkes, dünyada hayır ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulacak; ve ister ki, o kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allahü Tealâ size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Ali Ünal)
Gün gelir, her şahıs (dünyada iken) hayır adına ne işlemişse önünde hazır bulur; kötülük adına ne işlemişse de. İster ki, o kötülükle kendisi arasında upuzun bir mesafe olsun! Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırıyor. Allah, kullar(ın)a pek çok acıyandır.
Âl-iİmrân / 30 - (Bayraktar Bayraklı)
Herkes, yaptığı iyilik ve kötülükleri karşısında hazır bulacağı günde, kötülükleriyle kendisi arasında uzun bir mesafe bulunmasını isteyecektir. Allah kendisine karşı sizi sakındırıyor. Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Bekir Sadak)
Her kisinin yaptigi iyiligi ve yaptigi kotulugu, ki kendisiyle o kotuluk arasinda uzun bir mesafe olmasini diler, hazir bulacagi gunu bir dusunun. Kullarina karsi sefkatli olan Allah size kendinden korkmanizi emreder. *
Âl-iİmrân / 30 - (Celal Yıldırım)
Herkesin iyilik ve kötülükten ne işlemişse, onu önünde hazır bulacağı günü bir düşünün ki (o gün) kendisiyle kötülükleri arasında uzak bir mesafenin bulunmasını ister. Allah sizi kendisinden korkmanızla uyarır. Allah kullarına pek merhametli ve şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Cemal Külünkoğlu)
Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulacağı günde (kişi), kötülükleri ile kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Yine Allah, sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Allah, kullarına karşı çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Diyanet İşleri (eski))
Her kişinin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü, ki kendisiyle o kötülük arasında uzun bir mesafe olmasını diler, hazır bulacağı günü bir düşünün. Kullarına karşı şefkatli olan Allah size kendinden korkmanızı emreder.
Âl-iİmrân / 30 - (Diyanet Vakfi)
Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Edip Yüksel)
Gün gelecek, her kişi yaptığı her iyiliği önünde hazır bulacaktır. İşlediği her kötülük ile kendisi arasında uzun bir mesafe olmasını isteyecek. ALLAH kendisi hakkında sizi uyarıyor. ALLAH kullara şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Her nefis ne hayır işlemiş, ve ne kötülük yapmış ise önüne konmuş bulacağı gün!. isterki onlarla arasında uzak bir mesafe bulunsaydı! Yine Allah sizi kendisinden tahzir buyuruyor, ve Allah kullarını çok esirgiyor
Âl-iİmrân / 30 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Herkes ne hayır işlemişse ve ne kötülük yapmış ise önüne konmuş bulacağı gün, onlarla arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Yine Allah, sizi kendisinden korkmanız için uyarıyor ve Allah, kullarını çok esirgiyor.
Âl-iİmrân / 30 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
O gün her nefis, ne hayır işlemişse, ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülüklerle kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister. Allah, size asıl kendisinden çekinmenizi emreder. Şüphesiz ki Allah, kullarını çok esirger.
Âl-iİmrân / 30 - (Gültekin Onan)
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir müddet olmasını istediği o günü (düşünün). Tanrı, sizi kendisinden sakındırır. Tanrı, kullarına karşı şefkatli olandır.
Âl-iİmrân / 30 - (Harun Yıldırım)
Her bir nefis hayır olarak yaptıklarını bulacağı gün her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını isteyecek. Böylece Allah sizi kendisinden sakındırıyor. Doğrusu Allah kullarına karşı Rauf’tur.
Âl-iİmrân / 30 - (Hasan Basri Çantay)
(Hatırlayın) o günü ki herkes (dünyâda) ne hayr işlediyse karşısında (onu) hazırlanmış bulacak, ne de kötülük yapdıysa onunla kendi arasında uzak bir mesafe olmasını arzu edecek. Allah size (asıl) kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını pek çok esirgeyendir.
Âl-iİmrân / 30 - (Hayrat Neşriyat)
Herkes, yaptığı her iyiliği ve yaptığı her kötülüğü hazır olarak bulacağı gün arzu eder ki, keşke onunla (o kötü amelleri ile) kendisi arasında uzak bir mesâfe olsa! Allah ise, sizi kendisin(e karşı gelmek)den sakındırır! Ve Allah, kullar(ın)a karşı çok şefkatli olandır.
Âl-iİmrân / 30 - (İbni Kesir)
O gün ki; herkes ne hayır işledi ise karşısında onu hazırlanmış bulacak. Kötülükten de ne yapmışsa; kendisiyle onun arasında uzun bir mesafe olmasını ister. Allah bizzat korkutuyor. Ve Allah kullarına Rauf'dur.
Âl-iİmrân / 30 - (Kadri Çelik)
Herkes hayırdan her ne yapmış ise onu o gün hazır bulur ve yaptığı kötülükle kendi arasında uzun bir mesafe olmasını diler. Allah sizi kendinden sakındırır ve Allah kullara karşı şefkatli olandır.
Âl-iİmrân / 30 - (Muhammed Esed)
Her insanın yaptığı bütün iyilikleri de kötülükleri de karşısında bulacağı o Gün'ü düşünün; (pek çok insan,) o (Gün)ün kendisinden çok uzakta olmasını diler. O halde Allah, O'na karşı dikkatli olmanızı ihtar eder; ama Allah, yarattıklarına karşı çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Mustafa İslamoğlu)
Her insan, yaptığı bütün iyilikleri de kötülükleri de karşısında bulacağı o günün kendisinden fersah fersah uzak olmasını ister. Ne ki Allah, kendisine karşı dikkatli olmanızı ihtar eder: Zira Allah'ın kullarına şefkati tariflere sığmaz.
Âl-iİmrân / 30 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O gün ki, herkes hayırdan her ne yapmış ise onu hazırlamış olarak bulacaktır. Kötülükten de ne yapmış ise onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını temenni edecektir. Ve Allah Teâlâ sizi zât-ı ulûhiyyetinden tahzir buyurur. Ve Allah (Azimüşşan) kullarını çok esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Ömer Öngüt)
Herkes iyilik ve kötülük olarak ne işlemişse kıyamet gününde hazır bulur. O zaman ister ki, kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah sizi kendisinden sakındırıyor. Çünkü Allah kullarına çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Şaban Piriş)
Herkes, yaptığı bütün iyilikleri; de kötülükleri de karşısında bulacağı o gün isteyecek ki kötülükleri ile kendi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisi ile uyarır / korkutur. Allah kullarına karşı da çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Sadık Türkmen)
Herkesin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü hazır bulacağı günde kişi, kötülükleri ile kendi arasında, uzak bir mesafe bulunmasını ister. Yine Allah, sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Allah kullarını çok esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Seyyid Kutub)
O gün herkes yapmış olduğu her iyiliği karşısında bulur, yaptığı her kötülüğü de. Yaptığı kötülükle arasında uzak bir mesafe olsun ister. Allah sizi kendisinden korkmaya çağırır. Allah, kullarına karşı şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Suat Yıldırım)
Gün gelecek, her kişi gerek hayır olarak, gerek kötülük olarak ne işlemişse, hepsini önünde bulacak. Yaptığı kötülükten bucak bucak kaçmak isteyecek. Allah sizi, Zatına karşı gelmekten sakındırır. Doğrusu Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Süleyman Ateş)
O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de. O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allâh sizi kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den sakındırıyor. Allâh, kulllarına şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Tefhim-ul Kuran)
Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün) . Allah, sizi kendisiyle sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
Âl-iİmrân / 30 - (Ümit Şimşek)
O gün herkes hayır olarak ne işlemiş, kötülük olarak ne yapmışsa hepsini önünde bulur. Ve ister ki, yaptığı kötülükler kendisinden çok uzaklarda olsun. Allah, kendisinden gelecek bir azaptan sizi sakındırıyor. Zira Allah kullarına pek şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Gün gelecek, her benlik, hayırdan işlediğini önünde bulacaktır. Kötülükten işlediğini de... İsteyecektir ki, önüne getirilenle kendisi arasında uzun bir mesafe olsun. Allah sizi, kendisinden sakınmaya çağırır. Allah, kullarına karşı Raûf'tur, çok şefkatlidir.
Âl-iİmrân / 30 - (İskender Ali Mihr)
O gün her nefs, hayırdan ne yaptıysa onu hazır olarak bulur (hayat filminde tüm yaptıklarını görür). Ve kötülükten ne yaptı ise, onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını temenni eder. Ve Allah sizi, kendisinden sakındırır (Takva sahibi olmanızı, ölmeden önce, ruhunuzu Allah’a ulaştırmanızı ister). Ve Allah kullarına karşı Raûf’tur.
Âl-iİmrân / 30 - (İlyas Yorulmaz)
O gün her nefis, (Allah’ın belirlediği) doğrulardan ne yapmışsa veya yanlışlardan ne yapmışsa, onları hazır olarak karşısında bulacaktır. Yanlışları yapanlar isterler ki, kendisiyle işledikleri kötülükler arasında erişilmez uzaklıklar olsun. Allah kendi nefsiyle korkutarak uyarıda bulunuyor, Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Okunuşu: Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Âl-iİmrân / 31 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Abdullah Parlıyan)
De ki, ey peygamber! “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin, zira Allah çok affeden ve çok acıyandır.”
Âl-iİmrân / 31 - (Adem Uğur)
(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 31 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana tâbi olun; ki Allâh sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir. "
Âl-iİmrân / 31 - (Ahmet Tekin)
Onlara:'Siz Allah’ın affına mazhariyet istiyor, Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun, benim sünnetime uyun, uygulayın ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah kullarını koruma kalkanına alan, çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.' de.
Âl-iİmrân / 31 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.'
Âl-iİmrân / 31 - (Ali Bulaç)
De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
Âl-iİmrân / 31 - (Ali Fikri Yavuz)
(Rasûlüm), şöyle de: “-Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Ali Ünal)
(Ey Rasûlüm, onlara) de: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
Âl-iİmrân / 31 - (Bayraktar Bayraklı)
Ey Peygamber, de ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır; merhamet sahibidir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Celal Yıldırım)
De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 31 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Âl-iİmrân / 31 - (Edip Yüksel)
De ki, ' ALLAH'ı seviyorsanız beni izleyin ki ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.'
Âl-iİmrân / 31 - (Gültekin Onan)
De ki : "Eğer siz Tanrı'yı seviyorsanız bana uyun; Tanrı da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Tanrı bağışlayandır, esirgeyendir."
Âl-iİmrân / 31 - (Harun Yıldırım)
De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Muhakkak ki Allah Ğafur’dur, Rahim’dir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) de ki: «Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir».
Âl-iİmrân / 31 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Eğer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi' olun ki, Allah (da) sizi sevsin ve günahlarınızı size bağışlasın!' Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Âl-iİmrân / 31 - (İbni Kesir)
De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur'dur, Rahim'dir.
Âl-iİmrân / 31 - (Kadri Çelik)
De ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affedici ve merhamet edicidir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Muhammed Esed)
De ki (ey Peygamber): "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin; zira Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır."
Âl-iİmrân / 31 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız beni izleyin ki Allah sizi sevsin; ve günahlarınızı bağışlasın! Zira Allah çok bağışlayandır, eşsiz merhamet kaynağıdır.
Âl-iİmrân / 31 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana ittiba ediniz ki, Allah Teâlâ da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın. Ve Allah Teâlâ gafûrdur, rahîmdir.»
Âl-iİmrân / 31 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Onlara söyle: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. ”
Âl-iİmrân / 31 - (Şaban Piriş)
De ki: -Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 31 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Âl-iİmrân / 31 - (Seyyid Kutub)
De ki; 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.'
Âl-iİmrân / 31 - (Suat Yıldırım)
Ey Resulüm, de ki: "Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir! (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir).
Âl-iİmrân / 31 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh bağışlayandır, esirgeyendir."
Âl-iİmrân / 31 - (Ümit Şimşek)
De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Âl-iİmrân / 31 - (İskender Ali Mihr)
De ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, o taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve Allah "Gafur"dur, "Rahîm"dir.”
Âl-iİmrân / 31 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “ Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve yaptığınız hatalarınızı size bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir. ”
قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ
Okunuşu: Kul etîûllâhe ver resûl(resûle), fe in tevellev fe innallâhe lâ yuhibbul kâfirîn(kâfirîne).
Âl-iİmrân / 32 - (Ahmet Tekin)
Onlara:'Allah’a itaat edin, Kitabındaki hükümleri uygulayın. İlâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasulüne itaat edin. Sünnetini uygulayın. Eğer Allah’a ve Rasulüne itaatten yüz çevirir, güç ve iktidarınızı kullanarak, halkı istediğiniz istikamette yönlendirir, Kur’ân’ı ve sünneti uygulamazsanız, Allah’ın azabından kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz? Bilin ki Allah, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirleri sevmez.' de.
Âl-iİmrân / 32 - (Ali Ünal)
Yine, de: “Allah’a itaat edin ve (bu itaatın gereği olarak) Rasûl’e de.” (Senin bu çağrına rağmen) yüz çevirip giderlerse (bil ki, bu çağrıdan ancak kâfirler yüz çevirir ve onlar da bilsinler ki) Allah, kâfirleri sevmez.
Âl-iİmrân / 32 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Allah'a ve Peygamber'e itaat edin!” Eğer yüz çevirirlerse (inkar etmiş olurlar), bilsinler ki Allah hakikati inkâr edenleri sevmez.
إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ
Okunuşu: İnnallâhestafâ âdeme ve nûhan ve âle ibrâhîme ve âle imrâne alel âlemîn(âlemîne).
Âl-iİmrân / 33 - (Diyanet İşleri)
(33-34) Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Ahmed Hulusi)
Gerçek şu ki Allâh, Adem'i, Nuh'u, İbrahim neslini, İmran neslini (kendi devirlerindeki) insanların üstüne seçip, arındırdı.
Âl-iİmrân / 33 - (Ali Ünal)
(Eğer, sana ve peygamberlerden bazılarına inanmıyorlarsa, şu bir gerçek ki Allah, risaleti dilediğine verir ve) şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni ve İmran Ailesini (insanlık içinde) bizzat süzüp tertemiz bir hülâsa kılmış ve bütün insanlar, bütün milletler üzerine seçip tercih etmiştir
Âl-iİmrân / 33 - (Bayraktar Bayraklı)
(33-34) Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Bekir Sadak)
(33-34) Allah, Adem'i, Nuh'u, Ibrahim ailesini, Imran ailesini birbirinin soyundan olarak alemlere tercih etti. Allah isitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Celal Yıldırım)
(33-34) Şüphesiz ki Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim hanedanını ve İmrân ailesini seçip (kendi çağlarındaki) hanedan ve milletlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden gelme aynı soydandır. Allah işiten ve bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Cemal Külünkoğlu)
(33-34) Muhakkak ki Allah, Âdem'i, Nûh'u ve İbrâhîm hânedânı ile İmran soyunu (İmran kızı Meryem ve Îsâ'yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Diyanet Vakfi)
(33-34) Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Hasan Basri Çantay)
(33-34) Gerçek, Allah Âdemi, Nuhu, İbrahim haanedânını, İmrân ailesini — hepsi de birbirinden (gelme) tek bir zürriyyet olarak — âlemlerin üzerine mümtaz kıldı. Allah hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir.
Âl-iİmrân / 33 - (Hayrat Neşriyat)
(33-34) Muhakkak ki Allah, Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm hânedânı ile Âl-i İmrân’ı(İmran kızı Meryem ve Îsâ’yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
Âl-iİmrân / 33 - (Şaban Piriş)
(33-34) Allah; Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini (birbirlerinin soyu olarak) toplumlar üzerine seçkin kıldı. Allah, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 33 - (Suat Yıldırım)
(33-34) Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır. Allah semî’dir, alîmdir (her şeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir).
ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِن بَعْضٍ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Okunuşu: Zurriyyeten ba’duhâ min ba’d(ba’din), vallâhu semîun alîm(alîmun).
Âl-iİmrân / 34 - (Diyanet İşleri)
(33-34) Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Ali Ünal)
Birbirlerinden gelen (aynı inanç üzerinde) tek bir nesil olarak. (Bu bakımdan, peygamberlere inanmada onları birbirinden ayırmayın ve haklarında, ayrıca Allah’ın tercihi konusunda yanlış söz söylemeyin ve yanlış düşüncelere girmeyin). Allah, (her söyleneni) hakkıyla işitendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Bayraktar Bayraklı)
(33-34) Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Bekir Sadak)
(33-34) Allah, Adem'i, Nuh'u, Ibrahim ailesini, Imran ailesini birbirinin soyundan olarak alemlere tercih etti. Allah isitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Celal Yıldırım)
(33-34) Şüphesiz ki Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim hanedanını ve İmrân ailesini seçip (kendi çağlarındaki) hanedan ve milletlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden gelme aynı soydandır. Allah işiten ve bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Cemal Külünkoğlu)
(33-34) Muhakkak ki Allah, Âdem'i, Nûh'u ve İbrâhîm hânedânı ile İmran soyunu (İmran kızı Meryem ve Îsâ'yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah, (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Diyanet Vakfi)
(33-34) Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Hasan Basri Çantay)
(33-34) Gerçek, Allah Âdemi, Nuhu, İbrahim haanedânını, Imrân ailesini — hepsi de birbirinden (gelme) tek bir zürriyyet olarak — âlemlerin üzerine mümtaz kıldı. Allah hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir.
Âl-iİmrân / 34 - (Hayrat Neşriyat)
(33-34) Muhakkak ki Allah, Âdem’i, Nûh’u ve İbrâhîm hânedânı ile Âl-i İmrân’ı(İmran kızı Meryem ve Îsâ’yı) birbirinden gelen bir zürriyet olarak âlemler üzerine seçkin kıldı. Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
Âl-iİmrân / 34 - (Şaban Piriş)
(33-34) Allah; Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini (birbirlerinin soyu olarak) toplumlar üzerine seçkin kıldı. Allah, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 34 - (Suat Yıldırım)
(33-34) Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır. Allah semî’dir, alîmdir (her şeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir).
إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Okunuşu: İz kâlet imraetu ımrâne rabbi innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe tekabbel minnî, inneke entes semîul alîm(alîmu).
Âl-iİmrân / 35 - (Diyanet İşleri)
Hani, İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Abdullah Parlıyan)
Bir zamanlar İmrân'ın karısı demişti ki: “Ey Rabbim! Karnımdakini her türlü bağımlılıklardan uzak, hür olarak sadece sana kul olması için adadım. Benden bunu kabul buyur. Doğrusu yalnız sen, herşeyi bilen ve duyansın.”
Âl-iİmrân / 35 - (Adem Uğur)
İmrân'ın karısı şöyle demişti: "Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin."
Âl-iİmrân / 35 - (Ahmed Hulusi)
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim karnımdaki çocuğu herhangi bir şarta bağlı olmaksızın sana adadım; benden kabul buyur. Muhakkak ki sen, Semi'sin, Aliym'sin. "
Âl-iİmrân / 35 - (Ahmet Tekin)
İmran’ın karısı:'Rabbim, karnımdakini hür, baskılara boyun eğmeyen, samimi bir kul olarak Sana, Senin mabedine adadım. Adağımı kabul buyur. Sen, sadece Sen niyazımı işitiyor, niyetimi biliyorsun.' dedi.
Âl-iİmrân / 35 - (Ahmet Varol)
Hani İmran'ın hanımı: 'Ey Rabbim! Karnımda olanı dünya meşguliyetlerinden uzak olarak sana adadım. Onu benden kabul eyle. Şüphesiz sen duyansın, bilensin' demişti. [4]
Âl-iİmrân / 35 - (Ali Bulaç)
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Ali Fikri Yavuz)
(Îsa’nın büyükannesi olan) İmran’ın zevcesi şöyle demişti: “- Ey Rabbim, karnımdakini dünya meşguliyetlerinden beri olarak sana adadım. Böylece adağımı kabul buyur. Muhakkak ki sen, benim adadığımı hakkıyla işitici ve niyyetimin ne olduğunu kemâliyle bilicisin.”
Âl-iİmrân / 35 - (Ali Ünal)
Hani bir zaman İmran’ın hanımı şöyle dua ve münacatta bulunmuştu: “Rabbim! Şu karnımdaki yavruyu her türlü bağdan, dünya iş ve meşgalesinden azade ve her şeyiyle Sana teslim bir kul olarak, (bilhassa Ma’bed’e hizmet etsin diye) Sana adadım; ne olur bu adağımı kabul buyur; şüphesiz ki Sen’sin Semîʽ (her şeyi hakkıyla işiten); Alîm (niyetlere ve kalbden geçenlere varıncaya kadar her şeyi hakkıyla bilen).”
Âl-iİmrân / 35 - (Bayraktar Bayraklı)
İmrân'ın eşi şöyle demişti: “Ey Rabbim! Karnımdaki çocuğu hür/erkek bir insan olarak sırf sana adıyorum. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten ve bilen sensin.”
Âl-iİmrân / 35 - (Bekir Sadak)
Imran'in karisi: «Ya Rabbi! Karnimda olani, sadece sana hizmet etmek uzere adadim, benden kabul buyur, dogrusu isiten ve bilen ancak Sensin» demisti.
Âl-iİmrân / 35 - (Celal Yıldırım)
Hani imrân'ın karısı: «Rabbim ! karnımdakini her kayıttan uzak sadece ibâdette bulunmak üzere sana adadım. Bunu benden kabul buyur. Şüphesiz ki sen, sen her şeyi işitirsin, bilirsin,» demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Cemal Külünkoğlu)
Hani İmran'ın karısı (İsa'nın büyükannesi ve Meryem'in annesi Hanne) şöyle demişti: “Ey Rabbim! Karnımdaki (çocuğumu) senin hizmetine adayacağıma söz veriyorum. Benden bunu kabul et. Doğrusu, yalnız sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin!”
Âl-iİmrân / 35 - (Diyanet Vakfi)
İmrân'ın karısı şöyle demişti: «Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin.»
Âl-iİmrân / 35 - (Edip Yüksel)
İmran'ın karısı demişti ki: 'Rabbim, karnımdaki (bebeği) tamamiyle sana adadım, adağımı kabul buyur. Sen İşitensin, Bilensin.'
Âl-iİmrân / 35 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Imranın haremi dediği vakit: «Ya rabbi! ben karnımdakini her kayıddan azade olarak sana adadım, hemen kabul buyur benden, çünkü bir sensin işiden bilen sen»
Âl-iİmrân / 35 - (Gültekin Onan)
Hani İmran'ın karısı : "Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten, bilen Sensin Sen" demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Harun Yıldırım)
Hani İmran’ın karısı demişti ki: “Rabbim, doğrusu ben karnımdakini azad edilmiş olarak sana adadım; benden kabul et! Şüphesiz Semi’ ve Alîm olan sensin, yalnız sen!”
Âl-iİmrân / 35 - (Hasan Basri Çantay)
Hani İmrân'ın karısı: «Rabbim, karnımdakini azadlı bir kul olarak sana adadım. Benden olan bu (adağ) ı kabul et. Şübhesiz (niyazımı) hakkıyle işiden, (niyyetimi) kemâliyle bilen Sensin Sen» demişdi.
Âl-iİmrân / 35 - (Hayrat Neşriyat)
Bir zaman İmrân’ın hanımı (Hanne) şöyle demişti: 'Rabbim! Gerçekten ben karnımdakini (ibâdet için) âzâd edilmiş (bir köle) olarak sana adadım, artık benden kabûl buyur! Şübhesiz ki Semî' (her niyâzı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!'
Âl-iİmrân / 35 - (İbni Kesir)
Hani, İmran'ın karısı: Rabbım karnımdakini hür olarak Sana adadım, benden kabul buyur. Doğrusu Sensin Sen, Semi, Alim, demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Kadri Çelik)
Hani İmran'ın karısı, “Ya Rabbi! Karnımda olanı, her şeyden bağımsız sadece sana ibadet etmek üzere adadım, benden kabul buyur. Doğrusu işiten ve bilen ancak sensin” demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Muhammed Esed)
Bir vakit İmran ailesinden bir kadın, "Ey Rabbim! Rahmimdeki (çocuğumu) Senin hizmetine adayacağıma söz veriyorum. Benden bunu kabul et: Doğrusu, yalnız Sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin!" diye (Rabbine) seslenmişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Mustafa İslamoğlu)
Hani İmran'ın kadını demişti ki: "Rabbim! Karnımdaki çocuğu, (her tür iç ve dış ayartmalardan) özgür olarak sana adadım: Benden kabul buyur! Çünkü sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
Âl-iİmrân / 35 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Yâd et ki, İmrân'ın refikası: «Yarabbi! Ben karnımda olanı azadlı bir köle olarak Sana nezrettim. İmdi bunu benden kabul buyur. Şüphe yok ki hakkıyla işitici Sen'sin, kemaliyle bilici Sen'sin» demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Ömer Öngüt)
Hani İmran'ın karısı şöyle demişti: “Ey Rabbim! Karnımda olanı azatlı bir kul olarak sırf sana (hizmet etmek üzere) adadım, bunu benden kabul buyur. Şüphesiz ki işiten ve bilen ancak sensin. ”
Âl-iİmrân / 35 - (Şaban Piriş)
Hani İmran’ın karısı: -Rabbim karnımda olanı sadece sana hizmet etmek üzere adadım, benden kabul buyur. Şüphesiz sen, hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Sadık Türkmen)
Hani, imran’ın karısı; “Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf Sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz Sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Seyyid Kutub)
Hani, İmran'ın karısı 'Rabbim, karnımdaki çocuğu, her türlü endişeden arınmış olarak sırf sana adadım, O'nu benden yana kabul buyur. Hiç , kuşkusuz sen işiten ve bilensin' dedi.
Âl-iİmrân / 35 - (Suat Yıldırım)
Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti: "Ya Rabbî, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan âzade olarak senin yoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz (duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız Sen’sin!"
Âl-iİmrân / 35 - (Süleyman Ateş)
İmrân'ın karısı demişti ki: "Rabbim, karnımda olanı tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin."
Âl-iİmrân / 35 - (Tefhim-ul Kuran)
Hani İmran'ın karısı: «Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten, bilen Sensin Sen.» demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (Ümit Şimşek)
Hani, İmrân'ın hanımı, 'Yâ Rabbi,' demişti, 'karnımdakini Senin hizmetine adadım; kabul et. Sen herşeyi işiten, herşeyi bilensin.'
Âl-iİmrân / 35 - (Yaşar Nuri Öztürk)
(Îsa’nın büyükannesi olan) İmran’ın zevcesi şöyle demişti: “- Ey Rabbim, karnımdakini dünya meşguliyetlerinden beri olarak sana adadım. Böylece adağımı kabul buyur. Muhakkak ki sen, benim adadığımı hakkıyla işitici ve niyyetimin ne olduğunu kemâliyle bilicisin.”
Âl-iİmrân / 35 - (İskender Ali Mihr)
İmrân’ın eşi (Hanne): "Rabbim ben, karnımda olanı (doğacak çocuğumu), hür olarak senin için (yalnız sana itaat ve ibadet etsin diye) nezrettim (adadım). Artık (onu) benden kabul buyur. Muhakkak ki Sen Semi’sin (en iyi işitensin), Alîm’sin (en iyi bilensin)." demişti.
Âl-iİmrân / 35 - (İlyas Yorulmaz)
İmranın karısı “Rabbim karnımdaki (çocuğu)mu hiçbir kimsenin baskısı olmadan sana adıyorum. Benden kabul et. Sen her şeyi işiten ve bilensin” demişti.
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَى وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالأُنثَى وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وِإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
Okunuşu: Fe lemmâ vadaathâ kâlet rabbi innî vada’tuhâ unsâ vallâhu a’lemu bi mâ vadaat ve leysez zekeru kel unsâ, ve innî semmeytuhâ meryeme ve innî uîzuhâ bike ve zurriyyetehâ mineş şeytânir racîm(racîmi).
Âl-iİmrân / 36 - (Diyanet İşleri)
Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” -Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.”
Âl-iİmrân / 36 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Doğurunca da yâ Rabbi demişti kız doğurdum; zâten Tanrı, onun ne doğurduğunu biliyordu; erkek kıza benzemez, ona Meryem adını verdim, onu da, soyunu da sana ısmarladım, taşlanmış Şeytan'dan sen koru demişti.
Âl-iİmrân / 36 - (Abdullah Parlıyan)
Fakat çocuğu kız olarak doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmekte iken: “Rabbim O'nu kız doğurdum, Beyti Makdis'e hizmet bakımından erkek kız gibi değildir. O'na Meryem adını verdim. O'nu ve soyunu lanetlenmiş şeytana karşı korumanı diliyorum” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Adem Uğur)
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Ahmed Hulusi)
Vadesi gelip (erkek olur umuduyla mabede adadığını) doğurduğunda, "Rabbim, kız çocuk doğurdum"; Allâh biliyordu kızın erkek gibi olmadığını (dişinin erkek işini göremeyeceğini). "Onu Meryem diye adlandırdım. Onu ve neslini, taşlanmış şeytandan korumana bırakıyorum. "
Âl-iİmrân / 36 - (Ahmet Tekin)
Onu doğurduğu zaman, -Allah onun ne doğurduğunu, istediği erkek çocuğun bu kız gibi eşsiz biri olmayacağını iyi bildiği halde-:'Rabbim, ben bir kız doğurdum. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş, itaat dışına çıkmış, şeytanın, şeytanî güçlerin şerrinden senin himayene tevdi ediyorum.' dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Ahmet Varol)
Doğurduğu zaman, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmekle birlikte, 'Ey Rabbim! Onu kız doğurdum. Kız oğlan gibi değildir. [5] Ben ona Meryem adını koydum. Onu ve onun soyunu kovulmuş olan şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum' dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Ali Bulaç)
Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım."
Âl-iİmrân / 36 - (Ali Fikri Yavuz)
İmran’ın zevcesi (Hanne) çocuk doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde:”- Ey Rabbim, onu kız doğurdum. (Mâbede hizmet için) erkek, kız gibi değildir. Bununla beraber, ben onun adını (Allah’ın kulu mânasına) Meryem koydum. İşte ben onu ve zürriyetini koğulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Ali Ünal)
Derken, vakti gelip de onu dünyaya getirince, (adağından dolayı erkek beklerken kız gelmesi karşısında,) “Rabbim, ben bir kız dünyaya getirdim!” deyiverdi. –Allah, dünyaya ne getirdiğini elbette daha iyi biliyordu! (Bu sebeple üzülmesine gerek yoktu, çünkü O’nun beklediği) erkek çocuğu, (O’na bahşettiğimiz ve nasıl bir nimete mazhar kılınacağını bilmediği) bu kız gibi olamazdı.– “Ben, O’nun adını Meryem koydum; O’nu ve O’ndan gelecek nesli, rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum.”
Âl-iİmrân / 36 - (Bayraktar Bayraklı)
Çocuğu doğurunca, Allah onun neyi doğurduğunu çok iyi bilmesine ve herhangi bir erkeğin bu kız gibi olamayacağı gerçeğine rağmen şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bir kız çocuğu doğurdum. Ona Meryem ismini verdim. Lanetlenmiş şeytana karşı onu ve soyunu korumanı diliyorum.”
Âl-iİmrân / 36 - (Bekir Sadak)
Onu dogurdugunda, Allah onun ne dogurdugunu bilirken «Ya Rabbi! Kiz dogurdum. Erkek, kiz gibi degildir, ben ona Meryem adini verdim, ben onu da soyunu da, kovulmus seytandan Sana sigindiririm", dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Celal Yıldırım)
Onu doğurunca, «Rabbim ! doğrusu ben onu kız doğurdum —Allah onun ne olduğunu daha iyi bilendir— erkek, kız gibi değildir ve doğrusu ben onun adını Meryem koydum. Şüphesiz ki, onu da, ondan gelecek nesli de, koğulmuş şeytandan sana sığındırırım» diyerek hâlini arzetmişti.
Âl-iİmrân / 36 - (Cemal Külünkoğlu)
İmran'ın karısı (Hanne) çocuk doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde: “Ey Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Bununla beraber, ben onun adını (Allah'ın kulu anlamına gelen) Meryem koydum. İşte ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytanın şerrinden senin korumana bırakıyorum” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Diyanet İşleri (eski))
Onu doğurduğunda, Allah onun ne doğurduğunu bilirken 'Ya Rabbi! Kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir, ben ona Meryem adını verdim, ben onu da soyunu da, kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım' dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Diyanet Vakfi)
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Edip Yüksel)
Onu doğurunca, 'Rabbim, onu kız doğurdum,' dedi -ALLAH onun ne doğuracağını biliyordu- 'Erkek kız gibi değil. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan koruman için sana yalvarırım.'
Âl-iİmrân / 36 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Derken vaktaki hamlini vaz' etti «Ya rabbi onu dişi vaz' ettim» dedi, Allah daha iyi bilirken ne vaz'ettiğini, halbuki erkek dişi gibi değildi, bununla beraber ben onun adını Meryem kodum ve işte ben onu ve zürriyyetini o recîm şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum
Âl-iİmrân / 36 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onu doğurduğu zaman: «Ya Rab, onu kız doğurdum» dedi. Oysa ne doğurduğunu Allah daha iyi biliyordu. Halbuki erkek, kız gibi değildi; ben onun adını Meryem koydum ve işte onu ve soyunu taşlanmış şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum.
Âl-iİmrân / 36 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Onu doğurunca - Allah onun ne doğurduğunu bilip dururken - şöyle dedi: «Rabbim, onu kız doğurdum; erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu koğulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum».
Âl-iİmrân / 36 - (Gültekin Onan)
Fakat, O'nu doğurduğunda -Tanrı onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- Dedi ki: "Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise kız gibi değildir, O'na Meryem adını koydum. Ben O'nu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım".
Âl-iİmrân / 36 - (Harun Yıldırım)
Onu doğurduğunda –Allah onun ne doğurduğunu elbette en iyi bilendir dedi ki: “Rabbim, elbette ben onu kız doğurdum.” Erkek kız gibi değildir. “Ona Meryem adını verdim. Doğrusu ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana sığındırırım!”
Âl-iİmrân / 36 - (Hasan Basri Çantay)
Fakat onu (kız çocuğunu) doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken: «Rabbim, hakıykat, ben onu kız olarak doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Gerçek ben adını Meryem koydum. Ben onu da, zürriyyetini de o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan Sana sığınır (Sana ısmarlar) ım» dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Hayrat Neşriyat)
Nihâyet onu doğurunca: 'Rabbim! Gerçekten ben onu kız doğurdum!' dedi (ve bundan dolayı mahzun oldu). Hâlbuki Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilendir. Ve erkek, (ma'bede hizmet için) kız gibi değildir. 'Bununla berâber doğrusu ben ona Meryem adını verdim; artık şübhesiz ben onu ve zürriyetini kovulmuş şeytandan sana sığındırırım!'(dedi).
Âl-iİmrân / 36 - (İbni Kesir)
Fakat onu doğurunca-Allah onu ve doğurduğunu daha iyi bilici iken-Rabbım ben onu kız olarak doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Gerçekten ben adını Meryem koydum. Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana sığındırırım, demişti.
Âl-iİmrân / 36 - (Kadri Çelik)
Onu doğurduğunda, Allah onun ne doğurduğunu ve (her şeyden bağımsız sadece Allah'a ibadet etmek hususunda) erkeğin kız gibi (üstün) olmadığını daha iyi bildiği halde, “Ya Rabbi! Kız doğurdum, ben ona Meryem adını verdim, ben onu da soyunu da taşa tutulmuş şeytandan sana sığındırırım” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Muhammed Esed)
Fakat, çocuğu doğurunca, "Ey Rabbim!" dedi, "Bak, bir kız çocuk doğurdum." Halbuki Allah, neyi doğuracağını ve (onun istediği) erkek çocuğun hiçbir zaman bu kız gibi olamayacağını bilmekteydi; "ve ona Meryem ismini verdim. Lanetlenmiş Şeytana karşı onu ve soyunu korumanı diliyorum."
Âl-iİmrân / 36 - (Mustafa İslamoğlu)
Fakat çocuğu doğurunca dedi ki: "Rabbim! Onu kız doğurdum -Allah onun ne doğurduğunu ve erkeğin kız gibi olamayacağını pekala biliyordu-; ve adını Meryem koydum: İmdi ben onu ve soyunu taşlanmış şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum!"
Âl-iİmrân / 36 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Vaktâ ki hamlini vaz etti (karnındakini doğurdu), dedi ki: «Yarabbi! Ben onu kız olarak doğurdum.» Allah Teâlâ ise onun ne doğurduğunu daha ziyâde bilir. Halbuki erkek, dişi gibi değildir. «Ve ona Meryem adını verdim. Ve ben onu ve onun zürriyetini racîm olan şeytandan Senin himayene ısmarladım.»
Âl-iİmrân / 36 - (Ömer Öngüt)
Onu doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu bilip dururken: “Ey Rabbim! Ben kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu da soyunu da kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum. ” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Şaban Piriş)
Onu doğurunca da: -Rabbim, ben, kız doğurdum. (Halbuki Allah, neyi doğuracağını en iyi bilendir) Erkek, kız gibi değildir. Adını Meryem koydum, O’nu da onun soyunu da kovulmuş şeytandan senin korumana veriyorum” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (Sadık Türkmen)
Onu doğurunca; “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” Oysa Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan Senin korumana bırakıyorum.”
Âl-iİmrân / 36 - (Seyyid Kutub)
Fakat onu doğurunca Allah ne doğurduğunu gayet iyi bildiği halde şöyle dedi: 'Rabbim, doğurduğum kız çocuğudur, oysa erkek kız gibi değildir. Ona Meryem adını taktım. O'nu ve soyunu lânetlenmiş şeytandan senin himayene havale ederim.
Âl-iİmrân / 36 - (Suat Yıldırım)
Derken onu doğurunca da: "Ya Rabbî, dedi, ben bir kız doğurdum. -Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu-, erkek evlat, elbette kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu da, onun neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum."
Âl-iİmrân / 36 - (Süleyman Ateş)
Onu doğurunca Allâh onun ne doğurduğunu bilirken yine şöyle söyledi: "Rabbim, onu kız doğurdum, erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytânın şerrinden sana ısmarlıyorum."
Âl-iİmrân / 36 - (Tefhim-ul Kuran)
Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: «Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş şeytandan Sana sığındırırım.»
Âl-iİmrân / 36 - (Ümit Şimşek)
Onu doğurunca da, 'Rabbim, ben kız doğurdum!' dedi-ki Allah onun ne doğurduğunu elbette biliyordu-'Halbuki erkek, kız gibi olmaz. Onun adını Meryem koydum; onu ve neslini kovulmuş şeytanın şerrinden koruman için Sana sığındım.'
Âl-iİmrân / 36 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde- şöyle dedi: "Rabbim, onu kız olarak doğurdum ve erkek, kız gibi değildir. Adını Meryem koydum onun. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum."
Âl-iİmrân / 36 - (İskender Ali Mihr)
Fakat onu doğurunca: “Rabbim, gerçekten ben onu kız olarak doğurdum” dedi. Ve Allah, onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. “Erkek, kız (çocuğu) gibi değildir. Ben onu, "Meryem" diye isimlendirdim ve muhakkak ki ben, onu ve onun zurriyetini, taşlanmış şeytandan Sana sığındırırım” dedi.
Âl-iİmrân / 36 - (İlyas Yorulmaz)
Zamanı geldiğinde çocuğu doğurunca “Rabbim! Bir kız çocuğu doğurdum. Allah ne doğurduğunu en iyi bilendi. Erkek çocuk, kız çocuğu gibi değildir. Adını Meryem koydum, o nu ve soyundan gelecekleri, kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum (korumanı dilerim)” dedi.
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِندَهَا رِزْقاً قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ إنَّ اللّهَ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
Okunuşu: Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen, ve keffelehâ zekeriyyâ kullemâ dehale aleyhâ zekeriyyal mihrâbe, vecede indehâ rızkâ(rızkan), kâle yâ meryemu ennâ leki hâzâ kâlet huve min indillâh(indillâhi), innallâhe yerzuku men yeşâu bi gayri hısâb(hısâbın).
Âl-iİmrân / 37 - (Diyanet İşleri)
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Rabbi, onu iyi bir sûrette kabul etti, bir nebat yetiştirir gibi onu yetiştirdi, geliştirdi, Zekeriyya'yı da onun hizmetine memûr etti. Zekeriyya, ne vakit mihraba girse yanında bir yiyecek bulurdu. Yâ Meryem demişti, bunlar nereden geliyor sana? Meryem, Allah'tan demişti, şüphe yok ki Allah dilediğini sayısız rızıklarla rızıklandırır.
Âl-iİmrân / 37 - (Abdullah Parlıyan)
Bunun üzerine Rabbi, kız çocuğunu hoşnut olarak kabul etti, O, onu güzelce büyüttü ve Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman O'nu mabedde ziyaret ettiyse, yanında yiyecekler görür ve sorardı: “Ey Meryem! Bunlar sana hangi taraftan geliyor?” Meryem: “Bunlar Allah'tandır, Allah dilediğine hesapsız rızık bağışlar” diye cevap verdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Adem Uğur)
Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Ahmed Hulusi)
Bunun üzerine Rabbi onu hoşnutlukla kabul etti ve nadide bir çiçek gibi yetiştirdi. Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya mabede her girişinde, Onun yanında yeni yiyecekler bulur, sorardı: "Yâ Meryem, bunlar nereden?" Cevap verirdi Meryem: "Bu Allâh'ın indîndendir" (O'nun merhameti sonucu, kullarıyla ulaşmakta). Muhakkak ki Allâh, dilediğine dilediğince yaşam gıdası (rızık) verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Ahmet Tekin)
Erkek hizmetkârın yerini dolduramaz zannettikleri Meryem’e, yaratan, yaşama kabiliyeti gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rabbi o derece hüsnü kabul gösterdi ki, onu, ilk yaratılışa benzer bir yaratma ile, bir ümmete hizmet edecek, dölsüz, güzel bir oğul ihsanına layık gördü.Onun bakımını, nafakasını, ihtiyaçlarının karşılanmasını, Zekeriyya’nın sırtına yükledi, onu Zekeriyya’nın himayesine verdi. Zekeriyya onun yanına, mabeddeki özel bölmeye her girişinde Meryem’in yanında yiyecekler, meyvalar görür:'Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?' diye sorardı. O da:'Bu Allah tarafındandır, Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere, lütuf ve ihsanından kayda geçirilmeyen, dara düşürmeyen, ölçüye tartıya vurulmayan, hesabı sorulmayan, itiraza mahal olmayan hesapsız nimet ve rızık verir' derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Ahmet Varol)
Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu. 'Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?' derdi. O da: 'Allah'ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir' derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Ali Bulaç)
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?" deyince, "Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi.
Âl-iİmrân / 37 - (Ali Fikri Yavuz)
Bunun üzerine Rabbi, Meryem’i güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi ve (eniştesi) Zekeriyya peygamberi de ona kefil (himayesine memur) kıldı. Zekeriyya ne zaman Meryemin bulunduğu mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu. “-Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” dedi. O da: “- Bu Allah tarafından, şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır” dedi.
Âl-iİmrân / 37 - (Ali Ünal)
Rabbisi onu, (annesinin adamasındaki samimi niyet ve güzel duygulara karşılık) iyilik ve güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir fidan gibi büyütüp yetiştirdi. O’nu Zekeriya’nın bakım, görüm ve himayesine verdi. Zekeriya, ne zaman Ma’bed’e girip O’nun yanına varsa beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” diye sordu. “Allah katından!” dedi Meryem. Şüphesiz Allah, kimi dilerse ona hesapsız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Bayraktar Bayraklı)
Bunun üzerine Rabbi, Meryem'i hoşnutlukla kabul etti, onu güzelce büyüttü ve onu Zekeriyyâ'nın himayesine verdi. Zekeriyyâ, ne zaman onu mabedde ziyaret ettiyse yanında yiyecekler görür ve sorardı: “Ey Meryem! Bunlar sana nereden geliyor?” Meryem, “Bunlar Allah'tandır, Allah dilediğine hesapsız rızık bağışlar” diye cevap verirdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Bekir Sadak)
Rabbi onu guzel bir kabulle karsiladi, guzel bir bitki gibi yetistirdi; onu Zekeriya'nin himayesine birakti. Zekeriya mabedde onun yanina her girisinde, yaninda bir yiyecek bulurdu. «Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?» demis, o da: Bu, Allah'in katindandir» cevabini vermisti. Dogrusu Allah diledigini hesapsiz riziklandirir.
Âl-iİmrân / 37 - (Celal Yıldırım)
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi, Zekeriyya'yı ona bakmakla görevlendirdi. Zekeriyya ne kadar kızın bulunduğu mihraba girdiyse onun yanında yeni bir yiyecek buldu. «Meryem ! bu sana nereden ?» diye sorunca, o da «Bu, Allah tarafındandır» dedi. Doğrusu Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Cemal Külünkoğlu)
Bunun üzerine Rabbi, Meryem'i güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi ve (eniştesi) Zekeriya'yı da ondan sorumlu kıldı. Zekeriya ne zaman Meryem'in bulunduğu bölmeye girse, onun yanında bir yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” diye sorardı. O da: “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Diyanet İşleri (eski))
Rabbi onu güzel bir kabulle karşıladı, güzel bir bitki gibi yetiştirdi; onu Zekeriya'nın himayesine bıraktı. Zekeriya mabedde onun yanına her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. 'Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?' demiş, o da: Bu, Allah'ın katındandır' cevabını vermişti. Doğrusu Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.
Âl-iİmrân / 37 - (Diyanet Vakfi)
Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve «Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?» der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Edip Yüksel)
Rabbi, adağını güzel bir şekilde kabul etti ve onu Zekeriya'nın himayesinde güzel bir çiçek gibi yetiştirdi. Zekeriya, tapınakta onun yanına her girişinde yanında yiyecekler bulurdu. 'Meryem, bunlar sana nereden geliyor,' diye sorduğunda, 'Bu, ALLAH katındandır. ALLAH dilediğini hesapsız rızık verir,' derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bunun üzerine rabbı onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve güzel bir surette yetiştirdi, Zekeriyanın himayesine verdi, Zekeriyya onun üzerine mihraba her girdikçe yanında yeni bir rızk bulur, ya Meryem! bu sana nereden? derdi, o da Allah tarafından, derdi: Şüphe yok ki Allah dilediğini hisabsız merzuk buyurur
Âl-iİmrân / 37 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bunun üzerine Rabbi, onu hoşnutlukla kabul buyurdu, onu güzel bir biçimde yetiştirdi ve Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya, onun yanına mihraba her girdikçe yeni bir yiyecek bulur ve: «Ey Meryem, bu sana nereden?» derdi. O da: «Allah tarafından» derdi. Şüphe yok ki, Allah dilediğine sayısız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girse, onun yanında yeni bir yiyecek bulurdu. «Meryem! Bu sana nereden geldi?» deyince, o da: «Bu, Allah katındandır.» derdi. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Gültekin Onan)
Bunun üzerine rabbi, onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?" deyince, "Bu, Tanrı katındandır. Şüphesiz Tanrı, dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi.
Âl-iİmrân / 37 - (Harun Yıldırım)
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da ona kefil kıldı. Zekeriyya onun yanına, mihraba her girdiğinde onun yanında bir rızık buluyordu. Dedi ki: “Ey Meryem! Bu sana nereden?” Dedi ki: “O Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır!”
Âl-iİmrân / 37 - (Hasan Basri Çantay)
Bunun üzerine Rabbi onu iyi bir rızaa ile kabul etdi. Onu güzel bir nebat gibi büyütdü. Zekeriyyâyi de ona (bakmıya) me'mur etdi. Zekeriyyâ ne zaman (kızın bulunduğu) mihraaba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu: «Meryem, bu sana nereden (geliyor?)» dedi. O da: Bu, Allah tarafından. Şübhe yokdur ki Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir» dedi.
Âl-iİmrân / 37 - (Hayrat Neşriyat)
Böylece Rabbi onu (Meryem’i, annesinden) güzel bir kabûl ile kabûl etti ve onu güzel bir bitki (bir çiçek) gibi yetiştirdi; ve onu (akrabâsı bulunan) Zekeriyyâ’nın himâyesine verdi. Ne zaman Zekeriyyâ onun yanına ma'bede girse, yanında bir rızık bulurdu. 'Ey Meryem! Bu sana nereden (geldi)?' derdi. (O da:) 'Bu, Allah tarafındandır!' derdi. Şübhesiz ki Allah, dilediğini hesabsız olarak rızıklandırır.
Âl-iİmrân / 37 - (İbni Kesir)
Bunun üzerine Rabbı onu güzel bir kabul ile karşıladı. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya mihraba her girişinde onun yanında bir yiyecek bulurdu. Ey Meryem, bu sana nereden? derdi. O da: Allah tarafından, derdi. Şüphe yok ki Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.
Âl-iİmrân / 37 - (Kadri Çelik)
Rabbi onu güzel bir kabulle karşıladı, onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya mihrapta onun yanına her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” deyince, o da, “Bu, Allah katındandır. Doğrusu Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Muhammed Esed)
Bunun üzerine Rabbi, kız çocuğunu hoşnutlukla kabul etti, onu güzelce büyüttü ve Zekeriya'nın himayesine verdi. Zekeriya, ne zaman onu mabedde ziyaret ettiyse yanında yiyeceklerle görür ve sorardı: "Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?" Meryem: "Bunlar Allah'tandır; Allah, dilediğine hesapsız rızık bağışlar!" diye cevap verirdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Mustafa İslamoğlu)
Bunun üzerine Rabbi onu memnuniyetle kabul etti; dahası onu bir çiçek gibi yetiştirdi ve Zekeriyya'nın himayesine verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulduğu bölmeye girse, onun yanında yiyecekler görürdü. (Ve bir gün) sordu. "Ey Meryem! Bunlar sana nereden geliyor?" O da cevapladı: "Bunlar Allah katındandır; Allah dilediği kimseye hesapsız rızık bağışlar."
Âl-iİmrân / 37 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Artık onu Rabbisi bir güzel kabul ile kabul buyurdu ve onu bir güzel nebat olarak yetiştirdi. Zekeriya'yı da ona bakmaya memur etti. Zekeriya her ne zaman mahfilde onun yanına girse, onun yanında bir rızık bulurdu. «Ya Meryem! Bu sana nereden geldi?» O da «Bu, Allah tarafından,» der idi. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ dilediğini hesapsız merzûk buyurur.
Âl-iİmrân / 37 - (Ömer Öngüt)
Rabbi ona güzel bir kabul ile karşılık verdi, onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyâ'nın himayesine bıraktı. Zekeriyâ onun yanına mâbede her girişinde yanında bir rızık bulur ve: “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” derdi. O da “Allah tarafından!” derdi. Şüphesiz ki Allah dilediği kimseye hesapsız rızık verir.
Âl-iİmrân / 37 - (Şaban Piriş)
Rabbi, onu güzel bir kabul ile karşıladı ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da ona bakmakla görevlendirdi. Zekeriya ne zaman yanına, onun bulunduğu ibadet mahalline girse O’nun yanında bir yiyecek bulurdu: -Meryem, bu sana nereden geldi? dediğinde O şöyle cevap verirdi: -Bu, Allah katından! Doğrusu Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık bağışlar.
Âl-iİmrân / 37 - (Sadık Türkmen)
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu yere her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da: “Bu, Allah katından” diye cevap verdi. Zira Allah dilediğine hesapsız rızık yaratır.
Âl-iİmrân / 37 - (Seyyid Kutub)
Bunun üzerine Rabbi onu güzelce kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi, bakımıyla Zekeriyya'yı görevlendirdi. Zekeriyya ne zaman o mabede girse çocuğun yanında yiyecek bulur ve 'Ey Meryem bu sana nereden geldi' diye sorardı. Meryem de: Allah tarafından geldi, hiç kuşkusuz Allah dilediğine hesapsız rızık verir' derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Suat Yıldırım)
Rabbi onu güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir tarzda yetiştirdi. Onu Zekeriyya’nın eğitim ve himayesine verdi. Zekeriyya onun yanına Mâbede ne zaman girse beraberinde yiyecekler bulurdu. "Meryem! Bu yiyecekleri nereden buluyorsun?" deyince de o: "Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir." derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (Süleyman Ateş)
Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriyyâ da onun bakımını üstlendi. Zekeriyyâ, onun yanına, mihrâba her girdiğinde yanında bir rızık bulurdu. "Ey Meryem, bu sana nereden?" derdi. (O da) "Bu, Allâh katından" derdi. "Allâh, dilediğine hesapsız rızık verir."
Âl-iİmrân / 37 - (Tefhim-ul Kuran)
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı da ona sorumlu kıldı. Zekeriya, ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: «Meryem, sana nerden bu?» deyince, «Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir» dedi.
Âl-iİmrân / 37 - (Ümit Şimşek)
Rabbi onun duasını güzel bir şekilde kabul etti ve Meryem'i güzel bir çiçek gibi yetiştirdi; onu Zekeriya'nın himayesine verdi. Zekeriya ne zaman mihraba girecek olsa, onun yanında yiyecek bulurdu. 'Meryem, bunlar nereden geldi?' diye sorar, Meryem de 'Allah katından' diye cevap verirdi. Gerçekten de Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.
Âl-iİmrân / 37 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah, onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu, Zekeriyya'nın korumasına verdi. Zekeriyya, mihrapta onun yanına her girdiğinde, orada bir rızık bulur ve sorardı: "Meryem, bu sana nereden?" Meryem de "Bu, Allah katındandır; çünkü Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır." derdi.
Âl-iİmrân / 37 - (İskender Ali Mihr)
Böylece Rabbi onu güzel bir kabulle kabul buyurdu, güzel bir şekilde yetiştirdi. Ve Zekeriyya (A.S)’ı, ona bakmakla mükellef kıldı. Zekeriyya (A.S), onun yanına mihraba her girişinde, onun yanında bir rızık bulurdu, “Yâ Meryem, bu sana nasıl, nereden (geldi)?” deyince, o da: “O, Allah’ın katından” diyordu. Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.
Âl-iİmrân / 37 - (İlyas Yorulmaz)
Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir şekilde kabul etti ve Meryem’i sanki bir nebat yetiştirir gibi güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriya’yı Meryem’e kefil yaptı. Zekeriya ne zaman mabette onun yanına girdiyse, mutlaka orada bir rızık buldu. “Ey Meryem bu sana nereden (geldi)?” diye sorduğunda, Meryem de “Onlar Allah katından, muhakkak ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” dedi.
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء
Okunuşu: Hunâlike deâ zekeriyyâ rabbeh(rabbehu), kâle rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibeh(tayyibeten), inneke semîud duâ’(duâi).
Âl-iİmrân / 38 - (Adem Uğur)
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Ahmed Hulusi)
Aynı yerde Zekeriyya Rabbine dua etti: "Rabbim, bana ledünnünden (rahmeti sonucu özel melekî kuvve açığa çıkışıyla) tertemiz bir nesil hibe et. Sen kesinlikle duamı işitensin (yönelişimi algılayansın). "
Âl-iİmrân / 38 - (Ahmet Tekin)
İşte orada, Zekeriyya Rabbine dua etti:'Rabbim, bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen dualara icabet edensin.' dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Ali Bulaç)
Orada Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin" dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Ali Fikri Yavuz)
Zekeriyya (Aleyhisselâm) orada yiyecekleri görünce Rabbine şöyle dua etti: “- Ey Rabbim, bana senin katından bir pâk ve mübarek çocuk ihsan et; muhakkak ki sen duâyı hakkıyle kabul edicisin.”
Âl-iİmrân / 38 - (Ali Ünal)
İşte o noktada Zekeriya, dua ile hemen Rabbisine yöneldi ve şöyle dedi: “Rabbim, bana katından tertemiz, hayırlı bir nesil lütfet. Şüphesiz Sen, duaları hakkıyla işitensin.”
Âl-iİmrân / 38 - (Celal Yıldırım)
işte orada Zekeriyya, Rabbine duâ ederek dedi ki: Rabbim ! bana kendi katından temiz bir soy bağışla Şüphesiz ki sen duayı işitirsin.
Âl-iİmrân / 38 - (Diyanet Vakfi)
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Harun Yıldırım)
Zekeriyya işte orada Rabbine dua etti. Dedi ki: “Rabbim, bana katından tertemiz bir zürriyet bağışla! Muhakkak ki sen duayı hakkıyla işitensin.”
Âl-iİmrân / 38 - (Hayrat Neşriyat)
O vakit Zekeriya Rabbine dua ederek dedi ki: «Yarabbi! Bana kendi tarafından pek temiz bir zürriyet bağışla. Şüphe yok ki, Sen duayı hakkıyla işiticisin.»
Âl-iİmrân / 38 - (İbni Kesir)
Orada Zekeriyâ Rabbine duâ etti. “Ey Rabbim! Tarafından bana hayırlı bir nesil bağışla. Doğrusu sen duâyı işitensin. ” dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Kadri Çelik)
Zekeriya orada Rabbine dua etti: -Rabbim, bana katından tertemiz bir soy ver! Sen duayı en iyi bir şekilde işitensin, dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O vakit Zekeriya Rabbine dua ederek dedi ki: «Yarabbi! Bana kendi tarafından pek temiz bir zürriyet bağışla. Şüphe yok ki, Sen duayı hakkıyla işiticisin.»
Âl-iİmrân / 38 - (Ömer Öngüt)
Orada Zekeriyâ Rabbine duâ etti. “Ey Rabbim! Tarafından bana hayırlı bir nesil bağışla. Doğrusu sen duâyı işitensin. ” dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Şaban Piriş)
Zekeriya orada Rabbine dua etti: -Rabbim, bana katından tertemiz bir soy ver! Sen duayı en iyi bir şekilde işitensin, dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Seyyid Kutub)
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti; 'Ey Rabbim, bana kendi tarafından temiz bir soy bağışla, hiç kuşkusuz sen şu duayı işitensin' dedi.
Âl-iİmrân / 38 - (Suat Yıldırım)
İşte o sırada Zekeriyya Rabbine niyaz edip "Ya Rabbî, dedi, bana Senin tarafından tertemiz, hayırlı zürriyet ihsan eyle! Şüphesiz ki Sen duaları işitip icabet edersin."
Âl-iİmrân / 38 - (Ümit Şimşek)
Zekeriya da o sırada Rabbine dua ederek, 'Yâ Rabbi, bana yüce katından tertemiz bir nesil bağışla. Şüphesiz ki Sen duaları işitensin' demişti.
Âl-iİmrân / 38 - (İskender Ali Mihr)
Zekeriyya (A.S), işte orada Rabbine dua etti: "Rabbim, bana Senin katından temiz bir nesil bağışla, muhakkak ki sen duayı en iyi işitensin" dedi.
فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ
Okunuşu: Fe nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî fîl mihrâbi, ennallâhe yubeşşiruke bi yahyâ musaddikan bi kelimetin minallâhi ve seyyiden ve hasûran ve nebiyyen mines sâlihîn(sâlihîne).
Âl-iİmrân / 39 - (Diyanet İşleri)
Zekeriya mabedde namaz kılarken melekler ona, “Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Mihrapta durmuş, namaz kılıyordu ki melekler, gerçekten de Allah, sana Yahya'yı müjdelemededir. O, Tanrıdan gelen sözü tasdik eden bir erdir, uludur, kötülüklerden tamamıyla çekinmiştir, iyilerden ve doğrulardan bir peygamberdir o diye nida etmişti.
Âl-iİmrân / 39 - (Abdullah Parlıyan)
Bunun üzerine mabedde namaz kılıp dua ederken Melekler ona: “Allah sana kendi katından bir sözün gerçekliğini doğrulayacak, insanlar arasında seçkin bir yere sahip olacak, tam bir iffet sahibi, dürüst ve erdemli bir peygamber olacak olan Yahyâ'nın doğumunu müjdeliyor” diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Adem Uğur)
Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.
Âl-iİmrân / 39 - (Ahmed Hulusi)
O mabette Rabbine yöneliş hâlindeyken, melâike Ona nida etti: "Allâh'tan sana Bi-kelimeyi (İsa - özel kuvvelerin açığa çıktığı Allâh kelimesini) tasdik edici, seyyid (kuvvelerinin efendisi), hasur (nefsaniyetini kontrol eden) sâlihlerden bir Nebi olarak (varlığındaki Hakk'ı yaşayan) Yahya'yı müjdeler. "
Âl-iİmrân / 39 - (Ahmet Tekin)
Zekeriyya mabette, kıyamda, namaz kılarken melekler ona:'Allah sana, kendisinden gelen 'ol’ emri mûcizesini, Îsâ’nın doğum mûcizesini tasdik eden, görüşüne başvurulan lider, nefsine hâkim, kudretli, dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi müslümanlardan, salihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeliyor' diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Ahmet Varol)
Onun mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, 'Allah sana, Allah katından olan Kelime'yi [6] doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdelemektedir' diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Ali Bulaç)
O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir."
Âl-iİmrân / 39 - (Ali Fikri Yavuz)
Bunun üzerine, Zekeriyya (Aleyhisselâm) mihrab’da namaz kılmağa durduğu sırada, hemen melekler ona şöyle seslendi; “- Haberin olsun, Allah sana Yahya adlı çocuğu müjdeliyor. O, Allah’dan gelen bir kelimeyi (Hz. Îsa’yı) tasdik edecek, kavminin efendisi olacak, nefsine hâkim bulunacak ve sâlihlerden bir peygamber olacaktır.”
Âl-iİmrân / 39 - (Ali Ünal)
Derken, (bir gün) mihrapta namaza durmuştu ki, melekler kendisine seslendiler: “Allah, sana Yahya’yı müjdeliyor: Allah’tan bir Kelime’yi tasdik edecek, hem salihlerden bir efendi, hem gayet zahit ve bir nebî olacaktır.”
Âl-iİmrân / 39 - (Bayraktar Bayraklı)
Zekeriyyâ mabedde durmuş namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler: “Allah sana, kendi katından bir sözün gerçekleştiğini doğrulayacak, efendi, iffetli, dürüst ve erdemli bir peygamber olacak olan Yahyâ'yı müjdeliyor.”
Âl-iİmrân / 39 - (Bekir Sadak)
Mabedde namaz kilarken melekler ona seslendiler: «Allah sana Allah'in emriyle (vucud bulan Isa'yi) tasdik eden, efendi, iffetli, iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yi mujdeler".
Âl-iİmrân / 39 - (Celal Yıldırım)
Bunun üzerine Zekeriyya mihrabda namaz kılarken melekler ona seslendi: Allah'tan bir kelime (olan İsâ)yı tasdîk edici, baş olmaya lâyık, son derece nefsine hâkim, iffetli ve iyilerden bir peygamber olmak üzere Allah Yahya'yı sana müjdeliyor.
Âl-iİmrân / 39 - (Cemal Külünkoğlu)
Bunun üzerine Zekeriya mihrapta namaz kılarken melekler ona seslendi: “Allah sana, kendi katından bir sözün gerçekliğini doğrulayacak, insanlar arasında seçkin bir yere sahip olacak, tam bir iffet sahibi, dürüst ve erdemli bir peygamber olacak olan Yahya'yı müjdeliyor.”
Âl-iİmrân / 39 - (Diyanet İşleri (eski))
Mabedde namaz kılarken melekler ona seslendiler: 'Allah sana Allah'ın emriyle (vücud bulan İsa'yı) tasdik eden, efendi, iffetli, iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler'.
Âl-iİmrân / 39 - (Diyanet Vakfi)
Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.
Âl-iİmrân / 39 - (Edip Yüksel)
Tapınakta durmuş namaz kılıyorken melekler ona, 'ALLAH seni, ALLAH'ın Sözünü doğrulayacak, onurlu, iffetli ve erdemli bir peygamber olan Yahya ile müjdeliyor,' diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Derken melâikeler kendisine nida ettiler, o kalkmış mihrabda namaz kılıyordu: Haberin olsun Allah sana Yahyayı müjdeliyor: Allahdan bir kelimeyi tasdik edecek, hem bir efendi, hem gayet zahid, ve bir Peygamber, salihînden.
Âl-iİmrân / 39 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
O kalkmış mihrabda namaz kılarken melekler kendisine şöyle seslendiler: «Haberin olsun, Allah sana, Allah'tan gelen bir kelimeyi doğrulayacak, efendi, son derece nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeliyor.
Âl-iİmrân / 39 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Zekeriyya mabedde namaz kılarken melekler ona: «Allah sana, Allah'dan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.» diye ünlediler.
Âl-iİmrân / 39 - (Gültekin Onan)
O mihrabda namaz kılarken melekler ona seslendi : "Tanrı, sana Yahya'yı müjdeler. O, Tanrı'dan olan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir".
Âl-iİmrân / 39 - (Harun Yıldırım)
O, mihrapta durup namaz kılarken melekler ona seslendi: “Şüphesiz Allah sana Allah’tan olan bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir nebi olan Yahya’yı müjdeliyor!”
Âl-iİmrân / 39 - (Hasan Basri Çantay)
O, mihrabda durub namaz kılarken melekler ona (şöyle) nida ettir «Gerçek, Allah sana kendisinden bir kelimeyi tasdıyk edici, bir efendi, nefsine haakim ve saalihlerden bir peygamber olmak üzere Yahyâyi müjdeler».
Âl-iİmrân / 39 - (Hayrat Neşriyat)
Derken o, ma'bedde namaz kılarken ayakta olduğu bir sırada, melekler ona şöyle nidâ ettiler: 'Doğrusu Allah, sana Allah’dan bir kelime (olan Îsâ’)yı tasdîk edici, bir efendi, bir iffet sâhibi ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeliyor!'
Âl-iİmrân / 39 - (İbni Kesir)
O, mihrabda namaz kılarken melekler ona seslendiler: Allah sana, kendisinden bir kelimeyi tasdik edici bir efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeler.
Âl-iİmrân / 39 - (Kadri Çelik)
(Zekeriyya) Mihrapta namaz kılarken melekler ona, “Allah sana; Allah'tan bir kelimeyi (İsa'yı) onaylayan, önder, çok takvalı ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler” diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Muhammed Esed)
Bunun üzerine, mabedde dua ederken, melekler ona: "Allah sana, Kendi katından bir sözün gerçekliğini doğrulayacak, insanlar arasında seçkin (bir yere sahip olacak), tam bir iffet sahibi, dürüst ve erdemli bir peygamber olacak olan Yahya(nın doğumun)u müjdeliyor" diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Mustafa İslamoğlu)
Zekeriyya mihrapta ibadet ederken melekler ona seslendiler: "Allah sana, Allah'tan gelen kelamı doğrulayıcı bir kelime olan, saygın bir konuma sahip, nefsine hakim, salihlerden bir peygamber olacak Yahya'yı müjdeliyor.
Âl-iİmrân / 39 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Zekeriya mihrapta kâim olarak namaz kılmakta iken ona melekler nidâ etti: «Muhakkak Allah Teâlâ sana Allah tarafından olan bir kelimeyi musaddık ve seyyid ve nefsine hakim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjde eder.»
Âl-iİmrân / 39 - (Ömer Öngüt)
Zekeriyâ mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona seslendiler: “Haberin olsun, Allah sana Yahya adlı bir çocuk müjdeliyor. O, Allah'tan gelen bir Kelime'yi (İsâ'yı) tasdik edici, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olacak. ”
Âl-iİmrân / 39 - (Şaban Piriş)
Mihrapta namaz kılmakta iken, melekler O’na, Allah’ın kendisine Yahya’yı, Allah’tan gelen bir kelimeyi tasdik eden, efendi, nefsine hakim ve iyilerden bir peygamber olarak müjdelediğini söylediler.
Âl-iİmrân / 39 - (Sadık Türkmen)
Zekeriya mabette namaz kılarken melekler ona: “Allah sana kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak, Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler.
Âl-iİmrân / 39 - (Seyyid Kutub)
Bunun üzerine Zekeriyya, mabette namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler; Allah sana Yahya'yı müjdeliyor. O, Allah'ın dolaysız kelimesini doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.'
Âl-iİmrân / 39 - (Suat Yıldırım)
Zekeriyya mihrapta namaz kılmakta iken melekler kendisine seslenip: "Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edecek, hem efendi, hem gayet zahid, hem peygamber olacak olan Yahya’yı müjdeler." dediler.
Âl-iİmrân / 39 - (Süleyman Ateş)
Zekeriyyâ, mabedde durmuş namaz kılarken, melekler ona: "Allâh sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve iyilerden bir peygamber olacak Yahya'yı müjdeler," diye ünlediler.
Âl-iİmrân / 39 - (Tefhim-ul Kuran)
O mihrapta namaz kılmakta iken, melekler ona seslendi: «Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.»
Âl-iİmrân / 39 - (Ümit Şimşek)
Zekeriya mihrapta namaz kılmaktayken melekler ona 'Allah seni Yahya ile müjdeliyor,' diye seslendiler. 'O Allah'tan bir kelimeyi tasdik edici, kavminin efendisi, nefsine hâkim, salihler zümresinden bir peygamber olacak.'
Âl-iİmrân / 39 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Zekeriyya mihrapta durmuş namaz kılarken, melekler ona şöyle çağırmıştı: "Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı bir efendi; nefsine egemen bir benlik, hayır ve barışı sevenlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeliyor."
Âl-iİmrân / 39 - (İskender Ali Mihr)
Bunun üzerine, o (Zekeriyya A.S) mihrabda kaim olarak namaz kılarken, melekler, “Allah’ın, onu, Allah’tan bir kelimeyi (Hazreti İsa’yı) tasdik edici olarak, seyyid, nefsine hakim, ve Nebî olan, salihlerden "Yahya" ile müjdelediğini” nidâ ettiler (bildirdiler).
Âl-iİmrân / 39 - (İlyas Yorulmaz)
Zekeriya mescit de ayakta dua ederken melekler ona seslendi “Allah, sana kendinden onaylanmış bir sözle, bağışlayacağı Yahya’yı müjdeliyor. O, toplumda saygı değer, iffetli ve salih ameller işleyen bir peygamber olacak. ”
قَالَ رَبِّ أَنَّىَ يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذَلِكَ اللّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاء
Okunuşu: Kâle rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve kad beleganiyel kiberu vemraetî âkir(âkirun), kâle kezâlikellâhu yef’alu mâ yeşâ’(yeşâu).
Âl-iİmrân / 40 - (Diyanet İşleri)
Zekeriya, “Ey Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış iken ve karım da kısır iken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. Allah, “Öyledir, ama Allah dilediğini yapar” dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Abdullah Parlıyan)
Zekeriyya şaşkınlıkla: “Ey Rabbim!” dedi “Yaşlılık beni yakalamış; karım da kısır iken nasıl bir oğlum olabilir?” O'na “Pekala olabilir” denildi. “Allah dilediğini yapar.”
Âl-iİmrân / 40 - (Adem Uğur)
Zekeriyya: Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.
Âl-iİmrân / 40 - (Ahmed Hulusi)
Dedi: "Rabbim, benim nasıl oğlum olur! İhtiyarlamışım, üstelik de karım kısır!" Buyurdu: "(Şartların) öyle ama. . . Allâh dilediğini yapar!"
Âl-iİmrân / 40 - (Ahmet Tekin)
Zekeriyya:'Rabbim, benim nasıl oğlum olabilir? Yaşım hayli ilerledi. Üstelik karım da kısır.' dedi. Allah:'Öyledir, Allah sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olanı icraya devam ediyor' buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Ahmet Varol)
(Zekeriyya) 'Ey Rabbim! Ben iyice yaşlanmış biri ve hanımım da kısırken benim nasıl bir oğlum olur?' dedi. (Allah) 'Allah işte böyle dilediğini yapar' dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Ali Bulaç)
Dedi ki: "Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?" "Böyledir" dedi, "Allah dilediğini yapar."
Âl-iİmrân / 40 - (Ali Fikri Yavuz)
Zekeriyya dedi ki: “- Rabbim, bana ihtiyarlık gelip çatmışken ve karım da kısırken benim bir oğlum nasıl olabilir?” Allah şöyle buyurdu: “- öyledir, (amma) Allah ne dilerse onu yapar.”
Âl-iİmrân / 40 - (Ali Ünal)
Zekeriya, (hayret içinde) “Rabbim, ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısırken benim nasıl, hangi yolla çocuğum olacak?!” diye sordu. (Allah, melek vasıtasıyla), “Olacak, Allah ne dilerse yapar!” buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Bayraktar Bayraklı)
Zekerriya, “Ey Rabbim!” dedi, “Yaşlılık beni yakalamışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?” Allah şöyle buyurdu: “İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.”
Âl-iİmrân / 40 - (Bekir Sadak)
«Ya Rabbi! Ben artik iyice kocamis, karim da kisirken nasil oglum olabilir?» dedi. Allah: «Boyledir, Allah diledigini yapar» dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Celal Yıldırım)
Zekeriyya (bu müjdeyi alınca) dedi ki: «Ey Rabbim ! oğlum nasıl olur ? Gerçekten bana yaşlılık gelip çattı, karım da kısırdır.» Allah oha : «Öyledir ama, Allah dilediğini yapar» buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Cemal Külünkoğlu)
Zekeriya ise: “Ya Rabbi, kendim iyice yaşlanmış ve karım çocuktan kesilmişken benim nasıl oğlum olabilir?” dedi. O da: “Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Diyanet Vakfi)
Zekeriyya: Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.
Âl-iİmrân / 40 - (Edip Yüksel)
'Rabbim, ben yaşlı ve karım kısırken nasıl olur da bir oğlum olur,' deyince, o, 'Evet; ama ALLAH dilediğini yapar,' dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Gültekin Onan)
De ki : "Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karımda kısırken nasıl bir oğlum olabilir?" "Böyledir " dedi, "Tanrı dilediğini yapar".
Âl-iİmrân / 40 - (Harun Yıldırım)
Dedi ki: “Rabbim, bana ihtiyarlık gelip çatmışken eşim de kısırken benim nasıl oğlum olabilir?” Buyurdu ki: “İşte böyledir, Allah dilediğini yapar!”
Âl-iİmrân / 40 - (Hasan Basri Çantay)
(Zekeriyyâ) dedi: «Rabbim, kendime hakıykaten ihtiyarlık çatmış iken, karım da bir kısır iken benim nasıl bir oğlum olabilir»? (Allah): «öyle, dedi, (fakat) Allah ne dilerse yapar».
Âl-iİmrân / 40 - (Hayrat Neşriyat)
(Zekeriyyâ) şöyle dedi: 'Rabbim! Doğrusu bana ihtiyarlık geldiği, hanımım da kısır olduğu hâlde, benim için bir oğul nasıl olur?' (Rabbi de ona:) 'Böyledir! Allah, dilediğini yapar!' buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (İbni Kesir)
Ve dedi ki: Rabbım; ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğlum olabilir? Öyle, Allah dilediğini yapar, dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Kadri Çelik)
“Ya Rabbi! Ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğlum olabilir?” dedi. O, “Allah dilediğini işte böyle yapar” dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Muhammed Esed)
(Zekeriya) şaşkınlıkla: "Ey Rabbim!" dedi, "Yaşlılık beni yakalamışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?" (Ona): "Pekala olabilir!" denildi, "Allah dilediğini yapar."
Âl-iİmrân / 40 - (Mustafa İslamoğlu)
Cevap verdi: "Rabbim! Ben bunca yaşlanmış, karım da kısır kalmışken benim nasıl bir oğlum olabilir?" (Melek) cevap verdi: "İşte böyledir Allah; dilediğini yapar."
Âl-iİmrân / 40 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dedi ki: «Yarabbi! Bana bir oğul nasıl olabilir ki, bana hakikaten ihtiyarlık yetişti. Refikam ise kısırdır.» Buyurdu ki, «Öyledir.» (Fakat) Allah Teâlâ dilediğini yapar.
Âl-iİmrân / 40 - (Ömer Öngüt)
Zekeriyâ: “Ey Rabbim! Benim nasıl oğlum olabilir? Bana ihtiyarlık gelip çattı, karım da kısırdır. ” dedi. Rabbi: “Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar. ” buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Şaban Piriş)
-Rabbim, ben iyice yaşlanmış, karım da kısır iken nasıl benim bir oğlum olacak? dedi. Allah: -Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar! buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Sadık Türkmen)
Zekeriya; “ey Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken ve eşim de kısırken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. Allah; “Öyledir, ama Allah dilediğini yapar” dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Seyyid Kutub)
Zekeriyya 'Ya Rabbi, kendim iyice yaşlanmış ve karım çocuktan kesilmişken nasıl oğlum olabilir?' dedi. O da 'Böyledir, Allah dilediğini yapar' dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Suat Yıldırım)
O: "Ya Rabbî, dedi, nasıl benim çocuğum olabilir ki ihtiyarlık başıma çökmüş, hanımım ise kısır hale gelmiştir?" Allah: "Böyle de olsa, Allah dilediğini yapar" buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (Süleyman Ateş)
Dedi ki: "Rabbim, bana ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısırken benim nasıl oğlum olur?" (Allâh): "Öyle (ama) Allâh, dilediğini yapar." dedi.
Âl-iİmrân / 40 - (Tefhim-ul Kuran)
Dedi ki: «Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısır iken nasıl benim bir oğlum olabilir?» «Böyledir» dedi, «Allah dilediğini yapar.»
Âl-iİmrân / 40 - (Ümit Şimşek)
Zekeriya, 'Yâ Rabbi, bana ihtiyarlık gelip çatmış, hanımım da kısırken nasıl oğlum olabilir ki?' dedi. Allah buyurdu ki: 'Böyle de olsa Allah dilediğini yapar.'
Âl-iİmrân / 40 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Dedi ki: "Rabbim, benim nasıl çocuğum olur? İhtiyarlık tam bir biçimde üstüme binmiş, karım kısır." Allah cevap verdi: "Allah, dilediği şeyi işte böyle yapar."
Âl-iİmrân / 40 - (İskender Ali Mihr)
(Zekeriyâ A.S) : "Rabbim benim oğlum nasıl olur, bana ihtiyarlık erişmişken. Ve benim kadınım da kısırdır.” dedi. (Allah da ): "İşte böyle, Allah dilediğini yapar." buyurdu.
Âl-iİmrân / 40 - (İlyas Yorulmaz)
Zekeriya “Rabbim! Benim nasıl bir çocuğum olabilir ki, bana yaşlılık gelip çatmış ve karımda (yaşlılıktan dolayı) kısırlaşmış iken” dedi. Melek de “Allah böylece dilediğini yapar” dedi.
قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّيَ آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ إِلاَّ رَمْزًا وَاذْكُر رَّبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ
Okunuşu: Kâle rabbic’al lî âyeh(âyeten), kâle âyetuke ellâ tukellimen nâse selâsete eyyâmin illâ remzâ(remzan), vezkur rabbeke kesîran ve sebbih bil aşiyyi vel ibkâr(ibkâri).
Âl-iİmrân / 41 - (Diyanet İşleri)
Zekeriya, “Rabbim! (çocuğum olacağına dair) bana bir alâmet ver” dedi. Allah da şöyle dedi: “Senin için alâmet, insanlarla üç gün konuşamaman, ancak işaretleşebilmendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”
Âl-iİmrân / 41 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Zekeriyya demişti ki: Rabbim, bana bir delil ver. Allah da, insanlarla işaretleşmen ayrı, tam üç gün, konuşmaman onlarla, delildir sana. Çok an Rabbini, akşam ve sabah çağlarında, onun noksan sıfatlardan arı olduğunu söyle demişti.
Âl-iİmrân / 41 - (Abdullah Parlıyan)
Zekeriyya yalvardı: “Ey Rabbim! Bana bir işaret göster.” Allah buyurdu ki: “Senin işaretin, üç gün insanlara işaretten başka türlü konuşamamandır. Ve böylece Rabbini hiç durmadan an, gece gündüz O'nun sınırsız şanını yücelt.”
Âl-iİmrân / 41 - (Adem Uğur)
Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.
Âl-iİmrân / 41 - (Ahmed Hulusi)
"Rabbim, benim için buna bir işaret göster" dedi (Zekeriyya). Buyurdu: "Senin için işaret, üç gün süreyle insanlarla el-yüz işaretleri dışında konuşmamandır; bunun yanı sıra Rabbini çokça an ve sabah akşam O'nun şanının yüceliğini hisset. "
Âl-iİmrân / 41 - (Ahmet Tekin)
Zekeriyya:'Rabbim, bana, oğlum olacağına dair bir alâmet ver' dedi. Allah:'Senin alâmetin, üç gün insanlarla, işaretle cevap vermenin dışında konuşamamandır. Rabbini çok zikret, Rabbine çok şükret, Rabbine çok çok ibadet et, Rabbinin dinini, şeriatini anlat, akşama doğru ve sabahları erken, onu tesbih et.' buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (Ahmet Varol)
(Zekeriyya) 'Ey Rabbim! Bana bir emare göster!' dedi. (Allah) 'Senin emaren üç gün süreyle insanlarla işaretle anlaşmak dışında hiç konuşamamandır. Rabbini çokca an; gece ve sabahın erken vakitlerinde tesbih et' dedi.
Âl-iİmrân / 41 - (Ali Bulaç)
(Zekeriya) "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et." dedi.
Âl-iİmrân / 41 - (Ali Fikri Yavuz)
Zekeriyya (Aleyhisselâm): “- Ey Rabbim, zevcemin hamlinden haberdar olabileceğim bir nişan ve alâmeti bana ver.” dedi. Allah şöyle buyurdu: “- Senin (anlıyabileceğin) alâmet ve nişan, insanlara üç gün (el, baş ve göz işaretinde bulunup) söz söyleyememendir. Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah tesbih et.”
Âl-iİmrân / 41 - (Ali Ünal)
“Ya Rab,” dedi (Zekeriya), “Bana bir emare, bir alâmet lûtfet!” “Sana emare” buyurdu (Allah): “işaretleşme dışında, insanlarla üç gün süreyle konuşamamandır. Bu arada, Rabbini çok zikret ve ikindiakşam saatleriyle şafakişrak saatlerinde tesbihte bulun.”
Âl-iİmrân / 41 - (Bayraktar Bayraklı)
Zekeriyyâ, “Ey Rabbim! Bana bir alâmet göster” diye yalvardı. Allah buyurdu ki: “Senin için alâmet, insanlara üç gün -işaretten başka- söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et!”
Âl-iİmrân / 41 - (Bekir Sadak)
«Ya Rabbi! Bana bir alamet ver» dedi, «Alametin, uc gun, isaretle anlasma disinda insanlarla konusmamandir; Rabbini cok an, aksam sabah hamd et» dedi. *
Âl-iİmrân / 41 - (Celal Yıldırım)
(Zekeriyya): «Ya Rab ! bana bir alâmet ver» diye niyaz etti. Allah da ona : «Alâmetin, üç gün —işaretle anlaşma dışında— insanlarla konuşmamandır. Bir de Rabbini çokça an ve akşam-sabah tesbihte bulun,» buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (Cemal Külünkoğlu)
Zekeriya: “Ey Rabbim! Bana bir işaret göster!” dedi. (Allah) buyurdu ki: “İşaretin şudur; üç gün boyunca işaretleşmelerin dışında insanlarla konuşma! Rabbini hiç durmadan an ve gece gündüz O'nun sınırsız şanını yücelt!”
Âl-iİmrân / 41 - (Diyanet Vakfi)
Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.
Âl-iİmrân / 41 - (Edip Yüksel)
'Rabbim, bana bir alamet ver,' dedi. 'Alametin, üç gün işaretle anlaşmanın dışında halk ile konuşmamandır. Rabbini çokça an, akşam sabah onu düşün.'
Âl-iİmrân / 41 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Yarab! dedi: Bana bir âyet (bir alâmet) yap, buyurdu ki: Ayetin nasa üç gün sade işaretten başka söz söyliyememendir. Bununla beraber rabbını çok zikret ve akşam sabah tesbih eyle
Âl-iİmrân / 41 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Zekeriyya: «Rabbim bana bir alamet ver!» dedi. Allah: «Alametin insanlarla üç gün yalnızca işaretten başka türlü konuşamamandır. Bununla birlikte Rabbini çok an ve akşam-sabah tesbih et!» buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Zekeriyya: «Rabbim! (oğlum olacağına dair) bana bir alâmet ver» dedi. Allah da buyurdu ki: «Senin için alâmet, insanlara üç gün, işaretten başka söz söyleyememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et».
Âl-iİmrân / 41 - (Gültekin Onan)
(Zekeriya) "Rabbim, bana bir ayet ver" dedi. "Sana ayet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam, sabah O'nu tesbih et" dedi.
Âl-iİmrân / 41 - (Harun Yıldırım)
Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.
Âl-iİmrân / 41 - (Hasan Basri Çantay)
(Zekeriyyâ) söyledi: «Rabbim, bana (bu hususda) bir nişan ver». (Allah) dedi ki: «Senin nişanın sâde bir işâretden başka insanlara üç gün söz söyleyememendir. Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah onu tesbîh et».
Âl-iİmrân / 41 - (Hayrat Neşriyat)
Zekeriyya:'Rabbim, bana, oğlum olacağına dair bir alâmet ver' dedi. Allah:'Senin alâmetin, üç gün insanlarla, işaretle cevap vermenin dışında konuşamamandır. Rabbini çok zikret, Rabbine çok şükret, Rabbine çok çok ibadet et, Rabbinin dinini, şeriatini anlat, akşama doğru ve sabahları erken, onu tesbih et.' buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (İbni Kesir)
(Zekeriyya) 'Ey Rabbim! Bana bir emare göster!' dedi. (Allah) 'Senin emaren üç gün süreyle insanlarla işaretle anlaşmak dışında hiç konuşamamandır. Rabbini çokca an; gece ve sabahın erken vakitlerinde tesbih et' dedi.
Âl-iİmrân / 41 - (Kadri Çelik)
(Zekeriya) "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et." dedi.
Âl-iİmrân / 41 - (Muhammed Esed)
Zekeriyya (Aleyhisselâm): “- Ey Rabbim, zevcemin hamlinden haberdar olabileceğim bir nişan ve alâmeti bana ver.” dedi. Allah şöyle buyurdu: “- Senin (anlıyabileceğin) alâmet ve nişan, insanlara üç gün (el, baş ve göz işaretinde bulunup) söz söyleyememendir. Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah tesbih et.”
Âl-iİmrân / 41 - (Mustafa İslamoğlu)
“Ya Rab,” dedi (Zekeriya), “Bana bir emare, bir alâmet lûtfet!” “Sana emare” buyurdu (Allah): “işaretleşme dışında, insanlarla üç gün süreyle konuşamamandır. Bu arada, Rabbini çok zikret ve ikindiakşam saatleriyle şafakişrak saatlerinde tesbihte bulun.”
Âl-iİmrân / 41 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dedi ki: «Yarabbi! Benim için bir alâmet kıl.» Buyurdu ki: «Senin için alâmet, nâs ile bir işaretten başka üç gün tekellüm edememektir. Maamafih Rabbini çokça zikret ve akşam sabah namaz kıl!»
Âl-iİmrân / 41 - (Ömer Öngüt)
“Ey Rabbim! Öyleyse bana bir işaret ver!” dedi. Allah: “Senin işaretin, insanlarla üç gün işaretten başka söz söyleyememendir. Rabbini çok zikret, sabah akşam O'nu tesbih et!” buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (Şaban Piriş)
-Rabbim, bana bir delil ver, dedi. Allah da: -Senin delilin, üç gün insanlarla işaretle anlaşmak dışında konuşamamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam, sabah tesbih et, buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (Sadık Türkmen)
Zekeriya; “rabbim! (Çocuğum olacağına dair) bana bir alâmet/işâret ver” dedi. Allah da şöyle dedi: “Senin için işâret/alâmet, insanlarla üç gün konuşamaman, ancak işâretleşebilmendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”
Âl-iİmrân / 41 - (Seyyid Kutub)
Zekeriyya 'Rabbim, bana bunun belirtisini göster' dedi. Allah ona şöyle buyurdu; 'Senin belirtin üç gün boyunca, işaretleşme dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbinin adını çokça an ve sabah akşam O'nu noksanlıktan tenzih et :
Âl-iİmrân / 41 - (Suat Yıldırım)
O: "Ya Rabbî, bana oğlum olacağına dair bir alâmet bildirir misin?" deyince, Allah: "Senin işaretin şudur: "Üç gün müddetle halkla işaretleşme dışında konuşmayacaksın! Rabbini çok zikret, sabah akşam onu tesbih ve tenzih et!" buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (Süleyman Ateş)
"Rabbim, o halde bana (oğlum olacağına dair) bir alâmet ver!" dedi. (Allâh) buyurdu ki: "Senin alâmetin üç gün insanlarla işâretten başka türlü konuşamamandır; Rabbini çok an, akşam sabah (O'nu) tesbih et!"
Âl-iİmrân / 41 - (Tefhim-ul Kuran)
(Zekeriya) Dedi ki: «Rabbim, bana bir alamet ver.» «Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah onu tesbih et.» dedi.
Âl-iİmrân / 41 - (Ümit Şimşek)
Zekeriya, 'Rabbim, bana bir alâmet ver' dedi. Allah buyurdu ki: 'Alâmetin, üç gün insanlarla işaretten başka bir şekilde konuşmamandır. Yalnız Rabbini çokça an; sabah akşam onu tesbih et.'
Âl-iİmrân / 41 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Zekeriyya dedi: "Rabbim, bana bir belirti ver." Allah buyurdu: "Sana belirti şudur: "İnsanlarla üç gün, işaretleşme dışında konuşmayacaksın. Rabbini çok an. Akşam-sabah tespih et."
Âl-iİmrân / 41 - (İskender Ali Mihr)
(Zekeriyâ A.S): “Rabbim bana bir alâmet (işâret) kıl” dedi. (Allah): “Senin alâmetin üç gün insanlarla rumuzdan (işaretten) başka bir şekilde konuşmamandır. Ve Rabbini çok zikret ve O’nu, akşam ve sabah tesbih et.” buyurdu.
Âl-iİmrân / 41 - (İlyas Yorulmaz)
Zekeriya “Öyle ise bana bir işaret ver” dedi. Allah “İnsanlarla üç gün, işaretleşmenin dışında konuşamaman senin için işaret (ayet) olsun” dedi. Rabbini çokça hatırla ve sabah akşam O nu noksan sıfatlardan tenzih et.
وَإِذْ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Ve iz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhastafâki ve tahhareki vestafâki alâ nisâil âlemîn(âlemîne).
Âl-iİmrân / 42 - (Adem Uğur)
Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti.
Âl-iİmrân / 42 - (Ahmed Hulusi)
Hani melekler Meryem'e şöyle demişti: "Yâ Meryem, muhakkak ki Allâh seni saflaştırıp (hakikatini hissettirip) seçti, seni (şirk - ikilik necasetinden) tertemiz kıldı ve dünyadaki (o çağdaki) bütün kadınlardan üstün kıldı!"
Âl-iİmrân / 42 - (Ahmet Tekin)
Meleklerin Meryem’e:'Ey Meryem, Seni Allah seçti. O seni kötülükten arınmış olarak tertemiz yarattı. Seni O insanlık âleminin hanımlarının üzerinde seçkin bir yere getirdi.' dedikleri vakti hatırla.
Âl-iİmrân / 42 - (Ali Bulaç)
Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti.
Âl-iİmrân / 42 - (Ali Fikri Yavuz)
Hatırla ki, bir vakit melekler şöyle demişti: “-Ey Meryem, hakikaten Allah, seni ibadetle seçkin kıldı; seni pâk ve tertemiz büyüttü; ve seni âlemlerin kadınları üzerine seçti.
Âl-iİmrân / 42 - (Ali Ünal)
Bir zaman da geldi, melekler, (Ma’bed’ de hizmete devam etmekte olan Meryem’e) seslendiler: “Meryem! Hiç şüphesiz Allah seni süzüp seçti; seni tertemiz ve her türlü günahtan, lekeden uzak kıldı ve sana bütün dünya kadınlarının üzerinde bir mevki verdi.
Âl-iİmrân / 42 - (Celal Yıldırım)
Hani bir de melekler: «Ey Meryem !» demişlerdi, «doğrusu Allah seni seçip beğendi, süzüp tertemiz kıldı ve seni (çağındaki milletlerin) kadınlarından üstün tuttu.»
Âl-iİmrân / 42 - (Hasan Basri Çantay)
Hani melekler: «Ey Meryem, şübhesiz ki Allah sana seçgin bir hususiyyet verdi. Seni tertemiz (büyütdü), Seni âlemlerin kadınları üzerine mümtaz kıldı» demişdi.
Âl-iİmrân / 42 - (Hayrat Neşriyat)
Bir zaman da melekler şöyle demişlerdi: 'Ey Meryem! Şübhesiz ki Allah, seni seçti, seni temiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçkin kıldı.'
Âl-iİmrân / 42 - (İbni Kesir)
Hani melekler: Ey Meryem, şüphesiz Allah seni seçip temizledi. Dünyaların kadınlarından seni üstün tuttu, demişlerdi.
Âl-iİmrân / 42 - (Kadri Çelik)
Hani Melekler şöyle demişti, “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçip temizledi. Âlemlerin (mevcut) kadınlarından seni üstün kıldı.”
Âl-iİmrân / 42 - (Muhammed Esed)
Ve o zaman melekler "Ey Meryem!" dediler, "Allah seni seçti ve tertemiz kıldı; seni bütün dünya kadınlarının üstünde (bir konuma) çıkardı.
Âl-iİmrân / 42 - (Mustafa İslamoğlu)
(Benzer bir olayda farklı bir tavrın mümkün olduğunu da) hatırla! Hani melekler Meryem'e demişlerdi ki: "Ey Meryem! Allah seni seçti ve tertemiz kıldı; seni bütün dünya kadınlarına tercih etti.
Âl-iİmrân / 42 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Hani melekler dedi ki: «Ey Meryem! Şüphe yok ki, Allah Teâlâ seni mümtaz kıldı ve seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınları üzerine ihtiyar buyurdu.»
Âl-iİmrân / 42 - (Şaban Piriş)
Hani bir zamanlar da melekler şöyle demişlerdi: -Ey Meryem, Allah seni seçip, tertemiz yarattı ve dünya kadınlarına seni tercih etti.
Âl-iİmrân / 42 - (Suat Yıldırım)
Hani Melekler dediler ki: "Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı hatta seni dünyadaki bütün kadınlara üstün kıldı.
Âl-iİmrân / 42 - (Ümit Şimşek)
Hani, bir de melekler 'Ey Meryem,' demişlerdi, 'Allah seni seçti, tertemiz yaptı, dünya kadınları üzerinde seçkin kıldı.
Âl-iİmrân / 42 - (İlyas Yorulmaz)
Melekler dedi ki “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti ve seni temizledi (iffetini korudu) ve âlemdeki bütün kadınlar arasından seni ayırdı. ”
يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ
Okunuşu: Yâ meryemuknutî li rabbiki vescudî verkai mear râkiîn(râkiîne).
Âl-iİmrân / 43 - (Ahmed Hulusi)
"Yâ Meryem, Rabbine kanit ol (huşû duyarak yaşa), secde et (Allâh indînde varlığının yokluğunu hisset) ve rükû edenlerle rükû et (varlığında açığa çıkan Rabbinin Esmâ'sını hissederek itiraf et). "
Âl-iİmrân / 43 - (Ahmet Tekin)
'Ey Meryem, Rabbinin divanında dur, itaate devam et, uzun uzun kıyamda durarak sorumluluk şuuruyla, namaz kıl, saygıda kusur etme, dinî, insanî ve vicdanî sorumluluklarını yerine getir, secdelere kapanarak, rükû ederek namaz kılanlarla beraber rükûa vararak namazlarını cemaatle kıl, saygıyla Allah’ın emirlerine itaat ederek İslâmî faaliyetlere katılanlarla birlikte sen de saygıyla canla başla İslamî sorumluluklara, ibadetlere, cemaate, faaliyetlere katıl' demişlerdi.
Âl-iİmrân / 43 - (Ali Ünal)
“Meryem! Rabbinin huzurunda O’nun için elpençe divan dur, secdeye kapan ve O’nun önünde baş eğip rükûa varanlarla birlikte rükûa var!”
ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُون أَقْلاَمَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
Okunuşu: Zâlike min enbâil gaybi nûhîhi ileyk(ileyke), ve mâ kunte ledeyhim iz yulkûne eklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme, ve mâ kunte ledeyhim iz yahtesımûn(yahtesımûne).
Âl-iİmrân / 44 - (Diyanet İşleri)
(Ey Muhammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Bunlar, gaibe ait haberler ki sana vahyetmekteyiz. Meryem'i yetiştirmeyi tekeffül edecek kimdir diye kura çekmek için kalemlerini attıkları zaman da yanlarında değildin, bu hususta çekiştikleri zaman da.
Âl-iİmrân / 44 - (Abdullah Parlıyan)
Bütün bunlar akıl ve duyularla değil, vahiy ile bilinen gerçeklerdir. Zira Meryem'i kim koruma altına alacak diye birbirleriyle çekişip bunu kur'a ile belirlediklerinde sen onların yanlarında değildin. Bunları sana bildiriyoruz.
Âl-iİmrân / 44 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ahmed Hulusi)
İşte bu bilgiler, sana vahyetmekte olduğumuz gayba ait haberlerdir. Kim Meryem'in hâmisi olsun, diye kur'a çektiklerinde sen onların yanında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ahmet Tekin)
Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirdiğimiz, bilgi alanın dışındaki olaylardan, gayb âleminin haberlerindendir. İçlerinden hangisinin Meryem’i himayesine alacağına dair kura çekmek üzere kalemlerini (oklarını) atarlarken sen onların yanında değildin. Onlar bu yüzden tartışırlarken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ahmet Varol)
Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Meryem'i kimin sorumluluğuna alacağını belirlemek için kalemlerini attıkları sırada sen yanlarında değildin. Aralarında tartıştıkları zaman da sen yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ali Bulaç)
Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ali Fikri Yavuz)
İşte bu Meryem, Zekeriyya ve Yahya (Aleyhisselâm) kıssaları, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Ey Rasûlüm, yoksa Meryemi hangisi himayesine alacak diye, Tevrat yazdıkları kalemleriyle kur’a atarlarken, sen onların yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun.
Âl-iİmrân / 44 - (Ali Ünal)
(Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, (senin ve hiçbirinizin şahit olmadığı) gayb haberlerindendir ki, onları sana vahiyle bildiriyoruz. Yoksa Meryem’in bakım ve himayesini hangisi üzerine alacak diye kalemleriyle kura çekerlerken elbette yanlarında değildin; bu konuda çekişirlerken de onlarla birlikte değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Bayraktar Bayraklı)
Şimdi sana vahyettiğimiz şey, gayb haberlerindendir. Zira, hangisinin Meryem'in hâmisi olacağını kura ile belirlediklerinde sen onlarla birlikte değildin ve birbirleriyle çekişirlerken de yanlarında yoktun.
Âl-iİmrân / 44 - (Bekir Sadak)
Bu Sana vahyettigimiz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarinda degildin, cekisirlerken de orada bulunmadin.
Âl-iİmrân / 44 - (Celal Yıldırım)
İşte bu sana vahyettiğimiz, gayb haberlerindendir. (Yoksa) Meryem'i kim himayesine alıp onu koruyacak diye kalemlerini (kur'a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu hususta) tartışırlarken de yanlarında bulunmadın..
Âl-iİmrân / 44 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Muhammed!) Sana vahyettiğimiz (bu kıssalar), gaybın (görmediğin ve yaşamadığın devrin) haberlerindendir. Zira hangisinin Meryem'in hamisi olacağını kur'a ile belirlediklerinde sen onlarla birlikte değildin ve onlar tartışırken sen yanlarında da yoktun.
Âl-iİmrân / 44 - (Diyanet İşleri (eski))
Bu Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın.
Âl-iİmrân / 44 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Edip Yüksel)
Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye zar atarlarken sen onların yanında değildin; çekiştikleri zaman da sen onların yanında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bu işte sana gayb haberlerinden, onu sana vahy ile bildiriyoruz (ya Muhammed), yoksa Meryemi hangisi himayesine alacak, diye kalemleriyle kur'a atarlarken de sen yanlarında değildin, çekişirlerken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bu, sana vahy ile bildirdiğimiz gayb haberlerindendir, Ey Muhammed, yoksa, Meryem'i hangisi himayesine alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken de çekişirlerken de sen yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) «Meryem'i kim himayesine alıp koruyacak?» diye kalemlerini (kur'a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu hususta) Tartışırlarken de yanlarında bulunmadın.
Âl-iİmrân / 44 - (Gültekin Onan)
Bunlar, gayb haberlerindendir; Bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Harun Yıldırım)
İşte bunlar gayb haberlerindendir ki biz onu sana vahyediyoruz. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, çekişirlerken de sen yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) bunlar sana vahyetmekde olduğumuz ğayb haberlerindendir. Meryem'i onlardan hangisi himaayesine alacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu hususda) çekişirlerken de yine yanlarında yokdun.
Âl-iİmrân / 44 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Bunlar gayb haberlerindendir ki, onu sana vahyediyoruz. Yoksa, içlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kalemlerini (kur'a için nehre) atarlarken, sen onların yanında değildin! (Onlar) birbirleriyle çekişirlerken de yanlarında değildin!
Âl-iİmrân / 44 - (İbni Kesir)
Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekişirlerken de orada bulunmadın.
Âl-iİmrân / 44 - (Kadri Çelik)
Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye (kura çekmek için) kalemlerini atarlarken, sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın.
Âl-iİmrân / 44 - (Muhammed Esed)
Sana (şimdi) vahyettiğimiz şey, senin idrakini aşan bir hususla ilgilidir: zira, hangisinin Meryem'in hamisi olacağını kur'a ile belirlediklerinde sen onlarla birlikte değildin, ve (o konuda) birbirleriyle çekiştiklerinde yanlarında yoktun.
Âl-iİmrân / 44 - (Mustafa İslamoğlu)
(Ey Nebi!) Sana aktardığımız bu bilgi senin gıyabında olup biten olayların haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himaye edecek diye kur'a çektiklerinde sen yanlarında değildin; onlar (bu konuda) birbirleriyle tartışırken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bu sana gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Meryem'i hangisi tekeffül edecek diye kalemlerini attıkları zaman sen onların yanında değildin ve onlar muhâsemede bulundukları zaman da sen onların yanında bulunmuyordun.
Âl-iİmrân / 44 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Bunlar, bizim sana vahiy yolu ile bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kalemleri ile kura atarlarken sen onların yanında değildin. Çekiştikleri zaman da orada bulunmadın.
Âl-iİmrân / 44 - (Şaban Piriş)
Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken (kura çekerlerken) sen yanlarında değildin, konuyu tartışırlarken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Sadık Türkmen)
(Ey Muhammed/ey İnsan!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında (sen) yoktun.
Âl-iİmrân / 44 - (Seyyid Kutub)
Bunlar sana vahiy yolu ile bildirdiğimiz gayb alemine ilişkin haberlerdir. Onlardan hangisi Meryem'in sorumluluğunu üstlenecek diye kalemleri ile kur'a çekerlerken sen yanlarında değildin, bu konuda çekişirken de orada değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Suat Yıldırım)
İşte bunlar gayb kabîlinden haberler olup onları Biz sana vahyediyoruz. Yoksa onlar Meryem’i kimin himaye edeceğine dair kur’a çekerlerken ve birbirleriyle tartışırlarken sen yanlarında bulunmuyordun.
Âl-iİmrân / 44 - (Süleyman Ateş)
(Ey Muhammed) Bunlar sana vahyettiğimiz, görünmez âlemin haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye (kur'a) oklarını atarlarken sen onların yanında değildin; birbirleriyle çekiştikleri zaman da sen yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Tefhim-ul Kuran)
Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahy ediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Ümit Şimşek)
İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa, onlar Meryem'in bakımını kim üstlenecek diye kur'a çekerken sen onların yanında değildin. Onlar tartışırken de sen yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Bu, gayb haberlerindendir ki, sana vahyediyoruz. Onlar, Meryem'in bakımını kimin üstleneceğini belirlemek için kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekiştikleri sırada da yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (İskender Ali Mihr)
İşte bu, gayb haberlerindendir, onu sana vahyediyoruz. Ve “Meryem’e, onlardan hangisi kefil (vekil) olacak?” diye, onlar (kura çekmek için) kalemlerini attıkları zaman, sen onların yanlarında değildin. Ve onlar tartışırken de, sen onların yanlarında değildin.
Âl-iİmrân / 44 - (İlyas Yorulmaz)
(Ey Resul!) “Sana vahyettiğimiz bu olay, gayb haberlerinden bir haberdir. Meryem’e kimin kefil olacağını tespit etmek için, aralarında kura çekerken kavga ettiklerinde, sen onların yanlarında değildin. ”
إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
Okunuşu: İz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhe yubeşşiruki bi kelimetin minhu, ismuhul mesîhu îsebnu meryeme vecîhan fîd dunyâ vel âhırati ve minel mukarrabîn(mukarrabîne).
Âl-iİmrân / 45 - (Diyanet İşleri)
Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”
Âl-iİmrân / 45 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Hani melekler, yâ Meryem, gerçekten de Allah seni, kendisinin bir kelimesiyle müjdelemektedir adı da Meryemoğlu Mesîh İsa'dır onun ve o, dünyada da kadri yüce bir erdir, âhirette de ve yakınlardandır o.
Âl-iİmrân / 45 - (Abdullah Parlıyan)
O zaman melekler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem! Allah kendisinden bir kelime ile seni müjdeliyor, O'nun ismi Meryem oğlu İsa Mesih'tir, bu dünyada da, öteki dünyada da itibarlı, Allah'a yakınlardan biri olacaktır.”
Âl-iİmrân / 45 - (Adem Uğur)
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Ahmed Hulusi)
Hani melâike Meryem'e şöyle demişti: "Allâh kendisinden Bi-kelimeyi (kendisini tanımladığı Esmâ'sından kendisini vasfettiği bazı kuvveleri açığa çıkaracağı bir kulunu) sana müjdeliyor. Onun ismi El Mesih, Meryemoğlu İsa'dır. Dünyada ve sonsuz gelecek sürecinde vecîh (şerefi çok yüce) ve mukarrebûndandır (Allâh'a Kurbiyet mertebesinde yaşayan {Allâh'ın bazı kendine has isimlerinin mânâlarının bu yakınlık sebebiyle kendisinde açığa çıktığı} mucizelere vesile kişi). "
Âl-iİmrân / 45 - (Ahmet Tekin)
Hani Melekler Meryem’e:'Allah sana kendisinden gelen 'ol’ emri mûcizesini müjdeliyor. Onun adı Mesih’tir, Meryem’in oğlu Îsâ’dır. Dünyada da âhirette, ebedî yurtta da itibarlıdır, makam sahibidir, yüz akıdır. Allah’a en yakın olanlardan, gözdelerindendir.' demişlerdi.
Âl-iİmrân / 45 - (Ahmet Varol)
Hani melekler şöyle söylemişlerdi: 'Ey Meryem! Allah seni kendi katından, adı Meryem oğlu İsa Mesih olacak bir 'Kelime' ile müjdelemektedir. O dünyada da, ahirette de üstün şerefe sahip ve Allah'a yakın kimselerden olacaktır.'
Âl-iİmrân / 45 - (Ali Bulaç)
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.."
Âl-iİmrân / 45 - (Ali Fikri Yavuz)
Melekler: “-Ey Meryem, Allah kendinden bir kelimeyle (bir emirle yaratılacak çocuğu) sana müjdeliyor; ismi, Meryem’in oğlu Mesîh İsa’dır. Dünyada da ahirette de şanı yücedir, hem de Allah’a yakın olanlardan...” demişti.
Âl-iİmrân / 45 - (Ali Ünal)
Yine bir defasında melekler, “Ya Meryem!” dediler: “Allah sana Kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor: ismi Mesih, Meryem oğlu İsa’dır; dünyada da Âhiret’te de itibarlı, şerefli ve Allah’a en yakın kullardan olacaktır.”
Âl-iİmrân / 45 - (Bayraktar Bayraklı)
O zaman melekler demişlerdi ki: “Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Adı, Meryem oğlu Mesîh İsâ'dır; dünyada da, âhirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır.”
Âl-iİmrân / 45 - (Bekir Sadak)
Melekler demisti ki: «Ey Meryem! Allah sana, Kendinden bir sozu, adi Meryem oglu Isa olan Mesihi, dunya ve ahirette serefli ve Allah'a yakin kilinanlardan olarak mujdeler".
Âl-iİmrân / 45 - (Celal Yıldırım)
Melekler bir de şöyle demişlerdi : «Ey Meryem ! Allah seni kendinden gelen bir kelimeyle müjdeliyor ki ismi Meryem oğlu Mesîh İsâ' dır; Dünya ve Âhirette şerefli ve itibarlıdır ; aynı zamanda Allah'a çok yakınlardandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Cemal Külünkoğlu)
Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah sana, kendinden bir sözü, adı Meryem oğlu İsa olan Mesihi, dünya ve ahirette şerefli ve Allah'a yakın kılınanlardan olarak müjdeliyor.”
Âl-iİmrân / 45 - (Diyanet İşleri (eski))
Melekler demişti ki: 'Ey Meryem! Allah sana, Kendinden bir sözü, adı Meryem oğlu İsa olan Mesihi, dünya ve ahirette şerefli ve Allah'a yakın kılınanlardan olarak müjdeler'.
Âl-iİmrân / 45 - (Diyanet Vakfi)
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Edip Yüksel)
Melekler demişti ki: 'Meryem, ALLAH seni kendisinden bir Söz ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir. Dünyada da ahirette de önderlerdendir ve (Tanrı'ya) yakın olanlardandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Melekler dediği vakit: Ya Meryem! Haberin olsun Allah seni tarafından bir kelime ile müjdeleyor: İsmi Mesih İsa ibni Meryem, dünya ve ahırette vecîh olarak hem de mukarrebînden.
Âl-iİmrân / 45 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Melekler şöyle dediği vakit: «Ey Meryem, haberin olsun, Allah seni dünya ve ahirette itibarlı biri ve kendisine yakın olanlardan olarak tarafından bir «kelime» ile müjdeliyor! Adı, Meryem oğlu Mesih İsa'dır.»
Âl-iİmrân / 45 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Melekler şöyle demişti: «Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir; dünyada da ahirette de itibarlı, aynı zamanda Allah'a çok yakınlardandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Gültekin Onan)
Hani melekler, dediler ki; "Meryem, doğrusu Tanrı kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Tanrı'ya) yakın kılınanlardandır.."
Âl-iİmrân / 45 - (Harun Yıldırım)
Hani melekler demişlerdi ki: “Ey Meryem! Allah seni kendinden bir kelime ile müjdeliyor. İsmi Meryem oğlu İsa Mesih’tir, dünyada da ahirette de şanı yücedir ve yakın kılınanlardandır.”
Âl-iİmrân / 45 - (Hasan Basri Çantay)
Melekler: «Ey Meryem. Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor: Adı İsâ, (lakabı) Mesîh, (sıfatı) Meryem oğludur. Dünyâda da, âhiretde de sânı yücedir. (Allaha) çok yakınlardandır da».
Âl-iİmrân / 45 - (Hayrat Neşriyat)
Hani melekler demişti ki: 'Ey Meryem! Şübhesiz Allah, seni tarafından bir kelimeyle(bir çocukla) müjdeliyor! İsmi, Meryemoğlu Îsâ Mesîh’tir, dünya ve âhirette şereflidir ve Allah’a yakın kılınanlardandır.'
Âl-iİmrân / 45 - (İbni Kesir)
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem; Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor. Adı; Meryem oğlu İsa, Mesih'tir. Dünyada da, ahirette de, şanı yücedir. Allah'a yakın kılınanlardandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Kadri Çelik)
Hani melekler, “Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Onun adı Mesih, Meryem oğlu İsa'dır. O, dünyada da ahirette de şanı yüce ve Allah'a yakın kılınanlardandır” demişti.
Âl-iİmrân / 45 - (Muhammed Esed)
O zaman melekler, "Ey Meryem!" demişlerdi, "Allah, Kendisinden bir söz ile sana, Meryem oğlu İsa Mesih adıyla bilinecek, bu dünyada ve öteki dünyada büyük şeref sahibi ve Allah'ın en yakınlarından olacak (bir oğul) müjdeliyor.
Âl-iİmrân / 45 - (Mustafa İslamoğlu)
O zaman melekler demişler di ki: "Ey Meryem! Allah sana adı Meryem oğlu İsa Mesih olan, dünyada da ahirette de gözde ve (Allah'a) yakınlardan biri olacak kendi katından bir kelimeyi müjdeliyor!
Âl-iİmrân / 45 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Vaktâ ki melekler demişlerdi: «Ey Meryem! Şüphesiz Allah Teâlâ sana taraf-ı ilâhisinden bir kelime ile müjde veriyor ki, adı Mesih, Meryem oğlu İsâ'dır. Dünyâda da ahirette de vecih ve mukarrep olanlardandır.»
Âl-iİmrân / 45 - (Ömer Öngüt)
Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsâ Mesih'dir. Dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır. ”
Âl-iİmrân / 45 - (Şaban Piriş)
Melekler demişti ki: -Meryem, Allah sana, adı Mesih, Meryem oğlu, İsa dünya ve ahirette itibarlı ve öncülerden/mukarrebinden olacak kendisinden bir kelimeyi (İsa’yı) müjdeliyor.
Âl-iİmrân / 45 - (Sadık Türkmen)
Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”
Âl-iİmrân / 45 - (Seyyid Kutub)
Hani Melekler dediler ki; 'Ey Meryem, Allah seni dolaysız Kelime'si ile müjdeliyor. Onun adı Meryemoğlu İsa Mesih'tir. O dünyada da ahirette de yüce, şanlıdır ve Allah'ın yakınlarındandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Suat Yıldırım)
Gün geldi, melekler ona: "Meryem! Allah, Kendisi tarafından bir kelime vereceğini sana müjdeliyor. Adı Îsâ, lakabı Mesih, sıfatı Meryem oğludur. Dünyada da âhirette de itibarlı, Allah’a en yakın kullardan olacaktır.
Âl-iİmrân / 45 - (Süleyman Ateş)
Melekler demişti ki: "Ey Meryem, Allâh seni, kendisinden bir kelime ile müjdeliyor: Adı Meryem oğlu Îsâ Mesih'dir; dünyâda da, âhirette de gözde (şerefli) ve (Allah'a) yakın olanlardandır."
Âl-iİmrân / 45 - (Tefhim-ul Kuran)
Hani Melekler, dedi ki: «Meryem, doğrusu Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada da, ahirette de 'seçkin, onurlu, saygın' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.»
Âl-iİmrân / 45 - (Ümit Şimşek)
Hani, melekler 'Ey Meryem,' demişlerdi, 'Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu Mesih İsa'dır. O dünyada ve âhirette şerefi büyük, Allah'ın yakın kullarındandır.
Âl-iİmrân / 45 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Bir de melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle muştuluyor. Adı, Meryem oğlu İsa Mesih'tir. Dünya ve âhirette yüz akıdır. Allah'a yaklaştırılanlardandır."
Âl-iİmrân / 45 - (İskender Ali Mihr)
Melekler şöyle demişlerdir: "Ey Meryem,! Muhakkak ki Allah, Kendinden bir kelime ile seni müjdeliyor. Onun ismi "Mesih, Meryem oğlu Îsâ’dır. Dünyada ve ahirette şereflidir ve mukarrebinlerdendir."
Âl-iİmrân / 45 - (İlyas Yorulmaz)
Melekler “Ey Meryem! Allah sana kendinden kararlaştırılmış bir söz olarak, ismi Meryem oğlu İsa Mesih olacak, dünya ve ahirette korunanlardan ve Allah’a yakın olanlardan olmak üzere, tertemiz (bir oğlan çocuğunu) müjdeliyor” dediler.
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِحِينَ
Okunuşu: Ve yukellimun nâse fîl mehdi ve kehlen ve mines sâlihîn(sâlihîne).
قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Okunuşu: Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve lem yemsesnî beşer(beşerun), kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’(yeşâu) izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Âl-iİmrân / 47 - (Diyanet İşleri)
(Meryem), “Ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?” dedi. Allah, “Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir” dedi.
Âl-iİmrân / 47 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Meryem, yâ Rabbi demişti, benim nasıl çocuğum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Allah, öyledir ama demişti, dilediğini yapar Allah ve bir işin olmasını diledi mi hemencecik ol der ona ve o oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Abdullah Parlıyan)
Meryem: “Ey Rabbim!” dedi, “Bana hiçbir erkek dokunmadığı halde, nasıl çocuk sahibi olabilirim?” Denildi ki, işte öyle Allah dilediğini yaratır, birşeyin olmasını istediğinde, sadece ol der o şey de hemen oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Adem Uğur)
Meryem: Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece "Ol!" der; o da oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Ahmed Hulusi)
(Meryem) sordu: "Rabbim, bana bir erkek dokunmadığı hâlde benim nasıl bir çocuğum olur?". . . Buyurdu ki: "İşte öylece!. . Allâh dilediğini yaratır! O bir işin olmasına hükmederse, sadece 'OL' der ve o iş oluşur. "
Âl-iİmrân / 47 - (Ahmet Tekin)
Meryem:'Rabbim, Bana bir insan eli değmediği halde nasıl benim oğlum olur?' demişti. Allah da:'Allah, sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olanı, sende Îsâ’yı yarattığı gibi işte böyle yaratır. İlâhî bir planı icraya karar verdiği zaman da, ona sadece 'ol’ der. O da oluverir.' buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 47 - (Ahmet Varol)
(Meryem) 'Ey Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?' dedi. (Allah) 'Allah, işte böyle dilediğini yaratır. Bir şeye hükmettiği zaman ona 'ol' der, o da oluverir' dedi.
Âl-iİmrân / 47 - (Ali Bulaç)
"Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona "ol" der, o da hemen oluverir."
Âl-iİmrân / 47 - (Ali Fikri Yavuz)
Meryem: “- Ey Rabbim, bana bir insan dokunmamışken nerden benim bir çocuğum olabilir?” dedi. Allah şöyle buyurdu: “- Doğrudur, sana bir kimse dokunmamıştır, fakat Allahü Tealâ dilediğini yaratır ve O, bir şeyi murad edince ona sadece “ol” der, o hemen oluverir.”
Âl-iİmrân / 47 - (Ali Ünal)
“Ya Rab!” dedi (Meryem), bana hiçbir (erkek) insan eli dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” (Allah adına konuşan Ruh), cevap verdi: “Allah’tır O, ne dilerse yaratır. Bir şeyin olmasına hükmettiği zaman ona sadece ‘Ol!’ der, o da oluverir.”
Âl-iİmrân / 47 - (Bayraktar Bayraklı)
Meryem, “Ey Rabbim!” dedi, “Bana hiçbir erkek eli değmediği halde nasıl çocuk sahibi olabilirim?” Melek cevap verdi: “İşte öyle, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını istediğinde sadece ‘ol' der ve o şey hemen oluşmaya başlar.”
Âl-iİmrân / 47 - (Bekir Sadak)
Meryem: «Rabbim! Bana bir insan dokunmamisken nasil cocugum olabilir?» demisti. Melekler soyle dediler: «Allah diledigini boylece yaratir. Bir isin olmasini dilerse ona ol der ve olur".
Âl-iİmrân / 47 - (Celal Yıldırım)
(Bunun üzerine) Meryem dedi ki: «Ey Rabbim ! bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir ?!» Ona denildi ki: Öyle ama, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Cemal Külünkoğlu)
Meryem: “Ya Rabbi! Bana hiçbir erkek dokunmadığı halde nasıl çocuğum olabilir?” dedi. (Allah şöyle) buyurdu: “Öylede olsa Allah dilediğini yaratır. O, bir işin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘Ol' der ve o da oluverir.”
Âl-iİmrân / 47 - (Diyanet İşleri (eski))
Meryem: 'Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?' demişti. Melekler şöyle dediler: 'Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona ol der ve olur'.
Âl-iİmrân / 47 - (Diyanet Vakfi)
Meryem: Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece «Ol!» der; o da oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Edip Yüksel)
(Meryem), 'Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken nasıl olur da çocuğum olur,' deyince, (Melek) şöyle cevap verdi: 'ALLAH dilediğini böyle yaratır. Herhangi bir şeyin olmasını dilediği an ona 'Ol' der ve o şey oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Yarabbi! dedi: bir çocuk nerden olabilir benim için? Ki bana bir beşer dokunmadı, buyurdu ki: Öyle, Allah neyi dilerse yaratır, o bir emri murad edince sade ona ol der o oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Meryem: «Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl çocuğum olur?» dedi. Allah: «Öyle, Allah ne dilerse yaratır, O, birşeyi dilediğinde, yalnızca ona «Ol» der, o da hemen oluverir.» buyurdu.
Âl-iİmrân / 47 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
(Meryem): «Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?» dedi. Allah: «Öyle ama, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece 'ol!' der, o da hemen oluverir.» dedi.
Âl-iİmrân / 47 - (Gültekin Onan)
"Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat) Tanrı neyi dilerse yaratır. Bir buyruğun olmasına karar verirse, yanlızca ona "Ol" der, o da hemen oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Harun Yıldırım)
Dedi ki: “Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?” Buyurdu ki: “İşte böyledir. Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “Ol” der; o da hemen oluverir.”
Âl-iİmrân / 47 - (Hasan Basri Çantay)
(Meryem) dedi ki: «Hey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?». (Allah) dedi «öyle, (Fakat) Allah ne dilerse yaratır. Bir işe hükmedince ona ancak ol der, o da oluverir».
Âl-iİmrân / 47 - (Hayrat Neşriyat)
(Meryem:) 'Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı hâlde benim için bir çocuk nasıl olur?' dedi. (Rabbi de:) 'Böyledir! Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiğinde, artık ona sâdece 'Ol!’ der, (o da) hemen oluverir' buyurdu.
Âl-iİmrân / 47 - (İbni Kesir)
Meryem dedi ki: Rabbım; bana bir beşer dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olabilir? Melekler de: Allah, dilediğini öylece yaratır ve bir şeyin olmasını dilerse, ona; ol, der de oluverir, dediler.
Âl-iİmrân / 47 - (Kadri Çelik)
Meryem, “Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?” demişti. Melekler, “Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona, “Ol” der ve o da olur” dediler.
Âl-iİmrân / 47 - (Muhammed Esed)
Meryem, "Ey Rabbim!" dedi, "Bana hiçbir erkek dokunmadığı halde nasıl oğul sahibi olabilirim?" (Melek) cevap verdi: "İşte öyle! Allah dilediğini yaratır; bir şeyin olmasını istediğinde sadece 'Ol!' der ve o (şey hemen) oluverir.
Âl-iİmrân / 47 - (Mustafa İslamoğlu)
(Meryem) "Rabbim!" dedi, "bana hiç bir insan dokunmadığı halde benim nasıl çocuğum olabilir?" (Melek) dedi ki: "İşte böyledir Allah; dilediğini yapar! Bir işi dilediği zaman ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluş sürecine girer.
Âl-iİmrân / 47 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dedi ki: «Yarabbi! Bana çocuk nereden olabilir! Halbuki bana bir beşer dokunmamıştır.» Buyurdu ki, «Öyledir. Allah Teâlâ neyi dilerse yaratır. Bir şeyi murad edince ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir.»
Âl-iİmrân / 47 - (Ömer Öngüt)
Dedi ki: “Ey Rabbim! Bana bir insan eli değmediği halde benim nasıl çocuğum olabilir?” Allah: “Öyle de olsa, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona 'Ol!' der, o da oluverir. ” dedi.
Âl-iİmrân / 47 - (Şaban Piriş)
Meryem, şöyle dedi: -Rabbim bana bir beşer dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir? Melekler: (şöyle cevap verdiler) -İşte böyle, Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasını dilediği zaman ona “ol” der ve olur.
Âl-iİmrân / 47 - (Sadık Türkmen)
(meryem): “ey Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olur?” dedi. (Melek); “Öyle ama, Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece “ol” der, o da hemen oluşmaya başlar” dedi.
Âl-iİmrân / 47 - (Seyyid Kutub)
Meryem 'Ey Rabbim, bana hiçbir insan dokunmamışken nasıl olur da çocuğum olabilir?' dedi. De ki: 'İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. O bir şeyin olmasına karar verince ona sadece «ol» der o da hemen oluverir.'
Âl-iİmrân / 47 - (Suat Yıldırım)
Meryem: "Ya Rabbî, bana hiçbir erkek eli değmediği halde nasıl olur da çocuğum olabilir?" deyince, Allah şöyle buyurdu: "Öyle de olsa, Allah dilediğini yaratır. Zira O, bir şeyin var olmasına hüküm verince sadece "ol" der, o da derhal oluverir."
Âl-iİmrân / 47 - (Süleyman Ateş)
Dedi ki: "Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?" "Allâh, böylece dilediğini yaratır, dedi, bir şey(in olmasını) istedi mi ona 'ol' der, o da oluverir."
Âl-iİmrân / 47 - (Tefhim-ul Kuran)
«Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bana bir çocuk olabilir?» dedi. Öyle (idi cevap) . (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona «ol» der, o da hemen oluverir.»
Âl-iİmrân / 47 - (Ümit Şimşek)
Meryem, 'Yâ Rabbi, bana beşer eli değmemişken benim nasıl çocuğum olabilir ki?' dedi. Allah buyurdu ki: 'Öyle de olsa, Allah dilediğini yaratır. O bir iş için hükmünü verdiğinde, ona 'Ol' der; o da oluverir.'
Âl-iİmrân / 47 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Meryem dedi ki: "Rabbim, çocuğum nasıl olur benim? Bana hiçbir insan dokunmadı ki!" Allah cevap verdi: "Allah dilediğini işte böyle yaratır. Bir iş ve oluşa karar verdiğinde sadece ona "Ol!" der; ve o hemen oluverir."
Âl-iİmrân / 47 - (İskender Ali Mihr)
(Hz Meryem): “Rabbim, benim çoçuğum nasıl olur? Bana bir beşer dokunmadı” dedi. (Allah şöyle buyurdu): “İşte böyle, Allah dilediğini yaratır. Bir emrin (işin) olmasını takdir ettiği zaman, sadece ona “ol!” der, o hemen olur.”
Âl-iİmrân / 47 - (İlyas Yorulmaz)
Meryem “Rabbim! Benim nasıl bir çocuğum olabilir? Hiçbir insan bana dokunmadığı halde” dedi. Böyledir, Allah dilediğini yaratandır. Bir işin olmasına hükmettiğinde, yalnızca o na ol der, o da hemen olur.
وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ
Okunuşu: Ve yuallimuhul kitâbe vel hikmete vet tevrâte vel incîl(incîle).
Âl-iİmrân / 48 - (Adem Uğur)
(Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek.
Âl-iİmrân / 48 - (Ahmed Hulusi)
Ona; Kitabı (hakikat bilgisini), Hikmeti (Allâh Esmâ'sının âlemlerde oluşturduğu sistem ve düzenin çalışma mekanizmasını), Tevrat'ı (vahyi - Musa'ya vahyolan bilgiyi) ve İncil'i (müjdelenen Hakikati) talim edecek (varlığına nakşedecek - programlayacak).
Âl-iİmrân / 48 - (Ahmet Tekin)
Allah ona okuma-yazmayı, kutsal kitaplara vukufu, ilmi, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, hekimliği, yazılı ve şifahi bilgileri, sünneti içeren Tevrat’ı, İncil’i öğretecek.
Âl-iİmrân / 48 - (Bekir Sadak)
(48-49) Ona Kitabi, hikmeti, Tevrat'i ve Incil'i ogretecek, israilogullarina soyle diyen bir peygamber kilacak: «Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size camurdan kus gibi bir sey yapip ona ufleyecegim, Allah'in izniyle, hemen kus olacaktir; anadan dogma korleri, alacalilari iyi edecegim; Allah'in izniyle, oluleri diriltecegim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladiklarinizi da size haber verecegim.
anmissaniz bunda size delil vardir".
Âl-iİmrân / 48 - (Diyanet İşleri (eski))
(48-49) Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, İsrailoğullarına şöyle diyen bir peygamber kılacak: 'Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allah'ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allah'ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır'.
Âl-iİmrân / 48 - (Şaban Piriş)
(48-49) O’na kitabı, hikmeti Tevrat ve İncil’i öğretecektir ve O’nu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecektir. -Ben size Rabbinizden bir ayet ile geldim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim. Allah’ın izniyle, hemen kuş olacaktır. Anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allah’ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Eğer mümin olmuş kimseler iseniz bunda sizin için bir delil vardır.
Âl-iİmrân / 48 - (Suat Yıldırım)
(48-49) (Melekler Hz. Îsâ hakkında Meryem ile konuşurken onun şu sıfatlarını da ilâve ettiler:) "Allah ona kitabı (yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncîl’i öğretecektir. Onu İsrailoğullarına resul olarak gönderecek, o da onlara şöyle diyecektir: "Size Rabbiniz tarafından bir mûcizeyle gönderildim: Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üflerim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Keza ben anadan doğma körü ve abraşı iyileştirir, hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı da bilirim. Eğer inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır."
وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ وَأُبْرِئُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Okunuşu: Ve resûlen ilâ benî isrâîle ennî kad ci’tukum bi âyetin min rabbikum, ennî ehluku lekum minet tîni ke heyetit tayri fe enfuhu fîhi fe yekûnu tayran bi iznillâh(iznillâhi), ve ubriul ekmehe vel ebrasa ve uhyîl mevtâ bi iznillâh(iznillâhi), ve unebbiukum bi mâ te’kulûne ve mâ teddehırûne, fî buyûtikum inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Âl-iİmrân / 49 - (Diyanet İşleri)
Allah, onu İsrailoğullarına bir Peygamber olarak gönderecek (ve o da onlara şöyle diyecek): “Şüphesiz ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim. O da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer mü’minler iseniz bunda sizin için elbette bir ibret vardır.”
Âl-iİmrân / 49 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İsrailoğullarına peygamber olarak gönderir, o da onlara der ki: Ben, Rabbinizden delille geldim size. Balçığı yoğurur, kuş şekline sokar, ona üflerim, Allah'ın izniyle kuş olur. Anadan doğma körü körlükten kurtarırım, abraş illetine tutulmuşu, Allah'ın izniyle iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüyü diriltirim, evlerinizde yediklerinizi, sakladıklarınızı size bildiririm. İnanmışsanız şüphe yok ki, bunlar size delildir.
Âl-iİmrân / 49 - (Abdullah Parlıyan)
Ve onu israiloğullarına şöyle diyen bir elçi yapacaktır: “Ben size Rabbinizden bir mesaj getirdim, gerçekten ben size çamurdan kuş biçimi gibi birşey yapar ona üfürürüm de, Allah'ın izni ile hemen canlı bir kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile kör olanı ve ala tenliyi iyi eder, yine Allah'ın izni ile ölüleri yeniden hayata döndürür, evlerinizde ne yiyor, neleri biriktiriyorsanız size haber veririm. Eğer inanıyorsanız bütün bunlarda sizin için ibret alınacak mesaj vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Adem Uğur)
O, İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Ahmed Hulusi)
İsrailoğullarına Rasûl olarak gönderecek. (O) diyecek ki: "Ben size Rabbinizden, varlığında O'na dair işareti taşıyan biri olarak geldim. Ben size çamurdan kuş şeklinde bir mahlûk meydana getirir, içine nefhederim de (Esmâ kuvvesini onda açığa çıkartırım da) o, biiznillah (o yapıda Allâh Esmâ'sının o şekilde açığa çıkmayı dilemesiyle) bir kuş olur. Körü ve cüzzamlıları iyileştiririm. Biiznillah (onların hakikatlerini oluşturan Esmâ kuvvesinin elvermesiyle) ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi de size (Allâh'ın bildirmesiyle) haber veririm. Bu olayda, eğer iman ederseniz, (Rabbinizin kudreti hakkında) size (önemli) işaret vardır. "
Âl-iİmrân / 49 - (Ahmet Tekin)
Allah onu İsrailoğulları’na bir Rasul olarak gönderecek. O:'Şüphesiz, ben size hak bir dinin peygamberi olduğuma dair Rabbinizden, âyetler, mûcizeler getirdim. Size, çamurdan emsalsiz güzellikte bir kuş planlayıp şekillendirebilir, içine üflerim. Allah’ın bilgisi planı dahilinde Allah’ın iradesiyle o kuş olur. Anadan doğma körü, alaca hastalığına yakalananı iyileştirebilirim. Allah’ın bilgisi planı dahilinde Allah’ın iradesiyle ölüleri diriltebilirim. Yiyecek, içecek olarak kullandığınız, evlerinizde depolamaya devam ettiğiniz şeyleri, gıdaları size haber verebilirim. Eğer gerçekten mü’minseniz, bunda sizin için kesinkes ibretler, uyarılar vardır.' dedi.
Âl-iİmrân / 49 - (Ahmet Varol)
'İsrailoğulları'na bir peygamber olarak gönderilerek onlara şöyle diyecektir: 'Ben size Rabbinizin katından bir mucizeyle geldim. Size çamurdan kuş görüntüsünde bir şey yapar sonra içine üflerim ve Allah'ın izniyle kuş olur. Yine anadan doğma körleri ve alacalıları iyileştiririm ve Allah'ın izniyle, ölüleri diriltirim. Size yediklerinizi ve evlerinizde biriktirdiklerinizi bildiririm. Eğer siz gerçekten iman etmiş kimselerseniz bunlarda sizin için kesin mucize vardır.'
Âl-iİmrân / 49 - (Ali Bulaç)
İsrailoğullarına elçi kılacak. (O, İsrailoğullarına şöyle diyecek:) "Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır."
Âl-iİmrân / 49 - (Ali Fikri Yavuz)
O’nu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek ve onlara şöyle diyecektir; “- Cidden, ben Rabbinizden bir mûcize ile geldim. Ben, size çamurdan kuş biçiminde bir taslak yapar ona üfürürüm, Allah’ın izniyle hemen bir kuş oluverir. Yine Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve abraşı da iyi ederim, ölüleri diriltirim; evlerinizde ne yiyor ve ne biriktiriyorsanız size haber veririm. Elbette bu mûcizelerde size (peygamberliğimi isbat eden) deliller ve alâmetler vardır, eğer iman ederseniz...
Âl-iİmrân / 49 - (Ali Ünal)
“Ve onu İsrail Oğulları’na bir rasûl olarak gönderecektir.” (O da, kendisini onlara misyonunda tecelli eden ana hususiyetleriyle şöyle takdim eder:) “Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbinizden bir âyetle, apaçık bir delille geldim: Sizin için çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerim de, Allah’ın izniyle bir kuş oluverir. Yine, Allah’ın izniyle, (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ne yediğinizi ve evlerinizde neyi biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer şimdiye kadarki iman iddianızda samimi, gerçekten mü’minlerseniz, bütün bunlarda sizin için (benim peygamberliğimi ortaya koyan) apaçık bir delil vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Bayraktar Bayraklı)
Onu İsrâiloğulları'na peygamber yapacak ve onlara şöyle diyecek: “Size Rabbinizden bir mucize getirdim; size çamurdan bir kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izniyle o, kuş oluverir. Yine Allah'ın izniyle körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimselerseniz bunda sizin için bir mesaj vardır.”
Âl-iİmrân / 49 - (Bekir Sadak)
(48-49) Ona Kitabi, hikmeti, Tevrat'i ve Incil'i ogretecek, israilogullarina soyle diyen bir peygamber kilacak: «Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size camurdan kus gibi bir sey yapip ona ufleyecegim, Allah'in izniyle, hemen kus olacaktir; anadan dogma korleri, alacalilari iyi edecegim; Allah'in izniyle, oluleri diriltecegim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladiklarinizi da size haber verecegim.
anmissaniz bunda size delil vardir".
Âl-iİmrân / 49 - (Celal Yıldırım)
(Allah onu) İsrail oğullarına bir peygamber olarak gönderiyor. (Görevi yerine getirme çağına gelince de İsâ onlara şöyle diyor): «Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet (açık bir belge, belirgin bir mu'cize) getirdim: Size gerçekten kuş biçiminde çamurdan bir şey meydana getiririm de içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü, alatenliyi iyi ederim. Ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber verebilirim. Eğer inanan kimselerseniz bunda size elbette açık alâmet ve ibret alınacak belge vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Cemal Külünkoğlu)
Ve onu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek. Onlara diyecek ki: “Ben, size Rabbinizden bir mucize ile geldim ki, size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yaparım, içine üflerim, (o da) Allah'ın izniyle hemen (canlanıp) bir kuş oluverir. Yine Allah'ın izniyle, körleri ve cüzamlıları iyi eder, ölüleri yeniden hayata döndürürüm ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm. Eğer (Allah'a) iman edenlerdenseniz, şüphesiz bunda size (benim peygamberliğimi gösteren) kesin bir delil vardır.”
Âl-iİmrân / 49 - (Diyanet İşleri (eski))
(48-49) Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek, İsrailoğullarına şöyle diyen bir peygamber kılacak: 'Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allah'ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allah'ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır'.
Âl-iİmrân / 49 - (Diyanet Vakfi)
O, İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Edip Yüksel)
'İsrailoğullarına gönderilen bir elçi olarak (diyecek ki): 'Ben size, Rabbinizden bir kanıt ile geldim. Size balçıktan kuş heykeli yapıp ona üflerim ve ALLAH'ın izniyle bir kuş oluverir. ALLAH'ın izniyle körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüyü diriltirim. Ne yediğinizi ve evlerinizde neler biriktirdiğinizi size bildirebilirim. İnanacaksanız bu kanıtlar sizin için yeterlidir.
Âl-iİmrân / 49 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Hem Beni İsraile bir Resul olarak, söyleyecek ki: ben size rabbınızdan bir âyetle geldim, ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir mahlûk biçerim de içine üflerim, Allahın izniyle derhal bir kuş olur, yine Allahın izniyle gözsüzü ve abraşı iyi eder ve ölüleri diriltirim, ve evlerinize ne yiyor ve ne biriktiriyorsanız size haber veririm elbette bunda size şüphesiz bir âyet vardır eğer iman edecek iseniz
Âl-iİmrân / 49 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onu İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderecek; onlara diyecek ki: «Ben, size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Ben, size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yaparım, içine üflerim; Allah'ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm. Eğer iman edecekseniz, şüphesiz bunda size bir delil vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Allah onu İsrailoğullarına (şöyle diyecek) bir peygamber olarak gönderir: «Şüphesiz ki ben size Rabbinizden bir âyet (mucize, belge) getirdim: Size, kuş biçiminde çamurdan birşey yaparım da içine üflerim, Allah'ın izniyle o, kuş olur; anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber veririm».
Âl-iİmrân / 49 - (Gültekin Onan)
İsrailoğullarına elçi kılacak (O, israiloğullarına şöyle diyecek:) "Gerçek şu, ben size rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Tanrı'nın izniyle kuş oluverir. Ve Tanrı'nın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Kuşkusuz, eğer inançlılarsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır".
Âl-iİmrân / 49 - (Harun Yıldırım)
“Doğrusu ben İsrailoğullarına bir rasul olmak üzere Rabbinizden bir ayet ile geldim. Muhakkak ben size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıp ona üflerim, o da Allah’ın izni ile hemen bir kuş oluverir. Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alacalıyı iyileştirir ve ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm. Eğer mü’min kimselerseniz muhakkak bunda sizin için bir ayet vardır...”
Âl-iİmrân / 49 - (Hasan Basri Çantay)
«Onu isrâîl oğullarına peygamber gönderecek», (Onlara diyecek ki): «Hakıykat, ben size Rabbinizden bir âyet (mucize) getirdim. Hakıykat, ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, ona üfürürüm de Allahın izniyle derhal (canlı) bir kuş olur. (Yine) Allanın izniyle anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne birikdiriyorsanız size haber veririm. Elbette bunlarda sizin için, eğer îman edicilerseniz, kat'î bir (er) ibret vardır».
Âl-iİmrân / 49 - (Hayrat Neşriyat)
Ve İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): 'Hiç şübhesiz ben, size Rabbinizden bir delil (bir mu'cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah’ın izniyle (o) hemen bir kuş olur! Hem Allah’ın izniyle(anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü’min kimseler iseniz, şübhesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.'
Âl-iİmrân / 49 - (İbni Kesir)
O'nu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek ve onlara şöyle diyecektir: Ben, size Rabbınızdan bir ayet getirdim. Ben, size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim de Allah'ın izniyle, hemen kuş olacak. Anadan doğma körleri ve alacalıları iyi edeceğim. Allah'ın izniyle ölüleri dirilteceğim. Yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Eğer iman edenlerden iseniz; elbette bunda sizin için ayet vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Kadri Çelik)
(İsa) İsrail oğullarına bir peygamber (olarak şöyle diyecektir:) “Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim de Allah'ın izniyle hemen kuş olacaktır. Anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştireceğim. Allah'ın izniyle ölüleri dirilteceğim. Yediklerinizi ve evlerinizde stok ettiklerinizi de size haber vereceğim. İman etmişseniz bunda sizin için (peygamberliğim hakkında üstün bir) delil vardır.”
Âl-iİmrân / 49 - (Muhammed Esed)
Ve o'nu İsrailoğulları'na elçi (yapacak)". "Ben, size Rabbinizden bir mesaj getirdim. Sizin için çamurdan, adeta kaderinizin suretini yapacağım ve sonra ona üfleyeceğim ki Allah'ın izniyle (sizin) kaderiniz olsun; körleri ve cüzzamlıları iyileştireceğim ve Allah'ın izniyle ölüleri yeniden hayata döndüreceğim: neleri yiyebileceğinizi ve evlerinizde neleri saklayabileceğinizi size bildireceğim. Şüphesiz, eğer (gerçekten) inanıyorsanız, bütün bunlarda sizin için bir mesaj vardır."
Âl-iİmrân / 49 - (Mustafa İslamoğlu)
üstelik onu İsrailoğullarına elçi yapacaktır; şöyle (diyen bir elçi): "Ben size Rabbimden bir mesaj getirdim. Size çamurdan kuşa benzer bir maket yapar, ardından ona üflerim, Allah'ın izniyle kuş oluverir. Körleri ve cüzzamlıları iyileştirir, yine Allah'ın izniyle ölüleri hayata döndürürüm. Dahası yiyebileceğiniz ve evlerinizde saklayabileceğiniz şeyleri size haber veririm. Hiç kuşkusuz, eğer gerçekten inanıyorsanız, bütün bunlarda sizin için mucizevi bir mesaj vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve İsrailoğullarına peygamber gönderecektir.(O da diyecektir ki) «Ben size muhakkak bir mûcize ile Rabbiniz tarafından geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey icat ederim, sonra ona üfürürüm. O da Allah Teâlâ'nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık illetine tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim, ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber veririm. Şüphe yok ki, bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer siz mü'minler iseniz.»
Âl-iİmrân / 49 - (Ömer Öngüt)
Onu İsrailoğullarına bir peygamber yapacak. (Onlara şöyle diyecek): “Ben size Rabbinizden bir âyet (mucize) ile geldim. Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o hemen kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanmışsanız, bunda sizin için bir âyet (ibret) vardır. ”
Âl-iİmrân / 49 - (Şaban Piriş)
(48-49) O’na kitabı, hikmeti Tevrat ve İncil’i öğretecektir ve O’nu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecektir. -Ben size Rabbinizden bir ayet ile geldim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim. Allah’ın izniyle, hemen kuş olacaktır. Anadan doğma körleri, alacalıları iyi edeceğim; Allah’ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Eğer mümin olmuş kimseler iseniz bunda sizin için bir delil vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Sadık Türkmen)
Allah onu, İsrailoğullarına bir Peygamber olarak gönderecek” (ve o onlara şöyle diyecek): “Şüphesiz ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona (Allah’ın onun için yarattığı ruhunu) üflerim. O da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle/emriyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer müminler iseniz, bunda sizin için elbette bir ibret vardır.”
Âl-iİmrân / 49 - (Seyyid Kutub)
O'nu, İsrailoğullarına şöyle diyecek olan bir peygamber olarak gönderecek; 'Ben size Rabbinizden mucize ile geldim. Ben sizin önünüzde çamurdan kuş biçiminde bir cisim yapar, sonra ona bir nefes üflerim de Allah'ın izni ile kuş oluverir; Doğuştan körler ile alacalık (ebras) hastalarını iyileştiririm; Allah'ın izni ile ölüleri diriltirim; evlerinizde hangi yiyeceklerinizi yediğinizi ve hangilerini sonraya bıraktığınızı haber veririm. Eğer mümin iseniz, bu sizin için ibret alacağınız kesin bir delildir.
Âl-iİmrân / 49 - (Suat Yıldırım)
(48-49) (Melekler Hz. Îsâ hakkında Meryem ile konuşurken onun şu sıfatlarını da ilâve ettiler:) "Allah ona kitabı (yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncîl’i öğretecektir. Onu İsrailoğullarına resul olarak gönderecek, o da onlara şöyle diyecektir: "Size Rabbiniz tarafından bir mûcizeyle gönderildim: Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üflerim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Keza ben anadan doğma körü ve abraşı iyileştirir, hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı da bilirim. Eğer inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır."
Âl-iİmrân / 49 - (Süleyman Ateş)
"Onu İsrâil oğullarına (şöyle diyen) bir elçi yapacak: "Ben size Rabbinizden bir mu'cize getirdim: Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratır, ona üflerim, Allâh'ın izniyle hemen kuş oluverir; körü ve alacalıyı iyileştiririm; Allâh'ın izniyle ölüleri diriltirim; evlerinizde ne yeyip, ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanıcı iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır."
Âl-iİmrân / 49 - (Tefhim-ul Kuran)
İsrailoğularına peygamber kılacak. (O da onlara şöyle diyecek:) «Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve stok ettiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır.»
Âl-iİmrân / 49 - (Ümit Şimşek)
Onu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek. O da diyecek ki: Ben size Rabbinizden bir âyetle geldim. Size çamurdan bir kuş sureti yapar, sonra ona üflerim; o da Allah'ın izniyle kuş oluverir. Anadan doğma körleri ve abraşları iyileştirir, Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. Ayrıca, size, evinizde ne yediğinizi ve ne sakladığınızı haber veririm. Eğer inanan kimselerseniz, bunda sizin için bir âyet vardır.
Âl-iİmrân / 49 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Onu Beni İsrail'e şöyle konuşan bir resul yapacak: "Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim: Ben, çamurdan, kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yemekte ve biriktirmekte olduklarınızı size haber veririm. Eğer inananlarsanız, bunda sizin için tam bir mucize vardır."
Âl-iİmrân / 49 - (İskender Ali Mihr)
Ve onu (Meryem oğlu Îsâ Mesih’i ), "Benî İsrâîl’e (İsrailoğulları’na)" resûl olarak gönderecek. (Onlara şöyle diyecek): “Muhakkak ki ben size Rabbiniz’den âyet (mucizeler) getirdim. Ben gerçekten size nemli topraktan kuş heykeli yaparım, sonra onun içine üflerim. O zaman o, Allah’ın izniyle kuş olur. Doğuştan kör olanı ve abraş hastalığını iyileştiririm. Ve Allah’ın izniyle ölüyü diriltirim. Yediğiniz şeyleri ve evlerinizde biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm. Eğer siz mü’minler iseniz muhakkak ki bunlarda sizin için elbette âyetler (deliller) vardır.”
Âl-iİmrân / 49 - (İlyas Yorulmaz)
İsa (Allah’ın) elçisi olarak İsrailoğullarına “Rabbinizden size, benim O nun elçisi olduğumun kanıtı olarak alametler getirdim. Ben çamurdan kuş şeklinde bir heykel yapacağım ve onu canlandıracağım ve Allah’ın izniyle kuş olacak, körleri ve cüzzamlı hastaları iyileştireceğim, Allah’ın izniyle ölüyü dirilteceğim, ne yediğinizi ve evlerinizde ne sakladıklarınızı size haber vereceğim. Eğer inananlardansanız, bunlarda sizin için işaretler (mucize) var. ”
وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُم بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَطِيعُونِ
Okunuşu: Ve musaddikan limâ beyne yedeyye minet tevrâti ve li uhılle lekum ba’dallezî hurrime aleykum ve ci’tukum bi âyetin min rabbikum fettekûllâhe ve etîûn(etîûni).
Âl-iİmrân / 50 - (Diyanet İşleri)
“Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim ve Rabbiniz tarafından size bir mucize de getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Âl-iİmrân / 50 - (Abdullah Parlıyan)
Ben, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıp, size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için gelerek, size Rabbinizden bir mucize getirdim. Öyleyse yolunuzu Allah ve O'nun kitabıyla bulun ve bana uyun.
Âl-iİmrân / 50 - (Adem Uğur)
Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Ahmed Hulusi)
"Tevrat'tan (Musa'ya vahyolandan) önümde bulunanı (tahrif olmamış - orijinali) tasdik ediciyim. . . (Saptırılarak) size haram kılınmış bazılarının, helal olduğunu bildirmek için. Rabbinizden bir işaretle - mucize ile geldim. Allâh'tan korunun ve bana itaat edin. "
Âl-iİmrân / 50 - (Ahmet Tekin)
'Önümdeki kitapta Tevrat’a ait olanları doğrulayıcı, tasdik edici olarak, size haram kılınan bazı şeyleri helâl ve meşrû kılmak için geldim. Rabbiniz tarafından, sizi Allah’a kulluğa götüren âyetler, mûcizeler getirdim. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun ve bana itaat edin.' dedi.
Âl-iİmrân / 50 - (Ahmet Varol)
'Benden önce gönderilmiş olan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve daha önce size haram kılınmış olanların bazılarını helal kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir mucizeyle geldim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin.'
Âl-iİmrân / 50 - (Ali Bulaç)
"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin."
Âl-iİmrân / 50 - (Ali Fikri Yavuz)
Hem önümdekini (Tevrat’ı) tasdik edici olarak, hem de size haram edilen içyağı ve deve eti gibi bazı şeyleri size helâl kılmak için geldim; ve size peygamberliğimi tasdik eden bir mûcize getirdim. Artık Allah’dan korkun ve bana itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Ali Ünal)
“(Ayrıca,) benden önce indirilen Tevrat’ı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik edici olarak ve üzerinize haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için (gönderildim); ve gerçekten ben, size Rabbinizden (peygamberliğime) apaçık bir delille geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının, takva dairesine girin ve bana itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Bayraktar Bayraklı)
“Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet getirdim. O halde Allah'tan sakının, bana da itaat edin.”
Âl-iİmrân / 50 - (Bekir Sadak)
(50-51) «enden once gelen Tevrat'i tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kismini helal kilmak uzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah'tan sakinin ve bana itaat edin; cunku Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu dogru yoldur".
Âl-iİmrân / 50 - (Celal Yıldırım)
Önümdeki Tevrat'ı doğrulayan, size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için geldim ve Rabblniz tarafından size bir mu'cize getirdim. Artık Allah'tan korkun da bana uyun.
Âl-iİmrân / 50 - (Cemal Külünkoğlu)
“(Yine ben) Tevrat'tan günümüze kalan (aslın)ın doğruluğunu tasdik etmek, size haram kılınan (içyağı ve deve eti gibi) bazı şeyleri (tekrar) helâl kılmak için geldim ve Rabbiniz tarafından size bir mesaj getirdim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana uyun!”
Âl-iİmrân / 50 - (Diyanet İşleri (eski))
(50-51) 'Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helal kılmak üzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu doğru yoldur'.
Âl-iİmrân / 50 - (Diyanet Vakfi)
Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Edip Yüksel)
' 'Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram edilen bazı şeyleri helal etmek için gönderildim. Size Rabbinizden bir kanıt getirdim. ALLAH'ı dinleyin ve beni izleyin.
Âl-iİmrân / 50 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Hem Tevrattan önümde bulunanı bir tasdıkcı olarak ve hem size haram edilenin ba'zısını halâl kılayım diye ve Rabbınızdan bir âyet ile size geldim, artık, Allahdan korkun da bana itaat edin
Âl-iİmrân / 50 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ben, hem size, Tevrat'tan önümde bulunanı tasdik edici hem de size haram edilenin bir kısmını helal kılmak için ve Rabbınızdan bir mucize ile size geldim; Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Gültekin Onan)
"Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Tanrı'dan korkup bana itaat edin."
Âl-iİmrân / 50 - (Harun Yıldırım)
“Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için... Size Rabbinizden bir ayet getirdim. Artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”
Âl-iİmrân / 50 - (Hasan Basri Çantay)
«Önümüzdeki Tevrâtı tasdıyk edici olarak ve aleyhinize haram edilen ba'zı şeyleri fâidenize halâl kılmaklığım için (geldim). Size Rabbinizden (peygamberliğimi isbât eder) âyet (alâmet, mu'cize) getirdim. Artık Allahdan korkun, bana da itaat edin».
Âl-iİmrân / 50 - (Hayrat Neşriyat)
'Hem benden önce gelen Tevrât’ı tasdîk edici olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri size helâl kılayım diye (geldim) ve size Rabbinizden bir delil (bir mu'cize) getirdim; artık Allahdan sakının ve bana itâat edin!'
Âl-iİmrân / 50 - (İbni Kesir)
Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmek ve size haram kılınanların bir kısmını helal kılmak üzere Rabbınızdan size bir ayet getirdim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Kadri Çelik)
“Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve (günahlarınız sebebiyle) size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için (gönderildim). Size Rabbinizden bir ayet (İncil) getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin.”
Âl-iİmrân / 50 - (Muhammed Esed)
"(Ben), Tevrat'tan günümüze kalanın doğruluğunu tasdik etmek ve (önceden) size yasak edilen şeylerin bazısını helal kılmak için (geldim). Ve size Rabbinizden bir mesaj getirdim; öyleyse Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ve bana tabi olun."
Âl-iİmrân / 50 - (Mustafa İslamoğlu)
Tevrat'tan bana kadar ulaşanın doğruluğunu tasdik etmek ve size (gelenek yoluyla) yasak edilmiş olan şeyler içerisinden bazılarını helal kılmak için geldim ve size Rabbinizden bir mesaj getirdim: Allah'a karşı sorumluluğunuzu bilin ve bana uyun!
Âl-iİmrân / 50 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Ve önümde bulunan Tevrat'ı musaddık olarak ve üzerinize haram kılınmış olan şeylerin bazısını helâl kılmak için (geldim) ve sizlere Rabbinizden bir mûcize getirdim. Artık Allah Teâlâ'dan korkunuz ve bana itaat ediniz.»
Âl-iİmrân / 50 - (Ömer Öngüt)
“Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet getirdim. O halde Allah'tan korkun ve bana itaat edin. ”
Âl-iİmrân / 50 - (Şaban Piriş)
(50-51) -Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmekle beraber size haram edilen şeylerin bir kısmını helal kılmak üzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin! Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin! doğru yol budur.
Âl-iİmrân / 50 - (Sadık Türkmen)
“benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı/tasdik edici olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için gönderildim ve Rabbiniz tarafından size, bir mucize (Peygamberliğin belgelerini) de getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Âl-iİmrân / 50 - (Seyyid Kutub)
Benden daha önce inen Tevrat'ı onaylayıcı olarak size haram kılınmış olan bazı şeyleri helâl ilan etmek üzere Rabbiniz tarafından kesin bir kanıtla size geldim. Allah'tan korkunuz ve bana itaat ediniz.
Âl-iİmrân / 50 - (Suat Yıldırım)
"Keza ben, benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek ve size (Mûsâ şerîatinde) haram kılınan bazı şeyleri mübah kılmak için geldim. Doğrusu ben size Rabbiniz tarafından bir mûcize getirdim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin."
Âl-iİmrân / 50 - (Süleyman Ateş)
"(Ben), Benden önce gelen Tevrât'ı doğrulayıcı olarak ve size harâm kılınan bazı şeyleri size helâl yapayım diye gönderildim. Size Rabbinizden bir mu'cize getirdim, Allah'tan korkun, bana itâ'at edin!"
Âl-iİmrân / 50 - (Tefhim-ul Kuran)
«(Ben,) Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim.. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin.»
Âl-iİmrân / 50 - (Ümit Şimşek)
Benden önce gönderilen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram edilmiş olan şeylerden bazılarını helâl kılmak üzere, Rabbinizden bir âyetle size geldim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
Âl-iİmrân / 50 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Tevrat'tan önümde bulunanı doğrulayıcıyım. Size haram kılınmış olanın bir kısmını size helal yapacağım. Rabbinizden bir mucize getirdim size. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin."
Âl-iİmrân / 50 - (İskender Ali Mihr)
Ve önümde bulunan Tevrat’tan (olan âyetleri) tasdik edici olarak, ve de size haram kılınmış olan bazı şeyleri helâl kılmak için, Rabbiniz’den size âyet getirdim. Allah’a karşı takva sahibi olunuz. Ve bana itaat ediniz.
Âl-iİmrân / 50 - (İlyas Yorulmaz)
“Benden önce gelmiş Tevrat dan bir kısmını tasdik eden, size önceden haram edilmiş şeylerin bazısını helal kılan Rabbinizden ayetler getirdim. Allah dan sakının ve bana itaat edin. ”
إِنَّ اللّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
Okunuşu: İnnallâhe rabbî ve rabbikum fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustakîm(mustakîmun).
Âl-iİmrân / 51 - (Ahmed Hulusi)
"Allâh kesinlikle (El Esmâ'sıyla) Rabbimdir ve Rabbinizdir! O hâlde O'na kullukta olduğunuzun farkındalığına erin ve ona göre yaşayın. Bu Sırat-ı Müstakim'dir. "
Âl-iİmrân / 51 - (Ahmet Tekin)
'Allah benim Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’nu ilâh tanıyın, candan müslüman olarak O’na teslim olun, saygıyla O’na kulluk ve ibadet edin, O’nun şeriatına bağlanın, O’na boyun eğin. İşte bu dosdoğru, muhkem, güvenli yoldur, İslâmî hayattır.'
Âl-iİmrân / 51 - (Ali Bulaç)
"Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dosdoğru olan yol işte budur."
Âl-iİmrân / 51 - (Ali Ünal)
“Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde O’na ibadet edin. Bu, (üzerinde yürünmesi gereken) doğru bir yoldur.”
Âl-iİmrân / 51 - (Bekir Sadak)
(50-51) «enden once gelen Tevrat'i tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kismini helal kilmak uzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah'tan sakinin ve bana itaat edin; cunku Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu dogru yoldur".
Âl-iİmrân / 51 - (Diyanet İşleri (eski))
(50-51) 'Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helal kılmak üzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu doğru yoldur'.
Âl-iİmrân / 51 - (Şaban Piriş)
(50-51) -Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmekle beraber size haram edilen şeylerin bir kısmını helal kılmak üzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin! Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin! doğru yol budur.
Âl-iİmrân / 51 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim ve sizin de Rabbiniz’dir. O halde O’na kul olun. (İşte) bu “Sırâtı Mustakîm’dir (Allah’a ulaştıran yoldur).”
فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Okunuşu: Fe lemmâ ehassa îsâ min humul kufre kâle men ensârî ilâllâh(ilâllâhi), kâlel havâriyyûne nahnu ensârullâh(ensârullâhi), âmennâ billâh(billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn(muslimûne).
Âl-iİmrân / 52 - (Diyanet İşleri)
İsa, onların inkârlarını sezince, “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız” dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İsa, onların küfrünü duyunca dedi ki: Kimlerdir Allah uğrunda yardımcılarım? Havârîler, biziz Allah için yardım edenler dediler, Allah'a inandık, sen de tanık ol ki, biz, ona teslîm olanlarız.
Âl-iİmrân / 52 - (Abdullah Parlıyan)
İsa, İsrailoğullarının Allah'ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temayüllerini farkedince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” İsa'ya bağlı olan havariler cevap verdiler: “Biz Allah yolunda senin yardımcıların olacağız. Biz Allah'a inandık, şahid ol biz müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 52 - (Adem Uğur)
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler.
Âl-iİmrân / 52 - (Ahmed Hulusi)
Ne zaman ki İsa, onların hakikati inkâr ettiklerini hissetti, sordu: "Kim bana Allâh yolunda yardım edecek?" Havariler cevap verdiler: "Biziz Allâh yardımcıları. . . "B" işareti kapsamıyla (hakikatimizin Allâh Esmâ'sı olduğuna) iman ettik; hakikatinle şahit ol! Biz Allâh'a teslim olmuşlarız. "
Âl-iİmrân / 52 - (Ahmet Tekin)
Îsâ onlardan bazılarının kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edeceğini sezince:'Allah’a götüren yolda bana yardım edenler kimler?' dedi. Temiz giyimli, iyi niyetli istikamet sahibi olanlar, havâriler:'Allah yolunda sana yardım edenler bizleriz. Allah’a iman ettik. İslâm’ı yaşayan müslümanlar olduğumuza İslâm dininde sebat edeceğimize sen şâhit ol.' dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Ahmet Varol)
İsa, onların inkarcılığa yöneldiklerini sezince 'Allah'a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?' dedi. Havariler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız. Allah'a iman ettik. Bizim Müslüman kimseler olduğumuza şahid ol' dediler. [7]
Âl-iİmrân / 52 - (Ali Bulaç)
Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol" dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Ali Fikri Yavuz)
Vaktaki İsa Yahudi’lerden küfrü hissedip anladı, şöyle dedi:”- Allah yolunda bana yardım edecekler kimdir?” Havarîler= Îsa’ya bağlılar, şöyle dediler: “- Biziz, Allah dininin yardımcıları, Allah’a iman ettik; ve sen şâhit ol ki, biz gerçek müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 52 - (Ali Ünal)
İsa, (bu minval üzere tebliğine devam etti) ve onların gerçeği bile bile inkârlarını, (hattâ kendisine karşı düşmanlıklarını) kesinkes sezince, “Allah’a (giden bu yolda) bana kim yardım eder?” diyerek (umumî bir çağrıda bulundu). Havariler, “Biziz, Allah (yolunun) yardımcıları!” diyerek (ortaya atıldılar ve) “Allah’a iman ettik” dediler: “Sen de şahit ol: biz, Allah’a teslim olmuş Müslümanlarız."
Âl-iİmrân / 52 - (Bayraktar Bayraklı)
İsâ, onların hakikati inkâr ettiklerinin farkına varınca, “Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sordu. Havârîler, “Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şâhit ol ki biz Müslümanlarız” cevabını verdiler.
Âl-iİmrân / 52 - (Bekir Sadak)
Isa onlarin inkarlarini hissedince: «Allah ugrunda yardimcilarim kimlerdir?» dedi. Havariler soyle dediler: «Biz Allah'in yardimcilariyiz, Allah'a inandik, O'na teslim oldugumuza sahid ol".
Âl-iİmrân / 52 - (Celal Yıldırım)
Isa onlarin inkarlarini hissedince: «Allah ugrunda yardimcilarim kimlerdir?» dedi. Havariler soyle dediler: «Biz Allah'in yardimcilariyiz, Allah'a inandik, O'na teslim oldugumuza sahid ol".
Âl-iİmrân / 52 - (Cemal Külünkoğlu)
İsa onların hakikati reddettiklerinin farkına varınca: “Allah(‘ın dini) için yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biziz Allah(‘ın dinin)in yardımcılar. Allah'a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak Müslümanlarız.” dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Diyanet İşleri (eski))
İsa onların inkarlarını hissedince: 'Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?' dedi. Havariler şöyle dediler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a inandık, O'na teslim olduğumuza şahid ol'.
Âl-iİmrân / 52 - (Diyanet Vakfi)
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler.
Âl-iİmrân / 52 - (Edip Yüksel)
İsa onlardan inkarcı bir tavır sezince, 'ALLAH yolunda kim bana yardımcı olacak,' dedi. Öğrencileri, 'Biz ALLAH'ın yardımcılarıyız; ALLAH'a inandık. Müslüman oluşumuza tanık ol,' diye karşılık verdiler.
Âl-iİmrân / 52 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bunun üzerine vakta ki İsa onlardan küfrü hissetti «kim benim Allaha arkadaşlarım?» dedi, Havâriyyun «biziz, dediler: Allah arkadaşları, biz Allaha iman ettik, hem bizim imanı lekesiz Müslimler olduğumuza şahid ol
Âl-iİmrân / 52 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
İsa onların inkar ettiklerini sezince: «Kimdir benim Allah yolunda arkadaşlarım?» dedi. Havariler: «Biziz Allah dininin yardımcıları, biz Allah'a iman ettik. Sen bizim lekesiz bir iman ile teslim olduğumuza şahit ol!» dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İsa onların inkârlarını hissedince: «Allah yolunda yardımcılarım kim?» dedi. Havariler: «Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah'a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız.» dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Gültekin Onan)
Nitekim İsa onlarda küfrü sezince dedi ki: "Tanrı için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Tanrı'nın yardımcıları biziz; Biz Tanrı'ya inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahit ol" dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Harun Yıldırım)
İsa, onlardan küfrü sezince: “Allah’a yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler dediler ki: “Allah’ın yardımcıları biziz. Allah’a iman ettik. Sen de şahit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 52 - (Hasan Basri Çantay)
Vaktaki İsâ onlardan (ısraar ile taşan) küfrü hissetdi. Dedi: Allaha (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?» Havaarîler: «Biziz Allahın yardımcıları. Allaha inandık. Sen de (Ey İsâ) şâhid ol ki biz muhakkak müslümanlarız.» dedi (ler).
Âl-iİmrân / 52 - (Hayrat Neşriyat)
Sonunda Îsâ onlardan küfrü hissedince: 'Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?' dedi. Havârîler: 'Biz, Allah’ın (dîninin) yardımcılarıyız. Allah’a îmân ettik. Hem şâhid ol ki biz, şübhesiz Müslümanlarız' dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (İbni Kesir)
İsa onların inkarlarını hissedince: 'Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?' dedi. Havariler şöyle dediler: 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a inandık, O'na teslim olduğumuza şahid ol'.
Âl-iİmrân / 52 - (Kadri Çelik)
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler.
Âl-iİmrân / 52 - (Muhammed Esed)
İsa onlardan inkarcı bir tavır sezince, 'ALLAH yolunda kim bana yardımcı olacak,' dedi. Öğrencileri, 'Biz ALLAH'ın yardımcılarıyız; ALLAH'a inandık. Müslüman oluşumuza tanık ol,' diye karşılık verdiler.
Âl-iİmrân / 52 - (Mustafa İslamoğlu)
Bunun üzerine vakta ki İsa onlardan küfrü hissetti «kim benim Allaha arkadaşlarım?» dedi, Havâriyyun «biziz, dediler: Allah arkadaşları, biz Allaha iman ettik, hem bizim imanı lekesiz Müslimler olduğumuza şahid ol
Âl-iİmrân / 52 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Vaktâ ki, İsa onlardan dinsizlik hissetti, dedi ki: «Allah için benim yardımcılarım kimlerdir?» Havariler dedi ki: «Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'a imân ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz müslümanlarız.»
Âl-iİmrân / 52 - (Ömer Öngüt)
İsâ onların inkârlarını hissedince: “Allah yolunda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havârîler dediler ki: “Biziz Allah'ın yardımcıları, Allah'a inandık, şâhit ol ki biz müslümanlarız!”
Âl-iİmrân / 52 - (Şaban Piriş)
İsa, onların küfrünü hissedince: -Allah uğrunda bana yardımcı olacak kim vardır? dedi. Havariler de şöyle cevap verdiler: -Biz Allah’ın (dininin) yardımcılarıyız, Allah’a iman ettik, O’na teslim olduğumuza da şahit ol!
Âl-iİmrân / 52 - (Sadık Türkmen)
İsa, onlardan küfrü sezince: “Allah’a yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler dediler ki: “Allah’ın yardımcıları biziz. Allah’a iman ettik. Sen de şahit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 52 - (Seyyid Kutub)
İsa, İsrailoğulları'nın inkarcı tutumlarını görünce Allah uğrunda bana yardımcı, destekçi olacak olanlar kimlerdir?' diye sordu. Havariler 'Biz Allah'ın destekçileriyiz, Allah'a iman ettik, şahid ol ki biz müslümanız' dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Suat Yıldırım)
Ne zaman ki Îsâ onların inkârlarında ısrar ettiklerini hissetti, "Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?" dedi. Havâriler: "Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz Allah’a iman ettik. Ey Îsâ, bizim Müslüman olup Allah’a itaat ettiğimize sen de şahid ol!"
Âl-iİmrân / 52 - (Süleyman Ateş)
Îsâ onlardan inkârı sezince: "Allâh yolunda kimler bana yardımcı olacak?" dedi. Havariler: "Biz, Allâh(yolun)un yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şâhid ol, biz müslümanlarız." dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (Tefhim-ul Kuran)
Nitekim İsa, onlardan küfrü sezince, dedi ki: «Allah için bana yardım edecekler kimdir?» Havariler: «Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol» dedi.
Âl-iİmrân / 52 - (Ümit Şimşek)
İsa onların inkârını sezdiğinde, 'Allah yolunda bana yardım edecek kim var?' diye sordu. Havâriler, 'Allah yolunda yardımcılar biziz,' dediler. 'Biz Allah'a iman ettik. Sen de şahit ol ki biz Allah'a teslim olmuş Müslümanlarız.
Âl-iİmrân / 52 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İsa onlardan inkârı sezince şöyle konuştu: "Allah'a gidişte benim yardımcılarım kim?" Havâriler dediler ki: "Biz Allah'ın yardımcılarıyız. Allah'a iman ettik biz. Tanık ol, biz müslümanlarız/Allah'a teslim olanlarız."
Âl-iİmrân / 52 - (İskender Ali Mihr)
Fakat İsa, onlardan inkâr hissedince “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik (ruhumuzu ölmeden önce Allah’a ulaştırmayı diledik) ve bizim (Allah’a) teslim olduğumuza şahit ol.” dediler.
Âl-iİmrân / 52 - (İlyas Yorulmaz)
İsa onların inkar ettiklerini hissedince, “Allah’a ulaşma yolunda, benim yardımcım olmayı kim ister” dedi. Havariler “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a inandık, sende bizim müslüman (Allah’a teslim) olduğumuza şahit ol dediler.
رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
Okunuşu: Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ meaş şâhidîn(şâhidîne).
Âl-iİmrân / 53 - (Adem Uğur)
(Havârîler:) Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber'e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve peygamberlerini tasdik eden) şahitlerden yaz, dediler.
Âl-iİmrân / 53 - (Ahmed Hulusi)
"Rabbimiz, iman ettik (İsa'nın) hakikatinden inzâl ettiğine ve Rasûlüne tâbi olduk, bizi (hakikate) şahitlik edenlerle bir araya yaz. "
Âl-iİmrân / 53 - (Ahmet Tekin)
'Rabbimizin, indirdiğine iman ettik. Allah’ın Rasulüne tâbi olduk, uyduk, artık bizi kutsal kitapları bilen ve tebliğ eden, çözüm getiren, güvenilir örnek önderlerle, doğruları konuşan şâhitlerle, sâlih kimselerle beraber yaz' dediler.
Âl-iİmrân / 53 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey Rabbimiz, indirdiğin İncil’e iman ettik ve peygamberin Îsa’ya tâbi olduk. Artık bizi, birliğini ve peygamberlerini tasdik eden şâhitlerle beraber yaz.”
Âl-iİmrân / 53 - (Ali Ünal)
“Rabbimiz! İndirdiğin (Kitab’a) iman ettik ve (gönderdiğin) Rasûl’e tâbi olduk; bizi (indirdiğin gerçeğe, gönderdiğin Rasûl’e ve o Rasûl’ün vazifesini yaptığına) şahit olanlardan yaz.”
Âl-iİmrân / 53 - (Celal Yıldırım)
Ey Rabbimiz! Senin indirdiğine inandık. (Gönderdiğin) Peygambere uyduk. Artık bizi (Senin varlığına birliğine, İsa'nın Peygamberliğine) şâhid olanlarla beraber yaz.
Âl-iİmrân / 53 - (Diyanet Vakfi)
(Havârîler:) Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber'e uyduk. Şimdi bizi (birliğini ve peygamberlerini tasdik eden) şahitlerden yaz, dediler.
Âl-iİmrân / 53 - (Hasan Basri Çantay)
«Ey Rabbimiz, Senin indirdiğin (o Kitaba) inandık o peygambere de tâbi' olduk. Artık bizi (birliğini ve peygamberlerini tanıyan) şâhidlerle beraber yaz».
Âl-iİmrân / 53 - (Hayrat Neşriyat)
(Havârîler:) 'Rabbimiz! İndirdiğine îmân ettik ve peygambere tâbi' olduk. Artık bizi(seni ve peygamberlerini tasdîk eden) şâhidlerle berâber yaz!' (dediler).
Âl-iİmrân / 53 - (Muhammed Esed)
Ey Rabbimiz! Bize yücelerden indirdiğine inanıyor ve bu elçi'ye tabi oluyoruz; o halde bizi (hakikate) şahitlik yapanlarla bir tut!"
Âl-iİmrân / 53 - (Sadık Türkmen)
“rabbimiz! senin indirdiğine iman ettik ve Peygamber’e de uyduk/itaat ettik. Artık bizi (gerçeğe) şahitlik edenlerle beraber yaz.”
Âl-iİmrân / 53 - (Suat Yıldırım)
"Ya Rabbenâ! İndirdiğin kitaba iman edip elçinin yolunu tuttuk. "Sen de bizi, birliğini ve nebîlerini tanıyan şahitlerle birlikte yaz!" dediler.
وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
Okunuşu: Ve mekerû ve mekarallâh(mekarallâhu), vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).
Âl-iİmrân / 54 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'tan gelen gerçekleri örtbas eden israiloğullarından bir gurup, İsa'yı öldürmek için tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Çünkü Allah tuzak kuranların tümünün üstünde güç sahibidir.
Âl-iİmrân / 54 - (Ahmed Hulusi)
Mekr yaptılar ve karşılığını Allâh'tan mekr ile aldılar. Allâh mekr yapanların en hayırlısıdır. (Hakikati dillendirenin ortadan kalkması için gizli hileye başvurdular, Allâh da olayı aynı yoldan, yani onlar fark edemeden onların aleyhine sonuçlandırdı. ) (Kişinin kendisini Allâh'tan ayrı düşüren - uzaklaştıran fiile devam edip bundan zarar görmediğini sanması, mekre uğraması demektir. Çünkü zarar görmediğini sanarak o fiile devam etmesi, sonuçta Allâh'tan daha fazla uzaklaşmasına yol açar ki, Allâh'tan, yani hakikatindeki Esmâ kuvveleriyle tahakkuk etmekten uzak düşmekten daha büyük ceza olmaz insan için. )
Âl-iİmrân / 54 - (Ahmet Tekin)
Yahudiler Îsâ’yı öldürmek için sinsi planlar yaptılar. Allah da karşı plan yaparak uyguladı. Allah plan yapanların en hayırlısıdır.
Âl-iİmrân / 54 - (Ahmet Varol)
Onlar (İsrailoğulları) bir tuzak kurdular ve buna karşılık Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. [8]
Âl-iİmrân / 54 - (Ali Bulaç)
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.
Âl-iİmrân / 54 - (Ali Fikri Yavuz)
Yahudiler, (Îsâ’yı öldürmek için) hileye saptılar. Allah’da (Îsa’yı göğe kaldırıp kendilerinden, Îsa’ya benziyen birini hilekârlarına öldürtmekle onlara) hile yaptı, ceza verdi. Allah fenalığa karşı ceza verenlerin en kuvvetlisidir.
Âl-iİmrân / 54 - (Ali Ünal)
Öbürleri ise tuzak kurup komplolar hazırladılar; Allah da Kendi iradesini uygulamaya koydu. Allah, tamamen hayra dayalı olarak Kendi iradesini hakim kılan, (mü’minlere karşı kurulan tuzakları, onu kuranlar aleyhinde bir tuzak olarak icra eden)’dir.
Âl-iİmrân / 54 - (Celal Yıldırım)
(Onlardan bir kısım haham ve devlet adamları) hileye başvurdular, (İsa'yı öldürmeyi plânladılar). Allah da onların hilesini boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır,.
Âl-iİmrân / 54 - (Cemal Külünkoğlu)
(Yahudiler, Hz. İsa'yı öldürmek için) tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların karşılığını en iyi verendir.
Âl-iİmrân / 54 - (Hasan Basri Çantay)
(Yahudiler gizli) hıyleye sapdılar, (İsâyı ansızın öldürmiye adam ta'yîn etdiler), Allah da onların o hıylekârlıklarına (öldürmek isteyeni İsâye benzetmek, kendilerine onu öldürtmek, İsâyı yukarıya kaldırmak suretiyle) mukabele etdi. Allah, bütün hıylekârları hakkıyle bilendir.
Âl-iİmrân / 54 - (Muhammed Esed)
İnanmayanlar İsa'ya tuzak kurdular; ama Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı: çünkü Allah, tuzak kuranların tümünün üstündedir.
Âl-iİmrân / 54 - (Ömer Öngüt)
(Yahudiler gizlice) tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi. Allah tuzak kuranlara karşılık vermekte en güçlü olandır.
Âl-iİmrân / 54 - (Ümit Şimşek)
Diğerleri ise tuzak kurdular; Allah da onları kendi tuzaklarına düşürdü. Allah, hileyi hile ile cezalandıranların en hayırlısıdır.
إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Okunuşu: İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmil kıyâmeh(kıyâmeti), summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).
Âl-iİmrân / 55 - (Diyanet İşleri)
Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Hani o zaman Allah yâ İsa demişti, seni öldürecek de benim, kendime yüceltecek de, kâfirlerden kurtarıp arıtacak da. Sana uyanları kıyamete dek kâfirlere üst edeceğim. Sonra, dönüp geleceğiniz yer, benim tapımdır, aranızda, aykırılığa düştüğünüz şeylerin hükmünü de ben vereceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Abdullah Parlıyan)
O zaman Allah: “Ey İsa!” demişti. “Senin, şimdiki bu görevine son verip katıma yükselteceğim. Benden gelen gerçekleri örtbas edenlerin arasından seni çekip arındıracağım, sana uyanları, kıyamet günü gerçekleri örtbas edenlerin kat kat üstüne çıkaracağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz ve aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz her konuda ben hüküm vereceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (Adem Uğur)
Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Ahmed Hulusi)
Hani Allâh şöyle buyurmuştu: "Seni ben vefat ettireceğim (önceki açıklamaya atıfla, gizli suikastla seni öldüremezler, seni ben, vâden dolunca vefat ettireceğim). . . Seni kendime ref' edeceğim (hakikatinin yüceliklerini yaşatacağım); hakikati reddedenler (kâfirler) arasından alarak arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet sürecine kadar, hakikati inkâr edenlerden değerli - üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Aranızda ayrılığa düştüğünüz konularda, hükmü ben vereceğim. "
Âl-iİmrân / 55 - (Ahmet Tekin)
Hani Allah Îsâ’ya:'Ey Îsâ, ecelin gelince ruhunu alıp ölümünü ben gerçekleştireceğim. Sana yapılan iftiralarla ilgili muhakemeyi huzurumda alenî yapacağım. Seni inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin karalamalarından, iftiralarından arındırıp, temize çıkaracağım' buyurmuştu. 'Ya Muhammed, kıyamete kadar, sana tâbi olan müslümanları, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin üstünde tutacağım. Sonra hesap vermek üzere benim huzuruma getirileceksiniz. Farklı düşünmeye, farklı uygulamaya devam ettiğiniz konularda, aranızda mahkeme görevini ben yapacağım, ben hüküm vereceğim.'
Âl-iİmrân / 55 - (Ahmet Varol)
Hani Allah şöyle demişti: 'Ey İsa! Ben seni eceline erdireceğim, kendime yükselteceğim ve seni inkarcılardan temizleyeceğim. Sana uyanları da kıyamet gününe kadar inkarcıların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Üzerinde ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda ben hüküm veririm.'
Âl-iİmrân / 55 - (Ali Bulaç)
Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkâra sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim."
Âl-iİmrân / 55 - (Ali Fikri Yavuz)
O vakit Allah şöyle buyurdu: “- Ey İsâ! Şüphe yok ki seni, (ecelin bitince) öldüreceğim, seni bana yükselteceğim, seni küfredenlerin içinden tertemiz kurtaracağım ve sana bağlı olanları, kıyamet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz de yalnız banadır. O vakit ihtilâf ettiğiniz şeyler hakkında aranızdaki hükmü ben vereceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Ali Ünal)
O zaman Allah şöyle buyurdu: “Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim; ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım.” Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah buyurmuştu ki: “Ey İsâ! Seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman, ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”[54]
Âl-iİmrân / 55 - (Bekir Sadak)
(55-56) Allah demisti ki: «Ey Isa! Ben seni eceline yetirecegim, seni kendime yukseltecegim, inkar edenlerden seni tertemiz ayiracagim; sana uyanlari, kiyamet gunune kadar, inkar edenlerin ustunde tutacagim. Sonra donusunuz Banadir. Ayriliga dustugunuz hususlarda aranizda hukmedecegim.
kar edenleri de dunya ve ahirette siddetli azaba ugratacagim. Onlarin hic yardimcilari olmayacaktir.»
Âl-iİmrân / 55 - (Celal Yıldırım)
O vakit Allah şöyle buyurdu : «Ey İsâ ! elbette seni eceline yetireceğim (vakti saati gelince ruhunu alacağım); seni kendime yükselteceğim ve seni inkarcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra da dönüşünüz banadır; ihtilâfa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim.»
Âl-iİmrân / 55 - (Cemal Külünkoğlu)
O vakit Allah şöyle buyurdu: “Ey İsa! (Korkma!) Senin hayatına son verecek olan benim, (onlar değil). Seni alıp kendi katıma yükselteceğim. Seni küfredenlerden (kurtarıp) temizleyeceğim ve sana (bir peygamber olarak) uyanları da kıyamete kadar küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca bana olacak. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda ben hükmedeceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (Diyanet İşleri (eski))
(55-56) Allah demişti ki: 'Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim, seni kendime yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım; sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz Banadır. Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim. İnkar edenleri de dünya ve ahirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır.'
Âl-iİmrân / 55 - (Diyanet Vakfi)
Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Edip Yüksel)
ALLAH İsa'ya şöyle demişti: 'Senin dünyadaki hayatına son vereceğim ve kendime yükselteceğim. Seni inkar edenlerden kurtaracağım ve sana uyanları Diriliş Gününe kadar inkar edenlerin üzerinde tutacağım. Sonra, dönüşünüz banadır ve anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda ben hüküm vereceğim.'
Âl-iİmrân / 55 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O vakit ki Allah buyurdu: ya İsa! emin ol ben seni eceline yetireceğim ve seni bana ref' edeceğim ve seni o küfredenlerden pâkliyeceğim ve sana tabi' olanları o küfredenlerin kıyamet gününe kadar fevkında kılacağım, sonrada hep dönümünüz banadır, ıhtılâf edib durduğunuz şeyler hakkında o vakit aranızda hükmü ben vereceğim
Âl-iİmrân / 55 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
O vakit ki, Allah şöyle buyurdu: «Ey İsa, gerçekten seni öldüreceğim, seni kendime kaldıracağım, seni o inkar edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar, o inkarcılardan üstün kılacağım. Sonra da hep dönüşünüz Bana olacak ve o zaman anlaşmazlığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hükmü Ben vereceğim.»
Âl-iİmrân / 55 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
O zaman Allah şöyle dedi: «Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim».
Âl-iİmrân / 55 - (Gültekin Onan)
Hani Tanrı, İsa'ya demişti ki : "Ey İsa, doğrusu senin hayatına ben son vereceğim, seni kendime yükselteceğim, seni küfredenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfredenlerin üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda ben hükmedeceğim".
Âl-iİmrân / 55 - (Harun Yıldırım)
Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ey İsa! Muhakkak ki ben seni vefat ettireceğim. Seni kendime yükselteceğim ve seni kafirlerden temizleyeceğim. Sana tabi olanları da kıyamet gününe kadar kafirlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz ancak banadır. İşte o zaman, ihtilafa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (Hasan Basri Çantay)
O zaman Allah şöyle de (miş) di: «Ey İsâ, şübhesiz ki seni öldürecek olan (onlar değil) benim, seni kendime yükseltib kaldıracak, seni küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıb) çıkaracak ve sana tâbi olanları kıyaamet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacak da (benim). Sonra dönüşünüz (de) yalınız bana (olacak) dır. İşte (o zaman) aranızda, hakkında ihtilâf etmekde olduğunuz şeylerin hükmünü ben vereceğim».
Âl-iİmrân / 55 - (Hayrat Neşriyat)
O vakit Allah şöyle buyurdu: 'Ey Îsâ! Seni (kıyâmete yakın) vefât ettirecek olan ve seni kendime yükseltici ve seni o inkâr edenlerden (onların iftirâlarından) temizleyici ve sana tâbi' olanları kıyâmet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacak olan, şübhesiz benim! Sonra dönüşünüz ancak banadır; artık hakkında ihtilâf etmekte olduğunuz şeyler husûsunda aranızda (ben) hüküm vereceğim!'
Âl-iİmrân / 55 - (İbni Kesir)
Hani Allah demişti ki: Ey İsa; seni öldürecek olan Benim. Seni kendime yükseltip kaldıracak, sen, kafirlerin içinden tertemiz çıkaracak ve sana tabi olanları, kıyamet gününe kadar küfredenlerden üstün tutacak da Benim Sonra dönüşünüz yalnız Banadır. Ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda Ben hükmedeceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Kadri Çelik)
Hani Allah demişti ki: “Ey İsa! Ben seni tümüyle alacağım, seni kendime yükselteceğim, seni küfre sapanlardan arındıracağım, sana uyanları kıyamet gününe kadar kâfirlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır. Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (Muhammed Esed)
O zaman Allah: "Ey İsa!" demişti, "Seni ölüme yollayacağım ve Katıma yücelteceğim ve seni hakikati inkara şartlanmış olanlar(ın arasın)dan çekip arındıracağım; sana tabi olanları, Kıyamet Günü, hakikati inkara şartlanmış olanların (kat kat) üstüne çıkaracağım. Sonunda hepiniz Bana döneceksiniz ve aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz her konuda Ben hüküm vereceğim."
Âl-iİmrân / 55 - (Mustafa İslamoğlu)
O zaman Allah "Ey İsa!" demişti, "Seni Ben ölüme yollayacağım ve katıma yücelteceğim ve seni küfreden kimselerden arındıracağım; sana uyanları, Kıyamet Gününe kadar (ve o günde) inkar edenlere üstün kılacağım: Sonra hepinizin dönüşü Bana olacak. İşte o zaman anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda Ben hüküm vereceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O vakit ki, Allah Teâlâ buyurdu: «Ya İsâ! Muhakkak seni vefat ettirecek olan Ben'im ve seni Bana yükselteceğim ve seni küfredenlerden tertemiz kılacağım ve sana tâbi olanları kıyamete kadar seni inkâr edenlerin fevkinde bulunduracağım. Sonra dönüşünüz Bana olacaktır. İşte o zaman, kendisinde ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında Ben hükmedeceğim.»
Âl-iİmrân / 55 - (Ömer Öngüt)
O vakit Allah şöyle buyurdu: “Ey İsâ! Ben seni eceline yetireceğim ve seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden tertemiz ayıracağım, sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra da dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim. ”
Âl-iİmrân / 55 - (Şaban Piriş)
Allah, İsa’ya şöyle buyurmuştu: -Ey İsa, seni vefat ettireceğim ve seni katıma yükselteceğim. İnkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım. Sana tabi olanları kıyamet gününe kadar inkar edenlerin üstünde tutacağım. Sonra bana döneceksiniz. Sizin aranızda, hakkında ihtilaf ettiğiniz konularda hüküm vereceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Sadık Türkmen)
Hani, Allah şöyle buyurmuştu: “Ey İsa! Şüphesiz, seni (onlar değil) Ben vefat ettireceğim/öldüreceğim ve seni (öldürerek ruhunu) kendi katıma yükselteceğim. İnkâr edip suikast düzenleyenlerin içinden, seni kurtaracağım ve sana uyanları, kıyamete kadar kâfirlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana’dır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, aranızda Ben hükmedeceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (Seyyid Kutub)
Hani Allah şöyle demişti; 'Ey İsa, ben senin canını alacak, katıma yükseltecek ve kâfirlerin iftiralarından arındıracağım, sana uyanları da kıyamet gününe kadar kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz ve ben anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim.'
Âl-iİmrân / 55 - (Suat Yıldırım)
O zaman Allah şöyle buyurmuştu: "Îsâ! seni öldürecek olan, onlar değil Ben’im. Seni Kendi nezdime yükseltecek, seni inkârcıların içinden kurtarıp temize çıkaracak ve sana tâbi olanları ta kıyamete kadar kâfirlere üstün kılacak olan da Ben’im. Sonra hepinizin dönüşü Bana olacak. Ben de aranızda ihtilâf ettiğiniz konularda hükmümü vereceğim.
Âl-iİmrân / 55 - (Süleyman Ateş)
Allâh demişti ki: "Ey Îsâ, ben senin canını alacağım, seni bana yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyâmet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz bana olacaktır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim."
Âl-iİmrân / 55 - (Tefhim-ul Kuran)
Hani Allah, İsa'ya demişti ki: «Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni kendime yükselteceğim, seni küfredenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.»
Âl-iİmrân / 55 - (Ümit Şimşek)
O vakit Allah şöyle buyurdu: Ey İsa, seni öldürecek olan Benim. Seni kendi nezdime yükseltecek ve inkâr edenlerin elinden kurtarıp temize çıkaracağım ve sana uyanları da kıyamete kadar kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepinizin dönüşü Banadır; Ben de anlaşmazlığa düştüğünüz şey hakkında hükmümü veririm.
Âl-iİmrân / 55 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah şunu da demişti: "Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni, inkâr edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım. Ve sana uyanları, inkâr edenlerin, kıyamete kadar üstünde tutacağım. Sonra bana olacak dönüşünüz; tartışıp durduğunuz şeyler hakkında aranızda ben hüküm vereceğim."
Âl-iİmrân / 55 - (İskender Ali Mihr)
Allah, şöyle buyurmuştu: “Ey Îsâ! Muhakkak ki seni vefat ettirecek olan ve seni Kendime (katıma) yükseltecek olan ve kâfirlerden temizleyecek olan Benim. Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar, kâfirlerden üstün kılacak olan Benim. Sonra sizin merciiniz Benim (dönüşünüz Bana’dır). O zaman sizin ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında aranızda hüküm vereceğim.”
Âl-iİmrân / 55 - (İlyas Yorulmaz)
Allah İsa ya dedi ki “Muhakkak seni öldüreceğim, senin değerini katımızda yücelteceğim, gerçekleri inkâr edenlerden seni çekip kurtaracağım ve sana tabi olanları, kıyamet gününe kadar gerçeği inkar edenlerin üzerine çıkaracağım. Sonra dönüşünüz banadır, aranızda ihtilaf ettiğiniz konuların hükmünü ben vereceğim. ”
فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ
Okunuşu: Fe emmellezîne keferû fe uazzibuhum azâben şedîden fîd dunyâ vel âhıreti, ve mâ lehum min nâsirîn(nâsirîne).
Âl-iİmrân / 56 - (Diyanet İşleri)
“İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli bir şekilde azab edeceğim. Onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.”
Âl-iİmrân / 56 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere gelince, onlara bu dünyada ve ahirette şiddetli bir azap çektireceğim ve onlar kendilerine yardım edecek kimse bulamayacaklar.
Âl-iİmrân / 56 - (Adem Uğur)
İnkâr edenler var ya, onları dünya ve ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardımcıları da olmayacak.
Âl-iİmrân / 56 - (Ahmed Hulusi)
"Fakat o hakikati inkâr edenlere gelince; onlara hem dünyada hem de sonsuz gelecek sürecinde şiddetle azap yaşatacağım. Onların hiçbir yardımcıları da olmaz. "
Âl-iİmrân / 56 - (Ahmet Tekin)
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler var ya, işte onları dünyada ve âhirette, ebedî yurtta ağır bir ceza ile cezalandıracağım. Onlara yardım edecek kimse de olmayacak.
Âl-iİmrân / 56 - (Ali Bulaç)
"İnkâr edenleri ise, dünyada ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur."
Âl-iİmrân / 56 - (Ali Fikri Yavuz)
O kâfir olanlara gelince, ben onları dünyada da, ahirette de en şiddetli bir azâp ile cezalandıracağım ve onları azâptan kurtarmak için yardım edicilerden hiç kimse yoktur.
Âl-iİmrân / 56 - (Ali Ünal)
“Küfredenlere gelince, onlara dünyada ve Âhiret’te çok şiddetle azap edeceğim ve (bu azabım karşısında) onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 56 - (Bekir Sadak)
(55-56) Allah demisti ki: «Ey Isa! Ben seni eceline yetirecegim, seni kendime yukseltecegim, inkar edenlerden seni tertemiz ayiracagim; sana uyanlari, kiyamet gunune kadar, inkar edenlerin ustunde tutacagim. Sonra donusunuz Banadir. Ayriliga dustugunuz hususlarda aranizda hukmedecegim.
kar edenleri de dunya ve ahirette siddetli azaba ugratacagim. Onlarin hic yardimcilari olmayacaktir.»
Âl-iİmrân / 56 - (Celal Yıldırım)
İnkarcılara gelince, onları Dünya'da da, Âhiret'te de şiddetli bir azâb ile azâblandıracağım, onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 56 - (Diyanet İşleri (eski))
(55-56) Allah demişti ki: 'Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim, seni kendime yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım; sana uyanları, kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz Banadır. Ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim. İnkar edenleri de dünya ve ahirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır.'
Âl-iİmrân / 56 - (Harun Yıldırım)
Küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseler var ya, onlara dünyada da ahirette de çok şiddetli bir azap ile azabedeceğim. Doğrusu onların hiç bir yardımcıları yoktur.
Âl-iİmrân / 56 - (Hayrat Neşriyat)
Fakat o inkâr edenler yok mu, artık onları dünyada ve âhirette şiddetli bir azâb ile cezâlandıracağım! Onlar için yardımcılardan kimse de yoktur.
Âl-iİmrân / 56 - (Muhammed Esed)
"Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, onlara bu dünyada ve ahirette şiddetli bir azap çektireceğim ve onlar kendilerine yardım edecek kimse bulamayacaklar;
Âl-iİmrân / 56 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Artık o kimseler ki, kâfir olmuşlardır. Onları dünyada da ahirette de şiddetli bir azap ile muazzeb kılacağım, ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur.»
Âl-iİmrân / 56 - (Ömer Öngüt)
“İnkâr edip kâfir olanları, dünyada da ahirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım. Onların hiç yardımcıları da olmayacak. ”
Âl-iİmrân / 56 - (Sadık Türkmen)
“inkâr edenlere gelince onlara dünyada da ahirette de şiddetli bir şekilde azap edeceğim. Onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.”
Âl-iİmrân / 56 - (Suat Yıldırım)
Hasılı, inkâr edenleri hem dünyada, hem âhirette şiddetli bir azap ile cezalandıracağım. Onları bu azaptan kurtarabilecek yardımcılar da bulunmayacaktır.
Âl-iİmrân / 56 - (İlyas Yorulmaz)
“Doğruları inkâr edenlere gelince onlara dünyada da, ahirette de çok şiddetli bir şekilde azap edeceğim ve asla onların yardımcıları da yoktur. ”
وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
Okunuşu: Ve emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yuveffîhim ucûrehum vallâhu lâ yuhibbuz zâlimîn(zâlimîne).
Âl-iİmrân / 57 - (Abdullah Parlıyan)
Ama iman edip doğru ve yararlı işler yapanlara, Allah mükafatlarını tam olarak verecektir. Zira Allah, varlık sebebine aykırı davrananları sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Adem Uğur)
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Ahmed Hulusi)
"Hakikatine" iman edip bunun gereği olan çalışmaları yapanlara gelince; onların yaptıklarının getirisi tamı tamına verilir. Allâh zâlimleri sevmez!
Âl-iİmrân / 57 - (Ahmet Tekin)
İman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlere, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlara, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlara, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını tam olarak verecek. Allah zâlimleri, haksızlık yapanları, Allah yoluna, Allah yolundaki faaliyetlere engel olanları sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Ahmet Varol)
Ancak iman edip de salih ameller işleyenlere (Allah) yaptıklarının karşılıklarını eksiksiz olarak verir. Allah zalimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Ali Ünal)
“Buna karşılık, iman edip imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah, (apaçık âyetlerini inkârla O’nu tanımayan veya O’na şirk koşan ve böylece en büyük haksızlığı yapan) zalimleri, haksızlıkta bulunanları asla sevmez (ve Kendisi de, asla haksızlık yapmaz).”
Âl-iİmrân / 57 - (Celal Yıldırım)
İmân edip güzel ve yararlı amellerde bulunanlara gelince, (Rableri) onların mükâfatlarını noksansız verecektir. Allah haksızlıkta bulunanları sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Hayrat Neşriyat)
Hâlbuki îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, artık (Rabbin) onlara mükâfâtlarını tam olarak verecektir. Çünki Allah, zâlimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Fakat o kimseler ki, imân etmişler ve sâlih amellerde bulunmuşlardır. Onlara da mükâfaatlarını tamamen ödeyecektir. Ve Allah Teâlâ zalimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Ömer Öngüt)
İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allah onlara mükâfatlarını tam olarak verecektir. Allah zâlimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Şaban Piriş)
Ama iman edip doğru ve yararlı işler yapanlara, Allah mükafatlarını tam olarak verecektir. Zira Allah, varlık sebebine aykırı davrananları sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Sadık Türkmen)
“iman edip faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlara gelince, Allah onların ödüllerinin tam karşılığını verecektir. Allah zalimleri sevmez.”
Âl-iİmrân / 57 - (Seyyid Kutub)
İman edip salih ameller (iyi işler) yapanlara gelince, Allah onların mükafatlarını eksiksiz olarak verecektir, Allah zalimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (Yaşar Nuri Öztürk)
“Buna karşılık, iman edip imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah, (apaçık âyetlerini inkârla O’nu tanımayan veya O’na şirk koşan ve böylece en büyük haksızlığı yapan) zalimleri, haksızlıkta bulunanları asla sevmez (ve Kendisi de, asla haksızlık yapmaz).”
Âl-iİmrân / 57 - (İskender Ali Mihr)
Lakin, âmenû olan (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyen) ve amilus sâlihat (nefsi tezkiye edici amel) yapanlara ise ecirleri (mükafaatları) ödenir. Ve Allah, zâlimleri sevmez.
Âl-iİmrân / 57 - (İlyas Yorulmaz)
İman edip, Allah’ın emrettiği doğru şeyleri yapanlara gelince, yaptıklarının karşılıkları onlara ödenir. Allah zulüm edenleri sevmez.
ذَلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ
Okunuşu: Zâlike netlûhu aleyke minel âyâti vez zikril hakîm hakîmi).
Âl-iİmrân / 58 - (Ahmet Tekin)
Bu bilgileri biz sana âyetlerden ve hikmetlerle dolu hükümranlık sağlayan, okunması ibadet olan, övünç kaynağı, muhkem Kur’ân’dan okuyoruz.
Âl-iİmrân / 58 - (Ali Ünal)
İşte (ey Rasûlüm,) bütün bu gerçekleri sana birer âyet ve o hikmet yüklü, doğruluğu açık ve kesin Zikr’e (Kur’ân’a) dahil olarak okuyoruz.
إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Okunuşu: İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Âl-iİmrân / 59 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Adem Uğur)
Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Ahmed Hulusi)
Muhakkak ki, Allâh indînde İsa'nın oluşumu Adem'in oluşumu gibidir (İsa'nın oluşumu Adem'in oluşumu gibiyse, Adem'in oluşumu da İsa'nın oluşumu gibidir. Buna göre düşünülmeli bu konu. A. H. ). Onu topraktan yarattı, sonra "Ol" dedi ve oldu (topraktan - moleküler yapıdan meydana gelene ruhun nefh olmasıyla{Esmâ kuvveleri farkındalığıyla} insan hâline gelmesi ile; ana rahminde moleküler yapıdan meydana gelene ruh nefh olması suretiyle insanın meydana gelmesi aynı şeydir).
Âl-iİmrân / 59 - (Ahmet Tekin)
Allah nezdinde Îsâ’nın yaratılışı, Âdem’in yaratılışına benzer. Onu topraktan yarattı. Sonra da ona:'Ol' dedi. O da oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Ahmet Varol)
Allah katında İsa'nın örneği Adem'in örneği gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra da sonra 'ol' dedi, o da oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Ali Fikri Yavuz)
Muhakkak ki Îsa’nın babasız dünyaya geliş hâli de, Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah, Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona “insan ol” dedi. O da, hemen insan oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Ali Ünal)
Allah katında (dünyaya gelmesi açısından) İsa’nın durumu aynen Âdem’in durumu gibidir. (İsa’yı babasız olarak Meryem’ in rahminde gıda halinde O’nun vücuduna giren unsurlardan şekillendirip yaratan) Allah, Âdem’i (yine babasız, hattâ annesiz de olarak) topraktan (toprakhavasu unsurlarından) meydana getirdi, sonra da ona “Ol!” dedi (ruh üfledi), o da oluverir.
Âl-iİmrân / 59 - (Celal Yıldırım)
Doğrusu Allah yanında İsa'nın (yaratılıştaki) misâli, Âdem'in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona «Ol!» dedi, o da oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Cemal Külünkoğlu)
Muhakkak ki İsa'nın babasız dünyaya geliş durumu, Allah katında Âdem'in durumu gibidir. Allah, Âdem'i topraktan yarattı, sonra ona “Ol” dedi. O da, hemen oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz, Tanrı katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol' demesiyle o da hemen oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Hasan Basri Çantay)
Muhakkak ki İsânın haali de, (ya'ni babasız dünyâya gelişi de) Allah indinde, Âdemin haali gibidir. (Allah) onu (Âdemi) toprakdan yaratdı. Sonra ona «Ol» dedi, o da (can gelib) oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz ki Allah katında Îsâ’nın (babasız yaratılışının) misâli, Âdem’in misâli gibidir. (Allah) onu (da babası olmadan) bir topraktan yarattı, sonra ona 'Ol!' dedi, (o da)hemen oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (İbni Kesir)
Gerçekten Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah o'nu topraktan yarattı. Sonra o'na; ol dedi, o da oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz Allah katında İsa'nın örneği; kendisini topraktan yaratıp sonra da “Ol” demesiyle olmuş olan Âdem'in örneği gibidir.
Âl-iİmrân / 59 - (Muhammed Esed)
Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir, ki Allah onu topraktan yarattı ve sonra "Ol!" dedi; işte (insanoğlu böylece) oluverir.
Âl-iİmrân / 59 - (Ömer Öngüt)
Hiç şüphe yok ki, İsâ'nın babasız dünyaya gelişi de Allah nezdinde Âdem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da oluverdi.
Âl-iİmrân / 59 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Allah’ın indinde (nezdinde) Hz. Îsâ’nın durumu, Hz. Âdem’in durumu (yaratılışı) gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi (ve o oldu).
الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُن مِّن الْمُمْتَرِينَ
Okunuşu: El hakku min rabbike fe lâ tekun minel mumterîn(mumterîne).
Âl-iİmrân / 60 - (Ali Ünal)
Gerçek (nasıl her zaman) Rabbinin buyurduğu (ise, bu da Rabbinden öyle bir gerçektir). Bu konudaki şüpheden uzak kesin inancında sabit olmaya devam et.
فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَل لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ
Okunuşu: Fe men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe nebtehil fe nec’al la’netallâhi alel kâzibîn(kâzibîne).
Âl-iİmrân / 61 - (Diyanet İşleri)
Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lânetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.”
Âl-iİmrân / 61 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Sana iyice bildirildikten sonra da gene bu hususta seninle tartışan olursa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah'ın lânetini yalancılara havale edelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Abdullah Parlıyan)
Sana gelen bu gerçek bilgiden sonra, kim seninle bu gerçekler hakkında tartışırsa de ki: “Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, biz siz hepimizi çağıralım, sonra hepimiz birden gönülden yalvaralım ve Allah'ın lanetinin, O'nun rahmetinden uzak olmanın, aramızdan yalan söyleyenlerin üzerine olmasını dileyelim.”
Âl-iİmrân / 61 - (Adem Uğur)
Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Ahmed Hulusi)
Sana gelen ilimden sonra, her kim bu hakikat hakkında tartışırsa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, yandaşlarımızı ve yandaşlarınızı çağıralım; sonra dua edelim; Allâh lâneti hakikati yalanlayanların boynuna olsun!"
Âl-iİmrân / 61 - (Ahmet Tekin)
Sana bu kadar bilgi geldikten sonra, deliller getirerek seninle bu konuda tartışanlara:'Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, biz oğullarımızı, siz de oğullarınızı, biz hanımlarımızı, siz de hanımlarınızı çağıralım. Sonra ihlas ve samimiyetle dua ve niyazda bulunarak, Allah’ın lânetinin yalancılar üzerine olmasını dileyelim' diye ilan ederek söyle.
Âl-iİmrân / 61 - (Ahmet Varol)
Kim sana gelen ilimden sonra bu konuda seninle tartışmaya girerse de ki: 'Gelin, bizim çocuklarımızı da sizin çocuklarınızı da, bizim hanımlarımızı da sizin hanımlarınızı da kendimizi de çağıralım ve sonra lanetle dua ederek, Allah'ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim.' [10]
Âl-iİmrân / 61 - (Ali Bulaç)
Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle 'çekişip tartışmalara girişirlerse' de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım."
Âl-iİmrân / 61 - (Ali Fikri Yavuz)
Îsâ (aleyhisselâm’ın) Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna dâir sana ilim geldikten sonra onun hakkında kim seninle münakaşaya kalkışırsa şöyle de: “- Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizleri ve sizleri çağıralım; sonra hepimiz dua edip yalvaralım da Allah’ın lânetini yalancıların üzerine okuyalım.”
Âl-iİmrân / 61 - (Ali Ünal)
Artık sana bu sağlam ve doğru bilgi geldikten sonra, kim halâ seninle (İsa hakkında) tartışmaya girerse onlara de: “Gelin öyleyse: oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, hem bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra gönülden Allah’a dua ile, Allah’ın lânetinin yalancılar üzerine inmesini dileyelim.”
Âl-iİmrân / 61 - (Bayraktar Bayraklı)
Sana gelen asıl bilgiden sonra, kim seninle bu konuda tartışırsa, de ki: “Geliniz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.”
Âl-iİmrân / 61 - (Bekir Sadak)
Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartisacak olursa, de ki: «Gelin, ogullarimizi, ogullarinizi, kadinlarimizi, kadinlarinizi, kendimizi ve kendinizi cagiralim, sonra lanetleselim de, Allah'in lanetinin yalancilara olmasini dileyelim".
Âl-iİmrân / 61 - (Celal Yıldırım)
Sana (gereken) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: Haydi gelin de oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı ve kendimizi, kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim ; Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Cemal Külünkoğlu)
Sana (İsa'nın Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna dair) bilgi geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışmaya kalkacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve (sizin) kendinizi çağıralım, sonra lanetleşelim ve Allah'ın lanetinin yalan söyleyenlerin üzerine olmasını dileyelim.”
Âl-iİmrân / 61 - (Diyanet İşleri (eski))
Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: 'Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra lanetleşelim de, Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim'.
Âl-iİmrân / 61 - (Diyanet Vakfi)
Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Edip Yüksel)
Sana gelen bu bilgiden sonra her kim bu konuda seninle tartışırsa, de ki: 'Gelin, çocuklarımızı, çocuklarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı çağırarak bizlerle sizler bir araya gelelim ve sonra ALLAH'ın lanetinin yalancıların üzerine olması için lanetleşelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Sana gelen ilimden sonra artık her kim seninle münakaşaya kalkarsa haydı de: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı kadınlarımız ve kadınlarınızı kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım sonra can-u gönülden ibtihal ile duâ edelim de Allahın lâ'netini yalancıların boynuna geçirelim
Âl-iİmrân / 61 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Sana gelen ilimden sonra artık her kim seninle tartışmaya kalkarsa de ki: «Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı çağıralım, kendimiz ve kendiniz de onlarla bir araya gelelim. Sonra can u gönülden dua edip Allah'ın lanetini yalancıların boynuna geçirelim!»
Âl-iİmrân / 61 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: «Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim».
Âl-iİmrân / 61 - (Gültekin Onan)
Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle 'çekişip tartışmalara girişirlerse' de ki : "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Tanrı'nın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım".
Âl-iİmrân / 61 - (Harun Yıldırım)
Artık sana gelen ilimden sonra kim seninle onun hakkında tartışırsa de ki: “Gelin çağıralım oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı; bizleri ve sizleri sonra dua edelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım!”
Âl-iİmrân / 61 - (Hasan Basri Çantay)
Artık sana (bu) ilim geldikden sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: «Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimiz ve kendinizi çağıralım, sonra (hepimiz bir arada olarak) düâ ve niyaz edelim de Allahın lanetini yalancıların üstüne okuyalım».
Âl-iİmrân / 61 - (Hayrat Neşriyat)
Artık sana ilim geldikten sonra, kim onun (Îsâ’nın) hakkında seninle tartışırsa, bunun üzerine de ki: '(İddiânızda samîmî iseniz) gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden duâ edelim de Allah’ın lâ'netini yalancıların üzerine kılalım!'
Âl-iİmrân / 61 - (İbni Kesir)
Sana ilim geldikten sonra; kim seninle tartışırsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. Sonra la'netleşelim. Allah'ın lanetinin yalancıların üstüne olmasını dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Kadri Çelik)
Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: “Gelin oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı; nefislerimizi ve nefislerinizi çağıralım, sonra lânetleşelim de Allah'ın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim.”
Âl-iİmrân / 61 - (Muhammed Esed)
Sana gelen asıl bilgiden sonra, kim seninle bu (hakikat) hakkında tartışırsa de ki: "Gelin! Oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizim yandaşlarımızı ve sizin yandaşlarınızı çağıralım; sonra (birlikte) tevazu içinde ve gönülden yalvaralım ve Allah'ın lanetinin (aramızdan) yalan söyleyenlerin üzerine olmasını dileyelim."
Âl-iİmrân / 61 - (Mustafa İslamoğlu)
Sana gelen (bu) bilgiden sonra, bu konuda seninla tartışanlara de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizimkileri ve sizinkileri çağıralım; sona canı gönülden yalvaralım ve Allah'ın lanetinin yalan söyleyenler üzerine olmasını dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Artık sana ilim geldikten sonra her kim onun hakkında seninle münakaşada bulunursa, de ki: «Geliniz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendi şahıslarımız ve şahıslarınızı davet edelim, sonra tazarru ve niyazda bulunalım, Allah Teâlâ'nın lânetini yalancılar üzerine kılalım.»
Âl-iİmrân / 61 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Sana ilim geldikten sonra seninle bu hususta tartışmaya kalkarlarsa de ki: “Geliniz! Sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi oğullarınızı biz de kendi oğullarımızı, siz kendi kadınlarınızı biz de kendi kadınlarımızı çağıralım. Sonra da duâ edelim ve Allah'ın lânetinin yalancıların üzerlerine olmasını dileyelim. ”
Âl-iİmrân / 61 - (Şaban Piriş)
Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: -Gelin, oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı; bizi ve sizi çağıralım. Sonra tevazu içinde gönülden yalvaralım da Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Sadık Türkmen)
Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra, artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de Allah’ın lânetini (kahrını), (aramızdan) yalan söyleyenlerin üzerine isteyelim.”
Âl-iİmrân / 61 - (Seyyid Kutub)
Sana gelen bilgiden sonra kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki; 'Geliniz, evlatlarımızı ve evlatlarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendinizi ve kendimizi biraraya çağıralım; sonra karşılıklı lânetleşerek Allah'ın lânetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim.
Âl-iİmrân / 61 - (Suat Yıldırım)
Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse de ki: "Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim!"
Âl-iİmrân / 61 - (Süleyman Ateş)
Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: "Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden la'netle du'â edelim de, Allâh'ın la'netini yalancıların üstüne atalım!"
Âl-iİmrân / 61 - (Tefhim-ul Kuran)
Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle 'çekişip tartışmalara girişirlerse' de ki: «Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.»
Âl-iİmrân / 61 - (Ümit Şimşek)
Sana gelmiş olan ilimden sonra kim seninle tartışmaya girerse, onlara de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağırıp toplanalım; sonra dua edelim de Allah'ın lâneti yalancılar üzerine olsun.
Âl-iİmrân / 61 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Sana ilimden bir nasip geldikten sonra, hak konusunda seninle tartışana de ki: "Gelin; oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, öz benliklerimizi ve öz benliklerinizi çağıralım, mübâhele edelim de Allah'ın lanetini yalancılar üzerine salalım."
Âl-iİmrân / 61 - (İskender Ali Mihr)
Artık kim sana gelen ilimden sonra, onun hakkında seninle tartışırsa o zaman de ki: “Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım (bir araya toplanalım). Sonra dua edelim, böylece Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.”
Âl-iİmrân / 61 - (İlyas Yorulmaz)
Sana gelen doğru bilgilerden sonra, seninle İsa nın haberi hakkında kim çekişiyor? Seninle çekişenlere deki “Oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, biz kendimizi ve sizde kendinizi ortaya koyalım, Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim. ”
إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلاَّ اللّهُ وَإِنَّ اللّهَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Okunuşu: İnne hâzâ le huvel kasasul hakk(hakku), ve mâ min ilâhin illâllâh(illâllâhu), ve innellâhe le huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Âl-iİmrân / 62 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz bu (İsa hakkındaki) gerçek kıssadır. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Abdullah Parlıyan)
İşte İsa hakkında işin gerçeği budur. Allah'tan başka gerçek ilah yoktur. Şüphe yok ki, Allah her zaman üstün gelen ve herşeyi yerli yerince yapandır.
Âl-iİmrân / 62 - (Adem Uğur)
Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler), doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Ahmed Hulusi)
Muhakkak ki, işin hakikati budur. İlâhiyet (tanrı - tanrısallık) kavramı geçersizdir; sadece Allâh! Gerçek ki Allâh "HÛ"dur, Aziyz'dir, Hakiym'dir.
Âl-iİmrân / 62 - (Ahmet Tekin)
İşte Îsâ ile ilgili gerçek kıssa budur. Hak ilâh yalnızca Allah’tır. Allah, işte O, kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Âl-iİmrân / 62 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka ilah yoktur. Ve şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Ali Fikri Yavuz)
Bu anlatılanlar, muhakkak ki doğru ve hak olan haberlerdir; ve Allah’dan başka hiç bir ilâh yoktur. Şüphesiz o Allah, her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Ali Ünal)
Meselenin aslı ve özü, sözün doğrusu budur. (Ne İsa, ne başkası,) ilâh olarak sadece Allah vardır; ve şüphesiz Allah, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)dır.
Âl-iİmrân / 62 - (Celal Yıldırım)
Şüphesiz ki, bu anlatılan olaylar hakikatin tâ kendisidir. Allah' tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah şüphesiz ki çok üstündür, çok güçlüdür ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Cemal Külünkoğlu)
Şüphesiz bu (İsa hakkında anlattıklarımız), elbette doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Hiç kuşkusuz Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Diyanet Vakfi)
Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler), doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Tanrı'dan başka tanrı yoktur, Ve şüphesiz Tanrı, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Hasan Basri Çantay)
İşte (İsâya dâîr sana anlatılan) bu (haber) elbette en doğru bir haberin beyânıdır. Allahdan başka hiç bir Tanrı yokdur. Allah hiç şübhesiz yegâne gaalibdir. Mutlak hüküm ve hikmet saahibidir O.
Âl-iİmrân / 62 - (Hayrat Neşriyat)
Doğrusu bu, (Îsâ hakkında anlatılan) elbette gerçek kıssadır. Ve Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur! Muhakkak ki Azîz (kudreti dâimâ galib gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ise, ancak Allah’dır.
Âl-iİmrân / 62 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek kıssalardır. Allah'tan başka ilah yoktur. Doğrusu Allah üstün güç sahibidir, hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Muhammed Esed)
İşte işin hakikati budur ve Allah'tan başka bir ilah yoktur; şüphe yok ki Allah -yalnızca O- kudret ve gerçek hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Mustafa İslamoğlu)
İşte budur işin hakikati; Allah'tan başka ilah asla yoktur: Hiç kuşku yok ki Allah, evet, yalnızca O'dur her işinde mükemmel, her hükmünde tam isabet sahibi olan.
Âl-iİmrân / 62 - (Ömer Öngüt)
İşte bu, elbette en doğru haberdir. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hiç şüphesiz ki Allah Azîz'dir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Sadık Türkmen)
Şüphesiz bu (İsa hakkında) gerçek kıssadır. Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, doğru hüküm/karar verendir.
Âl-iİmrân / 62 - (Suat Yıldırım)
İşte işin gerçeği budur. Doğrusu Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah hiç şüphesiz azîzdir, hakîmdir (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Âl-iİmrân / 62 - (Süleyman Ateş)
İşte (Îsâ hakkındaki) gerçek kıssa (öykü) budur. Allah'tan başka tanrı yoktur. Allâh, elbette aziz (kesin gâlib), hüküm ve hikmet sâhibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Tefhim-ul Kuran)
Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka ilah yoktur. Ve şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (Ümit Şimşek)
İşte bunlar dosdoğru kıssalardır. Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur; ve Allah, herşeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibidir.
Âl-iİmrân / 62 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki bu (Hz. Îsâ hakkında anlatılan), gerçekten “hak kısas”tır (gerçektir). Ve Allah’tan başka bir ilâh yoktur. Ve muhakkak ki Allah, gerçekten O Azîz’dir, Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).
Âl-iİmrân / 62 - (İlyas Yorulmaz)
Bu en doğru olan anlatımdır (kıssa). Allah dan başka ilah yoktur. Elbetteki Allah gücü her şeye yeten ve her şeyin hükmünü verendir.
فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ
Okunuşu: Fe in tevellev fe innallâhe alîmun bil mufsidîn(mufsidîne).
Âl-iİmrân / 63 - (Ahmet Tekin)
Eğer yine de gün gibi açık hakikatlerden, bütün peygamberlerin davetinin birinci konusu olan tevhid inancına bağlanmaktan yüz çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak, halkı istedikleri istikamette yönlendirirlerse Allah’ın azabından kurtulamazlar. Allah bozguncuları, fesat çıkaranları bilmektedir.
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
Okunuşu: Kul yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâh(dûnillâhi), fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûn(muslimûne).
Âl-iİmrân / 64 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 64 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
De ki: Ey kitap ehli, gelin aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah'a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim, Allah'ı bırakıp da bâzılarımız, bâzılarımızı Tanrı tanımayalım. Gene de yüz döndürürlerse deyin ki tanık olun, özümüzü Tanrıya teslîm edenleriz biz.
Âl-iİmrân / 64 - (Abdullah Parlıyan)
De ki: Ey; Allah bize de kitap gönderdi diyenler, sizinle bizim aramızda şu ortak ilkeye gelin: “Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, Allah'la birlikte başka şeylerin ilahlığını kabul etmeyeceğiz, Allah'ın yanısıra kimimiz kimimizi rabler edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: “Şahit olun ki, biz müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 64 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.
Âl-iİmrân / 64 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Ey kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlar, gelin aramızdaki şu ortak anlayışa; Allâh'tan başkasına kulluğu düşünmeyelim; hakikatimiz olan Allâh'a hiçbir şeyi şirk koşmayalım; bazımız bazımızı (mesela İsa'yı) Allâh dûnunda Rab ittihaz etmesin (Allâh yanı sıra ilâh - tanrı edinmeyelim). " Eğer bunlara karşı çıkıp yüz çevirirlerse, o takdirde deyin ki: "Şahit olun ki biz Allâh'a teslim olmuşlardanız. "
Âl-iİmrân / 64 - (Ahmet Tekin)
Onlara:'Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, sizinle bizim aramızdaki, benzer, doğru, ortak temel değerlere, ilkelere, kelime-i tevhide, kelime-i şehadete, İslâm dinine gelin: Yalnızca Allah’ı ilâh tanıyalım. Candan müslümanlar olarak Allah’ın hükmüne teslim olalım. Saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet edelim, yalnız Allah’ın şeriatına bağlanalım, Allah’a boyun eğelim. İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, bir kısmımız, Allah’ı bırakıp, kulları durumundaki bazılarını helâller ve haramlar ortaya koyan itaati zaruri otoriteler kabul ederek, ilâh haline getirmesin' de. Eğer onlar, bu tekliflere yüz çevirirlerse, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı istedikleri istikamette yönlendirmeye devam ederlerse:'Öyleyse siz, bizim İslâm’ı yaşayan müslümanlar olduğumuza, İslâm dininde sebat edeceğimize şahit olun' deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Ey kitap ehli! [11] Aramızda eşit olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirlerimizi Rabb edinmeyelim.' Eğer yüz çevirirlerse: 'Şahit olun ki, biz Müslümanlarız' deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Ali Bulaç)
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız."
Âl-iİmrân / 64 - (Ali Fikri Yavuz)
(Râsûlüm), de ki: “- Ey kitap ehli (olan Hristiyan ve Yahudî’ler)! Bizimle sizin aranızda müsavî bir kelimeye gelin. Şöyle ki: Allah’dan başkasına tapmayalım, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rab’lar edinmiyelim”. Eğer kitap ehli bu kelimeden yüz çevirirlerse, (o halde) şöyle deyin: “- Şâhid olun, biz gerçek müslümanlarız. (Bu ayet-i kerime, Yahudiler: İbrahim Yahudî’dir ve biz onun dinine bağlıyız, demeleri üzerine nâzil olmuştur.)
Âl-iİmrân / 64 - (Ali Ünal)
De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle aramızda aynı olan bir kelimeye, şu ortak noktaya gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler edinmesin.” Senin bu çağrından sonra yine de yüz çevirirlerse, (ey Müslümanlar,) siz şunu ilân edin: “Şahit olun, şüphesiz ki biz, (Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş) Müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 64 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da birbirimizi tanrılaştırmayalım.” Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Şâhit olun, biz Müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 64 - (Bekir Sadak)
De ki: «Ey Kitab ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na bir seyi es kosmamak, Allah'a birakip birbirimizi rab olarak benimsememek uzere, bizimle sizin aranizda musterek bir soze gelin". Eger yuz cevirirlerse: «Bizim musluman oldugumuza sahid olun» deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Celal Yıldırım)
De ki: «Ey Kitap Ehli! aramızda ortaklaşa (ölçü ve en âdil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin ; (o da): Allah'tan başkasına kulluk etmemeniz, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamanız ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı rabler = tanrılar edinmememizdir. Eğer yüzçevirirlerse, deyin ki: Şâhid olun biz şüphesiz Müslümanlarız.»
Âl-iİmrân / 64 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Ey Ehli-i Kitab (Yahudiler ve Hıristiyanlar)! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin. Yalnız Allah'a ibadet edelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, (onlara) deyin ki: “Şahit olun ki biz gerçek Müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 64 - (Diyanet İşleri (eski))
De ki: 'Ey Kitap ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na bir şeyi eş koşmamak, Allah'ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin'. Eğer yüz çevirirlerse: 'Bizim müslüman olduğumuza şahid olun' deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.
Âl-iİmrân / 64 - (Edip Yüksel)
De ki, 'Kitaplılar! Bizimle sizin aranızda aynı olan bir ilkeye geliniz: ALLAH'tan başkasına kulluk etmeyelim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birimiz diğerini ALLAH'tan sonra rabler edinmesin.' Kabul etmezlerse, 'Şahit olun, biz müslümanlarız!,' deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
De ki: Ey ehli kitab! gelin: Sizinle bizim aramızda müsavi bir kelimeye, şöyle ki: Allahdan başka ma'bud tanımıyalım ona hiç bir şey'i şerik koşmıyalım, ve ba'zımız ba'zımızı Allahdan beride Rab ittihaz etmesin, eğer buna karşı yüz çevirirlerse o vakit şöyle deyin: Şahid olun ki biz hakikaten müslimiz: müsalemetkârız
Âl-iİmrân / 64 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
De ki: «Ey kendilerine kitap verilenler, gelin aramızda ortak bir kelimede birleşelim, Allah'tan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir ortak koşmayalım ve Allah'tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin!» Eğer bundan yüz çevirirlerse: «Bizim gerçekten müslüman olduğumuza şahit olun!» deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: «Şahit olun biz müslümanlarız».
Âl-iİmrân / 64 - (Gültekin Onan)
De ki : "Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye [tevhide] gelin. Tanrı'dan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Tanrı'yı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim". Eğer yine yüz çevirirlerse deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız".
Âl-iİmrân / 64 - (Harun Yıldırım)
De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir kelimeye gelin! Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, hiç bir şeyi O’na ortak koşmayalım, bir kısmımız bir kısmınızı Allah’tan başka rabler edinmesin! Yüz çevirirlerse: ‘Şahit olun ki şüphesiz biz müslümanlarız.’ deyin.”
Âl-iİmrân / 64 - (Hasan Basri Çantay)
De ki: «Ey Kitablılar (Yahudiler, Hıristiyanlar), hepiniz bizimle sizin aranızda müsâvî (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: «Allahdan başkasına tapmayalım. Ona hiç bir şey'i eş tutmayalım, Allahı bırakıb da kimimiz kimimizi Rabler (diye) tanımıyalım». (Buna rağmen) eğer yine yüz çevirirlerse (o halde) deyin ki: «Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız».
Âl-iİmrân / 64 - (Hayrat Neşriyat)
De ki: 'Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin! Şöyle ki: 'Allah’dan başkasına ibâdet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin!’ ' Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse artık: 'Şâhid olun ki gerçekten biz Müslümanlarız' deyin!
Âl-iİmrân / 64 - (İbni Kesir)
De ki: Ey Ehl-i Kitab; hepiniz, sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah'dan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiçbir şeyi eş koşmayalım. Ve Allah'ı bırakıp da kimimiz, kimimizi Rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse; o vakit şahid olun ki biz, müslümanız, deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Kadri Çelik)
(Resulüm!) de ki: “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz. Şöyle ki Allah'tan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman, “Şahit olun ki biz Müslümanlarız!” deyiniz.
Âl-iİmrân / 64 - (Muhammed Esed)
De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz." Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: "Şahit olun ki biz kendimizi O'na teslim etmişiz!"
Âl-iİmrân / 64 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Ey kitap ehli! Sizinle aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah'ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz! Ve eğer yüz çevirirlerse o zaman deyiniz ki: Şahid olun ki biz, kesinlikle O'na teslim olduk.
Âl-iİmrân / 64 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Ey ehl-i kitap! Bizim ile sizin aranızda müsavî olan bir kelimeye geliniz. Allah Teâlâ'dan başkasına ibadet etmeyelim. Ve O'na hiç bir şeyi şerik kılmayalım. Ve Allah Teâlâ'dan başka bazımız bazımızı rab ittihaz etmesin.» Eğer yüz çevirirlerse deyiniz ki, «Şahit olunuz, bizler muhakkak müslümanlarız.»
Âl-iİmrân / 64 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda eşit bir kelimeye geliniz. Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. ” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse: “Şâhit olun ki, biz müslümanlarız. ” deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Şaban Piriş)
De ki: -Ey kitap ehli, “Allah’tan başkasına kulluk etmemek, O’na hiç bir şey ortak koşmamak ve birbirimizi Allah’tan başka Rabler olarak benimsememek” üzere bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin! Eğer yüz çevirirlerse: -Bizim, Müslüman olduğumuza şahit olun, deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a kul olalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 64 - (Seyyid Kutub)
De ki: “Ey ehl-i kitab! Hepiniz, sizinle bizim aramızda müsavi olan bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş koşmayalım. Ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab ittihaz edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse o vakit, şahit olun ki, biz müslümanız” deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Suat Yıldırım)
De ki: "Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: "Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’tan başka rab edinmesin." Eğer bu dâveti reddederlerse: "Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahid olun!" deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Ey Kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: "Yalnız Allah'a tapalım. O'na hiçbirşeyi ortak koşmayalım; birbirimizi Allah'tan başka tanrılar edinmeyelim." Eğer yüz çevirirlerse; "Şâhid olun, biz müslümanlarız!" deyin.
Âl-iİmrân / 64 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Ey Kitap ehli, bizimle aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur:) Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim.» Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: «Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.»
Âl-iİmrân / 64 - (Ümit Şimşek)
De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda ortak olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, hiçbir şeyi Ona ortak koşmayalım, birbirimizi Allah'ın yanı sıra rab edinmeyelim. Yine de yüz çevirecek olurlarsa, siz deyin ki: 'Şahit olun, biz hakka teslim olmuş Müslümanlarız.'
Âl-iİmrân / 64 - (Yaşar Nuri Öztürk)
De ki: "Ey Ehlikitap! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbirşeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim." Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: "Tanık olun, biz müslümanlarız/Allah'a teslim olanlarız."
Âl-iİmrân / 64 - (İskender Ali Mihr)
De ki: “Ey Kitab Ehli! Sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye (Tevhit sözüne) geliniz. Allah’tan başkasına kul olmayalım ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayalım ve bir kısmımız, bazılarını, Allah’tan başka Rab’ler edinmesinler.” Bundan sonra eğer dönerlerse, o zaman; “Bizim müslüman olduğumuza (teslim olduğumuza) şahit olun” deyiniz.
Âl-iİmrân / 64 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin. Yalnızca Allah’a kulluk edelim ve O na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Kimimiz kimimizi Allah dan başka rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirseniz, sizde şahit olun ki biz (Allah’a teslim olanlarız) müslümanlarız. ”
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَآجُّونَ فِي إِبْرَاهِيمَ وَمَا أُنزِلَتِ التَّورَاةُ وَالإنجِيلُ إِلاَّ مِن بَعْدِهِ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ
Okunuşu: Yâ ehlel kitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme ve mâ unziletit tevrâtu vel incîlu illâ min ba’dih(ba’dihî), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Âl-iİmrân / 65 - (Diyanet İşleri)
Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz. Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmüyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Abdullah Parlıyan)
Allah bize de kitap gönderdi diyen Yahudi ve Hıristiyanlar! İbrahim'in kendi dininizde olduğu konusunda niçin tartışıyorsunuz? Tevrat ve İncil'in kendisinden uzun zaman sonra vahyedildiğini görüp bildiğiniz halde, hâlâ aklınızı kullanmayacakmısınız?
Âl-iİmrân / 65 - (Adem Uğur)
Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?
Âl-iİmrân / 65 - (Ahmed Hulusi)
Ey kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlar, niçin İbrahim hakkında tartışıp duruyorsunuz? Tevrat ve İncil Ondan sonra inzâl edilmiştir (dolayısıyla olayı anlatmıştır). Bunu fark edecek aklınız yok mu?
Âl-iİmrân / 65 - (Ahmet Tekin)
'Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, İbrahim hakkında deliller getirerek niçin tartışıyorsunuz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?'
Âl-iİmrân / 65 - (Ahmet Varol)
Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışmaya giriyorsunuz ki? Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. Akıl etmiyor musunuz!
Âl-iİmrân / 65 - (Ali Bulaç)
"Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?"
Âl-iİmrân / 65 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey ehl-i kitap (Hristiyanlar ve Yahudîler)! Herbiriniz kendi yanlış inancına göre, İbrahim bizim dinimiz üzeredir, diyerek neye çekişip duruyorsunuz. Gerek İncil, gerek Tevrat ancak ondan sonra indirildi. Hal böyle iken, artık, bizim dinimizde idi, diye iddianızın bâtıl olduğunu anlamaz mısınız?
Âl-iİmrân / 65 - (Ali Ünal)
Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında (o Yahudi idi, yok Hıristiyan’dı diye) niye tartışıp iddialaşıyorsunuz?! (Siz de biliyorsunuz ki,) Tevrat da, İncil de O’ndan sonra indirildi. Bu kadarcık olsun akletmeyecek misiniz?
Âl-iİmrân / 65 - (Bayraktar Bayraklı)
Ey kitap ehli! İbrâhim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Bekir Sadak)
Ey Kitab ehli! Ibrahim hakkinda nicin tartisiyorsunuz? Tevrat da, Incil de suphesiz ondan sonra indirilmistir. Akletmiyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Celal Yıldırım)
Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız ? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. (Bunu da) akletmiyor musunuz ?
Âl-iİmrân / 65 - (Cemal Külünkoğlu)
Ey kitap ehli (Yahudiler ve Hıristiyanlar)! “Neden İbrahim hakkında tartışıp duruyorsunuz? Tevrat da İncil de şüphesiz ondan sonra indirilmiştir. Aklınızı kullanmıyor musunuz?”
Âl-iİmrân / 65 - (Diyanet Vakfi)
Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?
Âl-iİmrân / 65 - (Edip Yüksel)
Ey kitap halkı, neden İbrahim hakkında tartışıp duruyorsunuz? Oysa İncil de Tevrat da ondan sonra indirildi. Aklınızı kullanmaz mısınız?
Âl-iİmrân / 65 - (Gültekin Onan)
"Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akletmeyecek misiniz?"
Âl-iİmrân / 65 - (Harun Yıldırım)
Ey kitap ehli! Niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat ta, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir; hala akletmiyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Hasan Basri Çantay)
Ey ehl-i Kitab, İbrâhîm hakkında neye çekişib duruyorsunuz? Tevrat da İncîl de (daha evvel değil) ancak ondan sonra indirilmişdir. (Buna da) aklınız ermiyor mu?.
Âl-iİmrân / 65 - (Hayrat Neşriyat)
Ey ehl-i kitab! İbrâhîm hakkında niçin münâkaşa ediyorsunuz? Hâlbuki Tevrât ve İncîl, ancak ondan sonra indirildi. Hiç akıl erdirmez misiniz?
Âl-iİmrân / 65 - (İbni Kesir)
Ey Ehl-i Kitab; İbrahim hakkında niçin münakaşa ediyorsunuz? Tevrat da, İncil de şüphesiz ondan sonra indirilmiştir. Aklınız ermiyor mu?
Âl-iİmrân / 65 - (Kadri Çelik)
Ey kitab ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de şüphesiz ondan sonra indirilmiştir. Akıl etmiyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Muhammed Esed)
Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Tevrat ve İncil'in kendisinden (uzun zaman) sonra vahyedildiğini gördüğünüz halde İbrahim hakkında neden tartışıyorsunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Ömer Öngüt)
Ey Ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Halbuki Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmez misiniz?
Âl-iİmrân / 65 - (Şaban Piriş)
-Ey kitap ehli, İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de şüphesiz ondan sonra indirilmiştir. (Bu kadar da) düşünmüyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Sadık Türkmen)
Ey kitap EHLİ! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz. Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmüyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Seyyid Kutub)
Ey kitap ehli; ne diye İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat ve İncil O'ndan sonra indirildi. Bunu düşünemiyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Suat Yıldırım)
Ey Ehl-i kitap! Tevrat da, İncîl de kendisinden çok sonra gönderildikleri halde, ne diye İbrâhim hakkında iddialaşıyorsunuz? Buna da mı akıl erdiremiyorsunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz.»
Âl-iİmrân / 65 - (Ümit Şimşek)
Ey Ehl-i Kitap! İbrahim hakkında niçin tartışıp duruyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Hiç akıl etmiyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (İskender Ali Mihr)
Ey Kitab ehli! Hz. İbrahim hakkında nasıl tartışıyorsunuz ki; Tevrat ve İncil ondan önce indirilmedi ki (ondan sonra indirildi). Hâlâ akıl etmiyor musunuz?
Âl-iİmrân / 65 - (İlyas Yorulmaz)
Ey kitap ehli! Niçin İbrahim hakkında çekişip duruyorsunuz. Tevrat da, İncil de İbrahim den sonra indirilmiştir. Akletmiyor musunuz?
هَاأَنتُمْ هَؤُلاء حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُم بِهِ عِلمٌ فَلِمَ تُحَآجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
Okunuşu: Hâ entum hâulâi hâcectum fî mâ lekum bihî ilmun fe lime tuhâccûne fî mâ leyse lekum bihî ilm(ilmun), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Âl-iİmrân / 66 - (Diyanet İşleri)
İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Şöyle-böyle bilginiz olan şeye dair tartışıp duruyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şeyde de ne diye tartışmaya kalkışırsınız? Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Abdullah Parlıyan)
Siz bilginiz olan şeyler hakkında tartışırdınız, ama hiç bilmediğiniz şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah herşeyi bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Adem Uğur)
İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa ki Allah, her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ahmed Hulusi)
Az çok bildiğiniz konularda tartışıp durdunuz, neyse. . . Fakat hiç bilmediğiniz bir konuda neden tartışırsınız? Oysa Allâh bilir, siz bilmezsiniz!
Âl-iİmrân / 66 - (Ahmet Tekin)
İşte siz böylesiniz. Hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda deliller getirerek tartıştınız, anladık. Niçin hakkında bilginiz olmadığı konularda delil icat ederek tartışıyorsunuz? Bunları Allah biliyor, sizin bu konularda bilginiz yok, hiçbir şey bilemezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ahmet Varol)
Siz şu (akıl edemeyen) kimseler! Diyelim ki, hakkında bilgi sahibi olduğunuz bir hususta tartışmaya girdiniz. Hakkında bilgi sahibi olmadığınız bir hususta niçin tartışıyorsunuz! Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ali Bulaç)
İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ali Fikri Yavuz)
İşte siz, o kimselersiniz ki, hakkında biraz bilgi sahibi olduğunuz şeyde (kitabınızda olan âhir zaman Peygamberine âit vasıflarda) niçin münakaşa ettiniz; ya hiç bir bilginiz olmayan şeyde (İbrahim’in dini hakkında) niçin münakaşa edersiniz? Allah hakikati bilir; halbuki siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ali Ünal)
İşte siz böylesiniz: hakkında kesin bilgi sahibi olduğunuz bir konuda bile (hiç akletmez, doğruyu kabullenmez ve) böyle tartışıp iddialaşırken, hakkında sağlam hiçbir bilgiye sahip olmadığınız konularda ne diye tartışıp iddialaşırsınız? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Bayraktar Bayraklı)
İşte siz böyle kimselersiniz! Haydi bilginiz olan şeyler hakkında tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz? Halbuki Allah her şeyi bilir, ama siz bilemezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Bekir Sadak)
Siz, hadi bilginiz olan sey uzerinde tartisanlarsiniz. Ama bilginiz olmayan sey hakkinda nicin tartisirsiniz. Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Celal Yıldırım)
İşte siz böylesiniz; haydi bilginiz olan şey hakkında tartışıp durunuz, ama bilmediğiniz şey hakkında niye tartışırsınız ?! Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Cemal Külünkoğlu)
İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilgi sahibi olduğunuz şey (kitabınızda olan son peygamberine ait özellikler) hakkında tartıştınız. Ya hiç bir bilginiz olmayan şey (İbrahim'in dini) hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysaki (her şeyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Diyanet Vakfi)
İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa ki Allah, her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Edip Yüksel)
Bilgi sahibi olduğunuz konularda tartışıp duruyorsunuz! Peki hakkında hiç bir bilgiye sahip olamadığınız bir konuda nasıl tartışabiliyorsunuz? Siz bilmeyebilirsiniz; ama ALLAH bilir.
Âl-iİmrân / 66 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
İşte siz öylesiniz, haydi biraz bilginiz olan şeyde münakaşa etdiniz, ya hiç bir ilminiz olmıyan şeyde niçin münakaşa edersiniz? Halbuki Allah bilir siz bilmiyorsunuz
Âl-iİmrân / 66 - (Gültekin Onan)
İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Tanrı bilir, sizler bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Harun Yıldırım)
İşte siz böylesiniz! Hadi bildiğiniz konuda tartıştınız; hiçbir bilginiz olmayan bir şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir; siz ise bilmezsiniz...
Âl-iİmrân / 66 - (Hasan Basri Çantay)
İşte sizler onlarsınız ki hakkında (biraz) bilginiz olan şeyde (haydi) çekişdiniz (diyelim, ya) hiç bilgi (niz) olmayanlar hakkında haalâ neye çekişib duruyorsunuz? Halbuki (her şey'i) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Hayrat Neşriyat)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, (haydi) hakkında (biraz) bilgi sâhibi olduğunuz şeyde(Mûsâ ve Îsâ mes’elesinde) tartıştınız; fakat hakkında hiç bilgi sâhibi olmadığınız şeyde(İbrâhîm mes’elesinde) niçin tartışıyorsunuz? Hâlbuki (onun gerçek mâhiyetini) Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (İbni Kesir)
Siz, hadi bilginiz olan şey üzerine münakaşa eden kimselersiniz. Ya bilginiz olmayan şey üzerine niçin münakaşa ediyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Kadri Çelik)
Siz hadi bilginiz olan şey üzerinde tartıştınız. Ama bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışırsınız? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Muhammed Esed)
Siz, bilginiz olan şeyler hakkında tartışırdınız, ama hiç bilmediğiniz şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Halbuki Allah (onu) bilir, ama siz bilmezsiniz:
Âl-iİmrân / 66 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
İşte siz o kimselersiniz ki, sizin için kendisine dair bilgi bulunan şeyde mücadelede bulundunuz. Artık sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında ne için mücadelede bulunuyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ömer Öngüt)
Hadi siz bilginiz olan şey hakkında tartışıyorsunuz. Fakat bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Şaban Piriş)
İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilgi sahibi olduğunuz şey (kitabınızda olan son peygamberine ait özellikler) hakkında tartıştınız. Ya hiç bir bilginiz olmayan şey (İbrahim'in dini) hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysaki (her şeyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Sadık Türkmen)
Işte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Seyyid Kutub)
Diyelim ki, hakkında bilgi sahibi olduğunuz İsa konusu üzerinde tartıştınız. Peki hiç bilmediğiniz bir konu üzerinde ne diye tartışıyorsunuz? Allah bilir fakat siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Suat Yıldırım)
Haydi diyelim ki az çok bildiğiniz konularda tartışıyorsunuz. Peki ne diye hakkında bilginiz olmayan hususlarda tartışıyorsunuz! Halbuki işin doğrusunu Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Süleyman Ateş)
Haydi siz, biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allâh bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Tefhim-ul Kuran)
İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hakkında hiç bilginiz olmayan şey konusunda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Ümit Şimşek)
Siz ki, bir parça bilginiz olan konuda tartıştınız diyelim; hiçbir bilginiz olmayan şey hakkında nasıl oluyor da tartışmaya giriyorsunuz? Herşeyi Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İşte siz böyle insanlarsınız! Hakkında biraz bilginiz olan şeyde çekişmeye girdiniz. Peki, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyde neden tartışmaya giriyorsunuz? Allah bilir ama siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (İskender Ali Mihr)
İşte siz busunuz. Kendisine dair ilminiz olmayan bir şey hakkında tartıştınız. Artık bilginiz olmayan bir şey hakkında siz niçin tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir ve siz bilmezsiniz.
Âl-iİmrân / 66 - (İlyas Yorulmaz)
Siz öyle kimselersiniz ki, hadi! Hakkında bilginiz olan konularda tartıştınız. Ama! Niçin bilginiz olmayan konularda tartışıp duruyorsunuz? Allah bilir, ama siz bilemezsiniz.
مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
Okunuşu: Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Âl-iİmrân / 67 - (Diyanet İşleri)
İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Abdullah Parlıyan)
İbrahim, ne bir Yahudi, ne de Hıristiyan idi, ama kendini Allah'a teslim ederek, her türlü batıldan yüz çevirmiş biriydi. Allah'la birlikte başka şeylerin ilahlığını tanıyanlardan da değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Adem Uğur)
İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Ahmed Hulusi)
İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. . . Fakat o tanrıya (dışsal ötesinde bir ilâha) inanmayan (hanîf), yalnızca Allâh'ın var olduğunun idrakında olarak O'na teslim olmuş (varlığında Allâh'ın mutlak tasarrufu olan) idi. Anlayışında şirk yoktu!. .
Âl-iİmrân / 67 - (Ahmet Tekin)
İbrahim ne yahudi, ne hristiyandı. Fakat hakka ve tevhide yönelen İslâm’ı yaşayan bir müslümandı. Hiçbir zaman ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, gizli şirki yaşayan, başka otoriteler de kabul eden müşriklerden olmadı.
Âl-iİmrân / 67 - (Ali Ünal)
İbrahim, Yahudi de değildi, Hıristiyan da değildi; selim bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancıyla Hak’ka yönelmiş bir Müslüman’dı O. Asla müşriklerden olmadı.
Âl-iİmrân / 67 - (Bayraktar Bayraklı)
İbrâhim, ne bir Yahûdi, ne de bir Hıristiyan idi; ama kendini Allah'a teslim ederek her türlü bâtıldan yüz çevirmiş bir Müslümandı. Müşriklerden de değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Hayrat Neşriyat)
İbrâhîm, ne bir yahudi ne de bir hristiyandı; fakat (o, Allah’a) teslim olmuş bir Hanîf (hakka yönelmiş bir mü’min) idi. Ve (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (İbni Kesir)
İbrahim; ne Yahudi, ne de Hristiyan idi. Fakat o, Allah'ı bir tanıyan, gerçek bir müslüman idi. Ve müşriklerden değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Kadri Çelik)
İbrahim, ne Yahudi ve ne de Hıristiyan idi; ama Allah'ı bir tanıyan ve (Allah'a) teslim olan biriydi ve şirk koşanlardan değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Muhammed Esed)
İbrahim, ne bir "Yahudi", ne de "Hristiyan" idi, ama kendini Allah'a teslim ederek her türlü batıldan yüz çevirmiş biriydi; ve O'ndan başka bir şeye ilahlık yakıştıranlardan değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Ömer Öngüt)
İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı. Fakat o Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Sadık Türkmen)
Ibrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. Fakat o, Hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (Suat Yıldırım)
İşte bu konudaki gerçek şudur: İbrâhim Yahudi de değildi, Hıristiyan da değildi, Lâkin o batıl dinlerden uzaklaşmış, tertemiz halis bir Müslüman idi, Ve asla müşriklerden olmamıştı.
Âl-iİmrân / 67 - (Ümit Şimşek)
İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. O bütün bâtıl inanışlardan uzak, dosdoğru bir Müslümandı ve asla müşriklerden değildi.
Âl-iİmrân / 67 - (İskender Ali Mihr)
Hz. İbrâhîm, yahudi veya nasrani olmadı. Fakat hanif (Allah’ın tek oluşuna, ölmeden önce ruhun O’na ulaştırılmasının ve Allah’a teslim olmanın farz olduğuna inanan), (Allah’a teslim olmuş) bir müslümandı. Ve o müşriklerden olmadı.
إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَاللّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ
Okunuşu: İnne evlen nâsi bi ibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu vellezîne âmenû vallâhu veliyyul mu’minîn(mu’minîne).
Âl-iİmrân / 68 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz, insanların İbrahim’e en yakın olanı, elbette ona uyanlar, bir de bu peygamber (Muhammed) ve mü’minlerdir. Allah da mü’minlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Abdullah Parlıyan)
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, O'na uyanlar, şu peygamber ve O'na iman edenlerdir. Allah ta, mü'minlerin en yakın dostu ve her türlü işlerini düzeltip yürütendir.
Âl-iİmrân / 68 - (Adem Uğur)
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (ona) iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Ahmed Hulusi)
Gerçekte İbrahim'deki hakikate en yakın olanlar; Onun anlayışı üzere yürüyenler, bu Nebi (Hz. Muhammed) ve Ona iman edenleridir. Allâh iman edenlerin Veliyy'idir.
Âl-iİmrân / 68 - (Ahmet Tekin)
İnsanların İbrahim’e en yakın olanları, ona, onun sünnetine tâbi olanlardır, şu peygamber Muhammed’dir, bir de iman edenlerdir. Allah mü’minlerin velisi, koruyucusu, emrinde oldukları otoritedir.
Âl-iİmrân / 68 - (Ahmet Varol)
Şüphesiz insanların İbrahim'e en yakın olanları ona uyanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah da iman edenlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Ali Bulaç)
Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir.
Âl-iİmrân / 68 - (Ali Fikri Yavuz)
Gerekten İbrahim Aleyhisselâm’a insanların en yakını, zamanında ona bağlı olanlarla şu Peygamber (Hazreti Muhammed Aleyhisselâm) ve ona iman edenlerdir (müminlerdir). Allah müminlerin yardımcısıdır.
Âl-iİmrân / 68 - (Ali Ünal)
Dolayısıyla, insanlar içinde İbrahim’e en lâyık ve en yakın olanlar, (misyonunun devamı sürecince) O’na tâbi olanlarla, şu (şanı çok yüce) Peygamber ve (beraberinde bulunan) iman edenlerdir. Allah, bütün mü’minlerin velîsi, (koruyucusu, yâr ve yardımcısı)dır.
Âl-iİmrân / 68 - (Celal Yıldırım)
Doğrusu insanların İbrahim'e en yakını" (O'nun çağında) O'na (inanıp) uyanlarla şu Peygamber (Muhammed) ve (O'na) imân edenlerdir. Allah imân edenlerin en yakın dostu ve işlerini düzeltip yürüteni, sahibidir.
Âl-iİmrân / 68 - (Cemal Külünkoğlu)
Gerçekten insanların İbrahim'e en yakın olanı elbette (zamanında) ona uymuş olanlar ile şu peygamber (Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah inananların dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Edip Yüksel)
İnsanların İbrahim'e en yakın olanları, onu izleyenler, bu peygamber ve inananlardır. ALLAH inananların egemeni ve dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Hasan Basri Çantay)
Hakıykat, İbrâhîme insanların en yakıyni, her halde (zamanında) ona tâbi olanlarla şu Peygamber ve (şu) îman edenlerdir. Allah, o îman edenlerin yâri (yardımcısı) dır.
Âl-iİmrân / 68 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz ki İbrâhîm’e insanların en yakını, elbette ona tâbi' olanlar ile bu peygamber(Muhammed) ve (ona) îmân edenlerdir. Allah ise, mü’minlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (İbni Kesir)
Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar; o'na uyanlar, peygamber ve iman edenler. Ve o, müşriklerden de değildi. Ve Allah mü'minlerin velisidir.
Âl-iİmrân / 68 - (Kadri Çelik)
Doğrusu İbrahim'e en yakın olanlar; ona uyanlar, (hakeza) bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah iman edenlerin velisidir.
Âl-iİmrân / 68 - (Muhammed Esed)
Gerçekte İbrahim'e en yakın olanlar, muhakkak ki -bu Peygamber'in ve (o'na) inanan herkesin yaptığı gibi- o'na tabi olanlardır; Allah da inananlara yakındır.
Âl-iİmrân / 68 - (Mustafa İslamoğlu)
Gerçekte İbrahim'e en yakın olanlar ona uyanlardır; yani, işte bu peygamber ve iman edenlerdir: şu da var ki Allah inananların tümüne yakındır.
Âl-iİmrân / 68 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Şüphe yok ki, İbrahim'e nâsın en yakını, O'na tâbi olmuş olanlardır. Ve bu Peygamberdir ve imân eden kimselerdir. Allah Teâlâ ise mü'minlerin velîsidir.
Âl-iİmrân / 68 - (Ömer Öngüt)
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ile, bu peygamber (Muhammed) ve müminlerdir. Allah müminlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Sadık Türkmen)
Şüphesiz insanların İbrahim’e en yakın olanı, elbette ona uyanlar, bir de bu peygamber (Muhammed) ve müminlerdir. Allah da müminlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Seyyid Kutub)
Gerçekten İbrahim'e en yakın insanlar O'na uymuş olanlar ile bu peygamber ile O'na inananlardır. Allah müminlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Suat Yıldırım)
İnsanlar içinde İbrâhim’e en yakın olanlar, ona tâbi olanlar, bu Peygamber ve bu Peygambere iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (Ümit Şimşek)
İnsanlardan İbrahim'e en yakın olanlar ise, ona uyanlar ile şu Peygamber ve ona iman edenlerdir. Allah da mü'minlerin dostu ve yardımcısıdır.
Âl-iİmrân / 68 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Şu bir gerçek ki, insanların İbrahim'e gönülce en yakın olanları, elbette ona uyanlar, bu peygamber, bir de iman sahipleridir. Allah, müminlerin Velî'sidir.
Âl-iİmrân / 68 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Hz.İbrâhîm’e insanların en yakın olanı elbette ona tâbî olanlar ve bu peygamber (Hz. Muhammed) ve âmenû olanlardır (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir). Ve Allah, mü’minlerin dostudur.
Âl-iİmrân / 68 - (İlyas Yorulmaz)
İbrahim’e insanlardan en yakın olan, (İbrahim zamanında yaşayıp) o na tabi olanlar, işte bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah inananların koruyucusudur.
وَدَّت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
Okunuşu: Veddet tâifetun min ehlil kitâbi lev yudillûnekum ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Âl-iİmrân / 69 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kitap ehlinin bir bölüğü, yolunuzu sapıtmak ister. Halbuki sizi değil, ancak kendilerini yoldan çıkarırlar, kendileri sapıklığa düşerler de farkında değillerdir.
Âl-iİmrân / 69 - (Abdullah Parlıyan)
Bize de kitap verildi diyenlerden bazıları, sizi saptırmak isterler. Ama onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar, üstelik bunun farkında da değiller.
Âl-iİmrân / 69 - (Adem Uğur)
Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Ahmed Hulusi)
Kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlardan bir grup sizi saptırmayı arzuladılar; oysa onlar kendilerinden başkasını saptırmazlar. Ama bunu idrak edemiyorlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Ahmet Tekin)
Ehl-i kitaptan bir kısmı ne yapıp edip sizin, hak yoldan uzaklaşıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihinizin önünü açmak istediler. Kendilerinden, birbirlerinden başkasının, hak yoldan uzaklaşıp dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerinin önünü açamadılar. Bunun bile farkında değiller.
Âl-iİmrân / 69 - (Ahmet Varol)
Kitap ehlinden bir topluluk sizi saptırmayı arzuladı. Oysa onlar sadece kendilerini saptırıyorlar da bunun farkında değiller.
Âl-iİmrân / 69 - (Ali Bulaç)
Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp saptırırlar da şuuruna varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Ali Fikri Yavuz)
Yahudi’lerden bir topluluk, sizi şaşırtıp dinlerine çevirmek istediler. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını şaşırtıp saptıramazlar. Bunun farkında bile değillerdir.
Âl-iİmrân / 69 - (Ali Ünal)
Kitap Ehli’nden bir grup arzu eder ki, keşke sizi saptırabilseler! (Tabiî ki, kursaklarında kalacak bir arzudur bu! Çünkü) onlar sadece kendilerini saptırmaktadırlar ama, farkında değillerdir.
Âl-iİmrân / 69 - (Diyanet Vakfi)
Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Gültekin Onan)
Kitap ehlinden bir grup sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp saptırırlar da şuuruna varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Hayrat Neşriyat)
Ehl-i kitabdan bir tâife arzu ettiler ki, keşke sizi dalâlete düşürseler! Hâlbuki sâdece kendilerini dalâlete düşürürler de farkına varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (İbni Kesir)
Ehl-i Kitab'tan bir taife; sizi şaşırtmak istediler. Halbuki onlar; kendilerinden başkasını şaşırtmazlar da farkına varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Muhammed Esed)
Geçmiş vahyin izleyicilerinden bazıları sizi saptırmak isterler: Ama onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar; üstelik bunu fark etmezler de.
Âl-iİmrân / 69 - (Mustafa İslamoğlu)
Önceki vahiylerin takipçilerinden kimileri sizi aldatmak isterler; fakat onlar kendilerinden başkasını aldatmış olmazlar, üstelik bunun farkına da varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ehl-i kitaptan bir tâife, arzu etmiştir ki, sizleri idlâl etsinler. Halbuki, onlar kendi nefislerinden başkasını idlâl edemezler. Ve farkına varamazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Şaban Piriş)
Kitap ehlinden bir kısmı sizi yoldan çıkarmak isterler, fakat yalnızca kendilerini yoldan çıkarırlar da bunun farkına varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Seyyid Kutub)
Kitap ehlinden bir grup, sizi yoldan çıkarma sevdasına kapıldı. Oysa onlar sadece kendilerini yoldan çıkarırlar, ama bunun farkında değildirler.
Âl-iİmrân / 69 - (Suat Yıldırım)
Ehl-i kitaptan bir kısmı, sizi inancınızdan saptırmak istedi. Halbuki onlar sadece kendilerini saptırırlar da bunun farkına bile varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Tefhim-ul Kuran)
Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp saptırırlar da şuuruna varmazlar.
Âl-iİmrân / 69 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kitap ehlinden bir zümre, sizi bir saptırabilseler diye arzu ettiler. Oysaki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar. Ama bunu fark etmiyorlar.
Âl-iİmrân / 69 - (İlyas Yorulmaz)
Kitap ehlinden bir bölümü isterler ki sizi dininizden saptırsınlar. Onlar ancak kendi kendilerini saptırırlar, fakat bunu bilmezler.
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ
Okunuşu: Yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi ve entum teşhedûn(teşhedûne).
Âl-iİmrân / 70 - (Ahmet Tekin)
Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, kitaplarınızda doğruyu gördüğünüz halde, niçin Allah’ın âyetlerini, Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmenizi gerektiren bilgileri, Kur’ân’ın hak kitap ve Muhammed’in hak peygamber olduğunu inkâr ediyorsunuz?
Âl-iİmrân / 70 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey ehli kitap (Hristiyan ve Yahudi’ler!) İncil ve Tevrat’ta Peygamberin vasfını görüp bilirken niçin Kur’ân’ı ve Peygamberi inkâr ediyorsunuz?
Âl-iİmrân / 70 - (Ali Ünal)
Ey Kitap Ehli! (Yanınızdaki kitaplarda) doğruluğuna şahit olup dururken bile bile ne diye Allah’ın âyetlerini gizliyor ve inkâr cihetine gidiyorsunuz?
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
Okunuşu: Ya ehlel kitâbi lime telbisûnel hakka bil bâtılı ve tektumûnel hakka ve entum ta’lemûn(ta’lemûne).
Âl-iİmrân / 71 - (Ahmet Tekin)
Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, niçin gerekçeli, hikmete dayalı gelen hak kitaba bâtılı karıştırıyor, hakkı bâtıla âlet ediyor, bile bile hakikati, Muhammed’in hak Peygamber olduğu gerçeğini, ilâhî hükümleri gizliyorsunuz?
Âl-iİmrân / 71 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey kitaplılar (Hristiyanlar ve Yahudiler) Niçin hakkı bâtıl ile karıştırıp örtüyor ve (Muhammed Aleyhisselâmın hak peygamber olduğunu bildiğiniz halde) gerçeği gizliyorsunuz?
وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Okunuşu: Ve kâlet tâifetun min ehlil kitâbi âminû billezî unzile alellezîne âmenû vechen nehâri vekfurû âhirahu leallehum yerciûn(yerciûne).
Âl-iİmrân / 72 - (Diyanet İşleri)
Kitap ehlinden bir grup, “Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler” dedi.
Âl-iİmrân / 72 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kitap ehlinin bir bölüğü de dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün inanın, akşam üstü inanmayın, kâfir olun, belki iman edenler de inançlarından dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Abdullah Parlıyan)
Bize de kitap verildi diyenlerden bazısı birbirlerine şöyle der: “Muhammed'e indirilene inananlara günün başında inandığınızı söyleyin, daha sonra geleni inkâr edin ki, belki o mü'minler dinlerinden dönerler.”
Âl-iİmrân / 72 - (Adem Uğur)
Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: "Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Ahmed Hulusi)
Kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlardan bir grup şöyle dediler: "Şu iman edenlerin yanına sabah varıp, 'inzâl edilenlere iman ettik' deyin. Günün sonunda da (düşündük olmaz böyle şey diyerek) inkâr edin. Böylece belki onlar da (size uyup) dönerler. "
Âl-iİmrân / 72 - (Ahmet Tekin)
Ehl-i kitaptan bir grup:'İman edenlere indirilene, Kur’ân’a, günün başlangıcında sözde iman edin, günün sonunda da inkâr edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler.' dediler.
Âl-iİmrân / 72 - (Ahmet Varol)
Kitap ehlinden bir topluluk dedi ki: 'İman edenlere indirilen şeylere günün başında inanın ve sonunda inkar edin; belki dönerler.' [12]
Âl-iİmrân / 72 - (Ali Bulaç)
Kitap Ehlinden bir bölümü, dedi ki: "İman edenlere inene gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise inkar edin. Belki onlar da dönerler."
Âl-iİmrân / 72 - (Ali Fikri Yavuz)
Yahudîlerden bir topluluk diğerlerine şöyle dedi: “- Müminlere indirilen Kur’ân’a, gündüzün evvelinde inanın ve sonunda inkâr edin (ki müminler şüpheye düşer de) olur ki, dinlerinden dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Ali Ünal)
Kitap Ehli’nden bir grup da (birbirlerine) şöyle demektedir: “Şu iman edenlere indirilene günün ilk bölümünde inanmış görünüverin; günün sonunda ise onu inkâr edin: belki böylece dinlerinden şüpheye düşüp, önceki hallerine ve inançlarına geri dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Bekir Sadak)
(72-73) Kitab ehlinden bir takimi soyle dedi: «Inananlara indirilene gunun basinda inanin, sonunda inkar edin ki, belki donerler ve dininize uyanlardan baskasina inanmayin". De ki: «Dogru yol Allah'in yoludur". Ve yine baskasina da verildigine veya Rabbinizin katinda Muslumanlarin karsi delil getirip sizi alt edecegine inanmayin» derler. De ki: «Dogrusu bol nimet Allah'in elindedir, onu diledigine verir. Allah'in fazli her seyi kaplar, O her seyi bilir".
Âl-iİmrân / 72 - (Celal Yıldırım)
Kitap Ehlinden bir topluluk, (ayak takımlarına) dediler ki: Şuna (Muhammed'e) inananlara indirilene günün evvelinde inanın, günün sonunda inkâr edin ; ola ki (dinlerinden) dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Cemal Külünkoğlu)
Kitap ehlinden bir grup (kendilerinden olan diğerlerine) dediler ki: “İman edenlere indirilen Kur'an'a günün evvelinde inanın, günün sonunda (bir bahane uydurarak) inkâr edin. Olur ki (şüpheye düşerler de) onlar da (dinlerinden) dönerler.”
Âl-iİmrân / 72 - (Diyanet İşleri (eski))
(72-73) Kitap ehlinden bir takımı şöyle dedi: 'İnananlara indirilene günün başında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerler ve dininize uyanlardan başkasına inanmayın'. De ki: 'Doğru yol Allah'ın yoludur'. Ve yine başkasına da verildiğine veya Rabbinizin katında Müslümanların karşı delil getirip sizi alt edeceğine inanmayın, derler. De ki: 'Doğrusu bol nimet Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın fazlı her şeyi kaplar, O her şeyi bilir'.
Âl-iİmrân / 72 - (Diyanet Vakfi)
Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi: «Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Edip Yüksel)
Kitap halkından bir grup dedi ki: 'İnananlara indirilmiş olana gündüzün başında inanın ve sonunda inkar edin. Böylece belki dinlerinden dönerler.'
Âl-iİmrân / 72 - (Gültekin Onan)
Kitap ehlinden bir bölümü dedi ki: "İnananlara inene gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise küfredin. Belki onlar da dönerler."
Âl-iİmrân / 72 - (Hasan Basri Çantay)
Kitablılardan bir güruh (şöyle) dedi: «Kendilerine indirilen (Kur'ân-ı kerîm) e îman edenlere gündüzün evvelinde inanın, âhirinde küfr (-ü inkâr) edin. Olur ki (mü'minler dînlerinden) dönerler»!.
Âl-iİmrân / 72 - (Hayrat Neşriyat)
Ehl-i kitabdan bir tâife de şöyle dedi: 'Îmân edenlere indirilmiş olan (Kur’ân’)a günün evvelinde (sabahleyin yalandan) îmân edin, sonunda (akşam üstü) de inkâr edin; umulur ki (dinlerinden) dönerler.'
Âl-iİmrân / 72 - (İbni Kesir)
Ehl-i Kitab'tan bir güruh şöyle dedi: Varın o mü'minlere indirilenlere güpegündüz iman edin. Sonunda da dönüp küfredin. Belki onlar da dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Kadri Çelik)
Kitab ehlinden bir takımı şöyle dedi: “İman edenlere indirilene günün başında iman edin, sonunda ise inkâr edin; umulur ki onlar (şekke düşüp gerisin geriye) dönerler.”
Âl-iİmrân / 72 - (Muhammed Esed)
Geçmiş vahyin izleyicilerinden bazısı (birbirlerine) şöyle der: "(Muhammed'e) inananlara günün başında vahyedilene inandığınızı söyleyin, daha sonra geleni ise inkar edin ki (inançlarından) belki geri dönerler;
Âl-iİmrân / 72 - (Mustafa İslamoğlu)
Önceki vahyin mensuplarından bir gurup dedi ki: "İman edenlere indirilen vahye günün başında inandığınızı söyleyin, o günün sonunda inkar edin; bu sayede belki (imanlarından) dönerler;
Âl-iİmrân / 72 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ehl-i kitaptan bir gürûh dedi ki: «Mü'minlere indirilmiş olana sabahleyin imân ediniz, akşamleyin de onu inkâr eyleyiniz. Olabilir ki dönüverirler.»
Âl-iİmrân / 72 - (Ömer Öngüt)
Ehl-i kitaptan bir tâife dedi ki: “İman edenlere indirilene günün başında inanın, sonunda da inkâr edin. Olur ki dönerler. ”
Âl-iİmrân / 72 - (Sadık Türkmen)
Kitap ehlinden bir grup; “Müminlere indirilene; günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler” dedi.
Âl-iİmrân / 72 - (Seyyid Kutub)
Kitap ehlinden bir grup dedi ki; 'müminlere indirilen mesaja günün başlangıcında inanınız, fakat günün sonunda onu reddediniz, böylece belki onlar da inançlarından dönerler.
Âl-iİmrân / 72 - (Suat Yıldırım)
(72-73) Ehl-i kitaptan bir güruh birbirlerine, şöyle dediler: "Şu Müslümanlara indirilen kitaba günün başlangıcında (zahiren) iman edin, sonunda da inkâr edin, olur ki onlar da şüpheye düşüp dinlerinden dönerler. Ve bir de kendi dininize tâbi olandan başkasına sakın ha güvenmeyin!" Ey Resulüm, de ki: "Doğru yol, Allah’ın yoludur," Yine onlar kendi aralarında: "Size verilen vahyin, başkalarına da verildiğine veya Rabbinizin huzurunda Müslümanların karşı delil getirip sizi mağlup edeceklerine inanmayın!" derler. De ki: "Lütuf Allah’ın elindedir, dilediğine ihsan eder. Allah vâsi ve alîmdir (lütfu boldur, her şeyi hakkıyla bilir).
Âl-iİmrân / 72 - (Süleyman Ateş)
Kitap ehlinden bir grup dedi ki: "İnananlara indirilmiş olana, günün önünde inanın, sonunda inkâr edin; belki (size bakarak onlar da) dönerler;"
Âl-iİmrân / 72 - (Tefhim-ul Kuran)
Kitap Ehlinden bir bölümü, dedi ki: «İman edenlerin üzerine inene, gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde ise inkâr edin. Belki onlar da dönerler.»
Âl-iİmrân / 72 - (Ümit Şimşek)
Kitap Ehlinden bir güruh da birbirine şöyle dedi: 'İman edenlere indirilmiş olan kitaba sabah iman edip akşam vakti onu inkâr edin ki, onlar da dönsünler.
Âl-iİmrân / 72 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ehlikitap'tan bir zümre şöyle dedi: "Şu iman edenlere indirilene günün başlangıcında inanın, günün sonunda karşı çıkın. Belki onları döndürebilirsiniz;
Âl-iİmrân / 72 - (İskender Ali Mihr)
Kitap ehlinden bir grup (diğerlerine): “Âmenû olanlara indirilmiş olana, gündüz îmân edin, ve (günün) sonunda (akşamleyin) inkâr edin. Umulur ki böylece onlar (dînlerinden) dönerler.” dediler.
Âl-iİmrân / 72 - (İlyas Yorulmaz)
Kitap ehlinden bir gurup dedi ki “İman edenlere indirilen (kitab)a gündüzleri iman edin, günün sonunda da inkar edin ki, belki onlar (dinlerinden) dönerler. ”
وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللّهِ أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
Okunuşu: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Âl-iİmrân / 73 - (Diyanet İşleri)
“Sizin dininize uyandan başkasına inanmayın” (dediler). De ki: “Şüphesiz hidayet, Allah’ın hidayetidir. Birine, size verilenin benzerinin verilmesinden veya Rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getireceklerinden ötürü mü (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Lütuf Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”
Âl-iİmrân / 73 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve dininize uyan kişiden başkasına inanmayın. De ki: Doğru yol, ancak Allah yoludur. Size verilenin başkalarına da verildiğine ve onların, Rabbiniz katında deliller göstererek sizinle tartışacaklarına inanmayın dediler mi de, de ki: Lütuf ve ihsân ancak Allah'ın elindedir, dilediğine lütfeder ve Allah'ın lütfü boldur ve her şeyi bilir o.
Âl-iİmrân / 73 - (Adem Uğur)
Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın. " (Resûlüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) "Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın)." De ki: Lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.
Âl-iİmrân / 73 - (Ahmed Hulusi)
"Dininize tâbi olmayana inanmayın!" De ki: "Hidâyet, Allâh hidâyetidir (hakikatiniz olan Allâh Esmâ'sının hidâyeti esastır). Size verilenin bir benzeri de başka birine veriliyor diye ya da (verilenle) Rabbinizin huzurunda size galip gelecekler diye mi muhalefetiniz?" De ki: "Muhakkak ki fazl Allâh elindedir, onu dilediğine verir. Allâh Vasi'dir, Aliym'dir. "
Âl-iİmrân / 73 - (Ahmet Tekin)
'Sizin dininize, medeniyetinize tâbi olandan başkasına güvenmeyin, boyun eğmeyin' dediler. Sen de:'Tek doğru ve hak din, Allah’tan gelen, Allah’ın hidayet rehberiyle öğrettiği dindir.Ey ehl-i kitap, size verilenin benzeri herhangi bir kimseye, Muhammed’e veriliyor diye mi karşı çıkıyorsunuz yahut müslümanlar Rabbinizin huzurunda size karşı deliller getirecek diye mi böyle davranıyorsunuz?' de. Yine sen:'Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, O’nun kudretindedir. O lütfunu, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir.' de.
Âl-iİmrân / 73 - (Ahmet Varol)
'Sizin dininize uyandan başkasına inanmayın.' De ki: 'Gerçek hidayet Allah'ın hidayetidir. Bir kimseye size verilmiş olanın benzerinin verilmesinden dolayı ve onların Rabbinizin katında aleyhinize deliller getireceği endişesiyle mi (böyle yollara başvurma gereği duyuyorsunuz)!' De ki: 'Lütuf Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah geniş lütfu olandır ve ilim sahibidir.'
Âl-iİmrân / 73 - (Ali Bulaç)
"Ve sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin." De ki: "Şüphesiz doğru yol Allah'ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (İslam peygamberine) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telaşınız?) De ki: "Şüphesiz 'lutuf ve ihsan (fazl)' Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir."
Âl-iİmrân / 73 - (Ali Fikri Yavuz)
Ve kendi dininize bağlı olanlardan başkasına inanmayın: (Ey Rasûlüm onlara) de ki, doğru yol Allah’ın yoludur, İslâm dinidir; -ve size verilen kitabın benzeri, hiç kimseye verilmediğine, yahut müminlerin Rabbiniz huzurunda size üstün geleceklerine iman etmeyin.” De ki: Doğrusu fazilet ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediği kimseye verir ve Allah rahmeti bol olandır, her şeyi hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 73 - (Bekir Sadak)
(72-73) Kitab ehlinden bir takimi soyle dedi: «Inananlara indirilene gunun basinda inanin, sonunda inkar edin ki, belki donerler ve dininize uyanlardan baskasina inanmayin". De ki: «Dogru yol Allah'in yoludur". Ve yine baskasina da verildigine veya Rabbinizin katinda Muslumanlarin karsi delil getirip sizi alt edecegine inanmayin» derler. De ki: «Dogrusu bol nimet Allah'in elindedir, onu diledigine verir. Allah'in fazli her seyi kaplar, O her seyi bilir".
Âl-iİmrân / 73 - (Celal Yıldırım)
Ve bir de kendi dininize uyandan başkasına (sakın ha) inanmayın. De ki: Elbette doğru yol, hakkın beyânı Allah yoludur. Ve (yine onlar dediler ki): «Size verilenin bir benzeri başka birine verildiğine veya (Muhammed'e inananların) size Rabblniz katından delil getirip (üstünlük) sağlayacağına inanmayın. (Çünkü siz Allah'ın has kulları ve yegâne sevgililerisiniz).» De ki: Üstünlük, şerefli kılmak, fazilete eriştirmek Allah'ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah geniş ölçüde veren ve her şeyi yeterince bilendir.
Âl-iİmrân / 73 - (Diyanet İşleri (eski))
(72-73) Kitap ehlinden bir takımı şöyle dedi: 'İnananlara indirilene günün başında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerler ve dininize uyanlardan başkasına inanmayın'. De ki: 'Doğru yol Allah'ın yoludur'. Ve yine başkasına da verildiğine veya Rabbinizin katında Müslümanların karşı delil getirip sizi alt edeceğine inanmayın, derler. De ki: 'Doğrusu bol nimet Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın fazlı her şeyi kaplar, O her şeyi bilir'.
Âl-iİmrân / 73 - (Diyanet Vakfi)
Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.» (Resûlüm!) De ki: Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Yine (onlar, kendi aralarında şöyle dediler:) «Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın).» De ki: Lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.
Âl-iİmrân / 73 - (Edip Yüksel)
'Sizin dininize uyandan başkasına uymayın.' Sen de onlara, 'Hidayet ALLAH'ın hidayetidir,' de. 'Size verilenin benzerininin bir başkasına verildiğine de inanmayın; yoksa Rabbiniz hakkında sizinle tartışma hakkı kazanırlar,' derlerse, 'Lütuf ALLAH'ın elindedir, dilediğine verir,' de. ALLAH Cömerttir, Bilendir.
Âl-iİmrân / 73 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ve kendi dininize tabi' olanlardan başkasına eman vermeyin. De ki: Her halde hidayet Allah hidayeti, size verilen gibisi birine veriliyor veya rabbınızın huzurunda size galebe edecekler diye mi bu? De ki: Doğrusu fazıl Allahın elindedir, onu dilediğine verir, ve Allah vâsi'dir, alîmdir
Âl-iİmrân / 73 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ve kendi dininize uyanlardan başkasına aman vermeyin.» De ki: «Muhakkak doğru yol, Allah'ın yoludur, size verilen gibisi başka birine veriliyor veya Rabbinizin katında size üstün gelecek diye midir bu?» De ki: «Doğrusu nimet Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir ve Allah, nimeti bol olan, herşeyi bilendir.»
Âl-iİmrân / 73 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Ve kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın» (dediler). De ki: «Şüphesiz doğru yol, Allah'ın yoludur». (Onlar kendi aralarında): «Size verilenin benzerinin hiçbir kimseye verilmiş olduğuna, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getireceklerine» (de inanmayın dediler). De ki: «Lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olan, her şeyi hakkıyla bilendir».
Âl-iİmrân / 73 - (Gültekin Onan)
"Ve sizin dininize uyanlardan başkasına güvenmeyin / inanmayın (la tüminu)." De ki: "Şüphesiz doğru yol Tanrı'nın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (islam peygamberine) veriliyor ya da rabbinizin katında onlar (müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar diye mi (bu telaşınız?) De ki: "Şüphesiz fazl Tanrı'nın elindedir, onu dilediğine verir. Tanrı (rahmeti) geniş olandır, bilendir".
Âl-iİmrân / 73 - (Hasan Basri Çantay)
«Ve dîninize tâbi olandan başkasına aman vermeyin» (Habîbim onlara) de ki: «Şübhesiz doğru yol Allahın yoludur» (O güruh aralarında da şöyle derler:) «Size verilenin benzeri hiç bir kimseye verilmiş olduğuna, yahud onların (müslümanların) Rabbiniz indinde size karşı deliller, hüccetler getireceklerine (inanmayın)». De ki: «Lûtf-ü inayet muhakkak Allahın elindedir. Onu kime dilerse ona verir. Allah, rahmeti bol olan, her şey'i hakkıyle bilendir».
Âl-iİmrân / 73 - (Hayrat Neşriyat)
Fakat dîninize tâbi' olandan başkasına inanmayın!' (dediler). (Ey Resûlüm!) De ki: 'Şübhesiz hidâyet, Allah’ın hidâyetidir. Size verilenin benzeri, (başka) birine (de) veriliyor veya (kıyâmet günü) Rabbinizin huzûrunda (mü’minler) size karşı delil getirecekler (de galipgelecekler) diye mi (böyle söylüyorsunuz)?' De ki: 'Şübhesiz lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir!' Allah ise, Vâsi' (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.
Âl-iİmrân / 73 - (İbni Kesir)
Kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın. De ki: Doğru yol, Allah'ın yoludur. Derler ki: Size verilen bir benzerinin de birine verildiğini veya Rabbınızın katında size delil gösterecekleri bir şeyi açıklamayın. De ki: Doğrusu lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah Vasi'dir, Alim'dir.
Âl-iİmrân / 73 - (Muhammed Esed)
ama sizin inancınıza uymayan hiç kimseye (gerçekten) inanmayın." De ki: "Tek (gerçek) rehberlik, Allah'ın rehberliğidir; size verilen (vahy)in benzerinin başka birine de verilmesi şeklinde ifa edilen (bir rehberlik)". Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda size muhalefet mi edeceklerdi? De ki: "Lütuf ve ihsan, Allah'ın elindedir; onu dilediğine bağışlar: çünkü Allah (rahmet ve cömertliğinde) sınırsızdır, her şeyi bilendir,
Âl-iİmrân / 73 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız.» De ki: «Şüphe yok hidâyet, Allah'ın hidâyetidir. Size verilen şeyin benzerinin başka bir kimseye verildiğine veya Rabbinizin nezdinde aleyhinize hüccet getireceklerine inanmayın.» De ki: «Fazl, şüphesiz Allah Teâlâ'nın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah Teâlâ, vâsidir, alîmdir.»
Âl-iİmrân / 73 - (Ömer Öngüt)
“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın. ” De ki: “Gerçek hidayet Allah'ın hidayetidir. ” (Onlar kendi aralarında şöyle dediler): “Size verilenin benzerinin bir başkasına verildiğine, veya Rabbinizin katında size karşı onların delil getireceklerine de inanmayın. ” De ki: “Lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir. ”
Âl-iİmrân / 73 - (Şaban Piriş)
Dininize uyanlardan başkasına inanmayın, dediler. De ki: -Doğru yol, sadece Allah'ın gösterdiği yoldur. Size verilen bir başkasına da verildi veya Rabbiniz katında size üstün gelecekler diye mi (telaşlanıyorsunuz)? De ki: -Nimet ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol olan, her şeyi bilendir.
Âl-iİmrân / 73 - (Seyyid Kutub)
Aslında kendi dininize uyanlardan başkasına sakın inanmayınız: De ki; 'Doğru yol yalnız Allah'ın gösterdiği yoldur: Onlar birbirlerine 'Size verilen mesajın benzeri bir başkasına (peygambere) verildiği için ya da söyleyeceklerinizi, Rabbiniz katında size karşı delil olarak kullanırlar diye müslümanların dinlerine inanmayın' derler. De ki; 'Lütuf, Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir ve O her şeyi bilir.'
Âl-iİmrân / 73 - (Suat Yıldırım)
(72-73) Ehl-i kitaptan bir güruh birbirlerine, şöyle dediler: "Şu Müslümanlara indirilen kitaba günün başlangıcında (zahiren) iman edin, sonunda da inkâr edin, olur ki onlar da şüpheye düşüp dinlerinden dönerler. Ve bir de kendi dininize tâbi olandan başkasına sakın ha güvenmeyin!" Ey Resulüm, de ki: "Doğru yol, Allah’ın yoludur," Yine onlar kendi aralarında: "Size verilen vahyin, başkalarına da verildiğine veya Rabbinizin huzurunda Müslümanların karşı delil getirip sizi mağlup edeceklerine inanmayın!" derler. De ki: "Lütuf Allah’ın elindedir, dilediğine ihsan eder. Allah vâsi ve alîmdir (lütfu boldur, her şeyi hakkıyla bilir).
Âl-iİmrân / 73 - (Süleyman Ateş)
"Sizin dininize uyandan başkasına güvenmeyin!" (dediler.) De ki: "Hidâyet Allâh'ın hidâyetidir. Birine, size verilenin benzerinin verilmesinden veya Rabbinizin huzûrunda aleyhinize deliller getireceklerinden ötürü mü (böyle söylüyorsunuz)?, De ki: "Lutuf Allâh'ın elindedir, onu dilediğine verir, Allâh(ın lutfu) geniştir, (O her şeyi) bilendir.
Âl-iİmrân / 73 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ve sizin dininize uyanlardan başkalarına inanıp güvenmeyin.» De ki: «Hiç tartışmasız doğru olan yol Allah'ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (İslâm peygamberine) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telaşınız?) De ki: «Şüphesiz 'lutuf ve ihsan (fazl) ' Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.»
Âl-iİmrân / 73 - (Ümit Şimşek)
'Sizin dininize uyanlardan başkasına da inanmayın.' Sen, 'Doğru yol Allah'ın gösterdiği yoldur' de. Onlar yine birbirlerine der ki: 'Size verilenin benzerinin başka birisine de verileceğine veya Rabbinizin huzurunda onların size karşı delil getireceklerine sakın inanmayın.' De ki: Lütuf Allah'ın elindedir; onu dilediğine bağışlar. Allah'ın lütfu çok geniştir; O herşeyi bilir.
Âl-iİmrân / 73 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Dininize uyandan başkasına inanmayın." Söyle onlara: "Hidâyet, Allah'ın kılavuzlamasıdır. Size verilenin benzeri bir başkasına veriliyor yahut Rabbinizin katında tartışarak size üstün gelecekler diye mi bütün bunlar?" De ki: "Lütuf Allah'ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah Vâsî'dir, varlığı sürekli genişletir; Alîm'dir, herşeyi en iyi şekilde bilir."
Âl-iİmrân / 73 - (İskender Ali Mihr)
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz’in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm’dir (en iyi bilendir).
يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
Okunuşu: Yahtassu bi rahmetihî men yeşâ’(yeşâu), vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Âl-iİmrân / 74 - (Ahmet Tekin)
Allah rahmetini, peygamberliği ve lütfunu, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir, tahsis eder. Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir.
Âl-iİmrân / 74 - (Ali Ünal)
Rahmetini, (bu arada, vahiy ve peygamberliği kullarından) kimi dilerse ona has kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).
وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِن تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُم مَّنْ إِن تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لاَّ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلاَّ مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَآئِمًا ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Okunuşu: Ve min ehlil kitâbi men in te’menhu bi kıntârin yueddihî ileyk(ileyke), ve minhum men in te’menhu bi dînârin lâ yueddihî ileyke illâ mâ dumte aleyhi kâimâ(kâimen), zâlike bi ennehum kâlû leyse aleynâ fîl ummiyyîne sebîl(sebîlun), ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Âl-iİmrân / 75 - (Diyanet İşleri)
"Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere karşı (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kitap ehlinin içinde öylesi vardır ki ona bir kantar altın emânet etsen onu, olduğu gibi öder. Öylesi de vardır ki bir altın emânet etsen ayak direyip ısrar etmedikçe geri vermez. Bu da, okuma-yazma bilmeyenlerin mallarını almada bir vebal yok bize demelerindendir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Abdullah Parlıyan)
Allah bize de kitap verdi diyenlerin hepsi bir değildir. Onlardan öyleleri var ki onlara yüklerle emanet bıraksan, onu sana eksiksiz öder. Yine onlardan öylesi de vardır ki bir ufak altın emanet etsen, başına dikilmedikçe sana geri vermez. Bu da onların “Ümmilere karşı yani anasından doğduğu hal üzere kalmış fıtratı bozulmamış kimselere veya Yahudi olmayan, hesap kitap bilmeyen araplara karşı veya Ümmü'lKurâ denilen Mekkeli'lere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize bir suç yüklenemez” demelerindendir.Böylece onlar Allah'a karşı bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Adem Uğur)
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur" demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Ahmed Hulusi)
Kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlardan öyleleri vardır ki, kantar (dolusu) emanet bıraksan, onu sana aynen iade eder. Öyleleri de vardır ki, tek bir dinar (altın) emanet etsen, tepesine dikilip zorlamadıkça sana geri vermez. Bu onların, "Bize karşı olan ümmîlerin (hakikati bilmeyenlerin) hiçbir hakkı yoktur" diye (düşünmelerinden kaynaklanır). Onlar bile bile Allâh üzerine yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Ahmet Tekin)
Ehl-i kitaptan öyleleri vardır ki, onlara yüklerle altın ve gümüşü emanet bıraksan, onu sana noksansız iade ederler. Yine onların öyleleri vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan tepesine dikilip ısrarla istemedikçe onu sana iâde etmez. Bu da, onların:'Ümmîlere, Mekke ve civarındaki belli kabilelere, okuyup yazması olmayan, hesap bilmeyenlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur' demeleri sebebiyledir. Onlar bile bile Allah adına yalan uyduruyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Ahmet Varol)
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, kendisine bir kantar mal emanet etsen, onu sana geri verir. Ama öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emanet etsen başına dikilip durmadığın sürece onu sana geri vermez. Bu onların: 'Bilgisizlere karşı bizim üzerimizde bir sorumluluk yoktur' demelerinden dolayıdır. Onlar bile bile Allah hakkında yalan söylemektedirler. [13]
Âl-iİmrân / 75 - (Ali Bulaç)
Kitap Ehlinden öylesi vardır ki, bir kantar emanet bıraksan onu sana geri verir; öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, sen, onun tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların "ümmiler (zayıf ve bilgisizler veya Ehl-i Kitap olmayanlar) konusunda üzerinizde bir yol (sorumluluk) yoktur" demiş olmalarındandır. Oysa kendileri (gerçeği) bildikleri halde Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Ali Fikri Yavuz)
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, kendisine bir yük altın emanet etsen onu (noksansız olarak) sana öder. Öylesi de vardır ki, ona emanet olarak bir altın versen, sen üzerine ayak direyip ısrar etmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar derler ki, câhil Arapların malını almakta bize günah ve sorumluluk yoktur. Onlar bile bile Allah’a karaşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Ali Ünal)
Kitap Ehli içinde öylesi vardır ki, kendisine yük yük emanet bıraksan onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona tek bir dinar para emanet etsen, üzerine varıp da başında dikilip durmadıkça onu sana iade edecek değildir. (Bu ikincilerin tavrı şundandır): Onlar, “Dinimizden olmayan, hele bizim gibi bir kitaba sahip bulunmayanlar hakkında ne yapsak mübahtır; bundan dolayı sorumlu olmayız.” iddiasındadırlar. Halbuki, (bu iddialarının hiçbir temele dayanmadığını) bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Bayraktar Bayraklı)
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana öder. Onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmedikçe onu sana ödemez. Onlar, “Cahillere karşı bize bir sorumluluk yoktur” dedikleri için böyle yapıyorlar ve Allah'a karşı bile bile yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Bekir Sadak)
Kitab ehli arasinda kantarla emanet biraksan onu sana odeyen ve bir lira emanet etsen, tepesine dikilmedikce onu sana odemeyen vardir. Bu, onlarin: «Kitabsizlara karsi uzerimize bir sorumluluk yoktur» demelerindendir. Onlar bile bile Allah'a karsi yalan soylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Celal Yıldırım)
Kitap Ehlinden öylesi var ki, kendisine bir kantar (altın) emânet bıraksan, onu sana öder. Öylesi de var ki, kendisine bir dînar emânet etsen, başında dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu da onların: «Ümmîler (okur yazar olmayan kitapsızların bizim üzerimizde sorumluluktan yana bir yolu (bir hakkı) yoktur» demelerindendir. Allah'a karşı bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Cemal Külünkoğlu)
Kitap ehli arasında öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere (Kitap ehli olmayanlara, zayıf ve bilgisizlere) karşı (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. (Böylece) onlar, (bile bile) Allah hakkında yalan uydururlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Diyanet İşleri (eski))
Kitap ehli arasında kantarla emanet bıraksan onu sana ödeyen ve bir lira emanet etsen, tepesine dikilmedikçe onu sana ödemeyen vardır. Bu, onların: 'Kitapsızlara karşı üzerimize bir sorumluluk yoktur' demelerindendir. Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Diyanet Vakfi)
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, «Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Edip Yüksel)
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana öder. Onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmedikçe onu sana ödemez. Onlar, “Cahillere karşı bize bir sorumluluk yoktur” dedikleri için böyle yapıyorlar ve Allah'a karşı bile bile yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Kitab ehli arasinda kantarla emanet biraksan onu sana odeyen ve bir lira emanet etsen, tepesine dikilmedikce onu sana odemeyen vardir. Bu, onlarin: «Kitabsizlara karsi uzerimize bir sorumluluk yoktur» demelerindendir. Onlar bile bile Allah'a karsi yalan soylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Kitap verilenlerden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana geri verir. Yine onlardan öylesi vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine binmedikçe onu sana vermez. Çünkü onlar: «Bizim aleyhimizde okur yazar olmayanlarda bir yol yok» derler ve Allah'a karşı bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, «Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur.» demelerinden dolayıdır. Ve onlar, bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Gültekin Onan)
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, bir kantar emanet bıraksan onu sana geri verir; öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, sen onun tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların "ümmiler [zayıf ve bilgisizler veya Ehl-i Kitap olmayanlar] konusunda üzerinizde bir yol (sorumluluk) yoktur" demiş olmalarındandır. Oysa kendileri (gerçeği) bildikleri halde Tanrı'ya karşı yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Harun Yıldırım)
Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki ona yüklerle mal emanet etsen onu sana tamamen öder. Onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet etsen, o kimse üzerinde ısrarla durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların: “Ümmiler hakkında aleyhimize bir yol yoktur.” demeleri sebebiyledir. Bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Hasan Basri Çantay)
Kitablılardan öyle kimse vardır ki kendisine bir kantar (altın) emânet etsen onu sana eksiksiz öder. öyle kimse de vardır ki ona emaneten tek bir altın versen onu — sen üzerinde ayak direyib durmadıkça — sana ödemez. Bunun sebebi şudur: Onlar «Ummîler hakkında bize karşı (mes'uliyyete) bir yol yokdur» demişler (öyle fikir beslemişler) dir. Onlar Allaha karşı, kendileri de bilib durdukları halde, yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Hayrat Neşriyat)
Ehl-i kitabdan öylesi de vardır ki, ona yığınla (altın) emânet etsen, onu sana iâde eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar (bir altın) emânet etsen, tepesine dikilip durmazsan, onu sana iâde etmez. Bu, şübhesiz onların: 'Ümmîler (ehl-i kitab olmayanlara yaptığımız haksızlıklar) hakkında üzerimize bir yol (bir vebâl) yoktur!' demeleri sebebiyledir. Ve onlar (hakikati) biliyor oldukları hâlde, Allah’a karşı yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (İbni Kesir)
Ehl-i Kitab'dan öylesi vardır ki; kantarla emanet bıraksan; onu sana öder. Öylesi de vardır ki; bir tek altın emanet etsen; tepesine dikilmedikçe onu sana ödemez. Bu, onların: Ümmiler hakkında bize karşı sorumluluk yoktur, demelerindendir. Onlar, bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Kadri Çelik)
Kitab ehlinden kantarla emanet bıraksan onu sana ödeyen ve bir dinar emanet etsen tepesine dikilmedikçe onu sana ödemeyen vardır. Bu (davranışları), onların, “Ümmiler (Yahudi olmayanlar) hakkında üzerimize bir yol (sorumluluk) yoktur” demelerindendir. Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Muhammed Esed)
Geçmiş vahyin izleyicileri arasında öylesi var ki, kendisine bir hazine emanet etsen sana (sadakatle) iade eder; ve öylesi de var ki ona ufak bir altın sikke emanet etsen, başında dikilmedikçe sana geri vermez; bu, onların, "Kitap ile ilgisi olmayan bu halk(a yaptığımız hiçbir şey)den dolayı bize bir suç yüklenemez" şeklindeki iddialarının bir sonucudur: (Böylece) onlar, (bile bile) Allah hakkında yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Mustafa İslamoğlu)
Önceki vahyin mensuplarından öyleleri var ki, kendisine bir hazine emanet etsen (kuruşuna dokunmadan) iade eder; öyleleri de var ki, tek bir dinar emanet etsen tepesine dikilmedikçe sana geri vermez. Bu, onların, "Bizden olmayanlara yaptıklarımızdan dolayı bir şey lazım gelmez" şeklindeki iddiaları yüzündendir. Fakat onlar bile bile Allah hakkında yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, kendisine bir kıntar emanet versen onu sana ödeyiverir ve onlardan öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emanet bıraksan onu sana ödemez, meğer ki onun üzerine ayak direyip durasın. Bunun sebebi de, «Ümmîler hakkında bizim üzerimize bir yol yoktur,» demiş olmalarıdır. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Ömer Öngüt)
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yükler dolusu mal emanet bıraksan, onu sana eksiksiz iâde eder. Fakat onların içinde öylesi de vardır ki, ona bir dinar versen tepesine dikilmedikçe onu sana ödemez. “Kitap ehli olmayan Araplar'ın ve sair kimselerin (hakkını yemekten dolayı) üzerimize bir sorumluluk yoktur. ” derler ve onlar Allah adına bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Şaban Piriş)
Kitap ehlinden; bir yük altın bıraksan onu sana iade eden kimseler vardır. Onlardan, bir dinar versen tepesine dikilmedikçe onu sana geri vermeyen kimseler de vardır. Bu, onların: -Kitapsızlara karşı üzerimize bir sorumluluk yoktur, demelerindendir. Onlar, bile bile Allah hakkında yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Sadık Türkmen)
“kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet etsen onu sana iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların; “Ümmilere karşı, (yaptıklarımızdan) bize vebâl yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Seyyid Kutub)
Kitap ehlinden öylesi var ki, yanına yüklü bir emanet bıraksan onu sana geri verir, buna karşılık öylesi var ki, eğer ona bir dinarcık emanet versen, sürekli tepesinde dikilmedikçe onu sana geri vermez. 'Ümmilere (kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur' dedikleri için böyle davrananlar, böyle bile bile Allah adına yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (Suat Yıldırım)
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki kendisine yüklerle altın emanet bıraksan onları sana öder. Ama öylesi de vardır ki, bir altın bile versen başında dikilip durmadıkça onu sana geri vermez. Bunun sebebi, onların: "Ümmîler hakkında ne yaparsak mübahtır, ondan dolayı sorumlu olmayız." demeleridir. Onlar bile bile, Allah hakkında yalan uydururlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Süleyman Ateş)
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emânet bıraksan, onu sana öder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmeden onu sana ödemez. Onlar "Ümmilere karşı bize bir sorumluluk yoktur." dedikleri için böyle yapıyorlar ve Allah'a karşı bile bile yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Tefhim-ul Kuran)
Kitap Ehlinden öylesi vardır ki, ona bir kantar emanet bıraksan onu sana öder; onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, sen, onun tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların «ümmiler (zayıf ve bilgisizler veya Ehl-i Kitap olmayanlar) konusunda üzerinizde bir yol (sorumluluk) yoktur» demiş olmalarındandır. Oysa onlar kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 75 - (Ümit Şimşek)
Kitap Ehlinden öylesi vardır ki, kendisine yükler dolusu emanet bıraksan, onu sana geri verir. Onlardan öylesi de vardır ki, bir dinar bile emanet edecek olsan, tepesine dikilmedikçe onu sana ödemez. Buna sebep de, 'Kitap Ehli olmayanlar hakkında yaptıklarımızdan sorumlu tutulmayız' demeleridir. Böylece, Allah hakkında bile bile yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ehlikitap'tan öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet teslim etsen onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dînar emanet etsen, tepesine çökmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar: "Ümmîlerin, bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir." demişlerdir. Onlar, bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 75 - (İskender Ali Mihr)
Kitap ehlinden öyle kimseler var ki; ona kantar kantar (altın) emanet etsen onu sana iade eder. Ve yine onlardan öyle kimseler var ki; eğer ona bir dinar emanet versen başında devamlı dikilmedikçe onu sana iade etmez. Bu onların: “Ümmiler hakkında bizim üzerimize bir yol (sorumluluk) yoktur.” demelerindendir. Allah’a karşı bilerek yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 75 - (İlyas Yorulmaz)
Kitap ehlinden, kantarlarca şeyleri emanet etsen, verdiklerini sana geri verenler olduğu gibi, bir dinar versen, başında durmadıkça sana bir dinarı vermeyecek kimseler de vardır. Böyle davranmalarının sebebi “Vahyi bilmeyen (ümmi, cahil) insanlara karşı, yaptıklarımızdan dolayı sorulacak değiliz” demeleridir. Halbuki (sorulacaklarını) bildikleri halde Allah adına yalan söylüyorlar.
بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَى فَإِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ
Okunuşu: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).
Âl-iİmrân / 76 - (Diyanet İşleri)
Hayır! (Gerçek, onların dediği değil.) Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Abdullah Parlıyan)
Ama Allah kendisine karşı verilen sözde duranları ve yolunu Allah ve kitabıyla bulanların farkındadır. Çünkü Allah yolunu kitap ve kendisiyle bulanları sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Adem Uğur)
Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Ahmet Tekin)
Kesinlikle vebale giriyorlar ve yalan uyduruyorlar. Kimler taahhüdünü, sözünü yerine getirir, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunurlar, takvâ esaslarını benimserlerse, bilsinler ki, Allah kendisine sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp azaptan korunanları, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan takvâya dayalı düzeni benimseyen mü’minleri sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Ali Fikri Yavuz)
Hayır, öyle inandıkları gibi değil, kim ahdini ve emanetini yerine getirir, Allah’dan korkarsa, şüphe yok ki, Allah takva sahiplerini sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Ali Ünal)
Oysa (Allah’ın koyduğu hakikat şudur): Kim, (kime karşı olursa olsun) sözünde durur, ahdine sadık kalır ve (her hususta olduğu gibi, bu hususta da) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde hareket ederse, bilin ki Allah, müttakîleri sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Celal Yıldırım)
Hayır, yol var: Kim verdiği sözü dosdoğru yerine getirir ve (hakkı inkârdan, kötülüklere sapıp Allah'a karşı gelmekten) sakınırsa, şüphesiz Allah sakınanları sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Cemal Külünkoğlu)
Hayır! (Gerçek, onların dediği gibi değil.) Kim sözünü yerine getirir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Diyanet Vakfi)
Oysa (Allah’ın koyduğu hakikat şudur): Kim, (kime karşı olursa olsun) sözünde durur, ahdine sadık kalır ve (her hususta olduğu gibi, bu hususta da) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde hareket ederse, bilin ki Allah, müttakîleri sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Muhammed Esed)
Ama (Allah,) Kendisine karşı taahhütlerine sadık kalanlar(ın) ve Kendisine karşı sorumluluk bilinci duyanlar(ın farkındadır): ve Allah, Kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyanları sever.
Âl-iİmrân / 76 - (Sadık Türkmen)
Hayır! (gerçek, onların dediği değil!) Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever.
إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً أُوْلَئِكَ لاَ خَلاَقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ وَلاَ يَنظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Okunuşu: İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm(elîmun).
Âl-iİmrân / 77 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah'a verdikleri sözü ve onun adına, etmiş oldukları yeminleri, değeri az bir mataha değişenler yok mu, onlardır âhirette nasîbi olmayanlar ve Allah, kıyamet gününde onlarla konuşmaz, yüzlerine bile bakmaz, onları arıtmaz ve onlar içindir elemli bir azap.
Âl-iİmrân / 77 - (Abdullah Parlıyan)
Doğrusu Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminleri az bir menfaat karşılığında değiştirenler var ya; işte onlar öteki dünyanın nimetlerinden faydalanamayacaklardır. Allah kıyamet günü onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak, ne de onları günahlarından arındıracaktır. Onlar için acıklı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Adem Uğur)
Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ahmed Hulusi)
Allâh ahdini ve yeminlerini az bir değere satanlara gelince; onların sonsuz gelecek sürecinde hiçbir nasipleri yoktur. Allâh (dıştaki bir tanrıdan değil, hakikatlerindeki Esmâ kuvvelerinin tahakkukundan söz edilmede) kıyamet sürecinde onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları arındırmaz. Onlar için feci bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ahmet Tekin)
Allah’a verdikleri taahhütlerini ve yeminlerini, servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine, birkaç pula değişenlerin, işte onların âhirette, ebedî yurtta nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onların yüzüne de bakmayacaktır, onları günahlarından arındırmayacak, vicdanlarını temizlemeyecektir. Onlara can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ahmet Varol)
Allah'a vermiş oldukları ahidleri ve yeminlerini az bir değere satanlar var ya, onların ahirette bir nasipleri yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve kendilerini temize çıkarmaz. Onlar için acıklı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ali Bulaç)
Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar... İşte onlar; onlar için ahirette hiç bir pay yoktur, kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ali Fikri Yavuz)
Fakat, Allah’ın ahdini (kitaplarındaki peygambere iman sözünü) ve kendi yeminlerini birkaç paraya satan kimseler (var ya!) işte onların ahirette hiç bir nasîbi yoktur. Allah onlara kelâmiyle hitap etmiyecek ve kıyamet günü onlara merhamet nazarıyla bakmıyacak ve kendilerini temize çıkarmıyacaktır. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ali Ünal)
Allah’ın bir ahd olarak kendilerine lütuf buyurduğu Din’i ve ona uyma hususunda Allah’a verdikleri sözü, bir de yeminlerini önemsiz bir fiyat karşılığı satanlara gelince, onların Âhiret’te hiçbir nasipleri yoktur: Kıyamet Günü (en çok ihtiyaç duydukları anda) Allah onlarla konuşmayacak, yüzlerine bakmayacak ve onları günahlarından temizleyip paka çıkarmayacaktır. Onların hakkı, pek acı bir azaptır.
Âl-iİmrân / 77 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah'a karşı taahhütlerini ve yeminlerini ufak bir kazanç karşılığında değiştirenler var ya, onlar âhiretin nimetlerinden asla nasiplenmeyeceklerdir; Allah kıyamet günü ne onlarla konuşacak, ne yüzlerine bakacak/ilgilenecek, ne de onları günahlarından arındıracaktır; onları acıklı bir azap beklemektedir.
Âl-iİmrân / 77 - (Bekir Sadak)
Allah'in ahdini ve yeminlerini az bir degere degisenlerin, iste onlarin, ahirette bir paylari yoktur. Allah onlara kiyamet gunu hitab etmeyecek, onlara bakmayacak, onlari temize cikarmayacaktir. Elem verici azab onlar icindir.
Âl-iİmrân / 77 - (Celal Yıldırım)
Doğrusu Allah'a verdikleri sözü ve ettikleri yeminleri az bir değer (önemsiz bir menfaat) karşılığında değiştirenler (var ya), işte onlar için Âhiret'te hiçbir nasîb (yüz güldürücü, kalbe şifâ verici bir ilgi) yoktur. Allah Kıyamet günü onlara konuşmayacak ve onları temize çıkarmıyacaktır. Onlar için elem verici bir azâb vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Cemal Külünkoğlu)
Doğrusu Allah'a verdikleri sözü ve ettikleri yeminleri az bir menfaat karşılığında değiştirenler (var ya), işte onlar, öteki dünyanın nimetlerinden asla nasiplenemeyeceklerdir. Allah kıyamet günü onlara hitap etmeyecek ve onları (günahlarından) temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere değişenlerin, işte onların, ahirette bir payları yoktur. Allah onlara kıyamet günü hitab etmeyecek, onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azab onlar içindir.
Âl-iİmrân / 77 - (Diyanet Vakfi)
Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Edip Yüksel)
ALLAH'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyata değişenlerin ahirette bir payları yoktur. ALLAH onlarla konuşmaz, Diriliş Gününde onlara bakmaz ve onları arındırmaz. Onlar için acıklı bir azap var.
Âl-iİmrân / 77 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Fakat onlar, o Allahın ahdini ve kendi yeminlerini bir kaç paraya satanlar işte onların Ahırette hiç nasıbi yoktur, Allah onlara kelâmiyle hitab etmiyecek ve kıyamet günü nazar buyurmıyacak, ve kendilerine temize çıkarmıyacaktır, onların hakkı elîm bir azabdır
Âl-iİmrân / 77 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Fakat Allah'a verdikleri sözü ve kendi yeminlerini bir kaç paraya satanlara gelince, onların ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah, onlarla konuşmayacak, kıyamet gününde onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onların hakkı elim bir azaptır.
Âl-iİmrân / 77 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla hiç konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Gültekin Onan)
Tanrı'nın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar... İşte onlar; onlar için ahirette hiç bir pay yoktur, kiyamet gününde Tanrı onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Harun Yıldırım)
Doğrusu Allah’ın ahdine ve yeminlerine karşı az bir değer satın alanlar, işte onlar var ya; ahirette onlar için hiç bir nasip yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Hasan Basri Çantay)
Hakıykat, Allaha olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az bir bahâyı (hasis bir menfeati) satın alanlar (yok mu?) İşte onlar: Onlar için âhiretde hiç bir nasıyb yokdur. Allah kıyaamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azâb vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Hayrat Neşriyat)
Doğrusu (peygambere îman husûsunda) Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir fiyata (dünyalık menfaate) satanlar var ya, işte onlar, âhirette kendileri için bir nasib olmayanlardır. Hem Allah onlarla konuşmaz; hem kıyâmet günü onlara (rahmet nazarıyla)bakmaz ve onları (günahlardan) temizlemez! Ve onlar için (pek) elemli bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (İbni Kesir)
Allah'ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir paraya değişenlerin, ahirette hiç bir payı yoktur. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elim bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satanlar var ya, işte onların, ahirette bir payları yoktur. Allah onlarla kıyamet günü konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azap da onlar içindir.
Âl-iİmrân / 77 - (Muhammed Esed)
Allah'a karşı taahhütlerini ve yeminlerini ufak bir kazanç karşılığında değiştirenler var ya; onlar, öteki dünyanın nimetlerinden asla nasiplenemeyeceklerdir; Allah, Kıyamet Günü, onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak, ne de onları günahlarından arındıracaktır; ve onları acıklı bir azap beklemektedir.
Âl-iİmrân / 77 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah'a karşı taahhütlerini ve yeminlerini az bir pahaya satanlar var ya: onların ahirette payı olmayacak, Allah onlarla konuşmayacak, kıyamet günü Allah onların yüzüne bakmayacak ve arındırmayacak onları: nihayet onları acıklı bir azap bekleyecek.
Âl-iİmrân / 77 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Muhakkak o kimseler ki Allah Teâlâ'nın ahdini ve yeminlerini az bir şey mukabilinde değiştiriverirler. İşte onlar için ahirette bir nâsip yoktur. Ve Allah Teâlâ onlar ile konuşmaz ve Kıyamet gününde onlara nazar buyurmaz ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elîm bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ömer Öngüt)
Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir pahaya satanlar var ya, onların ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlara kelâmıyla hitap etmeyecek, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Şaban Piriş)
Allah’a verdikleri sözü ve ettikleri yeminleri az bir değere değiştirenlere gelince, onların ahirette bir nasibi olmayacaktır. Allah, kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Sadık Türkmen)
Şüphesiz Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları arındırmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Seyyid Kutub)
Allah'a verdikleri sözü ve yeminleri birkaç para karşılığında satanlar var ya, onların ahirette hiçbir payları olmaz. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, taraflarına bakmaz ve kendilerini günahlardan arındırmaz; onları acıklı bir azap beklemektedir.
Âl-iİmrân / 77 - (Suat Yıldırım)
Önemsiz bir menfaat karşılığında, Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini bozanların âhirette hiçbir nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak. Onların yüzlerine bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onların hakkı çok acı bir azaptır.
Âl-iİmrân / 77 - (Süleyman Ateş)
Fakat Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlar var ya, işte onların âhirette bir payı yoktur; Allâh kıyâmet günü onlara konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azâb vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar, işte onlar; ahirette onlar için hiç bir pay yoktur, kıyamet gününde Allah, onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (Ümit Şimşek)
Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanların âhirette hiçbir nasipleri yoktur. Kıyamet gününde Allah ne onlarla konuşur, ne yüzlerine bakar, ne de onları temize çıkarır. Onların hakkı acı bir azaptır.
Âl-iİmrân / 77 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya, işte onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki onlar; Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar. İşte onlar için ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap vardır.
Âl-iİmrân / 77 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’la yaptığı antlaşmayı ve yeminlerini az bir değere satanlar var ya, işte onların ahirette alacakları hiçbir pay yoktur ve Allah onlarla konuşmayacak, kıyamet günü onların yüzüne bakmayacak ve onları temizlemeyecek. Onlar için acıklı bir azap var.
وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Okunuşu: Ve inne minhum le ferîkan yelvûne elsinetehum bil kitâbi li tahsebûhu minel kitâbi ve mâ huve minel kitâb(kitâbi), ve yekûlûne huve min indillâhi ve mâ huve min indillâh(indillâhi), ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Âl-iİmrân / 78 - (Diyanet İşleri)
Onlardan (Kitap ehlinden) bir grup var ki, Kitab’dan olmadığı hâlde Kitab’dan sanasınız diye (okudukları) Kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve, “Bu, Allah katındandır” derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kitap ehlinin bir bölüğü de kitaptan bir şey okuyorlarmış zannına kapılmanız için dillerini oynatıp dururlar, halbuki okudukları, kitapta yoktur. Bu, Allah katındandır derler, değildir Allah katından ve bile bile Tanrıya bühtan ederler.
Âl-iİmrân / 78 - (Abdullah Parlıyan)
Onlardan öyle bir gurup daha vardır ki, söyledikleri Allah'ın kitabından olmadığı halde ondan olduğunu sanasınız diye, dilleriyle kitabı çarpıtırlar. Ve Allah'tan olmadığı halde bu Allah'tandır derler. Böylece bile bile Allah'a karşı yalan uydururlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Adem Uğur)
Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Ahmed Hulusi)
Onlardan bir kısmı da vardır ki, vahiy olan bilgiden diye düşünmeniz için, hakikat bilgisinden olanları, anlamından kaydırarak (farklı bir anlam yükleyerek) konuşurlar. (Oysa) o söyledikleri nâzil olan bilgi değildir. "O Allâh indîndendir" derler; O Allâh indînden değildir! Bile bile Allâh hakkında yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Ahmet Tekin)
Ehl-i kitaptan öyle bir grup da var ki, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitaptan okuyormuş gibi dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları kitaptan değildir. Bir de:'Bu Allah katındandır' derler. O Allah katından da değildir. Onlar bile bile Allah adına yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Ahmet Varol)
Onlardan bir topluluk da, Kitap'tan olmayan bir şeyi Kitap'tan sanmanız için, Kitab üzerinde dillerini eğip bükerler ve 'Bu Allah katındandır' derler. Oysa o Allah katından değildir. [14] Onlar bile bile Allah hakkında yalan söylemektedirler.
Âl-iİmrân / 78 - (Ali Bulaç)
Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. "Bu Allah katındandır" derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Ali Fikri Yavuz)
Kitap ehlinden bir gürûh da vardır, dillerini kitaba doğru eğer bükerler ki, siz, o tahrif ettiklerini kitaptan sanasınız. Halbuki o, kitaptan değildir. Bir de: “- Bu Allah katındandır” derler; halbuki o, Allah katından değildir. Allah nâmına bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Ali Ünal)
(Kitap Ehli’nin) içinde bir grup da vardır ki, Kitabı okurken aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye başka manâya gelecek şekilde kelimelerin telaffuzunu, vurguları ve okunuşu değiştirirler. Sonra da bu yaptıklarını, asla Allah katından olmadığı halde, “Bunlar, Allah katındandır.” diye takdim ederler. Hayır, onlar, Allah hakkında bile bile yalan uydurmaktadırlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlardan bir grup var ki, kitapta olmayan bir şeyi siz kitaptan sanasınız diye, dilleriyle kitabı çarpıtırlar ve Allah'tan olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır!” derler, böylece bile bile Allah hakkında yalanlar uydururlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Bekir Sadak)
Onlardan bir takimi, Kitapta olmadigi halde Kitabdan zannedesiniz diye dillerini egip bukerler. O, Allah katindan olmadigi halde: «Allah katindandir» derler, bile bile Allah'a karsi yalan soylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Celal Yıldırım)
Kitap Ehlinden öyle kimseler de var ki, kitapta olmadığı halde kitaptanmış sanasınız diye dillerini kitaptan yana evirip çevirirler, eğip bükerler de «Bu, Allah'ın kitabındandır» derler. Oysa Allah katından (böyle bir şey indirilmiş) değildir. Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlardan bir grup vardır ki, kitaptan olmadığı hâlde kitaptan sanasınız diye (okudukları) kitaptanmış gibi dillerini eğip bükerler ve: “Bu, Allah katındandır” derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Diyanet İşleri (eski))
Onlardan bir takımı, Kitapta olmadığı halde Kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: 'Allah katındandır' derler, bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Diyanet Vakfi)
Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Edip Yüksel)
Onların bazısı, kitapta olmayanı kitaptan sanasınız diye dillerini bükerek kitabı taklit eder ve ALLAH katından olmadığı halde, 'Bu ALLAH katındandır,' derler. Bile bile, ALLAH adına yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bir de onlardan bir fırka vardır dillerini kitaba eğer büğerler: onu kitabdan sanasınız diye: halbuki kitabdan değildir, hem o Allah tarafındandır derler: halbuki Allah tarafından değildir, de Allah namına bile bile yalan söylerler
Âl-iİmrân / 78 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bir de onlardan bir grup vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba bakarak eğip büğerler. Oysa o, kitaptan değildir. Yine: «O, Allah tarafındandır.» derler. Oysa Allah tarafından değildir. Ama, bile bile Allah namına yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Kitap ehlinden öyle bir güruh da vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip bükerler. Halbuki o, kitaptan değildir. «Bu, Allah katındandır.» derler; oysa o, Allah katından değildir. Allah'a karşı, kendileri bilip dururken, yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Gültekin Onan)
Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. "Bu Tanrı katındandır" derler. Oysa o, Tanrı katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Tanrı'ya karşı (böyle) yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Harun Yıldırım)
Muhakkak ki onlardan öyle bir grup vardır ki siz onu kitaptan sanasınız diye dillerini kitap ile eğerler. Halbuki o kitaptan değildir. O, Allah katından olmadığı halde ‘Allah katındandır.’ derler. Onlar bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Hasan Basri Çantay)
Ehl-i Kitabdan öyle bir güruh da vardır ki (bir şey okuyorlarmış gibi) dillerini Kitaba doğru eğib bükerler, siz onu Kitabdan sanasınız diye. Halbuki o, Kitabdan değildir. «Bu, Allah katındandır» derler, o ise, Allah katından değildir. Allaha karşı, kendileri bilib dururken, yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Hayrat Neşriyat)
Doğrusu onlardan (ehl-i kitabdan) elbette bir fırka da vardır ki, kendisi Kitab’dan olmadığı hâlde, onu Kitab’dan sanasınız diye, (doğru kelimeyi değiştirerek) dillerini Kitab’la eğip bükerler. Ve o, Allah tarafından olmadığı hâlde: 'Bu, Allah katındandır!' derler. Bu sûretle onlar, Allah’a karşı (hakikati) bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (İbni Kesir)
Onlardan bir güruh vardır ki; kitabda olmadığı halde kitabdan zannedesiniz diye, dillerini eğip, bükerler. Allah katında olmadığı halde; Allah katındandır, derler. Allah adına, bile bile yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Kadri Çelik)
Onlardan bir takımı (söyledikleri şeyler) kitapta olmadığı halde kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde, “Allah katındandır” derler ve bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Muhammed Esed)
Onlardan öylesi de var ki, (söyledikleri) Kitab-ı Mukaddes'den olmadığı halde ondan olduğunu düşünesiniz diye dilleriyle Kitab-ı Mukaddes'i çarpıtırlar ve Allah'tan olmadığı halde, "Bu, Allah'tandır!" derler; böylece bile bile Allah hakkında yalanlar uydururlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Mustafa İslamoğlu)
Yine onlardan öylesi de var ki, Kitap'tan olmadığı halde ona ait olduğunu sanasınız diye dillerini eğip bükerek Kitabı çarpıtırlar ve o Allah katından olmadığı halde "Bu Allah katındandır" derler: sonuçta onlar bile bile Allah'a iftira etmiş olurlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve onlardan bir fırka da vardır ki, kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu kitaptan sanasınız diye. Halbuki o kitaptan değildir. Ve derler ki, «O Allah katındandır.» Halbuki, o Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Ömer Öngüt)
Onlardan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: “Bu Allah katındandır. ” derler. Onlar bile bile Allah'a iftirâ ediyorlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Şaban Piriş)
Onların bir kısmı, kitaptan olmadığı halde, sizin kitaptan zannetmeniz için kitaba bakarak dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde “Allah katındandır” derler. Bile bile Allah hakkında yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Sadık Türkmen)
Onlardan (kitap ehlinden) bir grup var ki, Kitap’tan olmadığı halde Kitap’tan sanasınız diye (okudukları) Kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve; “Bu, Allah katındandır” derler. Halbuki o Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Seyyid Kutub)
Onlardan öyleleri var ki, kutsal kitabı dik durarak okurlar, böylece okuduklarını Allah kitabından sanmanızı sağlamaya çalışırlar. Oysa bu okudukları şeyler kitaptan değildir. 'Bu Allah katındandır' derler. Oysa Allah katından değildir. Böylece bile bile Allah adına yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Suat Yıldırım)
Ehl-i kitaptan bir kısmı da, aslında kitaptan olmadığı halde, Sizin kitaptan zannetmeniz için, Okurken ağızlarını dillerini eğip bükerler (bazı kelimelerin telaffuzunu değiştirirler). Bir şeyler söyleyip, "Bu Allah tarafındandır." derler. Halbuki o, Allah tarafından değildir. Bile bile Allah adına yalan uydururlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Süleyman Ateş)
Onlardan bir grup var ki, Kitapta olmayan bir şeyi, siz Kitaptan sanasınız diye dillerini Kitapla eğip büker(sözlerini, Kitabın sözü imiş gibi göstermek için kelimeleri dillerinde bükerek okur, onları, Kitabın sözlerine benzetmeğe çalışır)lar ve: "O, Allâh katındandır." derler. Oysa o, Allâh katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Tefhim-ul Kuran)
Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanırsınız diye. Oysa o kitaptan değildir. «Bu Allah katındandır» derler. Oysa o, Allah katından değildir. Ve onlar, kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (Ümit Şimşek)
Kitap Ehlinden bir kısmı da var ki, kitabı okurken dillerini eğip bükerler-tâ ki, okudukları şeyi kitaptan sanasınız. Oysa o kitaptan değildir. Bir de derler ki, 'Bu Allah katındandır.' Oysa o Allah katından değildir. Böylece, bile bile Allah hakkında yalan söyleyip dururlar.
Âl-iİmrân / 78 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap'tan olmayan birşeyi siz Kitap'tan sanasınız diye, dillerini Kitap'la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, "Bu, Allah katındandır." derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.
Âl-iİmrân / 78 - (İskender Ali Mihr)
Ve muhakkak ki onlardan (Ehli Kitap’tan) bir grup mutlaka, onu (okuduklarını) kitaptan zannetmeniz için kitabı okurken dillerini eğip bükerler oysa o kitaptan değildir. O, Allah’ın katından olmadığı halde: “O, Allah’ın katındandır.” derler. Ve onlar Allah’a karşı bilerek yalan söylüyorlar.
Âl-iİmrân / 78 - (İlyas Yorulmaz)
Onlardan öyle kimseler var ki, dillerini kitaba sokarlar. Siz onun söylediğini kitaptan zannedersiniz, ama söyledikleri kitabın içinde yoktur. (Bu defada) Söylediklerinin Allah’ın katından olduğunu söylerler, ama o söyledikleri de Allah’ın katından değildir. Onlar bile bile Allah adına yalan söylüyorlar.
مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُؤْتِيَهُ اللّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُواْ عِبَادًا لِّي مِن دُونِ اللّهِ وَلَكِن كُونُواْ رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ
Okunuşu: Mâ kâne li beşerin en yu’tiyehullâhul kitâbe vel hukme ven nubuvvete summe yekûle lin nâsi kûnû ıbâden lî min dûnillâhi ve lâkin kûnû rabbâniyyîne bi mâ kuntum tuallimûnel kitâbe ve bimâ kuntum tedrusûn(tedrusûne).
Âl-iİmrân / 79 - (Diyanet İşleri)
Allah’ın, kendisine Kitab’ı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir insanın, “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” demesi düşünülemez. Fakat (şöyle öğüt verir:) “Öğretmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca rabbânîler (Allah’ın istediği örnek ve dindar kullar) olun.”
Âl-iİmrân / 79 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Hiçbir insana yakışmaz ki Allah, ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara, Tanrıyı bırakın da bana kul olun desin. Ancak öğretmekte, okumakta ve okutmakta olduğunuz kitaba uyup Rabbânî olun der.
Âl-iİmrân / 79 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'ın kitap, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra kalkıp insanlara, “Allah'la birlikte veya Allah'ı bırakıp bana da kulluk edin” demesi düşünülemez. Aksine o peygamber onlara şöyle öğüt verir: “Öğrendiğiniz ve derinlemesine incelemekte olduğunuz kitap gereğince, Rabbinize halis kullar olunuz.”
Âl-iİmrân / 79 - (Adem Uğur)
Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
Âl-iİmrân / 79 - (Ahmed Hulusi)
Bir beşer için olacak şey değildir, Allâh kendisine hakikat bilgisini, hükmü ve nübüvveti versin de, sonra o kalkıp insanlara, "Allâh'ı bırakıp, bana kulluk edin" desin! Bilakis onlara şöyle der: "Hakikat bilgisi öğretinize ve yaptığınız çalışmalara uygun olarak, Rabbinize kulluk ettiğinizin bilincinde olanlardan olun. "
Âl-iİmrân / 79 - (Ahmet Tekin)
Kendisine Allah’ın kitap, hikmete dayalı hükümranlık, yargı ve icra yetkisi, şeriat ve peygamberlik verdiği beşer nevinden hiçbir kimsenin, tutup da:'Allah’ı bırakıp, kulu durumundaki bana kulluk ve ibadet edin' demesi yakışmaz. Fakat onun:'Öğretilmekte ve öğretmekte olduğunuz, okullar açıp ders olarak okuttuğunuz kitap uyarınca, Rabbinize samimiyetle bağlı kullar olunuz' demesi gerekir.
Âl-iİmrân / 79 - (Ahmet Varol)
Allah bir insana Kitab'ı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra onun insanlara: 'Allah'ı bırakıp da bana kul olun' demesi sözkonusu olamaz. Ancak o: 'Öğrettiğiniz Kitap gereğince ve kendiniz de incelediğiniz üzere gönülden Rabbe kullar olun' der.
Âl-iİmrân / 79 - (Ali Bulaç)
Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz" (deme görevindedir.)
Âl-iİmrân / 79 - (Ali Fikri Yavuz)
Beşerden hiç kimseye yakışmaz ki, Allah ona kitap versin, anlayış versin, peygamberlik versin de sonra insanlara şöyle desin; “- Allah’ı bırakıp bana kul olun”. Fakat öğretmekte ve ders alıp vermekte olduğunuz kitap sayesinde, bildiği ile amel eden âlimlerden olun der.
Âl-iİmrân / 79 - (Ali Ünal)
Allah, bir kişiye Kitap, hüküm (manevî ve misyonu çerçevesinde maddî sahada hakimiyet, doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti ile Allah’ın hükümlerini uygulama yetkisi) ve peygamberlik versin, sonra da bu kişi kalkıp insanlara, “Allah’ı bırakın ve bana kul olun!” desin, bu asla mümkün değildir ve olmamıştır. Oysa her peygambere şunu demek yaraşır ve nitekim her peygamber bunu demiştir: “Kitabı okuyor, öğretiyor ve üzerinde çalışıyorsunuz, o halde Hak’ kın öğrenip öğrettiğinizi uygulayan sadık ve ihlâslı kulları olun!”
Âl-iİmrân / 79 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği bir kimsenin, insanlara “Allah'ı bırakıp bana kul olun!” demesi mümkün değildir. Aksine “İlâhî kelâmın bilgisini öğreterek ve onu derinlemesine inceleyerek Allah adamları olun” der.
Âl-iİmrân / 79 - (Bekir Sadak)
Allah'in kendisine Kitab'i hukmu, peygamberligi verdigi insanogluna: «Allah'i birakip bana kulluk edin» demek yarasmaz, fakat: «Kitabi ogrettiginize, okudugunuza gore Rabb'e kul olun» demek yarasir.
Âl-iİmrân / 79 - (Celal Yıldırım)
Hiç bir insana uygun olmaz, yakışık düşmez ki, Allah ona kitap versin, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara : «Allah'ı bırakıp bana kul olun !» desin. Ama : «Kitabı öğrenip öğrettiğinize ve ders verdiğinize göre öğretici, eğitici ve bilginizle amel edici olun !» der..
Âl-iİmrân / 79 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği hiçbir kişinin kalkıp da insanlara: “Allah'ı bırakıp bana kul olun!” demesi düşünülemez. Aksine, (onlara şöyle öğüt verir): “Öğretmekte olduğunuz ve bilgisini yaydığınız Kitab'ın gerektirdiği gibi Rabbe bağlı kullar olun!”
Âl-iİmrân / 79 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah'ın kendisine Kitap'ı, hükmü, peygamberliği verdiği insanoğluna: 'Allah'ı bırakıp bana kulluk edin' demek yaraşmaz, fakat: 'Kitabı öğrettiğinize, okuduğunuza göre Rabb'e kul olun' demek yaraşır.
Âl-iİmrân / 79 - (Diyanet Vakfi)
Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.
Âl-iİmrân / 79 - (Edip Yüksel)
ALLAH'ın kendisine kitap, bilgelik ve peygamberlik verdiği hiç bir insan, 'ALLAH'tan sonra bana da kulluk ediniz,' diye halkı kendisine çağırmaz. Aksine, 'Öğrenip öğrettiğiniz kitap gereğince kendisini Rabbine adayan kullar olun,' der
Âl-iİmrân / 79 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Hiç bir beşer için o salâhiyyet yoktur ki Allah ona kitab versin, hüküm versin, Peygamberlik versin de o sonra insanlara Allahdan beride bana kul olun diyebilsin, ve lâkin kitab ta'lim etmekte olduğunuz ve ders alıb vermekte bulunduğunuz için rabbanîler olunuz der
Âl-iİmrân / 79 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah'ın kendisine kitap, bilgi ve peygamberlik vermiş olduğu hiçbir kişinin kalkıp da insanlara: «Allah'a değil bana kul olun» diyebilme yetkisi yoktur. Ancak: «Kitabı öğretmekte ve ders alıp vermekte olmanız sebebiyle Allah yolunun erleri olunuz!» der.
Âl-iİmrân / 79 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İnsanlardan hiçbir kimseye, Allah kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdikten sonra, kalkıp insanlara: «Allah'ı bırakıp bana kul olun.» demesi yakışmaz. Fakat onun: «Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabb'e halis kullar olun» (demesi uygundur).
Âl-iİmrân / 79 - (Gültekin Onan)
Beşerden hiç kimsenin, Tanrı kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: "Tanrı'yı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre rabbaniler olunuz" (deme görevindedir).
Âl-iİmrân / 79 - (Harun Yıldırım)
Hiçbir beşerin, Allah kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdikten sonra insanlara: “Allah’ın yanısıra bana kullar olun!?” demesi olmaz. Ancak “Öğrettiğiniz ve ders yaptığınız kitaba göre Rabbaniler olun!”
Âl-iİmrân / 79 - (Hasan Basri Çantay)
Beşerden hiç bir kimseye yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de sonra o, insanlara: «Allahı bırakıb da (gelin) bana kul olun.» desin. Fakat o, «öğretmekde ve okuyub okutmakda olduğunuz Kitab sayesinde Rabbaniler olun» (der).
Âl-iİmrân / 79 - (Hayrat Neşriyat)
Bir insan için, Allah ona kitab, hikmet ve peygamberlik versin de, sonra (o kimse)insanlara: 'Allah’ı bırakıp bana kul olun!' desin, (bu) olur şey değildir; fakat (bir peygamber ancak şöyle der): '(Öğrenip) öğretmekte ve oku(yup, okut)makta olduğunuz Kitab sâyesinde Rabbânî (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabbe mensûb olan kimse)ler olun!'
Âl-iİmrân / 79 - (İbni Kesir)
Hiç bir insana yakışmaz ki; Allah, kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği versinde sonra o, insanlara: Allah'ı bırakıp bana kullar olun, desin. Fakat: Kitabı okuyup öğrettiğinize göre Rabb'a kul olun, demek yaraşır.
Âl-iİmrân / 79 - (Kadri Çelik)
Allah'ın, kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdiği bir insana (peygambere), “Allah'ı bırakıp bana ibadet edin” deme yetkisi yoktur. Lakin (her peygamber), “Öğrettiğiniz ve okuduğunuz kitap gereğince Rabbanî insanlar olunuz” (der).
Âl-iİmrân / 79 - (Muhammed Esed)
Allah'ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, "Allah'ın yanısıra bana da kulluk edin!" demesi düşünülemez; aksine, (onlara şöyle öğüt verir): "ilahi kelamın bilgisini yayarak ve kendiniz (onu) derinlemesine inceleyerek Allah adamları olun!"
Âl-iİmrân / 79 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah'ın kendisine vahiy, hüküm ve peygamberlik verdiği hiç kimsenin, bunun ardı sıra topluma "Allah'ın peşi sıra bana da kulluk edin!" demesi düşünülemez. Aksine "İlahi kelamı derinliğine öğrenip onu başkalarına da öğreterek Rabbin şahsiyetler olun!" der.
Âl-iİmrân / 79 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Hiç bir beşer için sahih değildir ki, Allah Teâlâ ona kitap, hüküm ve nübüvvet versin de sonra o nâsa, «Allah'tan berî de bana kul olunuz,» deyiversin. Fakat, «Öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle Rabbanîler olunuz,» der.
Âl-iİmrân / 79 - (Ömer Öngüt)
Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği kimsenin, insanlara: “Allah'ı bırakıp da bana kul olun!” demesi mümkün değildir. Fakat o: “Kitabı okuduğunuza ve öğrettiğinize göre Rabbânîler olunuz. ” der.
Âl-iİmrân / 79 - (Şaban Piriş)
Allah’ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği bir insanın, bütün bunlardan sonra: -Allah’ı bırakıp, benim kullarım olun, demesi mümkün değildir. Fakat: -Kitabı okuyup, incelediğinize göre Rabb’e kul olunuz, der.
Âl-iİmrân / 79 - (Sadık Türkmen)
Allah’ın kendisine Kitabı, Hükmü (hükmetme yetkisini) ve peygamberliği verdiği hiçbir insanın; “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” demesi düşünülemez. Fakat (şöyle öğüt verir:) “Öğrenmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca; rabbaniler (Allah’ın istediği örnek kullar) olun!”
Âl-iİmrân / 79 - (Seyyid Kutub)
Hiçbir insana yakışmaz ki kendisine kitap, yetki ve peygamberlik verildikten sonra insanlara dönsün de Allah'ı bırakarak bana kul olunuz' desin; tersine ona yakışan söz; 'Okuyup öğrendiğiniz bu kitap gereğince Allah 'a kul olmayı benimseyiniz' demektir.
Âl-iİmrân / 79 - (Suat Yıldırım)
Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka: "Allah’ın yanı sıra bana da kul olun." deme yetkisi yoktur. Lâkin o insanlara: "Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde rabbanî olun." der.
Âl-iİmrân / 79 - (Süleyman Ateş)
Hiçbir insana yakışmaz ki, Allâh ona Kitap, hüküm (hikmet) ve peygamberlik versin de, sonra (o kalksın) insanlara: "Allâh'ı bırakıp bana kullar olun", desin; fakat: "Öğrettiğiniz Kitap ve okuduğunuz şeyler gereğince Rabba halis kullar olun!" der.
Âl-iİmrân / 79 - (Tefhim-ul Kuran)
Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği versin de, sonra o, insanlara: «Allah'ı bırakıp bana kulluk edin» deme (hakkı ve yetki) si yoktur. Fakat o, «Öğretmekte olduğunuz ve ders alıp vermekte bulunduğunuz Kitaba göre Rabbânî'ler olunuz (deme görevindedir.)»
Âl-iİmrân / 79 - (Ümit Şimşek)
Hiçbir beşere yakışmaz ki, Allah ona kitap, hikmet ve peygamberlik versin de, sonra o, insanlara 'Allah'ın yanı sıra bana da kul olun' desin! Bilâkis, o, 'Halka öğrettiğiniz ve okuyup okuttuğunuz kitaba uyun da yalnız Allah'a içtenlikle kulluk eden kimseler olun' der.
Âl-iİmrân / 79 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm-hikmet ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara "Allah'ı bırakıp bana kullar olun" desin. O ancak şöyle der: "Öğrettiğiniz şu Kitap'a ve okuyup araştırdıklarınıza dayanarak benliklerini Allah'a adamış kullar/Rabbânîler olun!"
Âl-iİmrân / 79 - (İskender Ali Mihr)
Bir insan için, Allah’ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra onun insanlara; “Allah’tan başka bana kul olun” demesi olamaz (mümkün değildir). Fakat, sizin kitabı tedris etmiş (okuyup öğrenmiş) olmanız ve öğretiyor olmanızdan dolayı ancak: “Rabbâni (kendini Rabb’e adamış) kullar olunuz” der.
Âl-iİmrân / 79 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği bir insan için, insanlara “Allah’dan başka bana kulluk edin” demesi olası değildir. Aksine insanlara “Kitaptan öğrendikleriniz ve öğrettiklerinizle Rabbinize kulluk edenlerden olun” diye söylerler.
وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
Okunuşu: Ve lâ ye’murekum en tettehizûl melâikete ven nebiyyîne erbâbâ(erbâben), e ye’murukum bil kufri ba’de iz entum muslimûn(muslimûne).
Âl-iİmrân / 80 - (Diyanet İşleri)
Onun size, “Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Adem Uğur)
Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Ahmed Hulusi)
Size, melekleri veya Nebileri, Rabler edinmenizi de emretmez (o ilim sahibi beşer). Siz Allâh'a teslim olduktan sonra, hakikatinizi inkâr etmenizi ister mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Ahmet Tekin)
Hiçbir peygamber size:'Melekleri ve peygamberleri helâller ve haramlar ortaya koyan itaati zaruri otoriteler kabul edip ilâh haline getirin' diye emrederek rehberlik etmez. Siz İslâm’ı yaşamaya devam eden müslümanlar olduktan sonra, size hiç kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârı, küfrü emrederek rehberlik eder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Ahmet Varol)
Onun melekleri ve peygamberleri kendinize Rabb edinmenizi emretmesi de sözkonusu olamaz. Siz Müslüman olduktan sonra o size küfrü emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Ali Bulaç)
O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?
Âl-iİmrân / 80 - (Ali Ünal)
O, size “Melekleri ve peygamberleri Rabler edinin!” diye de emretmez. Siz Allah’a boyun eğen Müslümanlar olduktan sonra kalkıp, size hiç küfrü emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Bekir Sadak)
Size melekleri, peygamberleri Rab olarak benimsemenizi emretmesi de yarasmaz. Siz musluman olduktan sonra, size inkar etmeyi mi emredecek? *
Âl-iİmrân / 80 - (Celal Yıldırım)
Hem melekleri ve peygamberleri rablar (tanrılar) edinmenizi de emretmez. Siz müslüman (Hakk'a dosdoğru teslîm) olduktan sonra size küfre sapmanızı mı emreder?
Âl-iİmrân / 80 - (Cemal Külünkoğlu)
Onun size: “Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz Müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Diyanet Vakfi)
Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Edip Yüksel)
Ve size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size hiç inkarı emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Hayrat Neşriyat)
(Bir peygamber) size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz Müslüman kimseler olduktan sonra, (hiç) size küfr(e girmey)i emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (İbni Kesir)
Size melekleri ve peygamberleri Rabb olarak benimsemenizi de emretmez. Müslüman olduktan sonra size küfretmeyi mi emredecek?
Âl-iİmrân / 80 - (Kadri Çelik)
Allah size melekleri ve peygamberleri rabler olarak benimsemenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfre sapmayı mı emredecek?
Âl-iİmrân / 80 - (Muhammed Esed)
O, melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi emretmez: (zaten) kendinizi Allah'a tam teslim ettikten sonra hiç O sizi hakikati inkara davet eder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Mustafa İslamoğlu)
Yine O, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi emretmez; siz Allah'a kayıtsız şartsız teslim olduktan sonra, o size inkarı emreder mi hiç?
Âl-iİmrân / 80 - (Şaban Piriş)
O size melekleri ve Peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Size Müslüman olduktan sonra, hiç kafir olmayı emreder mi?!
Âl-iİmrân / 80 - (Sadık Türkmen)
Onun size; “Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin” diye, emretmesi de düşünülemez. Siz müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı öğütler mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Seyyid Kutub)
Onun size, melekleri ve peygamberleri ilâh edinmenizi emretmesi de düşünülemez. O size, müslüman olduktan sonra, kâfir olmayı emreder mi hiç?
Âl-iİmrân / 80 - (Suat Yıldırım)
Ve o size: "Melekleri ve peygamberleri rab edinin." diye bir emir de vermez. Siz Allah’a boyun eğen Müslüman olduktan sonra, hiç kalkıp sizin küfre sapmanızı emreder mi?
Âl-iİmrân / 80 - (Ümit Şimşek)
O, size melekleri yahut peygamberleri rab edinmenizi de emretmez. Siz Müslüman olmuşken, onun size tekrar inkâra sapmayı emretmesi olacak iş midir?
Âl-iİmrân / 80 - (İlyas Yorulmaz)
Peygamber size, melekleri ve peygamberleri rabler edinin diye asla emretmez. Sizler müslüman olduktan sonra, inkâr edin diye size emir verir mi?
وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ
Okunuşu: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Âl-iİmrân / 81 - (Diyanet İşleri)
Hani, Allah peygamberlerden, “Andolsun, size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra, elinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz” diye söz almış ve, “Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi?” demişti. Onlar, “Kabul ettik” demişlerdi. Allah da, “Öyleyse şahid olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
An o zamanı ki Allah, peygamberlerden, size kitap ve hikmet verdim, sonra da sizdeki kitabı gerçekleyen bir peygamber göndereceğim, ona mutlaka inanacaksınız, mutlaka yardım edeceksiniz diye söz almıştı ve ikrar ettiniz mi, size yüklediğim bu ağır yükü aldınız, yüklendiniz mi demişti. İkrar ettik demişlerdi de o da öyleyse tanık olun demişti, ben de sizinle berâber tanıklık edenlerdenim.
Âl-iİmrân / 81 - (Abdullah Parlıyan)
Allah geçmiş toplumlardan peygamberleri vasıtasıyla şöyle söz almıştı. “Eğer kitabı ve hikmeti size verdikten sonra halen sahip olduğunuz gerçekleri doğrulayan bir elçi size gelirse, ona inanmalı ve yardım etmelisiniz. Bu şarta dayalı olarak sözümü kabul ediyor musunuz?” Onlar da “Kabul ederiz” dediler. Allah: “Öyleyse buna şahit olun, Ben de sizin şahidiniz olacağım” dedi
Âl-iİmrân / 81 - (Adem Uğur)
Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 81 - (Ahmed Hulusi)
Hani Allâh Nebilerden (ve ümmetlerinden şu konuda) söz almıştı: "Size hakikat bilgisinden ve Hikmet verdim, bundan sonra beraberinizde olanı tasdik eden bir Rasûl geldiğinde, Ona bütününüzle iman edecek ve yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz ve ağır yükümü üzerinize aldınız mı?", "Kabul ettik" dediler! "Şahit olun, ben de şahidim hakikatiniz olarak. "
Âl-iİmrân / 81 - (Ahmet Tekin)
Allahın peygamberlerden, ümmetlerinden şu kesin sözü, taahhüdü aldığını insanlara hatırlat:'Ben size kitapları ve hikmeti, peygamberliği, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, peygamberinizin sünnetini verdikten sonra, size, ellerinizdeki doğru bilgileri, kutsal kitaplardaki bilgileri tasdik eden bir Rasûl geldiğinde, ona, mutlaka inanıp yardım etmelisiniz. Bunu kabul ediyor musunuz? Bu şartlarla, sorumluluk gerektiren emirlerimi, hükümlerimi yerine getireceğinize dair söz veriyor musunuz?' dediğinde:'Yerine getireceğimize söz veriyoruz' dediler. Allah da:'O halde şâhit olun, ben de sizlerle birlikte şâhit olanlardanım' buyurdu.
Âl-iİmrân / 81 - (Ahmet Varol)
Allah, peygamberlerden: 'Ben size Kitap ve hikmet verdim. Daha sonra sizin yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona kesin olarak inanacak ve kendisine yardımda bulunacaksınız' diye söz almıştı. 'Bunu kabul edip bu husustaki ağır yükümü üzerinize aldınız mı?' dedi. Onlar da: 'Kabul ettik' dediler. (Allah da): 'Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahitlerdenim' dedi.
Âl-iİmrân / 81 - (Ali Bulaç)
Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size Kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Ali Fikri Yavuz)
Hem Allah, vaktiyle Peygamberlerin mîsakını (bağlılık sözünü) şöyle almıştı: “- Celâlim hakkı için size kitap ve hikmetten verdim. Sonra size, beraberinizdekini tasdik eden bir Peygamber geldiğinde mutlaka ona iman edeceksiniz ve her halde ona yardımda bulunacaksınız; bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize alıp kabullendiniz mi?” buyurdu. Onlar: “-İkrar ettik”, dediler. Allah şöyle buyurdu; “- Öyle ise birbirinize karşı şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhitlerdenim.”
Âl-iİmrân / 81 - (Ali Ünal)
Hem Allah, vaktiyle bütün peygamberlerden: “Ne zaman size (rasûl olanlarınıza doğrudan, nebî olanlarınıza bir Rasûl’ün mirasçısı olarak) Kitap ve hikmet versem ve ardından, size verilmiş bulunan (Kitabı) tasdik edici bir Rasûl gelse, ona mutlak surette inanacak ve mutlaka ona yardım edeceksiniz.” diye söz almıştır. Allah, “Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?” diye sormuş, onlar da, “Kabul ettik!” diye ikrar vermiş, bunun üzerine Allah, “Öyleyse şahit olun, (ümmetleriniz de şahit olsun); Ben de sizin gibi şahit oluyorum!” buyurmuştur.
Âl-iİmrân / 81 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah, peygamberlerden şöyle söz almış ve “Bakın size kitap ve hikmet verdim, şimdi yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar da, “Kabul ettik” dediler. “O halde tanık olunuz, ben de sizinle beraber tanık olanlardanım” dedi.
Âl-iİmrân / 81 - (Bekir Sadak)
Allah peygamberlerden ahid almisti: «And olsun ki size Kitab, hikmet verdim; sizde olani tasdik eden bir peygamber gelecek, ona mutlaka inanacaksiniz ve ona mutlaka yardim edeceksiniz, inkar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?» demisti. «Ikrar ettik» demislerdi de: «µahid olun, Ben de sizinle beraber sahidlerdenim» demisti.
Âl-iİmrân / 81 - (Celal Yıldırım)
Hani Allah, Peygamberlerden kesin söz almıştı: «And olsun ki size kitap ve hikmet verdim, sonra sizinle beraber bulunanı kabul eden bir peygamber gelince, herhalde ona inanasınız ve ona mutlaka yardım edesiniz» (buyurmuş ve) «bunu ikrar ettiniz mi, bunun üzerine ahde bağlı ağır yükümü kabul ettiniz mi ?» demişti. Onlar da: «İkrar ettik» diye kesin söz vermişlerdi. (Allah): «Öyle ise şâhid olun, ben de sizinle beraber şâhidlerdenim» buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 81 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah, vaktiyle peygamberlerin (ümmetlerine hitaben) misakını (bağlılık sözünü) şöyle almıştı: “Celâlim hakkı için size kitap ve hikmetten verdim. Sonra size, beraberinizde olan (kitapları) tasdik eden bir peygamber geldiğinde mutlaka ona iman edeceksiniz ve her halde ona yardımda bulunacaksınız” diye sağlam bir söz alıp: “Siz de bunu kabul ettiniz mi?” buyurduğunda, onlar da: “Kabul ettik” dediler. (Allah) şöyle buyurdu: “Öyle ise birbirinize karşı şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım.”
Âl-iİmrân / 81 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah peygamberlerden ahid almıştı: 'And olsun ki size Kitap, hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir peygamber gelecek, ona mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz, ikrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?' demişti. 'İkrar ettik' demişlerdi de: 'Şahid olun, Ben de sizinle beraber şahidlerdenim' demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Diyanet Vakfi)
Hani Allah, peygamberlerden: «Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz» diye söz almış, «Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?» dediğinde, «Kabul ettik» cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 81 - (Edip Yüksel)
ALLAH peygamberlerden (nebilerden) şöyle misak almıştı: 'Size kitap ve hikmet vereceğim. Daha sonra, beraberinizdekileri doğrulayan bir elçi (resul) geldiğinde ona inanacak ve onu destekleyeceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi ve bu sözleşmeyi yerine getireceğinize söz verdiniz mi,' demişti. Onlar 'Kabul ettik,' deyince, 'Öyleyse şahid olun, ben de sizinle beraber şahid olanlardanım,' demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Hem Allah vaktiyle Peygamberlerin şöyle misakını almıştır: Celâlim hakkıyçün size kitab ve hikmetten her ne verdimse sonra size beraberinizdekini tasdik eden bir Resul geldiğinde ona mutlak iman edeceksiniz ve lâbüdd ona yardımda bulunacaksınız, buna ıkrar verdiniz mi? ve bunun üzerine ağır ahdimi boynunuza aldınız mı? buyurdu. Ikrar verdik dediler, öyle ise, buyurdu: Şahid olun ben de sizinle beraber şahidlerdenim.
Âl-iİmrân / 81 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah, vaktiyle peygamberlerden: «Andolsun ki, size kitap ve hikmetten her ne verdiysem, sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde ona kesinlikle inanacaksınız ve çaresiz ona yardım edeceksiniz.» diye söz almış ve: «Bunu kabul ettiniz mi? Bunun üzerine ağır ahdimi boynunuza aldınız mı?» demişti. Onlar: «Kabul ettik.» dediler. Allah da: «Öyle ise, şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim!» buyurdu.
Âl-iİmrân / 81 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: «Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?» demişti. Onlar: «Kabul ettik» dediler. (Allah da) dedi ki: «Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım».
Âl-iİmrân / 81 - (Gültekin Onan)
Hani Tanrı peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size Kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak inanacak ve ona yardımda bulunacaksınız". Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı? Onlar : "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Harun Yıldırım)
Allah: “Andolsun ki ben size kitap ile hikmeti verdim. Sonra size beraberinizde bulunanı tasdik edici bir rasul gelirse mutlaka ona iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardım edeceksiniz!” diye nebilerin kuvvetli sözünü aldığı zaman buyurdu ki: “Buna dair sözümü alıp kabul ettiniz mi?” “Kabul ettik!” dediler. “O halde şahitlik edin, ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim.” buyurdu.
Âl-iİmrân / 81 - (Hasan Basri Çantay)
Allah, (geçmiş) peygamberler (in) den — and olsun ki size Kitab ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o Kitab ve hikmeti) tasdik eden bir peygamber gelmişdir (gelecekdir). Ona kat'iyyen îman ve ona her halde yardım edeceksiniz diye — (ahd ve) mîsâk aldığı zaman dedi ki «Ikraar etdiniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecîbemi) alıb kabul eylediniz mi»? Onlar (cevaben): «Ikraar etdik» dediler. (Allah) dedi ki: «Öyleyse (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şâhid olun, ben de sizinle beraber (bu ıkraarınıza) şâhidlik edenlerdenim.
Âl-iİmrân / 81 - (Hayrat Neşriyat)
Hem Allah, vaktiyle peygamberlerin: 'Size kitab ve hikmetten her ne versem, sonra size berâberinizde olanı tasdîk edici bir peygamber gelse, mutlaka ona îmân edeceksiniz ve mutlaka ona yardım edeceksiniz!' diye sağlam sözlerini aldığında: 'İkrâr ettiniz (mi) ve bu ağır ahdimi (üzerinize) aldınız mı?' buyurdu. (Onlar:) 'İkrâr ettik!' dediler. (Allah:) 'Öyle ise şâhid olun, ben de sizinle berâber şâhidlerdenim!' buyurdu.
Âl-iİmrân / 81 - (İbni Kesir)
Hani Allah, Peygamberlerden söz almış: And olsun ki; size, kitabı, hikmeti verdim. Yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka o'na inanacak ve yardım edeceksiniz. İkrar edip de ahdi kabul ettiniz mi? demişti. Onlar da: İkrar ettik, demişlerdi. Allah: Şahid olsun, Ben de sizinle beraber şahidlerdenim, demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Kadri Çelik)
Hani Allah peygamberler hakkında (ümmetlerinden), “Size kitab ve hikmet verdikten sonra sizde olanı onaylayan bir peygamber geldiğinde ona mutlaka iman edip yardım edeceksiniz” diye söz almış ve, “İkrar edip bu yükümü (ahdimi) yüklendiniz mi?” demişti. Onlar “İkrar ettik” demişlerdi de Allah, “Şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim” demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Muhammed Esed)
Allah, (geçmiş vahiylerin izleyicilerinden) peygamberler vasıtasıyla şu taahhüdü talep etti: "Eğer, vahyi ve hikmeti size bahşettikten sonra, halen sahip olduğunuz hakikati tasdik eden bir elçi size gelirse o'na inanmalı ve yardım etmelisiniz. Bu şarta dayalı ahdimi kabul ve tasdik eder misiniz?" Onlar: "Kabul ederiz!" dediler. Allah: "Öyleyse (buna) şahit olun, Ben de sizin şahidiniz olacağım."
Âl-iİmrân / 81 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah peygamber (aracılığıyla kitap ehlin)den; "Eğer vahiyden ve hikmetten size bir pay verdikten sonra size hakikatten yanınızda kalanı tasdik eden bir elçi gelirse, kesinlikle ona inanmalı ve yardım etmelisiniz" taahhüdünü aldığı zaman sordu: "İşte bu şarta dayalı ahdimi alıp kabul ettiniz mi?" "Kabul ve tasdik ettik!" diye cevap verdiler. Allah buyurdu: "O halde şahid olun! Ben de sizinle birlikte şahitler arasında olacağım!"
Âl-iİmrân / 81 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Yâdet o zamanı ki, Allah Teâlâ peygamberlere hitaben «Size kitap ve hikmet verdim, sonra sizin nezdinizdekini musaddık olarak bir resûl gelecektir. O'na elbette imân ve yardım edeceksiniz» diye peygamberlerden bir müekked ahd aldıkta buyurdu ki, «İkrar ettiniz mi? Ve bunun üzerine benim o ahdimi alıp kabul eylediniz mi?» Onlar da, «İkrar ettik,» dediler. (Cenâb-ı Hak da) Buyurdu ki: «Öyleyse şahit olunuz, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.»
Âl-iİmrân / 81 - (Ömer Öngüt)
Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı: “Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek. Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar da: “Kabul ettik. ” demişlerdi. Allah da: “O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım. ” buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 81 - (Şaban Piriş)
Allah, peygamberlerden: -Size kitap ve hikmet verdim, sonra sizden olanı doğrulayan bir peygamber gelecek, ona kesinlikle iman edecek ve ona yardım edeceksiniz! diye söz aldığı zaman (sormuştu): -Karar verdiniz ve size yüklediğim bu ağır yükü kabul ettiniz mi? demişti. Onlar: -Kabul ettik diye cevap verdiler. -Şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.
Âl-iİmrân / 81 - (Sadık Türkmen)
Bir zamanlar Allah; Nebîler/Peygamberler(aracılığıyla kitap ehlin)den; “Andolsun, size vereceğim her Kitap ve Hikmet’ten (problem çözme biliminden) sonra size; elinizdekini onaylayan/doğrulayan bir Rasûl/Elçi geldiğinde, ona mutlaka inanacak/iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardımcı olacaksınız” diye söz almış ve; “Bunu kabul ettiniz mi; verdiğim bu ağır görevi üstlendiniz mi?” demişti. Onlar (Kitap Ehli de); “Kabul ettik” demişlerdi. Allah da; “Öyleyse şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Seyyid Kutub)
Hani Allah, peygamberlerden 'Bakınız, size kitap ve hikmet verdim, ilerde yanınızdaki kitabı onaylayan bir peygamber gelince ona kesinlikle inanacak, kendisini destekleyeceksiniz' diye söz aldı; 'Bu direktifimi kabul ettiniz, omuzlarınıza yüklediğim bu görevi üstlendiniz mi?' dedi. 'Kabul ettik' dediler, Allah da 'Birbirinize şahid olunuz, ben de sizinle birlikte şahidlerdenim' dedi.
Âl-iİmrân / 81 - (Suat Yıldırım)
Hem Allah, vaktiyle peygamberlerden "Size kitap ve hikmet vermemden sonra, Sizin yanınızda bulunan kitabı tasdik edici bir peygamber geldiğinde, mutlaka ona inanıp yardımcı olacaksınız." diye söz almıştır. Allah: "Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?" dediğinde onlar: "Kabul ettik" diye kesin söz verince, Allah Teâlâ: "Siz de şahit olun, zaten Ben de sizinle beraber şahitlik edeceğim." buyurdu.
Âl-iİmrân / 81 - (Süleyman Ateş)
Allâh, peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Bakın, size Kitap ve hikmet verdim; imdi yanınızda bulunan(Kitap)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. "Kabul ettik!" dediler. "O halde tanık olun, ben de sizinle beraber tanık olanlardanım." dedi.
Âl-iİmrân / 81 - (Tefhim-ul Kuran)
Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak) ' almıştı: «Andolsun size Kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksanız.» Demişti ki: «Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?» Onlar: «İkrar ettik» demişlerdi de «Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım» demişti.
Âl-iİmrân / 81 - (Ümit Şimşek)
Allah peygamberlerden ahit alarak, 'Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra, sizdeki kitabı tasdik edici bir peygamber geldiğinde ona inanacak ve yardım edeceksiniz' buyurmuş ve sormuştu: 'Bu ahdi kabul edip üstleniyor musunuz?' Onlar 'Kabul ettik' dediler. Allah buyurdu ki: Şahit olun; Ben de sizinle beraber bu ahdin şahidiyim.
Âl-iİmrân / 81 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ve unutma ki Allah, peygamberlerden mîsaklarını almış, şöyle demişti: "Size Kitap'tan ve hikmetten nasip verdim. Sonra size elinizdekini doğrulayıcı bir resul geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona muhakkak yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz ve ağır yükümü üzerinize aldınız mı?". "Kabul ettik." dediler. "O halde tanık olun, sizinle beraber ben de tanıklardanım." dedi.
Âl-iİmrân / 81 - (İskender Ali Mihr)
Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah’ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O’na mutlaka îmân edeceksiniz ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
Âl-iİmrân / 81 - (İlyas Yorulmaz)
Allah “(Ey Ehli kitap!) Size kitaptan ve içindeki açık hükümlerden verdiklerimi, peygamberlerin sözleşmeleri haline getirmiş, sonra; sizinle beraber olanı tasdik edip doğrulayan bir elçi geldiğinde, o elçiye iman edip, ona yardım etmelisiniz. (Ey ehli kitap!) Elçiye iman edip yardım edeceğinize dair, ahdimi sahiplenmeye karar verdiniz mi?” dediğinde, onlarda “Karar verdik” dediler. Allah da “Şahit olun, bende sizinle beraber şahit olanlardanım” dedi.
فَمَن تَوَلَّى بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Okunuşu: Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Âl-iİmrân / 82 - (Ahmet Tekin)
Artık bütün milletlerden alınan bu taahhütler ve sözlerden sonra kimler imandan yüz çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı yönlendirirlerse, Allah’ın azabından kurtulamazlar. İşte onlar hak dini, doğru ve mantıklı düşünmeyi terk eden fâsıkların, âsilerin, bozguncuların ta kendileridir.
أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ
Okunuşu: E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn(yurceûne).
Âl-iİmrân / 83 - (Diyanet İşleri)
Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
Âl-iİmrân / 83 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Artık Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Göklerde ve yeryüzündekiler, istekleriyle veya zorla ona teslîm olmuşlardır ve her şey de, sonucu, gerisin geriye, dönüp onun tapısına varacaktır.
Âl-iİmrân / 83 - (Abdullah Parlıyan)
Şimdi onlar Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde olan herşey, ister istemez O'na boyun eğmiş ve teslim olmuş durumdadır. Çünkü, herşey sonunda O'na döndürülecektir.
Âl-iİmrân / 83 - (Adem Uğur)
Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Ahmed Hulusi)
Semâlarda ve arzda (evrenin mânâ ve madde boyutlarında) ne varsa, isteyerek veya istemeyerek O'na teslim olmuş durumda iken, Allâh Dini'nden (İslâm'dan - yaratmış olduğu sistem ve düzenden) başkasını mı arıyorlar. (Oysa) O'na döndürülmektedirler.
Âl-iİmrân / 83 - (Ahmet Tekin)
Göklerdeki ve yerdeki akıllı ve sorumlu varlıklar ister istemez ona boyun eğip, teslim olarak hükmüne rıza gösterdikleri, tesbih ile zikir halinde kanunlarına, kudretine boyun eğdikleri, İslâm’ı yaşadıkları halde, ehl-i kitap Allah’ın dininden, Allah’ın şerîatından başka din mi, düzen mi, medeniyet mi arıyor? Halbuki, sonuçta O’nun huzuruna götürülüp hesaba çekilecekler.
Âl-iİmrân / 83 - (Ahmet Varol)
Onlar Allah'ın dininden başkasını mı arzuluyorlar! Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na dündürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Ali Bulaç)
Peki onlar, Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülmektedirler.
Âl-iİmrân / 83 - (Ali Fikri Yavuz)
Onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na boyun eğmiştir ve âhirette ona çevrilip götürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Ali Ünal)
Yoksa onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, (tamamı tekvinî, pek çoğu da hem tekvinî hem teşriî açıdan,) isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuş durumdadır ve hepsi O’na döndürülüp, götürülmektedir.
Âl-iİmrân / 83 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerdeki ve yerdekilerin hepsi, ister istemez O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Bekir Sadak)
Alah'in dininden baska bir din mi arzu ediyorlar? Oysa goklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmustur, O'na doneceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Celal Yıldırım)
Hâlâ onlar Allah'ın dininden başkasını mı arzuluyorlar?! Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi de ister istemez O'na teslîm olmuştur ve ancak O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Cemal Külünkoğlu)
Göklerde ve yerde olan her şey, isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğmişken ve O'na döndürülüp götürülecekken, onlar kalkıp Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar?
Âl-iİmrân / 83 - (Diyanet Vakfi)
Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Edip Yüksel)
Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa; ister istemez O'na teslim olmuştur. Ve O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onlar Allah'a imandan başka bir itikat mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yeryüzünde olan her şey isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğer, çünkü her şey (sonunda) O'na dönecektir.
Âl-iİmrân / 83 - (Gültekin Onan)
Artık Allah Teâlâ'nın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na göklerde olanlar da, yerde olanlar da isteyerek ve istemiyerek munkat olmuşlardır. Ve O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Harun Yıldırım)
Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O'na teslim olmuşlardır, nihayet de O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Hayrat Neşriyat)
O hâlde Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek O’na teslîm olmuştur ve ancak O’na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (İbni Kesir)
Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa; ister istemez O'na teslim olmuştur. Ve O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Kadri Çelik)
Göklerde ve yerde bulunan kim varsa, gerek isteyerek, gerek istemeyerek Allah’a itaat ederken, hepsi döndürülüp O’na götürülürken, onlar kalkıp Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?
Âl-iİmrân / 83 - (Muhammed Esed)
Allâh'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Mustafa İslamoğlu)
Yoksa onlar, Allah'ın dininden gayrı (bir inanç sistemi) mi arıyorlar? Oysa ki bütün göktekiler ve yerdekiler ister istemez O'na teslim oldular: Çünkü hepsi (sonunda) O'na varacaklar.
Âl-iİmrân / 83 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Yoksa onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez Ona teslim olmuştur ve hepsi de Ona döndürülecektir.
Âl-iİmrân / 83 - (Ömer Öngüt)
Şimdi onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O'na teslim olmuşlardır, nihayet de O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Şaban Piriş)
Allah’ın dininden başka bir din mi arzu ediyorlar? Oysa, göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur. O’na döneceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Sadık Türkmen)
Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’nun huzuruna döndürülüp götürülecekken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
Âl-iİmrân / 83 - (Seyyid Kutub)
Yoksa onlar Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde bulunanların tümü ister- istemez O'na teslim olmuşlardır ve O'nun huzuruna döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Suat Yıldırım)
Göklerde ve yerde bulunan kim varsa, gerek isteyerek, gerek istemeyerek Allah’a itaat ederken, hepsi döndürülüp O’na götürülürken, onlar kalkıp Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?
Âl-iİmrân / 83 - (Süleyman Ateş)
Allâh'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (Tefhim-ul Kuran)
Peki onlar, Allah'ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülmektedirler.
Âl-iİmrân / 83 - (Ümit Şimşek)
Yoksa onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez Ona teslim olmuştur ve hepsi de Ona döndürülecektir.
Âl-iİmrân / 83 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Hâlâ Allah'ın dininden gayrısını mı arıyorlar? Oysaki, göklerdeki şuurlulur da, yerdekiler de ister istemez O'na teslim olmuşlardır ve yalnız O'na döndürüleceklerdir.
Âl-iİmrân / 83 - (İskender Ali Mihr)
Onlar, hâlâ Allah’ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi tav’an ve kerhen (isteyerek ve istemeyerek) O’na teslim oldular ve onlar, O’na (Allah’a), geri döndürülecekler.
Âl-iİmrân / 83 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın dinin den başka din mi arıyorlar? Göklerde ve yerde olan her şey, isteyerek veya istemeyerek O na teslim olmuşlardır. Dönüş de O nadır
قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Okunuşu: Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Âl-iİmrân / 84 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O’na teslim olanlarız.”
Âl-iİmrân / 84 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
De ki: İnandık Allah'a ve bize indirilene, İbrahîm'e, İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a, torunlarına indirilene. Mûsâ'ya, İsa'ya ve peygamberlere, Rablerinden verilene; aralarından hiçbirini ayırt etmeyiz ve biz, ona teslîm olmuşuz.
Âl-iİmrân / 84 - (Abdullah Parlıyan)
De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa'ya, İsa'ya ve bütün peygamberlere Rablerinden verilenlere de inandık, onlar arasında hiçbir ayırım yapmayız ve biz O'na teslim olanlarız.”
Âl-iİmrân / 84 - (Adem Uğur)
De ki: Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.
Âl-iİmrân / 84 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Hakikatimizi dahi kendi Esmâ'sından var ettiğine inanmış olarak Allâh'a, bize inzâl ettiklerine; İbrahim, İsmail, İshak ve Yakup'a ve torunlarına inzâl olana; Musa ve İsa'ya ve Nebilere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlar arasında ayrım yapmayız. Biz, O'na teslim olmuşlarız. "
Âl-iİmrân / 84 - (Ahmet Tekin)
Sen:'Allah’a iman ettik. Bize indirilene Kur’ân’a iman ettik. İbrâhim’e, İsmâil’e, İshak’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilenlere iman ettik. Rableri tarafından Mûsâ’nın ve Îsâ’nın ve bütün peygamberlerin uygulamakla sorumlu tutulduğu emir ve hükümlere, verilen mûcizelere iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasında hiçbir ayırım yapmıyoruz. Biz sadece Allah’a boyun eğen İslâm’ı yaşayan müslümanlarız.' de.
Âl-iİmrân / 84 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kub'a ve onların evlatlarına indirilene; Musa'ya, İsa'ya ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onların hiçbiri arasında bir ayrım yapmayız. Ve biz O'na (Allah'a) teslim olmuş kimseleriz.'
Âl-iİmrân / 84 - (Ali Bulaç)
De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız."
Âl-iİmrân / 84 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm), de ki: “- Biz Allah’a iman getirdik; bize indirilen Kur’ân-ı Kerim de; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve oğullarına indirilenlere de; Musâ’ya, Îsa’ya ve peygamberlere Rablarından verilenlere de... Peygamberlerden hiç biri arasında (hak peygamber olduklarında) fark gözetmeyiz. Biz Allah’a boyun eğen müslimleriz.”
Âl-iİmrân / 84 - (Ali Ünal)
De ki: “Biz (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil’e) ve (bütün) nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş ve ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş Müslümanlarız.”
Âl-iİmrân / 84 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakûb'a ve onun neslinden gelenlere indirilene, Rabbleri tarafından Mûsâ'ya, İsâ'ya ve diğer bütün peygamberlere bahşedilenlere inanırız, onlar arasında hiçbir ayırım yapmayız. Kendimizi Allah'a teslim ederiz.
Âl-iİmrân / 84 - (Bekir Sadak)
«Allah'a, bize indirilene, Ibrahim'e, Ismail'e, Ishak'a, Yakub'a ve torunlarina indirilene, Rableri tarafindan Musa, Isa ve peygamberlere verilene inandik, onlari birbirinden ayirt etmeyiz biz O'na teslim olanlariz» de.
Âl-iİmrân / 84 - (Celal Yıldırım)
De ki: Allah'a imân ettik ; bize indirilen (Kur'an)a da ; İbrahim'e. İsmail'e, İshak'a, Yâkub'a ve O'nun evlâdına indirilene de; Rableri katından Musa'ya ve isa'ya, diğer peygamberlere verilenlere de inandık. Onlardan hiç birini diğerinden ayırd etmeyiz. Biz ancak O'na (Allah'a) teslîm olup boyun eğmişizdir.
Âl-iİmrân / 84 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Biz Allah'a iman ettik. Bize indirilene (Kur'an'a), İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına indirilene, Rableri tarafından Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere gönderilene inandık. Peygamberler arasında hiçbir ayırım yapmayız. Biz yalnız Allah'a teslim oluruz.”
Âl-iİmrân / 84 - (Diyanet İşleri (eski))
'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Rableri tarafından Musa, İsa ve peygamberlere verilene inandık, onları birbirinden ayırt etmeyiz, biz O'na teslim olanlarız' de.
Âl-iİmrân / 84 - (Diyanet Vakfi)
De ki: Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.
Âl-iİmrân / 84 - (Edip Yüksel)
De ki: 'ALLAH'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlara indirilene; Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rab'leri tarafından verilene inandık. Onların hiçbiri arasında ayırım yapmayız ve biz O'na teslim olanlarız.'
Âl-iİmrân / 84 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
De ki: biz inandık Allaha iman getirdik: bize indirelene de, İbrahime ve İsmaile ve İshaka ve Ya'kuba ve Esbata indirilene de Musaya ve İsaya ve Nebiyyuna Rablarından verilene de, onlardan birinin arasını ayırmayız ve biz ancak ona boyun eğer müslimleriz
Âl-iİmrân / 84 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
De ki: «Biz, Allah'a, bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya İsa'ya peygamberlere Rablerinden verilene inandık iman getirdik. Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız ve biz, ancak O'na boyun eğen müslümanlarız!»
Âl-iİmrân / 84 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
De ki: «Allah'a, bize indirilen (Kur'ân)e, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O'na teslim olmuşlarız».
Âl-iİmrân / 84 - (Gültekin Onan)
De ki: "Biz Tanrı'ya, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız.
Âl-iİmrân / 84 - (Harun Yıldırım)
De ki: “Biz Allah’a; bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilenlere; Musa’ya, İsa’ya ve nebilere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasını ayırmayız. Doğrusu biz yalnız O’na teslim olanlarız.”
Âl-iİmrân / 84 - (Hasan Basri Çantay)
De ki: «Allaha îman etdik. Bize indirilen (Kur'an-ı kerîm) e, İbrâhîme, İsmâîle, İshaaka, Ya'kuba ve oğullarına indirilenlere, Mûsâya, îsâya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere de (inandık) Onlardan hiç biri arasında (peygamber olmaları bakımından) fark gözetmeyiz. Biz Ona (Allaha) teslim olmuşlarız».
Âl-iİmrân / 84 - (Hayrat Neşriyat)
(Ey Resûlüm!) De ki: '(Biz) Allah’a, bize indirilene ve İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya'kub’a ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere ve Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve (bütün) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere îmân ettik. Onlardan hiçbirinin arasında (peygamberlik cihetiyle)fark gözetmeyiz. Ve biz, ancak O’na teslîm olan kimseleriz.'
Âl-iİmrân / 84 - (İbni Kesir)
De ki: Allah'a iman ettik. Ve bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve oğullarına indirilenlere, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere; Rabbları tarafından verilenlere de iman ettik. Onların hiç birisi arasında fark gözetmeyiz. Ve biz, O'na teslim olanlarız.
Âl-iİmrân / 84 - (Kadri Çelik)
De ki: “Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Rableri tarafından Musa, İsa ve peygamberlere verilene iman ettik, onları birbirinden ayırt etmeyiz, biz O'na teslim olanlarız.”
Âl-iİmrân / 84 - (Muhammed Esed)
De ki: "Biz, Allah'a; bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve o'nun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa'ya, İsa'ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve kendimizi O'na teslim ederiz."
Âl-iİmrân / 84 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Allah'a, bizi indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onun neslinden gelenlere indirilene; Rablerinden Musa'ya, İsa'ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasından hiç birini ayırt etmeyiz; ve biz yalnız O'na teslim oluruz.
Âl-iİmrân / 84 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Biz Allah Teâlâ' ya, ve bize indirilene ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve Esbat'e indirilmiş olana ve Mûsa'ya, İsâ'ya ve nebilere Rableri cânibinden verilmiş olanlara imân ettik, onlardan hiçbirinin arasını ayırmayız. Ve biz ona müslimleriz.»
Âl-iİmrân / 84 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Biz Allah'a iman ettik. Bize indirilene de; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlara indirilenlere de; Musa'ya, İsâ'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Ve biz ancak O'na teslim olanlarız. ”
Âl-iİmrân / 84 - (Şaban Piriş)
De ki: -Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Rab’lerinden, Musa, İsa ve peygamberlere verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Biz Allah’a teslim olanlarız!
Âl-iİmrân / 84 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O’na teslim olanlarız.”
Âl-iİmrân / 84 - (Seyyid Kutub)
De ki; Allah 'a, bize indirilen kitaba; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilen ilahi mesajlara; Musa'ya, İsa'ya ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilenlere inandık; onlar arasında ayırım yapmayız, biz O'na teslim olmuşuz;
Âl-iİmrân / 84 - (Suat Yıldırım)
De ki: "Biz Allah’a iman ettik. Bize indirilen vahye, İbrâhim’e, İsmâil’e İshak’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilen keza Mûsâ’ya, Îsâ’ya, hasılı bütün peygamberlere Rab’leri tarafından verilen vahiylere de iman ettik. (Peygamberlikleri noktasında) onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız ve biz yalnız Allah’a teslim oluruz.
Âl-iİmrân / 84 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Allah'a, bize indirilene, İbrâhim'e, İsmâ'il'e, İshak'a, Ya'kûb'a ve sıbtlara (Ya'kûb oğullarından türeyen kabilelere) indirilene; Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O'na teslim olanlarız."
Âl-iİmrân / 84 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız.»
Âl-iİmrân / 84 - (Ümit Şimşek)
De ki: Biz Allah'a da, bize indirilene de; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene de; Musa'ya, İsa'ya ve bütün peygamberlere Rablerinden verilene de iman ettik. Biz onların hiçbirini ayrı tutmayız. Biz ancak Allah'a teslim olmuşuzdur.
Âl-iİmrân / 84 - (Yaşar Nuri Öztürk)
De ki: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına indirilmiş olana, Mûsa'ya, İsa'ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O'na teslim olanlarız."
Âl-iİmrân / 84 - (İskender Ali Mihr)
“Allah’a ve bize indirilene ve İbrâhîm (A.S)’a, İsmâil (A.S)’a, İshâk (A.S)’a, Yâkub (A.S)’a ve Yâkub oğulları’na indirilenlere, Hz. Mûsâ’ya ve Hz. Îsâ’ya ve nebilere Rab’leri tarafından verilenlere îmân ettik. Onların arasından birini (diğerlerinden) ayırdetmeyiz. Ve biz O’na (Allah’a) teslim olanlarız.” de.
Âl-iİmrân / 84 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “Biz Allah’a, bize indirilene İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Peygamberlerin arasından hiç birini ayırmadan hepsine iman ederiz ve biz yalnızca O na teslim olmuşuzdur. ”
وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Okunuşu: Ve men yebtegi gayral islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhirati minel hâsirîn(hâsirîne).
Âl-iİmrân / 85 - (Adem Uğur)
Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.
Âl-iİmrân / 85 - (Ahmed Hulusi)
Kim İslâm'dan (teslim olunmuşluğun idrakından) başka bir Din (sistem ve düzen) arayışındaysa, bu geçersizdir! Sonsuz gelecek sürecinde de hüsrana uğrayanlardan olur.
Âl-iİmrân / 85 - (Ahmet Tekin)
Kim İslâm’dan başka yaşayacağı bir din, bir düzen, bir medeniyet ararsa, bilsin ki, Allah huzurunda kendisinden böyle bir din, böyle bir düzen asla kabul görmeyecek, âhirette, ebedî yurtta da zarara uğrayanlardan olacaktır.
Âl-iİmrân / 85 - (Ali Ünal)
Kim, İslâm’dan başka bir din arzu eder ve ararsa, (bilsin ki) bu, ondan asla kabûl edilmeyecektir; o, Âhiret’te de kaybedenlerden olacaktır.
Âl-iİmrân / 85 - (Diyanet Vakfi)
Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.
Âl-iİmrân / 85 - (Edip Yüksel)
Kim islamdan (Tanrı'ya teslim olmaktan) başka bir din ararsa kendisinden kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır
Âl-iİmrân / 85 - (Mustafa İslamoğlu)
Her kim kendisine Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyet yolundan başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir; üstelik o ahirette de kaybedenlerden olacaktır.
Âl-iİmrân / 85 - (İlyas Yorulmaz)
Kim İslam dininden başka bir din ararsa, kesinlikle o kimse için başka bir din kabul edilmez. O kişi ahirette de kaybedenlerdendir.
كَيْفَ يَهْدِي اللّهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Okunuşu: Keyfe yehdillâhu kavmen keferû ba’de îmânihim ve şehidû enner resûle hakkun ve câehumul beyyinât(beyyinâtu) vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Âl-iİmrân / 86 - (Diyanet İşleri)
İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah, o kavme nasıl doğru yolu gösterir ki inandıktan sonra kâfir olmuştur. Halbuki onlar, Peygamberin gerçek olduğuna da tanıklık etmişlerdi, onlara apaçık deliller de gelmişti ve Allah, zâlim kavmi doğru yola sevk etmez ki.
Âl-iİmrân / 86 - (Abdullah Parlıyan)
İman edip bu elçinin hak olduğuna şahit olduktan ve hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra, gerçekleri örtbas eden bir toplumu, Allah nasıl doğru yoluna ulaştırır? Allah varlık sebebine aykırı davrananları doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Adem Uğur)
İman etmelerinden, Resûl'ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ahmed Hulusi)
Kendilerine açık deliller geldikten, Rasûlün Hak olduğuna şahitlik edip iman ettikten sonra hakikati inkâr eden bir topluluğa, Allâh nasıl hidâyet eder! Allâh zulmedenler topluluğuna hidâyet etmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ahmet Tekin)
Kitaplarında vasıfları belirtilen peygambere iman ettikleri halde, Muhammed’in Allah tarafından gönderilen hak peygamber olduğu bilgilerinin doğruluğunu göre göre, kendilerine apaçık âyetler deliller geldikten sonra, inkâr bataklığına giren kavimlere, yahudilere ve hristiyanlara Allah nasıl hidayeti, doğru yolu nasip eder? Allah küfrü imana tercih eden, Allah yoluna, Allah yolundaki faaliyetlere engel olan zâlim bir kavmi, bir toplumu doğru yola sevketme lütfunda bulunmayacak.
Âl-iİmrân / 86 - (Ahmet Varol)
İmanlarından, Peygamberin hak olduğuna şahit olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra küfre düşen bir topluluğu Allah nasıl doğru yola eriştirir! Allah zalim kavmi doğru yola eriştirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ali Bulaç)
Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ali Fikri Yavuz)
Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve Peygamberin hak olduğuna şehadet getirmişlerken (bu) imanlarından sonra dinlerinden çıkıp küfre sapan bir topluluğu Allah nasıl hidâyete ulaştırır? Allah zâlimler topluluğunu (kavmini) hidayete eriştirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ali Ünal)
İman ettikten, O (şanı yüce) Rasûl’ün hak olduğuna (O’nda gördükleri risaletine delil sıfatlar sebebiyle) bizzat şahadet ettikten ve kendilerine (hem O’nun risaletini hem de getirdiği Kitabın Allah Kelâmı olduğunu ispat eden) o apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir topluluğu Allah hiç hidayet eder mi? Allah, (gerçeği gizleyerek, bile bile inkâr ederek bütün kâinata ve hakikatlara haksızlık yapan) zalimler güruhuna asla hidayet vermez.
Âl-iİmrân / 86 - (Bayraktar Bayraklı)
İman edip Peygamberin hak olduğuna şâhit olduktan ve hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra hakikati inkâr etmeyi seçen bir halkı, Allah nasıl doğru yola ulaştırır? Allah, böyle zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Bekir Sadak)
Inandiktan, peygamberin hak olduguna sehadet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkar eden bir milleti Allah nasil dogru yola eristirir? Allah zalimleri dogru yola eristirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Celal Yıldırım)
İnandıktan, Peygamberin hak olduğuna şehâdet ettikten ve kendilerine açık belgeler geldikten sonra inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zâlimleri doğru yola çevirip başarılı kılmaz, (tevbe edip dönüş yapmadıkça doğru yolu bulamazlar).
Âl-iİmrân / 86 - (Cemal Külünkoğlu)
İman edip, peygamberin hak olduğuna şahadet ettikten ve kendilerine açık belgeler geldikten sonra inkâr eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Diyanet İşleri (eski))
İnandıktan, peygamberin hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkar eden bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Diyanet Vakfi)
İman etmelerinden, Resûl'ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Edip Yüksel)
İman ettikten, elçinin doğru olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkar eden bir toplumu, ALLAH nasıl olur da doğruya iletir? ALLAH zalim toplumu hidayete ulaştırmaz.
Âl-iİmrân / 86 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
nasıl muvaffak eder Allah? bir kavmi ki kendilerine beyyineler gelmiş ve Peygamberin hakk olduğuna şehadet getirmişler iken imanlarının arkasından nankörlük edib küfre sapmışlardır, halbuki Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez
Âl-iİmrân / 86 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Kendilerine açık deliller gelmiş ve peygamberin hak olduğuna şahitlik etmişken, inananların arkasından nankörlük edip inkara sapan bir milleti, Allah nasıl başarılı kılar! Oysa Allah, zulmedenler topluluğunu başarılı kılmaz.
Âl-iİmrân / 86 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İnandıktan, Peygamber'in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Gültekin Onan)
Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, inandıktan sonra küfreden bir kavmi Tanrı nasıl hidayete erdirir ? Tanrı zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Harun Yıldırım)
Rasulün kesinlikle hak olduğuna şahitlik ettikleri halde üstelik kendilerine apaçık deliller de gelmişken imanlarından sonra küfre giren bir toplumu Allah nasıl hidayete erdirir? Doğrusu Allah zalimler toplumunu hidayete erdirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Hasan Basri Çantay)
Kendilerine apaçık deliller gelmiş, o peygamberin şübhesiz bir hak olduğuna şâhidlik de etmişler iken îmanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir (Muvaffak eder)? Allah zaalimler güruhunu hidâyete götürmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Hayrat Neşriyat)
Îmân (etme)lerinden ve şübhesiz peygamberin hak olduğuna şâhidlik yapmalarından, hem kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra, (bunlara rağmen) inkâr eden bir kavmi, Allah nasıl hidâyete erdirir? Çünki Allah, zâlimler topluluğunu (küfürlerindeki ısrarları sebebiyle) hidâyete erdirmez!
Âl-iİmrân / 86 - (İbni Kesir)
İman ettikten, peygamberlerin hak olduğunu gördükten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidayete eriştirir? Ve Allah, zalimler güruhunu hidayete iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Kadri Çelik)
İnandıktan, peygamberin hak olduğuna şahadet ettikten ve kendilerine belgeler geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidayete eriştirir? Allah zalimleri hidayete eriştirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Muhammed Esed)
İman edip bu Elçi'nin hak olduğuna şahit olduktan ve hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra hakikati inkar etmeyi seçen bir halkı Allah nasıl doğru yola ulaştırır? Allah, böyle bir zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Mustafa İslamoğlu)
İman ettikten, Elçi'nin hak olduğuna şahit olduktan, kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra inkara sapan bir toplumu Allah nasıl muvaffak eder? Çünkü Allah, zulme gömülen bir topluma asla rehberliğini bahşetmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
İmân ettiklerinden ve resûlün hak olduğuna şehâdette bulunduklarından sonra ve kendilerine açık deliller gelmiş olduğu halde kâfir olan bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidâyete erdirir? Halbuki, Allah Teâlâ zalimler gürûhunu hidâyete erdirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ömer Öngüt)
İman ettikten, peygamberin hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu Allah nasıl hidayete eriştirir? Allah zâlimler topluluğunu hidayete eriştirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Şaban Piriş)
İman etmelerinden ve Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten, kendilerine belgeler geldikten sonra inkar eden bir toplumu Allah, hidayete nasıl eriştirir? Allah, zalim toplumu hidayete iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Sadık Türkmen)
Iman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Seyyid Kutub)
Peygamberin haklı olduğunu gördükleri, kendilerine açık belgeler geldiği halde iman ettikten sonra kafir olanları Allah doğru yola nasıl iletir? Allah zalimleri doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Suat Yıldırım)
Kendilerine kesin ve açık deliller gelmiş ve Resulün hak peygamber olduğuna şehadet etmiş iken, imanlarından sonra küfre sapan bir topluluğu hiç Allah hidâyete erdirir mi? Yok, yok! Allah, zalimler güruhunu cennete giden yola koymaz, emellerine kavuşturmaz.
Âl-iİmrân / 86 - (Süleyman Ateş)
İman ettikten, Resul'ün hak olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâr eden bir topluma Allâh nasıl yol gösterir? Allâh, zâlim toplumu doğru yola iletmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Tefhim-ul Kuran)
Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve peygamberin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (Ümit Şimşek)
İman ettikten, peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra kâfir olan bir topluluğa Allah nasıl yol göstersin? Zalimler topluluğuna Allah hidayet vermez.
Âl-iİmrân / 86 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İmanlarından, resulün hak olduğuna tanıklık ettikten ve kendilerine ayan-beyan deliller geldikten sonra küfre sapmış bir topluluğa Allah nasıl kılavuzluk eder? Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.
Âl-iİmrân / 86 - (İskender Ali Mihr)
Îmânlarından sonra inkâr eden kavmi, Allah nasıl hidayete erdirir? Ve onlar, Resûl’ün Hak olduğuna şahit oldular ve onlara beyyineler (açık deliller) geldi. Ve Allah, zâlimler kavmini hidayete erdirmez.
Âl-iİmrân / 86 - (İlyas Yorulmaz)
Allah, imanlarından sonra inkâr etmiş bir topluluğu doğru yola nasıl iletir ki, Halbuki onlar elçinin Allah tarafından gönderildiğine ve kendilerine Allah’ın açıklayıcı ayetlerinin geldiğine şahittiler. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Okunuşu: Ulâike cezâuhum enne aleyhim la’netallâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ
Okunuşu: Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
Âl-iİmrân / 88 - (Ahmet Tekin)
O lânet içinde ebedî kalırlar. Onların cezası hafifletilmez, özür dilemelerine, tevbe etmelerine fırsat verilmez, merhamet nazarıyla bakılmaz, onlara göz açtırılmaz.
Âl-iİmrân / 88 - (Ali Ünal)
Onlar bu (lanetin) içinde ebedî kalacaklardır. Kendilerinden ne bu azab hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.
Âl-iİmrân / 88 - (Hasan Basri Çantay)
Onlar bunun (bu lâ'netin ve cehennemin) içinde ebedî kalıcıdırlar. Kendilerinden ne azâb hafifletilir, ne de onlara (yüzlerine, suratlarına) bakılır.
إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Okunuşu: İllellezîne tâbû min ba’di zâlike ve aslehû fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Âl-iİmrân / 89 - (Ahmed Hulusi)
Ancak, bu hâllerinden sonra (yanlışlarını idrak edip) tövbe ederlerse ve ıslah olurlarsa (yanlışlarını düzeltirlerse), muhakkak ki Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Âl-iİmrân / 89 - (Ahmet Tekin)
Ancak bundan sonra tevbe edip İslâmî hakikatleri ortaya koyarak, Allah’a itaate yönelenler, yaymaya devam ettikleri yanlış bilgileri düzeltenler müstesna. Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Âl-iİmrân / 89 - (Ali Bulaç)
Ancak bundan sonra tevbe edenler, 'salih olarak davrananlar' başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.
Âl-iİmrân / 89 - (Ali Ünal)
Ancak bilahare tevbe eden ve (içlerini küfürden temizleyerek, iman ve salih amelle) ıslahı halde bulunanlar müstesna. Şüphesiz Allah, günahları çok affedendir; (tevbe ve ıslahı hâl ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî merhameti pek bol olandır.
Âl-iİmrân / 89 - (Hayrat Neşriyat)
Ancak, bundan sonra tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler müstesnâdırlar; hiç şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Âl-iİmrân / 89 - (Suat Yıldırım)
Ancak daha sonra tövbe edip nefislerini ıslah edenler, bu hükmün dışındadır. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).
Âl-iİmrân / 89 - (Ümit Şimşek)
Ancak daha sonra tevbe eden ve durumlarını düzeltenler müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Âl-iİmrân / 89 - (İlyas Yorulmaz)
Ancak bundan sonra, inkârlarından vazgeçip (tövbe edip) durumlarını düzeltirlerse (yeniden İslam’a dönüp gereğini yerine getirirlerse), elbetteki Allah bağışlayıcı ve merhametli olandır.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّن تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الضَّآلُّونَ
Okunuşu: İnnellezîne keferû ba’de îmânihim summezdâdû kufran len tukbele tevbetuhum, ve ulâike humud dâllûn(dâllûne).
Âl-iİmrân / 90 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârda ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Abdullah Parlıyan)
İmandan sonra Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere ve bu işte inatla ısrar edenlere gelince, onların tevbeleri asla kabul edilmeyecektir, gerçek sapıklar da onlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Adem Uğur)
İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler.
Âl-iİmrân / 90 - (Ahmed Hulusi)
İmanlarından sonra hakikati inkâr edip, inkârlarında ısrarlı olanların tövbeleri asla kabul edilmez. İşte onlar sapanların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Ahmet Tekin)
Kitaplarında vasıfları belirtilen peygambere iman ettikleri halde, Muhammed peygamber olarak görevlendirilince inkâra, küfre sapanların; sonra İslâm’ın ilerlemesinin, müslümanların gelişmesinin önünü kesme plânları yaparak savaş açan, küfürde ileri giden yahudilerin ve hristiyanların, küfür bataklığında kaldıkları müddetçe tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Onlar işte onlar, başlarına buyruk hareket ederek, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih edenlerin ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Ahmet Varol)
İmanlarından sonra küfre düşüp sonra da küfürlerini artıranlar var ya işte bunların tevbeleri kabul edilmeyecektir. Ve işte bunlar sapıkların kendileridirler.
Âl-iİmrân / 90 - (Ali Bulaç)
Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Ali Fikri Yavuz)
Elbette iman ettikten sonra kâfir olanlar ve sonra küfürlerini artıranların (son nefeste) tevbeleri kabul olunmaz. İşte bunlar sapıklardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Ali Ünal)
Buna karşılık, iman ikrarından sonra küfre sapanlar ve sonra (davranışları, çıkardıkları fitneler ve kurdukları komplolarla) küfürde daha da ileri gidenler ise, (artık iman kabiliyetini yitirdikleri için öylelerinin bir daha geri dönüşleri olmaz; onlar, ölümü görmedikçe tevbeye de yanaşmazlar, ölüm ânında küfürden) yapacakları tevbe de artık kabul görmez. Onlardır tam manâsıyla sapmış, dalâlete yuvarlanıp gitmiş olanlar.
Âl-iİmrân / 90 - (Bayraktar Bayraklı)
İnandıktan sonra hakikati inkâra sapıp inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridirler.
Âl-iİmrân / 90 - (Bekir Sadak)
Inandiktan sonra inkar edip, inkarda asiri gidenler var ya, onlarin tevbeleri kabul edilmeyecektir. Iste sapiklar onlardir.
Âl-iİmrân / 90 - (Celal Yıldırım)
Şüphesiz ki, imân ettikten sonra inkâra sapıp sonra da inkârını artıran kimselerin tevbeleri (ümitsizlik ve ölüm ânında) kabul edilmiyecektir. İşte sapıklar bunlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Cemal Külünkoğlu)
Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârda ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Diyanet Vakfi)
İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler.
Âl-iİmrân / 90 - (Edip Yüksel)
İmanlarından sonra inkar edip de inkarlarında ileri gidenlerin tevbeleri kabul edilmez; onlar artık tümüyle sapmış demektir.
Âl-iİmrân / 90 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
elbette imanlarının arkasından küfretmiş sonra da küfürde ileri gitmiş kimselerin tevbeleri kabul olunmak ihtimali yoktur, bunlar hep dalâl içinde kalmış sapıklardır
Âl-iİmrân / 90 - (Gültekin Onan)
Doğrusu, inandıktan sonra küfredenler, sonra küfrlerini arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Harun Yıldırım)
Doğrusu imanlarından sonra küfre giren sonra da küfürlerini artıran kimselerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapanların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Hasan Basri Çantay)
Hakıykat, îmanlarının arkasından küfretmiş, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz îmân (etme)lerinden sonra inkâr edenler, sonra da inkâr cihetiyle ileri gidenler yok mu, onların (son nefesteki) tevbeleri aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar ise, dalâlete düşenlerin ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Kadri Çelik)
İnandıktan sonra küfre sapıp küfürlerini arttıranlar (var ya), onların tevbeleri kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Muhammed Esed)
İmana erdikten sonra hakikati inkara kalkışanlara ve sonra hakikati reddetmede (daha büyük bir inatla) ısrar edenlere gelince, şüphesiz, onların (diğer günahlardan dolayı) tevbeleri kabul edilmeyecektir; işte onlar gerçek sapkınlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Mustafa İslamoğlu)
İman etmelerinin ardından inkara sapıp, sonra da inkarda ileri gidenlere gelince: Onların tevbesi kabul olunmayacaktır; işte asıl sapıklar onlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Muhakkak o kimseler ki, imânlarından sonra kâfir oldular, sonra da küfrü arttırdılar, artık onların tevbeleri elbette kabul olunmayacaktır. İşte sapık olanlar, onlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Ömer Öngüt)
İman ettikten sonra kâfir olup ve küfürde daha da ileri gidenlerin tevbeleri aslâ kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların tâ kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Şaban Piriş)
İman ettikten sonra inkâr edip, inkârlarını artıranların tevbeleri kabul edilmeyecektir. Onlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Sadık Türkmen)
Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da, inkârda ileri gidenlerin tövbeleri, asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Seyyid Kutub)
İman ettikten sonra kâfir olanlar sonra da kâfirliklerini koyulaştıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez, bunlar sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Suat Yıldırım)
İmanlarından sonra küfre sapanların, sonra inkârda daha da ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmez. İşte asıl sapıklar bunlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (Süleyman Ateş)
Onlar ki, inandıktan sonra inkâr ettiler, sonra inkârları arttı; onların tevbeleri kabul edilmeyecektir. Onlar sapıkların tâ kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Tefhim-ul Kuran)
Doğrusu, imanlarından sonra küfredenler, sonra küfürlerini arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Ümit Şimşek)
İmanlarından sonra tekrar kâfir olup inkârlarında azıtanların ise tevbeleri kabul olunmaz. Çünkü onlar sapkınların tâ kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İmanlarından sonra küfre sapmış, sonra da küfürde daha da azıtmış olanların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. Onlar, sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 90 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki, îmân ettikten sonra inkâr edenlerin ve sonra da küfürlerini artıranların, onların (üçüncü defa fıska düşenlerin) tövbeleri asla kabul edilmez. Ve işte onlar, dalâlette olanlardır.
Âl-iİmrân / 90 - (İlyas Yorulmaz)
İmanlarından sonra gerçekleri inkâr edenler ve sonra inkârlarını artıranların tövbeleri kabul edilmeyecek. Çünkü onlar Allah’ın dininden uzaklaşmışlardır.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِم مِّلْءُ الأرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ
Okunuşu: İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun fe len yukbele min ehadihim mil’ul ardı zeheben ve leviftedâ bih(bihî), ulâike lehum azâbun elîmun ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne).
Âl-iİmrân / 91 - (Diyanet İşleri)
Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Gerçekten de, kâfir olanlar ve kâfir olarak ölenler yok mu, kurtulmak için dünya dolusu altın feda etseler makbule geçmez, hiçbiri kurtulmaz, onlaradır elemli bir azap ve onlara bir tek yardımcı bile yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edip bu vaziyette ölenlere gelince, yeryüzü dolusu altını, bağışlanmaları için bedel olarak vermiş olsalar dahi, hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar için acıklı bir azap vardır, yardımcı da bulamayacaklardır.
Âl-iİmrân / 91 - (Adem Uğur)
Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Ahmed Hulusi)
Onlar ki hakikat bilgisini inkâr ederler ve bu inkâr ile ölürler; arz dolu altını olup da fidye olarak (kurtulmak için) vermeyi düşünseler, bu asla kabul olmaz. Onlar için feci bir azap vardır ve kimse de onlara yardımcı olmaz.
Âl-iİmrân / 91 - (Ahmet Tekin)
Gerçekten kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârda ısrar ile, kâfir olarak yahut mürted olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden, fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsalar dahi, asla kabul edilmeyecek, kendilerini kurtaramayacaklardır. Onlar için can yakıp inleten müthiş bir azap vardır. Hiç yardım edenleri de olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 91 - (Ahmet Varol)
İnkar edip kâfir olarak ölenlerin hiç birinden bütün yeryüzü dolusunca altın fidye verseler bile kabul edilmeyecektir. Onlar için acıklı bir azap vardır ve onların yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz küfredip kafir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altını olsa -bunu fidye olarak verse de- kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Ali Fikri Yavuz)
İnkâr edip de kâfir olarak ölenler azaptan kurtulmak için fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsalar, hiçbirinden böyle birşey kabul edilmez. Onların hakkı acı bir azaptır; kendilerini bu azaptan kurtaracak hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Ali Ünal)
Küfredip de neticede kâfir olarak ölüp gidenler, içlerinden her biri kendini kurtarmak için yer dolusu altın verecek bile olsa bu, onların hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. Onların hakkı çok acı bir azaptır ve (bu azap karşısında) hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 91 - (Bayraktar Bayraklı)
Gerçekten inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altın verecek olsa dahi, onların hiçbirinden fidye kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır, hiç yardımcıları da olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 91 - (Bekir Sadak)
Dogrusu inkar edip, inkarci olarak olenlerin hicbirinden, yeryuzunu dolduracak kadar altini fidye vermis olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. Iste elem verici azab onlaradir, onlarin hic yardimcilari da yoktur. *
Âl-iİmrân / 91 - (Celal Yıldırım)
Şüphesiz ki, inkâra sapıp kâfir olarak ölenler —kurtuluş fidyesi olarak— dünya dolusu altın verseler hiç birinden mümkün değil kabul edilmiyecektir. Bunlar için çok acıklı bir azâb vardır ve yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Cemal Külünkoğlu)
Hakikati inkâra şartlanmış olanlar ve bu inkâr içerisinde ölüp gidenler (var ya), onların dünya dolusu altını olsa ve onu kurtuluş fidyesi olarak verseler bile, hiç birinden asla kabul olunmaz. İşte elem verici azap onlaradır ve onların hiç yardımcıları da olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 91 - (Diyanet İşleri (eski))
Doğrusu inkar edip, inkarcı olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azab onlaradır, onların hiç yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Diyanet Vakfi)
Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Edip Yüksel)
İnkar edip inkarcı olarak ölenler, dünya dolusu altını fidye olarak verseler dahi kendilerinden kabul edilmeyecektir. Onlar acıklı bir azabı hakkettiler ve hiç bir yardımcıları da olmayacak.
Âl-iİmrân / 91 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
küfretmiş ve kâfir oldukları halde ölüb gitmiş kimseler, her halde bunların her biri kendini kurtarmak için Dünya dolusu altın verecek dahi olsa hiç birinden kabul edilmek ihtimali yoktur, bunların hakkı elîm bir azabdır ve kendilerini kurtaracak da yoktur
Âl-iİmrân / 91 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
İnkar etmiş ve inkarcı olarak ölüp gitmiş kimselerin her biri kendini kurtarmak için dünya dolusu altın verecek de olsa, bu onların hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. Onların hakkı elim bir azaptır ve kendilerini kurtaracak da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Muhakkak ki inkâr edenler ve kâfir oldukları halde de ölenler, yeryüzü dolusu altın fidye verseler bile hiç birisinden asla kabul edilmeyecektir. İşte dayanılmaz azab onlar içindir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz küfredip kafir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altını olsa -bunu fidye olarak verse de- kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Harun Yıldırım)
Şüphesiz küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edip kafir olarak ölenler fidye olarak yer dolusu altın verseler yine de onların hiçbirinden asla kabul edilmez. İşte onlar var ya, onlar için çok acıklı bir azap vardır. Onların yardımcıları yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Hasan Basri Çantay)
Hakıykat, küfredenler ve kendileri kâfir olarak ölenler (yok mu?) onlardan hiç birinin (bilfarz) yer yüzünü dolduracak mıkdardaki altını dahi — onu feda etse — kat'iyyen makbul olmaz. İşte onlar! Pek acıklı bir azâb onların (hakkı) dır. Kendilerinin hiç bir yardımcıları da yokdur.
Âl-iİmrân / 91 - (Hayrat Neşriyat)
Muhakkak ki o inkâr edip de kendileri kâfir kimseler olarak ölenler yok mu, artık dünya dolusu altın, velev ki (kendisini kurtarmak üzere) onu fedâ edecek (de) olsa, artık onların hiçbirinden aslâ kabûl edilmeyecektir! İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) elemli bir azab vardır ve onlar için yardımcılardan kimse yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (İbni Kesir)
Doğrusu küfredip de, kafir olarak ölenler, yeryüzü dolusu altını fidye verecek olsalar yine de hiç birinden kabul edilmez. Onlar için elim bir azab vardır. Ve onların hiç yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Kadri Çelik)
Doğrusu küfre sapıp kâfir olarak ölenlerin hiç birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azap onlaradır, onların hiç yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Muhammed Esed)
Hakikati inkara şartlanmış olanlara ve hakikat inkarcısı olarak ölenlere gelince, yeryüzünün bütün altınları (bile) onların fidyelerini karşılayamaz. İşte onlar için acıklı bir azap vardır ve kendilerine yardım edecek hiç kimse bulamayacaklardır.
Âl-iİmrân / 91 - (Mustafa İslamoğlu)
İnkarda direnenler ve inkara saplanmış halde ölen kimselere gelince: Yeryüzünün bütün hazinelerini verseler bile, onlardan kurtuluş akçesi kabul edilmeyecektir: işte onlar içindir acıklı azap ve onlara yardım eden de çıkmayacaktır.
Âl-iİmrân / 91 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular ve kâfirler oldukları halde öldüler, artık onların hiçbirinden yeryüzü dolusu altın feda edecek olsa elbette kabul edilmeyecektir. İşte onlar için elîm bir azap vardır. Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Ömer Öngüt)
İnkâra saplanmış ve kâfir olarak ölenler, dünya dolusu altını fidye vermiş olsa dahi aslâ hiçbirinden kabul edilmeyecektir. Elem verici azap onlaradır, onların hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Şaban Piriş)
Evet, inkâr edip, kafir oldukları halde ölenlerin hiç birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altın fidye verse dahi asla kabul edilmeyecektir. İşte acıklı azap bunlar içindir. Onlar için bir yardımcı da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Sadık Türkmen)
Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için çok acıklı bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Seyyid Kutub)
Küfredip kâfir olarak ölenlere gelince, bunların hiç birinden yeryüzü dolusu kadar altını fidye olarak verse bile kabul edilmez. Onları acıklı bir azap beklemektedir, hiçbir yardımcı bulamazlar.
Âl-iİmrân / 91 - (Suat Yıldırım)
İnkâr yoluna sapan ve kâfir olarak can veren kimseler, kurtuluş fidyesi olarak dünya dolusunca altın verseler de, mümkün değil, hiçbirinden kabul edilmeyecektir. Bunların hakkı, çok acı bir azaptır ve kendilerini bundan kurtaracak olan da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Süleyman Ateş)
İnkâr edip kâfir olarak ölenler, dünyâ dolusu altın fidye vermiş olsa dahi hiçbirinden kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azâb vardır ve onların hiçbir yardımcıları yoktur!
Âl-iİmrân / 91 - (Tefhim-ul Kuran)
Şüphesiz küfredip kâfir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altın olsa -bunu fidye olarak verse de- kesin olarak kabul edilmez. Onlar için acıklı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Ümit Şimşek)
İnkâr edip de kâfir olarak ölenler azaptan kurtulmak için fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsalar, hiçbirinden böyle birşey kabul edilmez. Onların hakkı acı bir azaptır; kendilerini bu azaptan kurtaracak hiçbir yardımcıları da yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Gerçeği örtüp de küfre sapmış olarak ölenlere gelince, onların her biri kendini kurtarmak için dünya dolusu altın verse de asla kabul edilmeyecektir. Korkunç bir azap vardır onlar için. Hiçbir yardımcıları olmayacaktır.
Âl-iİmrân / 91 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki, inkâr edip, kâfîr olarak ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altını olsa ve onu fidye olarak verse artık asla kabul edilmez. İşte onlar, onlar için "elim azap" vardır. Ve onlar için bir yardımcı yoktur.
Âl-iİmrân / 91 - (İlyas Yorulmaz)
Muhakkak ki doğruları inkâr edenler ve gerçekleri inkâr eder bir halde ölenler varya, onlardan her birisinin yer yüzü kadar altınları olsa ve hepsini feda etseler, asla kabul edilmez. Artık onlar için acıklı bir azap var ve onlara orada yardım edecek hiçbir kimse yoktur.
لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
Okunuşu: Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(tuhibbûne), ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîm(alîmun).
Âl-iİmrân / 92 - (Abdullah Parlıyan)
Size gelince ey mü'minler! Sevdiğiniz şeylerden Allah rızası için başkalarına harcamadıkça, gerçek erdemliliğe ve hayra ulaşmış olamazsınız. Ve her ne harcarsanız mutlaka Allah onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Adem Uğur)
Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça "iyi" ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Ahmed Hulusi)
Sevdiğiniz şeyleri başkalarına karşılıksız olarak bağışlamadıkça "Birr"e (hayra) eremezsiniz. Neyi Allâh için karşılıksız bağışlarsanız, Allâh onu (yaratanı olarak) bilir (karşılığını da halkeder).
Âl-iİmrân / 92 - (Ahmet Tekin)
Sevdiğiniz değerli şeylerden Allah yolunda karşılık beklemeden, gönüllü harcamadıkça, gerçek iyiliğe, hakiki müslümanlığa, kâmil, yiğit insan olma (fütüvvet) derecesine eremezsiniz. Yolunda karşılık beklemeden, gönüllü harcadığınız her şeyi Allah bilir, karşılıksız bırakmaz.
Âl-iİmrân / 92 - (Ali Bulaç)
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Ali Ünal)
Bizzat sevdiğiniz (mal, bilgi, eşya…)dan infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamaz, (ebrardan olamazsınız.) Bununla beraber, her ne infak ederseniz, Allah onu mutlaka bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Celal Yıldırım)
Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda, O'nun rızası uğrunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe elbette erişemezsiniz. Her ne harcarsanız, elbette Allah onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Edip Yüksel)
Sevdiğiniz şeylerden ekonomik yardım olarak vermedikçe erdemli bir kişi olamazsınız. Her neyi verirseniz ALLAH mutlaka onu bilir
Âl-iİmrân / 92 - (Harun Yıldırım)
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar iyiliğe asla erişemezsiniz! Herhangi bir şeyden ne infak ederseniz elbette ki Allah onu hakkıyla bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Hasan Basri Çantay)
Siz, sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş (birr-ü taat etmiş) olmazsınız. Her ne infak ederseniz sübhesiz Allah onu bilicidir.
Âl-iİmrân / 92 - (Hayrat Neşriyat)
Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe aslâ erişemezsiniz. O hâlde her ne sarf ederseniz, artık şübhesiz ki Allah, onu hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 92 - (İbni Kesir)
Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, asla bir'e erişemezsiniz. Ve her ne infak ederseniz; şüphesiz Allah, onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Muhammed Esed)
(Size gelince ey müminler,) kendiniz için özenle ayırdığınız şeylerden başkaları için harcamadıkça gerçek erdeme ulaşmış olamazsınız; ve her ne harcarsanız kuşkusuz, Allah ondan tamamiyle haberdardır.
Âl-iİmrân / 92 - (Ömer Öngüt)
Sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda infak etmedikçe aslâ iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz ki Allah onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Sadık Türkmen)
Sevdiğiniz şeylerden, Allah’ın tavsiye ettiği şekilde harcamadıkça, iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Suat Yıldırım)
Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça "fazilet" mertebesine ulaşamazsınız. Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Ümit Şimşek)
Sevdiğiniz şeylerden bağışta bulunmadıkça hayra ermiş olmazsınız. Sizin hayır için harcadığınız herşeyi ise Allah bilir.
Âl-iİmrân / 92 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe hayırda erginliğe/dürüstlüğe asla ulaşamazsınız. İnfak etmekte olduğunuz her şeyi, Allah çok iyi bilmektedir.
Âl-iİmrân / 92 - (İskender Ali Mihr)
Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe (Allah için vermedikçe), asla Birr’e nail olamazsınız. (Allah’ın size verdiklerinden, Allah için) bir şey infâk ettiğiniz zaman muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir.
Âl-iİmrân / 92 - (İlyas Yorulmaz)
Sevdiğiniz şeylerden ihtiyaç sahiplerine harcamadıkça, Allah’ın değer verdiği iyiler (birr) arasına giremeziniz. Siz herhangi bir şeyden ne harcarsanız, Allah onu bilendir.
كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلاَّ مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَى نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ قُلْ فَأْتُواْ بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Okunuşu: Kullut taâmi kâne hillen li benî isrâile illâ mâ harrame isrâîlu alâ nefsihî min kabli en tunezzelet tevrât(tevrâtu), kul fe’tû bit tevrâti fetlûhâ in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Âl-iİmrân / 93 - (Diyanet İşleri)
Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.”
Âl-iİmrân / 93 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İsrail, Tevrat inmeden kendisine neleri haram ettiyse onlardan başka her çeşit yiyecek, İsrailoğullarına helâldi. De ki: Sözünüz doğruysa getirin Tevrat'ı da okuyun bakalım.
Âl-iİmrân / 93 - (Abdullah Parlıyan)
Tevrat indirilmeden önce İsrail'in yani Yakub peygamberin kendine haram kıldığı şeyler dışında tüm yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. Onlara de ki: “Tevrat'ı ortaya getirin de O'nu okuyun, eğer doğru sözlü iseniz.”
Âl-iİmrân / 93 - (Adem Uğur)
Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Ya'kub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz o zaman Tevrat'ı getirip onu okuyun.
Âl-iİmrân / 93 - (Ahmed Hulusi)
Tevrat inzâl edilmemişken, İsrail'in kendi nefsine haram kıldıkları (yasakladığı) istisna, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: "Eğer sözünüzde sadıksanız getirin vahiy olanı (Tevrat'ı), okuyun!"
Âl-iİmrân / 93 - (Ahmet Tekin)
Tevrat’ın Mûsâ’ya indirilmesinden önce, İsrâil’in (Yâkub’un) kendisine haram kıldığının dışında, İsrâiloğulları’na her türlü yiyecek helâl idi. Onlara:'Deve eti ve deve sütünün şeriatınızda haram kılındığı konusundaki sözünüz doğru ise eğer, Tevrât’ı getirin, doğruluğunuzu tasdik eden hükümleri okuyun bakalım' de.
Âl-iİmrân / 93 - (Ahmet Varol)
Tevrat indirilmeden önce İsrail'in kendine haram kıldıklarının dışındaki bütün yiyecekler İsrailoğullarına helaldi. De ki: 'Eğer doğru sözlü iseniz getirin Tevrat'ı da okuyun.' [15]
Âl-iİmrân / 93 - (Ali Bulaç)
Tevrat indirilmeden evvel, İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helal idi. De ki: "Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun".
Âl-iİmrân / 93 - (Ali Fikri Yavuz)
Tevrat indirilmeden önce (Yakub’un nefsine haram kıldığından başka) yiyeceğin hepsi İsrailoğullarına halâl idi. Sen onlara! “-Eğer sadıklarsanız sahih Tevrat’ı getirin de onu güzelce okuyun” diye söyle.
Âl-iİmrân / 93 - (Ali Ünal)
Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Yakub’un) kendi nefsine haram kıldığı müstesna, (Kur’ân’da helâl kılınmış bulunan) bütün yiyecekler İsrail Oğulları için de helâl idi. (Ey Rasûlüm, onlara), “Eğer (Tevrat’ta nesih bulunmadığı iddiasında) samimi iseniz, getirin Tevrat’ı ve okuyun!” de.
Âl-iİmrân / 93 - (Bayraktar Bayraklı)
Tevrat indirilmeden önce, İsrâil'in/Yakup'un günah diyerek kendine yasakladığı şeyler dışında bütün yiyecekler İsrâiloğulları'na helâl idi. De ki: “Eğer söylediklerinizde samimi iseniz Tevrat'ı getirin de okuyun.”
Âl-iİmrân / 93 - (Bekir Sadak)
Tevrat'in indirilmesinden once Israil'in kendilerine haram ettiginden baska butun yiyecekler Israilogullarina helal idi; «Dogru sozlu iseniz Tevrat'i getirip okuyun".
Âl-iİmrân / 93 - (Celal Yıldırım)
Tevrat indirilmeden önce İsrail (Yâkub Peygamberin kendisine haram kıldığı şeyler dışında kalan bütün yiyecekler İsrail oğullarına helâl idi. De ki: Eğer doğrulardan iseniz haydi Tevrat'ı getirip okuyun.
Âl-iİmrân / 93 - (Cemal Külünkoğlu)
Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram kıldığı şeylerin dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helaldi. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat'ı getirip okuyun!”
Âl-iİmrân / 93 - (Diyanet İşleri (eski))
Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: 'Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun'.
Âl-iİmrân / 93 - (Diyanet Vakfi)
Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (yani Yâkub’un) kendi nefsine haram kıldığı hariç, diğer bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi. De ki: İşte meydan! İddianızda tutarlı iseniz Tevrat’ı getirip okuyun!
Âl-iİmrân / 93 - (Edip Yüksel)
Tevrat indirilmeden önce İsrail kendisine haram kılıncaya kadar İsrailoğullarına tüm yiyecekler helal idi. 'Doğru sözlülerseniz Tevrat'ı getirip okuyun,' de.
Âl-iİmrân / 93 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Tevrat indirilmeden evvel, İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helal idi. De ki: «Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun.»
Âl-iİmrân / 93 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in kendisine yasakladığı şeyler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: «Haydi Tevrat'ı getirin de onu güzelce okuyun, eğer doğru söylüyorsanız!»
Âl-iİmrân / 93 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Tevrat indirilmeden önce, İsrail (Yakub)in kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: «Eğer doğrulardan iseniz, haydi Tevrat'ı getirip okuyun».
Âl-iİmrân / 93 - (Gültekin Onan)
Tevrat indirilmeden evvel, İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helal idi. De ki : "Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun".
Âl-iİmrân / 93 - (Harun Yıldırım)
İsrail’in kendisine haram kıldığı şey müstesna, Tevrat indirilmeden önce İsrailoğullarına bütün yiyecekler helaldi. De ki: “Doğru kimselerseniz o halde Tevrat’ı getirin de onu okuyun!”
Âl-iİmrân / 93 - (Hasan Basri Çantay)
Tevrat indirilmezden evvel — Ya'kubun kendisine haram kıldığı şeylerden başka — yiyeceğin her türlüsü İsrail oğulları için helâl idi. De ki: «Eğer doğrucular iseniz Tevratı getirin de onu okuyun».
Âl-iİmrân / 93 - (Hayrat Neşriyat)
Tevrât indirilmeden önce (bir adağına binâen) İsrâîl’in (Ya'kub’un) kendine haram kıldığı şeyler dışında, bütün yiyecekler İsrâiloğullarına helâl idi. De ki: 'Eğer (iddiânızda)doğru kimseler iseniz, haydi Tevrât’ı getirin de onu okuyun!'
Âl-iİmrân / 93 - (İbni Kesir)
Tevrat inmeden evvel İsrail'in, kendi nefsine haram kıldığından başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. Eğer sadıklardan iseniz; haydi Tevrat'ı getirip okuyun, de.
Âl-iİmrân / 93 - (Kadri Çelik)
Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram ettiğinden başka, bütün yiyecekler İsrail oğullarına helal idi. De ki: (Deve eti ve sütünün haram olduğu hususunda) “Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun.”
Âl-iİmrân / 93 - (Muhammed Esed)
Tevrat indirilmeden önce, İsrailoğulları'nın (günah diyerek) kendine yasakladığı şeyler dışında bütün yiyecekler onlara helal idi. De ki: "Eğer söylediklerinizde samimi iseniz Tevrat'ı getirin de onu okuyun!"
Âl-iİmrân / 93 - (Mustafa İslamoğlu)
Tevrat indirilmeden önce İsrail(oğullarının) kendisine haram kıldığı şeyler dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: "Hadi, eğer sözünüzün eriyseniz, getirin Tevrat'ı da onu gösterin!"
Âl-iİmrân / 93 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bütün taamlar, Tevrat'ın nüzûlünden evvel İsrailoğullarına helâl idi. İsrailin kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesna. De ki: «Eğer sâdık kimseler iseniz Tevrat'ı getiriniz de onu okuyuveriniz.»
Âl-iİmrân / 93 - (Ömer Öngüt)
Tevrat indirilmeden önce İsrail'in (Yakub'un) kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun. ”
Âl-iİmrân / 93 - (Şaban Piriş)
(93-94) Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in kendine haram kıldıklarının dışında, İsrail oğullarına her yiyecek helal idi. “Eğer doğru söyleyenler iseniz Tevrat'ı getirip okuyun!” de. Bundan sonra kim Allah adına yalan uydurursa, onlar zalimlerin ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 93 - (Sadık Türkmen)
Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helâl idi. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.”
Âl-iİmrân / 93 - (Seyyid Kutub)
İsrail'in (Yakub'un), Tevrat'ın indirilişinden önce kendine yasakladıkları dışında kalan tüm yiyecekler İsrailoğulları'na helâl idi. De ki; 'Eğer doğru söylüyorsanız, Tevrat'ı getirip okuyunuz.'
Âl-iİmrân / 93 - (Suat Yıldırım)
Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (yani Yâkub’un) kendi nefsine haram kıldığı hariç, diğer bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi. De ki: İşte meydan! İddianızda tutarlı iseniz Tevrat’ı getirip okuyun!
Âl-iİmrân / 93 - (Süleyman Ateş)
Tevrât indirilmeden önce, İsrâil'in kendisine harâm kıldığı şeyler dışında, İsrâil oğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: "Doğru iseniz, Tevrât'ı getirip okuyun."
Âl-iİmrân / 93 - (Tefhim-ul Kuran)
Tevrat indirilmeden evvel, İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helal idi. De ki: «Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun.»
Âl-iİmrân / 93 - (Ümit Şimşek)
Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in kendisine haram ettikleri dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi. De ki: Getirin Tevrat'ı da okuyun, eğer sözünüzde haklı iseniz.
Âl-iİmrân / 93 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Tevrat indirilmeden önce İsrail'in kendi nefsine haram kıldığı şeyler dışında tüm yiyecekler İsrailoğullarına helaldi. Onlara de ki: "Tevrat'ı ortaya getirin; doğru sözlü iseniz onu okuyun."
Âl-iİmrân / 93 - (İskender Ali Mihr)
Tevrat indirilmeden önce İsrailoğullarının kendi kendilerine haram kıldığı şeylerden başka bütün yiyecekler İsrailoğulları için helâldi. De ki: "Eğer siz, (yeminlerinizde ve sözlerinizde) sadık iseniz, öyleyse Tevrat’ı getirin de okuyun."
Âl-iİmrân / 93 - (İlyas Yorulmaz)
Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendi nefsine yasakladığı şeylerin dışında, İsrailoğulları na yiyeceklerin tümü helal idi. Deki “Tevrat’ı getirin, eğer doğru söyleyenlerden iseniz, o nu (her şeyin helal olduğuna dair iddianızı) okuyun. ”
فَمَنِ افْتَرَىَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Okunuşu: Fe menifterâ alâllâhil kezibe min ba’di zâlike fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Âl-iİmrân / 94 - (Abdullah Parlıyan)
Artık kim Tevrat'ı okuyup gerçekleri öğrendikten sonra, Allah hakkında yalan uydurursa işte onlar yaratılış gayesine aykırı hareket edenlerdir.
Âl-iİmrân / 94 - (Ahmet Tekin)
Kimler bundan sonra, Allah adına yalan uydurursa, onlar, işte onlar bâtıl delilleri ileri süren zâlimlerin ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 94 - (Şaban Piriş)
(93-94) Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in kendine haram kıldıklarının dışında, İsrail oğullarına her yiyecek helal idi. “Eğer doğru söyleyenler iseniz Tevrat'ı getirip okuyun!” de. Bundan sonra kim Allah adına yalan uydurursa, onlar zalimlerin ta kendileridir.
قُلْ صَدَقَ اللّهُ فَاتَّبِعُواْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
Okunuşu: Kul sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Âl-iİmrân / 95 - (Abdullah Parlıyan)
De ki: “Allah doğruyu söylemektedir. O halde batıl olan herşeyden yüz çeviren, Allah'la birlikte başka şeylerin ilahlığını da tanımayan İbrahim'in inanç sistemine uyun.”
Âl-iİmrân / 95 - (Adem Uğur)
De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi.
Âl-iİmrân / 95 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Allâh doğru söylemiştir. O hâlde hanîf olarak İbrahim'in milletine (din anlayışına) tâbi olun. Şirk koşanlardan değildi (O)!"
Âl-iİmrân / 95 - (Ahmet Tekin)
Sen onlara:'Allah doğru söylemiştir. Hakka ve tevhide yönelik İbrahim’in dinine, sünnetine, İslâm dinine tâbi olun. O hiçbir zaman ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, gizli şirki yaşayan, başka otoriteler de kabul eden müşriklerden olmadı' de.
Âl-iİmrân / 95 - (Ali Bulaç)
De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi."
Âl-iİmrân / 95 - (Ali Fikri Yavuz)
Sen de ki: “(Helâl ve haramı haber vermekde) Allah doğru buyurmuştur. O halde (her dinden) İslâma yönelerek İbrahim’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”
Âl-iİmrân / 95 - (Ali Ünal)
(Ey Rasûlüm,) sen, “Sadekallah: (Allah, sözün doğrusunu söyledi.)” de. O halde haydi, safî bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancı içinde İbrahim’in milletine tâbi olun. O, asla müşriklerden olmamıştı.
Âl-iİmrân / 95 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Allah doğruyu söylemektedir. O halde, bâtıl olan her şeyden yüz çeviren ve Allah'ın yanı sıra hiçbir şeye ilâhlık yakıştırmayan İbrâhim'in inanç sistemine uyun.”
Âl-iİmrân / 95 - (Celal Yıldırım)
De ki: Allah doğru söylemiştir ; bâtıldan uzak, hakka tamamen yönelik İbrahim'in dinine uyun; O, Allah'a ortak koşanlardan değildi.
Âl-iİmrân / 95 - (Cemal Külünkoğlu)
Sen de ki: “(Helâl ve haram konusunda) Allah doğru buyurmuştur. O halde İslâm'a yönelerek İbrahim'in dinine uyun. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi.”
Âl-iİmrân / 95 - (Hayrat Neşriyat)
De ki: 'Allah doğru söylemiştir; öyle ise Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm’in dînine tâbi' olun! Hem (o, sizin gibi) müşriklerden değildi.'
Âl-iİmrân / 95 - (Kadri Çelik)
De ki: “Allah doğru söylemektedir (bunlar İbrahim dininde yoktu, o halde), Allah'ı bir tanıyan İbrahim'in dinine uyun. O, şirk koşanlardan değildi.”
Âl-iİmrân / 95 - (Muhammed Esed)
De ki: "Allah doğruyu söylemektedir: O halde, batıl olan her şeyden yüz çeviren ve Allah'ın yanısıra hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayan İbrahim'in inanç sistemine uyun."
Âl-iİmrân / 95 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Allah doğruyu söylemiştir. Öyleyse Hakk'a yönelmiş olan İbrahim'in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi. ”
Âl-iİmrân / 95 - (Suat Yıldırım)
Sen: "Sadakallah: Allah sözün doğrusunu söyledi." de! Haydi bakalım Allah’ı bir tanıyarak İbrâhim’in dinine uyun! Pek iyi bilirsiniz ki o, asla müşriklerden olmamıştı.
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
Okunuşu: İnne evvele beytin vudia lin nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden lil âlemîn(âlemîne).
Âl-iİmrân / 96 - (Adem Uğur)
Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki (Kâbe)dir.
Âl-iİmrân / 96 - (Ahmet Tekin)
İnsanların iyiliği, kurtuluşu için hayra vesile olan insanlara faydalı ilk kurulan, özgür kutsal mâbet; Allah tanımayan zalim diktatörlerin mühlet verilmeden boyunlarının koparılıp parçalandığı, sevgiye muhtaç kalabalık şehir Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere, insanlara hidayet kaynağı olan Beytullah’tır.
Âl-iİmrân / 96 - (Ahmet Varol)
İnsanlar için (mabed olarak) kurulan ilk ev Mekke'deki, mübarek ve bütün insanlar için doğru yola yöneltici işaret olan evdir.
Âl-iİmrân / 96 - (Ali Bulaç)
Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan (Ka'be)dir.
Âl-iİmrân / 96 - (Ali Ünal)
İnsanlar için (ibadet maksadıyla yeryüzünde) ilk kondurulan ev, Mekke’deki (Kâbe) olup, feyiz ve bereket kaynağı, bütün insanlık için bir hidayet rehberi ve bir yönelme merkezidir.
Âl-iİmrân / 96 - (Celal Yıldırım)
Şüphesiz ki, insanlar yararına (yeryüzüne) ilk konulan ibâdet evi, âlemler için mübarek olan ve doğru yolu gösteren Mekke'deki mâbeddir.
Âl-iİmrân / 96 - (Gültekin Onan)
Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan (Kabe)dir.
Âl-iİmrân / 96 - (Süleyman Ateş)
Doğrusu insanlara (ma'bed olarak) ilk kurulan ev, Mekke'de olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur.
Âl-iİmrân / 96 - (Ümit Şimşek)
İnsanların ibadeti için yapılan ilk ev, Mekke'deki mübarek Kâbe'dir ki, bütün çağlar ve milletler için bir hidayet kaynağıdır.
فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm(ibrâhîme), ve men dahalehu kâne âminâ(âminen), ve lillâhi alen nâsi hiccul beyti menistetâa ileyhi sebîlâ(sebîlen), ve men kefere fe innallâhe ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Âl-iİmrân / 97 - (Diyanet İşleri)
Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır.)
Âl-iİmrân / 97 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Oradadır apaçık deliller ve İbrahîm'in durağı ve kim oraya girerse emin olur. İnsanlardan, oraya gitmeye gücü yetene, Allah için gidip o evi ziyaret ederek haccetmesi farzdır. İnkâr eden eder, Allah şüphe yok ki bütün âlemlerden müstağnîdir.
Âl-iİmrân / 97 - (Abdullah Parlıyan)
O Kâ'be ki apaçık işaretlerle dopdolu olup, İbrahim'in makamı da oradadır. Kim oraya girerse huzur bulur. Bundan dolayı Kâ'be'yi haccetmek, gücü yeten tüm insanların yerine getirmek zorunda oldukları bir görevdir. Kim bu vazifeyi inkâr edip yapmazsa bilsin ki, Allah alemlerden bağımsız olup her bakımdan kendine yeterlidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Adem Uğur)
Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.
Âl-iİmrân / 97 - (Ahmed Hulusi)
Apaçık ayetlerin bulunduğu o yerde İbrahim’in makamı vardır. Her kim oraya girerse emin olur. Onun yoluna gücü yeten kimsenin evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Her kim de kafir olursa elbette ki Allah alemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Ahmet Tekin)
Orada apaçık alâmetler, İbrâhîmin makaamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emîn olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hacc (ve ziyaret) etmesi Allahın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse şübhesiz ki Allah âlemlerden ganî (müstağni) dir.
Âl-iİmrân / 97 - (Ahmet Varol)
Orada apaçık işaretler, İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse güvende olur. Oraya ulaşmaya yol bulabilenin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de inkar ederse Allah'ın alemlerden bir şeye ihtiyacı yoktur.
Âl-iİmrân / 97 - (Ali Bulaç)
Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz, Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır.
Âl-iİmrân / 97 - (Ali Fikri Yavuz)
Orada açık alâmetlerle İbrahim’in makâmı vardır. Kim oraya girerse taarruzdan emin olur. Azık ve binek bakımından yoluna gücü yeten her kimsenin o Beyt’i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın hakkıdır, farzdır. Kim bu farzı tanımazsa, her halde Allah’ın ihtiyacı yok, O bütün âlemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Ali Ünal)
Orada (Allah’ın dini ve O’na ibadet adına, ayrıca o Ev’in ibadet için merkez ve kıble olduğunu gösteren) apaçık alâmetler, deliller, İbrahim’in Makamı vardır. Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur. Ona yol bulup varmaya gücü yeten herkesin o Ev’i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim Hac’cı inkâr eder veya nankörlükte bulunup Allah’ın bu hakkını yerine getirmezse, (bilin ki) Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir, kimseden hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Âl-iİmrân / 97 - (Bayraktar Bayraklı)
Orada apaçık işaretler vardır ve İbrâhim'in makamı oradadır. Oraya giren güvende olur. Oraya gitmeye gücü yetenlerin Beyt'i haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Hakikati inkâr edenlere gelince, bilsinler ki Allah, yarattığı âlemlerden bağımsızdır; her bakımdan kendine yeterlidir.[57]
Âl-iİmrân / 97 - (Bekir Sadak)
Orada apacik deliller vardir, Ibrahim'in makami vardir; kim oraya girerse, guvenlik icinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah icin Kabe'yi haccetmesi gereklidir. Kim inkar ederse, bilsin ki; dogrusu Allah alemlerden mustagnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Celal Yıldırım)
Onda açık âyetler, İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse (her türlü saldırıdan) güven içinde olur. Yol bulmaya güç getirebilenin Beyt'i (Kabe'yi) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir. Kim bu hakkı inkâr (ya da küçümseyerek terk) ederse, şüphesiz Allah âlemlerden müstağnidir (hiç kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur).
Âl-iİmrân / 97 - (Cemal Külünkoğlu)
Orada (Kâbe'nin mabed olduğunu gösteren) apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi (mabedi) haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Hakikati inkâr edenlere gelince, bilsinler ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir (kimseye muhtaç değildir, her şey O'na muhtaçtır).
Âl-iİmrân / 97 - (Diyanet İşleri (eski))
Orada apaçık deliller vardır, İbrahim'in makamı vardır; kim oraya girerse, güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana Allah için Kabe'yi haccetmesi gereklidir. Kim inkar ederse, bilsin ki; doğrusu Allah alemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Diyanet Vakfi)
Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.
Âl-iİmrân / 97 - (Edip Yüksel)
Orada apaçık işaretler var: İbrahim'in (putperestliğe karşı) duruş yeridir. Oraya giren güvenlik içinde olmalı. Halktan yolculuğa gücü yetenler o Ev'i (Kabeyi) ALLAH için haccetmekle yükümlüdür. Kim inkar ederse bilsin ki ALLAH kimseye muhtaç değildir.
Âl-iİmrân / 97 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Onda açık âyetler var, İbrahimin makamı var ve ona dehalet eden eman bulur, yoluna gücü yeten her kimsenin o beyti haccetmesi de insanlar üzerine Allahın bir hakkıdır ve kim bu hakkı tanımazsa her halde Allahın ihtiyacı yok, o bütün âlemînden ganîdir
Âl-iİmrân / 97 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onda açık alametler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur. Oraya gitmeye gücü yeten herkesin o İbadet Evi'ni ziyaret etmesi de Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim bu hakkı tanımazsa, Allah'ın kesinlikle ihtiyacı yoktur. O, bütün alemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.
Âl-iİmrân / 97 - (Gültekin Onan)
Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir (amina). Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Tanrı'nın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de küfrederse, şüphesiz, Tanrı alemlere karşı muhtaç olmayandır.
Âl-iİmrân / 97 - (Harun Yıldırım)
Apaçık ayetlerin bulunduğu o yerde İbrahim’in makamı vardır. Her kim oraya girerse emin olur. Onun yoluna gücü yeten kimsenin evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Her kim de kafir olursa elbette ki Allah alemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Hasan Basri Çantay)
Orada apaçık alâmetler, İbrâhîmin makaamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emîn olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hacc (ve ziyaret) etmesi Allahın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse şübhesiz ki Allah âlemlerden ganî (müstağni) dir.
Âl-iİmrân / 97 - (Hayrat Neşriyat)
Orada apaçık alâmetler, İbrâhîm’in makamı vardır. Oraya giren ise emniyette olur(ona dokunulmaz). Hem ona (, oraya gitmek için) bir yola gücü yeten bir kimsenin o evi(Kâ'be’yi) haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim de inkâr ederse, artık şübhe yok ki Allah, âlemlerden müstağnîdir (hiçbir şeye muhtaç değildir)!
Âl-iİmrân / 97 - (İbni Kesir)
Orada apaçık alametlerle, İbrahim'in makamı vardır. Kim, oraya girerse emin olur. Ona yol bulabilen herkesin, Ka'be'yi haccetmesi insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kim inkar ederse; bilsin ki doğrusu Allah, alemlerden müstağni'dir.
Âl-iİmrân / 97 - (Kadri Çelik)
Onda (Kâbe'de) apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse güvenlik içinde olur. Oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe'yi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfre saparsa (ve haccı terk ederse bilsin ki), doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Muhammed Esed)
apaçık işaretlerle dopdolu. (Orası) bir zamanlar İbrahim'in durduğu yer(dir); kim içine girerse huzur bulur. Bundan dolayı, mabedi haccetmek, gücü yeten bütün insanların Allah'a karşı yerine getirmek zorunda oldukları bir görevdir. Hakikati inkar edenlere gelince, bilsinler ki, Allah, yarattığı alemlerden bağımsızdır, her bakımdan Kendine yeterlidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Mustafa İslamoğlu)
Buna delalet eden işaretler hala orada duruyor; orası İbrahim'in makamıdır: oraya giren herkes emin olur. Ve ona ulaşmaya gücü yeten herkesin mabedi haccetmesi, Allah'ın insanlık üzerindeki hakkıdır. Kim de nankörlük ederse, iyi bilsin ki Allah hiç bir varlığa muhtaç değildir.
Âl-iİmrân / 97 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onda açık alâmetler, İbrahim'in makamı vardır. Ve her kim ona girerse emîn olur. Ve onun yoluna gücü yeten kimseler üzerine de o beyti haccetmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her kim inkar ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir.
Âl-iİmrân / 97 - (Ömer Öngüt)
Orada apaçık alâmetler ve İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse güvenlik içinde olur. Hacca gidip gelmeye gücü yeten herkesin Kâbe'yi ziyaret etmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Şaban Piriş)
Orada apaçık işaretlerle İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse, güvenliktedir. Oraya yol bulabilen insanların beyti/Kâbe'yi haccetmesi Allah’ın hakkıdır. Kim bunu inkar ederse, Allah’ın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur.
Âl-iİmrân / 97 - (Sadık Türkmen)
Onda apaçık deliller, Makamı İbrahim vardır. Oraya kim girerse güven içinde olmalıdır. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, herşey O’na muhtaçtır.)
Âl-iİmrân / 97 - (Seyyid Kutub)
Orada apaçık deliller ve İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse güvenliğe erer. Ona yol bulabilenlerin Kâbe'ye haccetmesi Allah'ın, insanlar üzerinde hakkıdır. Kim küfrederse bilsin ki Allah alemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Suat Yıldırım)
Orada apaçık alâmetler ve deliller, İbrâhimin makamı vardır. Kim Beytullaha girerse korkudan emin olur. Ziyarete gücü yeten herkese Beytullahı ziyaret etmek, Allah’ın onun üzerindeki hakkıdır. Nankörlük edip bu hakkı tanımayana Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur, o bütün âlemlerden müstağnidir.
Âl-iİmrân / 97 - (Süleyman Ateş)
Onda açık açık deliller, İbrâhim'in Makâmı vardır. Ona giren, güvene erer. Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev'e gi(dip haccet)mesi, insanlar üzerinde Allâh'ın bir hakkıdır. Kim nankörlük ederse şüphesiz Allâh, bütün âlemlerden zengindir.
Âl-iİmrân / 97 - (Tefhim-ul Kuran)
Orda apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de küfre saparsa, kuşku yok, Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır.
Âl-iİmrân / 97 - (Ümit Şimşek)
Onda apaçık işaretler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvenlikte olur. Hac için bir yol bulabilenin Beyti ziyaret etmesi ise, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. İnkâr edenlere gelince, Allah'ın âlemlerde hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Âl-iİmrân / 97 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Açık-seçik deliller, İbrahim'in makamı vardır orada. Oraya giren, güvene ermiş olur. Yoluna gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kim nankörlük ederse hiç kuşkusuz, Allah bütün âlemlere muhtaç olmayacak bir Ganî'dir.
Âl-iİmrân / 97 - (İskender Ali Mihr)
Orada (Beytullah’da) açık beyyineler, Hz.İbrâhîm’in makamı vardır. Ve kim oraya girerse emin (emniyette) olur. Ona yol bulmaya (Hacc’a gitmeye) gücü yetenlere, Allah için o Beyt’in hac edilmesi, insanların üzerine (farz)dır. Ve kim inkâr ederse, artık muhakkak ki Allah, âlemlerden ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir).
Âl-iİmrân / 97 - (İlyas Yorulmaz)
Oradaki İbrahim’in makamında açık işaretler var. Kim güven içerisinde oraya (beyte) girerse, güç yetirenlerin Allah için beyti hac etmeleri, insanlar üzerine Allah’ın yüklediği zorunluluktur. Kimde ret ederse (Haccı inkar ederse) Allah bütün âlemlerde ihtiyacı olmayandır.
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَاللّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا تَعْمَلُونَ
Okunuşu: Kul yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi, vallâhu şehîdun alâ mâ ta’melûn(ta’melûne).
Âl-iİmrân / 98 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Ey kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlar. . . Allâh tüm amellerinize şahit iken, niçin Allâh'ın işaretlerindeki varlığını (Esmâ'sının açığa çıkışı olan işaretleri) inkâr edersiniz (veya örtersiniz)?"
Âl-iİmrân / 98 - (Ahmet Tekin)
Sen onlara:'Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, Allah, alenî-gizli bütün yaptıklarınızı görüp dururken, niçin Allah’ın âyetlerini, kitaplarınızdaki Muhammed’in hak peygamber olduğunu gösteren bilgileri inkâr ediyorsunuz' de.
Âl-iİmrân / 98 - (Ali Ünal)
De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah’ın (apaçık) âyetlerini ne diye gizleyip inkâr cihetine gidiyorsunuz? Halbuki Allah, yapıp durduğunuz her şeye bihakkın şahit bulunuyor.
Âl-iİmrân / 98 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Ey kitap ehli (Yahudiler ve Hıristiyanlar)! Allah yaptıklarınızı görüp dururken, Allah'ın ayetlerini ne diye inkâr edip duruyorsunuz?”
Âl-iİmrân / 98 - (Muhammed Esed)
De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Allah, yaptığınız her şeye şahit iken neden O'nun mesajını kabul etmekten kaçınıyorsunuz?"
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنتُمْ شُهَدَاء وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Okunuşu: Kul yâ ehlel kitâbi lime tesuddûne an sebîlillâhi men âmene tebgûnehâ ivecen ve entum şuhedâu ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Âl-iİmrân / 99 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Ey kitab ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde, niçin Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermeğe yeltenerek inananları Allah’ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
De ki: Ey kitap ehli, kendiniz de tanıksınız, öyle olduğu halde gene zor zoruna ne diye bir eğrilik bulmaya yeltenir de inananları, Allah yolundan döndürmeye çalışırsınız? Allah'sa yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
Âl-iİmrân / 99 - (Abdullah Parlıyan)
De ki: “Ey bize de kitap verildi diyenler! Doğru olduğuna bizzat kendiniz şahit olduğunuz halde, onu eğri göstermeye çalışarak mü'minleri Allah yolundan niçin çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Adem Uğur)
De ki: Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Ey kendilerine hakikat bilgisi gelmiş olanlar. . . Sizler (hakikate) şahit olduğunuz hâlde niçin onu yanlış göstererek, iman edenleri Allâh yolundan alıkoyuyorsunuz? Allâh amellerinizden gâfil değildir. "
Âl-iİmrân / 99 - (Ahmet Tekin)
Sen onlara:'Ey geçmiş kitapları sahiplenenler, Kur’ân’ı bildiğiniz ve doğruları gördüğünüz halde, niçin Allah’ın yolunda, İslâm’da tezat, tenâkuz, pürüz, yalan, sapma arayarak mü’minleri Allah yolundan çevirmeye, İslâmî hayatı yaşamaktan alıkoymaya, İslâmî faaliyetlere mani olmaya kalkışıyorsunuz? Allah işlediğiniz hileli amellerden, tuzaklardan habersiz değildir. Bunlara göre sizi cezalandıracaktır.' de.
Âl-iİmrân / 99 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Ey kitap ehli! Hak olduğunu gördüğünüz halde neden onda bir eğrilik göstermeye yeltenerek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye çabalıyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.'
Âl-iİmrân / 99 - (Ali Bulaç)
De ki: "Ey Kitap Ehli, sizler şahidler olduğunuz halde, ne diye iman edenleri Alah yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."
Âl-iİmrân / 99 - (Ali Fikri Yavuz)
De ki: “- Ey ehl-i kitap! İslâmın hak din olduğunu bildiğiniz halde neden iman edenleri, Allah yolundan (iğriliğini istiyerek) çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Ali Ünal)
De ki: “Ey Kitap Ehli! Doğruluğunun bizzat şahitleri olduğunuz halde, niçin Allah’ın yolunun eğri tanınmasını ve keyfinize göre eğrilip bükülmesini arzu ederek iman edenleri ondan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Oysa Allah, yapıp durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Ey kitap ehli! Gerçeği görüp bildiğiniz halde, Allah'ın yolunu niçin eğri göstermeye yeltenerek inananları Allah yolundan çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Bekir Sadak)
«Ey Kitab ehli! siz dogru olduguna sahidken, nicin inananlari Allah'in yolunu egri gostermege yeltenerek ondan ceviriyorsunuz? Allah islediklerinizden gafil degildir".
Âl-iİmrân / 99 - (Celal Yıldırım)
De ki: Ey Kitap Ehli! İmân edenleri neden Allah yolundan —onda bir eğrilik arayarak— döndürmeye çalışıyorsunuz ? Halbuki (son dinin hak olduğuna, Hz. Muhammed'in son Nebî olarak gönderildiğine) şâhid bulunuyorsunuzdur. Allah işlediklerinizden habersiz değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Ey kitap ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın doğru yolunu eğri göstermeye yeltenerek inananları Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Diyanet İşleri (eski))
De ki: 'Ey Kitap ehli! Siz doğru olduğuna şahidken, niçin inananları Allah'ın yolunu eğri göstermeğe yeltenerek ondan çeviriyorsunuz? Allah işlediklerinizden gafil değildir'.
Âl-iİmrân / 99 - (Diyanet Vakfi)
De ki: Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Edip Yüksel)
De ki, 'Kitap halkı, doğruya tanık olduğunuz halde neden ALLAH'ın yolunu değiştirmeye yeltenerek inananları saptırıyorsunuz? ALLAH yaptıklarınızdan habersiz değildir.'
Âl-iİmrân / 99 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
De ki ey ehli kitab! niçin Allahın doğru yolundan iman edenleri men'ediyorsunuz, görüb durduğunuz halde niçin onun çarpıklığını istiyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir
Âl-iİmrân / 99 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
De ki: «Ey kitap verilenler, niçin inananları Allah'ın doğru yolundan engelliyorsunuz? Görüp durduğunuz halde niçin onun çarpıklığını istiyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.»
Âl-iİmrân / 99 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
De ki: «Ey kitap ehli! Gerçeği görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah'ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir».
Âl-iİmrân / 99 - (Gültekin Onan)
De ki : "Ey Kitap ehli, sizler şahidler olduğunuz halde ne diye inananları Tanrı yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye çalışıyorsunuz? Tanrı yaptıklarınızdan gafil değildir."
Âl-iİmrân / 99 - (Harun Yıldırım)
De ki: “Ey kitap ehli! Niçin şahit olduğunuz halde onda eğrilik arayarak iman edenleri Allah yolundan vazgeçirmeye çalışıyorsunuz? Elbette ki Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir!”
Âl-iİmrân / 99 - (Hasan Basri Çantay)
De ki: «Ey Kitablılar, kendiniz (İslâm dininin hak olduğunu Kitablarınızda okuyan) şâhidler olduğunuz halde, neye îman edenleri Allah yolundan, kendiniz onda bir eğrilik aramıya yellenerek, döndürmiye çalışıyorsunuz? Allah ne yaparsanız gaafil değil».
Âl-iİmrân / 99 - (Hayrat Neşriyat)
De ki: 'Ey ehl-i kitab! (Hakka) şâhid kimseler olduğunuz hâlde, niçin ona bir eğrilik arayarak, îmân eden kimseyi Allah yolundan men' ediyorsunuz?' Hâlbuki Allah, yapmaktaolduklarınızdan gafil değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (İbni Kesir)
De ki: Ey Ehl-i Kitab, siz gerçeği gördüğünüz halde Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek, iman edenleri niçin ondan çeviriyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Kadri Çelik)
De ki: “Ey kitab ehli! Siz (doğru olduğuna) şahitken, niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek iman edenleri ondan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Muhammed Esed)
De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! (Doğru olduğuna) bizzat kendiniz şahit olduğunuz halde onu eğri göstermeye çalışarak, (bu ilahi kelama) iman edenleri neden Allah yolundan alıko(ymaya çabalı)yorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."
Âl-iİmrân / 99 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Ey önceki vahyin takipçileri! Doğru olduğuna bizzat şahit olduğunuz halde, onu eğri göstermeye çalışarak, iman edenleri niçin Allah yolundan döndürmeye çabalıyorsunuz? Ama Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Ey ehl-i kitap! Ne için imân edenleri Allah Teâlâ'nın yolundan men ediyorsunuz? Onun çarpıklığını istiyorsunuz? Halbuki sizler şahitlersiniz, Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.»
Âl-iİmrân / 99 - (Ömer Öngüt)
De ki: “Ey ehl-i kitap! Niçin iman edenleri Allah'ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Hak olduğuna şâhit iken, o yolu eğri göstermeye yelteniyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. ”
Âl-iİmrân / 99 - (Şaban Piriş)
De ki: -Ey kitap ehli, niçin iman edenleri Allah’ın yolunda eğrilik arayarak saptırmaya çalışıyorsunuz? (Oysa siz de onun doğru olduğunu) görüp duruyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Ey kitap ehli! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermeye yeltenerek inananları Allah’ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (Seyyid Kutub)
De ki; 'Ey ehl-i kitap, niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inananları o yoldan döndürmeye çalışıyorsunuz? Oysa onun doğru olduğunu biliyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan kesinlikle habersiz değildir :
Âl-iİmrân / 99 - (Suat Yıldırım)
De ki: Ey Ehl-i kitap! Siz gerçeği görüp bildiğiniz halde, niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek iman edenleri Allah yolundan men ediyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Ey Kitap ehli, gerçeğe tanık olduğunuz halde, niçin Allâh'ın yolunu eğri göstermeğe yeltenerek, inanmak isteyenleri Allâh yolundan çevirmeğe çalışıyorsunuz? Allâh yaptıklarınızdan habersiz değildir."
Âl-iİmrân / 99 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Ey Kitap Ehli, sizler şahidler olduğunuz halde, ne diye iman edenleri Allah yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.»
Âl-iİmrân / 99 - (Ümit Şimşek)
De ki: Ey Kitap Ehli! Gerçeğe tanık olduğunuz halde, niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye çalışıp da inanan kimseyi ondan alıkoyuyorsunuz? Halbuki Allah sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
Âl-iİmrân / 99 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Şunu da söyle: "Ey Ehlikitap! Neden iman edenleri Allah yolundan alıkoyuyorsunuz? Gözünüzle gördüğünüz halde, Allah yolunu neden çarpıtmak istiyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir."
Âl-iİmrân / 99 - (İskender Ali Mihr)
De ki: “Ey Kitap ehli! (Gerçeklere) şahit olduğunuz halde, niçin îmân eden kimseleri, onun eğriliğini isteyerek, Allah’ın yolundan men ediyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
Âl-iİmrân / 99 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “Ey Kitap ehli! Allah’ın dininde hiçbir eğrilik olmadığına, sizlerde şahitler olmanıza rağmen, iman eden kimseyi yanlışlık (eğrilik) arayarak, niçin Allah’ın yolundan döndürüyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. ”
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ
Okunuşu: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tutîû ferîkan minellezîne ûtûl kitâbe yeruddûkum ba’de îmânikum kâfirîn(kâfirîne).
Âl-iİmrân / 100 - (Abdullah Parlıyan)
Siz ey iman edenler! Önceki çağlarda kendilerine kitap verilenlerden bir kısmına uyarsanız; imanınızdan sonra sizin Allah'tan gelen gerçekleri reddetmenize sebep olabilirler.
Âl-iİmrân / 100 - (Adem Uğur)
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ahmed Hulusi)
Ey iman edenler, eğer kendilerine hakikat bilgisi verilenlerden bir bölümüne (sonradan sapmış olmaları nedeniyle) itaat ederseniz, sizi imandan sonra inkâr ehline dönüştürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ahmet Tekin)
Ey iman nimetine kavuşanlar, kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlardan bir zümrenin, göstermelik hoşgörü taleplerini, şeriatinize aykırı isteklerini kabul eder, onlara boyun eğerseniz, iman ettikten sonra sizi, yeniden küfür bataklığına sürüklerler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ahmet Varol)
Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir topluluğa uyarsanız sizi iman etmenizden sonra kâfirliğe döndürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ali Bulaç)
Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ali Ünal)
Ey iman edenler! Şu kendilerine Kitap verilenlerden bazılarına itaat edecek, onların dediklerini dinleyecek olursanız, iyi bilin ki, imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yaparlar.
Âl-iİmrân / 100 - (Celal Yıldırım)
Ey imân edenler! Kendilerine kitab verilenlerden (herhangi) bir zümreye uyacak olursanız, imânınızdan sonra sizi kâfir ederler (dininizden döndürmeye fırsat bulurlar).
Âl-iİmrân / 100 - (Cemal Külünkoğlu)
Ey inananlar! Eğer kendilerine kitap verilenlerden (Yahudi ve Hıristiyanlardan) herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (Diyanet Vakfi)
Siz ey imana ermiş olanlar! Önceki çağlarda kendilerine vahiy verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, iman ettikten sonra yeniden hakikati reddetmenize sebep olabilirler.
Âl-iİmrân / 100 - (Edip Yüksel)
Siz ey (bu vahye) iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, sizi imanınızdan sonra yeniden inkara döndürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (Hayrat Neşriyat)
Ey îmân edenler! Eğer kendilerine kitab verilenlerden bir fırkaya uyarsanız,(Allah’a olan) îmânınızdan sonra sizi, kâfirler olarak (küfre) geri döndürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (İbni Kesir)
Ey iman edenler; eğer kendilerine kitab verilenlerden herhangi bir zümreye uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirirler de kafir yaparlar.
Âl-iİmrân / 100 - (Muhammed Esed)
Siz ey imana ermiş olanlar! Önceki çağlarda kendilerine vahiy verilenlerden bir fırkaya uyarsanız, iman ettikten sonra yeniden hakikati reddetmenize sebep olabilirler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ömer Öngüt)
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirirler de kâfir yaparlar.
Âl-iİmrân / 100 - (Suat Yıldırım)
Ey iman edenler! Eğer Ehl-i kitaptan bir kısmına uyacak olursanız, iyi bilin ki onlar sizi imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler.
Âl-iİmrân / 100 - (Tefhim-ul Kuran)
Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.
Âl-iİmrân / 100 - (Ümit Şimşek)
Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye uyacak olursanız, onlar sizi imanınızdan sonra tekrar kâfirliğe çevirirler.
وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
Okunuşu: Ve keyfe tekfurûne ve entum tutlâ aleykum âyâtullâhi ve fîkum resûluh(resûluhu), ve men ya’tesim billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Âl-iİmrân / 101 - (Diyanet İşleri)
Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Fakat siz nasıl kâfir olabilirsiniz ki Allah'ın âyetleri size okunmada, Allah'ın Resûlü de içinizde. Kim Allah'a sımsıkı yapışırsa şüphe yok ki o, dosdoğru yola sevk edilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Abdullah Parlıyan)
Size Allah'ın ayetleri okunurken, üstelik Allah'ın Rasulü de aranızda iken, bu gerçekleri nasıl örtbas edebilirsiniz? Kim Allah'a gönülden sımsıkı bağlanırsa, gerçekten o doğru yola eriştirilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Adem Uğur)
Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Ahmed Hulusi)
Allâh işaretleri önünüze serilirken, içinizde de Rasûlü varken, nasıl hakikati inkâr edenlerden olursunuz? Kim varlığını oluşturan özü olan Allâh'a (gayrından kesilip) sımsıkı bağlanırsa, işte o Hak yola hidâyet olunmuştur.
Âl-iİmrân / 101 - (Ahmet Tekin)
Size birliği, karşılıklı sevgiyi, ihtilâftan uzaklaşmayı emreden Allah’ın âyetleri okunurken, Allah’ın Rasulü de aranızda, sünneti, hadisleri elinizde iken, nasıl inkâra, küfre saparsınız? Kim Allah’a, Allah’ın dinine, sımsıkı bağlanır, himayesine sığınırsa, doğru, muhkem, güvenli yolu, İslâmî hayatı bulmuş olur.
Âl-iİmrân / 101 - (Ahmet Varol)
Size Allah'ın ayetleri okunduğu halde ve içinizde O'nun peygamberi varken nasıl inkar edersiniz? Kim Allah'a tutunursa dosdoğru yola iletilmiş olur.
Âl-iİmrân / 101 - (Ali Bulaç)
Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Ali Fikri Yavuz)
Size Allah’ın âyetleri (Kur’an’ı) okunduğu ve içinizde Rasûlü bulunduğu halde nasıl küfredersiniz? Kim Allah’ın dinine sımsıkı tutunursa, o, muhakkak doğru bir yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Ali Ünal)
Ne diye küfre sapacaksınız ki, önünüzde Allah’ın âyetleri okunup duruyor ve aranızda da O’nun Rasûlü var. Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa, hiç şüphesiz doğru bir yola iletilmiş demektir.
Âl-iİmrân / 101 - (Bayraktar Bayraklı)
Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah'ın Peygamberi de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Bekir Sadak)
Allah'in ayetleri size okunur, aranizda da peygamberi bulunurken nasil inkar edersiniz? Kim Allah'in Kitab'ina sarilirsa suphesiz dogru yola erisir. *
Âl-iİmrân / 101 - (Celal Yıldırım)
Üzerinize Allah'ın âyetleri okunurken ve aranızda da O'nun Resulü (Muhammed A.S.) bulunurken nasıl küfre dönersiniz ? Kim Allah'a (gönülden inanıp samimiyetle) sımsıkı bağlanırsa, gerçekten o doğru yola eriştirilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah'ın ayetleri size okunduğu ve O'nun elçisi aranızda olduğu halde nasıl olur da inkâr edersiniz? Kim Allah'(ın dinin)e sımsıkı tutunursa (dayanırsa), dosdoğru yola ulaştırılmıştır.
Âl-iİmrân / 101 - (Diyanet Vakfi)
Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Edip Yüksel)
ALLAH'ın ayetleri size okunduğu ve O'nun elçisi aranızda olduğu halde nasıl olur da inkar edersiniz? Kim ALLAH'a sarılırsa dosdoğru yola iletilmiştir
Âl-iİmrân / 101 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Sizler ise küfre nasıl dönersiniz ki önünüzde Allahın âyetleri okunuyor, içinizde Resulü bulunuyor? halbuki her kim Allaha sıkı tutunursa o, muhakkak bir doğru yola çıkarılmıştır
Âl-iİmrân / 101 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Önünüzde Allah'ın ayetleri okunurken ve aranızda O'nun elçisi var iken sizler nasıl olur da inkara dönersiniz? Oysa her kim Allah'a sıkıca tutunursa, o, kesinlikle bir doğru yola çıkarılmıştır.
Âl-iİmrân / 101 - (Gültekin Onan)
Tanrı'nın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da küfrediyorsunuz? Kim Tanrı'ya sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Harun Yıldırım)
Size Allah’ın ayetleri okunuyorken üstelik Rasulü de aranızdayken nasıl küfre girersiniz? Her kim de Allah’a sımsıkı bağlanırsa elbette ki dosdoğru yola iletilmiş olur.
Âl-iİmrân / 101 - (Hasan Basri Çantay)
Halbuki siz Allaha nasıl küfreder (Onu inkâr eder) siniz ki karşınızda Allanın âyetleri okunub durmakdadır. Onun peygamberi de içinizde, Kim Allaha sımsıkı tutunursa muhakkak ki doğru bir yola ile tilmişdir o.
Âl-iİmrân / 101 - (Hayrat Neşriyat)
Ve siz, Allah’ın âyetleri kendinize okunurken, hem içinizde peygamberi varken, nasıl inkâr edersiniz? Artık kim Allah’a (O’nun dînine) sımsıkı tutunursa, böylece muhakkak dosdoğru bir yola hidâyet edilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (İbni Kesir)
Allah'ın ayetleri size okunur, aranızda peygamberi bulunurken nasıl küfredersiniz? Kim, Allah'a sımsıkı sarılırsa; muhakkak doğru yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Kadri Çelik)
Allah'ın ayetleri size okunur ve aranızda da peygamberi bulunurken nasıl küfre saparsınız? Kim Allah'a sarılırsa şüphesiz doğru yola iletilmiş olur.
Âl-iİmrân / 101 - (Muhammed Esed)
Allah'ın mesajları size iletildiği halde ve Elçisi aranızda yaşarken hakikati nasıl inkar edebilirsiniz? Ama Allah'a sımsıkı tutunan, dosdoğru yola ulaştırılmıştır.
Âl-iİmrân / 101 - (Mustafa İslamoğlu)
(Onlar böyle yapabilirler), ama siz nasıl olur da Allah'ın ayetleri size okunup dururken ve O'nun elçisi aranızdayken inkara yeltenebilirsiniz? Ne var ki Allah'a sımsıkı yapışan, dosdoğru bir yola yöneltilmiş demektir.
Âl-iİmrân / 101 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve nasıl küfre dönersiniz ki, sizlerin üzerinize Allah Teâlâ'nın âyetleri okunuyor, ve aranızda da peygamberi bulunuyor. Artık her kim Allah Teâlâ'ya sığınırsa muhakkak doğru bir yola çıkarılmış olur.
Âl-iİmrân / 101 - (Ömer Öngüt)
Size Allah'ın âyetleri okunurken ve aranızda O'nun Resul'ü bulunurken nasıl küfre dönersiniz? Kim Allah'a sımsıkı sarılırsa, muhakkak ki o doğru bir yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Şaban Piriş)
Allah’ın ayetleri size okunur, aranızda Resulü bulunurken nasıl inkar edersiniz?! Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa o şüphesiz, dosdoğru yola yöneltir.
Âl-iİmrân / 101 - (Sadık Türkmen)
Size Allah’ın ayetleri okunup dururken ve Allah’ın Rasûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa kesinlikle o doğru yola girmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Seyyid Kutub)
Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun Peygamberi aranızdayken nasıl kafir olabilirsiniz? Kim Allah'a sımsıkı sarılırsa doğru yola iletilmiş olur.
Âl-iİmrân / 101 - (Suat Yıldırım)
Sizler nasıl küfre dönebilirsiniz ki, önünüzde Allah’ın âyetleri okunuyor, aranızda Allah’ın Resulü bulunuyor? Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa muhakkak ki o doğru yola konulmuştur.
Âl-iİmrân / 101 - (Süleyman Ateş)
Size Allâh'ın âyetleri okunmakta ve O'nun Elçisi de aranızda iken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'a sarılırsa muhakkak ki o, doğru yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun Resulü içinizdeyken nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.
Âl-iİmrân / 101 - (Ümit Şimşek)
Size Allah'ın âyetleri okunurken, Allah'ın Resulü de aranızda iken siz nasıl inkâra dönersiniz? Kim Allah'a sığınır ve Ona bağlanırsa, işte o zaman dosdoğru bir yola iletilmiş demektir.
Âl-iİmrân / 101 - (İskender Ali Mihr)
Ve size, Allah’ın âyetleri okunurken ve aranızda O’nun (Allah’ın) Resûl’ü varken, siz nasıl inkâr edersiniz. Ve kim Allah’a sımsıkı tutunursa, artık o Sıratı Mustakim’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet olunmuştur.
Âl-iİmrân / 101 - (İlyas Yorulmaz)
İçinizde Allah’ın elçisi varken ve size Allah’ın ayetleri okunduğu halde, gerçekleri nasıl inkâr ediyorsunuz. Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, mutlaka en doğru yola iletilmiş olur.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
Okunuşu: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Âl-iİmrân / 102 - (Ahmed Hulusi)
Ey iman edenler. . . Allâh'tan (size yaptıklarınızın sonuçlarını kesinlikle yaşatacağı için) hakkıyla korunun ve ancak teslim olmuşluğunu yaşayanlar olarak ölün.
Âl-iİmrân / 102 - (Ahmet Tekin)
Ey iman nimetine kavuşanlar, müttakî olmanın bütün icaplarını yerine getirerek, takva esaslarını hayata geçirerek lâyıkı vechile Allah’a sığının, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp kendinizi Allah’ın azabından koruyun. Kesinlikle İslâm’ı yaşayan müslüman olarak ruhunuzu teslim edin.
Âl-iİmrân / 102 - (Ali Ünal)
Ey iman edenler! O’na karşı gelmekten ne ölçüde sakınmak gerekiyorsa o ölçüde Allah’a karşı gelmekten sakının ve ancak (O’na gönülden teslim olmuş) Müslümanlar olarak can vermeye bakın.
Âl-iİmrân / 102 - (Cemal Külünkoğlu)
Ey inananlar! Derin bir duyarlılıkla Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayın ve O'na kendinizi yürekten teslim etmeden (hakiki Müslüman olmadan) önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin!
Âl-iİmrân / 102 - (Gültekin Onan)
Ey inananlar, Tanrı'dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka [bir din ve tutum üzerinde] ölmeyin.
Âl-iİmrân / 102 - (Muhammed Esed)
Siz ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allah'a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olun ve O'na kendinizi yürekten teslim etmeden önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.
Âl-iİmrân / 102 - (Mustafa İslamoğlu)
Ey (bu vahye) iman edenler! Allah'a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah'a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!
Âl-iİmrân / 102 - (Ömer Öngüt)
Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Sakın siz müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.
Âl-iİmrân / 102 - (Suat Yıldırım)
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının! Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan Müslüman olarak can verin!
Âl-iİmrân / 102 - (Tefhim-ul Kuran)
Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.
Âl-iİmrân / 102 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ey iman edenler! Allah'tan, kendisinden korkmaya yaraşır biçimde korkun. Müslümanlar olmanın/Allah'a teslim olmanın dışında bir hal üzere sakın can vermeyin.
Âl-iİmrân / 102 - (İskender Ali Mihr)
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!
Âl-iİmrân / 102 - (İlyas Yorulmaz)
Ey iman edenler! Allah dan nasıl korunmanız gerekiyorsa, öyle kendinizi (Allah’ın azabından) koruyun. Ancak ve ancak Allah’a teslim olmuş (müslüman) olarak ölün.
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Okunuşu: Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrakû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufratin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne).
Âl-iİmrân / 103 - (Diyanet İşleri)
Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve anın Allah'ın size verdiği nîmeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nîmetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam kenarındaydınız, sizi kurtardı oradan. Allah, doğru yolu bulursunuz diye delillerini böyle açıklar işte.
Âl-iİmrân / 103 - (Abdullah Parlıyan)
Hepiniz birden Allah'ın ipine yani Allah'ın kitabına sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünerek kitap bir yerde siz bir yerde olmayın. Allah'ın size verdiği nimetlerini hatırlayın. Siz birbirinize düşman iken, kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz da, sizi ondan kurtardı. İşte cennete götüren doğru yolu bulasınız diye, Allah ayetlerini böylece açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Adem Uğur)
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.
Âl-iİmrân / 103 - (Ahmed Hulusi)
Hep birlikte varlığınızdaki Esmâ hakikatine (uzanan) Allâh ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Üstünüzdeki Allâh nimetini hatırlayın. Hani sizler düşman idiniz de, şuurlarınızda aynı idrakı oluşturarak sizi bir araya getirdi; O'nun sizde açığa çıkan bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarındaydınız; kurtardı sizi o ateşten. İşte böylece, hakikate eresiniz diye, Allâh size işaretlerini açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Ahmet Tekin)
Hepiniz, Allah’ın ipine, rabıtaya, Allah’a olan taahhüdünüze, Kur’ân’a, İslâm’a sımsıkı sarılarak, Allah’ın himayesine sığının. Birbirinize düşmeyin, bölük pörçük olmayın, parçalanmayın. Allah’ın size ihsan ettiği nimetleri, size tevdî ettiği ilâhî değerleri, şeriatı koruyun, kollayın, zâyi etmeyin. Hani siz, birbirinize düşman idiniz de, O gönüllerinizi, akıllarınızı birleştirip, sizi birbirinize kaynaştırmıştı. O’nun nimeti, İslâm dini sayesinde kardeş olmuştunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarında, ateşe düşmek üzere iken, oradan da, sizi O kurtarmıştı. Böylece Allah iyiliği, birliği emreden, yahudilerin ve diğerlerinin tuzaklarından sakındıran âyetlerini size açıklıyor. Umulur ki, doğru yolu bulur, İslâm’da sebat etmiş olursunuz.
Âl-iİmrân / 103 - (Ahmet Varol)
Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah'ın size olan nimetini anın. Hani siz birbirinize düşmandınız Allah gönüllerinizi birbirine yaklaştırdı da O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz Allah sizi oradan kurtardı. Doğru yola erişmeniz için Allah size ayetlerini böyle açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Ali Bulaç)
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Ali Fikri Yavuz)
Elbirlik Allah’ın dinine (şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın. Allah’ın üzerinizdeki (İslâm) nimetini düşünün ki, cahiliyet devrinde birbirinize düşmanlar iken o, sizin kalbleriniz arasında üflet (yakınlık ve sıcaklık) meydana getirdi de onun nimeti sayesinde din kardeşleri oldunuz. Hem siz ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da Allah, İslâmınız sebebiyle o ateşe (cehenneme) düşmekten sizi kurtardı. İşte Allah size âyetlerini böylece açıklıyor ki, doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Ali Ünal)
Hep birlikte Allah’ın İpi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, siz bölük pörçük birbirinize düşman idiniz; derken Allah kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor ki, (her hususta) doğruya ulaşıp onda sabitkadem olasınız.
Âl-iİmrân / 103 - (Bayraktar Bayraklı)
Topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız; hani birbirinize düşmandınız da, O kalplerinizi kaynaştırdı ve O'nun lütfu ile kardeş oldunuz. Ateşli bir çukurun kenarındayken, ondan sizi O kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.[58]
Âl-iİmrân / 103 - (Bekir Sadak)
Toptan Allah'in ipine sarilin, ayrilmayin. Allah'in size olan nimetini anin: Dusmandiniz, kalblerinizin arasini uzlastirdi da onun nimeti sayesinde kardes oldunuz. Bir ates cukurunun kenarinda idiniz, sizi oradan kurtardi. Allah, dogru yola erisesiniz diye size boylece ayetlerini aciklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Celal Yıldırım)
Hepiniz birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nîmetini anın; hani bir zamanlar birbirinize düşmandınız, kalbleriniz arasını uzlaştırdı da, O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir çukur kenarına geldiniz de Allah sizi ondan kurtardı. Doğru yolda yürüyesiniz diye Allah size böylece âyetlerini açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Cemal Külünkoğlu)
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a/Kur'an'a) sımsıkı tutunun (hayatınızı ona göre düzenleyin) ve (İslam'la çelişen davranışlarınızla gruplara ayrılarak) birbirinizden kopmayın! Allah'ın üzerinizdeki (İslâm) nimetini düşünün ki, cahiliyet devrinde birbirinize düşmanlar iken o, sizin kalpleriniz arasında ülfet (yakınlık) meydana getirdi de onun nimeti sayesinde din kardeşleri oldunuz. Hem siz ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da oraya düşmekten sizi (İslam ile) O kurtardı. İşte Allah size âyetlerini böylece açıklıyor ki, doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Diyanet İşleri (eski))
Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Diyanet Vakfi)
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.
Âl-iİmrân / 103 - (Edip Yüksel)
ALLAH'ın ipine topluca sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin. ALLAH'ın size olan nimetini anımsayın. Siz birbirinize düşmanlar idiniz de kalplerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi ondan kurtardı. Yola gelesiniz diye ALLAH ayetlerini böyle açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Topunuz bir Allah ipine sım sıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allahın üzerinizdeki ni'metini düşünün, sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalblerinizin arasında ülfet husule getirib yanaştırdı da ni'meti sayesinde uyanıb kardeş oldunuz, hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu sizi ondan kurtardı, şimdi böyle size âyetlerini beyan ediyor ki Allaha doğru gidebilesiniz
Âl-iİmrân / 103 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun, ayrılığa düşmeyin ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanları iken O, sizin kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve O'nun nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Bir de siz, bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz ve O, sizi tutup ondan kurtardı. Şimdi Allah'a doğru gidebilmeniz için size ayetlerini böyle açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Gültekin Onan)
Tanrı'nın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Tanrı'nın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Tanrı, size ayetlerini böyle açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Harun Yıldırım)
Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın; hani siz düşmanlar idiniz de kalplerinizin arasını böylece birleştirdi. O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle iyice açıklıyor ki hidayete eresiniz!..
Âl-iİmrân / 103 - (Hasan Basri Çantay)
Hepiniz, topdan sımsıkı Allanın ipine sarılın. Parçalanıb ayrılmayın. Allahın, üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz (birbirinizin) düşmanlar (ı) idiniz de O, kalblerinizi (İslama ısındırıb) birleşdirmişdi. İşte Onun (bu) nimeti sayesinde (dîn) kardeşler (i) olmuşdunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmışdı. İşte Allah size âyetlerini böylece apaçık bildiriyor. Tâki doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Hayrat Neşriyat)
O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!Hem Allah’ın size olan ni'metini hatırlayın! Hani (siz) (birbirinize) düşmanlar idiniz de (Allah)kalblerinizin arasını (İslâm ile) birleştirdi; böylece O’nun ni'meti sâyesinde kardeşler oldunuz. Hem ateşten bir çukurun kenarında (küfür içinde) idiniz de sizi oradan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklar, tâ ki hidâyete eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (İbni Kesir)
Topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Ve Allah'ın üzerindeki nimetini hatırlayın. Hani, siz; düşman idiniz de O, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz; bir ateş uçurumunun tam kenarında iken, sizi oradan doğru yola eresiniz diye kurtardı. Alah ayetlerini size işte böylece açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Kadri Çelik)
Toptan Allah'ın ipine sarılın da ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın. Hani düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz de sizi oradan kurtardı. Allah, hidayete erişesiniz diye size ayetlerini böylece açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Muhammed Esed)
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah'ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O'nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında (iken) sizi ondan (nasıl) korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız,
Âl-iİmrân / 103 - (Mustafa İslamoğlu)
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun lutfu sayesinde kardeşler oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.
Âl-iİmrân / 103 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve hepiniz Allah Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Ve Allah Teâlâ'nın üzerinizde olan nîmetini de yâdediniz ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah Teâlâ kalplerinizi birleştirdi de O'nun nîmeti sebebiyle kardeşler oluverdiniz de sizler ateşten bir çukur kenarında iken sizi ondan çekip kurtardı. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere açıklar, tâ ki hidâyete erebilesiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Ömer Öngüt)
Hepiniz topluca sımsıkı Allah'ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah gönüllerinizi birleştirmiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, doğru yolu bulasınız diye size âyetlerini böyle açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Şaban Piriş)
Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi. O'nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Sadık Türkmen)
Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Seyyid Kutub)
Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde O, kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki, doğru yolu bulasınız.
Âl-iİmrân / 103 - (Suat Yıldırım)
Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Süleyman Ateş)
Ve topluca Allâh'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allâh'ın size olan ni'metini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allâh) kalblerinizi uzlaştırdı. O'nun ni'metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allâh) sizi ondan kurtardı. Allâh size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.
Âl-iİmrân / 103 - (Ümit Şimşek)
Hep birden sımsıkı Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın ki, siz birbirinize düşman iken, kalplerinizi kaynaştırdı da Onun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız; O sizi oraya düşmekten kurtardı. Doğru yola erişmeniz için, Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.
Âl-iİmrân / 103 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Hep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.
Âl-iİmrân / 103 - (İskender Ali Mihr)
Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.
Âl-iİmrân / 103 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın gönderdiği kitabına (ipine) sımsıkı sarılın, (aranızda) ayrılığa düşmeyin, Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir zamanlar siz kendi aranızda birbirlerinize düşmanlardınız, sonra Allah kalplerinizi birbirinize ısındırdı da kardeşler olmuştunuz ve siz o zamanlar ateşten bir uçurumun kenarında (müşrik veya ehli kitaptan) idiniz ve Allah bu durumdan sizi kurtarmıştı. Allah ayetlerini böyle açıklıyor ki, belki doğru yola girersiniz.
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Okunuşu: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Âl-iİmrân / 104 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İçinizde öyle kişiler bulunmalı ki onlar, sizi hayra çağırsın, size iyiliği emretsin, sizi kötülükten vazgeçirmeye çalışsın ve onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.
Âl-iİmrân / 104 - (Abdullah Parlıyan)
İçinizden iyi ve yararlı olana davet eden, doğru ve iyi olanı emreden ve kötülüklerden sakındıran bir topluluk çıksın. İşte gerçek kurtuluşa kavuşanlar onlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Ahmed Hulusi)
İçinizden hayra (Hakk'a) davet eden, Hak ve hakikate göre hükmedip, Din'e ters olan şeylerden uzaklaşmanızı tavsiye eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa ereceklerdir.
Âl-iİmrân / 104 - (Ahmet Tekin)
İçinizden, iyiliğe, dünya ve âhiret için en hayırlı olana, İslâm’a, Kur’ân’a, Kuran ilkeleriyle yaşamaya davet eden; Kurân’ın ve sünnetin hükümlerini, meşrû olanı, İslâmî kurallarla örtüşen örfü, ilmî verileri, mü’minlerin tasvip etttiği, icrasında hayır gördüğü planları, programları, adaleti uygulayarak, kamu düzenini sağlayan, iyiliği emreden, şeriatın suç saydığı ve haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği, mü’minlerin icrasında hayır görmediği şeyleri, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yasaklayarak, önleyici tedbirler alarak kamu güvenliğini temin eden, teşkilatçı, eğitimli, yetişmiş, yönetici, uzman, tutkun kadrolar, müesseseler, (devlet)bulunsun. Onlar, işte onlar kurtuluşa ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.
Âl-iİmrân / 104 - (Ali Bulaç)
Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Ali Ünal)
İçinizde (insanları devamlı) hayra çağıran ve usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayan, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ise önünü almaya çalışan bir topluluk bulunsun. Onlardır gerçek mazhariyet sahipleri ve gerçekten kurtuluşa erenler.
Âl-iİmrân / 104 - (Cemal Külünkoğlu)
İçinizden (herkesi), iyi ve yararlı olana davet eden, eğri ve yanlıştan alıkoyan bir topluluk bulunsun. Nihai kurtuluşa erişecek kimseler, işte bunlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Gültekin Onan)
Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu) buyuran ve münkerden (kötülükten) sakındıran bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Harun Yıldırım)
İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötü lükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendisidir.
Âl-iİmrân / 104 - (Hasan Basri Çantay)
Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (Onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükden vaz geçirmiye çalışsınlar. İşte onlar muraadına erenlerin ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 104 - (Hayrat Neşriyat)
O hâlde içinizden, hayra da'vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men' eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Muhammed Esed)
ve belki içinizden iyi ve yararlı olana davet eden, doğru olanı emreden, eğri ve yanlıştan alıkoyan bir topluluk çıkar: nihai kurtuluşa erişecek kimseler, işte bunlar olacak.
Âl-iİmrân / 104 - (Mustafa İslamoğlu)
Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran, (ümmet olmanın gereğini yapan) bir ümmet olun! İşte onlardır ebedi saadete erecek olanlar.
Âl-iİmrân / 104 - (Ömer Öngüt)
İçinizde insanları hayra çağıran, iyilikleri emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir.
Âl-iİmrân / 104 - (Suat Yıldırım)
Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Tefhim-ul Kuran)
Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (Ümit Şimşek)
İçinizden öyle bir topluluk bulunmalı ki, hayra çağırsın, iyiliği teşvik etsin, kötülükten sakındırsın. İşte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.
Âl-iİmrân / 104 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İçinizden hayra çağıran, doğruluk ve güzelliği belirlenene özendiren, kötülük ve çirkinlik belirlenenden sakındıran bir topluluk olsun. Kurtuluş ve zafere erenler işte onlardır.
Âl-iİmrân / 104 - (İskender Ali Mihr)
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.
Âl-iİmrân / 104 - (İlyas Yorulmaz)
İçinizden, iyi ve doğru olan (hayra) şeylere çağıran, iyiliği emreden ve kötülükleri açıklayan bir topluluk bulunsun. İşte bu şekilde olan bir topluluk kurtulmuştur.
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Okunuşu: Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû vahtelefû min ba’di mâ câehumul beyyinât(beyyinâtu), ve ulâike lehum azâbun azîm(azîmun).
Âl-iİmrân / 105 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra da gene bölük bölük olanlara, gene ayrılığa düşenlere benzemeyin. Öyle kişilerdir onlar ki onlaradır pek büyük azap.
Âl-iİmrân / 105 - (Adem Uğur)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Ahmet Tekin)
Kendilerine apaçık âyetler, deliller geldikten sonra, birbirinize düşerek bölük pörçük olup, parçalanıp, ayrı baş çekerek ihtilâf çıkaran ehl-i kitap gibi olmayın. Onlar, işte onlar için büyük bir ceza vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Ali Bulaç)
Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey müminler, kendilerine açık deliller ve âyetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen Hristiyan ve Yahudî’ler gibi olmayın. İşte onlar için çok büyük bir azâp vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Ali Ünal)
Kendilerine apaçık hidayet delilleri geldikten sonra grup grup olanlar ve farklı farklı yollar tutanlar gibi olmayın. Onların payına düşen, pek büyük bir azaptır.
Âl-iİmrân / 105 - (Bekir Sadak)
(105-10) 6 Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrilan ve ayriliga dusenler gibi olmayin. Bir takim yuzlerin agaracagi ve bir takim yuzlerin kararacagi gunde buyuk azab onlaradir. Yuzleri kararanlara: «Inanmanizdan sonra inkar eder misiniz? Inkar etmenizden dolayi tadin azabi» denecektir.
Âl-iİmrân / 105 - (Celal Yıldırım)
Kendilerine açık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartışıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azâb vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Diyanet İşleri (eski))
(105-106) Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. Bir takım yüzlerin ağaracağı ve bir takım yüzlerin kararacağı günde büyük azab onlaradır. Yüzleri kararanlara: 'İnanmanızdan sonra inkar eder misiniz? İnkar etmenizden dolayı tadın azabı' denecektir.
Âl-iİmrân / 105 - (Gültekin Onan)
Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Harun Yıldırım)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilafa düşerek ayrılan kimseler gibi olmayın! İşte onlar var ya, onlar için çok büyük bir azap vardır!
Âl-iİmrân / 105 - (Hasan Basri Çantay)
Siz kendilerine apaçık deliller, âyetler geldikten sonra parçalanıb ayrılanlar, ihtilâfa düşenler gibi olmayın: işte onlar (ın haali): En büyük azâb onlarındır.
Âl-iİmrân / 105 - (Hayrat Neşriyat)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler (yahudi ve hristiyanlar) gibi de olmayın! Hem işte onlar yok mu, kendileri için (pek) büyük bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (İbni Kesir)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azab vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Muhammed Esed)
Hakikatin bütün kanıtları kendilerine geldikten sonra karşıt görüşlere kapılıp parçalananlar gibi olmayın; işte bunlar için feci bir azap vardır,
Âl-iİmrân / 105 - (Ömer Öngüt)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Şaban Piriş)
(105-106). Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra ihtilafa düşerek parçalananlar gibi olmayın. Bir takım yüzlerin parladığı ve bir takım yüzlerin de karardığı günde onlar için büyük bir azap vardır. Yüzleri kararanlara: -İmanınızdan sonra kafir mi oldunuz, öyleyse, kafir olduğunuz için tadın azabı (denir).
Âl-iİmrân / 105 - (Seyyid Kutub)
Sakın kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra parçalanıp çatışmaya düşenler gibi olmayınız. Böyleleri için büyük bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Süleyman Ateş)
Kendilerine açık deliller geldikten sonra bölünüp ihtilâf edenler gibi olmayın. İşte onlar (evet) onlar için büyük bir azâb vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Ümit Şimşek)
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra anlaşmazlığa düşüp de parçalananlar gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın. Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (İskender Ali Mihr)
Ve kendilerine beyyineler (açık deliller) geldikten sonra, fırkalara ayrılıp ihtilafa düşenler gibi olmayın! Ve işte onlar, onlar için “azîm azap” vardır.
Âl-iİmrân / 105 - (İlyas Yorulmaz)
Kendilerine açıklayıcı ayetler geldikten sonra, ihtilafa düşen ve ayrı ayrı guruplara ayrılanlar gibi olmayın. İşte bu şekilde davrananlara acıklı bir azap vardır.
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
Okunuşu: Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh(vucûhun), fe emmellezînesveddet vucûhuhum e kefertum ba’de îmânikum fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
Âl-iİmrân / 106 - (Diyanet İşleri)
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, “İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın” denilir.
Âl-iİmrân / 106 - (Abdullah Parlıyan)
Bazı yüzlerin mutluluktan parladığı, bazı yüzlerin de ıztırab ile karardığı o hesap gününde, yüzleri kararanlara: “İman ettikten sonra Allah'tan gelen gerçekleri örtbas mı ettiniz? O gerçekleri örtbas ettiğinizden dolayı tadın bu azabı.” denilecek.
Âl-iİmrân / 106 - (Adem Uğur)
Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir).
Âl-iİmrân / 106 - (Ahmed Hulusi)
O süreçte bazı vechler (bilinçler) parıldar (Hakk'ın nuru ile), bazı vechler kararır (benlik zulmetiyle). . . Vechleri kararanlara (şöyle denir): "İmanınızdan sonra inkâra düştünüz ha! Hakikati inkârınız yüzünden varlığınızın sizde oluşturacağı azabı yaşayın. "
Âl-iİmrân / 106 - (Ahmet Tekin)
Nice yüzlerin ak olacağı, nice yüzlerin kara olacağı gün onlara acı bir azap vardır. Yüzü kara olanlara:'Kitaplarınızda, Tevrat’ta ve İncil’de vasıfları belirtilen, müjdelenen, açıkça görevlendirileceği size bildirilen Muhammed’e, görevlendirilmeden önce iman ettiğiniz halde görevlendirildikten sonra inkâr mı ediyorsunuz? O halde, inkârınız, küfrünüz sebebiyle azabı tadın.' denir.
Âl-iİmrân / 106 - (Ahmet Varol)
(Bu azap) bazı yüzlerin ağaracağı bazı yüzlerin ise kararacağı gündedir. Yüzleri kararanlara (şöyle denilir): 'Siz imanınızdan sonra inkar mı ettiniz; öyleyse inkar etmenize karşılık olarak azabı tadın.'
Âl-iİmrân / 106 - (Ali Bulaç)
Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün... Yüzleri kapkara kesilecek olanlara: "İmanınızdan sonra inkar ettiniz, öyle mi? Öyleyse inkar etmenize karşılık olarak azabı tadın" (denilir).
Âl-iİmrân / 106 - (Ali Fikri Yavuz)
Kıyamet gününde bir takım yüzler ak ve bir takım yüzler de kara olacak. O vakit, yüzleri kara olanlara şöyle denecek: “-İmanınızdan sonra küfrettiniz ha! İşte o küfürünüzün cezası olarak tadın azâbı...”
Âl-iİmrân / 106 - (Ali Ünal)
Gün gelecek, bazı yüzler ağaracak, bazı yüzler ise kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “İmanınızdan sonra küfre sapmıştınız değil mi? Küfür üzerinde yürüyüp durmanız sebebiyle tadın bakalım şimdi (bu çok büyük) azabı!”
Âl-iİmrân / 106 - (Bayraktar Bayraklı)
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, “İnanmanızdan sonra inkâr mı ettiniz? O halde inkâr etmenize karşılık azabı tadınız!” denilecek.
Âl-iİmrân / 106 - (Bekir Sadak)
(105-10) 6 Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrilan ve ayriliga dusenler gibi olmayin. Bir takim yuzlerin agaracagi ve bir takim yuzlerin kararacagi gunde buyuk azab onlaradir. Yuzleri kararanlara: «Inanmanizdan sonra inkar eder misiniz? Inkar etmenizden dolayi tadin azabi» denecektir.
Âl-iİmrân / 106 - (Celal Yıldırım)
(106-107) Öyle bir günde ki, kimi yüzler aklaşır ışıldar, kimi yüzler kararıp solar. Yüzleri kararanlara: «İnandıktan sonra inkâra mı saptınız ? İnkâr ettiğinize karşılık tadın azabı!» denilir. Yüzleri aklaşanlara gelince, onlar Allah'ın rahmetindedirler, orada temelli kalıcılardır.
Âl-iİmrân / 106 - (Cemal Külünkoğlu)
O gün bazı yüzler aklanır (parıldar), bazı yüzlerse kararır. Yüzleri kararanlara: “İnandıktan sonra inkâr mı ettiniz? İnkârınızdan dolayı azabı tadın bakalım!” denir.
Âl-iİmrân / 106 - (Diyanet İşleri (eski))
(105-106) Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. Bir takım yüzlerin ağaracağı ve bir takım yüzlerin kararacağı günde büyük azab onlaradır. Yüzleri kararanlara: 'İnanmanızdan sonra inkar eder misiniz? İnkar etmenizden dolayı tadın azabı' denecektir.
Âl-iİmrân / 106 - (Diyanet Vakfi)
Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir).
Âl-iİmrân / 106 - (Edip Yüksel)
O kimi yüzlerin ağaracağı, kimi yüzlerin kararacağı günde yüzleri kara çıkanlara: «İnandıktan sonra inkar ettiniz öyle mi? O halde nankörlük etmenizin cezası olarak azabı tadın denilecek.
Âl-iİmrân / 106 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O bir takım yüzlerin ağaracağı ve bir takım yüzlerin kararacağı gün, o vakit o yüzleri kara çıkanlara şöyle denecek: ya... İmanınızdan sonra küfrettiniz ha? o halde dadın azabı, ettiğiniz nankörlüğün cezası
Âl-iİmrân / 106 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
O kimi yüzlerin ağaracağı, kimi yüzlerin kararacağı günde yüzleri kara çıkanlara: «İnandıktan sonra inkar ettiniz öyle mi? O halde nankörlük etmenizin cezası olarak azabı tadın denilecek.
Âl-iİmrân / 106 - (Gültekin Onan)
Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün... Yüzleri kapkara kesilecek olanlara: "İnandıktan sonra küfrettiniz, öyle mi ? Öyleyse küfretmenize karşılık olarak azabı tadın" (denilir).
Âl-iİmrân / 106 - (Harun Yıldırım)
Kimi yüzlerin ağaracağı, kimi yüzlerin de kararacağı gün, yüzleri kararanlara: “İmanınızdan sonra küfre mi girdiniz? O halde küfre girdiğiniz için azabı tadın!”
Âl-iİmrân / 106 - (Hasan Basri Çantay)
O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüzler de kapkara kesilecek. Yüzleri simsiyah olanlara gelince (onlara): İmânınızdan sonra küfretdiniz ha!. İşte o küfretmenize mukaabil tadın azabı» (denilir).
Âl-iİmrân / 106 - (Hayrat Neşriyat)
O gün bazı yüzler (vardır ki) ağaracak, birtakım yüzler de kararacaktır. Artık o yüzleri kararanlara: '(Allah’a olan) îmânınızdan sonra inkâr mı ettiniz? Öyle ise, (vaktiyle)inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azâbı!' (denecektir).
Âl-iİmrân / 106 - (İbni Kesir)
O gün; nice yüzler ağarır, nice yüzler kararır. O zaman yüzleri kara olanlara: İmanınızdan sonra küfür mü ettiniz? İşte o küfrünüzün cezası olarak tadın azabı, denir.
Âl-iİmrân / 106 - (Kadri Çelik)
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, “İnanmanızdan sonra inkâr mı ettiniz? O halde inkâr etmenize karşılık azabı tadınız!” denilecek.
Âl-iİmrân / 106 - (Muhammed Esed)
bazı yüzlerin (mutluluktan) parladığı ve bazı yüzlerin (acıyla) karardığı o (Hesap) Günü'nde yüzleri kararanlara: "İmana erdikten sonra hakikati inkar mı ettiniz? O halde hakikati inkar ettiğiniz için tadın bu azabı!" (denilecek).
Âl-iİmrân / 106 - (Mustafa İslamoğlu)
bazı yüzlerin ağarıp bazı yüzlerin karardığı o günde, yüzü kara çıkanlara (denilecek ki): "İmana erdikten sonra inkara saptınız ha? O halde, inkarınızdan dolayı tadın azabı!"
Âl-iİmrân / 106 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bir nice yüzlerin ağaracağı ve bir nice yüzlerin de kararacağı günü (zikrediniz). O yüzleri kararmış olan kimselere: «İmânınızdan sonra kâfir mi oldunuz? O halde yaptığınız küfür sebebiyle azabı tadınız» (denilecektir).
Âl-iİmrân / 106 - (Ömer Öngüt)
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: “İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmenizden dolayı tadın azabı!” denilecektir.
Âl-iİmrân / 106 - (Şaban Piriş)
(105-106). Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra ihtilafa düşerek parçalananlar gibi olmayın. Bir takım yüzlerin parladığı ve bir takım yüzlerin de karardığı günde onlar için büyük bir azap vardır. Yüzleri kararanlara: -İmanınızdan sonra kafir mi oldunuz, öyleyse, kafir olduğunuz için tadın azabı (denir).
Âl-iİmrân / 106 - (Sadık Türkmen)
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara; “İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın” denilir.
Âl-iİmrân / 106 - (Seyyid Kutub)
O gün kimi yüzler ağarır, kimi yüzler kararır. Yüzleri kararanlara 'Siz iman ettikten sonra tekrar kâfir mi oldunuz? O halde kafir olmanızın karşılığı olarak bu azabı tadın' denir.
Âl-iİmrân / 106 - (Suat Yıldırım)
Gün gelecek, birtakım yüzler ağaracak, birtakım yüzler ise kararacak. Yüzleri kararanlara: "Siz misiniz denecek, imanınızdan sonra inkâra sapanlar? Tadın bakalım inkârınız sebebiyle bu acı azabı!"
Âl-iİmrân / 106 - (Süleyman Ateş)
O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: "İnanmanızdan sonra inkâr ettiniz ha? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azâbı tadın!" (denilir).
Âl-iİmrân / 106 - (Tefhim-ul Kuran)
Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün... Yüzleri kapkara kesilecek olanlara: «İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyleyse inkâr etmenize karşılık olarak azabı tadın» (denilir) .
Âl-iİmrân / 106 - (Ümit Şimşek)
O gün kimi yüzler ağarır, kimi yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara gelince: İman ettikten sonra tekrar inkâra sapar mısınız? İnkârınızdan dolayı tadın öyleyse azabı!
Âl-iİmrân / 106 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Gün gelir bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: "İmanınızdan sonra küfre mi düştünüz? Hadi, saptığınız küfür yüzünden tadın azabı!"
Âl-iİmrân / 106 - (İskender Ali Mihr)
O gün (bazı) yüzler ağaracak ve (bazı) yüzler kararacak. O zaman yüzleri kararan kimselere: “Îmânınızdan sonra siz inkâr mı ettiniz? Öyleyse inkâr etmiş olmanızdan dolayı azabı tadın” (denir).
Âl-iİmrân / 106 - (İlyas Yorulmaz)
O (hesap) günü yüzler vardır beyazlaşır ve o gün yüzler vardır siyahlaşır. Yüzleri siyahlaşanlara gelince “İmanınızdan sonra, Allah’ın bildirdiği gerçekleri inkâr ettiniz. Artık bundan sonra inkârınıza karşılık azabı tadın” (denir. )
وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Okunuşu: Ve emmellezînebyaddat vucûhuhum fe fî rahmetillâh(rahmetillâhi), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Âl-iİmrân / 107 - (Celal Yıldırım)
(106-107) Öyle bir günde ki, kimi yüzler aklaşır ışıldar, kimi yüzler kararıp solar. Yüzleri kararanlara: «İnandıktan sonra inkâra mı saptınız ? İnkâr ettiğinize karşılık tadın azabı!» denilir. Yüzleri aklaşanlara gelince, onlar Allah'ın rahmetindedirler, orada temelli kalıcılardır.
تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ وَمَا اللّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعَالَمِينَ
Okunuşu: Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakk(hakkı), ve mâllâhu yurîdu zulmen lil âlemîn(âlemîne).
Âl-iİmrân / 108 - (Ahmet Tekin)
İşte bunlar, hakkı ayakta tutmak için, uyguladığımız adâletle ilgili okuduğumuz Allah’ın âyetleridir. Allah âlemlere, insanlara ve cinlere hiçbir haksızlık yapmak istemiyor.
Âl-iİmrân / 108 - (Ali Ünal)
Bunlar Allah’ın âyetleridir ki, onları sana her türlü şüpheden uzak olarak ve bütün doğruluğuyla okuyoruz. Allah, herhangi bir varlık, herhangi bir kimse hakkında zulüm diliyor değildir.
Âl-iİmrân / 108 - (Cemal Külünkoğlu)
İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Onları sana, hakkı yerine getirmek için (vahiy yoluyla) okuyoruz. Allah alemlere (hiç kimseye) haksızlık etmek istemez.
Âl-iİmrân / 108 - (Suat Yıldırım)
İşte bunlar Allah’ın âyetleridir ki hakkı gerçekleştirmen için biz onları sana okuyoruz. Çünkü şu kesindir ki, Allah insanlara zulmetmek istemez.
Âl-iİmrân / 108 - (İlyas Yorulmaz)
İşte gerçek olarak sana okuduğumuz Allah’ın ayetleri bunlardır. Allah, âlemlerin (yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak insanların) asla zulme uğramasını istemiyor.
وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ
Okunuşu: Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve ilâllâhi turceul umûr(umûru).
Âl-iİmrân / 109 - (Ahmet Tekin)
Göklerdeki varlıklar ve imkânlar, yerdeki varlıklar ve imkânlar Allah’ındır, Allah’ın tasarrufundadır. Bütün planların icra edilerek sonuçlandırıldığı, bütün icraatların, amellerin hesabının sorulduğu tek merci Allah’tır.
Âl-iİmrân / 109 - (Ali Ünal)
Kaldı ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; (dolayısıyla O, sahip olduğu her şeyde dilediği gibi tasarruf eder ve esasen zulmetmiş olması asla mümkün değildir.) Bütün işler, neticede varır Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
Okunuşu: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Âl-iİmrân / 110 - (Diyanet İşleri)
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Siz insanlar için meydana çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz; insanlara iyiliği emredersiniz, kötülükte bulunmamalarını söylersiniz ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı hayırlı olurdu kendilerine. Onlardan inananlar da var, fakat çoğu dinden çıkmıştır.
Âl-iİmrân / 110 - (Abdullah Parlıyan)
Siz müslümanlar, insanlığın iyiliği için yaratılarak yeryüzüne çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz, doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah'a da inanırsınız. Geçmişteki bize de kitap verildi diyenler, inanmış olsalardı bu kendi iyiliklerine olacaktı. Ama içlerinden pek az inanan bulunsa da, çokları doğru yoldan çıkmışlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Adem Uğur)
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Ahmed Hulusi)
Siz, insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluksunuz. Hak ve hakikatle hükmeder, Din'e ters düşen şeylerden kaçınılmasını tavsiye edersiniz ve dahi hakikatinizin El Esmâ ile oluştuğunu idrak ile, Allâh'a iman edersiniz. Şayet kendilerine hakikat bilgisi verilmiş olanlar (Ehli Kitap) da iman etmiş olsaydı, kendileri için hayırlı olurdu. Kimileri iman ehlidir ama çoğunluğu hakikati inkâr edenlerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Ahmet Tekin)
Siz insanların iyiliği, faydalanması için ortaya çıkarılmış, seçilmiş en hayırlı milletsiniz, en hayırlı kadrolarsınız, hayır toplumusunuz. Kur’ân’ın ve sünnetin hükümlerini, meşrû olanı, İslâmî kurallarla örtüşen örfü, ilmî verileri, mü’minlerin tasvip ettiği, icrasında hayır gördüğü planları, programları, adâleti uygulayarak, kamu düzenini sağlar, iyiliği emreder, şeriatın suç saydığı ve haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği, mü’minlerin icrasında hayır görmediği şeyleri bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yasaklayarak, önleyici tedbirler alıp kamu güvenliğini temin edersiniz. Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etmiş olsaydı, kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinden ehl-i tevhid olanlar da var. Fakat onların çoğu, doğru ve mantıklı düşünmenin, hak dinin dışına çıkmış fâsıktır, âsi ve bozguncudur.
Âl-iİmrân / 110 - (Ahmet Varol)
Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a iman edersiniz. Eğer kitap ehli de iman etmiş olsaydı şüphesiz kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır ancak çoğunluğu fasıktırlar.
Âl-iİmrân / 110 - (Ali Bulaç)
Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Muhammed Aleyhisselâm ümmeti) Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; İyiliği emreder, fenalıktan alıkorsunuz ve Allah’a imanınızda devam edersiniz. Eğer kitaplılar (Hristiyan ve Yahudî’ler) da imana gelseydi, muhakkak haklarında hayırlı olurdu; içlerinden iman edenler varsa da, ekserisi gerçek dinden çıkmış fâsıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Ali Ünal)
(Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz). Eğer Kitap (Tevrat) Ehli de (sizin gibi) iman etmiş olsaydı, (keşke şimdi olsun etseler,) hiç şüphesiz bu haklarında hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde (gerçekten inanmış) mü’minler de vardır, fakat onların çoğu (Din’den çıkmış) fasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Bayraktar Bayraklı)
Siz insanlığın iyiliği için yetiştirilmiş hayırlı bir topluluksunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah'a inanırsınız. Eğer kitap ehli de inansaydı, elbette bu, kendileri için çok iyi olurdu. İçlerinden iman edenler var, fakat çoğu yoldan çıkmışlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Bekir Sadak)
Siz, insanlar icin ortaya cikarilan, dogrulugu emreden, fenaliktan alikoyan, Allah'a inanan hayirli bir ummetsiniz. Kitap ehli inanmis olsalardi, kendileri icin daha hayirli olurdu; iclerinde inananlar olmakla beraber, cogu yoldan cikmistir.
Âl-iİmrân / 110 - (Celal Yıldırım)
Siz insanlardan yana (yeryüzüne) çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; iyilikle emreder, kötülükten men'eden Allah'a inanırsınız. Kitablılar (Yahudî ve Hıristiyanlar) imân etmiş olsalardı onlar için hayırlı olurdu. İçlerinden imân edenler var, fakat çoğu dinden çıkmış' kimselerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Cemal Külünkoğlu)
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hıristiyanlar) da inansaydı, elbette ki bu, kendileri için hayırlı olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var fakat çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Diyanet İşleri (eski))
Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu; içlerinde inananlar olmakla beraber, çoğu yoldan çıkmıştır.
Âl-iİmrân / 110 - (Diyanet Vakfi)
Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Edip Yüksel)
Siz, halk için çıkarılmış en iyi topluluksunuz. İyiliği öğütler, kötülükten sakındırır ve ALLAH'a inanırsınız. Kitap halkı inansaydı kendileri için iyi olurdu. İçlerinde inananlar olmakla birlikte çoğunluğu yoldan çıkmıştır
Âl-iİmrân / 110 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere vücude geldiniz, ma'rufı emredersiniz, münkerden nehy eylersiniz ve Allaha inanır iman getirirsiniz, Ehli kitab da imana gelse idi elbette haklarında hayırlı olurdu, içlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fasıklardır
Âl-iİmrân / 110 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. İyiliğin yapılmasını emreder, kötülüğün yapılmasını yasaklarsınız ve Allah'a inanır iman getirsiniz. Kitap verilenler de inansalardı, haklarında hayırlı olurdu. İçlerinde inananlar varsa da pek çoğu dinden çıkmış fasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Gültekin Onan)
Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf [iyi ve islama uygun] olanı buyurur, münkerden sakındırır ve Tanrı'ya inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinde inançlılar vardır fakat çoğu fasıktır.
Âl-iİmrân / 110 - (Harun Yıldırım)
Siz, insanlar için çıkarılan hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de iman etseydi elbette onlar için daha hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de vardır; onların pek çoğu ise fasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Hasan Basri Çantay)
Siz insanlar için (insanlığın fâidesi için ğaybdan, yahud levh-i mahfuzdan seçilib) çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükden vaz geçirmiye çalışırsınız. (Çünkü) Allaha inanıyorsunuz. Kitablılar (Hıristiyanlar ve Yahudiler) de inansaydı kendileri için elbette hayırlı olurdu. İçlerinden (vakı'aa) îman edenler vardır. (Fakat) onların pek çoğu (Hak dînden çıkmış) faasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Hayrat Neşriyat)
(Ey ashâb-ı Muhammed! Siz,) insanlar(ın iyiliği) için (ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten men' eder ve Allah’a îmân edersiniz! Eğer ehl-i kitab (yahudilerle hristiyanlar) da îmân etseydi, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden îmân edenler vardır, ama onların çoğu (dinden çıkmış) fâsıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (İbni Kesir)
Siz; insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz. Ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i Kitab'da inanmış olsaydı; kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinde iman edenler olmakla beraber, çoğu fasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Kadri Çelik)
Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan ve Allah'a iman eden hayırlı bir ümmetsiniz. Kitab ehli iman etmiş olsalardı, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde iman edenler olmakla beraber, çoğu fasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Muhammed Esed)
Siz, insanlığ(ın iyiliği) için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız. Eğer geçmiş vahyin mensupları, (bu tür bir) inanca ermiş olsalardı, bu, kendi iyiliklerine olacaktı; (ama) içlerinden pek az inanan bulunsa da onların çoğu fasıktır:
Âl-iİmrân / 110 - (Mustafa İslamoğlu)
Siz, insanlık adına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyi ve doğru olanı teklif eder, kötü ve yanlış olandan sakındırırsınız; zira Allah'a güvenip inanırsınız. Eğer kitap ehli de güvenip inansaydı, haklarında hayırlı olurdu. Onlardan (Allah'a) güvenip inananlar varsa da, çoğunluğu yoldan çıkmıştır:
Âl-iİmrân / 110 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, maruf ile emredersiniz, münkerden nehy eylersiniz ve Allah Teâlâ'ya imân ediyorsunuz. Eğer ehl-i kitap da imân etselerdi elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan mü'min olanlar vardır, en çoğu ise fâsık kimselerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Ömer Öngüt)
Siz beşeriyet için meydana çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansaydı, elbette bu kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde iman edenler olmakla birlikte, çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Şaban Piriş)
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız. Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de iman etseydi kendileri için iyi olurdu. Onlardan mümin olanlar vardır. Fakat çoğunluğu fasıktır.
Âl-iİmrân / 110 - (Sadık Türkmen)
Siz insanlara hizmet için, en hayırlı (merkezde bir) ümmet/topluluk olun; iyiliği emredin, kötülükten men edin ve Allah’a iman edin. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama birçoğu fasık/yoldan çıkmış kimselerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Seyyid Kutub)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, münkerden nehyedersiniz. Ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitab da inanmış olsaydı kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinde iman edenler olmakla beraber, çoğu gerçek dinden çıkmış fasıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Suat Yıldırım)
(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da bu imana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fâsıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Süleyman Ateş)
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a inanırsınız. Eğer Kitap ehli, inanmış olsaydı, elbette kendileri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan çıkmışlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Tefhim-ul Kuran)
Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslâm'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.
Âl-iİmrân / 110 - (Ümit Şimşek)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. İyiliği teşvik eder, kötülükten sakındırır, Allah'a hakkıyla iman edersiniz. Eğer Kitap Ehli de iman etseydi, onlar için hayırlı olurdu. Gerçi onlardan mü'minler de vardır; fakat çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.
Âl-iİmrân / 110 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyilik ve güzelliği belirlenmiş olana özendirirsiniz, kötülük ve çirkinliği belirlenmiş olandan sakındırırsınız, Allah'a iman edersiniz. Ehlikitap da iman etseydi, kendileri için, elbette hayırlı olurdu. İçlerinde müminler vardır ama onların çoğu sapıkların ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 110 - (İskender Ali Mihr)
Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah’a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü’mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.
Âl-iİmrân / 110 - (İlyas Yorulmaz)
Siz insanlar içinden çıkartılmış en hayırlı bir topluluksunuz. İyi şeyleri emreder, kötü şeyleri de yasaklarsınız ve Allah’a da (gereği gibi) inanırsınız. Eğer kitap ehli de inanmış olsaydı, onlar için daha hayırlı olurdu. Onlardan inananlar olduğu gibi, pek çoğuda yoldan çıkmışlardır.
لَن يَضُرُّوكُمْ إِلاَّ أَذًى وَإِن يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الأَدُبَارَ ثُمَّ لاَ يُنصَرُونَ
Okunuşu: Len yedurrûkum illâ ezâ(ezen), ve in yukâtilûkum yuvellûkumul edbâr(edbâre), summe lâ yunsarûn(yunsarûne).
Âl-iİmrân / 111 - (Diyanet İşleri)
Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Abdullah Parlıyan)
Bu bize de kitap verildi diyen Yahudi ve Hıristiyanlar gelip geçici iftira ve bozgunculuk gibi hafif eziyetler dışında size hiç bir şekilde kökten imha ve galibiyet gibi bir zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Adem Uğur)
Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Ahmed Hulusi)
(Onlar) size eziyet etmekten başka zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonrasında yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Ahmet Tekin)
Ehl-i kitap, birtakım üzücü sözlerin dışında size bir zarar veremez. Sizinle savaşmak mecburiyetinde kalsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Üstelik onlara yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Ahmet Varol)
Size rahatsızlık vermekten başka bir zarar dokunduramazlar. Sizinle çarpışacak olsalar arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra bir yerden yardım da göremezler.
Âl-iİmrân / 111 - (Ali Bulaç)
Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey müslümanlar) Yahudiler size eziyyet vermekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra, kendilerine yardım da yapılmaz.
Âl-iİmrân / 111 - (Ali Ünal)
Ama onlar, size hiçbir şekilde asla zarar veremezler; ancak dilleriyle incitebilirler. Sizinle savaşacak olsalar arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra hiçbir yardım da görmezler.
Âl-iİmrân / 111 - (Bayraktar Bayraklı)
Yoldan çıkan kitap ehli, size incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Bekir Sadak)
Onlar incitmekten baska size bir zarar veremezler. Sizinle savasa koyulurlarsa, geri donup kacarlar. Sonra kendilerine yardim da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey inananlar!) Onlar size, incitmekten başka elbette bir zarar veremezler. Sizinle savaşacak olurlarsa da geri dönüp kaçarlar; sonra onlara yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Diyanet Vakfi)
Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Gültekin Onan)
Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Hasan Basri Çantay)
Onlar size ezadan başka asla bir zarar yapamazlar. Eğer sizinle muhaarebe ederlerse size arkalarını dönüb kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Hayrat Neşriyat)
Onlar size, eziyetten başka aslâ bir zarar veremezler. Hem sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım (da) edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (İbni Kesir)
İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Kadri Çelik)
Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Muhammed Esed)
(Fakat) bunlar size gelip geçici ezadan başka bir zarar veremezler ve eğer size karşı savaşa girseler bile hemen arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Mustafa İslamoğlu)
onlar size, geçici eziyet vermenin dışında, kalıcı hiç bir zarar veremezler; sizinle savaşacak olsalar arkalarını dönüp kaçarlar: Sonra onlara yardım da ulaşmaz.
Âl-iİmrân / 111 - (Ömer Öngüt)
Onlar incitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girişecek olsalar bile, arkalarına dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Şaban Piriş)
Onlar, size eziyetin dışında asla zarar veremeyeceklerdir. Eğer sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Sadık Türkmen)
Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Seyyid Kutub)
Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşa girişirlerse arkaya dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım eden de bulunmaz.
Âl-iİmrân / 111 - (Suat Yıldırım)
Onlar size hiçbir zarar veremezler, olsa olsa incitirler. Sizinle savaşacak olurlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar. Kendilerine yardım eden de bulunmaz.
Âl-iİmrân / 111 - (Süleyman Ateş)
Size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Tefhim-ul Kuran)
Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
Âl-iİmrân / 111 - (Ümit Şimşek)
Onlar size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşacak olsalar bile arkalarını dönüp kaçarlar; sonra kimseden yardım da görmezler.
Âl-iİmrân / 111 - (İskender Ali Mihr)
Onlar size ezadan başka asla bir zarar veremezler. Ve eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarına dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım da olunmazlar.
Âl-iİmrân / 111 - (İlyas Yorulmaz)
Onlar size sıkıntı vermekten başka zarar veremezler. Eğer sizinle birlikte savaşacak olsalar, size arkalarını döner (kaçar) lardı. Sonra onlara yardım da edilmez.
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ
Okunuşu: Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).
Âl-iİmrân / 112 - (Diyanet İşleri)
Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ve (mü’min) insanların güvencesine sığınmadıkça kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar Allah’ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun sebebi onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve (Allah’ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.
Âl-iİmrân / 112 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, aşağılık bir hâle getirilmiştir onlar; ancak Allah'ın ipine ve insanların yapıştıkları ipe yapışanlar müstesna. Allah'ın gazabına uğradılar ve üstlerine miskinlik çullandı. Bu da Allah'ın delillerini inkâr ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için, bu da isyan ettikleri ve hadlerini aştıkları için.
Âl-iİmrân / 112 - (Abdullah Parlıyan)
O Yahudiler Allah'a karşı verdikleri sözde, yani Kur'ân'a ve İslâm'a dönmek suretiyle insanlara karşı verdikleri sözde veya insanlara karşı “Allah'ın seçkin milleti” fikrinden vazgeçmedikleri sürece, nereye sokulmuşlarsa Allah'la olan ilişkileriyle insanlarla olan ilişkilerinde ayrı yol takip ettiklerinden dolayı daima alçalmışlardır. Çünkü Allah'ın gazabına uğramış ve aşağılanmaya mahkum olmuşlardır. İşte böylece başlarına bu tür belalar geldi. Çünkü onlar: Allah'ın mesajlarını inkâr ediyorlar, peygamberleri öldürmek gibi bir haksızlığı işliyorlardı. Yine tüm bunlar, bu toplumun azgın ve aşırı gitmesinden dolayı idi.
Âl-iİmrân / 112 - (Adem Uğur)
Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Ahmed Hulusi)
Onlar nerede bulunsalar, üzerlerine zillet (aşağılanma) hükmü vurulmuştur; Allâh'tan bir gazaba uğradılar ve aşağılanarak yaşamaya mahkûm oldular. . . Allâh'tan bir ipe ('Rabbimiz sensin' ahdine, yani hakikatlerinin Esmâ mertebesinden oluştuğuna) ve insanlardan bir ipe (bu imana sahip birine tâbi olma) sarılmışlar müstesna! Zira Allâh'ın işaretlerindeki varlığını (Esmâ'sının açığa çıkışı olan işaretleri) inkâr ediyorlardı ve Nebileri, Hakk'ın muradına karşı (nefsaniyetlerine uyarak) öldürüyorlardı. İşte bu onların isyanları, haddi aşmaları sebebiyledir.
Âl-iİmrân / 112 - (Ahmet Tekin)
Yahudiler, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’a ve insanlara taahhütlerine sadâkatle bağlanmadıkça, Allah’ın ahdine, zımmîlik statüsüne, insanların, müslümanların himayesine sığınmadıkça aşağılanma, onlara alınyazısı haline getirildi. Allah’ın hışmına, gazabına uğramışlardır. Ülkelerinden ve kavimlerinden uzakta yaşama da onlara alınyazısı haline getirildi. Bütün bunlar Tevrat ve Kur’ân’daki Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haklı bir sebep ortada yokken peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. İsyan etmeleri, haddi aşmayı alışkanlık haline getirmeleri sebebiyledir.
Âl-iİmrân / 112 - (Ahmet Varol)
Onlardan, Allah'ın ipine sarılanlar ve insanların ipine yapışanlar [16] dışında kalanlara nerede bulunurlarsa bulunsunlar alçaklık damgası vurulmuştur. Onlar Allah'ın gazabını haketmişlerdir ve kendilerine miskinlik damgası da vurulmuştur. Onlar bunu Allah'ın ayetlerini inkâr ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için hak ettiler. Karşı geldikleri ve taşkınlık ettikleri için bunu hak ettiler.
Âl-iİmrân / 112 - (Ali Bulaç)
Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine (ahdine) sığınanlar başka- onlara zillet (zorluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.
Âl-iİmrân / 112 - (Ali Fikri Yavuz)
Onlar (Yahudî’ler) nerede bulunurlarsa boyunlarına zillet ve horluk takılmıştır. Meğer ki cizye vermek sureti ile Allah’ın ve müminlerin barış ve emniyeti altına girmiş olsunlar. Onlar dönüp Allah’ın gazâbına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bunun sebebi şu: Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr etmişler, peygamberleri haksız yere öldürmüşlerdi; çünkü onlar, isyan etmişler ve aşırı gitmişlerdi.
Âl-iİmrân / 112 - (Ali Ünal)
Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur; ancak Allah’tan gelen bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (desteğe ve koruma altına almaya) tutunmaları hali müstesna; ayrıca Allah’tan (müthiş) bir gazaba (cezaya) uğradılar ve meskenet altında ezilmeye mahkûm oldular. Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr edip duruyor ve hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürüyorlardı. Çünkü artık asi olmuşlardı ve haddi aşıp duruyorlardı.
Âl-iİmrân / 112 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlar Allah'a ve insanlara karşı taahhütlerine bağlanmadıkları sürece, nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillete düçar olurlar; çünkü Allah'ın gazabına uğramış ve aşağılanmaya mahkûm edilmişlerdir. Bütün bunlar başlarına geldi; çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr etmekte ve peygamberleri haksız yere öldürmekte ısrar ettiler. Bütün bunlar gerçekleşti; çünkü Allah'a isyanda bulundular ve hakkın sınırlarını inatla ihlal ettiler.
Âl-iİmrân / 112 - (Bekir Sadak)
Nerede bulunsalar Allah'in ve inanan insanlarin himayesinde olanlar mustesna onlara alcaklik damgasi vurulmustur. Allah'tan bir gazaba ugradilar, onlara asagilik damgasi vuruldu. Bu, Allah'in ayetlerini inkar etmeleri ve haksiz yere peygamberleri oldurmelerindendir. Bu, karsi gelmeleri ve taskinlik yapmalarindandir.
Âl-iİmrân / 112 - (Celal Yıldırım)
Nerede bulunsalar üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. —Allah'ın ve inanan insanların ahdine sığınmış olanlar müstesna— Allah'tan gelen bir gazaba uğradılar; üzerlerine meskenet damgası vuruldu. Sebebine gelince : Onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar; haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Onların bu tutumu (Allah'a) isyan etmelerinden ve (ilâhî) sınırları aşıp aşırı gitmelerindendi.
Âl-iİmrân / 112 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ve (inanan) insanların güvencesine sığınmadıkça kendilerini zillet kaplayacaktır. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar, (yaptıkları yüzünden) alınlarına perişanlık damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve sebepsiz yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Çünkü onlar Allah‘a başkaldırmış ve ölçüleri çiğnemişlerdir.
Âl-iİmrân / 112 - (Diyanet İşleri (eski))
Nerede bulunsalar Allah'ın ve inanan insanların himayesinde olanlar müstesna onlara alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'tan bir gazaba uğradılar, onlara aşağılık damgası vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Diyanet Vakfi)
Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Edip Yüksel)
Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ve (inanan) insanların güvencesine sığınmadıkça kendilerini zillet kaplayacaktır. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar, (yaptıkları yüzünden) alınlarına perişanlık damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve sebepsiz yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Çünkü onlar Allah‘a başkaldırmış ve ölçüleri çiğnemişlerdir.
Âl-iİmrân / 112 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Nerede bulunsalar Allah'ın ve inanan insanların himayesinde olanlar müstesna onlara alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'tan bir gazaba uğradılar, onlara aşağılık damgası vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Nerede bulunurlarsa bulunsunlar -ALLAH'ın ipine, ya da insanların ipine (sözleşmesine) sığınanlar hariç- horlandılar. ALLAH'ın gazabını hakkettiler ve yoksulluğa mahkum edildiler. Zira onlar, ALLAH'ın ayetlerini inkar ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı. Tüm bunlar, karşı gelmeleri ve sınırı aşmalarının bir sonucu idi.
Âl-iİmrân / 112 - (Gültekin Onan)
Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Tanrı'nın ipine ve insanların ipine (ahdine) sığınanlar başka- onlara zillet (zorluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Tanrı'dan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Tanrı'nın ayetlerine küfretmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.
Âl-iİmrân / 112 - (Harun Yıldırım)
Allah’ın ipine veya insanların ipine (bağlanmaları) müstesna her nerede bulunsalar da onlara zillet vurulmuştur. Ayrıca Allah’tan bir gazaba uğradılar. Üzerlerine de yoksulluk vuruldu. İşte bu onların Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere nebilerini öldürmeleri nedeniyledir. İşte bu isyan etmelerinden ve haddi aşmalarından dolayı idi.
Âl-iİmrân / 112 - (Hasan Basri Çantay)
Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet (damgası) vurulmuşdur (kurtulamazlar) Meğer ki Allahın ipine ve insanların (mü'minlerin) ahdine (sığınmış) olsunlar. Onlar döne dolaşa Allahın hışmına uğradılar. Üzerlerine de bir miskinlik vuruldu. Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allahın âyetlerini inkâr ile kâfir olmuşlar, peygamberleri haksız yere öldürmüşlerdi. (Biz de) şudur: Çünkü onlar isyan etmişler ve aşırı gitmişlerdi.
Âl-iİmrân / 112 - (Hayrat Neşriyat)
Nerede bulunsalar, (cizye vermek şartıyla) Allah’ın ahdi ve insanların(mü’minlerin) ahdi ile (sığınmış olmaları) müstesnâ, üzerlerine aşağılık (damgası)vurulmuştur; Hem Allah’ın gazabına uğradılar ve üzerlerine meskenet (yoksulluk damgası)vuruldu! Bu, şübhesiz onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmekte ve haksız yere peygamberleri öldürmekte olmaları sebebiyledir. (Ve yine) bu, (onların) isyân etmeleri ve haddi aşmakta olduklarından dolayıdır.
Âl-iİmrân / 112 - (İbni Kesir)
Nerede bulunurlarsa bulunsunlar; üzerlerine zillet vurulmuştur. Allah'ın ve mü'minlerin ahdine sığınmış olanlar müstesna. Allah'ın hışmına uğradılar. Üzelerine de miskinlik vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, onların isyan etmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Kadri Çelik)
Nerede bulunsalar, Allah'ın ipine (İslam zimmetine) ve insanların ipine (emanına) sığınanlar müstesna, onlara alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'tan bir gazaba uğramışlardır ve onlara miskinlik damgası vurulmuştur. Bu, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Muhammed Esed)
Onlar, Allah'a ve insanlara karşı taahhütlerine (sadakatle) bağlanmadıkları sürece, nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillete duçar olurlar; çünkü Allah'ın gazabına uğramış ve aşağılanmaya mahkum edilmişlerdir. Bütün bunlar (başlarına geldi,) çünkü Allah'ın mesajlarını inkarda ve peygamberleri haksız yere öldürmekte ısrar ettiler; bütün bunlar (vaki oldu), çünkü (Allah'a) isyanda bulundular ve hakkın sınırlarını inatla ihlal ettiler.
Âl-iİmrân / 112 - (Mustafa İslamoğlu)
Onlar Allah'a ve insanlığa karşı taahhütlerine yapışmadıkları sürece, nerede olurlarsa olsunlar zillete mahkumdurlar. Zira Allah'ın gazabına uğramış, üzerlerine zillet ve miskinlik damgası vurulmuştur. Bütün bunların nedeni, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleridir. Bunlarsa, isyankar olmaları ve ısrarla taşkınlıkta bulunmaları yüzündendir.
Âl-iİmrân / 112 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onların üzerlerine nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillet (damgası) vurulmuştur. Meğer ki, Allah Teâlâ'dan bir ahde ve nâstan bir ahde sarılsınlar. Ve Allah Teâlâ'dan bir gazaba uğradılar ve onların üzerine meskenet de vuruldu. Bu da onların âyât-ı ilâhîyyeye küfretmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Çünkü âsi olmuşlar ve haddi tecavüz eylemekte bulunmuşlardı.
Âl-iİmrân / 112 - (Ömer Öngüt)
Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, zillet altında kalmaya mahkûmdurlar. Meğer ki Allah'ın ahdine ve insanların ahdine sığınmış olsunlar. Onlar Allah'tan bir gazaba uğramışlardır ve üzerlerine miskinlik (damgası) vurulmuştur. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberlerini öldürüyorlardı. Bu, onların isyan etmelerinden ve haddi aşmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (Şaban Piriş)
Onlara, Allah’a ve insanlara karşı taahhütlerine bağlanmadıkları sürece nerede olurlarsa olsunlar bir zillet damgası vurulmuştur. Ayrıca Allah’ın gazabına uğradılar da miskinliğe mahkum edildiler. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyle idi. Bu, onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları yüzünden idi.
Âl-iİmrân / 112 - (Sadık Türkmen)
Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ve (mümin) insanların güvencesine sığınmadıkça, kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar Allah’ın gazabına uğradılar ve ihtiras onları kapladı. Bunun sebebi onların; Allah’ın ayetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise isyan etmekte ve (Allah’ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.
Âl-iİmrân / 112 - (Seyyid Kutub)
Nerede olsalar, onlara aşağılık damgası vurulmuştur. Yalnız, Allah'ın ipine ve insanlar ile yaptıkları antlaşmalara bağlı kalanlar müstesna. Onlar Allah'ın gazabına uğradılar, alınlarına perişanlık damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve sebepsiz yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Çünkü onlar Allah 'a başkaldırmış ve ölçüleri çiğnemişlerdir.
Âl-iİmrân / 112 - (Suat Yıldırım)
Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (sisteme) tutunmaları müstesna, onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Allah’ın gazabına uğramış, meskenete mahkûm edilmişlerdir. Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyle olmuştur. Çünkü âsi olmuşlar ve haddi aşmışlardır.
Âl-iİmrân / 112 - (Süleyman Ateş)
Nerede olsalar, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur (ezilmeğe mahkûmdurlar). Meğer ki Allâh'ın ahdine ve (inanan) insanların ahdine sığınmış olsunlar. Allâh'ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu (yoksulluk içinde ezildiler). Böyle oldu, çünkü onlar Allâh'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı ve çünkü isyân etmişlerdi, haddi aşıyorlardı.
Âl-iİmrân / 112 - (Tefhim-ul Kuran)
Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine (ahdine) sığınanlar başka- onlara zilet (horluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.
Âl-iİmrân / 112 - (Ümit Şimşek)
Onlara, nerede olurlarsa olsunlar bir aşağılanma damgası vurulmuştur-ancak Allah'tan bir ahitle veya insanlardan ahitle bundan kurtulabilirler. Onlar Allah'ın gazabına uğramış ve sefalete mahkûm olmuşlardır. Bunun sebebi de Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleridir. Zira isyan etmişler ve haddi aşmışlardır.
Âl-iİmrân / 112 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah'tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmaları dışında, nerede bulunsalar üzerlerine zillet damgası vurulur. Allah'ın hışmına uğramışlardır. Üzerlerine miskinlik damgası vurulmuştur. Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ın ayetlerine küfrediyor, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı; isyan etmişlerdi, zulüm ve azgınlık sergiliyorlardı.
Âl-iİmrân / 112 - (İskender Ali Mihr)
Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah’ın ipine (Sıratı Mustakîm’e) ve insanlardan bir ipe (Allah’a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah’tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah’a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.
Âl-iİmrân / 112 - (İlyas Yorulmaz)
Onlar (ehli kitap) üzerine aşağılanma damgası vuruldu. Her nerede yakalansalar, onlar için Allah ve insanlar tarafından (yaptıklarından dolayı) aşağılanma ile karşılanmaları vardır. Allah dan bir gazap satın almışlar ve fakirlik ve yoksulluk damgasını yemişlerdir. Uğradıkları bu cezanın sebebi, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri ve kendilerine gönderilen peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. Böylece isyan etmişler ve haddi aşmışlardır.
لَيْسُواْ سَوَاء مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ
Okunuşu: Leysû sevâen, min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).
Âl-iİmrân / 113 - (Diyanet İşleri)
Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir topluluk da vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Abdullah Parlıyan)
Ama hepsi de bir değil, bize kitap verildi diyenler arasında geceleyin Allah'ın ayetlerini okuyan ve O'nun huzurunda secdeye kapanan Allah'ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınan bir topluluk da vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Adem Uğur)
Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Ahmed Hulusi)
Hepsi bir değildir. Kendilerine hakikat bilgisi verilmiş olanlardan secde edip, gece boyunca Allâh işaretlerini okuyup değerlendiren bir grup da mevcuttur.
Âl-iİmrân / 113 - (Ahmet Tekin)
Onların hepsi aynı hükme tâbi değildir. Ehl-i kitaptan ehl-i tevhid olan, ibadetlerini yerine getiren, İslâmî sorumluluk sahibi cemaatler de vardır. Gecenin ilerleyen saatlerinde secdelere kapanarak namaz kılarlarken Allah’ın âyetlerini okurlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Ahmet Varol)
Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden gecenin geç vakitlerinde ibadete kalkıp Allah'ın ayetlerini okuyan ve secdeye kapanan bir topluluk vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Ali Bulaç)
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Ali Fikri Yavuz)
Ehl-i kitabın hepsi eşit değildir. Onlardan dosdoğru İslâm dini üzere bulunan bir ümmet vardır ki, gece vakitleri Allah’ın âyetlerini okurlar ve onlar secdeye kapanırlar, namaz kılarlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Ali Ünal)
Bununla birlikte, Kitap Ehli’nin hepsi aynı değildir. İçlerinde (sizin gibi iman etmiş olup) doğruluktan şaşmayan istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini hakkıyla okuyarak secdelere kapanırlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Bekir Sadak)
(113-11) 4 Kitap ehlinin hepsi bir degildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'in ayetlerini okuyup duranlar vardir; bunlar Allah'a ve ahiret gunune inanir, kotulukten meneder, iyiliklere kosarlar. Iste onlar iyilerdendir.
Âl-iİmrân / 113 - (Celal Yıldırım)
(113-114) (Tabii ki) hepsi bir değildir ; içlerinden doğruluk üzere bulunan bir cemaat var ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar; Allah'a ve Âhiret gününe inanırlar; iyilikle emreder, kötülükten alıkorlar; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte onlar yararlı ve iyi kimselerdendir.
Âl-iİmrân / 113 - (Cemal Külünkoğlu)
Kitap ehlinin (Yahudilerin ve Hıristiyanların) hepsi aynı değildir. Onların arasında, (Müslüman olduktan sonra) gece boyunca Allah'ın ayetlerini okuyan ve O'nun huzurunda secdeye kapanan dosdoğru insanlar da vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Diyanet İşleri (eski))
(113-114) Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.
Âl-iİmrân / 113 - (Diyanet Vakfi)
Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Gültekin Onan)
Onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden bir ümmet vardır ki gece vaktinde ayakta durup Tanrı'nın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Hayrat Neşriyat)
(Ancak, onların) hepsi bir değildir. Ehl-i kitabdan (istikamet üzere) doğru olan bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okurlar ve onlar (namaz kılarak) secde ederler.
Âl-iİmrân / 113 - (Muhammed Esed)
(Ama) onların hepsi aynı değil: Geçmiş vahyin izleyicileri arasında, gece boyunca Allah'ın ayetlerini okuyan ve (O'nun huzurunda) secdeye kapanan dosdoğru insanlar da vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Ömer Öngüt)
Onların hepsi bir değildir. Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk da vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Sadık Türkmen)
Onların (kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde; gece saatlerinde (uyanık kalıp) ayakta duran, boyun eğerek (uygulamak üzere) Allah’ın ayetlerini okuyan, bir topluluk da vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Seyyid Kutub)
Ama onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinin içinde geceleri ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyan ve secdeye kapanan bir kesim vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Suat Yıldırım)
Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Süleyman Ateş)
Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece sâatlerinde ayakta durup Allâh'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır.
Âl-iİmrân / 113 - (Tefhim-ul Kuran)
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Ümit Şimşek)
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehlinden dosdoğru bir topluluk da vardır ki, secdeye kapanır, geceler boyu Allah'ın âyetlerini okurlar.
Âl-iİmrân / 113 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ama hepsi bir değildir. Ehlikitap içinden Allah için baş kaldıran/Allah huzurunda el bağlayan/hak ve adaleti ayakta tutan/kalkınıp yükselen bir zümre de vardır; gece saatlerinde secdelere kapanmış olarak Allah'ın ayetlerini okurlar.
Âl-iİmrân / 113 - (İlyas Yorulmaz)
Elbetteki kitap ehlinin hepsi eşit değildir. Onlardan bir topluluk, Allah’ın ayetlerini okuyup, gecenin bir bölümünü ayakta kalarak (namaz kılarak) ve secde ederek geçirirler.
يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُوْلَئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ
Okunuşu: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne).
Âl-iİmrân / 114 - (Diyanet İşleri)
Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler, hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Abdullah Parlıyan)
Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarlar ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar. İşte bunlar dürüst ve erdemli Allah'la barışık düzgün hayat yaşayan kimselerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Adem Uğur)
Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Ahmed Hulusi)
Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarlar ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar. İşte bunlar dürüst ve erdemli Allah'la barışık düzgün hayat yaşayan kimselerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Ahmet Tekin)
Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, âhiret gününe iman ederler. Kurân’ın ve sünnetin hükümlerini, meşru olanı, İslâmî kurallarla örtüşen örfü, ilmî verileri, mü’minlerin tasvip ettiği, icrasında hayır gördüğü planları, programları, adaleti uygulayarak, kamu düzenini sağlarlar, iyiliği emrederler. Şeriat’ın suç saydığı ve haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği, mü’minlerin icrasında hayır görmediği şeyleri bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yasaklayarak, önleyici tedbirler alarak kamu güvenliğini temin ederler. Dünya ve âhiret için en hayırlı işlerde, Kur’ân öğretmede, Kur’ân ilkelerini yaşamada Allah’ın emirlerini yerine getirmede birbirleriyle yarış ederler. Onlar dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi müslümanlardan, sâlihler zümresindendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Ahmet Varol)
Onlar Allah'a ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar salihlerdendirler.
Âl-iİmrân / 114 - (Ali Bulaç)
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler ve kötülükten vaz geçirirler, hayır işlerinde de yarışırlar. İşte bu özellikleri taşıyanlar Allah katında salihlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Ali Ünal)
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler ve kötülükten vaz geçirirler, hayır işlerinde de yarışırlar. İşte bu özellikleri taşıyanlar Allah katında salihlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Bekir Sadak)
(113-11) 4 Kitap ehlinin hepsi bir degildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'in ayetlerini okuyup duranlar vardir; bunlar Allah'a ve ahiret gunune inanir, kotulukten meneder, iyiliklere kosarlar. Iste onlar iyilerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Celal Yıldırım)
(113-114) (Tabii ki) hepsi bir değildir ; içlerinden doğruluk üzere bulunan bir cemaat var ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar; Allah'a ve Âhiret gününe inanırlar; iyilikle emreder, kötülükten alıkorlar; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte onlar yararlı ve iyi kimselerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Diyanet İşleri (eski))
(113-114) Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın ayetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Diyanet Vakfi)
Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Edip Yüksel)
ALLAH'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği öğütler kötülükten sakındırır ve iyi işlere koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Gültekin Onan)
Bunlar Tanrı'ya ve ahiret gününe inanır, maruf olanı buyurur, münkerden sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Hasan Basri Çantay)
Allaha ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükden vaz geçirmiye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarış yaparlar. İşte onlar saalihlerdendirler.
Âl-iİmrân / 114 - (Hayrat Neşriyat)
Onlar Allah'a ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar salihlerdendirler.
Âl-iİmrân / 114 - (İbni Kesir)
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Kadri Çelik)
Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler ve kötülükten vaz geçirirler, hayır işlerinde de yarışırlar. İşte bu özellikleri taşıyanlar Allah katında salihlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Muhammed Esed)
Onlar, Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanırlar; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarlar ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar: işte bunlar dürüst ve erdemli kimselerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Mustafa İslamoğlu)
Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyi ve doğru olanı teklif eder kötü ve yanlış olandan sakındırırlar; ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar: işte bunlar aktif iyi olanlardır.
Âl-iİmrân / 114 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah Teâlâ'ya, ahiret gününe imân ederler, marûf ile emir, münkerden nehy eylerler. Ve hayırlı işlere koşarlar ve işte bunlar sâlih kimselerdendirler.
Âl-iİmrân / 114 - (Ömer Öngüt)
Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emreder kötülükten men ederler. Hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar sâlih kimselerdendirler.
Âl-iİmrân / 114 - (Şaban Piriş)
Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanır. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, hayırlarda yarışırlar. İşte onlar da salihlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Sadık Türkmen)
Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler. Hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir/iyi işler yapanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Seyyid Kutub)
Bunlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar, hayırlı işlere koşarlar. Onlar iyi kullardandırlar.
Âl-iİmrân / 114 - (Suat Yıldırım)
Bunlar Allah’ı ve âhireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendirler.
Âl-iİmrân / 114 - (Süleyman Ateş)
Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayır işlerine koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (Tefhim-ul Kuran)
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Ümit Şimşek)
Onlar Allah'a ve âhiret gününe inanır, iyiliği teşvik eder, kötülükten sakındırır, hayırda yarışırlar. İşte onlar iyi ve hayırlı kullardandır.
Âl-iİmrân / 114 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyilik ve güzelliği belirlenmiş olana özendirirler, kötülük ve çirkinliği belirlenmiş olandan sakındırırlar. Hayır işlerde yarışırcasına koşarlar. İşte bunlar hayra ve barışa yönelik hizmet üretenlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (İskender Ali Mihr)
Onlar, Allah’a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir.
Âl-iİmrân / 114 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men etmeye çalışırlar, aynı zamanda hayırlarda da yarışırlar. Onlar hep doğru olan şeyleri yapanlardır.
وَمَا يَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَلَن يُكْفَرُوْهُ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ
Okunuşu: Ve mâ yef’alû min hayrin fe len yukferûh(yukferûhu), vallâhu alîmun bil muttekîn(muttekîne).
Âl-iİmrân / 115 - (Ahmet Tekin)
Onların yaptıkları iyiliğin, ihsanın, izzetin, ikramın, yerine getirdikleri İslâmî emirlerin hiçbiri karşılıksız bırakılmayacak, onlara asla nankörlük edilmeyecektir. Allah kendisine sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanların, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerin samimiyetlerini biliyor.
Âl-iİmrân / 115 - (Ali Ünal)
Hayır adına her ne işlerlerse, elbette onun mükâfatından mahrum bırakılacak değillerdir. Allah, içleri Kendine karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten kaçınanları çok iyi bilmektedir.
Âl-iİmrân / 115 - (Hayrat Neşriyat)
Ve (onlar) ne hayır işlerlerse, artık şübhesiz ondan (sevâbından) mahrum bırakılmayacaklardır. Çünki Allah, takvâ sâhiblerini hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 115 - (Muhammed Esed)
Onların yaptığı hiçbir iyilik karşılıksız bırakılmayacaktır: çünkü Allah, Kendisine karşı sorumluluklarının bilincinde olanları iyi bilir.
Âl-iİmrân / 115 - (Suat Yıldırım)
Yaptıkları hayır ve iyiliklerden, mükâfatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır. Allah günahlardan korunan takvâ ehlini pek iyi bilir.
Âl-iİmrân / 115 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yapmakta oldukları/yapacakları hiçbir hayır, nankörlükle karşılanmayacak/karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilmektedir.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللّهِ شَيْئًا وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Okunuşu: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Âl-iİmrân / 116 - (Diyanet İşleri)
İnkâr edenlerin ne malları ne evlatları, onlara Allah’a karşı bir yarar sağlar. İşte onlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler yok mu? Onların ne dünyadaki malları, ne de evlatları, Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar ateşin halkıdırlar, orada temelli olarak kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Adem Uğur)
İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Ahmed Hulusi)
Hakikati inkâr edenlere gelince; onların ne malları ne de evlatları Allâh'a karşı hiçbir koruma sağlamayacaktır. Onlar yanmaya mahkûmdurlar, sonsuza dek!
Âl-iİmrân / 116 - (Ahmet Tekin)
Allah’ı, peygamberlerini, Allah’a imanın gerektirdiği esasları inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin, ne malları ne evlâtları, Allah’tan gelecek bir şeyi, hiçbir cezayı asla engelleyemeyecektir. Onlar cehennemliktirler. Orada ebedî kalırlar.
Âl-iİmrân / 116 - (Ahmet Varol)
İnkar edenlerin malları ve çocukları Allah katında onlara bir şey kazandırmayacaktır. Onlar ateşe atılacak olanlardırlar. Orada sonsuza kadar kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Ali Bulaç)
Gerçekten inkâr edenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah'tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Ali Fikri Yavuz)
Kâfir olanlar (var ya!) onların ne malları, ne evlâdları kendilerini Allah’ın azâbından asla kurtaracak değildir. Onlar cehennemliktir ve orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
Âl-iİmrân / 116 - (Ali Ünal)
O küfredenlere gelince: sahip oldukları mallar da, evlâtları da Allah karşısında onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdır onlar, hem de orada sonsuzca kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Bayraktar Bayraklı)
İnkâr edenlere gelince, onların malları da evlatları da Allah'ın azabından korunmak için kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar cehennemliklerdir; onlar orada uzun süreli kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Bekir Sadak)
Inkar eden kimselerin mallari ve cocuklari, Allah'tan yana, onlara bir fayda vermeyecektir. Iste onlar cehennemliklerdir, onlar orada temellidirler.
Âl-iİmrân / 116 - (Celal Yıldırım)
O küfredenler var ya, şüphesiz ki ne malları, ne çocukları onları Allah'tan hiçbir şeyle müstağni kılmaz (onları ilâhî azâbdan kurtaramaz). İşte onlar Cehennem ateşinin yakın dostlarıdır ve orada ebedî kalıcılardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Cemal Külünkoğlu)
İnkârcılara gelince; onları ne dünya malları ne de evlatları Allah'(ın azabın)a karşı koruyabilir. İşte onlar, içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkûm olacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Diyanet Vakfi)
İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Edip Yüksel)
İnkar edenlerin ne paraları ne de çocukları ALLAH'a karşı kendilerine hiç bir yarar sağlamıyacaktır. Onlar ateşin halkıdır ve orada sürekli kalıcıdırlar.
Âl-iİmrân / 116 - (Gültekin Onan)
Gerçekten kafirlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Tanrı'dan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Harun Yıldırım)
Doğrusu küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseler var ya onlardan malları ve evlatları Allah’tan hiç bir şeyi savamazlar. İşte onlar ateş halkıdır; onlar orada sürekli kalıcıdırlar...
Âl-iİmrân / 116 - (Hasan Basri Çantay)
Hakıykat, o küfredenler (yok mu?) onların ne malları, ne evlâdları kendilerinden, Allanın azabından hiçbir şey'i, kaabil değil, gideremezler. Onlar cehennemin yâr-ü hemdemidirler. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
Âl-iİmrân / 116 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâdları, Allah’(ın azâbın)a karşı kendilerine hiçbir şeyle fayda vermeyecektir! Ve işte onlar ateş ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.
Âl-iİmrân / 116 - (İbni Kesir)
Küfredenlerin malları ve çocukları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar cehennem yaranıdırlar, orada ebediyyen kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz küfre sapan kimselerin ne malları ve ne de çocukları, Allah'tan yana, onlara bir şey sağlayamaz. İşte onlar ateş ehlidir, onlar onda temelli kalıcılardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Muhammed Esed)
Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince; onları ne dünya malları ne de evlatları Allah'a karşı koruyabilir. İşte onlar içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum edilmişlerdir.
Âl-iİmrân / 116 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular, onları ne malları ve ne de evlatları Allah Teâlâ'nın azabından kurtaramaz. Ve onlar cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedî kalacak kimselerdir.
Âl-iİmrân / 116 - (Ömer Öngüt)
İnkâr edenlerin malları ve evlâtları Allah nezdinde kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramayacaklardır. İşte onlar cehennemliktirler, orada ebedî kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Şaban Piriş)
Kafir olanlar ise onlara malları da evlatları da Allah’tan gelen bir şeye/azaba karşı bir fayda vermeyecektir. Onlar, cehennem ashabıdır, orada ebedidirler.
Âl-iİmrân / 116 - (Sadık Türkmen)
Inkâr edenlerin ne malları ne evlatları, onlara Allah’a karşı bir yarar sağlar. İşte onlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedi/sürekli/sonsuz kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Seyyid Kutub)
Kafirlere gelince, ne malları ve ne de evlatları kendilerine Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar Cehennemliktirler, orada sürekli olarak kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Suat Yıldırım)
Kâfir olanların ne malları ne de evlatları, kendilerini Allah’ın cezasından asla kurtaramaz. Onlar cehennemlik olup orada ebediyyen kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Süleyman Ateş)
Nankörlere gelince, ne malları, ne de evlâdları onlara, Allah'a karşı hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar ateş halkıdır; onlar orada sürekli kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Tefhim-ul Kuran)
Gerçekten küfredenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah'tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Ümit Şimşek)
İnkâr edenlere gelince, Allah'ın azabından kurtulmak için onlar ne mallarından bir yarar görürler, ne evlâtlarından. Onlar ateş ehlidir; orada sürekli kalacaklardır.
Âl-iİmrân / 116 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Küfre sapanlara gelince, onların malları da çocukları da kendilerine Allah'a karşı bir yarar asla sağlamayacaktır. Ateşin dostlarıdır onlar. Sürekli kalacaklardır onun içinde.
Âl-iİmrân / 116 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.
Âl-iİmrân / 116 - (İlyas Yorulmaz)
Gerçekleri inkar edenler için Allah’ın yanında, ne malları, ne de evlatları hiçbir şekilde fayda sağlamayacak. Onlar ateşe girecek olanlar olup, sürekli kalacaklardır.
مَثَلُ مَا يُنفِقُونَ فِي هِذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ أَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَأَهْلَكَتْهُ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّهُ وَلَكِنْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Okunuşu: Meselu mâ yunfikûne fî hâzihil hayâtid dunyâ ke meseli rîhin fîhâ sırrun esâbet harse kavmin zalemû enfusehum fe ehlekethu ve mâ zalemehumullâhu ve lâkin enfusehum yazlımûn(yazlımûne).
Âl-iİmrân / 117 - (Diyanet İşleri)
Onların bu dünya hayatında harcadıkları malların durumu, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgârın durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Onların şu dünya hayatında harcadıkları, tıpkı kendilerine zulmeden bir kavmin tarlalarına vuran zemheri yeline benzer, eser, ekinleri mahvedip gider. Onlara Allah zulmetmez, onlar, kendi kendilerine zulmederler.
Âl-iİmrân / 117 - (Abdullah Parlıyan)
İnanmayan kâfirlerin bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, tıpkı şu dondurucu veya kavurucu rüzgara benzer ki, varlık sebebine aykırı işler işleyen bir toplumun ekinine dokunup onu yok etmiştir. Yani bu inançsızların inkâr rüzgarları yaptıkları hayır adına ne varsa hepsini yok eder. Allah onlara haksızlık etmedi, fakat onlar gerçekten haksızlık ederek, yaratılış sebebine aykırı davranmış oluyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Adem Uğur)
Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Ahmed Hulusi)
Onların şu süflî madde boyutunda (esfeli sâfîliyn - dünya hayatı) harcadıklarının misali, kendi nefslerine zulmeden bir topluluğun ekinlerine isabet edip, onu mahveden dondurucu bir rüzgâra benzer. Allâh onlara zulmetmedi, lâkin onlar kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Ahmet Tekin)
Onların bu dünya hayatında harcadıkları, kendilerine, birbirlerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgâra benzer. Onlara Allah asla zulmetmiyor. Fakat onlar, kendilerine, birbirlerine yazık ediyorlar, zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Ahmet Varol)
Onların bu dünya hayatında yaptıkları harcamaların durumu kendi kendilerine zulmetmiş bir topluluğun ekinine isabet ederek onu tamamen mahveden dondurucu bir rüzgara benzer. Allah onlara haksızlık etmedi; ancak onlar kendi kendilerine haksızlık etmektedirler.
Âl-iİmrân / 117 - (Ali Bulaç)
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.
Âl-iİmrân / 117 - (Ali Fikri Yavuz)
Bu dünya hayatında kâfirlerin yapmakta oldukları harcamaların hâli, bir rüzgârın hâline benzer ki, onda kavurucu bir soğuk var, nefislerine zulmeden bir kavmin ekinine düşmüş de onu mahvetmektedir. (İşte kâfirlerin harcamaları da böyledir, kendilerine hiç bir fayda vermez.) Onların harcamalarını boşa çıkarmakla, Allah kendilerine zulüm yapmadı. Fakat onlar, kendi nefislerine zulmettiler.
Âl-iİmrân / 117 - (Ali Ünal)
Onların (insanî veya dinî gayeli gibi görünse de, menfaatlerini tatmin veya yanlış inançları yolunda ya da sırf gösteriş için) bu dünya hayatında harcama yapmaları şuna benzer: Dondurucu bir rüzgâr çıkar ve bizzat kendi öz canlarına zulmeden bir topluluğun ürününe isabet edip onu yok ediverir. Allah onlara zulmetmedi, haksızlık yapmadı; fakat onlar, hep kendi kendilerine zulmetmektedirler.
Âl-iİmrân / 117 - (Bayraktar Bayraklı)
Onların bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendi kendilerine zulmeden bir halkın ekinlerine musallat olan ve onu mahveden dondurucu bir rüzgâra benzer. Onlara haksızlık yapan Allah değildir, fakat onlar kendi kendilerine haksızlık yapıyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Bekir Sadak)
Bu dunya hayatinda sarfettiklerinin durumu, kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerine isabetle kavurup mahveden soguk bir ruzgarin durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazik ettiler.
Âl-iİmrân / 117 - (Celal Yıldırım)
Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misâli, kendi kendilerine haksızlık eden bir kavmin ekinine dokunup mahveden kavurucu (ya da dondurucu) soğuk (ya da çok sıcak) bir rüzgârın misâli gibidir. Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendilerine zulmettiler.
Âl-iİmrân / 117 - (Cemal Külünkoğlu)
Onların bu dünya hayatında harcadıkları malların durumu, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgârın durumu gibidir (imanları olmadığı için, dünyada yaptıkları iyiliklerin ahirette onlara hiçbir faydası olmaz). Doğrusu Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar (iman etmemekle) kendilerine zulmettiler.
Âl-iİmrân / 117 - (Diyanet İşleri (eski))
Bu dünya hayatında sarfettiklerinin durumu, kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerine isabetle kavurup mahveden soğuk bir rüzgarın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazık ettiler.
Âl-iİmrân / 117 - (Diyanet Vakfi)
Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Edip Yüksel)
Bu dünya hayatındaki harcamaları, kendi kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinine vurup mahfeden dondurucu bir rüzgar gibidir. ALLAH onlara zulmetmedi; fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı
Âl-iİmrân / 117 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bu dünya hayatında yapmakta oldukları masrafın meseli bir rüzgâr meseline benzer ki onda kavurucu bir soğuk var: nefislerine zulmeden bir kavmin ekibine sataşmış da onu mahvetmektedir, ve onlara Allah zulmetmemişti ve lâkin kendilerine zulmediyorlardı
Âl-iİmrân / 117 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet edip onu mahveden kavurucu soğuk bir rüzgara benzer. Allah, onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.
Âl-iİmrân / 117 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Onların bu dünya hayatında harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir topluluğun ekinlerini vurup da mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın hali gibidir. Allah onlara zulmetmedi. Fakat kendileri, kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Gültekin Onan)
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Tanrı, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.
Âl-iİmrân / 117 - (Harun Yıldırım)
Bu dünya hayatında sarfettikleri şeylerin misali; kendisinde şiddetli bir soğuk bulunan bir rüzgara benzer ki nefislerine zulmetmiş bir toplumun ekinine isabet ederek onu helak eder. Allah onlara zulmetmedi; ama kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Hasan Basri Çantay)
Onların bu dünyâ hayaatında harc-u sarf edegeldiklerinin misâli, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerini vurub da mahveden, kavurucu ve soğuk bir rüzgârın haali gibidir. Onlara Allah zulmetmedi. Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Hayrat Neşriyat)
(Onların) bu dünya hayâtında sarf etmekte oldukları şeylerin misâli, içinde şiddetli soğuk bulunan bir rüzgârın hâli gibidir ki, (inkâr ederek) kendilerine zulmeden bir kavmin ekinine isâbet edip de onu helâk etmiştir. Allah (amellerini boşa çıkarmakla) onlara zulmetmedi, fakat onlar (inkârlarıyla) kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (İbni Kesir)
Bu dünya hayatında onların sarfettikleri şeylerin durumu; kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet ederek mahveden kavurucu bir rüzgarın durumuna benzer. Allah onlara zulmetmedi, ama onlar; kendilerine zulmediyorlardı.
Âl-iİmrân / 117 - (Kadri Çelik)
Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmiş değildir, aksine onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdir.
Âl-iİmrân / 117 - (Muhammed Esed)
Onların bu dünya hayatı için harcadıkları, kendi kendilerine zulmeden bir halkın ekinlerine musallat olan ve onu mahveden dondurucu bir rüzgara benzer: Onlara haksızlık yapan Allah değildir, fakat onlar kendi kendilerine haksızlık yapıyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Mustafa İslamoğlu)
Onların bu dünya hayatı için harcadıkları, kendi kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine musallat olan ve onu mahveden dondurucu bir kasırgaya benzer: Onlara zulmeden Allah değildir, asıl onlar kendi kendilerine zulmetmektedir.
Âl-iİmrân / 117 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bu dünya hayatında infak ettikleri şeyin meseli, bir rüzgâr meseli gibidir ki, onda kavurucu bir soğukluk vardır, nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine vurup mahvetmiştir. Ve Allah Teâlâ onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.
Âl-iİmrân / 117 - (Ömer Öngüt)
Onların, bu dünya hayatında harcadıkları şeyler; kendilerine zulmeden bir topluluğun, ekinlerini vurup da onu mahveden kavurucu bir rüzgâra benzer. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Âl-iİmrân / 117 - (Şaban Piriş)
Onların bu dünya hayatında harcadıkları şeyin örneği; kavurucu soğuk bir rüzgara benzer. Kendilerine zulmetmiş bir toplumun ekinine isabet eder de, onu helak eder. Oysa Allah, onlara zulmetmemiş fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdir.
Âl-iİmrân / 117 - (Sadık Türkmen)
Onların, bu dünya hayatında harcadıkları malların durumu; kendilerine zulmeden bir topluluğun, ekinlerini vurup mahveden kavurucu ve soğuk bir rüzgarın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (Seyyid Kutub)
Onların bu dünya hayatındaki maddi harcamaları, kendilerine zulmetmiş kimselerin tarlası üzerinden eserek bu tarlanın ekinini mahveden dondurucu rüzgara benzer. Allah onlara zulmetmiş değildir, tersine onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdir.
Âl-iİmrân / 117 - (Suat Yıldırım)
O batıl yollarda olanların bu dünya hayatında harcadıkları malların durumu, kendi öz canlarına zulmeden kimselerin ekinine isabet eden ve o mahsulü kasıp kavuran bir rüzgarın durumuna benzer. Doğrusu, Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendi kendilerine zulmettiler.
Âl-iİmrân / 117 - (Süleyman Ateş)
Onların bu dünyâ hayâtında harcadıkları malların durumu, nefislerine zulmeden bir topluluğun ekinine vurup onu mahveden dondurucu bir rüzgâr(ın tahribatın)a benzer. Allâh onlara zulmetmedi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Âl-iİmrân / 117 - (Tefhim-ul Kuran)
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgâra benzer ki, onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat kendi nefislerine kendileri zulmetmektedirler.
Âl-iİmrân / 117 - (Ümit Şimşek)
Onların bu dünya hayatında harcadıkları şeyin durumu, kendilerine yazık etmiş bir topluluğun ekinine isabet ederek onu telef eden kavurucu bir rüzgâra benzer. Aslında onlara Allah haksızlık etmemiş, onlar kendi kendilerine yazık etmişlerdir.
Âl-iİmrân / 117 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Bu dünya hayatında harcamakta olduklarının durumu, bir rüzgâr örneğine benzer: Onda kavurucu bir soğuk vardır. Öz benliklerine zulmetmiş bir toplululuğun ekinine değmiş de onu mahvetmiştir. Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine zulmediyorlardı.
Âl-iİmrân / 117 - (İskender Ali Mihr)
Onların (kâfirlerin), bu dünya hayatında (gösteriş ve övünmek için) infâk ettikleri şeylerin durumu, kendilerine zulmeden (Allah’ın emirlerine ve nehiylerine itaat etmeyerek, devamlı derecat kaybeden) bir kavmin, "kavurucu, dondurucu soğuk bir rüzgarın isabet ederek, böylece helâk ettiği" ekininin durumu gibidir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlar.
Âl-iİmrân / 117 - (İlyas Yorulmaz)
Dünyada iken ihtiyaç sahiplerine vermeyenlerin misali, nefislerine zulmeden ve bu zulümlerinden dolayı helak olan bir topluluğun tarlasına isabet eden dondurucu rüzgâr gibidir. Allah onlara zulmetmiyor, ancak onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
Okunuşu: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû bitâneten min dûnikum lâ ye’lûnekum habâlâ(habâlen), veddû mâ anittum, kad bedetil bagdâu min efvâhihim, ve mâ tuhfî sudûruhum ekber(ekberu), kad beyyennâ lekumul âyâti in kuntum ta’kılûn(ta’kılûne).
Âl-iİmrân / 118 - (Diyanet İşleri)
Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ey inananlar, birbirinizi bırakıp da başkalarını dost edinmeye kalkışmayın. Onlar, size zarar vermekten, kötülükte bulunmaktan geri kalmazlar, sizin zahmete düşmenizi dilerler. Düşmanlıkları, ağızlarından dökülen sözlerden açıkça belli olur, yüreklerinde gizledikleri düşmanlıksa daha da büyüktür. İşte, aklınızı başınıza almanız için size bu delilleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Abdullah Parlıyan)
Ey iman edenler! Sizden olmayan kişileri dost veya sırdaş edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak ve size kötülük etmekten asla geri durmazlar ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfkeleri ağızlarından dökülmektedir. Kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Biz bunlarla ilgili bu işaretleri sizin için böylesine açık ve anlaşılır kıldık, eğer aklınızı kullanırsanız.
Âl-iİmrân / 118 - (Adem Uğur)
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.
Âl-iİmrân / 118 - (Ahmed Hulusi)
Ey iman edenler. . . Sizden olmayan kişilerle (inancınıza, itikadınıza uymayanlarla) dostluk kurmayın. (Onlar) size zarar vermek için fırsat beklerler ve sizi sıkıntı içinde görmekten mutlu olurlar. Görmüyor musunuz düşmanlıkları ağızlarından taşıyor! İçlerinde sakladıkları ise daha büyüktür. İşte gereken işaretleri size apaçık bildirdik. Aklınızı kullanın (değerlendirin).
Âl-iİmrân / 118 - (Ahmet Tekin)
Ey iman nimetine kavuşanlar, kendi dışınızdakilerden müsteşar, danışman, sırlarınıza vâkıf olacak çalışma arkadaşı edinmeyin. Onlar, size fenalık etmekten, ortalık bulandırmaktan, bozgunculuk etmekten geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri düşmanlıkları ise, daha fazladır. Aklınızı kullanırsanız eğer, size karşı azılı düşman olduklarının delillerini açıkladığımızı anlayacaksınız.
Âl-iİmrân / 118 - (Ahmet Varol)
Ey iman edenler! Kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar aranızda fesat çıkarmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeylerden hoşlanırlar. Kinleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizlediğiyse daha büyüktür. Eğer akıl ediyorsanız size ayetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Ali Bulaç)
Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.
Âl-iİmrân / 118 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey müminler! Din kardeşlerinizden başkasını (kâfir ve münafıkları) dost edinmeyin: Onlar size fenalık yapmakta, fesad çıkarmakta kusur etmezler ve sıkıntaya girmenizi arzu ederler. Onların size karşı olan kin ve düşmanlıkları ağızlarından meydana dökülmüştür. Kalblerinde gizledikleri düşmanlık ise daha büyüktür. Onların düşmanlıklarına dâir âyetleri açıkladık, eğer düşünür ve anlarsanız...
Âl-iİmrân / 118 - (Ali Ünal)
Ey iman edenler! Kendinizden (her bakımdan sizin gibi olanlardan) başkasını sırdaş edinmeyin; çünkü (bilhassa o gayrı Müslimler içinde size gayz ve düşmanlık besleyenler), başınıza dert açmada ellerinden geleni arkalarına koymazlar; ayrıca üzerinizden dert ve sıkıntı hiç gitmesin isterler. Baksanıza, size olan buğzları ağızlarından taşıyor; içlerinde gizledikleri ise daha da öte. Eğer aklınızı kullanır ve gereğince davranırsanız, size apaçık gerçekleri açıklıyoruz.
Âl-iİmrân / 118 - (Bayraktar Bayraklı)
Ey iman edenler! Sizden olmayan kişileri sırdaş edinmeyiniz. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Aklınızı kullanırsanız, size âyetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Bekir Sadak)
Ey Inananlar! Sizden olmayani sirdas edinmeyin, onlar sizi sasirtmaktan geri durmazlar, sikintiya dusmenizi isterler. Onlarin ofkesi agizlarindan tasmaktadir, kablerinin gizledigi ise daha buyuktur. Eger aklediyorsaniz, suphesiz size ayetleri acikladik.
Âl-iİmrân / 118 - (Celal Yıldırım)
Ey imân edenler! Kendinizden başkasını dost ve sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtıp bozmakta kusur etmezler. Sıkıntıya düşmenizi çok arzu ederler. Size olan aşırı kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşıp ortaya çıkmıştır. Kalblerinin gizlediği (kin ve düşmanlık) daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanırsanız size âyetlerimizi yeterince açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Cemal Külünkoğlu)
Ey İnananlar! Siz(in dininiz)den olmayanı dost (sırdaş) edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Onların şiddetli öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (kin) ise daha da büyüktür. Biz (bütün) bu ayetleri size açıklıyoruz ki belki aklınızı kullanırsınız.
Âl-iİmrân / 118 - (Diyanet İşleri (eski))
Ey İnananlar! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin, onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır, kalblerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, şüphesiz size ayetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Diyanet Vakfi)
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.
Âl-iİmrân / 118 - (Edip Yüksel)
İnananlar, size kötülük etmekten geri durmayan, sizin sıkıntıya düşmenizi isteyen kimseleri sırdaş edinmeyin. Ağızlarından kin ve nefret taşmaktadır. Göğüslerinde gizledikleri ise daha büyük. Size ayetleri açıkladık; düşünürseniz,
Âl-iİmrân / 118 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ey o bütün iman edenler! Ağyarınızdan yar tutmayın, sizi şaşırtmakta kusur etmezler, sarpa sarmanızı arzu ederler, görmüyor musunuz buğzları ağızlarından taşmakta, sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür, işte size âyetleri sarih bildirdik aklederseniz
Âl-iİmrân / 118 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ey iman edenler, sizden olmayanları dost edinmeyin; onlar, sizi şaşırtmakta kusur etmezler, sıkıntıya düşmenizi arzu ederler. Baksana, öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, sizlere ayetleri açıkça bildirdik.
Âl-iİmrân / 118 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Gültekin Onan)
Ey inananlar, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor; size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise daha büyüktür. Size ayetleri açıkladık; belki akledersiniz.
Âl-iİmrân / 118 - (Harun Yıldırım)
Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin; ki sizi ifsat etmekten geri durmazlar ve sizin sıkıntıda olmanızı arzu ederler. Doğrusu ağızlarından kin taşmaktadır. Sinelerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Akleder iseniz sizin için elbette ki ayetleri iyice açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Hasan Basri Çantay)
Ey îman edenler, kendi (din kardeş) ferinizden başkasını (dost ve) sırdaş edinmeyin. (Çünkü) onlar size şer ve fesâd yapmakda hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şey (ler) i arzu ederler. Hakikat, onların (kîn ve) buğzları ağızlarından (taşıb) meydana vurmuşdur. Göğüslerinde gizlemekde oldukları (düşmanlık) ise daha büyükdür. Size âyetlerimizi (kat'î suretde) açıkladık, eğer düşünürseniz.
Âl-iİmrân / 118 - (Hayrat Neşriyat)
Ey îmân edenler! Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin; onlar size fesad çıkarmakta kusûr etmezler. (Her zaman) sıkıntıya düşmenizi istediler. Doğrusu kinleri ağızlarından taşmıştır (hep aleyhinizde konuşurlar). Sînelerinin gizlediği (kin ve düşmanlık)ise daha büyüktür. Eğer akıl erdirirseniz, doğrusu âyetlerimizi size iyice açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (İbni Kesir)
Ey iman edenler; sizden başkalarını dost edinmeyin. Onlar; sizi, şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Düşünürseniz size ayetlerimizi açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Kadri Çelik)
Ey iman edenler! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar hakkınızda bozgunculuk etmekten geri kalmazlar ve sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır, kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer akıl ediyorsanız, şüphesiz size ayetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Muhammed Esed)
Siz ey imana ermiş olanlar! Sizden olmayan kişileri dost edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Biz (bununla ilgili) işaretleri sizin için (işte böylesine) açık ve anlaşılır kıldık, eğer aklınızı kullanırsanız.
Âl-iİmrân / 118 - (Mustafa İslamoğlu)
Siz ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinip içinize almayınız. Onlar size zarar vermek için hiç bir çabadan geri durmazlar; dahası sizi zora sokan her şey hoşlarına gider. Kinleri ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha beter. Biz (buna ilişkin) işaretleri sizin için (işte böyle) açık ve anlaşılır kıldık; tabi ki eğer aklınızı kullanırsanız.
Âl-iİmrân / 118 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ey imân edenler! Sizden başka olanları dost ittihaz etmeyiniz. Size fesat eriştirmekte asla kusur etmezler. Size meşakkat verecek şeyi temenni ederler. Muhakkak buğzları ağızlarından zahir olmuştur. Sinelerinin gizlediği şey ise daha büyüktür. Şüphe yok size âyetleri apaçık beyan ettik, eğer teakkul eder oldunuz ise!
Âl-iİmrân / 118 - (Ömer Öngüt)
Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten aslâ geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, âyetleri size açıklamış bulunuyoruz.
Âl-iİmrân / 118 - (Şaban Piriş)
- Ey iman edenler, sizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Zira onlar size ellerinden gelen her türlü kötülüğü yaparlar, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Kinleri / öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. İçlerinde gizledikleri (nefret) ise daha da büyüktür. Eğer aklınızı kullanıyorsanız işte size ayetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Sadık Türkmen)
Ey iman EDENLER! Sizden olmayanları hiçbir şekilde sırdaş edinmeyin! Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size ayetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Seyyid Kutub)
Ey müminler, kendinizden başkasını sırdaş ve dost edinmeyiniz. Olanca güçleri ile size zarar dokundurmaya, dirliğinizi bozmaya çalışırlar, karşılaştığınız her sıkıntı onları sevindirir. Gerçi kinleri ağızlarından taşmıştır ama kalplerinde saklı tuttukları kin daha büyüktür. Eğer düşünecek olursanız size ayetlerimizi açık açık anlattık.
Âl-iİmrân / 118 - (Suat Yıldırım)
Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Dâima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır. Âyetlerimizi size iyice açıkladık. (Eğer akıllarınızı kullanırsanız, onlardan yararlanırsınız).
Âl-iİmrân / 118 - (Süleyman Ateş)
Ey inananlar, kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin; onlar sizi bozmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Onların ağızlarından öfke taşmaktadır. Göğüslerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür. Düşünürseniz, size âyetleri açıkladık.
Âl-iİmrân / 118 - (Tefhim-ul Kuran)
Ey iman edenler, kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışırlar, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.
Âl-iİmrân / 118 - (Ümit Şimşek)
Ey iman edenler! Sizden olmayanları içli dışlı dost edinmeyin. Onlar size zarar vermekte kusur etmezler, sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır; gönüllerinde sakladıkları ise daha da büyüktür. Size âyetlerimizi böylece açıklamış bulunuyoruz-eğer aklınızı kullanacaksanız.
Âl-iİmrân / 118 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ey iman sahipleri! Kendi dışınızdakilerden/seviyenizin altındakilerden bir kimseyi sırdaş edinmeyin. Sizi sarpa sardırıp perişan etmekten çekinmezler. Size sıkıntı verecek şeyi pek severler. Ağızlarından nefret ve öfke taşmaktadır. Göğüslerinin saklamakta olduğu ise daha büyüktür. Eğer aklınızı işletirseniz Allah size ayetlerini açık-seçik göstermiştir.
Âl-iİmrân / 118 - (İskender Ali Mihr)
Ey âmenû olanlar! Kendinizden (mü’minlerden) başkalarını sırdaş edinmeyin. Onlar sizi fesada düşürmekten geri kalmazlar ve size sıkıntı verecek şeyleri temenni ettiler. Kin ve öfkeleri ağızlarından (sözlerinden) belli olmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şey (kinleri) daha da büyüktür. Akıl etmiş olsaydınız, size âyetleri açıklamıştık.
Âl-iİmrân / 118 - (İlyas Yorulmaz)
Ey İman edenler! Kendinizden (birbirinizden) başkasını yakın arkadaş edinmeyin, onlar sizin iyiliğinizi (nimetlenmenizi) istemezler ve sizi sıkıntıda görmek ve yanlış şeyler yapmanızı isterler. Size olan kinleri (öfkeleri) ağızlarından dökülmektedir, kalplerinde gizledikleri kin ise, daha büyüktür. Siz akledesiniz (dostunuzu düşmanınızı ayırt edesiniz) diye ayetleri böyle açıklıyoruz.
هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Okunuşu: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Âl-iİmrân / 119 - (Diyanet İşleri)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
İşte siz o kişilersiniz ki onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmez. Siz, kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştular mı inandık derler, yalnız kaldılar mı size karşı besledikleri kin yüzünden parmaklarını ısırırlar. De ki: Geberin kininizle. Şüphe yok Allah, gönüllerde ne varsa hepsini bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Abdullah Parlıyan)
Sizler işte böylesiniz, o kâfirleri seversiniz ama onlar sizi tüm kitaplara inansanız bile sevmeyecekler. Sizinle karşılaştıklarında “Biz de inandık” derler ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizle geberin! Unutmayın Allah insanların kalplerinde ne varsa hepsini bilir.”
Âl-iİmrân / 119 - (Adem Uğur)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ahmed Hulusi)
İşte siz öyle (inanca sahip) kişilersiniz ki (inandığınız hakikat dolayısıyla) onları seversiniz. Onlar ise (sizinle aynı inançta olmadıkları için) sizi sevmezler! Siz hakikat bilgisinin tümüne iman edersiniz. Sizinle karşılaştıklarında "İman ettik" derler; kendi başlarına kaldıklarında ise size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar! "Öfkenizin ateşiyle kahrolun!" de. . . Muhakkak ki Allâh, Esmâ'sıyla varlığınızın hakikati olarak içinizdekini bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ahmet Tekin)
İşte siz öyle iyi insanlarsınız ki, onlar sizi sevmezken siz onları seversiniz. Onlar sizin kitabınızı inkâr ederken siz kitapların hepsine iman edersiniz. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, sözde:'İman ettik' derler. Kendi takımlarıyla başbaşa kaldıkları zaman size olan kinlerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. Sen:'Kininizle geberin. Allah kalplerinizdeki kinlerinizi biliyor.' de.
Âl-iİmrân / 119 - (Ahmet Varol)
İşte siz böyle kimselersiniz: Onlar sizi sevmezken siz onları seviyorsunuz ve Kitab'ın tümüne inanıyorsunuz. Sizinle karşılaştıkları zaman 'iman ettik' derler. Yalnız kaldıklarında ise size karşı olan öfkelerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: 'Öfkenizden ölün. Şüphesiz Allah kalplerde olanı bilmektedir.'
Âl-iİmrân / 119 - (Ali Bulaç)
Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ali Fikri Yavuz)
İşte siz (müminler) o kimselersiniz ki, kâfirleri seversiniz. Halbuki onlar sizi sevmezler. Siz kitapların hepsine iman edersiniz. Onlar ise ancak sizinle karşılaştıkları zaman “İman ettik” derler. Tenhada başbaşa kaldıkları vakit ise, size olan kinlerinden ötürü parmaklarının uclarını ısırırlar. Rasûlüm, de ki: “- Kininizle ölün, mahvolun”. Gerçekten Allah kalblerin kin ve hasedlerini tamamıyla bilicidir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ali Ünal)
Siz öylesine (safî, kalbleri dupduru ve herkesin iyiliğini isteyen) kimselersiniz ki, o (düşmanlarınızı) bile seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmezler; siz, (âyetleri arasında hiçbir ayırım yapmadan) Kitabın bütününe ve Allah’ın gönderdiği bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar ise, ancak sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık!” deyip geçerler; fakat birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise size olan kin ve düşmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırır, dişlerini gıcırdatırlar. (Onlara), “Gayzınızda boğulun!” de! Şüphesiz ki Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Bayraktar Bayraklı)
Siz onları sevmeye hazırsınız ama onlar, kitapların tamamına inansanız bile sizi sevmeyecekler. Sizinle karşılaştıklarında, “İman ettik” derler; kendi başlarına kaldıklarında da size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizle kahrolun!” Allah, sinelerdekini hakkıyla bilmektedir.
Âl-iİmrân / 119 - (Bekir Sadak)
Iste siz, onlar sizi sevmezken onlari seven ve Kitablarin butunune inanan kimselersiniz. Size rasladiklari zaman: «Inandik"derler, yalniz kaldiklarinda da, size ofkelerinden parmaklarini isirirlar. De ki: «Ofkenizden catlayin". Allah kalblerde olani bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Celal Yıldırım)
Siz (ey mü'min)ler, öylesiniz ki onları seversiniz, onlar ise sizi sevmez ve siz (kutsal) kitab(lar)ın hepsine imân edersiniz. Onlar ise sizinle karşılaşınca «inandık» derler, kendi başlarına kalınca size karşı öfkelerinden parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Öfkenizle ölün ! Şüphesiz ki Allah kalblerde olanları bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Cemal Külünkoğlu)
Siz onları sevmeye hazırsınız, ama onlar, siz bütün kitaplara inandığınız halde sizi sevmezler. Ve sizinle karşılaştıklarında: “Biz (sizin inandığınız gibi) inanıyoruz!” derler. Ama kendi başlarına kalınca size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. (Ey Resulüm!) De ki: “Öfkenizle kahrolun! Şüphesiz Allah kalplerde ne varsa hepsini bilir.”
Âl-iİmrân / 119 - (Diyanet İşleri (eski))
İşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven ve Kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Size rastladıkları zaman: 'İnandık' derler, yalnız kaldıklarında da, size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: 'Öfkenizden çatlayın'. Allah kalblerde olanı bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Diyanet Vakfi)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında «İnandık» derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.
Âl-iİmrân / 119 - (Edip Yüksel)
İşte sizler, onlar sizi sevmediği halde onları sevenlersiniz! Üstelik siz bütün kitaplara/kitabın tümüne inanırsınız. Sizinle karşılaştıkları zaman 'İnandık,' derler, yalnız kaldıklarında ise size olan öfkelerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: 'Öfkenizden canınız çıksın.' Kuşkusuz ALLAH göğüslerin özünü Bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
ha, sizler öyle kimselersinizdir ki onları seversiniz onlar ise bütün kitaba iman ettiğiniz halde sizi sevmezler, hem yüzünüze geldiler mi «inandık» derler, ve tenha kaldılarmı gayızlarından aleyhinizde parmaklarını ısırdılar, de ki: gayzınızla ölün, her halde Allah bütün sinelerin künhünü bilir
Âl-iİmrân / 119 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ha sizler öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, onlar ise, bütün kitaba inandığınız halde sizi sevmezler. Sizinle karşılaştıklarında: «Biz inandık?» derler. Yalnız kaldıklarında ise size olan kinlerinden aleyhinizde parmaklarını ısırırlar. De ki: «Kininizle ölünüz!» Allah, kesinlikle bütün sinelerin özünü bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman «inandık» derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: «kininizle geberin!». Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Gültekin Onan)
Sizler işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle ölün". Şüphesiz Tanrı, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (Harun Yıldırım)
İşte siz öyle kimselersiniz ki sizi sevmedikleri halde onları seversiniz ve kitabın hepsine inanırsınız. Sizinle karşılaştıkları zaman: “İman ettik.” derler; başbaşa kaldıklarında ise size olan kinlerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölün! Şüphesiz ki Allah sinelerde olanı hakkıyla bilendir!..”
Âl-iİmrân / 119 - (Hasan Basri Çantay)
İşte siz o kimselersiniz ki onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, Siz Kitab (lar) ın hepsine inanırsınız, onlarsa (yalınız) sizinle buluşdukları zaman «inandık» derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit da (size karşı olan) kin (lerin) den dolayı parmaklarının uclarını ısırırlar. De ki «Kininizle geberin». Şübhesiz ki Allah onların sînelerindeki bütün özü hakkıyle bilicidir.
Âl-iİmrân / 119 - (Hayrat Neşriyat)
İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz; (onlar ise) kitabların tamâmına îmân ettiğiniz hâlde sizi sevmezler. Hâlbuki sizinle karşılaştıkları zamân: 'Îmân ettik!' derler. Kendi başlarına kalınca da, size olan öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: 'Öfkenizle geberin!' Muhakkak ki Allah, sînelerin içinde olanı hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (İbni Kesir)
İşte siz; öyle kimselersiniz ki; onlar sizi sevmezken, siz onları seversiniz. Ve kitabın bütününe inanırsınız. Onlar ise ancak sizinle karşılaştıkları zaman; İman ettik, derler. Yalnız başlarına kaldıkları vakit de, size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki: Öfkenizden ölün. Gerçekten Allah, göğüslerin özünü bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Kadri Çelik)
İşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven ve kitapların bütününe iman eden kimselersiniz. Size rastladıkları zaman, “İman ettik” derler, yalnız kaldıklarında da size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölünüz! Allah kalplerde olanı bilir.”
Âl-iİmrân / 119 - (Muhammed Esed)
Siz onları sev(meye haz)ırsınız, ama onlar, bütün vahiylere inansanız bile sizi sevmeyecekler. Ve sizinle karşılaştıklarında, "Biz (sizin inandığınız gibi) inanıyoruz!" derler: ama kendi başlarına kalınca size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizle kahrolun! Unutmayın, Allah (insanların) kalplerinde ne varsa hepsini bilir!"
Âl-iİmrân / 119 - (Mustafa İslamoğlu)
Hadi siz onları sevip bağrınıza bastınız; ama onlar, (kendilerine indirilen de dahil) vahyin tümüne inandığınız halde sizi sevmezler. Ve sizinle karşılaştıklarında "Biz de inandık" derler, fakat yalnız kalınca size olan kinlerinden dolayı parmaklarına diş geçirirler. De ki: Kininizle geberin! Allah, göğüslerin en mahrem sırlarını bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Ve siz kitabın hepsine inanırsınız ve size mülâki oldukları zaman «İmân ettik,» derler. Ve kendi kendilerine kaldıklarında ise sizin aleyhinizdeki gayızdan dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: «Gayzınız ile ölünüz.» Şüphe yok ki Allah Teâlâ sinelerdeki olanı hakkıyla bilicidir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ömer Öngüt)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütünüyle kitaba inanırsınız. Onlar ise, sizinle karşılaştıkları zaman: “İnandık!” derler. Kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden ötürü parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle geberin!” Şüphesiz ki Allah göğüslerin özünü bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (Şaban Piriş)
Siz, o kimselersiniz ki, onlar sizi sevmiyorken siz onları seviyor ve bütün kitaba iman ediyorsunuz. Sizinle karşılaştıklarında “iman ettik” derler, yalnız kaldıklarında da size kin ve düşmanlıklarından parmaklarını ısırırlar. De ki: -Öfkenizden çatlayın! Allah şüphesiz, sinelerde olanı hakkıyla bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Sadık Türkmen)
Işte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz halde sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Seyyid Kutub)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler; bir de kitabın tümüne inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıklarında 'inandık' derler fakat kendi başlarına kaldıkları zaman size duydukları öfke yüzünden parmak uçlarını ısırırlar. De ki; 'Öfkenizden ölün (çatlayın). Hiç şüphesiz Allah kalplerin içini dışını bilir.'
Âl-iİmrân / 119 - (Suat Yıldırım)
İşte siz o kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz, halbuki siz bütün kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler. Hem huzurunuza geldiler mi "âmenna!" biz de "inandık!" derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle, parmaklarını ısırırlar. De ki: "Geberin kininizle!". Allah bütün kalplerin künhünü bilir.
Âl-iİmrân / 119 - (Süleyman Ateş)
İşte, siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Kitabın hepsine inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman "İnandık" derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfkeden parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden ölün! Şüphesiz Allâh, göğüslerin özünü bilir."
Âl-iİmrân / 119 - (Tefhim-ul Kuran)
Sizler, işte böylesiniz: onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında «inandık» derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size karşı olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: «Kin ve öfkenizle ölün.» Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (Ümit Şimşek)
Siz onları seven kimselersiniz; oysa onlar sizi sevmezler. Ayrıca siz kitabın bütününe inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında 'İnandık' derler; kendi başlarına kaldıkları zaman da size duydukları kin yüzünden parmaklarını ısırırlar. Onlara 'Kininizle geberin!' de. Allah, hiç şüphesiz, gönüllerde yatanı bilmektedir.
Âl-iİmrân / 119 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Siz öyle kişilersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Ve Kitap'ın tümüne inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında "İnandık!" derler; başbaşa kaldıklarında size öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. De ki onlara: "Öfkenizle geberin!" Allah, göğüslerin içindekini çok iyi bilmektedir.
Âl-iİmrân / 119 - (İskender Ali Mihr)
İşte siz (mü’minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.
Âl-iİmrân / 119 - (İlyas Yorulmaz)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde, onlara sevgi besliyorsunuz ve kitabın hepsine inanıyorsunuz. Hâlbuki onlar sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık” diyorlar, kendi başlarına kaldıklarında, size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırıyorlar. Deki “ Kinlerinizle birlikte mahvolun, Allah göğüslerde gizlenenleri en iyi bilendir. ”
إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
Okunuşu: İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’a(şey’en), innallâhe bi mâ ya’melûne muhît(muhîtun).
Âl-iİmrân / 120 - (Diyanet İşleri)
Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Size bir iyilik gelse tasalanırlar, kötülük gelse ferahlanırlar. Sabreder ve sakınırsanız düzenleri size hiçbir hususta zarar vermez ve Allah, şüphe yok ki ne yaparlarsa hepsini de kavramıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Abdullah Parlıyan)
Size bir iyilik dokunsa bu onları üzer, başınıza bir kötülük gelince de memnun olurlar. Eğer her türlü bela ve sıkıntılara karşı sabredip yolunuzu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar veremez. Zira Allah, onların yapmakta oldukları herşeyi güç ve kuvvetiyle kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Adem Uğur)
Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ahmed Hulusi)
Başınıza iyi bir iş gelse onlar üzülürler; size bir kötülük isabet etse, mutlu olurlar. Eğer dayanır ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zaman zarar veremez. Muhakkak ki Allâh onların yaptıklarını ihâta eder (mekân kavramı olmaksızın).
Âl-iİmrân / 120 - (Ahmet Tekin)
Size bir iyilik dokunursa, bu onları kahreder. Başınıza bir belâ gelirse buna da sevinirler. Eğer sabrederek mücadeleye devam eder, kararlılık gösterir, Allah’a sığınır, emirlerine yapışır, günahlardan arınıp, azaptan korunursanız, kulluk ve sorumluluk şuuruyla özgürce şahsiyetlerinizi geliştirir, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olursanız, onların sinsi kötülük planları, örtülü savaş taktikleri, size hiçbir şekilde zarar veremez. Allah onların işledikleri amelleri ilmiyle, kudretiyle abluka altına almıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ahmet Varol)
Size bir iyilik ulaşırsa onları huzursuz eder. Ama size bir kötülük dokunduğunda bundan dolayı rahatlarlar. Eğer sabreder ve sakınırsanız onların oyunlarının size bir zararı dokunmaz. Allah onların yapmakta olduklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ali Bulaç)
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ali Fikri Yavuz)
Size bir iyilik dokunursa onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felâket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz, sabırlı olur da korunursanız, onların hileleri size hiç bir zarar veremez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını ilmi ile kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ali Ünal)
Size küçük bir iyilik, bir ferahlık, bir nimet ulaşsa, bu onları tasaya sevk eder; bir belâya giriftar olsanız, bu defa sevinçten bayılırlar. Her şeye rağmen sabreder ve (haktan, adaletten sapmadan) takva çizgisinde hareket ederseniz, onların hile ve tuzaklarının size hiçbir zararı dokunmayacaktır. Her ne yapıp ediyorlarsa, Allah (ilmi ve kudretiyle) hepsini kuşatmış durumdadır.
Âl-iİmrân / 120 - (Bayraktar Bayraklı)
Eğer bir iyilikle karşılaşırsanız bu onları üzer; başınıza bir kötülük gelince de memnun olurlar. Ama eğer zorluklara karşı sabreder ve samimi davranırsanız, ruh olgunluğu gösterirseniz, onların hileleri size hiçbir zaman zarar veremez. Zira Allah onların bütün yaptıklarını kuşatıcıdır.
Âl-iİmrân / 120 - (Bekir Sadak)
Size bir iyilik gelse, onlarin fenasina gider; basiniza bir kotuluk gelse buna sevinirler. Sabreder ve sakinirsaniz, onlarin hilesi size hicbir zarar vermez. Allah islediklerinin hepsini ilmiyle kusatmistir. *
Âl-iİmrân / 120 - (Celal Yıldırım)
Size bir iyilik dokunsa onları tasalandırır. Size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah'tan saygı ile korkarsanız, onların hilesi size hiç de zarar vermez. Şüphesiz ki, Allah onların yapageldiklerini (ilmiyle kudretiyle) kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Cemal Külünkoğlu)
Size bir iyilik gelse tasalanırlar, kötülük gelse sevinirler. Sabreder ve Allah'a emirlerine uygun bir hayat yaşarsanız, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Diyanet İşleri (eski))
Size bir iyilik gelse, onların fenasına gider; başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Allah işlediklerinin hepsini ilmiyle kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Diyanet Vakfi)
Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Edip Yüksel)
Size bir iyilik dokunsa onlara üzüntü verir, başınıza bir kötülük gelse ona sevinirler. Zorluklara karşı direnir ve erdemli davranırsanız entrikaları size hiç bir zarar vermez. ALLAH tüm yaptıklarını kontrol eder.
Âl-iİmrân / 120 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Size bir iyilik dokunursa fenalarına gider, başınıza bir musıbet gelirse onunla ferahlanırlar, ve eğer siz sabırlı olur ve iyi korunursanız onların hıyleleri size hiç bir zarar vermez, çünkü Allah onları kendi amellerile kuşatmıştır
Âl-iİmrân / 120 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Size bir iyilik dokunursa, fenalarına gider, başınıza bir musibet gelirse onunla ferahlanırlar. Eğer sabırlı olur ve iyi korunursanız, onların hileleri size zarar vermez. Çünkü Allah, onları kendi yaptıkları ile kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider, başınıza bir kötülük gelse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah'dan gereğince korkarsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez; çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Gültekin Onan)
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların "hileli düzenleri" size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Tanrı, yapmakta olduklarını kuşatandır.
Âl-iİmrân / 120 - (Harun Yıldırım)
Size bir iyilik gelirse onları tasalandırır. Size bir kötülük isabet ederse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve sakınırsanız onların hileleri size hiçbir şeyle zarar veremez. Doğrusu Allah yaptıklarını kuşatıcıdır.
Âl-iİmrân / 120 - (Hasan Basri Çantay)
Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse onunla sevinirler. Eğer göğüs gerer, sakınırsanız onların hıylekârlıkları size hiç bir şeyle zarar veremez. Şübhe yok ki Allah, ne yaparlarsa hepsini (ilmiyle) çepçevre kuşatıcıdır.
Âl-iİmrân / 120 - (Hayrat Neşriyat)
Eğer size bir iyilik dokunursa, (bu) onları üzer; fakat size bir kötülük gelirse, onunla sevinirler. Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, onların hîlesi size hiçbir şeyle zarar vermez. Şübhesiz ki Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla kuşatıcıdır.
Âl-iİmrân / 120 - (İbni Kesir)
Sizlere bir iyilik dokunursa; bu onları, üzer. Ama başınıza bir felaket gelirse; buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki, Allah, onların yaptıklarını kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Kadri Çelik)
Size bir iyilik gelse, onların fenalarına gider; başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Sabreder ve takva sahibi olursanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Allah işlediklerinin hepsini (ilmiyle) kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Muhammed Esed)
Eğer bir iyilikle karşılaşırsanız bu onları üzer; ve başınıza bir kötülük gelince de memnun olurlar. Ama eğer zorluklara karşı sabreder ve Allah'a karşı sorumluluklarınızın bilincinde olursanız, onların hileleri size hiçbir zarar veremez. Zira Allah, onların tüm yaptıklarını (Kudretiyle) kuşatır.
Âl-iİmrân / 120 - (Mustafa İslamoğlu)
Eğer siz bir iyiliğe ulaşırsanız buna üzüleverirler; yok eğer başınıza bir kötülük gelirse buna da sevinirler. Ama eğer zorluklara direnir ve sorumluluk bilincini kuşanırsanız, onların tuzakları size hiç bir zarar veremez: Zira Allah, yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatandır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Size bir nîmet isabet ederse onları mahzun eder. Size bir fenalık dokunursa onunla sevinirler. Eğer sabreder ve ittikada bulunursanız onların hileleri size hiç bir şey ile zarar vermez.
Âl-iİmrân / 120 - (Ömer Öngüt)
Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler. Eğer sabreder, Allah'tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Şaban Piriş)
Size bir iyilik gelirse bu onları üzer, size bir kötülük dokunursa buna sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Allah, onların yaptıklarını tam olarak kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Sadık Türkmen)
Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah onların yaptığı herşeyi kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Seyyid Kutub)
Eğer size bir iyilik dokunacak olsa bu onları üzer. Eğer başınıza bir kötülük gelse bu yüzden sevinirler. Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Hiç şüphesiz Allah'ın bilgisi onların yaptıklarını kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Suat Yıldırım)
Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları üzer. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar. Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını (ilmiyle, kudretiyle) kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Süleyman Ateş)
Size bir iyilik dokunsa (bu,) onları tasalandırır; size bir kötülük dokunsa, ona sevinirler. Eğer sabreder, korunursanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allâh, onların yaptıklarını kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Tefhim-ul Kuran)
Size bir iyilik dokununca onları tasalandırır, size bir kötülük isabet edince ise onunla sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiç bir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.
Âl-iİmrân / 120 - (Ümit Şimşek)
Size bir iyilik erişirse bu onları üzer. Başınıza bir kötülük geldiğinde ise sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onlar size hiçbir zarar veremezler. Zira Allah onların bütün yaptıklarını kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Size bir iyilik dokunsa bu onları rahatsız eder. Size bir kötülük dokunsa bununla sevinir, ferahlarlar. Eğer sabreder, sakınır/korunursanız onların tuzakları size hiçbir şekilde zarar veremez. Allah Muhît'tir, yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Âl-iİmrân / 120 - (İskender Ali Mihr)
Şayet size bir hasenat (güzellik) dokunursa onları hüzünlendirir. Ve şayet size bir seyyiat (kötülük) isabet ederse, onunla ferahlanırlar (ona sevinirler). Ve eğer siz sabrederseniz ve takva sahibi olursanız, onların hileleri size hiçbir şeyle zarar veremez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını (ilmi ile) kuşatandır (bilendir).
Âl-iİmrân / 120 - (İlyas Yorulmaz)
Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer, size bir kötülük dokunursa ona sevinirler. Eğer sabreder ve Allah dan sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zaman zarar vermez. Allah onların bütün yaptıklarını çepe çevre kuşatıcıdır.
وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Okunuşu: Ve iz gadavte min ehlike tubevviul mu’minîne makâide lil kıtâl(kıtâli), vallâhu semîun alîm(alîmun).
Âl-iİmrân / 121 - (Diyanet İşleri)
Hani sen mü’minleri (Uhud’da) savaş mevzilerine yerleştirmek için, sabah erken ailenden (evinden) ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Abdullah Parlıyan)
Ey peygamber! Hatırla o günü ki; mü'minleri Uhud savaşı düzenine sokmak için, sabah erkenden evinden çıkmıştın. Allah konuştuklarınızı işitiyor ve her iki tarafın da durumlarını çok iyi biliyordu.
Âl-iİmrân / 121 - (Adem Uğur)
Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın...-Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.-
Âl-iİmrân / 121 - (Ahmed Hulusi)
Hani sen sabah erkenden ailenden ayrılıp iman edenleri savaşmaları için uygun mevzilere yerleştiriyordun. Allâh Semi'dir, Aliym'dir.
Âl-iİmrân / 121 - (Ahmet Tekin)
Hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirip savaş düzenine koymak için ailenden ayrılmıştın. Allah konuştuklarınızı işitiyor, yaptıklarınızı biliyordu.
Âl-iİmrân / 121 - (Ahmet Varol)
Hani sen, mü'minleri çarpışma yerlerine yerleştirmek üzere erkenden ailenin yanından ayrılmıştın. Allah işiten ve bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Ali Bulaç)
Hani sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm), bir vakit erkenden Medîne’deki ailenden çıkmış, savaş için müminleri elverişli yerlere yerleştiriyordun. Allah, sözlerinizi işitir ve niyyetlerinizi bilir.
Âl-iİmrân / 121 - (Ali Ünal)
Hani (ey Rasûlüm,) bir sabah ailenden erkenden ayrılmıştın ve mü’minleri savaş için konuşlandırıyordun. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir; (nitekim o gün de olup biteni bihakkın işitiyor ve biliyordu).
Âl-iİmrân / 121 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Muhammed!) Hani bir vakit, (Uhud'da) inananları savaş düzenine sokmak için sabah erkenden ailenden/evinden ayrılmıştın. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Diyanet Vakfi)
Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın...-Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.-
Âl-iİmrân / 121 - (Edip Yüksel)
Hani sen, sabah erkenden ailenden ayrılarak inananları savaşta tutacakları noktalara yerleştiriyordun. Elbette ALLAH İşitir, Bilir.
Âl-iİmrân / 121 - (Gültekin Onan)
Hani sen, inançlıları savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için ehlinden (ailenden) erkenden ayrılmıştın. Tanrı işitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Hasan Basri Çantay)
Hani sen, mü'minleri muhaarebeye elverişli yerlerde ta'biye etmek üzere erkenden ailenden (Medîneden) ayrılmışdın, Allah hakkıyle işidendi, (her şey'i) kemâliyle bilendi.
Âl-iİmrân / 121 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Hani, mü’minleri (Uhud’da) savaş için mevzi'lere yerleştirmek üzere âilenden erkenden ayrılmıştın. Allah ise, Semî' (neler söylediğinizi işiten)dir, Alîm (ne düşündüğünüzü bilen)dir.
Âl-iİmrân / 121 - (Kadri Çelik)
Hani sen iman edenleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere sabah erkenden ailenden ayrılmıştın. Allah da işitendi, bilendi.
Âl-iİmrân / 121 - (Muhammed Esed)
Ve (hatırla o günü ey Peygamber), inananları savaş düzenine sokmak için sabah erkenden evinden çıkmıştın. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyordu,
Âl-iİmrân / 121 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Hani bir vakit erkenden ehlinden ayrılmıştın. Mü'minler için savaşa elverişli mevziler hazırlıyordun. Ve Allah Teâlâ ise hakkıyla işiticidir, hakkıyla bilicidir.
Âl-iİmrân / 121 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Hani sen müminleri savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Sadık Türkmen)
Hani sen müminleri; (Uhud’da) savaş mevzilerine yerleştirmek için, sabah erken ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Seyyid Kutub)
Hani sen müminleri (Uhud'da) savaşacakları elverişli yerlere mevzilendirmek üzere evinden sabahleyin erken çıkmıştın. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi işiten ve bilendir.
Âl-iİmrân / 121 - (Suat Yıldırım)
Hani bir vakit, ey Resulüm, sen ailenden sabah erken ayrılmış, müminlere savaş mevzileri hazırlamak için yola çıkmıştın. Allah, semî ve alîmdir (hakkıyla işitir ve bilir).
Âl-iİmrân / 121 - (Ümit Şimşek)
Hani bir sabah erkenden ailenden ayrılmış, mü'minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için yola çıkmıştın. Allah ise herşeyi işitiyor, herşeyi biliyordu.
Âl-iİmrân / 121 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Hani, sen ailenden erkenden ayrılmıştın da müminleri savaş için tutulması gereken noktalara yerleştiriyordun. Allah her şeyi çok iyi duyar, çok iyi bilir.
إِذْ هَمَّت طَّآئِفَتَانِ مِنكُمْ أَن تَفْشَلاَ وَاللّهُ وَلِيُّهُمَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Okunuşu: İz hemmet tâifetâni minkum en tefşelâ vallâhu veliyyuhumâ ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).
Âl-iİmrân / 122 - (Diyanet İşleri)
Hani sizden iki takım (paniğe kapılarak) çözülmeye yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Adem Uğur)
O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Ahmed Hulusi)
O zaman sizden iki grup korkup bozulmaya yüz tutmuştu. Allâh onların Veliyy'i idi. İman edenler Allâh'a tevekkül etsinler (hakikatlerindeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman etsinler).
Âl-iİmrân / 122 - (Ahmet Tekin)
O zaman, Uhud’da içinizden iki grup (Hazrec’den Selemeoğulları’yla Evs’ten Hâriseoğulları) da, bozguna uğramak üzere idi. Halbuki velileri, koruyucuları, emrinde oldukları otorite Allah’tı. Mü’minler sadece ve sadece Allah’a dayanıp güvensinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Ahmet Varol)
Hani, Allah kendilerinin dostu olduğu halde sizden iki grup geri çekilmeyi düşünmüştü. Mü'minler yalnız Allah'a güvensinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Ali Bulaç)
O zaman sizden iki grup, neredeyse 'çözülüp geri çekilmek' istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etmelidir.
Âl-iİmrân / 122 - (Ali Fikri Yavuz)
O zaman (Uhud savaşında ordunun sağ ve sol kanadını teşkil eden Seleme Oğulları ile Harise Oğullarından ibaret) içinizden iki birlik savaş korkusundan (münafık Ubeyy’in kaçışına bakarak) geri dönmeğe niyyetlenmişti. Halbuki onların yardımcısı Allah idi. Müminler yalnız Allah’a güvenip dayanmalıdır.
Âl-iİmrân / 122 - (Ali Ünal)
İşte o anda içinizden iki grup gevşeklik gösterip geri dönmeye yeltenmişlerdi; oysa Allah, onların yardımcısı, koruyucusu ve destekçisiydi. Daima ve sadece Allah’a dayanıp güvenmelidir mü’minler.
Âl-iİmrân / 122 - (Celal Yıldırım)
Ve hani sizden iki fırka korku ve endişe duyarak geri çekilmek istiyorlardı. Halbuki Allah onların dost ve yardımcısı idi, (bunu hatırlayarak geri çekilmekten vazgeçmişlerdi). Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayansınlar.
Âl-iİmrân / 122 - (Cemal Külünkoğlu)
O zaman (Uhud Gazvesinde) içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Oysa Allah onların dostu ve yardımcısı idi. Artık, mü'minlere düşen, yalnız Allah'a dayanıp güvenmeleridir.
Âl-iİmrân / 122 - (Diyanet Vakfi)
O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Gültekin Onan)
O zaman sizden iki grup neredeyse 'çözülüp geri çekilmek' istemişti. Oysa Tanrı onların (velisi) yardımcısıydı. Artık inançlılar yalnızca Tanrı'ya tevekkül etsinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Hayrat Neşriyat)
O vakit içinizden iki tâife bozulmaya yüz tutmuştu; hâlbuki onların yardımcısı Allah’dır! O hâlde mü’minler artık, ancak Allah’a tevekkül etsinler!
Âl-iİmrân / 122 - (İbni Kesir)
O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki onların dostu Allah idi. Mü'minler yalnız Allah'a güvenip, dayansınlar.
Âl-iİmrân / 122 - (Kadri Çelik)
Hani sizden iki takım çözülüp dağılmaya yüz tutmuş idi; oysa Allah onların velisi idi. İman edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O vakit ki, sizden iki zümre dağılmaya kastetmişti. Halbuki onların muhafızı Cenâb-ı Allah'tır. Ve mü'minler ancak Allah Teâlâ'ya tevekkül etmelidirler.
Âl-iİmrân / 122 - (Ömer Öngüt)
O zaman içinizden iki tâife bozulmaya yüz tutmuştu. Oysa Allah onların yardımcısı idi. Müminler yalnız Allah'a güvensinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Şaban Piriş)
İçinizden iki grup, Allah yardımcıları olmasına rağmen, az kalsın yılgınlık gösteriyorlardı. Müminler, Allah’a bağlansınlar!
Âl-iİmrân / 122 - (Sadık Türkmen)
Hani sizden iki takım, (paniğe kapılarak) çözülmeye yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.
Âl-iİmrân / 122 - (Seyyid Kutub)
Hani sizden iki grupta yılgınlık ve çözülme emareleri belirmişti. Oysa onların dostu Allah'tı. Müminler, sırf Allah'a dayanmalıdırlar.
Âl-iİmrân / 122 - (Suat Yıldırım)
Ve hani sizden iki bölük, Allah da kendilerinin yardımcıları olduğu halde, korkarak geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Halbuki müminlere düşen, yalnız Allah’a dayanıp güvenmeleridir.
Âl-iİmrân / 122 - (Tefhim-ul Kuran)
O zaman sizden iki grup, neredeyse, 'çözülüp geri çekilmek' istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler.
Âl-iİmrân / 122 - (Ümit Şimşek)
O vakit içinizden iki birlik yılmış, geri çekilmeye niyetlenmişti. Oysa Allah onların dostu ve yardımcısıydı. Mü'minler de ancak Allah'a tevekkül etmeliydiler.
Âl-iİmrân / 122 - (İskender Ali Mihr)
Sizden iki grup, korkaklık göstererek bozgunluğa meyletmişti. Allah, o ikisinin de (iki grubun da) dostudur ve artık mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.
وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ بِبَدْرٍ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ فَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Okunuşu: Ve lekad nasarakumullâhu bi bedrin ve entum ezilleh(ezilletun), fettekûllâhe leallekum teşkurûn(teşkurûne).
Âl-iİmrân / 123 - (Diyanet İşleri)
Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Abdullah Parlıyan)
Zira siz son derece zayıf ve güçsüz iken, Allah size Bedir'de yardım etmişti. O halde yolunuzu Allah ve kitabıyla bulun ki, şükredenlerden olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Adem Uğur)
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Ahmed Hulusi)
(Gerçekten) siz zayıf ve çaresiz bir hâldeyken, Allâh size Bedir'de zafer verdi. O hâlde Allâh'tan korunun ki böylece değerlendirenlerden olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Ahmet Tekin)
Andolsun, sizler güçsüzken, Allah size Bedir’de yardım etti. Öyleyse Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun ki, şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Ahmet Varol)
Şüphesiz Bedir'de siz güçsüz durumda iken Allah sizi zafere ulaştırdı. Allah'a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Ali Bulaç)
Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir'de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah'tan sakının, O'na şükredebilesiniz.
Âl-iİmrân / 123 - (Ali Fikri Yavuz)
Bedir savaşında düşmana nisbetle daha az ve zayıf olduğunuz halde, Allah size kesin zaferi verdi. Allah’dan korkun (ve münafıkların kaçışından kederlenmeyin) tâ ki şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Ali Ünal)
Nasıl ki O, (hem sayı hem de kuvvet yönünden) çok az ve çok zayıf olduğunuz bir zamanda size Bedir’de yardım etmiş ve sizi muzaffer kılmıştı. Öyleyse, Allah’a karşı gelmekten sakınarak takva dairesinde hareket edin ki, böylece şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Celal Yıldırım)
And olsun ki siz Bedir gününde (sayı ve silah bakımından) daha aşağı bir durumda iken, Allah size yardım etmişti. O halde Allah'tan saygı ile korkun (itaatsizlikten sakının) ki şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Cemal Külünkoğlu)
Andolsun ki Bedir'de de siz, (asker ve silah bakımından), daha zayıf bir durumda iken Allah size yardım etmiş (kesin bir zafer vermiş)ti. O halde Allah'ın emirlerine uygun yaşayın ki şükredenlerden olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Diyanet Vakfi)
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Edip Yüksel)
Nitekim siz zayıf durumda iken, Bedir'de, ALLAH size yardım edip zafere ulaştırdı. Teşekkürünüzü belirtmek için ALLAH'ı dinlemelisiniz
Âl-iİmrân / 123 - (Hasan Basri Çantay)
Andolsun ki siz (adedce, silâhça, binekçe düşmandan daha) zâîf ve dûn iken Allah size «Bedir» de kafi bir zafer verdi. Allahdan sakının, tâki şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Hayrat Neşriyat)
Buna rağmen, siz (daha) zayıf olduğunuz hâlde, Allah Bedir’de size (zafer vererek)şübhesiz yardım etmişti. Öyle ise Allah’dan sakının, tâ ki şükredesiniz.
Âl-iİmrân / 123 - (İbni Kesir)
Andolsun ki siz, düşkün bir durumda iken Bedir'de Allah size kat'i bir zafer vermişti. Allah'tan korkun ki şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Muhammed Esed)
Zira, siz son derece zayıfken Allah, Bedir'de size yardım etmişti. O halde Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyun ki şükredenlerden olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Mustafa İslamoğlu)
Nitekim siz oldukça zayıf bir haldeyken, Allah size Bedir'de de yardım etmişti. O halde, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki, şükredenlerden olasınız!
Âl-iİmrân / 123 - (Ömer Öngüt)
Andolsun ki siz güçsüz olduğunuz bir durumda iken Bedir'de Allah size yardım etmişti. O halde Allah'tan korkun ki, şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Sadık Türkmen)
Andolsun, siz son derece güçsüz iken, Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki, şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (Suat Yıldırım)
Gerçekten, sizler birkaç biçare iken, Bedir’de Allah size yardım etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız!
Âl-iİmrân / 123 - (Süleyman Ateş)
(Allâh mü'minlere yardım eder). Nitekim Allâh, zayıf durumda bulunduğunuz Bedir'de de size yardım etmişti. O halde Allah'tan korkun ki, şükredesiniz.
Âl-iİmrân / 123 - (Ümit Şimşek)
Nitekim Bedir'de siz zayıf durumda olduğunuz halde Allah size yardım etmişti. Öyleyse Allah'a karşı gelmekten sakının ki, şükretmiş olasınız.
Âl-iİmrân / 123 - (İskender Ali Mihr)
Ve andolsun ki, Bedir (savaşında), siz (sayıca ve silahça) daha zayıf bir halde iken, Allah size yardım etti. Artık Allah’a karşı takva sahibi olun. Ve umulur ki böylece siz şükredersiniz!
إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَن يَكْفِيكُمْ أَن يُمِدَّكُمْ رَبُّكُم بِثَلاَثَةِ آلاَفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُنزَلِينَ
Okunuşu: İz tekûlu lil mu’minîne e len yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi selâseti âlâfin minel melâiketi munzelîn(munzelîne).
Âl-iİmrân / 124 - (Adem Uğur)
O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir?
Âl-iİmrân / 124 - (Ahmed Hulusi)
Hani iman edenlere: "İnzâl olunmuş üç bin melâike ile Rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi?" diyordun. (Bazı Esmâ ül Hüsnâ kuvvelerinin, iman edenlerde açığa çıkmasıyla oluşan yürekliliğin, mücadele azmi vermesi. )
Âl-iİmrân / 124 - (Bekir Sadak)
(124-12) 5 Inananlara: «Rabbinizin size gonderilmis uc bin melekle yardim etmesi size yetmeyecek mi?» diyordun. Evet, eger sabrederseniz, sakinirsaniz ve onlar de hemen uzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nisanli bes bin melekle imdat edecektir.
Âl-iİmrân / 124 - (Diyanet İşleri (eski))
(124-125) İnananlara: 'Rabbinizin size gönderilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?' diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar de hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle imdat edecektir.
Âl-iİmrân / 124 - (Muhammed Esed)
(Ve hatırla, o zamanı ki) müminlere (şöyle) demiştin: "Rabbinizin (yukarıdan) gönderilmiş üçbin melek ile size yardım edeceği(ni bilmeniz) sizin için yeterli değil mi?
بَلَى إِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ وَيَأْتُوكُم مِّن فَوْرِهِمْ هَذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُم بِخَمْسَةِ آلافٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُسَوِّمِينَ
Okunuşu: Belâ in tasbirû ve tettekû ve ye’tûkum min fevrihim hâzâ yumdidkum rabbukum bi hamseti âlâfin minel melâiketi musevvimîn(musevvimîne).
Âl-iİmrân / 125 - (Diyanet İşleri)
Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Abdullah Parlıyan)
Evet, ama her türlü sıkıntı ve zorluklara göğüs gerer, yolunuzu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışırsanız, düşman aniden size saldırsa bile, Rabbiniz size akın akın gelen beşbin melekle yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Adem Uğur)
Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Ahmed Hulusi)
Evet. . . Eğer dayanır ve korunursanız, düşman aniden saldırsa dahi, Rabbiniz, varlığınızdaki Esmâ'dan kaynaklanan beş bin melâike kuvvesiyle size yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Ahmet Tekin)
Evet, siz sabrederek mücadeleye devam eder, kararlılık gösterir, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışır, günahlardan arınıp, azaptan korunursanız, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olursanız, onlar şu anda ansızın üzerinize gelseler bile, Rabbiniz, her türlü savaş taktiğini ve savaş oyunlarını kullanabilen, süvari birlikleri halinde, peş peşe inen beş bin melekle size yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Ahmet Varol)
Evet, eğer sabreder ve sakınırsanız ve onlar da ansızın üzerinize gelirlerse Allah size böyle beş bin nişanlı melekle yardım gönderir.
Âl-iİmrân / 125 - (Ali Bulaç)
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse Rabbiniz size meleklerden nişanlı beşbin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
Âl-iİmrân / 125 - (Ali Fikri Yavuz)
Evet, eğer siz sabrederseniz ve Peygambere itaatsizlikten sakınırsanız, onlar da hemen üzerinize gelecek olurlarsa, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle (düşmana karşı) yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Ali Ünal)
Evet, (niye yetmesin!) Hattâ, eğer sabreder, (cephede direnir) ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde kalarak O’nun koruması altına girerseniz, düşmanlarınız hemen şu dakikada üzerinize geliverecek olsalar, Rabbiniz beş bin formalı, nişanlı melekle size imdat edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Bayraktar Bayraklı)
Hayır! Ama eğer sıkıntıya göğüs gerer ve Allah'tan sakınırsanız, düşman aniden size saldırdığında, Rabbiniz akın akın gelen beş bin melekle size yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Bekir Sadak)
(124-12) 5 Inananlara: «Rabbinizin size gonderilmis uc bin melekle yardim etmesi size yetmeyecek mi?» diyordun. Evet, eger sabrederseniz, sakinirsaniz ve onlar de hemen uzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nisanli bes bin melekle imdat edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Celal Yıldırım)
Evet, eğer sabreder ve (itaatsizlikten) sakınırsanız, düşmanınız da hemen size karşı gelirse, Rabblniz beş bin nişanlı (üniformalı) melekle size yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Cemal Külünkoğlu)
Evet, güçlüklere karşı direnir ve erdemli davranırsanız, düşman aniden size saldırdığında, Rabbiniz akın akın gelen (teçhizatlı ve özel işaretli) beşin melekle size yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Diyanet İşleri (eski))
(124-125) İnananlara: 'Rabbinizin size gönderilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?' diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar de hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle imdat edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Diyanet Vakfi)
Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Edip Yüksel)
Evet, güçlüklere karşı direnir ve erdemli davranırsanız size şu anda ani bir baskın yapsalar, Rabbiniz sizi eğitilmiş beş bin melek ile destekler
Âl-iİmrân / 125 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Evet siz sabr-ü sebat eder ve itaatsizlikten sakınırsanız onlarda şu dakikada üzerinize geliverirlerse Rabbınız size beş bin Melâike ile imdad edecek nişanlı nişanlı
Âl-iİmrân / 125 - (Gültekin Onan)
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
Âl-iİmrân / 125 - (Hasan Basri Çantay)
Evet, siz sabr (-u sebat) eder, (itaatsizlikden) sakınırsanız, bu (nlar, ya'ni düşmanlar) da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle imdâd edecekdir.
Âl-iİmrân / 125 - (Hayrat Neşriyat)
Evet, eğer sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, (onlar) şu anlarında bile size gelseler, Rabbiniz size (öncekinin daha da fazlasıyla) alâmetli beş bin melekle yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Kadri Çelik)
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve (bu durumda) onlar hemen üzerinize gelirlerse, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Muhammed Esed)
Hayır! Ama eğer sıkıntıya göğüs gerer ve O'na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız, düşman aniden size saldırdığında, Rabbiniz akın akın gelen beşbin melekle size yardım edecektir!"
Âl-iİmrân / 125 - (Mustafa İslamoğlu)
Kesinlikle evet! Ama siz zorluklara direnir ve sorumluluk bilincini kuşanırsanız, düşman ansızın size saldırdığında Rabbiniz size anlı-şanlı beş bin melekle yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Ömer Öngüt)
Evet! Eğer siz sabreder ve Allah'tan korkarsanız, onlar da hemen üzerinize gelirlerse, Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Şaban Piriş)
Evet, eğer sabreder, korunursanız ve onlar da size aniden saldırırlarsa, o zaman Rabbiniz size beş bin işaretli melekle yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Sadık Türkmen)
Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile, Rabbiniz nişancı beş bin melek ile size yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Seyyid Kutub)
Evet, eğer siz sabreder ve Allah'tan korkarsanız, bu arada onlar şimdi, şu taraftan üzerinize saldırırlarsa Allah size beşbin nişanlı melekle yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (Suat Yıldırım)
Evet, eğer sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız, -düşmanlarınız da hemen üzerinize geliverirlerse- Rabbiniz, formalı formalı tam beş bin melek göndererek size yardım edecektir.
Âl-iİmrân / 125 - (Tefhim-ul Kuran)
Evet, eğer sabrederseniz, korkup sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
Âl-iİmrân / 125 - (Ümit Şimşek)
Evet! Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, düşmanlarınız size âniden saldıracak olsa bile, Rabbiniz size beş bin nişanlı melekle yardım gönderir.
Âl-iİmrân / 125 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İş, sanıldığı gibi değildir. Onlar, hemen şu anda üstünüze gelseler bile, eğer siz sabreder ve korunursanız, Rabbiniz sizi, üzerlerine nişan vurulmuş beş bin melekle destekler.
Âl-iİmrân / 125 - (İskender Ali Mihr)
Bilâkis, eğer siz sabrederseniz ve takva sahibi olursanız ve onlar size aniden gelirlerse (saldırırlarsa), Rabbiniz bu nişaneli meleklerden beş bini ile size yardım eder.
Âl-iİmrân / 125 - (İlyas Yorulmaz)
Evet, eğer sabreder (savaşın gereğini yerine getirirseniz) ve (Allah dan) sakınırsanız, onların (düşmanın) aniden saldırması durumunda savaş teçhizatı kuşanmış beş bin melekle gücünüzü artırarak size yardım gönderir.
وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُم بِهِ وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Okunuşu: Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ lekum ve li tatmeinne kulûbukum bih(bihî), ve men nasru illâ min indillâhil azîzil hakîm(hakîmi).
Âl-iİmrân / 126 - (Diyanet İşleri)
Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır.
Âl-iİmrân / 126 - (Abdullah Parlıyan)
Allah sadece size bir müjde olsun ve böylece kalpleriniz rahatlasın diye, elçisi vasıtasıyla size bildirdi. Çünkü her zaman üstün gelen ve herşeyi yerli yerince yapan, Allah'tan başka kimseden yardım gelmez.
Âl-iİmrân / 126 - (Adem Uğur)
Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Ahmed Hulusi)
Allâh bunu size bir müjde olsun ve kalplerinizdeki (hakikatinizdeki) kuvveye mutmain olmanız için yaptı. Yardım ancak ve yalnız Aziyz ve Hakiym olan Allâh indîndendir.
Âl-iİmrân / 126 - (Ahmet Tekin)
Allah meleklerle yardım va’dini, kesinlikle size bir zafer müjdesi olsun, kalpleriniz bununla huzura kavuşsun, akıllarınız yatsın diye yaptı. Zafer yalnız kudretli, hikmet sahibi ve hükümran olan Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Ahmet Varol)
Allah bunu size sadece bir müjde olsun ve gönülleriniz bununla rahata kavuşsun diye yapmıştır. Yardım ancak yüce ve hakim olan Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Ali Bulaç)
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Ali Fikri Yavuz)
Bu yardımı Allah size, sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Azîz ve Hakîm olan Allah’dandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Ali Ünal)
Allah, (o zaman yaptığı bu yardımı) ancak sizin için bir muştu olsun ve onunla kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. (Yoksa Allah dilemedikçe, yardımını size yar etmedikçe, meleklerin de kendiliklerinden yapabilecekleri bir şey yoktur.) Yardım ve zafer, ancak Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler) bulunan Allah’ın katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Bayraktar Bayraklı)
Allah bunu, size sadece bir müjde olsun ve böylece kalpleriniz onunla rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Bekir Sadak)
(126-12) 7 Allah bunu, ancak size mujde olsun ve boylece kalbleriniz yatissin diye yapmistir. Inkar edenlerin bir kismini kesmek veya umidsiz olarak geri donecek sekilde bozguna ugratmak icin gereken yardim, ancak guclu ve Hakim olan Allah katindan olur.
Âl-iİmrân / 126 - (Celal Yıldırım)
Allah bunu sırf müjde olsun ve kalbiniz iyice yatışsın diye yapmıştır, imdad ve yardım ancak o yegâne galib ve hikmet sahibi Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah bu (yardım)ı sırf müjde olsun ve kalbiniz iyice yatışsın diye yapmıştır. Yardım ve zafer, ancak mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi olan Allah tarafından gelir.
Âl-iİmrân / 126 - (Diyanet İşleri (eski))
(126-127) Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böylece kalbleriniz yatışsın diye yapmıştır. İnkar edenlerin bir kısmını kesmek veya ümidsiz olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için gereken yardım, ancak Güçlü ve Hakim olan Allah katından olur.
Âl-iİmrân / 126 - (Diyanet Vakfi)
Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Gültekin Onan)
Tanrı bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Tanrı'nın katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Hasan Basri Çantay)
Allah bu (imdadı) size, başka değil, sırf (zaferin) bir müjde (si) olsun, kalbleriniz onunla yatışsın diye yapdı. (Yoksa) nusret (ve zafer) ancak yegâne gaalib ve yegâne hükm ve hikmet saahibi olan Allah cânibindendir.
Âl-iİmrân / 126 - (Hayrat Neşriyat)
Çünki Allah, bu (yardımı)nı size sâdece bir müjde olsun ve kalbleriniz onunla mutmain olsun diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Azîz (kudreti dâimâ galib gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (İbni Kesir)
Bu yardımı Allah; size, sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yoksa zafer, ancak Aziz ve Hakim olan Allah'tandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Kadri Çelik)
Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böylece kalpleriniz itminana ersin diye yapmıştır. Yardım, ancak güçlü ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Muhammed Esed)
Allah, sadece size bir müjde olsun ve böylece kalpleriniz rahatlasın diye bunu(n Elçisi tarafından bildirilmesini) emretti -çünkü, her şeye kadir, gerçek hikmet sahibi olan Allah'tan başka kimseden yardım gelmez-
Âl-iİmrân / 126 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah bunu, sadece size bir müjde olsun ve gönlünüz onunla ferahlasın diye (vaad) etti; zira (zafer garantili) yardım, yalnızca her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah katından gelir
Âl-iİmrân / 126 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve Allah Teâlâ bunu ancak size bir müjde olmak ve bununla kalpleriniz mutmain bulunmak için kılmıştır. Yoksa nusret, ancak azîz, hakîm olan Allah Teâlâ cânibindendir.
Âl-iİmrân / 126 - (Ömer Öngüt)
Allah bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede iyice yatışsın diye yaptı. Yardım ancak, güçlü ve hikmet sahibi Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Şaban Piriş)
(126-127.) Allah, bu yardımı size sadece müjde olması ve kalplerinizin bununla yatışması, kafir olanların da bir kısmını yok edip veya perişan ederek ümitsizce geri dönmeleri için yapmıştı. Zafer, ancak Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Sadık Türkmen)
Allah bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi; hüküm ve hikmet sahibi Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Seyyid Kutub)
Allah size bu yardımı sırf size müjde olsun ve bu sayede kalpleriniz rahatlasın diye yaptı. Yoksa zafer, sadece üstün iradeli ve hikmet sahibi olan Allah'tan kaynaklanır.
Âl-iİmrân / 126 - (Suat Yıldırım)
Allah bu imdadı sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla müsterih olsun diye yaptı. Nusret ve zafer, ancak (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi), azîz ve hakîm olan Allah tarafından gelir.
Âl-iİmrân / 126 - (Süleyman Ateş)
Allâh bu(yardım va'di)ni sırf size müjde olsun ve kalbleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Yardım, yalnız, dâimâ gâlib, hüküm ve hikmet sâhibi Allâh katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer (nusret) ' ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Ümit Şimşek)
Bunu da Allah size bir müjde olsun ve kalpleriniz onunla müsterih olsun diye yapmıştır. Çünkü nusret ve zafer, herşeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibi olan Allah'ın katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah bunu size bir müjde olması ve onunla kalplerinizi yatıştırması dışında hiçbir şey yapmamıştır. Yardım, Azîz ve Hakîm olan Allah katından başka hiçbir yerden gelmez.
Âl-iİmrân / 126 - (İskender Ali Mihr)
Ve Allah, onu (bu yardım vaadini), size müjde olması ve kalplerinizin onunla tatmin olmasından başka bir şey için yapmadı. Yardım ancak, Azîz ve Hakîm olan Allah’ın katındandır.
Âl-iİmrân / 126 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın meleklerle yardım etmesi, yalnızca sizi müjdelemesi ve kalplerinizin müjde ile yatışması içindir. Yardım, ancak ve ancak yegane güç ve hüküm sahibi Allah’ın yanındadır.
لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنقَلِبُواْ خَآئِبِينَ
Okunuşu: Li yaktaa tarafen minellezîne keferû ev yekbitehum fe yenkalibû hâibîn(hâibîne).
Âl-iİmrân / 127 - (Abdullah Parlıyan)
Bir de Allah bu yardımı; gerçekleri örtbas edenlerin bir kısmının kafalarını sizin vasıtanızla kessin ve öylesine alçaltsın ki, ümitsizliğe kapılıp geri çekilsinler diye yaptı.
Âl-iİmrân / 127 - (Adem Uğur)
Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler diye, size yardım eder.
Âl-iİmrân / 127 - (Ahmed Hulusi)
(Allâh bunu) hakikati inkâr edenlerden bir kısmını kesip (mahvetmek), diğer bir kısmını da rezil bir şekilde geri dönmeleri için (yaptı).
Âl-iİmrân / 127 - (Ahmet Tekin)
Allah bu yardımı, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin liderlerinin, askerî erkanının kökünü kazısın veya onları perişan etsin de, ümitsiz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.
Âl-iİmrân / 127 - (Ahmet Varol)
İnkar edenlerden bir tarafı kesmek yahut bozguna uğratıp eli boş bir halde geri dönmelerini sağlamak için (Allah yardım ulaştırır). [17]
Âl-iİmrân / 127 - (Ali Bulaç)
(Ki bununla) İnkâr edenlerin önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helak etsin) ya da 'umutları suya düşmüşler olarak onları' tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler.'
Âl-iİmrân / 127 - (Ali Ünal)
Allah, (o yardımı ayrıca kimisinin katledilmesi, kimisinin esir alınmasıyla) küfredenlerin bir tarafını koparmak (sayılarını azaltıp, güçlerini kırmak) için, diğerleri de ümitsiz ve perişan bir halde dönüp gitsinler diye yaptı.
Âl-iİmrân / 127 - (Bekir Sadak)
(126-12) 7 Allah bunu, ancak size mujde olsun ve boylece kalbleriniz yatissin diye yapmistir. Inkar edenlerin bir kismini kesmek veya umidsiz olarak geri donecek sekilde bozguna ugratmak icin gereken yardim, ancak guclu ve Hakim olan Allah katindan olur.
Âl-iİmrân / 127 - (Celal Yıldırım)
(Allah) kâfirlerden bir kısmını koparıp ayırsın veya başaşağı etsin diye (yardımda bulunmuş) ve bu sebeple onlar hüsrana uğrayarak yüzüstü gelmişlerdir.
Âl-iİmrân / 127 - (Diyanet İşleri (eski))
(126-127) Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böylece kalbleriniz yatışsın diye yapmıştır. İnkar edenlerin bir kısmını kesmek veya ümidsiz olarak geri dönecek şekilde bozguna uğratmak için gereken yardım, ancak Güçlü ve Hakim olan Allah katından olur.
Âl-iİmrân / 127 - (Diyanet Vakfi)
(127-128) Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler -ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur- yahut (müslüman olsunlar da) tevbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye (Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar zalimdirler.
Âl-iİmrân / 127 - (Gültekin Onan)
(Ki bununla) Küfredenlerin önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helak etsin) ya da 'umutları suya düşmüşler olarak' onları tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler. (kalebenin nerede olduğu bulunacak)
Âl-iİmrân / 127 - (Hasan Basri Çantay)
(Bir de Allah bu imdadı) küfredenlerden ileri gelenleri (n kafasını) kessin, yahud onları tepesi aşağı getirsin de (geri kalanlarda) emellerine kavuşamayan (bedbaht) lar olarak dönüb gitsinler diye (yapdı)
Âl-iİmrân / 127 - (Muhammed Esed)
(ve) O, hakikati inkara şartlanmış olanlardan bazısını (sizin vasıtanızla) mahvetsin, diğerlerini de öylesine alçaltsın ki ümitsizliğe kapılıp geri çekilsinler diye (bunu emretti).
Âl-iİmrân / 127 - (Ömer Öngüt)
Allah kâfirlerden bir kısmını koparıp ayırsın veya onları perişan etsin de, bu sebeple onlar hüsrana uğrayarak geri dönüp gitmiş olsunlar.
Âl-iİmrân / 127 - (Şaban Piriş)
(126-127.) Allah, bu yardımı size sadece müjde olması ve kalplerinizin bununla yatışması, kafir olanların da bir kısmını yok edip veya perişan ederek ümitsizce geri dönmeleri için yapmıştı. Zafer, ancak Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.
Âl-iİmrân / 127 - (Seyyid Kutub)
Allah kafirlerin bir bölümünü kırıma uğratmak ya da bozguna düşürüp umutsuz biçimde geri dönmelerini sağlamak için size zafer kazandırdı.
Âl-iİmrân / 127 - (Suat Yıldırım)
Evet, Allah Teâlâ kâfirlerden ileri gelenleri imha etmek veya onları başaşağı ederek ümitsiz bir hale düşürmek için size bu imdadı gönderdi.
Âl-iİmrân / 127 - (Tefhim-ul Kuran)
(Ki bununla) Küfre sapanların ileri gelenlerini kessin (onları helak etsin) ya da 'umutları suya düşmüşler olarak onları tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler.'
Âl-iİmrân / 127 - (Ümit Şimşek)
Bir de, inkâr edenlerden bir kısmını imha etmek, yahut onları baş aşağı çevirip umduklarını boşa çıkarmak için Allah size yardım gönderdi.
Âl-iİmrân / 127 - (İlyas Yorulmaz)
Böylece Allah gerçeği inkâr edenlerin güçlerini kırmak ve onları yok etmek için (sizi yardımıyla destekliyor ki), elleri boş olarak savaş sahasından gerisin geriye dönsünler.
لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذَّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ
Okunuşu: Leyse leke minel emri şey’un ev yetûbe aleyhim ev yuazzibehum fe innehum zâlimûn(zâlimûne).
Âl-iİmrân / 128 - (Diyanet İşleri)
Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder.
Âl-iİmrân / 128 - (Abdullah Parlıyan)
Kullarımın işinden hiçbir şey sana ait değildir ey peygamber! Allah ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları varlık sebebine aykırı davrandıkları için azab eder.
Âl-iİmrân / 128 - (Adem Uğur)
Ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur yahut (müslüman olsunlar da) tevbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye (Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar zalimdirler.
Âl-iİmrân / 128 - (Ahmet Tekin)
Onlara yapılacak muameleden dolayı seni ilgilendiren bir konu yok. Allah ya onların tevbelerini, günah işlemekten vazgeçerek kendisine itaate yönelişlerini kabul eder, yahut onlara azap eder. Çünkü onlar zâlimdirler.
Âl-iİmrân / 128 - (Ahmet Varol)
Senin elinde bir şey yoktur. Allah dilerse onların tevbelerini kabul eder dilerse de zalim olmalarından dolayı kendilerine azab eder.
Âl-iİmrân / 128 - (Ali Bulaç)
(Allah'ın) Onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azablandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.
Âl-iİmrân / 128 - (Ali Fikri Yavuz)
Senin elinde (onları cezalandırmak veya affetmek hususunda) bir şey yok. Allahı, ya onların tevbesini kabul eder, yahut onları zâlim bulundukları için azâblandırır.
Âl-iİmrân / 128 - (Ali Ünal)
(Ey Rasûlüm, bütün bunları yapan Allah’tır;) gerçek tedbir ve idare ile işlerin sonuca ulaştırılmasında sana düşen bir şey yoktur; (bu sebeple, muvaffakiyetlerinizden kendinize övünme vesilesi olacak bir pay çıkarmayın. Ayrıca, sen vazifeli bir kulsun; kullarına karşı Allah’ın nasıl davranacağı) konusunda da sana düşen bir şey yoktur. Allah, ister onlara tevbe (ve iman) nasip edip günahlarını bağışlar, isterse (küfür, şirk ve kötülüklerde ısrar eden) zalimler olmaları hasebiyle onları azapla cezalandırır.
Âl-iİmrân / 128 - (Cemal Külünkoğlu)
(İnkârcıları cezalandırmak ya da affetmek) konusunda senin yapabileceğin bir şey yok. Allah ya onların tevbelerini kabul eder ya da haddi aşmaları yüzünden onları azaba çarptırır.
Âl-iİmrân / 128 - (Diyanet Vakfi)
(127-128) Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler -ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur- yahut (müslüman olsunlar da) tevbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye (Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar zalimdirler.
Âl-iİmrân / 128 - (Gültekin Onan)
(Tanrı'nın) Onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azablandırması buyruğundan sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.
Âl-iİmrân / 128 - (Hasan Basri Çantay)
(Kullarımın) iş (in) den hiç bir şey sana âid değildir. (Allah) ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, kendileri zâlim (kimse) ler oldukları için, azâblandırır.
Âl-iİmrân / 128 - (Hayrat Neşriyat)
(Ey Resûlüm!) Bu işte (îman veya inkârlarında) sana düşen bir şey yoktur; ya(îmâna gelirler de Allah) onların tevbelerini kabûl eder veya (küfürde ısrarlarından dolayı)onlara azâb eder; çünki doğrusu onlar zâlimlerdir.
Âl-iİmrân / 128 - (Kadri Çelik)
Allah'ın, onların tevbelerini kabul etmesi veya azap vermesi hususunda senin yapabileceğin bir şey yoktur; şüphesiz onlar zalimlerdir.
Âl-iİmrân / 128 - (Muhammed Esed)
Allah'ın onların tevbelerini kabul etmesine yahut onları cezalandırmasına karar vermek senin işin değildir (ey Peygamber,) çünkü onlar zalimlerin ta kendileridir,
Âl-iİmrân / 128 - (Mustafa İslamoğlu)
İlahi emrin gerçekleşmesine dair senin elinde hiçbir yetki yoktur; dolayısıyla onların tevbelerini kabule ya da onları cezalandırmaya karar vermek de (sana düşmez); çünkü onlar zalimlerin ta kendileridir.
Âl-iİmrân / 128 - (Ömer Öngüt)
Bu işten dolayı senin yapacağın hiçbir şey yoktur. Allah ya onların tevbelerini kabul eder, ya da onlara azap eder. Çünkü onlar zâlimdirler.
Âl-iİmrân / 128 - (Şaban Piriş)
Senin bu hususta yapacak bir şeyin yoktur. Allah, ya onların tevbesini kabul eder veya onları cezalandırır. Çünkü onlar zalimlerdir.
Âl-iİmrân / 128 - (Sadık Türkmen)
Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah ya tövbelerini kabul edip onları affeder ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder.
Âl-iİmrân / 128 - (Seyyid Kutub)
Bu konuda senin yapabileceğin birşey yok. Allah ya onların tevbelerini kabul eder ya da zalimlikleri yüzünden onları azaba çarptırır.
Âl-iİmrân / 128 - (Suat Yıldırım)
Bu hususta sana ait bir iş yoktur: Allah ister onlara tövbe nasib edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.
Âl-iİmrân / 128 - (Tefhim-ul Kuran)
(Allah'ın) Onların tevbelerini kabul etmesi veya zalimler olduklarından dolayı azablandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.
وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Okunuşu: Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Âl-iİmrân / 129 - (Diyanet İşleri)
Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Abdullah Parlıyan)
Oysa göklerde ve yerde bulunan herşey Allah'a aittir. O affedilmek isteyeni affeder, azaplandırılmak için gayret edeni de cezalandırır. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Adem Uğur)
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ahmed Hulusi)
Semâlarda ve arzda ne varsa hepsi Allâh'ındır (O'nun Esmâ'sının varlığıyla var ve kaîmdirler). Dilediğine mağfiret eder, dilediğine (yaptıklarının karşılığı olarak) azap verir. Allâh Ğafûr'dur, Rahıym'dir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ahmet Tekin)
Göklerdeki varlıklar ve imkânlar, yerdeki varlıklar ve imkânlar Allah’ındır ve Allah’ın tasarrufundadır. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri koruma kalkanına alır, bağışlar, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere ceza da verir. Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ahmet Varol)
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ali Bulaç)
Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ındır. Kimi dilerse bağışlar, kimi dilerse azablandırır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ali Fikri Yavuz)
Göklerde ve yerde olan şeylerin hepsi Allah’ındır. Kullarından dilediğini bağışlar ve dilediğine azâp eder. Allah Tealâ çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ali Ünal)
Çünkü göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ama Allah, (her şeyden önce, kullarını) çok fazla bağışlayandır, (bilhassa tevbe ve iman ile Kendisine yönelenlere karşı hususî) rahmeti pek çok olandır.
Âl-iİmrân / 129 - (Bekir Sadak)
Goklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'indir. Diledigini bagislar, diledigine azab eder. Allah bagisliyandir, merhamet edendir. *
Âl-iİmrân / 129 - (Celal Yıldırım)
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğini azaba uğratır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Cemal Külünkoğlu)
Göklerde ve yerde olan her şey Allah'a aittir. O, dilediğini (iyi niyetinden dolayı) affeder, dilediğini de (kötü niyet ve eyleminden dolayı) cezalandırır. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Edip Yüksel)
Göklerde ve yerde bulunan her şey ALLAH'ındır. Affedilmeyi hakkedeni affeder, cezayı hakkedeni cezalandırır. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir
Âl-iİmrân / 129 - (Gültekin Onan)
Göklerde ve yerde olanların tümü Tanrı'nındır. Kimi dilerse bağışlar, kimi dilerse azablandırır. Tanrı bağışlayandır, esirgeyendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Hayrat Neşriyat)
Hem göklerde bulunan ve yerde olan ne varsa Allah’ındır. Dilediğine (kendi lûtfundan) mağfiret eder, dilediğine de (hak ettiği üzere) azâb eder. Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.
Âl-iİmrân / 129 - (İbni Kesir)
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Ve Allah, Gafur'dur, Rahim'dir.
Âl-iİmrân / 129 - (Kadri Çelik)
Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Muhammed Esed)
Oysa göklerdeki ve yeryüzündeki her şey Allah'a aittir: O, dilediğini affeder, dilediğini cezalandırır; ve Allah, çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.
Âl-iİmrân / 129 - (Mustafa İslamoğlu)
Oysa, göklerdeki ve yeryüzündeki her şey Allah'a aittir; dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır; fakat Allah'ın affı da, rahmeti de tarifsizdir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ömer Öngüt)
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
Âl-iİmrân / 129 - (Şaban Piriş)
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır! Dilediğini bağışlar, dilediğini de cezalandırır. Allah, çok bağışlayan ve merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Sadık Türkmen)
Göklerdeki herşey ve yerdeki herşey Allah’ındır. O, (bağışlanma) dileyeni bağışlar, azabı dileyene (azabı hak eden suçlu kimseye) de azap eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Seyyid Kutub)
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. O dilediğini affeder, dilediğini de azaba çarptırır. Hiç kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir.
Âl-iİmrân / 129 - (Suat Yıldırım)
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O dilediğini affeder, dilediğini cezalandırır. Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).
Âl-iİmrân / 129 - (Süleyman Ateş)
Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh'ındır. (O), dilediğini bağışlar, dilediğine azâbeder, Allâh, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Âl-iİmrân / 129 - (Ümit Şimşek)
Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ الرِّبَا أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Okunuşu: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ te’kulur ribâ ad’âfen mudâafeh(mudâafeten), vettekûllâhe leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Âl-iİmrân / 130 - (Ahmed Hulusi)
Ey iman edenler, kat kat arttırılmış riba (faiz) yemeyin (tefecilik yasaklanmıştır)! Allâh'tan (yaptıklarınızın getirisini kesinlikle yaşatacağı içindir ki) korunun; kurtuluşa eresiniz!
Âl-iİmrân / 130 - (Ahmet Tekin)
Ey iman nimetine kavuşanlar, eklenerek katlanan fâiz geliri, bileşik fâiz geliri yemeyin. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun ki, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eresiniz.
Âl-iİmrân / 130 - (Ali Ünal)
Ey iman edenler! (Hele bir de) öyle kat kat artırarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, (dünyada da Âhiret’te de) felâh bulasınız.
Âl-iİmrân / 130 - (Celal Yıldırım)
Ey imân edenler! Faiz'i kat kat artırarak yemeyin. Allah'a (karşı gelmekten ve O'nun buyruklarına karşı durmak)dan sakının ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza enşesiniz.
Âl-iİmrân / 130 - (Muhammed Esed)
Siz ey imana ermiş olanlar! Ribayı kat kat arttırarak boğazınıza geçirmeyin; ama Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki mutluluğa erebilesiniz;
وَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
Okunuşu: Vettekûn nârelletî uiddet lil kâfirîn(kâfirîne).
وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Okunuşu: Ve atîûllâhe ver resûle leallekum turhamûn(turhamûne).
Âl-iİmrân / 132 - (Ahmet Tekin)
Allah’a ve ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasûlune itaat edin, O’nun faizle ilgili tebliğine, teşriine, yasaklarına riayet edin, Kur’ân’ı ve sünneti uygulayın ki, Allah’ın merhametine mazhar olasınız.
Âl-iİmrân / 132 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah’a ve peygambere itaat edin ki, rahmete erdirilesiniz. (1) Bu âyet-i kerimede kat kat fâiz yemenin haram olduğu beyan buyurulmakla, kat kat olmıyan cüz’i bir fâizin yenebileceği mânası anlaşılmamalıdır. Zira, bu âyet-i kerimeden sonra nâzil olan Bakara Sûresinin (275.) âyet-i kerimesiyle mutlak olarak, fâizin azı ve çoğu haram kılınmıştır.
Âl-iİmrân / 132 - (Ali Ünal)
Allah’a ve Rasûl’e itaat edin ki, rahmete, (dünyada helâl dairesinde güzel bir hayata, Âhiret’te de af ve Cennet’e) nail olasınız.