حم
Okunuşu: Hâ mîm.
Mü’min / 1 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-3) Hâ Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi, (her şeyi) hakkıyla bilen, günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden, azabı ağır ve lütfu sınırsız olan Allah tarafındandır. Ondan başka ilah yoktur, dönüş O'nadır.
Mü’min / 1 - (Suat Yıldırım)
(1-2) Hâ, Mîm. Bu kitabın vahyolunup bölüm bölüm indirilmesi, azîz ve alîm (üstün kudret sahibi, her şeyi en mükemmel tarzda bilen) Allah tarafındandır.
تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Okunuşu: Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil alîm(alîmi).
Mü’min / 2 - (Diyanet İşleri)
(2-3) Bu kitabın indirilmesi, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı ağır olan, lütuf sahibi Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.
Mü’min / 2 - (Ahmet Tekin)
Bu mükemmel, kutsal kitap Kur’ân, kudretli ve hükümrân olan, her şeyi bilen Allah tarafından bölüm bölüm indirilmiştir.
Mü’min / 2 - (Ali Ünal)
Bu, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Alîm (her şeyi hakkıyla bilen) Allah tarafından parça parça indirilmekte olan Kitap’tır.
Mü’min / 2 - (Bayraktar Bayraklı)
(2-3) Bu kitap, mutlak galip, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir. O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş ancak O'nadır.[502]
Mü’min / 2 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-3) Hâ Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi, (her şeyi) hakkıyla bilen, günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden, azabı ağır ve lütfu sınırsız olan Allah tarafındandır. Ondan başka ilah yoktur, dönüş O'nadır.
Mü’min / 2 - (Diyanet Vakfi)
(2-3) Bu Kitap mutlak galip, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah tarafından indirilmiştir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır.
Mü’min / 2 - (Hasan Basri Çantay)
(2-3) (Bu) kitabın indirilmesi; O mutlak gaalib, O (her şey'i) hakkıyle bilen, (mü'minlerin) günâhı (nı) yarlığayan, tevbesini kabul eden, (kâfirler ve muhaalifler için) azâbı çetin, (ariflere) fazl (-u kerem) saahibi olan Allahdandır. Ondan başka hiçbir Tanrı yokdur. Dönüş ancak Onadır.
Mü’min / 2 - (Hayrat Neşriyat)
(2-3) (Bu) Kitâb’ın (Kur’ân’ın) indirilişi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm(hakkıyla bilen), günahı bağışlayan, tevbeyi kabûl eden, azâbı pek şiddetli ve çok lütuf sâhibi olan Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.
Mü’min / 2 - (Suat Yıldırım)
(1-2) Hâ, Mîm. Bu kitabın vahyolunup bölüm bölüm indirilmesi, azîz ve alîm (üstün kudret sahibi, her şeyi en mükemmel tarzda bilen) Allah tarafındandır.
Mü’min / 2 - (Ümit Şimşek)
Bu kitabın peyderpey indirilişi, kudreti herşeye üstün olan ve ilmi herşeyi kuşatan Allah tarafındandır.
غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Okunuşu: Gâfiriz zenbi ve kâbilit tevbi şedîdil ikâbi zît tavl(tavli), lâ ilâhe illâ hûve, ileyhil masîr(masîru).
Mü’min / 3 - (Diyanet İşleri)
(2-3) Bu kitabın indirilmesi, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı ağır olan, lütuf sahibi Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.
Mü’min / 3 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Odur suçları örten ve tövbeleri kabûl eden ve azâbı şiddetli olan ve kullarına nîmetler ihsân eden; yoktur ondan başka tapacak ve dönüp varılacak yer, onun tapısıdır ancak.
Mü’min / 3 - (Adem Uğur)
O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah'tandır ki. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır.
Mü’min / 3 - (Ahmed Hulusi)
Ğâfir'iz Zenb (suçları bağışlayıcı), Kabilit Tevb (tövbeyi - hakikatine dönmeyi kabul edici), Şediyd ül 'Ikab (suçları acımasız şiddetle cezalandıran) ve Züt Tavl'dır (lütfu ihsanı bol olan). . . Tanrı yok, sadece "HÛ"! O'nadır dönüş.
Mü’min / 3 - (Ahmet Tekin)
Kur’ân, günahları bağışlayan, tevbeleri, günah işlemekten vazgeçip kendisine itaate yönelişleri kabul eden, suça, günaha, isyana, inkâra denk, âdil cezalandırma gücüne, sonsuz lütuf ve kereme sahip Allah tarafından indirilmiştir. Hak ilâh yalnızca O’dur. Sonuçta, yalnız O’nun huzuruna varıp hesap vereceksiniz.
Mü’min / 3 - (Ahmet Varol)
Günâhı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli olan ve lütuf sahibi (Allah tarafından). O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Ali Bulaç)
Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası pek şiddetli olan ve lütuf sahibi (Allah'tan). O'ndan başka ilah yoktur. Dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Ali Fikri Yavuz)
O günah bağışlayan, tevbe kabul eden, azabı şiddetli olan ihsan sahibi Allah’dandır ki, O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur; dönüş ancak O’nadır.
Mü’min / 3 - (Ali Ünal)
O, günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden, aynı zamanda cezalandırması çetin, bununla birlikte lütuf ve ihsanı pek geniş olandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Nihaî dönüş de O’nadır.
Mü’min / 3 - (Bayraktar Bayraklı)
(2-3) Bu kitap, mutlak galip, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir. O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş ancak O'nadır.[502]
Mü’min / 3 - (Bekir Sadak)
O, gunahi bagislayan, tevbeyi kabul eden, cezasi siddetli, lutfu bol olandir. O'ndan baska tanri yoktur, donus O'nadir.
Mü’min / 3 - (Celal Yıldırım)
Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütuf ve ihsanı geniş ve bol olandır. O'ndan başka Tanrı yoktur. Varış O'nadır.
Mü’min / 3 - (Cemal Külünkoğlu)
(1-3) Hâ Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi, (her şeyi) hakkıyla bilen, günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden, azabı ağır ve lütfu sınırsız olan Allah tarafındandır. Ondan başka ilah yoktur, dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Diyanet Vakfi)
(2-3) Bu Kitap mutlak galip, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah tarafından indirilmiştir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır.
Mü’min / 3 - (Edip Yüksel)
Günahları Bağışlayan, Tevbeyi Kabul Eden, Cezası Şiddetli, Sonsuz Güç Sahibi... O'ndan başka tanrı yoktur. Dönüş O'nadır
Mü’min / 3 - (Gültekin Onan)
Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden cezası pek şiddetli olan ve lütuf sahibi (Tanrı'dan). O'ndan başka tanrı yoktur. Dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Harun Yıldırım)
O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin,lütuf sahibi Allah'tandır ki. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır.
Mü’min / 3 - (Hasan Basri Çantay)
(2-3) (Bu) kitabın indirilmesi; O mutlak gaalib, O (her şey'i) hakkıyle bilen, (mü'minlerin) günâhı (nı) yarlığayan, tevbesini kabul eden, (kâfirler ve muhaalifler için) azâbı çetin, (ariflere) fazl (-u kerem) saahibi olan Allahdandır. Ondan başka hiçbir Tanrı yokdur. Dönüş ancak Onadır.
Mü’min / 3 - (Hayrat Neşriyat)
(2-3) (Bu) Kitâb’ın (Kur’ân’ın) indirilişi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm(hakkıyla bilen), günahı bağışlayan, tevbeyi kabûl eden, azâbı pek şiddetli ve çok lütuf sâhibi olan Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.
Mü’min / 3 - (İbni Kesir)
Günahları bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lutfu bol olandır. O'ndan başka ilah yoktur, dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Kadri Çelik)
(Bu kitab,) Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası pek şiddetli olan ve sürekli ihsan sahibi bulunan (Allah katından indirilmiştir). O'ndan başka ilah yoktur. Dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Muhammed Esed)
Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, lütfu sınırsız olan (Allah'tan). Ondan başka ilah yoktur, varış O'nadır.
Mü’min / 3 - (Mustafa İslamoğlu)
(O) günahları bağışlayan, kendine yönelenin yönelişini kabul eden, cezalandırması çetin, keremi de sınırsız olandır: O'ndan başka ilah yoktur ve tüm yolların sonu O'na çıkar.
Mü’min / 3 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Günahı örten ve tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan, geniş ihsan sahibi bulunan Allah cânibindendir. O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O'nadır.
Mü’min / 3 - (Ömer Öngüt)
O; günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütfu bol olandır. O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş yalnız O'nadır.
Mü’min / 3 - (Şaban Piriş)
Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı şiddetli ve bol lütuf sahibidir. Ondan başka ilah yoktur, dönüş O’nadır.
Mü’min / 3 - (Sadık Türkmen)
Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi! O’ndan başka İlâh yoktur. Dönüş O’nun huzurunadır!
Mü’min / 3 - (Seyyid Kutub)
O günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütfu bol olandır. O'ndan başka ilah yoktur. Dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Suat Yıldırım)
O, aynı zamanda günahları bağışlar, tövbeleri kabul buyurur, ama cezalandırması da çetin olup, lütuf ve ihsanı pek geniştir. Ondan başka tanrı yoktur. Dönüş yalnız O’na olacaktır.
Mü’min / 3 - (Süleyman Ateş)
Günâhı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azâbı çetin olan, lutuf sâhibi (Allâh tarafından). O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Tefhim-ul Kuran)
Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası pek şiddetli olan ve lütuf sahibi (Allah'tan). O'ndan başka ilah yoktur. Dönüş O'nadır.
Mü’min / 3 - (Ümit Şimşek)
O günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, cezası şiddetli ve lütfu bol olandır. Ondan başta tanrı yoktur. Dönüş ancak Onadır.
Mü’min / 3 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ğafir'dir, günahı affedendir. Tövbeyi kabul eden, azabı çetin, lütfu bol olandır O. İlah yoktur O'ndan gayrı. Yalnız O'nadır varış ve dönüş.
Mü’min / 3 - (İskender Ali Mihr)
(O ki) günahları mağfiret eden, tövbeleri kabul eden, cezası şiddetli olan, ihsan, fazl ve kerem sahibi olandır. O’ndan başka İlâh yoktur. Dönüş, O’nadır.
Mü’min / 3 - (İlyas Yorulmaz)
Hayatının uzunca bir döneminde, günahların en kötüsünü işlemiş olanın tövbesini kabul eden ve bağışlayan, yalnızca tek ilah O dur ve yalnızca dönüş O’na dır.
مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ
Okunuşu: Mâ yucâdilu fî âyâtillâhi illellezîne keferû fe lâ yagrurke tekallubuhum fîl bilâd(bilâdi).
Mü’min / 4 - (Diyanet İşleri)
Allah’ın âyetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaya girişmez. Onların şehirlerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'ın ayetleri hakkında, inkâra saplananlardan başkası sürtüşüp tartışmaz. Sakın! onların yeryüzünde, refah ve zevk içinde keyiflerince dolaşmaları seni yanıltmasın.
Mü’min / 4 - (Adem Uğur)
İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Ahmed Hulusi)
Allâh'ın işaretleri hakkında hakikat bilgisini inkâr edenlerden başkası mücadele edip tartışmaz! O hâlde onların beldelerde (keyifle) dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Ahmet Tekin)
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin dışında hiç kimse, Allah’ın âyetleriyle ilgili tartışmıyor. Onların çeşitli ülkelerde seyahat etmeleri, dış ticaretle uğraşmaları, servet, kudret, ticaret sahibi olarak refah içinde dolaşmaları seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Ahmet Varol)
Allah'ın ayetleri hakkında inkâr edenlerden başkası mücadele etmez. Artık onların şehirlerde dolaşmaları seni yanıltmasın.
Mü’min / 4 - (Ali Bulaç)
Allah'ın ayetleri konusunda inkar edenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah’ın âyetlerinde, ancak inkârcı kâfirler mücadele eder. (Ey Rasûlüm), şimdi onların (ticaret için) şehirler arası dönüb dolaşmaları seni aldatmasın (işlerinin sonu azabdır).
Mü’min / 4 - (Ali Ünal)
Allah’ın (Kur’ân’daki ve kâinattaki) âyetleri konusunda ancak küfürde ısrar edenler tartışma çıkarır. Fakat onların şehirlerde zahirî bir hakimiyet içinde çalımlı çalımlı dolaşmaları seni aldatmasın!
Mü’min / 4 - (Bekir Sadak)
Allah'in ayetleri uzerinde, inkar edenlerden baskasi tartismaya girismez. Inkarcilarin memlekette gezip dolasmasi seni aldatmasin.
Mü’min / 4 - (Celal Yıldırım)
Allah'ın âyetleri hakkında inkâra sapanlardan başkası sürtüşüp tartışmaz. Onların şehirlerde (refah ve zevk içinde) dönüp dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah'ın ayetleri hakkında inkârcılardan başkası tartışmaya girişmez. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşmaları seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Diyanet Vakfi)
İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Edip Yüksel)
İnkarcılardan başkası ALLAH'ın ayetleri ve mucizelerine karşı tartışmaz. Onların görünür başarıları seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Gültekin Onan)
Tanrı'nın ayetleri konusunda küfredenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması (tekallübühüm) seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Harun Yıldırım)
İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Hasan Basri Çantay)
Allahın âyetleri hakkında küfür (ve inkâr) edenlerden başkası mücadele etmez. Şimdilik (Habîbim) onların şehirler içinde dönüb dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Hayrat Neşriyat)
İnkâr edenlerden başkası Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele etmez; şimdi onların o memleketlerde gezip dolaşmaları, seni aldatmasın! (Muhakkak ki varacakları yer Cehennemdir!)
Mü’min / 4 - (İbni Kesir)
Küfredenlerden başkası Allah'ın ayetleri üzerinde tartışmaya girişmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Kadri Çelik)
Allah'ın ayetleri konusunda, küfre sapanlardan başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Muhammed Esed)
Yalnızca hakikati inkara şartlanmış olanlar Allah'ın mesajlarını sorgulamaya yeltenirler. Fakat onların yeryüzünde keyiflerince dolaşmaları seni yanıltmasın:
Mü’min / 4 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah'ın ayetleri konusunda, sadece inkarda direnenler ileri geri konuşurlar. Fakat onların gözde mekanlarında keyif çatmaları seni yanıltmasın:
Mü’min / 4 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah'ın âyetlerinde kâfir olanlardan başkası mücadelede bulunmaz. Onların şimdilik şehirlerde dolaşıp durmaları seni bir endişeye düşürmesin.
Mü’min / 4 - (Ömer Öngüt)
Kâfirlerden başkası Allah'ın âyetleri hakkında mücadele etmez. Onların şehirlerde gezip dolaşmaları seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Şaban Piriş)
Allah’ın ayetleri hakkında kafirlerden başkası tartışmaz. Onların şehirler arasında dolaşması sakın seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Sadık Türkmen)
Allah’in ayetleri hakkında, inkârcılardan başkası mücadele etmez/çekişip didişmez. Öyleyse onların şehirlerde gezip dolaşması seni yanıltmasın!
Mü’min / 4 - (Seyyid Kutub)
İnkar edenlerden başkası Allah'ın ayetleri hakkında mücadeleye girişmez. Ey Muhammed! İnkarcıların memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Suat Yıldırım)
Allah’ın âyetlerine karşı ancak kafirler mücadele ve husumet ederler. Fakat onların şimdilik dünyada, rahat rahat dolaşmaları seni tasalandırmasın.
Mü’min / 4 - (Süleyman Ateş)
İnkâr edenlerden başkası, Allâh'ın âyetleri hakkında mücâdele etmez. Onların (öyle) şehirlerde dolaşmaları, seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah'ın ayetleri konusunda, inkâr edenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Ümit Şimşek)
Kâfirlerden başkası Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girmez. Onların diyar diyar dolaşması seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah'ın ayetleri hakkında, küfre sapmış olanlardan başkası çekişip didişmez. Onların beldelerde dolaşıp durmaları seni aldatmasın.
Mü’min / 4 - (İlyas Yorulmaz)
Allah’ın ayetleriyle mücadele eden, yalnızca doğruları ret eden inkârcılardır. Allah’ın onları şehirlerde yaşatıp dolaşmasına müsaade etmesi seni aldatmasın.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِن بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ
Okunuşu: Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Mü’min / 5 - (Diyanet İşleri)
Onlardan önce Nûh’un kavmi ve onlardan sonra gelen topluluklar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış, (gördüler)!
Mü’min / 5 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Onlardan önce de Nûh kavmi, yalanladı, onlardan sonraysa bölük bölük halk ve her ümmet, peygamberini yalanlamayı kendine iş edindi, buna kasdetti, onu öldürmek istedi ve gerçeği boşa çıkarmak için boş şeylere dayanarak çekiştiler, derken onları helâk ediverdim; azap nasıl olurmuş, görsünler.
Mü’min / 5 - (Abdullah Parlıyan)
Onlardan önce Nuh kavmi, sonra da Allah'ın elçilerine karşı birleşen öteki kavimlerin tümü, peygamberleri ve gelen mesajları yalanladılar. Bu toplulukların herbiri, kendilerine gönderilen elçileri yakalayıp öldürmek için, onlara karşı tuzaklar kurdular ve tek gerçeği boşa çıkarmak için, değersiz ve geçersiz delillerle karşı koydular. Bu yüzden onları yakaladım, azabım nasıl olurmuş görsünler.
Mü’min / 5 - (Adem Uğur)
Onlardan önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da (peygamberlerini) engellemeye, her ümmet kendi peygamberini yakalamaya azmetmişti. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. İşte, cezalandırmamın nasıl olduğunu gör!
Mü’min / 5 - (Ahmed Hulusi)
Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra da hakikate karşı çıkan tüm topluluklar yalanladı. Her ümmet kendi Rasûllerini, Onu yakalamak (etkisizleştirmek, öldürmek) için niyetlendi. . . Bâtılı seslendirenler olarak, Hakk'ı geçersiz kılmak için mücadele ettiler. . . Bu yüzden onları yakaladım. . . Suçlarının karşılığını yaşatmam nasıl oldu?
Mü’min / 5 - (Ahmet Tekin)
Onlardan önce Nûh kavmi, onlardan sonra çeşitli topluluklar, gönderilen peygamberleri yalanlamışlardı. Her millet kendisine gelen Rasulü yakalayıp cezalandırmaya, ona suikast yapmaya niyetlendi. Bâtılı hakkın, hak, kutsal kitapların yerine koymak için batıl delillerle mücadele ettiler. Ben de onları kıskıvrak yakalayıp işlerini bitirdim. Peygamberlerimi yalanlama, hakkın yerine bâtılı koyma suçuna denk, onları adâletle nasıl cezalandırdığımı bir görsünler.
Mü’min / 5 - (Ahmet Varol)
Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar da yalanladılar. Her ümmet peygamberlerini yakalamaya yeltendi. Hakkı ortadan kaldırmak için batıla dayanarak mücadele ettiler. Böylece ben de onları yakaladım. Benim cezalandırmam (bak) nasıl oldu?
Mü’min / 5 - (Ali Bulaç)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla dayanarak' mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam nasılmış?
Mü’min / 5 - (Ali Fikri Yavuz)
Senin kavminden önce Nûh kavmi, Nûh kavminin arkasından da peygamberlerine karşı birleşen kâfirler tekzib etmişlerdi; ve her ümmet kendilerinin peygamberini yakalayıb öldürmek kasdinde bulundu. Hakkı bâtıl ile yok etmek için boşuna mücadele ettiler. Nihayet ben de onları (azabımla) yakalayıverdim. Bak, nasıl oldu azabım!...
Mü’min / 5 - (Ali Ünal)
Onlardan önce Nuh kavmi ve daha sonra gelen birtakım topluluklar da, (Allah’ın dinini ve kendilerine gönderilen rasûlleri) yalanladılar. Her toplum, kendisine gönderilen rasûle karşı, onu derdest edip (öldürmek veya sürgüne göndermek) için yanıp tutuştu ve harekete geçti; bâtıla dayanarak ve onunla hakkı yıkmak için mücadele etti. Ama Ben, onların hepsini kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış görün!
Mü’min / 5 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlardan önce Nûh toplumu ve bunların ardından da işbirlikçi gruplar, peygamberlerini yalanlamışlar ve her toplum kendi peygamberini yakalayıp etkisiz hale getirmek istemiştir. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. İşte, cezalandırmamın nasıl olduğunu gör!
Mü’min / 5 - (Bekir Sadak)
Onlardan once, Nuh milleti, ardindan, peygamberlere karsi gelen topluluklar da peygamberlerini yalanlamis; her ummet, peygamberini cezalandirmaya azmetmisti. Hakki batilla gidermek icin mucadele etmislerdi. Bunun uzerine Ben onlari yakaladim. Cezalandirmam nasilmis?
Mü’min / 5 - (Celal Yıldırım)
Onlardan önce Nûh kavmi ve sonra da birtakım topluluklar (peygamberleri) yalanlamışlardı. Hemen her ümmet kendi peygamberini (kin ve nefretle) yakalamayı azmetmiş ; hakkı bâtılla giderip yok etmek için boşuna mücâdele etmişlerdir. Bu yüzden onları yakalayıverdim. Cezalandırmam nasılmış (bir gör!).
Mü’min / 5 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlardan önce Nuh'un kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da (peygamberleri) yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya (öldürmeye) azmetmişti. Hakkı yok etmek için batıl şeyler ileri sürerek tartışmışlardı. Bu yüzden onları kıskıvrak yakaladım. Benim cezalandırmam nasılmış (gördüler)!
Mü’min / 5 - (Diyanet İşleri (eski))
Onlardan önce, Nuh milleti, ardından, peygamberlere karşı gelen topluluklar da peygamberlerini yalanlamış; her ümmet, peygamberini cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı batılla gidermek için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine Ben onları yakaladım. Cezalandırmam nasılmış?
Mü’min / 5 - (Diyanet Vakfi)
Onlardan önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da (peygamberlerini) engellemeye, her ümmet kendi peygamberini yakalamaya azmetmişti. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. İşte, cezalandırmamın nasıl olduğunu gör!
Mü’min / 5 - (Edip Yüksel)
Onlardan önce Nuh'un halkı da yalanlamıştı ve onlardan sonra bir çok parti de... Her topluluk elçilerini etkisiz hale getirmeye çalıştı. Gerçeği gidermek için boş ve yalnış şeylerle tartıştılar. Sonunda onları yakaladım; cezalandırmam nasılmış?
Mü’min / 5 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Onlardan evvel Nuhun kavmı arkalarından da Ahzab tekzib etmişlerdi ve her ümmet kendi Resullerini yakalamak kasdinde bulundu ve hakkı batılla gidermek için boşuna mücadele ettiler de ben onları tuttum alıverdim o vakıt nasıl oldu ıkabım?
Mü’min / 5 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onlardan önce Nuh kavmi, arkalarından da çeşitli gruplar yalanlamışlardı ve her ümmet kendi peygamberlerini yakalamaya kalkıştı. Onlar, hakkı batıl ile yok etmek için boşuna mücadele ettiler de Ben, onları tuttum alıverdim. (Bak) o vakit nasıl oldu cezalandırmam?!
Mü’min / 5 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Onlardan önce Nuh kavmi, arkalarından da çeşitli topluluklar yalanlamışlardı. Her ümmet, kendi peygamberlerini yakalamak kastında bulundu. Hakkı batılla gidermek için boşuna mücadele ettiler. Ben de onları tuttum, alıverdim. (Bak o zaman) azabım nasıl oldu?
Mü’min / 5 - (Gültekin Onan)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet kendi elçilerini [susturmak için] yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla dayanarak' mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık benim cezalandırmam nasılmış!
Mü’min / 5 - (Harun Yıldırım)
Onlardan önce Nuh kavmi ve bunlardan sonraki topluluklar da (peygamberlerini) engellemeye, her ümmet kendi peygamberini yakalamaya azmetmişti. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben onları kıskıvrak yakaladım. İşte, cezalandırmamın nasıl olduğunu gör!
Mü’min / 5 - (Hasan Basri Çantay)
Onlardan evvel Nuuh kavmi de, bunlardan sonraki sürü sürü fırkalar da (peygamberlerini) yalan saydı (lar). (Bunlardan) her ümmet, kendi peygamberlerini yakalamayı kasdetdi. Hakıykatı olmayan (şeyler) le hakkı yok edebilmeleri için savaşıb durdular. Neticede ben de onları tutub yakaladım. İşte (bak) benim azabım nice imiş!
Mü’min / 5 - (Hayrat Neşriyat)
Onlardan önce Nûh kavmi ve onların ardından (Âd ve Semûd gibi çeşitli) topluluklar(da) yalanlamışlardı. Her ümmet kendi peygamberlerine kasdetmişti, tâ onu (öldürmek için)yakalayıversinler; ve bâtıl uğruna mücâdele ettiler, tâ onunla hakkı ortadan kaldırsınlar! Derken onları (o hâlleri üzere azâbımla) yakalayıverdim; artık (bak) azâbım nasıl oldu!
Mü’min / 5 - (İbni Kesir)
Onlardan önce Nuh kavmi de yalanladı. Arkalarından muhtelif topluluklar da. Her ümmet kendi peygamberlerini yakalamaya yeltendi ve hakkı batılla yok etmek için mücadeleye girişti. En sonunda Ben de onları yakaladım. Azabım nasılmış?
Mü’min / 5 - (Kadri Çelik)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra da çeşitli topluluklar (yalanladı). Her ümmet, kendi peygamberlerini yakalamaya yeltendi ve hakkı batılla gidermek için mücadeleye girişti. Ben de onları yakalayıverdim. İşte benim cezalandırmam nasılmış (gördün mü)?
Mü’min / 5 - (Muhammed Esed)
Onlardan önce Nuh kavmi, sonra da (Allah'ın elçilerine karşı) birleşen (öteki kavim)lerin tümü hakikati yalanladılar; bu toplulukların her biri kendilerine gönderilen elçileri yakalayıp ortadan kaldırmak için onlara karşı tuzaklar kurdular; ve hakikati etkisiz hale getirmek için (elçilerin getirdikleri mesaja) yanlış ve yanıltıcı delillerle karşı koydular; bu yüzden onları hesaba çektim. Ne çetindir Benim intikamım!
Mü’min / 5 - (Mustafa İslamoğlu)
Onlardan önce Nuh kavmi ve peşlerinden gelen tüm kafadarlar da yalanlamıştı; her toplum kendi elçisini yakalayıp ondan kurtulmanın planlarını yapmıştı; batıl uğruna hakikati kendi kendisiyle alt etmeye çalışmak gibi yanlış ve yanıltıcı bir mücadele yöntemini benimsediler. Fakat, sonuçta Ben onları yakaladım: cezalandırma nasıl olurmuş görsünler bakalım!
Mü’min / 5 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onlardan evvel Nûh kavmi (peygamberlerini) tekzîp etmişti. Onlardan sonraki tâifeler de (tekzîpte bulunmuşlardır). Ve her kavim, peygamberlerine kastetmişlerdi, onu yakalayıversinler diye ve bâtıl ile mücadelede bulunmuşlardı, onunla hakkı gidermek için. Sonra onları yakaladım. Artık ukûbetim nasıl oldu (bir düşünülmelidir!).
Mü’min / 5 - (Ömer Öngüt)
Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki topluluklar da (peygamberlerini) yalanlamış, her ümmet kendi peygamberini yakalamaya azmetmişti. Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine ben de onları yakaladım. Cezalandırmam nasılmış gör!
Mü’min / 5 - (Şaban Piriş)
Onlardan önce Nuh Kavmi ve onlardan sonra da peygamberlerine karşı gelen her toplum yalanlamış, peygamberlerini yakalamak ve hakkı ortadan kaldırmak için batılın mücadelesini vermişti. Ama ben, onları yakalamıştım. Cezalandırmam nasıldı?
Mü’min / 5 - (Sadık Türkmen)
Onlardan önce Nuh Kavmi de, onlardan sonra gelen gruplar da yalanlamıştı. Her millet, kendilerine gönderilen elçilerini yakalamaya yeltendi. Bâtıl’ı/yanlışı esas alarak mücadele ettiler; kendisiyle, hakkı (insan hak ve özgürlüklerini) işlemez hâle getirmek için! Sonunda onları yakaladım. O hâlde Benim azabım nasılmış?
Mü’min / 5 - (Seyyid Kutub)
Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kollar da yalanladı. Her millet, Peygamberlerini yakalamağa yeltendi; Batılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak işte) azabım nasıl oldu?!
Mü’min / 5 - (Suat Yıldırım)
Kendilerinden önce Nûh halkı, onlardan sonra gelen daha birtakım gruplar da dini yalan saydılar. Her toplum tartaklamak için, resullerine karşı harekete geçtiler ve hakkı yıkmak için birtakım batıl iddialar ileri sürdüler, ama Ben de onları kıskıvrak yakalayıverdim. İşte düşünün: Benim cezalandırmam nasılmış, bir görün!
Mü’min / 5 - (Süleyman Ateş)
Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonra gelen kollar da yalanladı. Her millet, elçisini yakalamağa yeltendi; hakkı gidermek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak işte) Azâbım nasıl oldu?!
Mü’min / 5 - (Tefhim-ul Kuran)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi peygamberlerini (susturmak için) yakalamağa yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla dayanarak' mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık benim cezalandırmam nasılmış?
Mü’min / 5 - (Ümit Şimşek)
Bunlardan önce Nuh kavmi ile onu izleyen topluluklar da peygamberlerini yalanlamışlardı. Herbir ümmet, peygamberini ele geçirmeye kalktı ve hakkı gidermek için bâtıla sarılarak mücadele etti. Sonra Ben onları yakalayıverdim de cezamın nasıl olduğunu gördüler.
Mü’min / 5 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Onlardan önce Nûh kavmi yalanlamıştı. Onlardan sonra gelen oymaklar da. Her ümmet kendilerine gelen elçiyi yakalasınlar diye uğraştı. Ve hakkı işlemez kılmak için yanlışı/tutarsızlığı esas alarak mücadele ettiler; nihayet onları yakaladım. Nasıl olmuştu azabım?!
Mü’min / 5 - (İskender Ali Mihr)
Onlardan önce Nuh (A.S)’ın kavmi ve onlardan sonra da (başka) fırkalar, (resûllerini) yalanladılar. Ve bütün ümmetler, onları yakalamak için resûllerine hücum ettiler. Hakkı, bâtılla yok etmek için mücâdele ettiler. Sonunda Ben, onları yakaladım. O zaman Benim ikabım (cezam) nasıl oldu?
Mü’min / 5 - (İlyas Yorulmaz)
Daha önceden Nuh kavmi ve onlardan sonra da bir topluluk yalanlamıştı. Her ayrı inanç sahibi topluluk, kendilerine gelen elçiyi yakalayıp yok etmek için saldırmış, batıl inançlarıyla hakkı yok etmek için mücadele etmişlerdi. Bende onları yakalamıştım. Şimdi bak bakalım onların sonu nasıl olmuş?
وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ
Okunuşu: Ve kezâlike hakkat kelimetu rabbike alellezîne keferû ennehum ashâbun nâr(nâri).
Mü’min / 6 - (Ahmed Hulusi)
Böylece hakikat bilgisini inkâr edenler hakkında "Onlar Nâr (ateş - radyasyon ortamı) ehlidir" diye Rabbinin sözü gerçekleşti.
Mü’min / 6 - (Ahmet Tekin)
Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin, Cehennem ehli olduklarına dâir Rabbinin haklı, âdil ve gerekçeli hükmü, geçmiştekilere benzer şekilde, senin ümmetinin içindeki kâfirler hakkında da gerçekleşti.
Mü’min / 6 - (Muhammed Esed)
Böylece hakikati inkara şartlanmış olanlar hakkındaki Rabbinin sözü gerçekleşecektir. Onlar kendilerini (cehennem) ateşinde bulacaklardır.
Mü’min / 6 - (Sadık Türkmen)
Işte böylece; kula kulluk edenler üzerine, Rabbinin sözü gerçekleşti/yerini buldu: “Şüphesiz onlar ateş halkıdırlar!”
Mü’min / 6 - (İlyas Yorulmaz)
İşte böylece, Rabbinin sözü, doğruları inkâr edenler üzerine gerçekleşmiş ve onlar ateşin içine gireceklerden olmuşlardır.
الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
Okunuşu: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Mü’min / 7 - (Diyanet İşleri)
Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.”
Mü’min / 7 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Arşı taşıyanlarla onun çevresindekiler, Rablerine hamd ederek onu tenzîh ederler ve inanırlar ona ve inananlara yarlıganma dilerler, Rabbimiz derler, rahmetin ve bilgin, her şeyi kavramış, kaplamıştır, artık tövbe edenleri ve senin yoluna uyanları yarlıga ve koru onları, yakıp kavuran cehennem azâbından.
Mü’min / 7 - (Abdullah Parlıyan)
Arşı taşıyan, bir de O'nun etrafında bulunan melekler, Rablerinin yüceliğini hamd ile tenzih ve tesbih ederler ve O Allah'a iman ederler ve diğer mü'minlerin bağışlanmasını isterler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır, o halde tevbe edenleri, senin yoluna uyup gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!
Mü’min / 7 - (Adem Uğur)
Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).
Mü’min / 7 - (Ahmed Hulusi)
Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunan (şuurlu) kuvveler (Allâh kudretinin açığa çıkış mahalleri) Rablerinin Hamdı olarak (Hamiyd Esmâ'sı açığa çıkışı ile) tespih ederler; O'na (hakikatleri olarak) iman ederler ve iman edenler için (hakikatlerinin gereğini yaşayamamaları - hakkını verememeleri yüzünden) mağfiret isterler! "Rabbimiz, rahmet ve ilminle her şeyi kapsamışsın. . . Tövbe edenleri ve senin yoluna uyanları mağfiret et ve onları yanma azabından koru!"
Mü’min / 7 - (Ahmet Tekin)
Arş’ı, sınırsız kudret ve iktidar makamını yüklenen ve onun çevresinde bulunan melekler, Rablerini hamd ile överek, şükrederek tesbih ederler. O’na iman ederler. İman edenler için bağışlanma dileğinde bulunurlar, koruma kalkanına alınmalarını, affedilmelerini isterler.'Ey Rabbimiz, her şeyi, rahmetinin ve ilminin içine aldın. Tevbe edenleri, günah işlemekten vazgeçip sana itaate yönelenleri, senin yolunda gidenleri, Kur’ân’ını ve Rasulünün sünnetini uygulayanları koruma kalkanına al, bağışla, onları kaynayan köpüren cehennem azâbından koru' derler.
Mü’min / 7 - (Ahmet Varol)
Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman edenler için mağfiret dilerler: 'Rabbimiz! Rahmet ve ilim yönünden her şeyi kuşattın. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.
Mü’min / 7 - (Ali Bulaç)
Arş'ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: "Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru."
Mü’min / 7 - (Ali Fikri Yavuz)
Arş’ı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler Rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler ve iman eden kimseler için de şöyle mağfiret dilerler: “- Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Bunun için tevbe edenleri ve senin yoluna koyulanları bağışla, onları cehennem azabından koru.
Mü’min / 7 - (Ali Ünal)
Arş’ı taşıyanlar ve onun etrafından bulunanlar Rabbilerini hamd ile tesbih (O’nu O’na has sıfatlarla anıp över ve Kendisi’ne yaraşmayan her türlü sıfattan tenzih) eder, (kâinatın yegâne İlâhı, Rabbi ve Meliki olarak) O’na inanır ve mü’minlerin günahlarını affetmesi için O’na yalvarırlar: “Rabbimiz, Sen’in rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır; (her bir varlığı bütün ihtiyaçlarıyla tanır ve rahmetinle donatır, ihtiyaçlarını giderirsin.) O halde, tevbe ile Sana yönelen ve Sen’in yoluna uyanları bağışla ve onları Kızgın Alevli Ateş azabından koru!
Mü’min / 7 - (Bayraktar Bayraklı)
Egemenlik tahtını taşıyan ve onun çevresinde bulunan melekler, Rabblerine hamdederekO'nu anarlar. O'na inanır ve müminler için şöyle af dilerler: “Ey Rabbimiz, sen rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kapladın. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru!”
Mü’min / 7 - (Bekir Sadak)
Arsi yuklenen ve cevresinde bulunanlar, Rablerini overek tesbih ederler; O'na inanirlar. Muminler icin: «Rabbimiz! Ilmin ve rahmetin herseyi icine almistir. Tevbe edip Senin yoluna uyanlari bagisla; onlari cehennemin azabindan koru» diye bagislanma dilerler.
Mü’min / 7 - (Celal Yıldırım)
Arş'ı taşıyan ve çevresinde olan melekler, Rablarını hamd ile tesbîh ederler. O'na inanırlar; imân edenler için bağışlanma dilerler; Rabbimiz ! Rahmet ve ilmin her şeyi içine almıştır; tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehennem azabından koru ! (derler).
Mü’min / 7 - (Cemal Külünkoğlu)
(Allah'ın) kudret tahtının bilgisini içlerinde taşıyan ve ona yakın olan (melek)ler, Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltirler. O'na iman ederler ve mü'minler için bağışlanma dilerler (ve onlar için şöyle dua ederler): “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!”
Mü’min / 7 - (Diyanet İşleri (eski))
Arşı yüklenen ve çevresinde bulunanlar, Rablerini överek tesbih ederler; O'na inanırlar. Müminler için: 'Rabbimiz! İlmin ve rahmetin herşeyi içine almıştır. Tevbe edip Senin yoluna uyanları bağışla; onları cehennemin azabından koru' diye bağışlanma dilerler.
Mü’min / 7 - (Diyanet Vakfi)
Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).
Mü’min / 7 - (Edip Yüksel)
Yönetim merkezine hizmet edenler ve etrafındakiler Rab'lerini överek yüceltirler ve O'na inanırlar. İnananlar için bağışlanma dilerler: 'Rabbimiz, rahmetin ve bilgin her şeyi içine almıştır. Tevbe edenler ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları ateşin azabından koru.'
Mü’min / 7 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Arşı hâmil olanlar ve onun etrafındakiler rablarının hamdiyle tesbih ve ona iyman ederler ve iyman etmişler için de şöyle bir mağfiret dilerler: ya rabbenâ rahmet ve ılim her şey'e geniş, hemen mağfiret buyur onlara o tevbe edip yoluna uyanlara ve koru onları o cahîm azâbından
Mü’min / 7 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Arşı taşıyanlar ve onun çevresindekiler Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman etmiş olanlar için şöyle bağışlanma dilerler: «Ey Rabbimiz, senin rahmet ve ilmin herşeye geniş (herşeyi kuşatmıştır). Hemen o tevbe edip yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru!
Mü’min / 7 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler, Rablerinin hamdiyle tesbih ederler ve O'na inanırlar. İman etmişler için de şöyle bağışlanma dilerler: «Ey Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O, tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.»
Mü’min / 7 - (Gültekin Onan)
Arşı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na inanmakta ve inananlara mağfiret dilemektedirler: "Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru."
Mü’min / 7 - (Harun Yıldırım)
Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).
Mü’min / 7 - (Hasan Basri Çantay)
Arşı yüklenen, bir de onun etrafında bulunan (melekler) Rablerini hamd ile (tenzîh ve) tesbîh ederler. Ona îman ederler. Mü'minlerin de yarlığanmasını (şöylece) isterler: «Ey Rabbimiz, Senin rahmetin ve ilmin herşey'i kuşatmışdır. O halde tevbe edenleri, senin yoluna uyub gidenleri yarlığa, onları cehennem azabından koru».
Mü’min / 7 - (Hayrat Neşriyat)
Arşı taşıyan ve onun etrâfında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile (O’nu)tesbîh ederler ve O’na îmân ederler ve (kendileri gibi) îmân edenler için mağfiret dilerler.(Şöyle derler:) 'Rabbimiz! (Sen) herşeyi rahmet ve ilim cihetiyle kuşatmışsındır; artık tevbe edip senin yoluna uyanlara mağfiret eyle ve onları Cehennem azâbından koru!'
Mü’min / 7 - (İbni Kesir)
Arş'ı taşıyanlar ve çevresinde bulunanlar Rabblarını hamd ile tesbih ederler, O'na inanırlar ve mü'minlerin yarlığanmasını isterler: Rabbımız; ilim ve rahmetle her şeyi kuşattın. Tevbe edip Senin yoluna uyanları bağışla. Ve onları cehennem azabından koru.
Mü’min / 7 - (Kadri Çelik)
Egemenlik tahtını yüklenmiş olanlar ve çevresinde bulunanlar, rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere, “Rabbimiz! Rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın. Tevbe edenlere ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru” diye mağfiret dilemektedirler.
Mü’min / 7 - (Muhammed Esed)
(Allah'ın) kudret tahtını(n bilgisini içlerinde) taşıyanlar ve ona yakın olanlar, Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltirler, O'na iman ederler ve (öteki) müminler için bağışlanma dilerler: "Rabbimiz! Sen her şeyi ilmin ve rahmetinle kuşatırsın; tevbe edip yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından onları koru!"
Mü’min / 7 - (Mustafa İslamoğlu)
(Allah'ın) hükümranlık makamına (layık bir) sorumluluk taşıyanlar ve O'na yakın olanlar; hamd ile Rablerinin sonsuz yüceliğini dile getirirler, O'na güvenirler ve iman eden (diğer) kimseler için bağışlanma dilerler: "Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve bilginle kuşatmışsın! Artık tevbe edip Senin yoluna uyanları bağışla ve onları gözleri yuvalarından fırlatan dehşetli ateşin azabından koru!"
Mü’min / 7 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Arşı yüklenmiş olanlar ve onun etrafında bulunanlar, Rablerinin hamdiyle tesbihte bulunurlar ve O'na imân ederler ve imân etmiş olanlar için mağfiret dilerler: «Yarabbi! Sen her şeyi rahmet ile ve ilim ile kuşatmışsındır. Artık tövbe etmiş, senin yoluna tâbi olmuş olanlara mağfiret buyur ve onları cehennem azabından koru!» (diye niyazda bulunurlar).
Mü’min / 7 - (Ömer Öngüt)
Arş'ı taşıyan ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler. O'na iman ederler ve müminler için de mağfiret dilerler. (Şöyle derler): "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru. "
Mü’min / 7 - (Şaban Piriş)
Arşı taşıyanlar ve onun etrafında Rablerini hamd ile tesbih edenler, ona iman edenler, müminler için de mağfiret dilerler: -Rabbimiz, rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem ateşinden koru!
Mü’min / 7 - (Sadık Türkmen)
Arş’i taşıyanlar ve O’nun çevresinde bulunanlar, Rablerini övgü ile tesbih ederler. O’na iman ederler. İman eden kimseler için de şöyle bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Rahmet ve ilim bakımından Sen herşeyi kuşattın. Tövbe eden ve Senin yoluna uyan kimseleri bağışla! Onları cehennem azabından koru.
Mü’min / 7 - (Seyyid Kutub)
Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rabb'lerini överek tesbih ederler, O'na inanırlar. Mü'minler için: «Rabbimiz! İlmin ve rahmetin her şeyi kapladı. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla; onları cehennem azabından koru» diye bağışlama dilerler.
Mü’min / 7 - (Suat Yıldırım)
Arşı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler devamlı olarak Rab’lerini zikir ve O’na hamd ederler. O’na gerçekten inanır ve müminler için şöylece af dileyip dua ederler: "Ey Ulu Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır! O halde tövbe edenleri ve Senin yoluna tâbi olanları, affet ve onları cehennem azabından koru!"
Mü’min / 7 - (Süleyman Ateş)
Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rablerini överek tesbih ederler. O'na inanırlar ve mü'minler için (şöyle) mağfiret dilerler: "Rabbimiz, Sen rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kapladın. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azâbından koru!"
Mü’min / 7 - (Tefhim-ul Kuran)
Arş'ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: «Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın; tevbe edenlere ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru.»
Mü’min / 7 - (Ümit Şimşek)
Arş'ı taşıyan ve onun etrafında bulunan melekler Rablerini hamd ile tesbih eder, Ona iman eder ve mü'minlerin bağışlanmaları için dua ederler. 'Rabbimiz, Senin rahmetin de, ilmin de herşeyi kuşatmıştır. Tevbe edip Senin yolunu izleyenleri bağışla ve Cehennem azabından koru.
Mü’min / 7 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Arşı yüklenip taşıyanlar ve onun çevresindeki şuurlular Rablerinin hamdi ile tespih ederler ve ona inanırlar. İman sahipleri için de şöyle af dilerler: "Rabbimiz! Sen herşeyi rahmet ve ilim halinde kuşattın. Tövbe edip senin yoluna uymuş olanları bağışla. Ve onları cehenem azabından koru!"
Mü’min / 7 - (İskender Ali Mihr)
Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab’lerini hamd ile tesbih ederler ve O’na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah’tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm’e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”
Mü’min / 7 - (İlyas Yorulmaz)
Arşı yüklenen ve o arşın çevresinde olan (melek) lar övgü (hamd) ile Rablerini yüceltirler, Rablerine inanır ve yeryüzündeki inananlar için bağışlanma dilerler. “Ey Rabbimiz! Sen merhamet ve ilminle her şeyi kuşatırsın. Sana tövbe edenleri ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennemin azabından koru. ”
رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدتَّهُم وَمَن صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Okunuşu: Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
Mü’min / 8 - (Diyanet İşleri)
“Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
Mü’min / 8 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Rabbimiz ve sok onları ebedî Adn cennetlerine, nitekim vait de etmiştin onlara ve atalarından ve eşlerinden ve soylarından kendilerini düzgün bir hâle getirenlere. Şüphe yok ki sen, üstünsün, hüküm ve hikmet sâhibisin.
Mü’min / 8 - (Abdullah Parlıyan)
Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi hal ve güzel ahlak üzere olanları da, kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy, şüphesiz ki sen, çok güçlü ve çok üstünsün, yaptığın herşeyi yerli yerince yapansın.
Mü’min / 8 - (Adem Uğur)
Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!
Mü’min / 8 - (Ahmed Hulusi)
"Rabbimiz. . . Onları, kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine dâhil et. . . Onların atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden saflığa erenleri de. . . Muhakkak ki sen, evet sen Aziyz'sin, Hakiym'sin. "
Mü’min / 8 - (Ahmet Tekin)
'Ey Rabbimiz, onları, onların atalarından, hanımlarından ve nesillerinden salih ameller işleyen, hayır-hasenat sahibi mü’minleri, sâlih olanları, kendilerine va’dettiğin Adn Cennetlerine koy. Sen, yalnız sen, kudretli, hikmet sahibi ve hükümransın.'
Mü’min / 8 - (Ahmet Varol)
Rabbimiz! Onları ve babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine sok. Şüphesiz sen güçlüsün, hakimsin.
Mü’min / 8 - (Ali Bulaç)
"Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) va'dettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin."
Mü’min / 8 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey Rabbimiz! Onları ve atalarından, zevcelerinden, nesillerinden salih olanları, kendilerine va’d ettiğin Adn cennet’lerine koy. Şüphesiz sen Azîz’sin= her şeye galibsin, Hakîm’sin= hükmünde hikmet sahibisin.
Mü’min / 8 - (Ali Ünal)
“Rabbimiz! Onları kendilerine va’dettiğin sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetlerine koy; onlarla birlikte atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Şüphesiz ki Sensin Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Sensin Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan).
Mü’min / 8 - (Bayraktar Bayraklı)
“Rabbimiz, onları ve babalarından, eşlerinden, çocuklarından iyi olan kimseleri, onlara söz verdiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz üstün olan sensin; hikmet sahibi olan sensin, sen!”
Mü’min / 8 - (Bekir Sadak)
«ORabbimiz! Muminleri ve babalarindan, eslerinden, soylarindan iyi olanlari, kendilerine soz verdigin Adn cennetlerine koy; suphesiz guclu olan, Hakim olan ancak Sensin»
Mü’min / 8 - (Celal Yıldırım)
Rabbimiz! Onları da, babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi hâl, güzel ahlâk üzere olanları da kendilerine va'dettiğin Adn Cennetleri'ne koy. Şüphesiz ki sen, çok üstünsün, çok güçlüsün, hikmet sahibisin.
Mü’min / 8 - (Cemal Külünkoğlu)
“Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin ebedi cennetlerine koy! Şüphesiz ki sen üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibisin.”
Mü’min / 8 - (Diyanet İşleri (eski))
'Rabbimiz! Müminleri ve babalarından, eşlerinden, soylarından iyi olanları, kendilerine söz verdiğin Adn cennetlerine koy; şüphesiz güçlü olan, Hakim olan ancak Sensin'
Mü’min / 8 - (Diyanet Vakfi)
Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!
Mü’min / 8 - (Edip Yüksel)
'Rabbimiz onları, erdemli atalarını, eşlerini ve çocuklarını söz verdiğin Adn cennetlerine sok. Kuşkusuz sen Üstünsün, Bilgesin.'
Mü’min / 8 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ya rabbenâ hem koy onları o kendilerine va'd buyurduğun Adn Cennetlerine, atalarından ve zevcelerinden ve zürriyyetlerinden salâhı olanları da, şübhesiz sen o azîz, hakîmsin sen
Mü’min / 8 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ey Rabbimiz, onları o kendilerine vaad buyurduğun Adn cennetlerine koy; atalarından, eşlerinden ve soylarından dürüst olanları da. Şüphesiz Sen, güçlüsün, hikmet sahibisin Sen!
Mü’min / 8 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Ey Rabbimiz! Hem onları, hem onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden iyi olanları kendilerine vaad buyurduğun Adn cennetlerine koy. Şüphesiz çok güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan sensin.»
Mü’min / 8 - (Gültekin Onan)
"Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) vaadettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Gerçekten sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin."
Mü’min / 8 - (Harun Yıldırım)
Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!
Mü’min / 8 - (Hasan Basri Çantay)
«Ey Rabbimiz, onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden saalih olanları da — kendilerine va'd etdiğin — Adn cennetlerine sok. Yegâne gaalib, hukûm ve hikmet saahibi olan şübhesiz ki Sensin Sen».
Mü’min / 8 - (Hayrat Neşriyat)
'Rabbimiz! Hem onları, hem onların atalarından, zevcelerinden ve nesillerinden sâlih olan kimseleri, kendilerine va'd buyurduğun Adn Cennetlerine koy! Şübhesiz ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!'
Mü’min / 8 - (İbni Kesir)
Rabbımız; onları ve babalarından, eşlerinden, soylarından salih olanları kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz ki Aziz, Hakim olan Sensin Sen.
Mü’min / 8 - (Kadri Çelik)
“Rabbimiz! Hem onları, hem onların babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları, kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz güçlü, hikmet sahibi olan sensin.”
Mü’min / 8 - (Muhammed Esed)
"Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve çocuklarından dürüst ve erdemli olanları vaad ettiğin sonsuz esenlik bahçelerine koy, şüphesiz, kudret ve hikmet Sahibi olan yalnız Sensin.
Mü’min / 8 - (Mustafa İslamoğlu)
"Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir: çünkü Sen, evet Sensin her işinde tek mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden!
Mü’min / 8 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Ey Rabbimiz! Ve onları kendilerine vaad buyurmuş olduğun Adn cennetlerine girdir ve onların babalarından ve zevcelerinden ve zürriyetlerinden salah sahibi olanları da (O cennetlere nâil buyur). Şüphe yok ki, hakîm olan Sensin, Sen.»
Mü’min / 8 - (Ömer Öngüt)
"Ey Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olan kimseleri de kendilerine vâdettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Azîz ve Hakîm olan sensin!"
Mü’min / 8 - (Şaban Piriş)
-Rabbimiz, onları ve atalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları kendilerine söz verdiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz sen, aziz ve hakim sensin!
Mü’min / 8 - (Sadık Türkmen)
Rabbimiz! Onları, kendilerine söz vermiş olduğun Adn cennetlerine koy. Babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden nefsini ıslah etmiş/salih/iyi kimseleri de!.. Şüphesiz Sen; üstün olan, doğru hüküm veren Sensin!
Mü’min / 8 - (Seyyid Kutub)
«Rabbimiz! Mü'minleri ve babalarından, eşlerinden, soylarından iyi olanları, kendilerine söz verdiğin Adn cennetlerine koy; şüphesiz güçlü olan, hakim olan ancak sensin.
Mü’min / 8 - (Suat Yıldırım)
"Ey bizim ulu Rabbimiz! Sen, onları ve onlarla birlikte babalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi kimseleri kendilerine vâd ettiğin Adn cennetlerine yerleştir. Muhakkak ki Sen azîz ve hakîmsin (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibisin).
Mü’min / 8 - (Süleyman Ateş)
"Rabbimiz, onları ve babalarından, eşlerinden, çocuklarından iyi olan kimseleri onlara söz verdiğin Adn cennetlerine sok. Şüphesiz, üstün olan, hüküm ve hikmet sâhibi olan sensin sen!"
Mü’min / 8 - (Tefhim-ul Kuran)
«Rabbimiz, onları Adn cennetlerine sok, ki onlara (bunu) va'dettin; babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanları da. Hiç şüphesiz sen, üstün ve güçlü olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.»
Mü’min / 8 - (Ümit Şimşek)
'Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden salih olanları, kendilerine vaad ettiğin Adn Cennetlerine yerleştir. Şüphe yok ki Sen üstün kudret ve sonsuz hikmet sahibisin.
Mü’min / 8 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Ey Rabbimiz, onları kendilerine vaat etmiş olduğun Adn cennetlerine koy! Atalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden barışa yönelenleri de. Azîz ve Hakîm olan, hiç kuşkusuz sensin, sen!"
Mü’min / 8 - (İskender Ali Mihr)
Rabbimiz, onlara vaadettiğin adn cennetlerine, onları ve onların babalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden salâha ulaşanları dahil et. Muhakkak ki Sen, Sen Azîz’sin, Hakîm’sin (hüküm ve hikmet sahibisin).
Mü’min / 8 - (İlyas Yorulmaz)
“Rabbimiz! Onları ve onlardan salih amel işleyen atalarını, eşlerini ve zürriyetlerini vaat ettiğin adn cennetlerine koy. Şüphesiz ki en güçlü olan ve her şeyin hükmünü veren sensin. ”
وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَن تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
Okunuşu: Vekıhimus seyyiât(seyyiâti), ve men tekıs seyyiâti yevme izin fe kad rahimteh(rahimtehu) ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Mü’min / 9 - (Diyanet İşleri)
“Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun. İşte bu büyük başarıdır."
Mü’min / 9 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve koru onları kötülüklerden ve kimi kötülüklerden korursan o gün, gerçekten de ona acımışsın ve budur işte o pek büyük kurtuluş, murâda eriş.
Mü’min / 9 - (Abdullah Parlıyan)
Ve onları kötü işler yapmaktan da koru, o hesap günü kötü işlerin lekesinden kimi korursan, ona rahmet etmişsindir. İşte bu da büyük bir kurtuluştur.”
Mü’min / 9 - (Adem Uğur)
Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.
Mü’min / 9 - (Ahmed Hulusi)
"Onları benlikten - bedensellikten kaynaklanan kötü davranışlardan koru. . . Kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten o süreçte ona rahmet etmişsindir. . . İşte bu büyük kurtuluşun ta kendisidir!"
Mü’min / 9 - (Ahmet Tekin)
'Onları dünyadaki cezalardan, âhiretteki azaptan koru. O gün, sen kimi ceza ve azaptan korursan, kesinlikle onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük mutluluktur.
Mü’min / 9 - (Ahmet Varol)
Ve onları kötülüklerden koru. O gün, kimi kötülüklerden korursan ona rahmet etmişsindir. İşte bu, büyük kurtuluştur.'
Mü’min / 9 - (Ali Bulaç)
"Ve onları kötülüklerden koru. O gün Sen, kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten ona rahmet etmişsin. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur."
Mü’min / 9 - (Ali Fikri Yavuz)
Bir de onları fenalıklardan (ateş azabından) koru. Sen kimi fenalıklardan korursan, muhakkak onu, kıyamet günü bağışlamışsındır.” İşte bu, en büyük kurtuluştur.
Mü’min / 9 - (Ali Ünal)
“Onları (Âhiret âlemlerine ait) her türlü dehşet ve zorluktan koru! Sen o gün kimi dehşet ve zorluklardan korursan, şüphesiz ki ona rahmetinle muamele etmişsin demektir. Budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı.”
Mü’min / 9 - (Bekir Sadak)
«nlari kotuluklerden koru! O gun kotuluklerden kimi korursan, ona suphesiz rahmet etmis olursun. Bu buyuk kurtulustur."*
Mü’min / 9 - (Celal Yıldırım)
Onları her türlü kötülüklerden de koru. O gün sen, kimi kötülükten korursan, gerçekten onu rahmetine eriştirmiş olursun. İşte bu, büyük kurtuluştur.
Mü’min / 9 - (Cemal Külünkoğlu)
“Onları kötülüklerden koru! Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, o gün muhakkak ona rahmet etmiş olursun. İşte bu büyük kurtuluştur.”
Mü’min / 9 - (Diyanet Vakfi)
Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.
Mü’min / 9 - (Edip Yüksel)
'Onları kötülüklerden koru. O gün kimi kötülüklerden korursan onlara rahmet etmişsindir. Büyük zafer budur.'
Mü’min / 9 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ve onları fenalıklardan koru sen her kimi fenalıklardan korursan o gün muhakkak onu rahmetinle yarlıgamışındır, işte asıl fevzi azîm de odur
Mü’min / 9 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onları fenalıklardan koru! Sen, her kimi fenalıklardan korursan, o gün onu gerçekten rahmetinle yarlığamışındır (bağışlamışsındır). İşte asıl büyük kurtuluş da budur!»
Mü’min / 9 - (Gültekin Onan)
"Ve onları kötülüklerden koru. O gün sen, kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten ona rahmet etmişsin. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur."
Mü’min / 9 - (Harun Yıldırım)
Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.
Mü’min / 9 - (Hasan Basri Çantay)
«Bir de onları (bu dünyâda) her türlü fenalıklardan koru. Sen kimi kötülüklerden korursan o gün muhakkak ki onu rahmet (ine mazhar) etmişsindir». Bu, en büyük necat ve seâdetin ta kendisidir.
Mü’min / 9 - (Hayrat Neşriyat)
'Ve onları kötülüklerden koru! Zâten kimi o gün (dünyada iken) kötülüklerden korursan, (kıyâmet günü) ona artık gerçekten merhamet etmiş olursun. İşte büyük kurtuluş ancak budur!'
Mü’min / 9 - (İbni Kesir)
Onları kötülüklerden koru. O gün kötülüklerden kimi korursan; şüphesiz ona rahmet etmiş olursun. En büyük kurtuluş işte budur
Mü’min / 9 - (Kadri Çelik)
“Ve onları kötülüklerden koru. O gün sen, kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten ona rahmet de etmiş olursun. İşte büyük kurtuluş budur.”
Mü’min / 9 - (Muhammed Esed)
ve onları kötü fiiller (işlemek)ten koru; o (Hesap) Gün(ü) kötü fiiller(in lekesin)den kimi korursan onu rahmetinle onurlandırmış olursun; bu büyük bir kurtuluştur!"
Mü’min / 9 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu ona rahmet ettiğin anlamına gelir: bu, evet, en büyük başarı işte budur!"
Mü’min / 9 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve onları kötülüklerden koru ve her kimi o gün kötülüklerden korur isen ona muhakkak ki rahmet etmiş olursun ve işte büyük necât budur.
Mü’min / 9 - (Ömer Öngüt)
"Onları kötülüklerden koru! Sen kimi kötülüklerden korursan, o gün muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. İşte bu en büyük kurtuluştur. "
Mü’min / 9 - (Şaban Piriş)
Onları kötülüklerden koru, kimi kötülüklerden korursan, o gün de ona merhamet etmiş olursun. İşte en büyük kurtuluş budur.
Mü’min / 9 - (Sadık Türkmen)
Onları azaptan koru. O gün, kimi azaptan korur isen; elbette kendisine rahmet etmişsindir. İşte büyük kurtuluş budur!”
Mü’min / 9 - (Seyyid Kutub)
Ve onları kötü işler yapmaktan da koru, o hesap günü kötü işlerin lekesinden kimi korursan, ona rahmet etmişsindir. İşte bu da büyük bir kurtuluştur.”
Mü’min / 9 - (Suat Yıldırım)
Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.
Mü’min / 9 - (Süleyman Ateş)
"Onları kötülüklerden koru. O gün Sen, kimi kötülüklerden korursan ona acımışsındır. İşte o büyük başarı budur!"
Mü’min / 9 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ve onları kötülüklerden koru. O gün sen, kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten ona rahmet de etmişsin. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.»
Mü’min / 9 - (Ümit Şimşek)
'Onları kötülüklerden koru. O gün Sen kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmişsindir. Asıl büyük bahtiyarlık da işte budur.'
Mü’min / 9 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Koru onları kötülüklerden! O gün kötülüklerden koruduğuna mutlaka rahmet etmişsindir sen. İşte budur o en büyük kurtuluş ve eriş."
Mü’min / 9 - (İskender Ali Mihr)
Onları kötülüklerden koru. Ve Sen, kimi izin günü seyyiatlerden (günahlardan) korursan o zaman onlara rahmet etmiş olursun. Ve işte o, fevzül azîmdir (en büyük kurtuluştur).
Mü’min / 9 - (İlyas Yorulmaz)
“Kötülüklerden onları koru Sen o kıyamet günü kimi ahiretin kötülüklerinden korursan, o kişiye merhamet etmişsindir. Bu da o kul için büyük bir kurtuluştur” diye dua ederler.
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِن مَّقْتِكُمْ أَنفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ
Okunuşu: İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
Mü’min / 10 - (Diyanet İşleri)
İnkâr edenler var ya, muhakkak onlara: “Allah’ın (size) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağırılırdınız da inkâr ederdiniz” diye seslenilir.
Mü’min / 10 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Şüphe yok ki kâfir olanlara nidâ edilir de denir ki: Bugün kendinize karşı duyduğunuz nefretten, buğuzdan daha büyüktü size karşı Allah'ın duyduğu nefret ve buğuz o zaman ki inanca çağrılıyordunuz da kâfir oluyordunuz siz.
Mü’min / 10 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere şöyle seslenilir: “İmana çağrıldığınız halde, gerçekleri inkâra devam ettiğiniz zaman, Allah'ın size karşı öfkesi, sizin kendinize karşı duyduğunuz şu anki öfkenizden daha büyüktür!”
Mü’min / 10 - (Adem Uğur)
İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkâr ediyorsunuz.
Mü’min / 10 - (Ahmed Hulusi)
Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenlere: "Allâh'ın şiddetli öfkesi, sizin kendinize kızgınlığınızdan daha büyüktür. . . Hani siz imana çağrılıyordunuz da, inkâr ile reddediyordunuz!" diye nida olunur.
Mü’min / 10 - (Ahmet Tekin)
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, kâfirlere:'Allah’ın gazabı, sizin birbirinize, kendinizden birine olan hıncınızdan daha büyüktür. Siz imana davet edildiğiniz halde, inkâr ediyor, küfre saplanıyorsunuz.' diye seslenilir.
Mü’min / 10 - (Ahmet Varol)
İnkâr edenlere şöyle seslenilir: 'Şüphesiz Allah'ın (size) öfkesi sizin kendinize olan öfkenizden daha büyüktür. Çünkü siz imana çağrılıyordunuz da inkâr ediyordunuz.'
Mü’min / 10 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah'ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkâr ediyordunuz."
Mü’min / 10 - (Ali Fikri Yavuz)
O kâfir olanlara (cehenneme girişlerinden sonra melekler tarafından) şöyle çağrılacaktır:” - Muhakkak ki Allah’ın buğzu, sizin nefsinize olan buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz, (dünyada iken) imana davet olunuyordunuz da, küfürde israr ediyordunuz.”
Mü’min / 10 - (Ali Ünal)
Küfürde direten ve kâfir olarak ölenlere (Cehennem’de azap görürlerken) şöyle seslenilir: “Allah’ın size olan ‘buğz u nefret’i sizin şu anda, (Cehennem’e girmeye sebep bizzat kendiniz olduğunuz için) kendinize olan buğz ve nefretinizden daha şiddetlidir. Çünkü siz imana çağrılıyor, fakat inkârda diretiyordunuz.”
Mü’min / 10 - (Bayraktar Bayraklı)
İnkâr edenlere şöyle seslenilir: “Allah'ın buğzu, sizin kendinize olan öfkenizden daha büyüktür. Çünkü imana çağırıldığınızda inkâr ederdiniz.”
Mü’min / 10 - (Bekir Sadak)
Ama inkar edenlere, «Allah'in gazabi, sizin birbirinize olan ofkenizden daha buyuktur; imana cagrildiginizda inkar ederdiniz» diye seslenilir.
Mü’min / 10 - (Celal Yıldırım)
İnkâr edip kâfir olanlara şöyle seslenilir: Şüphesiz, Allah'ın gazabı, sizin kendi nefslerinize olan gazab ve düşmanlığınızdan çok büyüktür. Hani (Dünya'da) imâna çağrıldığınız zaman, red ve inkâr ederdiniz.
Mü’min / 10 - (Cemal Külünkoğlu)
(Cehenneme giren) İnkârcılara şöyle seslenilir: “Allah'ın gazaplanması, elbette sizin kendi kendinize gazaplanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkâr ediyordunuz.”
Mü’min / 10 - (Diyanet Vakfi)
İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kızgınlıktan elbette daha ağırdır. Zira siz imana davet ediliyor, fakat inkâr ediyordunuz.
Mü’min / 10 - (Edip Yüksel)
İnkar etmiş olanlara, 'ALLAH'ın hoşnutsuzluğu, sizin kendi kendinize olan hoşnutsuzluğunuzdan daha büyüktür. İmana çağrıldığınızda inkar ederdiniz,' diye seslenilir.
Mü’min / 10 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O küfredenlere muhakkak şöyle bağırılacaktır: elbette Allahın buğzu sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyük, zira siz iymana da'vet olunuyordunuz da küfrediyordunuz
Mü’min / 10 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
O küfredenlere muhakkak şöyle bağırılacaktır: «Kesinlikle Allah'ın gazabı, sizin kendinize karşı olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana davet ediliyordunuz da küfrediyordunuz.»
Mü’min / 10 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Tanrı'nın gazablanması elbette sizin kendi nefslerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz inanca çağrıldığınız zaman küfrediyordunuz."
Mü’min / 10 - (Harun Yıldırım)
İnkâr edenlere şöyle seslenilir: Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan kötülüğünüzden elbette daha büyüktür. Zira siz imana davet ediliyorsunuz, fakat inkâr ediyorsunuz.
Mü’min / 10 - (Hasan Basri Çantay)
Küfredenlere (melekler tarafından) nida edilir: «Allahın buğzu, sizin kendinize olan buğzunuzdan elbet daha büyükdür. Çünkü siz (dünyâda) îmâna da'vet olunuyordunuz da küfür (de ısraar) ediyordunuz».
Mü’min / 10 - (Hayrat Neşriyat)
Doğrusu inkâr edenlere (âhirette melekler tarafından şöyle) seslenilir: 'Elbette Allah’ın (size olan) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür; çünki (siz) îmâna da'vet ediliyordunuz, fakat inkâr ediyordunuz.'
Mü’min / 10 - (İbni Kesir)
Muhakkak küfredenlere seslenilir ki: Allah'ın gazabı sizin birbirinize öfkenizden daha büyüktür. Çünkü siz, imana davet olunuyordunuz da küfrediyordunuz.
Mü’min / 10 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz küfre sapanlara da (şöyle) seslenilir: “Allah'ın elbette gazaplanması, sizin birbirinize gazaplanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağırıldığınız zaman küfre sapardınız.”
Mü’min / 10 - (Muhammed Esed)
Hakikati inkara şartlanmış olanlara gelince, (o Gün) bir ses onlara şöyle diyecektir: "İmana çağrıldığınız halde hakikati inkara devam ettiğiniz (zaman) Allah'ın size karşı öfkesi, sizin kendinize karşı duyduğunuz (şu anki) öfkenizden daha büyüktür!"
Mü’min / 10 - (Mustafa İslamoğlu)
İnkarda ısrar edenlere (o gün) şöyle nida edilecektir: "İman etmeye çağırıldığınız halde inkar etmeyi sürdürdüğünüz zaman Allah'ın size olan kahır ve sitemi, sizin (şu an) kendi kendinize olan kahır ve siteminizden daha büyüktür!"
Mü’min / 10 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlardır. Onlara nidâ olunacaktır ki: «Elbette Allah'ın buğzu sizin kendi nefslerinize olan buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imâna dâvet olunduğunuz zaman küfre devam edip duruyordunuz.»
Mü’min / 10 - (Ömer Öngüt)
Kâfirlere şöyle seslenilir: "Allah'ın buğzu, sizin kendi kendinize olan buğzunuzdan elbette daha büyüktür. Çünkü siz imana dâvet edilirdiniz de inkâr ederdiniz. "
Mü’min / 10 - (Şaban Piriş)
Küfredenlere şöyle seslenilir: Allah’ın size kızgınlığı, sizin kendinize karşı kızgınlığınızdan daha büyüktür. Zira imana çağrılıyordunuz, ama siz inkar ediyordunuz.
Mü’min / 10 - (Sadık Türkmen)
Gerçekleri inkâr EDEN/gizleyen kimselere seslenilir: “Elbette Allah’ın gazabı, sizin kendi kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Hani siz, imana çağırılıyordunuz da inkâr ediyordunuz.”
Mü’min / 10 - (Seyyid Kutub)
İnkar edenlere de bağrılır: «Allah'ın gazabı sizin birbirinize olan öfkenizden daha büyüktür. Zira siz imana çağrıldığınızda inkar ederdiniz.»
Mü’min / 10 - (Suat Yıldırım)
Kâfirlere şöyle nida edilir: "Allah’ın size gazabı, sizin kendinize olan buğzunuzdan daha şiddetlidir. Zira siz imana dâvet edildiğinizde red ve inkâr ederdiniz."
Mü’min / 10 - (Süleyman Ateş)
İnkâr edenlere de bağırılır: "Allâh'ın (size) kızması, sizin kendi kendinize kızmanızdan daha büyüktür. Zira siz imânâ çağrılırdınız da inkâr ederdiniz!"
Mü’min / 10 - (Tefhim-ul Kuran)
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: «Allah'ın elbette gazablanması, sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağırıldığınız zaman küfrediyordunuz.»
Mü’min / 10 - (Ümit Şimşek)
İnkâr edenlere gelince, onlara da şöyle seslenilir: 'Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan öfkenizden de büyüktür. Çünkü imana çağırıldığınızda siz inkâr ediyordunuz.'
Mü’min / 10 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Küfre batmış olanlara şöyle haykırılır: "Allah'ın öfkesi, sizin kendi benliklerinize öfkenizden elbette ki daha büyüktür. Hani, siz imana çağrılıyordunuz da inkâr ediyordunuz!"
Mü’min / 10 - (İskender Ali Mihr)
İnkâr edenlere mutlaka nida edilir (seslenilir): "Muhakkak ki Allah’ın gadabı, sizin nefslerinize (birbirinize) olan gadabınızdan daha büyüktür. Îmâna davet edildiğiniz zaman siz inkâr ediyordunuz."
Mü’min / 10 - (İlyas Yorulmaz)
O gün gerçekleri inkâr edenlere seslenilir “Allah’ın öfkesi sizin kendi nefsinize duyduğunuz öfkenizden daha büyüktür. Zira siz, iman etmeye davet edildiğinizde, doğruları reddedip inkâr etmiştiniz. ”
قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِّن سَبِيلٍ
Okunuşu: Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
Mü’min / 11 - (Diyanet İşleri)
Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?”
Mü’min / 11 - (Abdullah Parlıyan)
Bunun üzerine “Ey Rabbimiz!” diye feryat edecekler. “Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Peki günahlarımızı itiraf ettiğimiz şu anda, bir kurtuluş yolu yok mudur?”
Mü’min / 11 - (Adem Uğur)
Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.
Mü’min / 11 - (Ahmed Hulusi)
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün (bedenden ayrılma ile yaşanan ve mahşerde benliksizlik yaşamı {ferd olarak gelirler âyetindeki olay}) ve iki kere(sinde) de dirilttin (yeni bir benlikle bâ's ettin) de kendimizdeki eksiklikleri itiraf ettik! (Bu durumdan) bir çıkış yolu var mı?"
Mü’min / 11 - (Ahmet Tekin)
Onlar:'Ey Rabbimiz, bizi iki defa ölü halde bulundurdun, başlangıçta ruhsuz, bilinçsiz, ölü varlıklar, biyolojik hücreler halinde tuttun, dünya hayatının sonunda ecellerimiz gelince de ölümümüzü gerçekleştirdin. Biri ana rahminde hücrelerimize ruh yaydığın, diğeri mahşerde topladığın gün iki defa da hayat verdin. Bunları görüp kudretini anladıktan sonra biz, günahlarımızı itiraf ettik. Buradan, cehennem azâbından kurtulmanın bir yolu var mı?' derler.
Mü’min / 11 - (Ahmet Varol)
Derler ki: 'Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin. Artık günâhlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?'
Mü’min / 11 - (Ali Bulaç)
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?"
Mü’min / 11 - (Ali Fikri Yavuz)
(Cehennemde olan kâfirler) şöyle diyecekler: “- Ey Rabbimiz! Bizi (biri dünya hayatının sonunda, diğeri kabirde dirildikten sonra olmak üzere) iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık; fakat var mı (dönüb dünyaya) çıkmağa bir yol?”
Mü’min / 11 - (Ali Ünal)
Onlar, “Rabbimiz,” derler, bize iki defa ölüm verdin ve bizi iki defa dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ediyoruz. Dolayısıyla buradan çıkmaya bir yol yok mudur?”
Mü’min / 11 - (Bayraktar Bayraklı)
İnkâr edenler, “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz günahlarımızı itiraf ettik. Çıkış için bir yol var mı?” derler.
Mü’min / 11 - (Bekir Sadak)
Onlar: «Rabbimiz! Bizi iki defa oldurdun, iki defa dirilttin. Biz de suclarimizi itiraf ettik, bir daha cikmaga yol var midir?» derler.
Mü’min / 11 - (Celal Yıldırım)
Derler ki: Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin ve biz de günahlarımızı bir bir açıklayıp kabul ettik; artık çıkış için bir yol var mıdır?
Mü’min / 11 - (Cemal Külünkoğlu)
(Onlar da) şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?”
Mü’min / 11 - (Diyanet Vakfi)
Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.
Mü’min / 11 - (Edip Yüksel)
Diyecekler ki, 'Rabbimiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Şimdi günahlarımızı itiraf ettik. Buradan bir çıkış yolu var mı?'
Mü’min / 11 - (Gültekin Onan)
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?"
Mü’min / 11 - (Harun Yıldırım)
Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.
Mü’min / 11 - (Hasan Basri Çantay)
Dediler: «Ey Rabbimiz, bizi iki (defa) öldürdün. İki (defa) da diriltdin. İşte günâhlarımızı (bilib) i'tiraaf etdik. Fakat (şöyle) bir çıkmıya bir yol var mı»?
Mü’min / 11 - (Hayrat Neşriyat)
(Onlar:) 'Rabbimiz! Bizi iki def'a öldürdün ve iki def'a dirilttin; şimdi günahlarımızı i'tirâf ettik; acabâ (bizim için buradan) çıkmaya artık bir yol var mıdır?' derler.
Mü’min / 11 - (İbni Kesir)
Onlar da: Rabbımız; bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de suçlarımızı itiraf ettik. Bir daha çıkmaya yol var mı? derler.
Mü’min / 11 - (Kadri Çelik)
Dediler ki: “Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün ve iki kere de dirilttin. Artık biz de günahlarımızı böylece itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?”
Mü’min / 11 - (Muhammed Esed)
(Bunun üzerine) "Ey Rabbimiz!" diye feryad edecekler: "Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin! Peki, günahlarımızı itiraf ettiğimiz şu anda (bu ikinci ölümden) bir kurtuluş yolu yok mudur?"
Mü’min / 11 - (Mustafa İslamoğlu)
Şöyle karşılık verecekler: "Rabbimiz! Sen bizi iki kez öldürdün, iki kez de dirilttin. İşte artık günahlarımızı itiraf ettik: şimdi bizim için bir çıkış yolu yok mudur?"
Mü’min / 11 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Diyeceklerdir ki: «Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün ve bizi iki defa dirilttin. Artık günahlarımızı itirafta bulunduk, imdi çıkmak için bir yol var mıdır?»
Mü’min / 11 - (Ömer Öngüt)
Onlar: "Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır?" derler.
Mü’min / 11 - (Şaban Piriş)
-Rabbimiz, dediler. Bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin. Günahlarımızı itiraf ediyoruz. Çıkmak için bir yol var mı?
Mü’min / 11 - (Sadık Türkmen)
Dediler ki: “Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Sonunda, günahlarımızı itiraf ettik. Çıkmak için bir yol var mı?”
Mü’min / 11 - (Seyyid Kutub)
Dediler ki: «Rabbimiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi şu ateşten çıkmak için bize bir yol var mı?»
Mü’min / 11 - (Suat Yıldırım)
Onlar ise: "Ya Rabbenâ, derler, Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik.Şimdi, telafi etme için buradan çıkmaya bir yol yok mudur?"
Mü’min / 11 - (Süleyman Ateş)
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günâhlarımızı itiraf ettik. Şimdi (şu ateşten) çıkmak için (bize) bir yol var mı (acaba)?"
Mü’min / 11 - (Tefhim-ul Kuran)
Dediler ki: «Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere de dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?»
Mü’min / 11 - (Ümit Şimşek)
Onlar ise 'Rabbimiz,' derler. 'Bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Şimdi günahlarımızı itiraf ediyoruz. Bize bir çıkış yolu yok mu?'
Mü’min / 11 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Dediler: "Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir yol daha var mı?"
Mü’min / 11 - (İskender Ali Mihr)
(Kâfirler) dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin, böylece günahlarımızı itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmaya bir yol var mı?"
Mü’min / 11 - (İlyas Yorulmaz)
İnkârcılar “Rabbimiz bizi iki defa öldürdün ve bize iki defa hayat verdin. Biz şimdi hatalarımızı (günahlarımızı) kabul ediyoruz. Şimdi bu azaptan bir çıkış yolu yok mu?” derler.
ذَلِكُم بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِن يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ
Okunuşu: Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrak bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
Mü’min / 12 - (Diyanet İşleri)
“Bu, sizin tevhid çerçevesinde Allah’a çağrıldığında inkâr etmeniz, O’na ortak koşulduğunda ise inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm yüce ve büyük Allah’a aittir.”
Mü’min / 12 - (Abdullah Parlıyan)
Ve onlara şöyle denilecek: “Bu duruma düşmenizin sebebi şudur; Çünkü siz, tek olan Allah'a her çağrıldığınızda, inkâr ettiniz, ama O'na ortak koşulunca hemen inandınız. Artık hüküm, büyük ve yüce Allah'ındır.”
Mü’min / 12 - (Adem Uğur)
(Onlara denir ki:) İşte bunun sebebi şudur: Tek Allah'a ibadete çağrıldığı zaman inkâr edersiniz. O'na ortak koşulunca (bunu) tasdik edersiniz. Artık hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır.
Mü’min / 12 - (Ahmed Hulusi)
İçinde bulunduğunuz hâlin sebebi şudur: Allâh, TEK'liğine davet ettiğinde (vehmettiğiniz - varsandığınız benliğinizden arınmayı teklif ettiğinde), küfür (inkâr) ettiniz! Eğer (teklif edilen) O'na şirk anlayışı olsa, iman ederdiniz. . . Hüküm, Alîy, Kebiyr olan (açığa çıkan kuvvelerinin hükmediciliğini reddedemeyeceğiniz) Allâh'ındır!
Mü’min / 12 - (Ahmet Tekin)
Bu ceza, sizin, bir olan Allah’a davet edilirken inkâra, küfre sapmanız; ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında O’na ortak koşulunca da, şirki tasdik etmeniz, kabullenmeniz sebebiyledir. Hükümranlık, yargı ve icra yüceler yücesi ve büyük olan Allah’ındır.
Mü’min / 12 - (Ahmet Varol)
'Bu (başınıza gelen), yalnız Allah'a çağrıldığında inkâr ettiğiniz ve O'na ortak koşulduğunda inandığınız içindir. Artık hüküm yüce ve büyük olan Allah'ındır.'
Mü’min / 12 - (Ali Bulaç)
"Sizin (durumunuz) böyledir. Çünkü bir olan Allah'a çağırıldığınız zaman inkar ettiniz. O'na ortak koşulduğunda inanıp onayladınız. Artık hüküm, yüce, büyük olan Allah'ındır."
Mü’min / 12 - (Ali Fikri Yavuz)
Bu (azab size) şundan dolayıdır ki, Allah birdir denildiği zaman, inkâr ettiniz. Fakat O’na ortak koşulunca iman ediyordunuz. Artık hüküm, her şeyden yüce ve büyük olan Allah’ındır.
Mü’min / 12 - (Ali Ünal)
Evet, böyle olacak, böyle diyeceksiniz. Çünkü yalnızca bir Allah’a iman ve ibadet çağrısı yapıldığında inatla inkâra gidiyor, buna karşılık, O’na şirk koşulduğunda bunu içten kabulleniyorsunuz. Ama ne yaparsanız yapın, nihaî hüküm ve karar Mutlak Yüce, Mutlak Büyük olan Allah’a aittir.
Mü’min / 12 - (Bayraktar Bayraklı)
Sizin bu cezanızın sebebi, tek olan Allah'a çağırıldığınızda inkâr etmeniz, O'na şirk koşulduğunda inanmış olmanızdır. Artık hüküm, yüce ve büyük olan Allah'ındır.
Mü’min / 12 - (Bekir Sadak)
Onlara: «Yalniz Allah cagrildigi zaman inkar ederdiniz de, O'na es kosulunca inanirdiniz. Bugun hukum, yuce Allah'indir» denir.
Mü’min / 12 - (Celal Yıldırım)
Bu böyledir; çünkü bir olan Allah'a çağrıldığınızda küfrederdiniz; O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm O Yüce Büyük Allah'a aittir.
Mü’min / 12 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlara şöyle cevap verilir: “Bu hale düşmenizin sebebi, Allah'ın birliğine inanmaya çağırıldığınızda reddederdiniz. Ama O'na ortak koşulduğunda (O'ndan başkalarına tanrısal nitelikler yüklendiğinde onlara) inanırdınız. Artık şimdi hakkınızdaki karar o çok ulu ve yüce olan Allah'a aittir.”
Mü’min / 12 - (Diyanet Vakfi)
(Onlara denir ki:) İşte bunun sebebi şudur: Tek Allah'a ibadete çağrıldığı zaman inkâr edersiniz. O'na ortak koşulunca (bunu) tasdik edersiniz. Artık hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır.
Mü’min / 12 - (Edip Yüksel)
Çünkü, YALNIZ ALLAH çağrıldığı zaman inkar ederdiniz. Ancak kendisine ortak koşulduğunda inanırdınız. Hüküm, Üstün ve Büyük olan ALLAH'a aittir.
Mü’min / 12 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
İşte bu size şu yüzdendir ki bir olarak Allaha çağırıldığında küfrettiniz ona şirk koşulunca ise iyman ediyordunuz, işte huküm o ulu, o büyük Allahın
Mü’min / 12 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
(Onlara şöyle cevap verilir): «Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. Ama O'na ortak koşulunca inandınız. Artık hüküm, o yüce ve büyük Allah'ındır.»
Mü’min / 12 - (Gültekin Onan)
"Sizin (durumunuz) böyledir. Çünkü bir olan Tanrı'ya çağırıldığınız zaman küfrettiniz. O'na ortak koşulduğunda inandınız. Artık hüküm, yüce, büyük olan Tanrı'nındır."
Mü’min / 12 - (Harun Yıldırım)
(Onlara denir ki:) İşte bunun sebebi şudur: Tek Allah'a ibadete çağrıldığı zaman inkâr edersiniz. O'na ortak koşulunca (bunu) tasdik edersiniz. Artık hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır.
Mü’min / 12 - (Hasan Basri Çantay)
Bunun sebebi şudur: Bir olarak Allaha düâ edildiği zaman siz küfretdiniz. Eğer Ona eş katılırsa tasdıyk ediyordunuz. Artık hukûm, O çok yüce, O çok büyük Allahındır.
Mü’min / 12 - (Hayrat Neşriyat)
Bunun (bu azâbın) sebebi şübhesiz şudur: '(Herkes) Allah’a, tek olarak da'vet edildiği zaman, (siz) inkâr ettiniz! Hâlbuki O’na ortak koşulsa, inanıyordunuz. Artık hüküm, Aliyy (çok yüce olan), Kebîr (çok büyük olan) Allah’a âiddir.'
Mü’min / 12 - (İbni Kesir)
Bunun sebebi şudur: Yalnız Allah'a dua edildiği zaman inkar ederdiniz de, O'na şirk koşulunca inanırdınız. Artık hüküm; Aliyy, Kebir Allah'ındır.
Mü’min / 12 - (Kadri Çelik)
“Bu (azap), bir olan Allah'a çağırıldığınız zaman küfre sapmanız ve O'na şirk koşulduğunda da (şirke) iman etmeniz sebebiyledir. Artık hüküm, yüce ve büyük olan Allah'ındır.”
Mü’min / 12 - (Muhammed Esed)
(Ve onlara şöyle denilecektir:) "Bu (başınıza geldi), çünkü Tek Allah'a her çağrıldığınızda bu hakikati inkar ettiniz; ama O'na ortak koşulunca (hemen) inandınız! Artık hüküm, Büyük ve Yüce Allah'ındır!"
Mü’min / 12 - (Mustafa İslamoğlu)
(Onlara şöyle denilecek): "Durum işte böyle(sine vahim)dir: çünkü sadece Allah'a (kulluğa) çağrıldığınız her seferinde inkarı tercih ettiniz; O'na ortak koşulduğunda ise inanıverdiniz. Fakat şimdi hüküm yüceler yücesi, mutlak büyük olan Allah'a aittir."
Mü’min / 12 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
(Onlara cevaben denilecektir ki:) «Bu, size o sebeptendir ki, 'Allah birdir,' diye beyan olununca siz inkar ettiniz ve O'na şerik koşulacak olursa inanıveriyordunuz. Artık hüküm, o pek yüce, pek büyük olan Allah'a aitir.»
Mü’min / 12 - (Ömer Öngüt)
Bunun sebebi şudur: "Zira siz bir Allah'a çağırıldığınız zaman inkâr ederdiniz, O'na ortak koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, yücelerin yücesi ulu Allah'ındır. "
Mü’min / 12 - (Şaban Piriş)
İşte bu, dünyada iken yalnızca Allah’a çağrıldığında inkar etmeniz, O’na ortak koşulduğunda ise iman etmeniz sebebiyledir. Oysa, hakimiyet, yüce ve büyük olan Allah’ındır.
Mü’min / 12 - (Sadık Türkmen)
“sizin bu haliniz şundandır: Yalnız bir tek Allah’a çağırıldığınız zaman inkâr etmiştiniz. O’na ortak koşulunca ise iman ediyordunuz. Hüküm artık yüce, büyük, Allah’ındır.”
Mü’min / 12 - (Seyyid Kutub)
Onlara «Bu duruma düşmenizin sebebi şudur: Tek Allah'a çağrıldığınız zaman inkar ederdiniz. O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm yüce ve büyük Allah'ındır.»
Mü’min / 12 - (Suat Yıldırım)
Onlara şöyle cevap verilir: "Bu hale düşmenizin sebebi şudur ki: Allah’ın birliğine inanmaya çağırıldığınızda reddederdiniz ama O’nun eşinden, ortağından bahsedildiğinde inanırdınız. Artık şimdi hakkınızdaki karar o çok ulu ve yüce Allah’a aittir."
Mü’min / 12 - (Süleyman Ateş)
(Şöyle cevap verilir): Bu (duruma düşmeniz)in sebebi şudur: Tek Allah'a çağrıldığınız zaman inkâr ederdiniz. O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm yüce ve büyük Allâh'a âittir.
Mü’min / 12 - (Tefhim-ul Kuran)
«Sizin (durumunuz) böyledir. Çünkü bir olan Allah'a çağırıldığınız zaman inkâr ettiniz. O'na şirk koşulduğunda da inanıp onayladınız. Artık hüküm, yüce, büyük olan Allah'ındır.»
Mü’min / 12 - (Ümit Şimşek)
Onlara denir ki: Siz şunun için bu hale düştünüz: Allah'a bir olarak iman etmek için çağrıldığınızda inkâr ediyor, Ona ortak koşulunca inanıyordunuz. Artık hüküm, pek yüce ve pek büyük olan Allah'ındır.
Mü’min / 12 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Bu halinizin sebebi şu: Allah'a, yalnız O'na çağrıldığınızda inkâr etmiştiniz. O'na ortak koşulduğunda ise iman ediyordunuz. Artık hüküm o en yüce, o en büyük olan Allah'ın...
Mü’min / 12 - (İskender Ali Mihr)
Bu, sizin tek olan Allah’a çağrıldığınız zaman inkâr etmeniz sebebiyledir. Ve O’na (Allah’a) şirk koşulunca inanıyordunuz. Artık hüküm, Yüce ve Büyük olan Allah’a aittir.
Mü’min / 12 - (İlyas Yorulmaz)
Siz, Allah’a, O’nun bir olduğuna çağrıldığınız zaman ret edip inkâr etmiş ve onun ortakları olduğuna inanmıştınız. Artık burada hüküm vermek büyük ve yüce olan Allah’a aittir.
هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُم مِّنَ السَّمَاء رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَن يُنِيبُ
Okunuşu: Huvellezî yurîkum âyâtihî ve yunezzilu lekum mines semâi rızkâ(rızkan), ve mâ yetezekkeru illâ men yunîb(yunîbu).
Mü’min / 13 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Öyle bir mâbuttur ki delillerini göstermededir size ve rızıklandırmak için gökten yağmur yağdırmadadır size ve ona dönen kişiden başkası ibret ve öğüt almaz bundan.
Mü’min / 13 - (Abdullah Parlıyan)
O Allah ki, size apaçık alametlerini ve delillerini gösteriyor ve size gökten rızıklar indiriyor. Ama ancak O'na yönelip gönül verenlerden başkası, bundan bir ders çıkarmaz.
Mü’min / 13 - (Adem Uğur)
Size âyetlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur. Allah'a yönelenden başkası ibret almaz.
Mü’min / 13 - (Ahmed Hulusi)
"HÛ" ki, işaretlerini size gösteriyor ve semâdan (bilincinize) sizin için bir rızık (hakikatine dair ilim) indiriyor. . . (Bunun ne demek olduğunu hakikatine) yönelenden başkası hatırlayıp üzerinde derin düşünemez!
Mü’min / 13 - (Ahmet Tekin)
O, size kudretinin, büyüklüğünün ve birliğinin delillerini gösterendir. Sizin için gökten rızık indirendir. Yalnızca Allah’a yönelip, gönülden bağlı olanlar düşünüp ibret alıyor.
Mü’min / 13 - (Ahmet Varol)
O, size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. (Allah'a) yönelenden başkası öğüt almaz.
Mü’min / 13 - (Ali Bulaç)
O, size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. İçten (Allah'a) yönelenden başkası öğüt alıp düşünmez.
Mü’min / 13 - (Ali Fikri Yavuz)
O’dur ki, size (kudret ve azametine delâlet eden) alâmetlerini gösteriyor, sizin için gökten bir rızık (sebebi olan yağmur) indiriyor. Fakat ancak küfürden dönen (Allah’ın alâmetlerinden ibret alır ve gerçeği) anlar.
Mü’min / 13 - (Ali Ünal)
O ki, size (dış dünyada, bizzat kendi içinizde, eşya ve hadiselerde) âyetlerini (delil ve işaretlerini) göstermekte ve gökten sizin için rızık indirmektedir. Bütün bunlar üzerinde ancak Allah’a yönelecek temiz bir gönüle sahip olanlar düşünür ve onlardan ders alır.
Mü’min / 13 - (Celal Yıldırım)
O Allah ki, size açık belgelerini, mu'cize ve delillerini gösterir; üzerinize gökten rızık indirirdi. Ancak O'na yönelip gönül verenler öğüt ve ibret alırlar.
Mü’min / 13 - (Cemal Külünkoğlu)
O (Allah), (varlığına ve büyüklüğüne delalet eden) âyetlerini size gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. (Bunlardan) ancak O'na yönelen düşünüp ibret alır.
Mü’min / 13 - (Edip Yüksel)
O ki size ayetlerini (kanıtlarını ve işaretlerini) göstermekte ve sizin için gökten bir rızık indirmektedir. Tümüyle yönelip teslim olandan başkası ibret almaz.
Mü’min / 13 - (Gültekin Onan)
O size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor; içten (Tanrı'ya) yönelenden başkası öğüt alıp düşünmez.
Mü’min / 13 - (Hasan Basri Çantay)
Ki O, âyetlerini size göstermekde, sizin için gökden rızık indirmekde olandır. (Şirkden tevbe ile îmâna) dönecek kimseden başkası (âyâtı Hakdan) ibret almaz.
Mü’min / 13 - (Hayrat Neşriyat)
O (Allah), size delillerini gösteren ve gökten size bir rızık indirendir. Fakat (O’na)yönelen kimseden başkası ibret almaz.
Mü’min / 13 - (İbni Kesir)
Size ayetlerini gösteren ve sizin için gökten rızık indiren O'dur. O'na yönelenden başkası ibret almaz.
Mü’min / 13 - (Kadri Çelik)
O, size ayetlerini göstermekte ve sizin için gökten rızık indirmektedir. İçten (Allah'a) yönelenden başkası hatırlayıp kendine gelemez.
Mü’min / 13 - (Muhammed Esed)
Size (her türlü) işaretlerini gösteren, sizin için gökten rızık indiren O'dur. Ama Allah'a yönelmiş olanlardan başkası (bundan) bir ders çıkarmaz.
Mü’min / 13 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O, o (Hâlık-ı Azîm)dir ki size âyetlerini gösteriyor ve sizin için gökten bir rızk indiriyor. (Bu âyetleri Hakk'a) Rücu edenlerden başkası anıp düşünemez.
Mü’min / 13 - (Ömer Öngüt)
O Allah ki, size âyetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. Fakat O'na yönelmiş olanlardan başkası ibret almaz.
Mü’min / 13 - (Sadık Türkmen)
O, size ayetlerini gösteriyor, gökyüzünden sizin için bir rızık (yağmur) indiriyor. Oysa, O’na yönelen kimseden başkası düşünmüyor!
Mü’min / 13 - (Suat Yıldırım)
Size kudret ve hikmetine dair delillerini gösteren, gökten size rızık indiren O’dur. Fakat ancak gönülden Allah’a dönen kimse düşünüp ibret alır.
Mü’min / 13 - (Süleyman Ateş)
O'dur ki, size âyetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor, (rızkın sebebi olan yağmur, güneş ve hava veriyor). Ancak (O'na) yönelen öğüt alır.
Mü’min / 13 - (Tefhim-ul Kuran)
O, size ayetlerini göstermekte ve sizin için gökten rızık indirmektedir. İçten (Allah'a) yönelip dönenden başkası öğüt alıp düşünmez.
Mü’min / 13 - (Ümit Şimşek)
O Allah ki, size âyetlerini gösterir ve gökten sizin için rızık indirir. Fakat Ona yönelenlerden başkası böyle şeylerden ibret almaz.
Mü’min / 13 - (İskender Ali Mihr)
O (Allah)tır ki, âyetlerini size gösterir ve sizin için gökten rızık indirir. Bunu münib olandan (Allah’a yönelenden) başkası tezekkür etmez (edemez).
Mü’min / 13 - (İlyas Yorulmaz)
O Allah, size pek çok işaretler (ayetler) gösteren ve gökten sizin için rızık indirendir. Bunları ancak, samimi olarak Allah’a yönelen düşünebilir.
فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Okunuşu: Fed’ûllâhe muhlisîne lehud dîne ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
Mü’min / 14 - (Abdullah Parlıyan)
O Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler hoşlanmasa da, siz ey mü'minler! Dini Allah'a has kılarak, içten bir inançla gösterişten uzak, samimiyetle O'na dua edip yalvarın.
Mü’min / 14 - (Ahmet Tekin)
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah’ın dinini ve düzenini içtenlikle benimseyerek samimiyetle toplumunuzda uygulayıp Allah’a ibadet ve dua edin.
Mü’min / 14 - (Ali Bulaç)
Öyleyse, dini yalnızca O'na halis kılanlar olarak Allah'a dua (kulluk) edin; kafirler hoş görmese de.
Mü’min / 14 - (Ali Ünal)
Ama siz (ey mü’minler), kâfirler hoşlanmasalar da, dinini bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve yalnız O’nun rızasını düşünerek Allah’a kulluk ve duada bulunun.
Mü’min / 14 - (Celal Yıldırım)
O halde kâfirler hoşlanmasa da siz (ey mü'minler!) dini Allah'a hâlis kılarak gösterişten uzak, samimiyetle O'na duâ edip yalvarın.
Mü’min / 14 - (Mustafa İslamoğlu)
Hakikati inkar edenleri ne denli kızdırsa da, siz akideyi yalnız O'na has kılarak saf ve samimi bir inançla sadece Allah'a yalvarın!
Mü’min / 14 - (Sadık Türkmen)
Allah’a dua edin, dini (insan hak, özgürlük ve vecibelerini), yalnız O’na halis kılarak (Allah’a göre düzenleyin!) İnkârcılar hoş görmese de!..
رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ
Okunuşu: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Mü’min / 15 - (Diyanet İşleri)
O, dereceleri hakkıyla yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için, irâdesiyle ilgili vahyi kullarından dilediğine, kendi indirir.
Mü’min / 15 - (Adem Uğur)
Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine iradesiyle ilgili vahyi indirir.
Mü’min / 15 - (Ahmed Hulusi)
Refi'üd Derecât'tır (dereceleri yükseltendir), Zül-Arş'tır (Arş sahibidir). . . Gerçeğin kavranması süreci (nedeniyle) uyarmak için, kullarından dilediğine hükmünden ruhu (Esmâ'sının anlamını fark etmeyi şuuruna) ilka eder!
Mü’min / 15 - (Ahmet Tekin)
O, yüce sıfatlarla muttasıf, mahlûkata benzemekten münezzeh olan, Arş’ın, sınırsız kudret ve iktidar makamının sahibi Allah, hesapların görüleceği buluşma gününün, kıyametin dehşetini haber vermek için, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kullarından bazılarına, var ettiği, koruduğu aslî düzenin bir bölümü olan, tabiî, dinî, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren, ihya eden, insanları ve toplumları pislikten arındıran vahyi, Kur’ân’ı indiriyor.
Mü’min / 15 - (Ahmet Varol)
(O) dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi, buluşma günüyle uyarması için kullarından dilediğine emrinden olan Ruh'u indirir.
Mü’min / 15 - (Ali Bulaç)
Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah), 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp korkutmak için, kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Ali Fikri Yavuz)
O dereceleri yükselten arşın sahibi (Allah, mahlûkatın birbirine kavuşacağı) kıyamet gününün dehşetini haber vermek için kullarından dilediğine (Hz. Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’a), kendi emrinden vahy indiriyor.
Mü’min / 15 - (Bekir Sadak)
Ars sahibi, varliklarin en yucesi olan Allah, kavusma gununu ihtar etmek icin kullarindan diledigine emriyle vahyi indirir.
Mü’min / 15 - (Celal Yıldırım)
Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi, (insanları) kavuşma gününe karşı uyarmak için emrinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğinin kalbine indirir.
Mü’min / 15 - (Diyanet Vakfi)
Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından dilediğine iradesiyle ilgili vahyi indirir.
Mü’min / 15 - (Edip Yüksel)
Dereceleri Yükselten, Yönetim Sahibi. Buluşma gününe karşı uyarsın diye kullarından dilediğine, emirlerini içeren vahyini indirir.
Mü’min / 15 - (Gültekin Onan)
Dereceleri yükselten arşın sahibi (Tanrı), 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp korkutmak için, kendi buyruğundan olan ruhu kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Hasan Basri Çantay)
Sıfatları yüce, arşın saahibi (Allah, insanları) o kavuşma günü ile korkutmak için, kendi emrinden olan vahyi kullarından kimi dilerse ona ilkaa eder.
Mü’min / 15 - (Hayrat Neşriyat)
(O, ihlâslı kullarının) dereceleri(ni) hakkıyla yükseltendir, Arşın sâhibidir. Karşılaşma günü ile korkutmak için, kendi emrinden olan rûhu (vahyi), kullarından dilediği kimseye ilka eder (indirir).
Mü’min / 15 - (İbni Kesir)
Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi Allah, karşılaşma gününden korkutmak için, kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Muhammed Esed)
O, bütün (varlık) derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur. O, Kendi iradesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki (bütün insanları) O'na kavuşacakları Gün(ün gelip çatacağı) konusunda uyarsın;
Mü’min / 15 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi olan Allah Teâlâ, kendi emrinden olan vahyi, kullarından dilediğine ilkâ buyurur ki, kavuşulacak gün ile korkutulmakta bulunsun.
Mü’min / 15 - (Ömer Öngüt)
Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi Allah, kavuşma gününün dehşetini haber vermek için, kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Şaban Piriş)
Dereceleri yükselten Arş’ın, otoritenin sahibidir. Emrindeki vahyi, kullarından dilediğine indirir. Buluşma gününü hatırlatmak için...
Mü’min / 15 - (Seyyid Kutub)
Arş sahibi, varlıkların en yücesi olan Allah, kavuşma gününü ihtar etmek için kullarından dilediğine emriyle vahyi indirir.
Mü’min / 15 - (Suat Yıldırım)
O, dereceleri yükselten, arş sahibi olan Allah, o büyük buluşma gününün dehşetini haber vermek için, kullarından dilediğine emrini tebliğ için rûhu indirir.
Mü’min / 15 - (Süleyman Ateş)
(O,) Dereceleri yükselten; Arş'ın sâhibi (Allâh), buluşma gününe karşı uyarmak için, emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Tefhim-ul Kuran)
Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah), (ahiretteki) 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp korkutmak için, kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Ümit Şimşek)
Dereceleri yükselten ve Arş'ın sahibi olan Allah, kendi emrinden olan ruhu, kavuşma günü hakkında insanları uyarması için kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (Yaşar Nuri Öztürk)
O Refî'dir, dereceleri yükseltendir; arşın sahibidir. Buluşma günü hakkında uyarmak için emrinden olan Rûh'u kullarından dilediğine indirir.
Mü’min / 15 - (İskender Ali Mihr)
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün
geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Okunuşu: Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
Mü’min / 16 - (Diyanet İşleri)
O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allah’ındır
Mü’min / 16 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
O kavuşma günü, onlar, kabirlerinden çıkarlar, Allah'a karşı hiçbir şeyleri gizli kalmaz; o gün, saltanat ve tedbîr kimindir, bir ve her şeye üstün Allah'ın.
Mü’min / 16 - (Abdullah Parlıyan)
ki, o gün onlar kabirlerinden fırlayıp çıkarlar, onlardan günah, sevap, gizli açık hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. O gün Allah onlara sorar: “Bugün mülk, hükümranlık kimindir?” Ve cevabını da verir: “Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite sahibi olan, tek Allah'ındır.”
Mü’min / 16 - (Adem Uğur)
O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Ahmed Hulusi)
Bu süreçte onlar her yönleriyle ortaya çıkarlar! Onlar hiçbir şeyi Allâh'a gizleyemezler. . . "Yaşanan süreçte (Allâh'a göre 'AN' vardır, tek bir süreç) Mülk kiminmiş?". . . "Vahid, Kahhar olan (Tek ve mutlak hükmü zaman mekân kavramsız olarak yerine gelen) Allâh'ındır!"
Mü’min / 16 - (Ahmet Tekin)
Onların kabirlerinden fırlayarak mahşere, Allah’ın huzuruna çıktıkları gün, hiçbir şeyleri Allah’a gizli kalmaz.'Bugün, mülk, devlet ve hükümranlık kimindir?''Tek ve gücüne karşı konulmayan, Kahhar olan Allah’ın.'
Mü’min / 16 - (Ahmet Varol)
O gün onlar ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Tek ve mutlak üstünlük sahibi Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Ali Bulaç)
O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah'ındır."
Mü’min / 16 - (Ali Fikri Yavuz)
O günün ki onlar meydana fırlarlar, kendilerinden hiçbir şey Allaha karşı gizlenmez, kimin mülk bu gün o vahıd, kahhar Allahın
Mü’min / 16 - (Ali Ünal)
O gün, bütün insanların mezarlarından kalkacağı ve her hallerinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacağı gündür. Onlarla ilgili hiçbir şey Allah’tan saklı kalmaz. Kimindir bugün mutlak mülk ve hakimiyet? Mutlak Bir ve bütün kâinat üzerinde Mutlak Hakim Allah’ındır.
Mü’min / 16 - (Bayraktar Bayraklı)
O gün onlar ortaya çıkarlar. Hiçbir şeyleri Allah'a gizli kalmaz. “Bugün mülk kimindir?” “Tek ve her şeyin üstesinden gelen Allah'ındır.”
Mü’min / 16 - (Bekir Sadak)
O gun onlar meydana cikarlar; onlarin hicbir seyi Allah'a gizli kalmaz. «Bugun hukumranlik kimindir?» denir; hepsi: «Gucu herseye yeten tek Allah'indir» derler.
Mü’min / 16 - (Celal Yıldırım)
O kavuşma günü ki, onlar ortaya çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir ? Bir olan her şeyi kudret, saltanat ve tasarrufu altında tutan Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Cemal Külünkoğlu)
O gün onlar, (kabirlerinden dışarı) çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. (Allah onlara şöyle hitap eder:) “Bugün hükümranlık kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allah'ındır.”
Mü’min / 16 - (Diyanet İşleri (eski))
O gün onlar meydana çıkarlar; onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. 'Bugün hükümranlık kimindir?' denir; hepsi: 'Gücü herşeye yeten tek Allah'ındır' derler.
Mü’min / 16 - (Diyanet Vakfi)
O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Edip Yüksel)
O gün onlar tümüyle açığa çıkarılacaklardır. Hiç bir şey onları ALLAH'tan gizleyemez. O gün yönetim kime aittir? Tek ve En Üstün olan ALLAH'a aittir.
Mü’min / 16 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O gün onlar, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) «Bugün mülk kimindir? Bir olan, kahhar olan Allah'ındır.»
Mü’min / 16 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onların (mezarlarından) meydana fırlayacakları gün, kendilerinin yapmış olduğu hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. «Bugün mülk kimindir?» (buyurulur). «Bir olan, herşeyi kudreti altında tutan Allah'ındır.» (denir).
Mü’min / 16 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı gizli kalmaz. «Bugün mülk kimindir?» (diye sorulur. Cevaben): «Tek ve kahhar olan Allah'ındır.» (denir).
Mü’min / 16 - (Gültekin Onan)
O gün orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Tanrı'ya karşı gizli kalmaz. (Tanrı sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, kahhar olan Tanrı'nındır."
Mü’min / 16 - (Harun Yıldırım)
O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Hasan Basri Çantay)
O (kavuşma) gün (ü) onlar (kabirlerinden fırlayıb) çıkarlar Onlardan (saadır olan) hiçbir şey Allaha gizli kalmaz. (Allah buyurur:) «Bugün mülk kimindir»? (Yine kendisi cevab verir:) «Bir olan, (her şey'e haakim ve) kahhâr olan Allahındır».
Mü’min / 16 - (Hayrat Neşriyat)
O gün, onlar (herkes, bütün sırlarıyla birlikte kabirlerinden) meydana çıkacak kimselerdir. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz! (Allah:) 'Bugün mülk (hâkimiyet)kimindir?' (diye sorar). (O günün dehşetinden kimse cevab veremez de yine kendisi cevab buyurur:) 'Vâhid (bir olan), Kahhâr (herşeyi kahra gücü yetici) olan Allah’ındır!'
Mü’min / 16 - (İbni Kesir)
O gün onlar, ortaya çıkarlar. Hiç bir şeyleri Allah'a gizli kalmaz. Kimindir bugün mülk? Vahid, Kahhar olan Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Kadri Çelik)
Onların (mezarlarından) ortaya çıkacağı gün, kendilerinin yapmış olduğu hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Şüphesiz bir olan ve her şeyi kudreti altında tutan Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Muhammed Esed)
ki o Gün Allah'tan gizli saklı hiçbir şeyleri olmadan (öldükleri yerden) meydana çıkacaklardır. O Gün hükümranlık kimin olacak? Elbette bütün varlıklar üzerinde mutlak otorite Sahibi olan Tek Allah'ın (olacak)!
Mü’min / 16 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bir gün ki, (kabirlerinden) hârice çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Vâhid, kahhâr olan Allah'ındır.
Mü’min / 16 - (Ömer Öngüt)
O gün onlar meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bu gün mülk kimindir? Tek ve kahhar olan Allah'ındır!
Mü’min / 16 - (Şaban Piriş)
O gün onlar ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. -O gün egemenlik kimindir? -Kahhar olan tek Allah’ın!
Mü’min / 16 - (Sadık Türkmen)
O gün onlar, ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. “Bugün mülk/hükümranlık kimindir?” “Bir olan, kahhar olan/mutlak otorite sahibi Allah’ındır.”
Mü’min / 16 - (Seyyid Kutub)
O gün onlar meydana çıkarlar; onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. «Bugün hükümranlık kimindir?» denir. Hepsi «Gücü her şeye yeten tek Allah'ındır» derler.
Mü’min / 16 - (Suat Yıldırım)
O büyük buluşma günü, bütün insanların mezarlarından kalkıp meydana çıkarıldıkları bir gündür. Öyle ki onların işlerinden ve hallerinden bir tek şey bile Allah’a saklı kalamaz. Allah onlara şöyle hitab eder: "Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? Mutlak galip, tek hâkim olan Allah’ın!"
Mü’min / 16 - (Süleyman Ateş)
O gün onlar, ortaya çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. (Ve sorulur onlara): "Bugün mülk kimindir? O tek ve kahhâr olan Allâh'ın!"
Mü’min / 16 - (Tefhim-ul Kuran)
O gün onlar, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) «Bugün mülk kimindir? Bir olan, kahhar olan Allah'ındır.»
Mü’min / 16 - (Ümit Şimşek)
O gün hepsi haşir meydanına çıkarlar; hiçbir şeyleri Allah'tan gizli kalmaz. Egemenlik o gün kimindir? Herşeyi kudretine boyun eğdiren tek bir Allah'ın!
Mü’min / 16 - (İskender Ali Mihr)
Onların bariz olduğu (ortaya çıktığı) gün onlardan (hiç)bir şey Allah’a gizli kalmaz. O gün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah’ındır.
Mü’min / 16 - (İlyas Yorulmaz)
O gün inkârcılar ortaya çıkarlar ve onların hiçbir şeyi, bütün mülkün sahibi olan Allah’a gizli kalmaz. Kıyamet günü, tek ilah ve her şeyin yönetimi elinde olan Allah’a aittir.
الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Okunuşu: El yevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet, lâ zulmel yevm(yevme), innallâhe serîul hisâb(hisâbi).
Mü’min / 17 - (Abdullah Parlıyan)
O gün, herkes kazandığının karşılığını görür, o gün hiçbir kimseye hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz. Şüphesiz Allah hesabı çarçabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Adem Uğur)
Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çarçabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Ahmed Hulusi)
Bu süreçte her nefs yaptıklarının getirisiyle karşılık bulur (yaptıklarının sonucunu yaşar)! Bu süreçte haksızlık yoktur! Muhakkak ki Allâh Seriy'ul Hisab'dır (anında yapılanın sonucunu yaşatmaya başlayandır).
Mü’min / 17 - (Ahmet Tekin)
Bugün herkese, işledikleri amellerin karşılığı, hak ettikleri verilir. Bugün haksızlık yapılmaz. Allah hesabı çabucak görür.
Mü’min / 17 - (Ahmet Varol)
Bugün her cana kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Ali Bulaç)
Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir.
Mü’min / 17 - (Ali Ünal)
O gün herkes, dünyada ne kazanmış (ne yapmış ve hanesine ne yazdırmış)sa onun karşılığını görür. O gün kimseye haksızlık yapılmaz. Muhakkak ki Allah, hesapları pek çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Bekir Sadak)
Bugun herkese, kazandiginin karsiligi verilir. Bugun haksizlik yoktur. Dogurusu Allah, hesabi cabuk gorendir.
Mü’min / 17 - (Celal Yıldırım)
Bugün her kişi ne kazanmışsa onun karşılığını görür. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Cemal Külünkoğlu)
O gün herkes, ne yapmış ise onun karşılığını alır, o gün kimseye haksızlık edilmez. Muhakkak ki Allah hesapları pek çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (İbni Kesir)
Bugün her nefis kazandığı ile karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah; hesabı çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Kadri Çelik)
Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir.
Mü’min / 17 - (Ömer Öngüt)
O gün herkese kazandığının karşılığı verilir. O gün kimseye haksızlık yapılmaz. Şüphesiz ki Allah hesabı çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (Şaban Piriş)
O gün her kişi, kendi kazandıklarıyla cezalandırılır. O gün haksızlık, zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, çok hızlı hesap görür.
Mü’min / 17 - (Suat Yıldırım)
Bugün her kişi, ne işlemişse onun karşılığını alır, bugün kimseye haksızlık edilmez. Muhakkak ki Allah hesapları pek çabuk görür.
Mü’min / 17 - (Ümit Şimşek)
O gün herkese ne kazandıysa onun karşılığı verilir. O gün kimseye haksızlık edilmez. Ve Allah hesapları pek çabuk görür.
Mü’min / 17 - (İskender Ali Mihr)
Bugün bütün nefsler (herkes), kazandıkları sebebiyle cezalandırılır veya mükâfatlandırılır (karşılığı verilir). Bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Mü’min / 17 - (İlyas Yorulmaz)
Bugün her nefse, kazandığının karşılığı ödenir ve asla haksızlık yapılmaz. Şüphesiz ki Allah hesabı çok çabuk görendir.
وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ
Okunuşu: Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
Mü’min / 18 - (Diyanet İşleri)
Yaklaşmakta olan gün konusunda onları uyar. O gün yürekler gam ve tasa ile dolu, (sanki) gırtlaklara dayanmıştır. Zalimlerin ne sıcak bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır.
Mü’min / 18 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve onları, yaklaşmakta olan o günle korkut, o gün, korkudan yürekler, ağızlara gelir, gönüller, dertle dolar, zâlimlere ne yardımı dokunacak bir dost bulunur, ne şefâati kabûl edilecek bir şefâatçi.
Mü’min / 18 - (Abdullah Parlıyan)
Onları yaklaşmakta olan kıyamet günü ile korkut. O gün yürekler gırtlaklara dayanır, o gün yaratılış gayesi dışında yaşantı sürdürenler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
Mü’min / 18 - (Adem Uğur)
Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçısı vardır.
Mü’min / 18 - (Ahmed Hulusi)
Yaklaşan ölüm süreci ile onları uyar! O zaman gamla dolu olarak yürekleri gırtlaklarına dayanmıştır! Zâlimlerin ne bir dostu ve ne de itaat ederse (kurtaracak) bir şefi vardır.
Mü’min / 18 - (Ahmet Tekin)
Yaklaşmakta olan gün dolayısıyla onları uyar. O an, yürekler gırtlaklara dayanır. Dehşet içinde yutkunup dururlar. İnkâr ile, isyan ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, hakka riayet etmeyen zâlimlerin ne dostu, ne de sözü dinlenen bir aracısı, bir şefaat edeni vardır.
Mü’min / 18 - (Ahmet Varol)
Onları yaklaşan güne karşı uyar ki, (o zaman) yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimlerin ne bir dostları ne de sözü dinlenir şefaatçileri olur.
Mü’min / 18 - (Ali Bulaç)
Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur.
Mü’min / 18 - (Ali Fikri Yavuz)
Yaklaşan ölüm süreci ile onları uyar! O zaman gamla dolu olarak yürekleri gırtlaklarına dayanmıştır! Zâlimlerin ne bir dostu ve ne de itaat ederse (kurtaracak) bir şefi vardır.
Mü’min / 18 - (Ali Ünal)
Onları yaklaşan o müthiş güne karşı uyar! O gün yürekler ağza gelir ve insanı boğacak gibi olur. Zalimler için ne bir dost bulunur, ne de sözüne itibar edilir bir şefaatçi.
Mü’min / 18 - (Bayraktar Bayraklı)
Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Yürekler gırtlaklara dayanacaktır, habire yutkunacaklar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenir yardımcıları olacaktır.
Mü’min / 18 - (Bekir Sadak)
Onlari, yureklerin agiza gelecegi, tasadan yutkunacaklari yaklasan kiyamet gunu ile uyar. Zalimlerin ne dostu ne de sozu dinlenecek sefaatcisi olur.
Mü’min / 18 - (Celal Yıldırım)
Onları yaklaşmakta olan gün (Kıyamet) ile uyar. Yürekler yutkuna yutkuna gırtlaklara dayanır o gün. Zâlimler için ne sıcak bir dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.
Mü’min / 18 - (Cemal Külünkoğlu)
Yaklaşmakta olan (kıyamet) günü konusunda onları uyar! O gün yürekler gırtlaklara kadar gam ve tasa ile dolmuştur. Zalimlerin (onları azaptan kurtaracak) ne yakın bir dostu, ne de (sözü) dinlenir bir şefaatçisi vardır.
Mü’min / 18 - (Diyanet İşleri (eski))
Onları, yüreklerin ağıza geleceği, tasadan yutkunacakları, yaklaşan kıyamet günü ile uyar. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenecek şefaatçisi olur.
Mü’min / 18 - (Diyanet Vakfi)
Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçısı vardır.
Mü’min / 18 - (Edip Yüksel)
Onları yaklaşan gün hakkında uyar, o zaman yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunurlar. Zalimler için ne bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçı vardır.
Mü’min / 18 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Hem haber ver onlara o yaklaşan felâket gününü: O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmış yutkunur da yutkunurlar; zalimler için ne ısınacak bir hısım vardır, ne dinlenecek bir şefi.
Mü’min / 18 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bir de o yaklaşan felaket gününü onlara haber ver ki, o zaman yürekleri gırtlaklara dayanmış yutkunur da yutkunurlar. Zalimler için ne ısınacak bir hısım (ne sıcak bir yakın) vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi!
Mü’min / 18 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Yaklaşmakta olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
Mü’min / 18 - (Gültekin Onan)
Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman kalpler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur.
Mü’min / 18 - (Harun Yıldırım)
Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçısı vardır.
Mü’min / 18 - (Hasan Basri Çantay)
Onlara o yakın günün tehlikesini anlat. O zaman yürekleri — gamla dolu ve herkes ebsem olarak — ta gırtlakların yanındadır. Zaalimlerin ne müşfik bir yakın, ne de (şefaati) dinlenebilecek bir aracısı yokdur.
Mü’min / 18 - (Hayrat Neşriyat)
(Ey Resûlüm!) Onları o yaklaşan gün ile korkut! Çünki (amellerin ortaya saçılacağı o gün) yürekler, kederle yutkunan kimseler olarak gırtlaklara dayanmıştır! Zâlimler için ne bir dost, ne de (himâyesi) kabûl edilir bir şefâatçi bulunur!
Mü’min / 18 - (İbni Kesir)
Onları yaklaşan gün ile uyar. O zaman ki; yürekler ağızlara gelecek, tasadan yutkunacaklar. Zalimlerin ne dostu, ne de dinlenecek şefaatçısı olur.
Mü’min / 18 - (Kadri Çelik)
Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyarıp korkut; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne de sözü yerine getirebilir bir şefaatçi vardır.
Mü’min / 18 - (Muhammed Esed)
Bu sebeple, onları yüreklerin boğulurcasına gırtlağa dayanacağı o yaklaşan Gün'e karşı uyar! (o Gün) zalimler ne bir dost bulacaklar, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
Mü’min / 18 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve onları yüreklerin sahibini boğarcasına gırtlağa dayanacağı dehşet gününe karşı uyar: o gün zalimler ne samimi bir dost, ne de sözü geçen bir şefaatçi bulacaktır.
Mü’min / 18 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve onları o yakın gün ile korkut. O vakit ki, yürekler gırtlağa dayanmış olarak korku ile dolmuş bulunur. Zalimler için ne bir yakın dost vardır, ne de itaat olunacak bir şefaatçi vardır.
Mü’min / 18 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Onları o yaklaşan güne karşı uyar. Öyle bir gün ki, yürekleri ağızlarına gelir ve kederlerinden yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu ne de sözü dinlenecek bir şefaatçısı vardır.
Mü’min / 18 - (Şaban Piriş)
Onları, iyice yaklaşan, korkudan yüreklerin ağza geldiği, gün ile uyar. Zalimler için bir koruyucu ve sözü dinlenen bir şefaatçi de yoktur.
Mü’min / 18 - (Sadık Türkmen)
Yaklaşan felâket gününe karşı onları uyar, korkut! O vakit, yürekler gırtlaklara dayanmıştır yutkunup dururlar! Zalimler için ne bir dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi/şahit vardır!
Mü’min / 18 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! Onları yüreklerin ağıza geleceği, tasadan yutkunacakları yaklaşan Kıyamet günü ile uyar. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenecek şefaatçisi olur.
Mü’min / 18 - (Suat Yıldırım)
Onları, yaklaşan müthiş güne karşı uyar! Yürekler ağıza gelir, yutkunur da yutkunurlar. O zalim kâfirlerin ne dostları, ne de sözüne itibar edilir şefaatçileri olmaz.
Mü’min / 18 - (Süleyman Ateş)
Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, (korkudan âdetâ yerinden sökülüp) gırtlaklara dayanmıştır; (kederlerini) yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.
Mü’min / 18 - (Tefhim-ul Kuran)
Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyarıp korkut; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne de sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur.
Mü’min / 18 - (Ümit Şimşek)
Onları o yakın gün hakkında uyar ki, o vakit yürekler ağızlara gelir, yutkunur dururlar. Artık zalimler için ne bir candan dost bulunur, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi.
Mü’min / 18 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Onları, yaklaşan felaket günü hakkında uyar! Yürekler gırtlaklara dayanmıştır; habire yutkunurlar. Zalimlerin ne bir dostu vardır ne de sözü dinlenir bir şefaatçıları.
Mü’min / 18 - (İskender Ali Mihr)
Ve yaklaşan gün (kıyâmet günü) konusunda onları uyar. O zaman kalpler, korku ile hançerelere gelir (can boğaza gelir). Zalimler için yakın bir dost ve şefaati kabul edilir bir şefaatçi yoktur.
Mü’min / 18 - (İlyas Yorulmaz)
Yaklaşan kıyamet günüyle onları uyar. Kızgınlıklarını yutup, kalplerin boğaza düğümlendiği zamanda, zulmedip haksızlık yapanların koruyucuları olmadığı gibi, sözleri dinlenecek aracıları (şefaatçileri) da yoktur.
يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ
Okunuşu: Ya’lemu hâinetel a’yuni ve mâ tuhfîs sudûr(sudûru).
وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
Okunuşu: Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
Mü’min / 20 - (Diyanet İşleri)
Allah, hak ve adâletle hükmeder. Allah’tan başka taptıkları ise hiçbir hükümde bulunamazlar. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
Mü’min / 20 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve Allah, gerçek olarak hükmeder. Ondan başka kulluk ettikleri şeyler, hiçbir şey hakkında hüküm veremezler; şüphe yok ki Allah, her şeyi duyar, bilir.
Mü’min / 20 - (Abdullah Parlıyan)
Allah gerçek ve adaletle hükmeder. O'nu bırakıp yalvardıkları şu varlıklar ise, hiçbir konuda, hiçbir hüküm veremezler, çünkü yalnızca Allah'tır herşeyi işiten ve gören.
Mü’min / 20 - (Adem Uğur)
Allah, adaletle hükmeder. O'nu bırakıp taptıkları ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işiten ve görendir.
Mü’min / 20 - (Ahmed Hulusi)
Allâh, Hak olarak hükmeder. . . O'nun dûnunda yardım istedikleri ise, hiçbir şeyde hükümleri geçmez! Muhakkak ki Allâh Semi'dir, Basıyr'dir.
Mü’min / 20 - (Ahmet Tekin)
Allah hakkaniyetle, adâletle hüküm verir, icraat yapar. Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden taptıklarınız, yalvardıklarınız hiçbir şekilde, hiçbir konuda hüküm veremezler, icraat yapamazlar. Allah, işte O, bu hakikatleri size duyurur, doğru yolu gösterir.
Mü’min / 20 - (Ahmet Varol)
Allah hak ile hükmeder. O'nu bırakıp da taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah duyandır, görendir.
Mü’min / 20 - (Ali Bulaç)
Allah hak ile hükmeder. Oysa O'nu bırakıp taptıkları hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah, hak ve adaleti yerine getirir. O kâfirlerin, Allah’dan başka ibadet ettikleri (putlar) ise, hiç bir şeyi yerine getiremezler. Çünkü Allah Semî’dir= sözlerini işitendir, Basîr’dir= bütün yaptıklarını görendir.
Mü’min / 20 - (Ali Ünal)
Allah, hak ve adaletle hüküm ve infaz eder. O’ndan başka ilâh deyip yalvardıkları ise, hiçbir hüküm veremez, hiçbir infazda bulunamaz. Allah ki, Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten)dir O, Basîr (her şeyi hakkıyla gören)dir.
Mü’min / 20 - (Bekir Sadak)
Allah, gercekle hukmeder. O'nu birakip da yalvardiklari putlar bir seye hukum veremez. suphesiz Allah isitir ve gorur. *
Mü’min / 20 - (Celal Yıldırım)
Allah, hakkı yerine getirir. Allah'ı bırakıp başkasına duâ edip yalvaranlar ise hiçbir şeyi yerine getiremezler. Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah, hak ve adaletle hükmeder. O'ndan başka yalvarıp taptıkları varlıklar ise hiçbir hüküm veremezler. Şüphesiz Allah her şeyi işiten, her şeyi görendir.
Mü’min / 20 - (Diyanet Vakfi)
Allah, adaletle hükmeder. O'nu bırakıp taptıkları ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işiten ve görendir.
Mü’min / 20 - (Edip Yüksel)
ALLAH adaletle yargı verir. O'ndan başka çağırdıkları ise hiç bir şeye yargı veremezler. ALLAH İşitendir, Görendir.
Mü’min / 20 - (Gültekin Onan)
Tanrı hak ile hükmeder. Oysa O'nu bırakıp taptıkları hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Tanrı, işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Harun Yıldırım)
Allah, adaletle hükmeder. O'nu bırakıp taptıkları ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işiten ve görendir.
Mü’min / 20 - (Hasan Basri Çantay)
Allah, hak (ve adalet) le hükmeder. Onu bırakıb tapdıkları ise hiçbir şey'e hükm etmezler. Şübhesiz Allah, O, (bunların sözlerini) hakkıyla işiden, (yapdıklarını) kemâliyle görendir.
Mü’min / 20 - (Hayrat Neşriyat)
Ve Allah, hak ile hüküm verir. Ondan başka (kendisine) yalvarmakta oldukları(ilâhlar) ise, hiçbir şeyle hüküm veremezler. Şübhesiz ki Semî' (herşeyi işiten), Basîr(herşeyi gören) ancak Allah’dır.
Mü’min / 20 - (İbni Kesir)
Allah; hak ile hükmeder. O'nu bırakıp da taptıkları ise hiç bir şeye hükmedemez. Şüphesiz ki Allah; Semi'dir, Basir'dir.
Mü’min / 20 - (Kadri Çelik)
Allah hak ile hükmeder. Oysa O'nu bırakıp tapmakta oldukları ise hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Muhammed Esed)
Allah hakikate ve adalete göre hükmeder; O'nu bırakıp yalvardıkları şu (varlık)lar ise hiçbir hüküm veremezler çünkü, yalnız Allah'tır her şeyi işiten, her şeyi gören.
Mü’min / 20 - (Mustafa İslamoğlu)
ama Allah hükmünde hakkaniyeti gözetir, O'nu bırakıp da yalvarıp yakardıklarıysa hiçbir şey hakkında hüküm veremezler: çünkü sadece Allah her şeyi işitendir, her şeyi görendir.
Mü’min / 20 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve Allah, hak ile hükmeder. O'ndan başka ibadet ettikleri ise birşey ile hükmedemezler. Şüphe yok ki bihakkın işiten, gören ancak Allah'tır.
Mü’min / 20 - (Ömer Öngüt)
Allah hak ile hüküm verir. O'nu bırakıp taptıkları ise, hiçbir şeyle hüküm veremezler. Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Şaban Piriş)
Allah, hak ile hükmeder. Ondan başka yalvardıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Allah, işiten, gören O’dur.
Mü’min / 20 - (Sadık Türkmen)
Allah gerçekle hükmeder. O’nun dışında yalvardıkları kimseler ise, hiçbir şeyle hükmedemezler. Şüphesiz O Allah; işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Seyyid Kutub)
Allah adaletle hükmeder. O'ndan başka çağırdıkları tanrılar ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Çünkü işiten, gören yalnız Allah'tır.
Mü’min / 20 - (Suat Yıldırım)
Allah, hakkı ve adaleti gerçekleştirir. Müşriklerin yalvardıkları putlar ise hiçbir iş yapamazlar.Çünkü Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.
Mü’min / 20 - (Süleyman Ateş)
Allâh, hak ile hükmeder. O'ndan başka yalvardıkları (tanrılar) ise hiçbir hüküm veremezler. Çünkü işiten, gören yalnız Allah'tır.
Mü’min / 20 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah hak ile hükmeder. Oysa O'nu bırakıp tapmakta oldukları ise, hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.
Mü’min / 20 - (Ümit Şimşek)
Allah hak ile hükmeder. Onların Allah'tan başka yakardıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Herşeyi işiten de, herşeyi gören de, hiç şüphe yok ki o Allah'tır.
Mü’min / 20 - (İskender Ali Mihr)
Ve Allah, hak ile hükmeder. O’ndan başka taptıkları, bir şey hakkında hüküm veremezler. Muhakkak ki Allah; O, en iyi işiten ve en iyi görendir.
Mü’min / 20 - (İlyas Yorulmaz)
Allah adaletle hüküm verecektir. Allah dan başka kulluk ettikleri ise hiçbir şeye karar verecek değillerdir. Muhakkak ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.
أَوَ لَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ
Okunuşu: E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Mü’min / 21 - (Diyanet İşleri)
Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.
Mü’min / 21 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Yeryüzünü gezip dolaşmazlar mı ki onlardan önce gelip geçenlerin ne olmuş sonları, bir bakıp görsünler? Onlar, kuvvet bakımından da üstündü bunlardan, yeryüzünde yaptıkları şeyler bakımından da; derken kâfir oldular da Allah, onları helâk ediverdi ve onları, Allah'a karşı koruyacak hiçbir kimse çıkmadı.
Mü’min / 21 - (Abdullah Parlıyan)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce yaşamış olan inkârcıların sonunun ne olduğunu görmezler mi? Onlar kendilerinden daha güçlüydüler ve yeryüzünde, daha derin izler bırakmışlardı, ama Allah onları günahlarından dolayı yakaladı ve o zaman kendilerini, Allah'a karşı koruyacak bir kimse bulamadılar.
Mü’min / 21 - (Adem Uğur)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın gazabından koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Ahmed Hulusi)
Yeryüzünde seyretmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl oldu; nazar edip görsünler? Onlar (öncekiler), bunlardan hem kuvvetçe ve hem de yeryüzünde meydana getirdikleri eserler itibarıyla daha ileriydiler. . . Nihayet Allâh onları suçlarının getirisiyle yakaladı. . . Onlar için Allâh'tan (hakikatlerinden) bir koruyucu da olmadı.
Mü’min / 21 - (Ahmet Tekin)
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı? Kendilerinden öncekilerin, boylarınca günaha, isyana, küfre batmış milletlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna ibret nazarıyla bir baksınlar, incelesinler. Onların daha çok güç ve kudretleri, ülkelerinde daha çok eserleri vardı. Böyleyken Allah onları günahları sebebiyle tutup cezalandırdı. Onları Allah’ın gazabından koruyabilen de olmadı.
Mü’min / 21 - (Ahmet Varol)
Yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Ama Allah onları günâhlarından dolayı yakalayıverdi. Onları Allah('ın azabın)dan bir koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Ali Bulaç)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları dolayısıyla (azabla) yakalayıverdi. Onları Allah'tan koruyacak kimse olmadı.
Mü’min / 21 - (Ali Fikri Yavuz)
O kâfirler, yeryüzünde gezib dolaşmadılar mı? Baksalar ya, kendilerinden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş? Onlar hem kuvvet, hem de eserleri bakımından yeryüzünde kendilerinden çok daha üstündüler. Böyle iken Allah onları günahları yüzünden helâk etti. Kendilerini Allah’ın azabından bir koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Ali Ünal)
Hiç yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, kendilerinden önce yaşayıp da (onlar gibi küfür ve şirkte direnenlerin) âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsün ve ibret alsınlar? Onlar, gerek kuvvet, gerekse toprağı işleyip, ülkeyi imar etme ve yeryüzünde daha çok iz ve eser bırakma yönünden kendilerinden daha ileride idiler. Ama Allah, günahları sebebiyle hepsini kıskıvrak yakalayıverdi ve onları Allah’a karşı koruyabilecek hiç kimse, hiçbir güç çıkmadı.
Mü’min / 21 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler! Öncekiler, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken, Allah onları günahları sebebiyle yakaladı. Onları Allah'ın gazabından koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Bekir Sadak)
Yeryuzunde dolasip, kendilerinden once ve kendilerinden daha kuvvetli olan ve yeryuzunde daha cok eser birakan kimselerin sonuclarinin nasil oldugnu gormezler mi? Allah onlari suclariyla yakalamistir. Allah'a karsi onlari koruyan yoktur.
Mü’min / 21 - (Celal Yıldırım)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı ? Ki onlar bunlardan daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha kuvvetli (ve becerikli) idiler. Allah, onları günahları sebebiyle yakaladı da kendilerini Allah'tan (O'nun azabından) hiçbir koruyan bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan inkârcıların sonunun ne olduğunu görmediler mi? Onlar, (kendilerinden) daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı. Ama Allah, onları günahları sebebiyle yakaladı da kendilerini Allah'ın azabından koruyacak hiç kimse bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Diyanet İşleri (eski))
Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce ve kendilerinden daha kuvvetli olan ve yeryüzünde daha çok eser bırakan kimselerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları suçlarıyla yakalamıştır. Allah'a karşı onları koruyan yoktur.
Mü’min / 21 - (Diyanet Vakfi)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın gazabından koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Edip Yüksel)
Kendilerinden öncekilerin sonucunun nasıl olduğuna bakmak için yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? Onlardan daha fazla güce sahiptiler, yeryüzünde daha çok üreticiydiler. Ancak ALLAH onları günahlarıyla yakaladı. ALLAH'a karşı onları koruyabilecek yoktur.
Mü’min / 21 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Yer yüzünde bir gezmediler de mi? Baksalar a kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Onlar, gerek kuvvetçe ve gerek Arzda asarca kendilerinden daha çetin idiler, öyle iken Allah onları günahlariyle tuttu alıverdi ve kendilerine Allahdan bir koruyucu bulunmadı
Mü’min / 21 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Yeryüzünde bir dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bir bakmadılar mı? Onlar gerek kuvvet, gerekse yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha çetindiler; öyle iken Allah, onları günahları yüzünden tutup alıverdi ve kendilerini Allah'a karşı bir koruyan bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonları nasıl olmuş? Onlar yeryüzünde gerek kuvvetçe ve gerek eserce kendilerinden daha üstündüler. Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle tutup alıverdi. Kendilerini Allah'ın azabından koruyacak biri bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Gültekin Onan)
Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce ve kendilerinden daha kuvvetli olan ve yeryüzünde daha çok eser bırakan kimselerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları suçlarıyla yakalamıştır. Allah'a karşı onları koruyan yoktur.
Mü’min / 21 - (Harun Yıldırım)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın gazabından koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Hasan Basri Çantay)
Onlar yer (yüzün) de gezib dolaşmadılar mı ki kendilerinden evvelkilerin akıbetinin nice olduğuna baksınlar? Onlar kuvvet ve yer (yüzün) deki eserleri i'tibariyle bunlardan daha üstündü. Böyle iken Allah onları günâhları yüzünden yakaladı. Onları Allah (ın azabın) dan bir koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Hayrat Neşriyat)
Yer yüzünde bir gezmediler de mi? Baksalar a kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Onlar, gerek kuvvetçe ve gerek Arzda asarca kendilerinden daha çetin idiler, öyle iken Allah onları günahlariyle tuttu alıverdi ve kendilerine Allahdan bir koruyucu bulunmadı
Mü’min / 21 - (İbni Kesir)
Yeryüzünde bir dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bir bakmadılar mı? Onlar gerek kuvvet, gerekse yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha çetindiler; öyle iken Allah, onları günahları yüzünden tutup alıverdi ve kendilerini Allah'a karşı bir koruyan bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Kadri Çelik)
Onlar, yeryüzünde gezip-dolaşmadılar mı ki, böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler? Oysa onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları dolayısıyla (azapla) yakalayıverdi. Onları Allah'tan bir koruyacak olan da bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Muhammed Esed)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan (inkarcı)ların sonunun ne olduğunu görmezler mi? Onlar, (kendilerinden) daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı ama Allah onları günahlarından dolayı hesaba çekti ve (o zaman) kendilerini Allah'a karşı koruyacak bir kimse bulamadılar.
Mü’min / 21 - (Mustafa İslamoğlu)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı ve görmezler mi kendilerinden önce geçip gitmiş olanların (feci) akıbetini? Onlar kendilerinden daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmıştılar. Buna rağmen Allah günahları sebebiyle onları cezalandırdı ve kendilerini Allah'a karşı koruyacak kimse olmadı.
Mü’min / 21 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Yeryüzünde bir gezip dolaşmadılar mı ki, bakıversinler ki kendilerinden evvel olanların akibetleri nasıl olmuştur? Onlar, bunlardan kuvvetçe ve yerdeki eserlerce daha şiddetli idiler. Sonra onları günahları sebebiyle yakaladı ve onlar için Allah'tan bir koruyucu bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Ömer Öngüt)
Onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin nasıl bir âkibete uğradıklarını görmüyorlar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli ve eserler bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Böyleyken Allah onları günahları ile yakaladı ve onları Allah'tan koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Şaban Piriş)
Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden öncekilerin akibetinin nasıl olduğuna baksınlar. Nitekim onlar, bunlardan daha güçlü ve yeryüzünde daha etkili idiler. Ama Allah, onları günahları sebebiyle yakalamıştı da onları Allah’tan koruyacak birisi yoktu.
Mü’min / 21 - (Sadık Türkmen)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan (inkarcı)ların sonunun ne olduğunu görmezler mi? Onlar, (kendilerinden) daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı ama Allah onları günahlarından dolayı hesaba çekti ve (o zaman) kendilerini Allah'a karşı koruyacak bir kimse bulamadılar.
Mü’min / 21 - (Seyyid Kutub)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden önce gelenlerin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah'ın azabından koruyan da olmadı.
Mü’min / 21 - (Suat Yıldırım)
Hiç dünyada dolaşıp da kendilerinden önce gelip geçenlerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Onlar gerek kuvvet, gerekse dünyada bıraktıkları eserler yönünden kendilerinden daha güçlü idiler. Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle yakalayıp cezalandırdı ve Allah’a karşı kendilerini koruyan da çıkmadı.
Mü’min / 21 - (Süleyman Ateş)
(Onlar) Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden önce gelenlerin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allâh, onları günâhları yüzünden yakaladı. Onları Allâh'a karşı koruyan olmadı.
Mü’min / 21 - (Tefhim-ul Kuran)
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler. Fakat Allah, onları günahları dolayısıyla (azabla) yakalayıverdi. Onları Allah'tan bir koruyacak olan da bulunmadı.
Mü’min / 21 - (Ümit Şimşek)
Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden önce gelip geçmiş olanların sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha çok eser bırakmışlardı. Fakat Allah onları günahlarıyla yakaladığında, kendilerini Allah'tan koruyacak kimseleri olmadı.
Mü’min / 21 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonları nice olmuş görsünler? Onlar, hem kuvvetçe hem de yeryüzündeki eserler bakımından bunlardan daha zorlu idiler. Ama Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Ve Allah'a karşı bir koruyanları da olmadı.
Mü’min / 21 - (İskender Ali Mihr)
Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onlardan öncekilerin akıbeti nasıl oldu, baksınlar. Onlar yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından, kendilerinden daha üstündüler. Fakat Allah, onları günahları sebebiyle aldı (öldürdü). Ve onlar için (onları), Allah’a karşı koruyacak hiç kimse olmadı.
Mü’min / 21 - (İlyas Yorulmaz)
Onlar yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden daha güçlü ve yeryüzünde daha çok eser bırakmış olan, onlardan öncekilerin akıbetleri nasıl olmuş, bakmıyorlar mı? Allah onları günahlarıyla birlikte yakalamış ve onların Allah dan başka koruyucuları da yoktur.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَت تَّأْتِيهِمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ
Okunuşu: Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
Mü’min / 22 - (Diyanet İşleri)
Bunun sebebi şu idi: Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getiriyorlardı da onlar inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O, güçlüdür, cezası da çok şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Bu da, peygamberleri, onlara apaçık delillerle geldi mi, inkâr etmelerindendir, derken Allah onları helâk edivermiştir; şüphe yok ki o, kuvvetlidir, azâbı da çetindir onun.
Mü’min / 22 - (Abdullah Parlıyan)
Bu böyledir çünkü kendi peygamberleri onlara, apaçık belgelerle, kesin delillerle gelirdi de O'nu inkâr ederlerdi. Bu yüzden, Allah onları tutup yakalayıverdi. Çünkü Allah, çok kuvvetli ve güçlüdür, ceza vermekte de pek şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Adem Uğur)
Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler getirdikleri halde, inkâr etmeleri idi. Allah da kendilerini tutup yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir; azabı da pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Ahmed Hulusi)
Bunun sebebi şu idi: Rasûlleri onlara apaçık delillerle geldi de küfür (inkâr) ettiler. . . Bunun üzerine Allâh da onları yakaladı. . . Muhakkak ki O, Kaviyy'dir, Şediyd ül 'Ikab'dır (suçu cezalandırması şiddetlidir).
Mü’min / 22 - (Ahmet Tekin)
Bu cezalar, Rasullerinin apaçık mûcizeler, delillerle kendilerine gelmelerine rağmen onların inkârda ısrar edip küfre sapmaları sebebiyledir. Bu sebeple Allah onları cezalandırmıştır. O güçlü, kudretlidir. Onları suçlarına denk, adâletle cezalandırma gücüne sahiptir.
Mü’min / 22 - (Ahmet Varol)
Bu şundan dolayıydı ki: Peygamberleri onlara açık delillerle geliyorlar, ama onlar inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Allah da onları yakaladı. Şüphesiz Allah, güçlü, azabı çetin olandır.
Mü’min / 22 - (Ali Bulaç)
Çünkü gerçekten onlar, Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azabla) yakalayıverdi. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Ali Fikri Yavuz)
Dünyadaki azabın sebebi şu: Çünkü onlara peygamberleri mucizelerle geliyorlardı da, (onları) inkâr ettiler. Allah da onları (azabı ile) yakalayıverdi. Muhakkak ki O, çok kuvvetlidir, azabı şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Ali Ünal)
Böyle oldu, çünkü kendilerine gönderilen rasûller onlara apaçık delillerle geldiler, fakat onlar o delilleri görmemede ve inkârda direttiler. Allah da hepsini kıskıvrak yakaladı ve cezalandırdı. O, mutlak kuvvet sahibidir, cezalandırması pek çetin olandır.
Mü’min / 22 - (Bayraktar Bayraklı)
Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler getirdikleri halde inkâr etmeleri idi. Allah da kendilerini yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir; azabı da pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Bekir Sadak)
Bu, kendilerine acik belgelerle gelen peygamberlerini inkar etmelerinden oturudur. Allah da onlari bunun icin yakalamistir. Dogrusu O, kuvvetlidir, cezalandirmasi da siddetlidir.
Mü’min / 22 - (Celal Yıldırım)
Bu böyledir; çünkü peygamberleri onlara açık belgelerle, kesin delillerle gelirdi de onu inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azâb ile) yakalayıverdi. Şüphesiz ki O, çok kuvvetli ve ceza vermekte pek şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Cemal Külünkoğlu)
Çünkü onlar öyle kimselerdi ki, peygamberleri onlara açık belgelerle gelirdi de onu inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah onları (azapla) yakaladı. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Diyanet İşleri (eski))
Bu, kendilerine açık belgelerle gelen peygamberlerini inkar etmelerinden ötürüdür. Allah da onları bunun için yakalamıştır. Doğrusu O, kuvvetlidir, cezalandırması da şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Diyanet Vakfi)
Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler getirdikleri halde, inkâr etmeleri idi. Allah da kendilerini tutup yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir; azabı da pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Edip Yüksel)
Çünkü, elçiler onlara apaçık delillerle gittiklerinde inkar ediyorlardı. Sonunda ALLAH onları yakaladı. O Güçlüdür, Cezalandırması Şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O, şundan idi ki onlara Resulleri beyyinelerle geliyorlardı da küfrettiler, Allah da tuttu kendilerini alıverdi, çünkü onun kuvveti çok, ıkabı şiddetlidir
Mü’min / 22 - (Gültekin Onan)
Çünkü gerçekten onlar Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar küfrederlerdi. Bu yüzden Tanrı, onları (azabla) yakalayıverdi. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Harun Yıldırım)
Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık mucizeler getirdikleri halde, inkâr etmeleri idi. Allah da kendilerini tutup yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir; azabı da pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Hasan Basri Çantay)
Bunun sebebi şu idi: (Çünkü) peygamberleri kendilerine apaçık mu'cizeler getire dursun, onlar küfretdiler. Allah da kendilerini tutub yakalayıverdi. Çünkü O, herşey'e kaadirdir, azâbı pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Hayrat Neşriyat)
Bunun sebebi şudur: Şübhesiz onlara peygamberleri mu'cizelerle gelirdi de, (onlar)inkâr ederlerdi; Allah da onları (o hâlleri üzere) yakalayıverdi. Muhakkak ki O, Kaviyy (çok kuvvetli)dir, azâbı pek şiddetli olandır.
Mü’min / 22 - (İbni Kesir)
Bu; peygamberleri kendilerine apaçık mucizelerle geldiğinde inkar etmelerindendir. Allah da onları yakalayıverdi. Muhakkak ki O; kuvvetlidir, cezalandırması pek şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Kadri Çelik)
Bu (azapla yakalayış), kendilerine açık belgelerle gelen peygamberlerini inkâr etmelerinden ötürüdür. Bu yüzden Allah onları (azapla) yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir, cezalandırması da şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Muhammed Esed)
Çünkü onlar, elçileri kendilerine hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmiş olmalarına rağmen onu reddetmişlerdi, bu yüzden Allah onları hesaba çekti, çünkü Allah güçlüdür, intikamında şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Mustafa İslamoğlu)
Böyle oldu, çünkü elçileri kendilerine hakikatin apaçık belgeleriyle geldiği halde, onlar inkarda direndiler; bunun üzerine Allah da onları cezalandırdı: Zira O güçlüdür, cezası pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Bunun sebebi ise şüphe yok ki, onlara peygamberleri apaçık âyetler ile gelir olmuşlardı. Onlar ise hemen inkâr etmişlerdi. Artık Allah onları yakaladı. Muhakkak ki, çok kuvvetlidir, ikabı çok şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Ömer Öngüt)
Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geldikleri halde, inkâr etmeleri idi. Allah da onları tutup yakalayıverdi. Muhakkak ki O kuvvetlidir, cezalandırması pek şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Şaban Piriş)
İşte bu, onlara peygamberlerin belgeler getirmesine rağmen, onların kabul etmemelerindendir. Bunun için Allah onları cezalandırmıştır/yakalamıştır. Şüphesiz o güçlü ve şiddetle cezalandırandır.
Mü’min / 22 - (Sadık Türkmen)
Sebep şuydu: Çünkü elçileri onlara, apaçık deliller/mucizeler getirdiği halde inkâr ederlerdi. Sonunda, Allah onları yakaladı. Şüphesiz O; güçlüdür, azabı/cezası şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Seyyid Kutub)
Çünkü onlar öyle kimselerdir ki, elçileri onlara açık belgeler getirdiği halde kabul etmemişlerdi. Bu yüzden Allah onları yakaladı. Zira O üstündür, cezası çetin olandır.
Mü’min / 22 - (Suat Yıldırım)
Böyle oldu... Zira peygamberleri kendilerine açık açık delillerle geldikleri halde bunlar onları red ve inkâr ettiler. Allah da onları yakalayıp cezalandırdı. Çünkü O pek kuvvetlidir, cezası da çetindir.
Mü’min / 22 - (Süleyman Ateş)
Çünkü onlar (öyle kimselerdi ki) elçileri onlara açık kanıtlar getirirdi ama kabul etmezlerdi. Bu yüzden Allâh onları yakaladı. Zira O güçlüdür, cezâsı çetin olandır.
Mü’min / 22 - (Tefhim-ul Kuran)
Çünkü gerçekten onlar, peygamberleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar küfre sapmışlardı. Bu yüzden Allah, onları (azabla) yakalayıverdi. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması da şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (Ümit Şimşek)
Çünkü peygamberleri onlara apaçık deliller getirmiş; onlar ise inkâr etmişlerdi. Sonra Allah onları yakalayıverdi. Gerçekten o karşı konulmaz kuvvet sahibidir ve cezası da pek çetindir.
Mü’min / 22 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Sebep şuydu: Resulleri onlara açık seçik mesajlar getirirdi de onlar inkâr ederlerdi. Sonunda Allah hepsini yakaladı. O çok güçlüdür, azabı da şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (İskender Ali Mihr)
İşte bu, onlara resûller beyyinelerle gelmiş olduğu halde, inkâr etmeleri sebebiyledir. Böylece Allah onları yakaladı. Muhakkak ki O, kuvvetlidir ve ikabı (cezası) şiddetlidir.
Mü’min / 22 - (İlyas Yorulmaz)
Böylece onlara elçiler açık delillerle gelmiş, sonra onlar elçileri inkâr etmişler ve bundan dolayı da Allah onları yakalayıvermişti. Şüphesiz ki Allah çok güçlü olup, hesap sorması da çok şiddetlidir.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
Okunuşu: Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
Mü’min / 23 - (Diyanet İşleri)
(23-24) Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik. Onlar ise; “Bu çok yalancı bir sihirbazdır” dediler.
Mü’min / 23 - (Ahmet Tekin)
Mûsâ’yı âyetlerimizle, mûcizelerimizle, apaçık bir ferman ile, ilâhî bir yetki ile özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamber olarak görevlendirdik.
Mü’min / 23 - (Ali Ünal)
Gerçek şu ki, Musa’yı (peygamberliğini ve Mesajımızı ispat eden) delillerimizle, mucizelerimizle ve apaçık bir yetki ile gönderdik,
Mü’min / 23 - (Bayraktar Bayraklı)
(23-24) Andolsun ki biz, Mûsâ'yı mucizelerimizle ve apaçık delille Firavun, Hâmân ve Kârûn'a gönderdik. Onlar, “Bu, yalancı bir büyücüdür” dediler.[503]
Mü’min / 23 - (Bekir Sadak)
(23-24) And olsun ki Musa'yi, mucizelerimiz ve apacik delillerle Firavun, Haman ve Karun'a gondermisizdir. Onlar: «Bu, yalanci sihirbazin biridir» demislerdi.
Mü’min / 23 - (Celal Yıldırım)
(23-24) And olsun ki, biz, Musa'yı mu'cizelerle ve açık belgelerle Fir'avn'a, Hâmân'a ve Karun'a peygamber olarak gönderdik. Onlar ise, «bu çok yalancı bir sihirbazdır» dediler.
Mü’min / 23 - (Cemal Külünkoğlu)
(23-24) Andolsun, Musa'yı da ayetlerimizle ve apaçık bir kanıtla Firavun'a, (Veziri) Haman'a ve Karun'a göndermiştik de onlar şöyle demişlerdi: “(Bu) tam yalancı bir sihirbazdır!”
Mü’min / 23 - (Diyanet İşleri (eski))
(23-24) And olsun ki Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Haman ve Karun'a göndermişizdir. Onlar: 'Bu, yalancı sihirbazın biridir' demişlerdi.
Mü’min / 23 - (Diyanet Vakfi)
(23-24) Andolsun ki biz Musa'yı mucizelerimiz ve apaçık hüccetle, Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Onlar: Bu, çok yalancı bir sihirbazdır! dediler.
Mü’min / 23 - (Hasan Basri Çantay)
(23-24) Andolsun ki biz Musâyı mucizelerimizle ve apaçık bir hüccetle Fir'avna, Hâmâne ve Kaaruna gönderdik de (ona) «Çok yalancı bir sihirbaz» dediler..
Mü’min / 23 - (Hayrat Neşriyat)
(23-24) And olsun ki, Mûsâ’yı da mu'cizelerimizle ve apaçık bir delîl ile Fir'avun’a, Hâmân’a ve Karûn’a gönderdik. Buna rağmen (onlar:) '(Bu) çok yalancı bir sihirbazdır!' dediler.
Mü’min / 23 - (Suat Yıldırım)
(23-24) Gerçekten Biz Mûsa’yı âyetlerimiz, mûcizelerimiz ve apaçık bir yetki ile Firavun’a, Hâman’a ve Kârun’a gönderdik de onlar: "Bu yalancı bir sihirbazdır!" dediler.
إِلَى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
Okunuşu: İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).
Mü’min / 24 - (Diyanet İşleri)
(23-24) Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik. Onlar ise; “Bu çok yalancı bir sihirbazdır” dediler.
Mü’min / 24 - (Ahmet Tekin)
Firavun’a, Hâmâna ve Karûn’a gönderdik. Onlar:'Bu büyüleyici konuşarak aklı etki altına alan peygamberlik iddiasında yalancı biri' dediler.
Mü’min / 24 - (Bayraktar Bayraklı)
(23-24) Andolsun ki biz, Mûsâ'yı mucizelerimizle ve apaçık delille Firavun, Hâmân ve Kârûn'a gönderdik. Onlar, “Bu, yalancı bir büyücüdür” dediler.[503]
Mü’min / 24 - (Bekir Sadak)
(23-24) And olsun ki Musa'yi, mucizelerimiz ve apacik delillerle Firavun, Haman ve Karun'a gondermisizdir. Onlar: «Bu, yalanci sihirbazin biridir» demislerdi.
Mü’min / 24 - (Celal Yıldırım)
(23-24) And olsun ki, biz, Musa'yı mu'cizelerle ve açık belgelerle Fir'avn'a, Hâmân'a ve Karun'a peygamber olarak gönderdik. Onlar ise, «bu çok yalancı bir sihirbazdır» dediler.
Mü’min / 24 - (Cemal Külünkoğlu)
(23-24) Andolsun, Musa'yı da ayetlerimizle ve apaçık bir kanıtla Firavun'a, (Veziri) Haman'a ve Karun'a göndermiştik de onlar şöyle demişlerdi: “(Bu) tam yalancı bir sihirbazdır!”
Mü’min / 24 - (Diyanet İşleri (eski))
(23-24) And olsun ki Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Haman ve Karun'a göndermişizdir. Onlar: 'Bu, yalancı sihirbazın biridir' demişlerdi.
Mü’min / 24 - (Diyanet Vakfi)
(23-24) Andolsun ki biz Musa'yı mucizelerimiz ve apaçık hüccetle, Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Onlar: Bu, çok yalancı bir sihirbazdır! dediler.
Mü’min / 24 - (Hasan Basri Çantay)
(23-24) Andolsun ki biz Musâyı mucizelerimizle ve apaçık bir hüccetle Fir'avna, Hâmâne ve Kaaruna gönderdik de (ona) «Çok yalancı bir sihirbaz» dediler..
Mü’min / 24 - (Hayrat Neşriyat)
(23-24) And olsun ki, Mûsâ’yı da mu'cizelerimizle ve apaçık bir delîl ile Fir'avun’a, Hâmân’a ve Karûn’a gönderdik. Buna rağmen (onlar:) '(Bu) çok yalancı bir sihirbazdır!' dediler.
Mü’min / 24 - (Suat Yıldırım)
(23-24) Gerçekten Biz Mûsa’yı âyetlerimiz, mûcizelerimiz ve apaçık bir yetki ile Firavun’a, Hâman’a ve Kârun’a gönderdik de onlar: "Bu yalancı bir sihirbazdır!" dediler.
فَلَمَّا جَاءهُم بِالْحَقِّ مِنْ عِندِنَا قَالُوا اقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءهُمْ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ
Okunuşu: Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Mü’min / 25 - (Diyanet İşleri)
Mûsâ onlara tarafımızdan gerçeği getirince, “Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın” dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkmıştır.
Mü’min / 25 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Mûsâ, katımızdan gerçekle onlara gelince öldürün demişlerdi, onunla berâber inananların oğullarını ve bırakın kadınlarını; kâfirlerin düzeni, ancak gerçekten dışarıdır, boştur.
Mü’min / 25 - (Abdullah Parlıyan)
Musa onlara bizden aldığı gerçekleri getirdiğinde dediler ki: “Onlarla beraber inananların kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!” Ama gerçekten, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin hile ve düzenleri, her zaman boş ve neticesizdir.
Mü’min / 25 - (Adem Uğur)
İşte o (Musa), tarafımızdan kendilerine hakkı getirince: Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınları sağ bırakın! dediler. Ama kâfirlerin tuzağı elbette boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Ahmed Hulusi)
(Musa) onlara indîmizden Hak olarak (Hakk'ı) getirince, dediler ki: "Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını diri bırakın". . . Hakikat bilgisini inkâr edenlerin tuzağı boşa çıkar!
Mü’min / 25 - (Ahmet Tekin)
İşte Mûsâ, bizim katımızdan onlara mucizeleri getirince, onlar:'İman edenlerin, onunla beraber olanların oğullarını öldürün. Kızlarını öldürmeyip hayatta bırakın.' dediler. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlerin, kötülük etme planları, taktikleri hep boşa çıkmaktadır.
Mü’min / 25 - (Ahmet Varol)
Böylece o, kendilerine tarafımızdan hakkı getirince: 'Onunla birlikte inananların oğullarını öldürün ve kadınlarını sağ bırakın' dediler. Oysa kâfirlerin oyunları muhakkak boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Ali Bulaç)
Böylece, o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak kafirlerin hileli düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.
Mü’min / 25 - (Ali Fikri Yavuz)
Bunun üzerine Mûsa, tarafımızdan onlara hakkı (kitabı) getirince de şöyle dediler: “- Mûsa ile beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını ise diri bırakın.” Fakat kâfirlerin hilesi ancak yok olmağa mahkûmdur.
Mü’min / 25 - (Ali Ünal)
O, kendilerine katımızdan gerçeği getirmişti. Onlar ise, (gerçeğe ilmen ve alken karşı çıkamayınca,) “İman edip, Musa ile birlikte olanların oğullarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakıp (maksatlarınız istikametinde kullanın; Kıptilerle evlenmeye zorlayıp, iman edenlerin nüfusunu azaltın!)” emrini yaydılar. Ama kâfirlerin tuzakları, neticede boşa çıkmaya mahkûmdur.
Mü’min / 25 - (Bayraktar Bayraklı)
İşte Mûsâ, tarafımızdan kendilerine hakkı getirince, “Onunla beraber, iman edenlerin erkek çocuklarını öldürünüz, kadınlarını sağ bırakınız!” dediler. Ama kâfirlerin tuzağı elbette boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Bekir Sadak)
Musa katimizdan onlara gercegi getirince: «Onunla beraber iman etmis kimselerin ogullarini oldurun, kadinlarini sag birakin» dediler. Ama inkarcilarin hilesi elbette bosa gider.
Mü’min / 25 - (Celal Yıldırım)
Ne var ki, Musa onlara bizden (kendisine verilen) hakk ile geldi, onlar: «Musa ile beraber imân edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kız çocuklarını diri bırakın !» dediler. Kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, neticesizdir.
Mü’min / 25 - (Cemal Külünkoğlu)
(Musa) onlara, tarafımızdan gerçeği getirince: “Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kızlarını hayatta bırakın” dediler. Fakat inkârcıların tuzağı/planı hep boşa çıkmıştır.
Mü’min / 25 - (Diyanet İşleri (eski))
Musa katımızdan onlara gerçeği getirince: 'Onunla beraber iman etmiş kimselerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın' dediler. Ama inkarcıların hilesi elbette boşa gider.
Mü’min / 25 - (Diyanet Vakfi)
İşte o (Musa), tarafımızdan kendilerine hakkı getirince: Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınları sağ bırakın! dediler. Ama kâfirlerin tuzağı elbette boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Edip Yüksel)
Onlara bizden bir gerçeği götürünce, 'Onunla birlikte inananların oğullarını öldürün, kadınlarını ise yaşatın,' dediler. İnkarcıların planı hep sapıkçadır.
Mü’min / 25 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bunun üzerine kendilerine tarafımızdan hakkı getiriverince de onunla beraber iyman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri tutun dediler, kâfirlerin düzeni de hep dalâl içinde
Mü’min / 25 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bunun üzerine kendilerine tarafımızdan gerçeği getirince de: «Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri bırakın!» dediler. Kafirlerin düzeni (tuzağı) hep dalal (sapkınlık) içindedir.
Mü’min / 25 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Bunun üzerine Musa, kendilerine tarafımızdan hakkı getirince de: «Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri tutun.» dediler. Fakat o kâfirlerin tuzağı da hep boşa çıkmaktadır.
Mü’min / 25 - (Gültekin Onan)
Böylece o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman dediler ki: "Onunla birlikte inananların erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak kafirlerin hileli düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.
Mü’min / 25 - (Harun Yıldırım)
İşte o (Musa), tarafımızdan kendilerine hakkı getirince: Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınları sağ bırakın! dediler. Ama kâfirlerin tuzağı elbette boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Hasan Basri Çantay)
İşte o, tarafımızdan kendilerine hakkı getirince: «Onunla beraber îman edenlerin oğullarını öldürün. (Yalnız) kadınları diri bırakın» dediler. Kâfirlerin düzeni heder olmakdan başka (bir şey'e mahkûm) değildir.
Mü’min / 25 - (Hayrat Neşriyat)
Ve (Mûsâ) onlara tarafımızdan hakkı getirdiğinde (daha önce de dedikleri gibi yine)dediler ki: 'Onunla berâber îmân etmiş olanların (yeni doğan) oğullarını öldürün, kadınlarını(kızlarını) ise sağ bırakın!' Fakat kâfirlerin hîlesi ancak boşuna (yorulmak)tır.
Mü’min / 25 - (İbni Kesir)
O, katımızdan kendilerine hakkı getirince: Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın, dediler. Kafirlerin düzeni hedef olmaktan başka bir şey değildir.
Mü’min / 25 - (Kadri Çelik)
Böylece o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman dediler ki: “Onunla birlikte iman etmekte olanların erkek çocuklarını öldürün, kız çocuklarını ise sağ bırakın.” Ancak kâfirlerin hileli düzeni, boşa çıkmakta olandan başkası değildir.
Mü’min / 25 - (Muhammed Esed)
(Firavun'a, ve tebaasına gelince,) Musa onlara Bizden (aldığı) hakikati getirdiğinde "Onun inançlarını benimseyenlerin kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!" dediler. Fakat inkarcıların hilesi hep boşa çıktı.
Mü’min / 25 - (Mustafa İslamoğlu)
(Musa) kendilerine tarafımızdan gönderilmiş malum hakikatlerle gelince, "Onun yanında yer alan mü'minlerin kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!" dediler. Kafirlerin entrikası asla hedefine ulaşamayacaktır.
Mü’min / 25 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Vaktâ ki, onlara Bizim tarafımızdan hak ile geliverdi, dediler ki: «O'nunla beraber imân edenlerin oğullarını öldürünüz, kadınlarını da diri bırakınız.» Kâfirlerin hilesi ise bir sapıklıkta bulunmaktan başka değildir.
Mü’min / 25 - (Ömer Öngüt)
O, katımızdan kendilerine hakkı getirince: "Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın. " dediler. Halbuki kâfirlerin tuzağı ne olursa olsun daima boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Şaban Piriş)
Onlara kendi katımızdan gerçeği getirdiği halde: -Onunla birlikte iman edenlerin oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakın, demişlerdi. Oysa kafirlerin tuzağı ancak boşa gitmeye mahkumdur.
Mü’min / 25 - (Sadık Türkmen)
Katımızdan onlara gerçeği getirince: “Onunla birlikte iman eden kişilerin oğullarını öldürün, kadınlarını da sağ bırakın” dediler. Ama, inkârcıların tuzağı hep boşa çıkar!
Mü’min / 25 - (Seyyid Kutub)
Musa, onlara katımızdan hakkı getirince: «Onunla beraber inananların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!» dediler. Fakat kafirlerin tuzağı hep boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Suat Yıldırım)
Mûsa onlara Bizim tarafımızdan gerçeği getirince,"Onun yanında bulunan müminlerin oğullarını öldürün, kızlarını ise hayatta bırakın!" dediler. Fakat kâfirlerin hile ve tuzakları boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Süleyman Ateş)
(Mûsâ,) Onlara katımızdan hakkı getirince: "Onunla beraber inananların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!" dediler. Fakat kâfirlerin tuzağı hep boşa çıkar.
Mü’min / 25 - (Tefhim-ul Kuran)
Böylece o, katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman, dediler ki: «Onunla birlikte iman etmekte olanların erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın.» Ancak kâfirlerin hileli düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.
Mü’min / 25 - (Ümit Şimşek)
Musa onlara katımızdan hakkı getirdiğinde, 'Onunla beraber iman edenlerin kızlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün' dediler. Fakat kâfirlerin hilesi boşa çıkmaya mahkûmdu.
Mü’min / 25 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Mûsa, katımızdan hakkı onlara getirince, şöyle dediler: "Onunla beraber iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın!" Ama inkârcıların tuzağı hep boşa çıkmıştır.
Mü’min / 25 - (İskender Ali Mihr)
Böylece onlara katımızdan hak ile geldiği zaman: "Âmenû olanların oğullarını, kendileriyle beraber katledin (öldürün). Ve kadınlarını canlı bırakın!" dediler. Kâfirlerin tuzağı (hilesi) dalâletten başka birşey değildir.
Mü’min / 25 - (İlyas Yorulmaz)
Musa onlara bizim katımızdan gerçek doğruları getirdiği zaman “Onunla beraber iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını bırakın yaşasınlar” dediler. İnkar edenlerin yaptıkları tuzaklar boşa çıkmıştır.
وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَن يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ
Okunuşu: Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Mü’min / 26 - (Diyanet İşleri)
Firavun dedi ki: “Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.”
Mü’min / 26 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve Firavun, bırakın beni de dedi, Mûsâ'yı öldüreyim ve Rabbini çağırsın bakalım; şüphe yok ki ben, dininizi değiştireceğinden, yahut da yeryüzünde bir bozgun çıkaracağından korkuyorum.
Mü’min / 26 - (Abdullah Parlıyan)
Firavun dedi: “Bırakın, Musa'yı öldüreyim de Rabbine yalvarsın bakalım, O Musa'yı kurtaracak mı? Dikkat edin, ben O'nun dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum!”
Mü’min / 26 - (Adem Uğur)
Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa'yı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.
Mü’min / 26 - (Ahmed Hulusi)
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. . . O da Rabbini (yardıma) çağırsın. . . Muhakkak ki ben, (Musa'nın) din anlayışınızı değiştirmesinden yahut bu beldede fesat çıkarmasından korkuyorum. "
Mü’min / 26 - (Ahmet Tekin)
Firavun:'Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. Rabbine dua etsin de kendisini kurtarsın. Ben, onun, sizin inançlarınızı, rejiminizi değiştireceğinden, ülkede, yeryüzünde karışıklık çıkararak, fesadı ve anarşiyi hâkim hale getireceğinden korkuyorum.' dedi.
Mü’min / 26 - (Ahmet Varol)
Firavun dedi ki: 'Beni bırakın Musa'yı öldüreyim de o Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun sizin dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.'
Mü’min / 26 - (Ali Bulaç)
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."
Mü’min / 26 - (Ali Fikri Yavuz)
Firavun dedi ki: “- Bırakın beni, Mûsa’yı öldüreyim de, o, Rabbine dua etsin. Çünkü ben, onun, dininizi değiştirmesinden, yahud yeryüzünde bir fesad çıkarmasından korkuyorum.”.
Mü’min / 26 - (Ali Ünal)
Firavun, “Bırakın beni, şu Musa’yı öldüreyim, o varsın Rabbisine yalvarsın. Ben gerçekten, O’nun dininizi değiştireceğinden veya ülkede bozgunculuk çıkaracağından endişe ediyorum.” dedi.
Mü’min / 26 - (Bayraktar Bayraklı)
Firavun: “Bırakın beni, Mûsâ'yı öldüreyim; Rabbine yalvarsın!” dedi. “Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.”
Mü’min / 26 - (Bekir Sadak)
Firavun: «Beni birakin da Musa'yi oldureyim, o, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi degistireceginden veya yeryuzunde bozgun cikaracagindan korkuyorum» dedi.
Mü’min / 26 - (Celal Yıldırım)
Fir'avn, «beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, varsın o Rabbına yalvara dursun. Doğrusu ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum,» dedi.
Mü’min / 26 - (Cemal Külünkoğlu)
Firavun dedi ki: “Bırakın beni, şu Musa'yı öldüreyim de (var olduğunu iddia ettiği) Rabbine yalvarıp dursun! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum!”
Mü’min / 26 - (Diyanet İşleri (eski))
Firavun: 'Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, o, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgun çıkaracağından korkuyorum' dedi.
Mü’min / 26 - (Diyanet Vakfi)
Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa'yı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.
Mü’min / 26 - (Edip Yüksel)
Firavun dedi, 'Beni bırakın Musa'yı öldüreyim de o da Rabbine yalvarsın. Sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde kötülük çıkaracağından endişeleniyorum.'
Mü’min / 26 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bir de Fir'avn: bırakın beni, dedi: öldüreyim Musâyı da o rabbına duâ etsin, zira ben onun dininizi değiştirmesinden ve yâhud Arzda bir fesad çıkarmasından korkuyorum
Mü’min / 26 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bir de Firavun: «Bırakın beni, öldüreyim Musa' yı da o, Rabbine dua etsin! Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum.» dedi.
Mü’min / 26 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Bir de Firavun: «Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum» dedi.
Mü’min / 26 - (Gültekin Onan)
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."
Mü’min / 26 - (Harun Yıldırım)
Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa'yı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.
Mü’min / 26 - (Hasan Basri Çantay)
Fir'avn «Bırakın beni, dedi, Musâ'yi öldüreyim. (Varsın) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dîninizi değişdireceğinden, yahud yer (yüzün) de fesâd çıkaracağından korkuyorum».
Mü’min / 26 - (Hayrat Neşriyat)
Fir'avun dedi ki: 'Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim; ve (o) Rabbisine yalvarsın(bakalım)! Çünki ben (onun, sizin) dîninizi değiştirmesinden yâhut yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum.'
Mü’min / 26 - (İbni Kesir)
Firavun demişti ki: Bırakın beni de Musa'yı öldüreyim. O ise Rabbına yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum.
Mü’min / 26 - (Kadri Çelik)
Firavun dedi ki: “Bırakın beni; Musa'yı öldüreyim de o (gidip) Rabbine yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.”
Mü’min / 26 - (Muhammed Esed)
Ve Firavun "Bırakın" dedi, "Musa'yı ben öldüreyim ve bırakın o'nu, (var olduğunu iddia ettiği) Rabbine yalvarıp dursun! Dikkat edin, ben o'nun dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum!"
Mü’min / 26 - (Mustafa İslamoğlu)
Firavun "Bana bırakın, Musa'yı ben öldüreyim!" dedi ve ekledi: "O Rabbine yalvara dursun; ama ben asıl onun sizin hayat tarzınızı değiştirmesinden ve ülkede düzenin bozulmasından korkuyorum!"
Mü’min / 26 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve Fir'avun dedi ki: «Beni bırakınız Mûsa'yı öldüreyim ve O Rabbine dua ediversin. Şüphe yok ki, sizin dininizi tebdîl edeceğinden veya yeryüzünde bir fesad çıkarmasından korkarım.»
Mü’min / 26 - (Ömer Öngüt)
Firavun: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim! (O varsın) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, sizin dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum. "
Mü’min / 26 - (Şaban Piriş)
Firavun: -Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. O, Rabbine yalvarıp dursun. Ben, onun dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde bozgunculuğu yaymasından korkuyorum, dedi.
Mü’min / 26 - (Sadık Türkmen)
Firavun dedi ki: “Beni bırakın Musa’yı öldüreyim de o, Rabbine yalvarsın. Çünkü ben; onun, sizin dininizi/yaşam biçiminizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat/karışıklık çıkarmasından korkuyorum.”
Mü’min / 26 - (Seyyid Kutub)
Firavun: «Ben bırakın da Musa'yı öldüreyim. O Rabb'ine yalvaradursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.» dedi.
Mü’min / 26 - (Suat Yıldırım)
Firavun: "Bırakın beni, şu Mûsâ’yı öldüreyim. O da varsın Rabbine yalvarsın, bakalım O kendisini kurtaracak mı? Zira bu gidişle onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya ülkede anarşi çıkaracağından endişe ediyorum." dedi.
Mü’min / 26 - (Süleyman Ateş)
Fir'avn dedi: "Bırakın Mûsâ'yı öldüreyim de, Rabbine yalvarsın (bakalım O, Mûsâ'yı kurtaracak mı?) Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesâd çıkaracağından korkuyorum"
Mü’min / 26 - (Tefhim-ul Kuran)
Firavun dedi ki: «Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.»
Mü’min / 26 - (Ümit Şimşek)
Firavun 'Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim,' dedi. 'O da Rabbine yakaradursun. Çünkü o sizin dininizi değiştirir yahut ülkede bozgun çıkarır diye korkuyorum.'
Mü’min / 26 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Firavun dedi ki: "Bırakın, şu Mûsa'yı öldüreyim de Rabbine yalvarsın. Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."
Mü’min / 26 - (İskender Ali Mihr)
Ve firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim ve o, Rabbine dua etsin. Gerçekten ben, (onun) sizin dîninizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkmasından korkuyorum."
Mü’min / 26 - (İlyas Yorulmaz)
Firavun “Beni bırakın, Musa’yı öldüreyim de o Rabbine yalvarsın dursun. Ben, onun sizin dininizi değiştirmesinden ve yeryüzüne (Musa’nın öğrettikleri ile) bozgunculuğun yayılmasından korkuyorum” dedi.
وَقَالَ مُوسَى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُم مِّن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَّا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ
Okunuşu: Ve kâle mûsâ innî uztu bi rabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yû’minu bi yevmil hisâb(hisâbi).
Mü’min / 27 - (Abdullah Parlıyan)
Buna karşılık Musa dedi ki: “Ben hesap gününe inanmayan, her kibirlinin şerrinden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım.”
Mü’min / 27 - (Adem Uğur)
Musa da: Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım, dedi.
Mü’min / 27 - (Ahmed Hulusi)
Musa dedi ki: "Muhakkak ki ben, yaptıklarının sonucunu yaşama sürecine iman etmeyen her kibirli benlik sahibinden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığındım. "
Mü’min / 27 - (Ahmet Tekin)
Mûsâ:'Ben, hesap gününe inanmayan, kendilerinde bir güç gören bütün zorba ve diktatör iktidar sahiplerinden Rabbime ve Rabbinize sığındım' dedi.
Mü’min / 27 - (Ahmet Varol)
Musa dedi ki: 'Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan (Allah)'a sığındım.'
Mü’min / 27 - (Ali Bulaç)
Musa dedi ki: "Gerçekten ben, hesap gününe iman etmeyen her mütekebbirden, benim de Rabbim, sizin de Rabbinize sığınırım."
Mü’min / 27 - (Ali Ünal)
Musa da dedi ki: “Ben, Hesap Günü’ne inanmayan her kibirli zorbadan benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.”
Mü’min / 27 - (Bekir Sadak)
Musa: «Dogrusu ben, hesap gorulecek gune inanmayan boburlenenlerin hepsinden, benim de Rabim sizin de Rabbiniz olan Allah'a siginirim» dedi. *
Mü’min / 27 - (Celal Yıldırım)
Musa dedi ki: «Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her kendini beğenmişten, Rabbim ve Rabbınız (olan Allah)'a sığınırım!»
Mü’min / 27 - (Gültekin Onan)
Musa dedi ki: "Gerçekten ben, hesap gününe inanmayan her mütekebbirden, benim de rabbim, sizin de rabbiniz (olana) sığınırım."
Mü’min / 27 - (Hayrat Neşriyat)
Mûsâ da: 'Doğrusu ben hesab gününe inanmayan her kibirli kimseden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım' dedi.
Mü’min / 27 - (İbni Kesir)
Musa da demişti ki: Doğrusu ben, hesab gününe inanmayan her mütekebbirden ; benim de Rabbım, sizin de Rabbınız olana sığınırım.
Mü’min / 27 - (Kadri Çelik)
Musa dedi ki: “Gerçekten ben, hesap gününe iman etmeyen her kibirli zorbadan, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a sığınırım!”
Mü’min / 27 - (Muhammed Esed)
Buna karşılık Musa: "Kibre kapılarak Hesap Günü'nü reddedenlerden, sizin de Rabbiniz, benim de Rabbim (olan Allah'a) sığınırım!" dedi.
Mü’min / 27 - (Ömer Öngüt)
Musa dedi ki: "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım. "
Mü’min / 27 - (Şaban Piriş)
Musa: -Ben, hesap gününe inanmayan, her büyüklük taslayandan Rabbiniz ve Rabbim olan Allah’a sığındım, dedi.
Mü’min / 27 - (Sadık Türkmen)
Musa dedi ki: “Şüphesiz ben, benim Rabbim ve sizin de Rabbiniz olana sığındım, hesap gününe inanmayan her kibirliden.”
Mü’min / 27 - (Seyyid Kutub)
Musa dedi: Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım.
Mü’min / 27 - (Suat Yıldırım)
Mûsâ da şöyle dedi: "Ben, âhirete, hesap gününe inanmayan her kibirli ve zorbadan benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığınırım."
Mü’min / 27 - (İlyas Yorulmaz)
Musa “Ben, büyüklenen ve hesap gününe inanmayanların tümünden, benimde Rabbim, sizinde Rabbiniz olan Allah’a sığındım” dedi.
وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ وَإِن يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِن يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ
Okunuşu: Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
Mü’min / 28 - (Diyanet İşleri)
Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü’min bir adam şöyle dedi: “Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.”
Mü’min / 28 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve Firavun'un soyundan inanan ve inancını gizleyen bir er, dedi ki: Rabbim Allah'tır dediği için mi adam öldüreceksiniz ve gerçekten de o, Rabbinizden apaçık deliller de getirmiştir size ve yalancıysa yalanı kendisine âit ve doğru söylüyorsa size vaadettiklerinin bir kısmına uğrarsınız; şüphe yok ki Allah, haddini aşan ve çok yalan söyleyen kişiyi doğru yola sevketmez.
Mü’min / 28 - (Abdullah Parlıyan)
O anda, inancını o güne kadar gizlemiş olan Firavun ailesinden bir mü'min şöyle haykırdı: “Rabbim Allah'tır dediği için, bir adamı öldürecek misiniz? Oysa O size Rabbinizden açık belgeler, kesin deliller getirmiştir. Eğer O bir yalancı ise, yalanı kendi aleyhine dönecektir. Ama gerçeği söylüyorsa, sizi uyardığı azabın bir kısmı başınıza gelecek. Çünkü Allah, ölçüyü taşıran ve çok yalan söyleyeni hidayete erdirmez.
Mü’min / 28 - (Adem Uğur)
Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı "Rabbim Allah'tır" diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azâbın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.
Mü’min / 28 - (Ahmed Hulusi)
Firavun ailesinden olup o ana kadar imanını açıklamamış bir adam dedi ki: "Rabbim Allâh'tır, dediği için mi bir adamı öldürüyorsunuz? Oysa O, size Rabbinizden apaçık delillerle gelmiştir. . . Eğer o yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. . . Şayet doğru söyleyen ise, sizi uyardığı azap size isâbet eder! Muhakkak ki Allâh, (hakikatindeki sermayeyi) israf eden, çok yalancı kimseye hidâyet etmez. "
Mü’min / 28 - (Ahmet Tekin)
Firavun hanedanından, devlet görevlilerinden, imanını gizleyen yiğit bir mü’min (emniyet müdürü):'Siz, liyâkatli ve güvenilir bir adamı, Rabbim Allah’tır, dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık mûcizeler ve delillerle gelmiştir. Eğer o yalancı ise, yalanının vebali, zararı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği azâbın bir kısmı, sizin başınıza mutlaka gelir. Allah, yalancı, haddi aşmış, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyan saygısız, gözü dönmüş cahil kimseyi doğru yola iletme lütfunda bulunmaz.' dedi.
Mü’min / 28 - (Ahmet Varol)
Firavun ailesinden imanını gizleyen mü'min bir adam dedi ki: 'Bir adamı 'Rabbim Allah'tır' dediğinden dolayı öldürüyor musunuz? Oysa o size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru sözlüyse o zaman size vaadettiklerinin bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allah aşırıya giden yalancı bir kimseyi doğru yola iletmez.
Mü’min / 28 - (Ali Bulaç)
Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mü'min bir adam dedi ki: "Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru sözlü ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez."
Mü’min / 28 - (Ali Fikri Yavuz)
İmanını gizlemekte olan Firavun ailesinden mümin bir adam da şöyle dedi: “-Siz, Rabbim Allah’dır, diyen bir adamı öldürür müsünüz? Hem size Rabbinizden mucizeler getirmiştir. Bununla beraber eğer (söylediğinde) yalancı ise, cezası kendine. Fakat doğru ise, sizi korkuttuğu azabın bir kısmı olsun, size isabet eder. Muhakkak ki Allah, haddi aşan her yalancıyı hidayete erdirmez.
Mü’min / 28 - (Ali Ünal)
Firavun hanedanına mensup olup, (onun en yakınları arasında yer alan,) fakat o ana kadar imanını gizlemiş bulunan yiğit bir mü’min, (en kritik noktada ortaya atıldı ve) “Ne o, bir insanı, hem de size Rabbinizden apaçık deliller getirmiş bulunduğu halde, sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz?” dedi (ve şöyle devam etti): “Eğer o bir yalancı ise, yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama eğer doğruyu konuşan biri ise, en azından O’nun sizi kendileriyle tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecek demektir. Şurası bir gerçek ki Allah, haddi aşan, duygu, meleke ve kabiliyetlerini boşa sarfeden ve yalan söyleyip duran kim olursa olsun hidayet etmez, emeline ulaştırmaz.
Mü’min / 28 - (Bayraktar Bayraklı)
Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin şöyle dedi: “Siz bir adamı, ‘Rabbim Allah'tır diyor' diye öldürecek misiniz? Halbuki o, Rabbinizden size apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği azabın bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.”
Mü’min / 28 - (Bekir Sadak)
Firavun ailesinden olup da, inandigini gizleyen bir adam dedi ki: «Rabbim Allah'tir diyen bir adami mi oldureceksiniz? Oysa size Rabbinizden belgelerle gelmistir. Eger yalanciysa, yalani kendisinedir; eger dogru sozlu ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kismi basiniza gelebilir. Dogrusu Allah, asiri yalanciyi dogru yola eristirmez.»
Mü’min / 28 - (Celal Yıldırım)
Fir'avn hanedanından imânını gizleyen mü'min bir adam, «siz, Rabbim Allah'tır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz ? Halbuki o size Rabbinizden açık belgeler, kesin deliller, mu'cizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebali kendisine; doğru ise, size va'dettiği (azabın) bir kısmı olsun size dokunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
Mü’min / 28 - (Cemal Külünkoğlu)
Firavun ailesinden imanını gizleyen bir adam da şöyle dedi: “Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Fakat eğer doğru söyleyen ise, (o zaman da) size vaadettiklerinin bir bölümü size isabet eder. Şüphe yok ki Allah (kötü niyeti yüzünden) aşırı giden yalancıyı doğru yola çıkarmaz.”
Mü’min / 28 - (Diyanet İşleri (eski))
Firavun ailesinden olup da, inandığını gizleyen bir adam dedi ki: 'Rabbim Allah'tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa size Rabbinizden belgelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendisinedir; eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Doğrusu Allah, aşırı yalancıyı doğru yola eriştirmez.'
Mü’min / 28 - (Diyanet Vakfi)
Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı «Rabbim Allah'tır» diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azâbın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.
Mü’min / 28 - (Edip Yüksel)
Firavun'un tarafından inancını gizleyen inanan bir adam dedi ki, 'Siz 'benim Rabbim ALLAH'tır' diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki size Rabbinizden apaçık deliller getirmiş bulunuyor. Yalancı ise, bu onun problemidir; yok doğru sözlü ise onun size anlattıkları gerçekleşir. Kuşkusuz ALLAH sınırı aşan yalancıları sevmez.'
Mü’min / 28 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Âli Fir'avnden mü'min bir er de -ki iymanını saklıyordu- â, dedi: bir adamı rabbım Allah diyor diye öldürecek misiniz? Size rabbınızdan beyyinelerle de gelmiş iken? Hem o bir yalancı ise çok sürmez yalanı boynuna geçer, fakat doğru ise size yaptığı vaîdlerin bir kısmı olsun başınıza gelir, şübhe yok ki Allah musrif bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz
Mü’min / 28 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Firavun ailesinden -imanını saklayan- mümin bir adam: «Bir adamı «Rabbim Allah'tır» diyor diye öldürecek misiniz? Oysa o, size Rabbinizden açık delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise, çok sürmez yalanı boynuna geçer; fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki, Allah, aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz.
Mü’min / 28 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: «Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz.»
Mü’min / 28 - (Gültekin Onan)
Firavun ailesinden inancını gizlemekte olan inançlı bir adam dedi ki: "Siz, benim rabbim Tanrı'dır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru sözlü ise (o zaman da) size vaadettiklerinin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Tanrı, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez."
Mü’min / 28 - (Harun Yıldırım)
Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı "Rabbim Allah'tır" diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azâbın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.
Mü’min / 28 - (Hasan Basri Çantay)
Fir'avn ailesinden olub îmânını gizlemekde bulunan bir mü'min (şöyle) dedi: «Siz bir adamı, Rabbin Allahdır demesiyle öldürür müsünüz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mu'cizeler de getirmişdir. Bununla beraber, eğer o, bir yalancı ise yalanı kendisine. Eğer doğrucu ise sizi tehdîd edegeldiği (azâb) ın bir kısmı olsun (gelir) sizi çarpar. Şübhesiz Allah, haddi aşan, (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi muvaffak etmez».
Mü’min / 28 - (Hayrat Neşriyat)
Fir'avun âilesinden (olup) îmânını gizleyen mü’min bir adam ise şöyle dedi: 'Bir adamı, (sırf) 'Rabbim Allah’dır!’ diyor diye öldürecek misiniz? Hâlbuki (o) size Rabbinizden mu'cizeler getirmiştir. Zaten yalancı olursa, o takdirde yalanı kendi aleyhinedir. Yok doğru(söyleyen) bir kimse ise, sizi tehdîd ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir! Şübhesiz ki Allah, haddi aşan, çok yalan söyleyen o kimseyi hidâyete erdirmez!'
Mü’min / 28 - (İbni Kesir)
Firavun hanedanından olup da imanını gizleyen mü'min bir adam da demiştir ki: Rabbım Allah'tır, dedi diye bir kişiyi mi öldüreceksiniz? Halbuki o, size Rabbınızdan ayetlerle gelmiştir. Eğer yalancıysa; yalanı kendisinedir. Eğer doğru sözlü ise; sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Muhakkak ki Allah; haddi aşan yalancı bir kimseyi hidayete erdirmez.
Mü’min / 28 - (Kadri Çelik)
Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mümin bir kişi dedi ki: “Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen ve size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunan bir kimseyi öldürür müsünüz? Eğer o bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir ve eğer doğru söyleyen ise, (o zaman da) size vaat ettiklerinin bir bölümü size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran ve çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez.”
Mü’min / 28 - (Muhammed Esed)
O anda, inancını (o güne kadar) gizlemiş olan Firavun ailesinden bir mümin (şöyle) haykırdı: "'Rabbim Allah'tır dediği için adam mı öldüreceksiniz? Oysa o, size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir. Eğer o, bir yalancı ise yalanı kendi aleyhine dönecektir; ama gerçeği söylüyorsa, sizi uyardığı (azabın) bir kısmı başınıza gelecek, çünkü Allah, (kendileri hakkında) yalan söyleyerek kendi kişiliklerini harcayanları doğru yola ulaştırmaz.
Mü’min / 28 - (Mustafa İslamoğlu)
Firavun'un yakın çevresinden olup da imanını gizleyen mü'min sırf 'Rabbim Allah'tır' dediği için, üstelik size Rabbinizden hakikatin apaçık delillerini getirdiği halde öldürecek misiniz? Kaldı ki, eğer yalancıysa yalanının zararı yalnızca kendisinedir; yok eğer gerçeği söylüyorsa, tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı gelip sizi bulacaktır: çünkü Allah yalan dolanla kendini araya veren birini asla hedefe ulaştırmaz."
Mü’min / 28 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve Fir'avun'un ailesinden olup imânını saklayan bir mü'min kişi dedi ki: «Bir erkeği, 'Rabbim Allah'dır' dediğinden dolayı öldürecek misiniz? Halbuki, size Rabbinizden apaçık mûcizeler ile gelmiştir. Ve eğer yalancı ise onun yalanı kendi aleyhinedir ve eğer doğru ise korkuttuklarının bir kısmı size isabet edecektir. Şüphe yok ki Allah müsrif yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez.»
Mü’min / 28 - (Ömer Öngüt)
Firavun'un âilesinden olup imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki: "Rabbim Allah'tır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o Rabbinizden size apaçık mucizelerle gelmiştir. Eğer yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Doğrusu Allah, haddi aşan, yalancı olan kimseyi doğru yola iletmez. "
Mü’min / 28 - (Şaban Piriş)
Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir adam dedi ki: -Rabbim Allah’tır, dedi diye bir adamı öldürecek misiniz? Size Rabbinizden belgeler getirmiş. Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğruysa, sizi tehdit ettiği şeylerden bir kısmı başınıza gelebilir. Allah, saçmalayan yalancılara asla yol göstermez.
Mü’min / 28 - (Sadık Türkmen)
Firavun ailesinden, imanını gizleyen mümin bir adam, dedi ki: “Siz bir adamı; ‘Rabbim Allah’tır’ demesinden ötürü, öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söyleyen ise, size vadettiklerinden bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah; aşırı giden, yalancı kişiyi doğru yola iletmez (rasûl seçmez).
Mü’min / 28 - (Seyyid Kutub)
Firavun ailesinden olup da, inandığını gizleyen bir adam dedi ki: «Rabb'im Allah'tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa size Rabb'inizden belgeler gelmiştir. Eğer yalancı ise yalanı kendinedir; eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Şüphesiz Allah aşırı giden, yalancı kimseyi doğru yola iletmez.
Mü’min / 28 - (Suat Yıldırım)
(28-29) Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri kalkıp şöyle dedi: "Ne o, siz bir insan "Rabbim Allah’tır!" dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mûcizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri iflah etmez. Ey (benim) sevgili milletim! Bugün hakimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir?" Buna karşılık Firavun: "Ben size sadece kendimce uygun bulduğum görüşü bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yolu gösteriyorum" dedi.
Mü’min / 28 - (Süleyman Ateş)
Fir'avn âilesinden imanını gizleyen mü'min bir adam (şöyle) dedi: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir. Eğer yalancı ise yalanı kendi zararınadır. Ve eğer doğru söylüyorsa, size va'dettiklerinin bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allâh aşırı giden, yalancı kimseyi doğru yola iletmez."
Mü’min / 28 - (Tefhim-ul Kuran)
Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü'min bir adam dedi ki: «Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru söyleyen ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir bölümü size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyeni hidayete erdirmez.»
Mü’min / 28 - (Ümit Şimşek)
Firavun ehlinden, imanını gizleyen inanmış bir adam dedi ki: 'Siz, 'Rabbim Allah'tır' dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendi aleyhinedir. Fakat doğru söylüyorsa, vaad ettiklerinden bir kısmı olsun başınıza gelir. Çünkü Allah haddini aşan yalancıları amaçlarına ulaştırmaz.
Mü’min / 28 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Firavun hanedanından, imanını gizleyen bir adam şöyle konuştu: "Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Üstelik size, Rabbinizden açık seçik deliler de getirdi. Eğer yalancıysa yalancılığı kendi aleyhinedir. Eğer doğru sözlü ise size vaat ettiklerinden bir kısmı başınıza gelir. Kuşkusuz, Allah, haddi aşan yalancıları doğruya ulaştırmaz."
Mü’min / 28 - (İskender Ali Mihr)
Ve firavun ailesinden îmânını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi: "Bir adamı, ‘Rabbim Allah’tır.’ demesinden dolayı mı öldüreceksiniz? Ve o, Rabbinizden size beyyineler (belgeler, deliller) ile geldi. Eğer yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Ve eğer sadık (doğru söyleyen) ise vaadettiklerinin bir kısmı size isabet edecektir. Muhakkak ki Allah, çok yalan söyleyen, haddı aşan kişiyi hidayete erdirmez."
Mü’min / 28 - (İlyas Yorulmaz)
Firavun ailesinden iman etmiş ve imanını gizlemiş olan birisi “Bir adamın “Benim Rabbim Allah” demesinden dolayı, onu öldürecek misiniz? Rabbinizden size açık ayetler getirmiş, eğer yalan söylüyorsa yalanı kendinedir. Yok eğer doğru söylüyorsa, size vaat ettiklerinin bir kısmı sizin başınıza isabet edecektir. Allah ölçüsüz davranan yalancıları doğru yola ulaştırmaz” dedi.
يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جَاءنَا قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ
Okunuşu: Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
Mü’min / 29 - (Diyanet İşleri)
“Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah’ın azabından kim kurtarır?” Firavun, “Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum” dedi.
Mü’min / 29 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ey kavmim, bugün saltanat sizin, üstünsünüz yeryüzünde, fakat Allah'ın azâbı gelince kim kurtaracak bizi? Firavun dedi ki: Ben size hangi reyi işâret ediyorsam o, tamâmıyla doğrudur ve ben sizi, doğru dürüst yoldan başka bir yola sevketmiyorum.
Mü’min / 29 - (Abdullah Parlıyan)
Ey kavmim! Bugün hükümranlık sizindir ve yeryüzünün en güçlüsü sizlersiniz, fakat Allah'ın cezası başımıza gelirse, bizi ondan kim kurtaracak?” Firavun dedi ki: “Ben size, ancak doğru gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak, doğru yola götürüyor ve o yola çağırıyorum.”
Mü’min / 29 - (Adem Uğur)
Ey kavmim! Bugün, yeryüzüne hakim kimseler olarak hükümranlık sizindir. Ama Allah'ın azabı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder? Firavun: Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum dedi.
Mü’min / 29 - (Ahmed Hulusi)
(O adam dedi ki): "Ey vatandaşlarım! Yeryüzünde hüküm sürenler olarak bugün zenginlik sizindir. . . Fakat, eğer bize gelirse, Allâh'ın hışmına karşı bize kim yardım edip kurtarır?". . . Firavun dedi ki: "Ben size kendi görüşümden başkasını göstermiyorum ve tek çıkar yoldan başkasına da sizi kılavuzluk etmiyorum. "
Mü’min / 29 - (Ahmet Tekin)
'Ey kavmim, bugün mülk, devlet ve hâkimiyet sizindir. Ülkede, yeryüzünde hâkim kimselersiniz. Ama Allah’ın azâbı, hışmı bize gelip çatarsa, bizi ondan kim kurtarabilir?' Firavun:'Ben size kendi görüşümü (Mûsâ’nın öldürülmesi gerektiğini) söylüyorum. Ve yine size ancak, doğru, huzurlu ve aydınlık yolu gösteriyorum.' dedi.
Mü’min / 29 - (Ahmet Varol)
Ey kavmim! Bugün (bu) yerde hükümranlık sizindir; hakim olanlar sizsiniz. Fakat Allah'ın şiddetli azabı bize gelirse ona karşı bize kim yardımcı olur?' Firavun dedi ki: 'Ben size yalnızca gördüğümü [1] gösteriyorum ve sizi ancak doğru yola iletiyorum.'
Mü’min / 29 - (Ali Bulaç)
"Ey Kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Allah'tan dayanılmaz bir azab gelecek olursa bize kim yardımcı olabilecek?" Firavun dedi ki: "Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum."
Mü’min / 29 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey benim kavmim! Bugün mülk sizin, Mısır arazisinde galib bulunuyorsunuz; fakat başımıza gelir çatarsa, Allah’ın azabından bizi kim kurtarır?” Firavun dedi ki: “- Ben, size fikrimden başkasını göstermem ve muhakkak ki ben, size doğru yolu gösteriyorum.”
Mü’min / 29 - (Ali Ünal)
“Ey benim halkım! Bugün hakimiyet sizde, şu topraklarda üstünlük elinizde. Ama yarın Allah’ın geri çevrilmesi mümkün olmayan zorlu azabı başımıza gelirse, söyler misiniz hangi kuvvet bize yardım edebilir?” Bu arada Firavun (devreye girip, savunmaya geçti ve) dedi: “Ben ancak doğru bildiğimi, yapılmasını gerekli gördüğümü size bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yola gösteriyorum.”
Mü’min / 29 - (Bayraktar Bayraklı)
“Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak hükümranlık sizindir. Ama Allah'ın azabı bize gelip çatarsa, kim bize yardım edebilir?” Firavun, “Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum” dedi.
Mü’min / 29 - (Bekir Sadak)
«Ey milletim; Bugun memlekette hukumranlik sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allah'in baskini bize catinca, O'na karsi bize kim yardim eder?» Firavun: «Ben size kendi gorusumden baskasini soylemiyorum. Ben size ancak dogru yolu gosteriyorum» dedi.
Mü’min / 29 - (Celal Yıldırım)
Ey milletim ! Bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allah'tan bize bir kahredici azâb gelecek olursa, kim bize yardım eder?» dedi. Fir'avn ise şöyle dedi: «Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum..»
Mü’min / 29 - (Cemal Külünkoğlu)
(O adam dedi ki:) “Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah'ın azabından kim kurtarır?” Firavun da şöyle dedi: “Ben size kendi görüşümden başkasını uygun görmüyorum ve ben size ancak doğru yolu gösteriyorum.”
Mü’min / 29 - (Diyanet İşleri (eski))
'Ey milletim; Bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allah'ın baskını bize çatınca, O'na karşı bize kim yardım eder?' Firavun: 'Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum' dedi.
Mü’min / 29 - (Diyanet Vakfi)
Ey kavmim! Bugün, yeryüzüne hakim kimseler olarak hükümranlık sizindir. Ama Allah'ın azabı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder? Firavun: Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum dedi.
Mü’min / 29 - (Edip Yüksel)
'Ey halkım, yönetim bugün sizindir ve ülkede siz egemensiniz. Ancak ALLAH'ın hışmı bize gelirse kim ona karşı bize yardım edebilir?' Firavun da, 'Size kendi görüşümü öğütlüyorum; size doğru yolu gösteriyorum,' dedi.
Mü’min / 29 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ey benim kavmım! Bu gün mülk sizin, Arzda yüze çıkmış bulunuyorsunuz, fakat Allahın hışmından bizi kim kurtarır şayed gelirse bize? Fir'avn, ben, dedi: size re'yimden başkasını göstermem ve her halde ben size reşad yolunu gösteriyorum
Mü’min / 29 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ey kavmim, bugün mülk sizindir, bu yerde yüze çıkmış (üstün) bulunuyorsunuz; fakat Allah'ın hışmı başımıza gelirse bizi ondan kim kurtarabilir?» dedi. Firavun: «Ben size yalnızca görüşümü söylüyorum ve ben size ancak doğru yolu gösteriyorum.» dedi.
Mü’min / 29 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?» Firavun: «Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum» dedi.
Mü’min / 29 - (Gültekin Onan)
"Ey kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Tanrı'dan dayanılmaz bir azab gelecek olursa bize kim yardımcı olabilecek?" Firavun dedi ki: "Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum."
Mü’min / 29 - (Harun Yıldırım)
Ey kavmim! Bugün, yeryüzüne hakim kimseler olarak hükümranlık sizindir. Ama Allah'ın azabı bize gelip çatarsa, kim bize yardım eder? Firavun: Ben size kendi görüşümü söylüyorum ve yine size ancak doğru yolu gösteriyorum dedi.
Mü’min / 29 - (Hasan Basri Çantay)
«Ey kavmim, bugün bu yerde, siz gaalib (kimse) ler olmak üzere, mülk sizindir. Fakat Allahın hışmı bize gelib çatarsa kim bize yardım eder»? Fir'avn dedi ki: «Ben size hangi re'yde bulunuyorsam ondan başkasını işaret etmiyorum. Size doğru yolun hilafını da göstermiyorum».
Mü’min / 29 - (Hayrat Neşriyat)
'Ey kavmim! Bu memlekette üstünlük sağlamış kimseler olarak bu gün mülk(hâkimiyet), sizindir. Şâyet bize gelirse, Allah’ın azâbından (korumak üzere) bize kim yardım edebilir?' Fir'avun dedi ki: '(Ben) size ancak kendi gördüğümü gösteriyorum (siz buna bakacaksınız) ve size ancak doğru yola rehberlik ediyorum.'
Mü’min / 29 - (İbni Kesir)
Ey kavmim; bugün mülk sizindir. Yeryüzünde galib sizsiniz. Fakat Allah' ın baskını gelip çatınca, O'na karşı bize kim yardım eder? Firavun dedi ki: Ben, size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Size doğru yolun tersini de göstermiyorum.
Mü’min / 29 - (Kadri Çelik)
“Ey Kavmim! Bugün mülk sizindir, yeryüzünde de hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Allah'tan dayanılmaz bir azap gelecek olursa bize kim yardımcı olabilecek?” Firavun dedi ki: “Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru olan yoldan da başkasına yöneltmiyorum.”
Mü’min / 29 - (Muhammed Esed)
Ey kavmim! Bugün hükümranlık sizindir; (ve) yeryüzünün en güçlüsü sizlersiniz fakat, Allah'ın cezası başımıza gelirse, bizi ondan kim kurtaracak? Firavun 'Ben' dedi, 'size yalnız kendi gördüğümü gösteriyorum; ve sizi yalnız doğruluk yoluna çağırıyorum!"
Mü’min / 29 - (Mustafa İslamoğlu)
"Ey kavmim! Bugün iktidar sizin tekelinizde, yeryüzünde ezici güçsünüz; tamam ama, eğer Allah'ın cezasına maruz kalırsak bizi kim kurtaracak?" Firavun dedi ki: "Ben size sadece kendi görüşümü bildiriyorum; ve sizi doğru olan alternatifsiz bir yola yöneltiyorum."
Mü’min / 29 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Ey kavmim! Bugün mülk sizin içindir. Yerde yükselmişler bulunuyorsunuz. Fakat eğer bize Allah'ın azabı gelirse bize kim yardım edebilir?» Fir'avun dedi ki: «Ben size muvafık gördüğüm reyim ne ise ancak onu gösteriyorum ve ben doğru yoldan başkası için size rehberlik etmekte değilim.»
Mü’min / 29 - (Ömer Öngüt)
"Ey kavmim! Bugün memlekette hükümranlık sizindir, başta olanlar sizsiniz. Amma Allah'ın hışmı bize gelip çatarsa, kim bizi Allah'ın hışmından kurtarır?" Firavun dedi ki: "Ben size yalnızca kendi görüşümü söylüyorum ve size ancak doğru yolu gösteriyorum. "
Mü’min / 29 - (Şaban Piriş)
-Ey halkım, bugün, yeryüzünde güçlü bir iktidarınız var. Ama, bize Allah’tan azap gelirse, bize yardım edecek kimdir? Firavun: -Ben size kendi görüşümden başka bir şey göstermiyorum, ben size sadece doğru yolu gösteriyorum, dedi.
Mü’min / 29 - (Sadık Türkmen)
Ey kavmim! Bugün mülkün idaresi (bu beldenin yönetimi) sizindir, yeryüzünde zahiren/görünen o ki, üstünsünüz! Fakat, Allah’ın verdiği belâya karşı bize kim yardım eder, eğer o belâ bize gelirse?” Firavun dedi ki: “Size, doğru gördüğümden başkasını göstermiyorum, sizi doğru yoldan başkasına da götürmüyorum.”
Mü’min / 29 - (Seyyid Kutub)
Ey kavmim! Bugün memlekette hükümranlık sizindir. Buraya siz hakimsiniz. Ancak Allah'ın baskını bize çatınca, O'na karşı bize kim yardım eder?» Firavun: «Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum» dedi.
Mü’min / 29 - (Suat Yıldırım)
(28-29) Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri kalkıp şöyle dedi: "Ne o, siz bir insan "Rabbim Allah’tır!" dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Halbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mûcizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendi aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri iflah etmez. Ey (benim) sevgili milletim! Bugün hakimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir?" Buna karşılık Firavun: "Ben size sadece kendimce uygun bulduğum görüşü bildiriyor ve size tutulması gereken doğru yolu gösteriyorum" dedi.
Mü’min / 29 - (Süleyman Ateş)
"Ey kavmim, bugün mülk sizindir; buraya siz hâkimsiniz. Eğer bize (Allâh'ın hışmı) gelirse kim bizi ondan kurtarır?" Fir'avn dedi: "Ben size yalnız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi ancak doğru yola götürüyorum."
Mü’min / 29 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ey Kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde de hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Allah'tan dayanılmaz bir azab gelecek olursa bize kim yardımcı olabilecek?» Firavun dedi ki: «Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru olan yoldan da başkasına yöneltmiyorum.»
Mü’min / 29 - (Ümit Şimşek)
'Ey kavmim! Bugün, bu ülkede üstünlüğü elde tutan kimseler olarak egemenlik sizindir. Ya Allah'ın azabı başımıza gelecek olursa bize kim yardım edecek?' Firavun ise 'Ben size ancak kendi görüşümü anlatır, yalnızca doğru yolu gösteririm' dedi.
Mü’min / 29 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Ey toplumum, bugün bu toprakta, birbirine destek veren insanlar olarak mülk ve yönetim sizin. Peki, karşımıza dikildiği zaman Allah'ın azabından bizi kim kurtaracak?" Firavun şöyle dedi: "Ben size kendi fikrimden başkasını göstermem. Ve ben, aydınlık/doğruluk yolundan başkasına da kılavuzlamam."
Mü’min / 29 - (İskender Ali Mihr)
(O adam dedi ki): "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir, yeryüzünde kuvvetlisiniz. Ama Allah’ın şiddetli azabı bize geldiğinde, size kim yardım edecek?" Firavun (da) şöyle dedi: "Size gösterdiğim şey sadece benim görüşümdür. Ve ben, sizi irşad yolundan başkasına hidayet etmem (ulaştırmam)."
Mü’min / 29 - (İlyas Yorulmaz)
Musa “Ey kavmim! Bu gün yeryüzündeki şeyler görünüşte sizin olabilir. Bize Allah’ın azabı geldiğinde kim yardım edebilir ki?” dedi. Firavun “Ben size ancak gördüğümü gösteriyorum ve sizi dosdoğru bir yola sevk ediyorum” dedi.
وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُم مِّثْلَ يَوْمِ الْأَحْزَابِ
Okunuşu: Ve kâlellezî âmene yâ kavmi innî ehâfu aleykum misle yevmil ahzâb(ahzâbi).
Mü’min / 30 - (Diyanet İşleri)
(30-31) İman etmiş olan adam dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen olayların sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.”
Mü’min / 30 - (Abdullah Parlıyan)
Bunun üzerine o inanan adam: “Ey kavmim!” diye haykırdı. “Ben peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün azabına uğrayacaksınız diye korkuyorum,
Mü’min / 30 - (Adem Uğur)
İman etmiş olan dedi ki: "Ey kavmim! Doğrusu ben üzerinize önceki toplulukların günü gibi, bir günün gelmesinden korkuyorum."
Mü’min / 30 - (Ahmed Hulusi)
İman etmiş kimse dedi ki: "Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizin üzerinize hakikate karşı birleşmişlerin başına gelenlerin yaşadığı sürecin benzeriyle karşılaşmanızdan korkuyorum. "
Mü’min / 30 - (Ahmet Tekin)
İman eden yiğit adam:'Ey kavmim, ben, önceki çeşitli toplumların başına gelen bir felâket gününün sizin başınıza gelmesinden korkuyorum' dedi.
Mü’min / 30 - (Ahmet Varol)
İman eden kişi de dedi ki: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda o fırkaların günü gibi bir günün gelip çatmasından korkuyorum.
Mü’min / 30 - (Ali Bulaç)
İman eden (adam) dedi ki: "Ey Kavmim, ben o fırkaların gününe benzer (bir günün felaketine uğrarsınız) diye korkuyorum."
Mü’min / 30 - (Ali Fikri Yavuz)
İman etmiş olan adam da şöyle dedi: “- Ey Kavmim! Doğrusu ben (Mûsa’yı yalanlamanız neticesi) size kâfir ümmetlerin günleri gibi bir günden korkuyorum:
Mü’min / 30 - (Ali Ünal)
İman etmiş bulunan zat devam etti: “Ey halkım! Gerçekten endişe ediyorum ki, daha önce yaşayıp da helâk edilmiş toplulukların başlarına gelen felâketlerin benzeri bir felâket sizin de başınıza gelebilir:
Mü’min / 30 - (Bayraktar Bayraklı)
(30-31) İman etmiş olan kişi dedi ki: “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nûh kavminin, ‘Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi toplulukların başlarına gelen bir sonuçtan korkuyorum. Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.”
Mü’min / 30 - (Bekir Sadak)
(30-31) Inanmis olan adam dedi ki: «Ey milletim! Dogrusu ben sizin icin, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan topluluklarin ugradiklari bir gunun benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulum dilemez.»
Mü’min / 30 - (Celal Yıldırım)
(30-31) İmân eden adam ise, «ey milletim !» dedi, «elbette ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nûh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir duru mun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez.»
Mü’min / 30 - (Cemal Külünkoğlu)
(30-31) İman etmiş olan (o kimse) dedi ki: “Ey kavmim! Doğrusu ben Nuh kavminin, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelen toplulukların (peygamberleri yalanlamaları yüzünden) başlarına gelen (azap) gününün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum! (Kul kendine zulmetmedikten sonra,) Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.”
Mü’min / 30 - (Diyanet İşleri (eski))
(30-31) İnanmış olan adam dedi ki: 'Ey milletim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulüm dilemez.'
Mü’min / 30 - (Diyanet Vakfi)
(30-31) İman etmiş olan dedi ki: «Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, (peygamberleri yalanlayan) toplulukların başlarına gelen bir âkıbetten korkuyorum. Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.»
Mü’min / 30 - (Gültekin Onan)
İnanan (adam) dedi ki: "Ey kavmim ben o fırkaların gününe benzer [bir günün felaketine uğrarsınız] diye korkuyorum."
Mü’min / 30 - (Harun Yıldırım)
İman etmiş olan dedi ki : "Ey kavmim! Doğrusu ben üzerinize önceki toplulukların günü gibi, bir günün gelmesinden korkuyorum."
Mü’min / 30 - (Hasan Basri Çantay)
(30-31) Mü'min olan (o zât) dedi ki: «Ey kavmim, hakıykat ben o sürüsürü fırkaların gününe misâl (vermeniz) den, Nuuh kavminin, Aad'in, Semûdun ve daha sonrakilerin haali gibi (bir mâcerâye sapıb felâkete uğramanızdan) korkuyorum. (Yoksa) Allah kullarına bir zulüm dileyecek değildir».
Mü’min / 30 - (Hayrat Neşriyat)
(30-31) Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin üzerinize,(peygamberlerini yalanlayan) o toplulukların (uğradıkları o dehşetli azab) gününün benzerinden; Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin âdetlerinin (başlarına gelencezâların) benzerinden, korkuyorum. Hâlbuki Allah, kullar(ın)a zulmetmeyi murâd ediyor değildir.'
Mü’min / 30 - (İbni Kesir)
İnanmış olan dedi ki: Ey kavmim; doğrusu ben, sizin hakkınızda peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum.
Mü’min / 30 - (Kadri Çelik)
İman eden (adam) dedi ki: “Ey Kavmim! Ben üzerinize önceki toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum.”
Mü’min / 30 - (Muhammed Esed)
Bunun üzerine, imana ermiş olan adam: "Ey kavmim!" diye haykırdı, "(İlahi hakikate karşı) birleşmiş olan şu diğerlerinin başına vaktiyle gelmiş olan durumun sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum.
Mü’min / 30 - (Mustafa İslamoğlu)
Yine iman eden kimse söze girerek dedi ki: "Ey kavmim! İnanın ki ben, şu (inkarda) ittifak etmiş toplulukların helakine benzer bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum;
Mü’min / 30 - (Ömer Öngüt)
İman eden adam dedi ki: "Ey kavmim! Doğrusu sizin için, (peygamberleri yalanlayan) toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. "
Mü’min / 30 - (Şaban Piriş)
(30-31) İman eden kimse şöyle dedi: -Ey halkım! Ben, Nuh, Âd, Semûd kavminin ve ondan sonraki toplumların başına geldiği gibi bir Azap Günü’nün başınıza gelmesinden korkuyorum. Oysa Allah, kullarına zulmetmek istemez.
Mü’min / 30 - (Sadık Türkmen)
Bunun üzerine inanan adam şöyle devam etti: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, önceki toplumların günü gibi bir günün, üzerinize gelmesinden korkuyorum.
Mü’min / 30 - (Seyyid Kutub)
İnanan adam dedi ki: «Ey kavmim, ben üzerinize önceki toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum.
Mü’min / 30 - (Suat Yıldırım)
(30-31) O imanlı zat bunun üzerine: "Ey benim milletim!" dedi, "Ben sizin hakkınızda Nuh milletinin, Âd milletinin, Semûd milletinin ve ondan sonraki milletlerin başına gelen âkıbetin sizin de başınıza gelmesinden endişe ederim. Yoksa suçsuzlara azab etmek sûretiyle Allah kullarına zulmetmek istemez."
Mü’min / 30 - (Tefhim-ul Kuran)
İman eden (adam) dedi ki: «Ey Kavmim, ben sizin o fırkaların gününe benzer (bir günün felâketine uğrarsınız) diye korkuyorum.»
Mü’min / 30 - (Ümit Şimşek)
İman eden zat, 'Ey kavmim,' dedi. 'Ben sizin hakkınızda, çeşitli toplulukların başına gelen azap günlerinin benzerinden korkuyorum.
Mü’min / 30 - (İskender Ali Mihr)
Ve âmenû olan adam şöyle dedi: "Ey kavmim, muhakkak ki ben, ahzab günü (fırkalara ayrılmışların günü) gibi bir günün, size (gelmesinden) korkuyorum!"
مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعِبَادِ
Okunuşu: Misle de’bi kavmi nûhın ve âdin ve semûde vellezîne min ba’dihim, ve mâllâhu yurîdu zulmen lil ibâd(ibâdi).
Mü’min / 31 - (Diyanet İşleri)
(30-31) İman etmiş olan adam dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen olayların sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.”
Mü’min / 31 - (Adem Uğur)
Nuh kavminin, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.
Mü’min / 31 - (Ahmed Hulusi)
"Nuh toplumunun, Ad'ın (Hud'un toplumu), Semud'un (Sâlih'in toplumu) ve onlardan sonra gelenlerin benzeri. . . Allâh kulları için bir zulüm irade etmez. "
Mü’min / 31 - (Ahmet Tekin)
'Nuh kavminin, Âd ve Semûd’un ve ondan sonrakilerin âkıbetlerine benzer bir felâketten korkuyorum. Allah zulmün hiçbir türünü kulları için istemiyor.'
Mü’min / 31 - (Ali Bulaç)
"Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir gün). Allah, kullar için zulüm istemez."
Mü’min / 31 - (Ali Fikri Yavuz)
Nûh kavminin, ad kavminin, Semûd kavminin ve daha sonrakilerin çektikleri azab gibi... (yoksa günahsızlara azab etmek suretiyle hiç bir zaman) Allah kullarına bir zulüm murad etmez.
Mü’min / 31 - (Ali Ünal)
“Nuh kavminin, Âd halkının, Semûd halkının ve onlardan sonra gelen daha başka toplulukların başlarına gelen felâketlerin benzeri bir felâket. Ama (şunu iyi bilin ki), Allah asla kullarına zulmetmek dilemez.
Mü’min / 31 - (Bayraktar Bayraklı)
(30-31) İman etmiş olan kişi dedi ki: “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nûh kavminin, ‘Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi toplulukların başlarına gelen bir sonuçtan korkuyorum. Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.”
Mü’min / 31 - (Bekir Sadak)
(30-31) Inanmis olan adam dedi ki: «Ey milletim! Dogrusu ben sizin icin, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan topluluklarin ugradiklari bir gunun benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulum dilemez.»
Mü’min / 31 - (Celal Yıldırım)
(30-31) İmân eden adam ise, «ey milletim !» dedi, «elbette ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nûh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir duru mun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez.»
Mü’min / 31 - (Cemal Külünkoğlu)
(30-31) İman etmiş olan (o kimse) dedi ki: “Ey kavmim! Doğrusu ben Nuh kavminin, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelen toplulukların (peygamberleri yalanlamaları yüzünden) başlarına gelen (azap) gününün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum! (Kul kendine zulmetmedikten sonra,) Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.”
Mü’min / 31 - (Diyanet İşleri (eski))
(30-31) İnanmış olan adam dedi ki: 'Ey milletim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulüm dilemez.'
Mü’min / 31 - (Diyanet Vakfi)
(30-31) İman etmiş olan dedi ki: «Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için, Nuh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, (peygamberleri yalanlayan) toplulukların başlarına gelen bir âkıbetten korkuyorum. Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.»
Mü’min / 31 - (Hasan Basri Çantay)
(30-31) Mü'min olan (o zât) dedi ki: «Ey kavmim, hakıykat ben o sürüsürü fırkaların gününe misâl (vermeniz) den, Nuuh kavminin, Aad'in, Semûdun ve daha sonrakilerin haali gibi (bir mâcerâye sapıb felâkete uğramanızdan) korkuyorum. (Yoksa) Allah kullarına bir zulüm dileyecek değildir».
Mü’min / 31 - (Hayrat Neşriyat)
(30-31) Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin üzerinize,(peygamberlerini yalanlayan) o toplulukların (uğradıkları o dehşetli azab) gününün benzerinden; Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin âdetlerinin (başlarına gelencezâların) benzerinden, korkuyorum. Hâlbuki Allah, kullar(ın)a zulmetmeyi murâd ediyor değildir.'
Mü’min / 31 - (Kadri Çelik)
“Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir durumla karşılaşmanızdan kaygı duyuyorum). Allah, kullar için zulüm dilemez.”
Mü’min / 31 - (Muhammed Esed)
Nuh kavminin, 'Ad ve Semud (kavimlerinin) ve onlardan sonrakilerin başına gelmiş olana benzer (bir durumun!) Ve unutmayın Allah, kulları için hiçbir haksızlık istemez.
Mü’min / 31 - (Mustafa İslamoğlu)
yani Nuh kavminin, Ad ve Semud'un ve onlardan sonrakilerin uğradığı türden bir helakın... Bir de (unutmayın) ki Allah, kullarına haksızlık etmeyi asla istemez."
Mü’min / 31 - (Ömer Öngüt)
"Nuh kavminin, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi. Allah kullarına zulmetmek istemez. "
Mü’min / 31 - (Şaban Piriş)
(30-31) İman eden kimse şöyle dedi: -Ey halkım! Ben, Nuh, Âd, Semûd kavminin ve ondan sonraki toplumların başına geldiği gibi bir Azap Günü’nün başınıza gelmesinden korkuyorum. Oysa Allah, kullarına zulmetmek istemez.
Mü’min / 31 - (Sadık Türkmen)
Nuh, Âd ve Semud kavminin durumu gibi! Ve yine onlardan sonra gelen kimselerin durumu gibi! Allah kullar için zulüm istemez/zulmedici değildir!
Mü’min / 31 - (Seyyid Kutub)
Nuh kavminin, Ad ve Semud'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi bir durumla karşılaşmanızdan korkuyorum. Allah kullara zulmetmek istemez.
Mü’min / 31 - (Suat Yıldırım)
(30-31) O imanlı zat bunun üzerine: "Ey benim milletim!" dedi, "Ben sizin hakkınızda Nuh milletinin, Âd milletinin, Semûd milletinin ve ondan sonraki milletlerin başına gelen âkıbetin sizin de başınıza gelmesinden endişe ederim. Yoksa suçsuzlara azab etmek sûretiyle Allah kullarına zulmetmek istemez."
Mü’min / 31 - (Süleyman Ateş)
Nûh kavminin, 'Âd ve Semûd'un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi (bir durumla karşılaşmanızdan kaygı duyuyorum). Allâh kullara zulmetmek istemez, (günâhsız kimselere cezâ vermez).
Mü’min / 31 - (Ümit Şimşek)
'Tıpkı Nuh kavminin, Âd ve Semud'un ve daha sonrakilerin başlarına gelenler gibi. Yoksa Allah kulları için haksızlık murad etmez.
وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ
Okunuşu: Ve yâ kavmi innî ehâfu aleykum yevmet tenâd(tenâdi).
Mü’min / 32 - (Diyanet İşleri)
(32-33) “Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah’(ın azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur.”
Mü’min / 32 - (Ahmed Hulusi)
(O iman eden adam dedi ki): "Ey kavmim. . . Gerçekten ben, sizin üzerinize o endişeyle haykırışma sürecinin gelmesinden korkuyorum. "
Mü’min / 32 - (Ali Fikri Yavuz)
Ey Kavmim! Gerçekten ben, başınıza gelecek çağrışma gününden (imdad için birbirinizi yardıma çağıracağınız kıyamet gününden) korkuyorum.
Mü’min / 32 - (Ali Ünal)
“Ey halkım! Gerçekten ben sizin hakkınızda, birbirinizden (boşuna) imdat isteyeceğiniz ve birbirinize lânet okuyacağınız günden de endişe ediyorum.
Mü’min / 32 - (Bayraktar Bayraklı)
(32-33) “Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağırışıp çağırışma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizi Allah'tan kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.”
Mü’min / 32 - (Cemal Külünkoğlu)
(32-33) “Ve ey kavmim! Doğrusu ben sizin için o feryat (edeceğiniz) ve arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah'(ın azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi (yaptıkları yüzünden) sapıklığa bırakırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur.”
Mü’min / 32 - (Diyanet Vakfi)
(32-33) «Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizi Allah'tan (O'nun azabından) kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.»
Mü’min / 32 - (Hayrat Neşriyat)
(32-33) 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için bağrışıp çağrışma gününden (kıyâmet gününden, hesab yerine) arkanızı dönen kimseler olarak (Cehenneme) gideceğiniz günden korkuyorum. (O gün) sizi Allah’(ın azâbın)dan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Bununla berâber Allah kimi (isyanındaki inadı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse yoktur.'
Mü’min / 32 - (Seyyid Kutub)
Ey kavmim, sizin için insanların korku ve dehşetten bağırıp birbirlerinden yardım isteyecekleri o çağırma gününden korkuyorum.
Mü’min / 32 - (Suat Yıldırım)
"Ey benim milletim! Ben sizin hakkınızda o feryad u figan gününden, birbirinizden imdad isteyeceğiniz günden endişe ediyorum."
يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُم مِّنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
Okunuşu: Yevme tuvellûne mudbirîn(mudbirîne), mâ lekum minallâhi min âsım(âsımin) ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Mü’min / 33 - (Diyanet İşleri)
(32-33) “Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah’(ın azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur.”
Mü’min / 33 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
O gün, bir gündür ki arkanızı döndürüp kaçacaksınız ama doğru cehenneme gideceksiniz ve Allah'ın azâbından sizi bir kurtaran olmayacak ve Allah, kimi doğru yoldan çıkarıp saptırdıysa ona bir yol gösteren yoktur.
Mü’min / 33 - (Abdullah Parlıyan)
O gün arkanızı dönüp kaçmak istersiniz, ama sizi Allah'ın azabından kurtaracak kimse yoktur. Allah kimin hayat proğramına: “Bu yol sapıklıktır, bu yolun sonu cehennemdir” derse; onun hidayette olduğunu ve cennete gideceğini söyleyecek kimse yoktur. Zaten olsa da birşey farketmez!
Mü’min / 33 - (Adem Uğur)
O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan (O'nun azabından) kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.
Mü’min / 33 - (Ahmed Hulusi)
Arkanızı dönüp kaçmaya çalışacağınız o süreçte, sizi Allâh'tan (koruyacak) bir koruyucu olmaz! Allâh kimi saptırırsa onun için hidâyet edici yoktur.
Mü’min / 33 - (Ahmet Tekin)
'İkbalinize ve istikbalinize sırt çevirip, arkanızı dönmek mecburiyetinde olacağınız günden korkuyorum. Sizi Allah’ın azâbından, O’nun elinden kimse kurtaramaz. Allah kimlerin hak yoldan uzaklaşmasının, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerinin önünü açarsa, kimse onlara doğru yolu gösteremez.'
Mü’min / 33 - (Ahmet Varol)
O gün arkanızı dönüp kaçarsınız. Sizi Allah'(ın azabın)dan koruyacak biri de olmaz. Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.
Mü’min / 33 - (Ali Bulaç)
"Arkanızı dönüp kaçacağınız gün; sizi Allah'tan koruyacak yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek bulunmaz."
Mü’min / 33 - (Ali Fikri Yavuz)
O gün, hesab yerini arkanızda bırakarak cehenneme döneceğiniz gündür. Allah’ın azabından sizi kurtaracak yoktur. Allah kimi sapıklığa düşürürse, artık ona bir hidayet edecek yoktur.
Mü’min / 33 - (Ali Ünal)
“O gün, (Ateş karşısında) arkanızı dönüp kaçmaya yeltenirsiniz ama nafile! Sizi Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse bulunmaz. Evet, Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösteren olmaz.
Mü’min / 33 - (Bayraktar Bayraklı)
(32-33) “Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağırışıp çağırışma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizi Allah'tan kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.”
Mü’min / 33 - (Bekir Sadak)
«rkaniza donup kacacaginiz gun Allah'a karsi sizi koruyan bulunmaz. Allah'in saptirdigini dogru yola getirecek yoktur.»
Mü’min / 33 - (Celal Yıldırım)
O gün arka çevirip kaçarsınız da Allah'a (O'nun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptırırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz.»
Mü’min / 33 - (Cemal Külünkoğlu)
(32-33) “Ve ey kavmim! Doğrusu ben sizin için o feryat (edeceğiniz) ve arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah'(ın azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi (yaptıkları yüzünden) sapıklığa bırakırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur.”
Mü’min / 33 - (Diyanet Vakfi)
(32-33) «Ey kavmim! Gerçekten sizin için o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizi Allah'tan (O'nun azabından) kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur.»
Mü’min / 33 - (Edip Yüksel)
'O gün arkanızı dönüp kaçacaksınız; ancak sizi ALLAH'tan koruyacak yoktur. ALLAH'ın saptırdığına yol gösteren bulunmaz.'
Mü’min / 33 - (Gültekin Onan)
"Arkanızı dönüp kaçacağınız gün; sizi Tanrı'dan koruyacak yoktur. Tanrı kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek bulunmaz."
Mü’min / 33 - (Harun Yıldırım)
"O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız.Fakat sizi Allah'tan (O'nun azabından) kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru yola iletecek de yoktur."
Mü’min / 33 - (Hasan Basri Çantay)
«(O gün, hesâb yerini) arkanızda bırakıb (cehenneme) döneceğiniz gündür. (O gün) sizi Allah (ın azabın) dan hiçbir kurtarıcı yokdur. Allah kimi şaşırtırsa onun yolunu bir doğrultucu da yokdur».
Mü’min / 33 - (Hayrat Neşriyat)
(32-33) 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için bağrışıp çağrışma gününden (kıyâmet gününden, hesab yerine) arkanızı dönen kimseler olarak (Cehenneme) gideceğiniz günden korkuyorum. (O gün) sizi Allah’(ın azâbın)dan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Bununla berâber Allah kimi (isyanındaki inadı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse yoktur.'
Mü’min / 33 - (İbni Kesir)
Arkanıza dönüp kaçacağınız gün, sizi Allah'a karşı koruyan bulunmaz. Allah, kimi saptırırsa; onu doğru yola getirecek yoktur.
Mü’min / 33 - (Kadri Çelik)
“Arkanızı dönüp kaçacağınız gün, sizi Allah'tan koruyacak yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek bulunmaz.”
Mü’min / 33 - (Muhammed Esed)
ki o Gün sizi Allah(ın elin)den kurtaracak kimse bulamayacak ve arkanızı dönüp kaç(mak istey)eceksiniz, çünkü Allah kimi şaşırtırsa artık ona yol gösteren olmaz.
Mü’min / 33 - (Mustafa İslamoğlu)
O gün arkanızı dönüp kaçmaya çalışacaksınız, fakat Allah'ın (adaletinden) sizi kurtaracak kimse bulamayacaksınız: zira Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösteren kimse bulunmaz.
Mü’min / 33 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«O arkanıza dönüp gideceğiniz gün sizin için Allah'tan bir koruyacak yoktur ve her kimi Allah sapıtırsa onun için doğru bir yola vardıracak yoktur.»
Mü’min / 33 - (Ömer Öngüt)
"Arkanıza dönüp kaçacağınız gün, Allah'a karşı sizi himaye eden bulunmaz. Allah'ın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur. "
Mü’min / 33 - (Şaban Piriş)
O gün arkanızı döner, kaçarsınız. Fakat, sizi Allah’tan koruyacak hiçbir şey yoktur. Allah kimi sapıklıkta bırakırsa, onun bir kılavuzu yoktur.
Mü’min / 33 - (Sadık Türkmen)
O gün, arkanızı dönerek kaçarsınız. Sizi, Allah’tan kurtaracak kimse yoktur! Allah kimi (yanlış hayat tarzını seçenleri) sapıklığında bırakırsa; artık onun için bir yol gösterici yoktur!
Mü’min / 33 - (Seyyid Kutub)
Arkanıza dönüp kaçacağın gün Allah'a karşı sizi koruyan bulunmaz. Allah kimi şaşırtırsa artık ona yol gösteren olmaz.
Mü’min / 33 - (Suat Yıldırım)
"O gün arkanızı dönüp kaçmak istersiniz ama ne çare! Sizi Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse bulunmaz. Evet Allah kimi şaşırtırsa, artık ona yol gösteren olmaz."
Mü’min / 33 - (Süleyman Ateş)
O gün arkanızı dönüp kaç(mak ist)ersiniz ama sizi Allâh(ın azâbın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allâh kimi şaşırtırsa artık ona yol gösteren olmaz.
Mü’min / 33 - (Tefhim-ul Kuran)
«Arkanızı dönüp kaçacağınız gün; sizi Allah'tan koruyacak yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek bulunmaz.»
Mü’min / 33 - (Ümit Şimşek)
'O gün arkanızı dönüp kaçarsınız; oysa sizi Allah'ın elinden kurtaracak birisi yoktur. Allah'ın saptırdığını ise kimse yola getiremez.
Mü’min / 33 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Bir gündür ki o, sırtınızı dönerek kaçmaya çalışırsınız fakat Allah'a karşı sizi koruyacak kimse olmaz. Allah'ın saptırdığının, yol göstereni yoktur."
Mü’min / 33 - (İskender Ali Mihr)
Arkanızı dönüp kaçacağınız gün sizin için Allah’tan (Allah dostlarından) bir koruyucu yoktur. Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi yoktur.
Mü’min / 33 - (İlyas Yorulmaz)
“O gün geldiğinde arkanıza bakmadan kaçarsınız ve sizin için Allah dan başka sığınacak yer de yoktur. Allah’ın sapıklık içinde bıraktığı kimseyi de, doğru yola iletecek hiçbir kimse yoktur” dedi.
وَلَقَدْ جَاءكُمْ يُوسُفُ مِن قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِّمَّا جَاءكُم بِهِ حَتَّى إِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَن يَبْعَثَ اللَّهُ مِن بَعْدِهِ رَسُولًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُّرْتَابٌ
Okunuşu: Ve lekad câekum yûsufu min kablu bil beyyinâti fe mâ ziltum fî şekkin mimmâ câekum bih(bihî), hattâ izâ heleke kultum len yeb’asallâhu min ba’dihî resûlâ(resûlen), kezâlike yudıllullâhu men huve musrifun murtâb(murtâbun).
Mü’min / 34 - (Diyanet İşleri)
Andolsun, daha önce Yûsuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, “Allah, ondan sonra aslâ peygamber göndermez” demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve andolsun ki daha önce Yûsuf da, apaçık delillerle gelmişti de size getirdiği şey hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız, sonunda ölünce de artık dediniz, bundan sonra Allah, başka bir peygamber göndermez kesin olarak; işte Allah, haddini aşan şüpheli kişiyi böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Abdullah Parlıyan)
Ve andolsun ki, daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti de, size getirdiği şey hakkında, bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız. Sonunda o vefat edince, değerini anlayıp dediniz ki: Bundan sonra, Allah başka peygamber göndermez. Allah vahyine karşı şüpheye düşenleri ve ölçüyü taşıranları böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Adem Uğur)
Andolsun ki, (Musa'dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince "Allah ondan sonra peygamber göndermez" dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Ahmed Hulusi)
Daha önce Yusuf da size apaçık delilleriyle gelmişti de Onun size getirdiklerinden kuşku duyarak yaşamıştınız. . . Nihayet (Yusuf) vefat ettiğinde de: "Allâh, O'ndan sonra bir Rasûl asla bâ's etmez" demiştiniz. . . Allâh, israf eden, kuşkulu kimseyi böylece saptırır.
Mü’min / 34 - (Ahmet Tekin)
'Daha önce size, apaçık delillerle Yûsuf gelmişti. Onun size getirdiği dinî hakikatlerden şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince, Allah ondan sonra özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere asla rasul görevlendirmez, dediniz. İşte geçmiştekilerin başına gelenlere benzer şekilde, Allah cahilce davranarak kural tanımayan, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyan, hak dinde şüpheye düşürecek konular arayan, ithamlarda bulunan isyankârların, hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti tercihlerine özgürlük tanır.' dedi.
Mü’min / 34 - (Ahmet Varol)
Andolsun daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp durmuştunuz. Sonunda o ölünce: 'Artık ondan sonra Allah bize peygamber göndermeyecek' dediniz. İşte Allah aşırıya giden şüpheci kimseyi böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Ali Bulaç)
"Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince, demiştiniz ki; "Allah, ondan sonra kesin olarak bir elçi göndermez." İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır."
Mü’min / 34 - (Ali Fikri Yavuz)
Doğrusu Mûsa’dan önce Yûsuf da size mucizelerle gelmişti. O vakit de onun size getirdiği şeyler hakkında şübhe edib durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de: “- Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez” dediniz. İşte Allah, (dininde) haddi aşan şübheciyi böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Ali Ünal)
“Daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız. Ama nihayet vefat edince, ‘Artık Allah ondan sonra bir daha rasûl göndermez.’ dediniz. Allah, haddi aşan, kendisine verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayan ve boş mazeretlerle şüphe içinde bocalayıp duran kim olursa olsun, işte böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Bayraktar Bayraklı)
Andolsun ki daha önce de Yûsuf size açık deliller getirmişti. Siz onun getirdiklerinden de şüpheye düşmüştünüz. Yûsuf ölünce, “Allah ondan sonra bize asla bir peygamber göndermeyecek” demiştiniz. Allah aşırı giden, çok şüpheci olanları işte böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Bekir Sadak)
«And olsun ki, Yusuf da, daha once, size belgelerle gelmisti. Size getirdigi seylerden suphelenip durmustunuz. Sonunda Yusuf olunce, Allah onun ardindan hicbir peygamber gondermeyecek demistiniz. Allah, asiri supheciyi iste boylece saptirir.»
Mü’min / 34 - (Celal Yıldırım)
And olsun ki, daha önce Yusuf da size açık belgeler, kesin delillerle gelmişti. Siz onun getirdiğin de hep şüphe edip durmuştunuz. O vefat edince (umutsuzlardınız) ve «Allah ondan sonra elbette peygamber göndermiyecek» dediniz. İşte böylece Allah, ölçüyü kaçırıp şüphe içinde bocalayan kimseyi saptırır.
Mü’min / 34 - (Cemal Külünkoğlu)
Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o ölünce de: “Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez” demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle sapıklıkta bırakır.
Mü’min / 34 - (Diyanet İşleri (eski))
'And olsun ki, Yusuf da, daha önce, size belgelerle gelmişti. Size getirdiği şeylerden şüphelenip durmuştunuz. Sonunda Yusuf ölünce, Allah onun ardından hiçbir peygamber göndermeyecek demiştiniz. Allah, aşırı şüpheciyi işte böylece saptırır.'
Mü’min / 34 - (Diyanet Vakfi)
Andolsun ki, (Musa'dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince «Allah ondan sonra peygamber göndermez» dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Edip Yüksel)
Daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat size getirdiği mesajı sürekli olarak kuşku ile karşılamıştınız. Nihayet o ölünce, 'ALLAH ondan sonra elçi göndermeyecektir (O son elçidir),' demiştiniz. ALLAH, kuşkuda sınırı aşanı böylece saptırır.'
Mü’min / 34 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Bundan evvel size beyyinelerle Yusüf gelmişti: o vakıt da onun size getirdiği hakıkatte şekketmiş durmuştunuz, nihayet vefat ettiğinde de bundan sonra Allah aslâ Resul göndermez dediniz! işte müsrif şübheci olanları Allah böyle şaşırtır
Mü’min / 34 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Bundan önce size apaçık delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği gerçekte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de: «Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez!» dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de «Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez» dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Gültekin Onan)
"Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o vefat edince, demiştiniz ki; "Tanrı, ondan sonra kesin olarak bir elçi göndermez." İşte Tanrı, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Harun Yıldırım)
Andolsun ki, (Musa'dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o vefat edince "Allah ondan sonra peygamber göndermez" dediniz. İşte Allah o aşırı giden şüphecileri böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Hasan Basri Çantay)
«Andolsun, (Mûsâdan) evvel Yusuf da size apaçık bürhanlar getirmişdi. O vakit da onun size getirdiği şeyler hakkında şübhe edib durmuşdunuz. Hattâ o vefat edince de dediniz ki: «Bundan sonra Allah asla bir peygamber göndermez». İşte Allah, o haddi aşan şübheci kimseleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Hayrat Neşriyat)
And olsun ki, daha önce Yûsuf da size mu'cizeler getirmişti de, onun size getirdiği o şeylerden dâimâ şübhe içinde oldunuz. Nihâyet (o) vefât edince: 'Allah ondan sonra aslâ bir peygamber göndermez!' dediniz. İşte Allah, (kendi irâdeleriyle) haddi aşan şübheci kimseleri böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (İbni Kesir)
Andolsun ki; daha önce Yusuf da size apaçık burhanlarla gelmişti. O zaman da size getirdiği şeylerden şüphelenip durmuştunuz. Nihayet vefat edince: Allah, bundan sonra hiç bir peygamber göndermez, demiştiniz. İşte Allah; haddi aşan aşırı şüphecileri böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Kadri Çelik)
“Şüphesiz daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o vefat edince de, “Allah, ondan sonra kesin olarak bir peygamber göndermez” demiştiniz. İşte Allah, ölçüyü taşıran şüpheci kimseyi böyle saptırır.”
Mü’min / 34 - (Muhammed Esed)
Ve (hatırlayın:) Yusuf da size daha önce hakikatin bütün kanıtlarıyla gelmişti; ama size getirdiği (mesajların tümü)ne karşı şüphe duymaktan kaçınmadınız, sonunda Yusuf ölünce de, 'Allah o'ndan sonra hiçbir elçi göndermeyecek!' dediniz. Allah, (vahyettiklerine karşı) şüpheye kapılarak kendi kendilerine yazık edenleri işte böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (Mustafa İslamoğlu)
"Ve doğrusu daha önce Yusuf da size hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişti; ama onun size getirdiklerine karşı sürekli bir şüphe taşıdınız; en sonunda Yusuf ölünce, kalkıp 'Allah ondan sonra bir daha elçi göndermeyecek' dediniz!" İşte Allah düştükleri kuşku bataklığında debelenerek kendilerini harcayanları böyle yoldan çıkarır.
Mü’min / 34 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Andolsun ki, evvelce Yusuf size açık bürhanlar ile gelmişti, o vakit O'nun size getirdiği şeylerden dolayı şüphe içinde durmaktan ayrılmamıştınız. Vaktâ ki vefat etti, dediniz ki, «Allah O'ndan sonra elbette bir peygamber göndermeyecektir.» İşte Allah haddi tecavüz eden, şekk içinde bulunan kimseyi böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Ömer Öngüt)
Andolsun ki daha önce Yusuf da size apaçık deliller (mucizeler) getirmişti. Onun size getirdiği şeyler hakkında da kuşkulanıp durmuştunuz. Hatta o vefat edince: "Bundan sonra Allah aslâ bir peygamber göndermez. " dediniz. İşte Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Şaban Piriş)
Daha önce de size Yusuf, açık belgelerle gelmişti. Fakat siz, onun getirdiklerinden hep şüphe edip durdunuz. Sonunda o öldüğü zaman: -Allah, ondan sonra bir peygamber göndermeyecektir, dediniz. Allah, haddi aşan (saçmalayan) şüpheciyi işte böyle dalalette bırakır.
Mü’min / 34 - (Sadık Türkmen)
Ve daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti. Ancak, onun size getirdiklerinden kuşkulanıp duruyordunuz. Hatta o öldüğü zaman şöyle dediniz: ‘Allah kesinlikle ondan sonra bir elçi göndermeyecek.’ İşte böylece Allah haddi aşan/aşırı giden her şüpheci kimseyi sapıklığında bırakır.”
Mü’min / 34 - (Seyyid Kutub)
Daha önce Yusuf da size açık kanıtlar getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihayet o ölünce: «Allah ondan sonra peygamber göndermez» dediniz. İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır.»
Mü’min / 34 - (Suat Yıldırım)
"Daha önce Yusuf da size açık açık delillerle gelmiş, siz onun getirdiği gerçek hakkında da şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat edince: "Ondan sonra Allah artık hiçbir peygamber göndermez!" demiştiniz. İşte Allah haddi aşan, şüpheci kimseleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 34 - (Süleyman Ateş)
Daha önce Yûsuf da size açık kanıtlar getirmişti. Onun getirdiklerinden de kuşkulanıp duruyordunuz. Nihâyet o ölünce: 'Allâh ondan sonra elçi göndermez,' dediniz. İşte Allâh, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle saptırır."
Mü’min / 34 - (Tefhim-ul Kuran)
«Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık belgeler getirmişti. O zaman size getirdikleri hakkında kuşkuya kapılıp durmuştunuz. Sonunda o, vefat edince, demiştiniz ki: «Allah, ondan sonra kesin olarak bir peygamber göndermez.» İşte Allah, ölçüyü taşıran, şüpheci kimseyi böyle saptırır.»
Mü’min / 34 - (Ümit Şimşek)
'Daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti. Ama siz onun getirdikleri hakkında şüphe edip durdunuz. O öldüğünde ise 'Allah ondan sonra bir daha peygamber göndermez' demiştiniz. Allah, haddini aşan şüphecileri işte böyle saptırır.'
Mü’min / 34 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yemin olsun, daha önce Yûsuf da size açık seçik mesajlar getirmişti de onun size getirdikleri hakkında hep kuşku duymuştunuz. Daha sonra o ölünce de şöyle demiştiniz: "Allah ondan sonra bir daha asla resul göndermez." Allah, sınır tanımaz kuşkucuları işte böyle saptırır.
Mü’min / 34 - (İskender Ali Mihr)
Ve andolsun ki daha önce Yusuf (A.S) size beyyineler (deliller) ile geldi. Fakat size getirdiği şeyden şüphe içinde olmanız zail olmadı. Hatta (o) helâk olduğu zaman: "Ondan sonra Allah asla başka resûl beas etmez (göndermez)." dediniz. Allah haddi aşan şüphecileri işte böyle dalâlette bırakır.
Mü’min / 34 - (İlyas Yorulmaz)
Yusuf da size açık delillerle gelmişti. Getirdiği delililere karşı kendi kendinize şüphe etmekten vazgeçmediniz. Sizi helak ettiğinde bile “Allah bize, bundan sonra elçi göndermeyecek” demiştiniz. Böylece Allah, düzensiz, şüphe içinde olanları sapıklık içinde bırakır.
الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ وَعِندَ الَّذِينَ آمَنُوا كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ
Okunuşu: Ellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum, kebure makten indallâhi ve indellezîne âmenû, kezâlike yatbaullâhu alâ kulli kalbi mutekebbirin cebbâr(cebbârin).
Mü’min / 35 - (Diyanet İşleri)
Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında tartışan kimselerdir. Bu ise Allah katında ve iman edenler katında büyük öfke ve gazap gerektiren bir iştir. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Öyle kişilerdir onlar ki kendilerine hiçbir kesin delil gelmediği halde Allah'ın delilleri hakkında çekişmiye girişirler; Allah katında da bir nefrete ve buğza uğrarlar, inananlar katında da; Allah, her kibirli ve cebbar kişinin gönlünü böyle mühürler işte.
Mü’min / 35 - (Abdullah Parlıyan)
Onlar ki, Allah'ın ayetleri konusunda, kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. Bu Allah katında da, iman edenler yanında da büyük bir öfke sebebidir. İşte Allah, her kibirli zorbanın kalbini böylece mühürler.
Mü’min / 35 - (Adem Uğur)
Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Ahmed Hulusi)
Onlar ki kendilerine gelmiş reddedilemez bir delil olmaksızın Allâh'ın işaretleri hakkında mücadele ederler. . . (Bu durum) hem Allâh indînde ve hem de iman edenlerin indînde şiddetli gazaba sebep oldu. . . Böylece Allâh, her kibirlenen, zorba bilinci kilitler.
Mü’min / 35 - (Ahmet Tekin)
Kendilerine gelmiş hiçbir delil, hiçbir ferman, hiçbir yetki olmadığı halde, Allah’ın âyetleriyle ilgili tartışma açanlar, Allah katında ne büyük gazaba uğrayacaklar. İman edenler yanında da ne büyük öfkeyle karşılanır. Allah kendilerinde bir güç gören, zorbaların, diktatörlerin, kalplerini, kafalarını işte böyle anlayışsız hale getirir.
Mü’min / 35 - (Ahmet Varol)
Onlar ki, kendilerine gelmiş açık bir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele ederler. Bu Allah katında da iman edenlerin yanında da büyük bir öfkeye yolaçar. İşte Allah her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler.'
Mü’min / 35 - (Ali Bulaç)
"Ki onlar, Allah'ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah katında da, iman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler."
Mü’min / 35 - (Ali Fikri Yavuz)
(O Şübheciler), o kimselerdir ki, kendilerine (Allah’dan) gelmiş hiçbir delil olmaksızın Allah’ın ayetlerinde mücadele ederler. Bu, hem Allah katında, hem iman edenler yanında en büyük buğzu gerektirir. İşte Allah her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler.”
Mü’min / 35 - (Ali Ünal)
“Böyleleri, kendilerine ulaşmış hiçbir delil, verilmiş hiçbir yetki olmadığı halde, Allah’ın (kâinattaki, bizzat kendi içlerindeki ve Kitabındaki) âyetleri hakında ileri geri konuşur ve tartışırlar. Onların bu hareketleri, hem Allah nazarında, hem de iman edenler nazarında pek kötü, pek çirkin bir davranıştır. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”
Mü’min / 35 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlar, kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışırlar. Bu, Allah katında da inananlar katında da büyük nefrete sebep olur. Allah, kibirli her zorbanın kalbini böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Bekir Sadak)
«Bunlar, Allah'in ayeterini uzerinde kendilerine gelmis bir delil bulunmadan tartisirlar. Bu, Allah katinda da, inananlarin yaninda da ofkeyi arttirir. Allah, buyukluk taslayan her zorbanin kalbini bundan dolayi muhurler.»
Mü’min / 35 - (Celal Yıldırım)
O şüpheciler ki, kendilerine gelmiş bir delîl ve belge olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında tartışıp durdular. Allah yanında da, imân edenler yanında da (bu) büyük bir öfke ve nefrettir! İşte Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Cemal Külünkoğlu)
Bunlar, Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi artırır. Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Diyanet İşleri (eski))
'Bunlar, Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu, Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi arttırır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler.'
Mü’min / 35 - (Diyanet Vakfi)
Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Edip Yüksel)
ALLAH'ın ayet ve mucizelerine karşı, hiç bir delile sahip olmadan tartışanlar, hem ALLAH katında ve hem de inananlar katında büyük bir öfkeye muhataptır. ALLAH her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Onlar ki kendilerine gelmiş bir bürhan olmaksızın Allahın âyetlerinde mücadele ederler, Allah yanında ve iymanı olanlar ındinde mebğuz olmak için ne büyük huy, işte Allah her cebbar mütekebbirin kalbini öyle bir tabiat ile mühürler
Mü’min / 35 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onlar ki, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele ederler. Allah katında ve imanı olanların yanında kin beslenmesi için ne büyük huy! İşte Allah, her zorba, böbürlenen kimsenin kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.
Mü’min / 35 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.
Mü’min / 35 - (Gültekin Onan)
"Ki onlar, Tanrı'nın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu) Tanrı katında da, inananlar katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Tanrı, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler."
Mü’min / 35 - (Harun Yıldırım)
Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler gerek Allah yanında, gerekse iman edenler yanında büyük bir nefretle karşılanır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Hasan Basri Çantay)
«Onlar, kendilerine gelmiş hiçbir hüccet olmadığı halde Allahın âyetleri hakkında mücâdele edenlerdir. Gerek Allah indinde, gerek îman edenler katında (buna) buğz büyümüşdür. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler».
Mü’min / 35 - (Hayrat Neşriyat)
Onlar ki, kendilerine gelmiş bir delîl olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele ederler. (Bu,) Allah katında da, îmân edenlerin yanında da nefret cihetiyle büyük olmuştur. İşte Allah, (kendisine) büyüklük taslayan her zorbanın kalbini (kendi kibri ve bunda ısrarı üzerine) böyle mühürler!
Mü’min / 35 - (İbni Kesir)
Onlar ki; kendilerine gelmiş bir huccet bulunmaksızın Allah'ın ayetleri üzerinde tartışırlar. Bu, Allah katında da, iman edenlerin yanında da öfkeyi arttırır. Ve böylece Allah; büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.
Mü’min / 35 - (Kadri Çelik)
“Onlar Allah'ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah katında da, iman edenler katında da büyük bir nefretle karşılanır. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle damgalar.”
Mü’min / 35 - (Muhammed Esed)
Hiçbir delilleri olmadan Allah'ın mesajlarını sorgulayanları (da): hem Allah'ın, hem de iman etmiş olanların gözünde son derece çirkin (bir günah). Allah, bütün kibirli zorbaların kalbini işte böyle mühürler."
Mü’min / 35 - (Mustafa İslamoğlu)
Bu gibiler kendilerine ulaşmış hiçbir belge ve yetki olmadan Allah'ın ayetleri hakkında ileri geri konuşurlar: (bu) hem Allah katında, hem de iman edenler nezdinde büyük bir bayağılaşmadır: İşte Allah her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Onlar ki, kendilerine gelmiş hiçbir bürhan olmaksızın Allah'ın âyetlerinde mücadelede bulunurlar. Allah indinde ve imân edenlerin indinde büyük bir gazap (vesilesi) olmuştur. İşte Allah, her mütekebbir, cebbâr olanın kalbini öyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Ömer Öngüt)
Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında tartışırlar. Gerek Allah katında gerek iman edenlerin yanında bu davranışa karşı kızgınlık ve öfke büyümüştür. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Şaban Piriş)
Bu kimseler, Allah’ın ayetleri hakkında, kendilerine gelen bir delil olmadığı halde tartışır dururlar. Bu, Allah katında da, iman edenlerin yanında da büyük kızgınlık sebebidir. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Sadık Türkmen)
Onlar Allah’ın ayetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın mücadele ederler. Allah katında ve inanan kimselerin yanında büyük bir hoşnutsuzluk doğurur! İşte böylece Allah her kibirli zorbanın kalbine yalnızlık verir.”
Mü’min / 35 - (Seyyid Kutub)
Bunlar, Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi artırır. Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler.
Mü’min / 35 - (Suat Yıldırım)
Kendilerine ulaşmış hiçbir delile dayanmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri tartışanların bu hareketleri, hem Allah indinde, hem de iman edenler yanında pek büyük bir gazaba yol açar. İşte Allah, her kibirli ve zorbanın kalbini böylece mühürler.
Mü’min / 35 - (Süleyman Ateş)
Onlar ki kendilerine gelmiş bir delil olmadan Allâh'ın âyetleri hakkında tartışırlar. (Bu hareketleri) Gerek Allâh yanında, gerek inananlar yanında (onlara karşı) ne büyük bir kızgınlık (doğurur)! İşte Allâh, her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler."
Mü’min / 35 - (Tefhim-ul Kuran)
«Ki onlar, Allah'ın ayetleri konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah katında da, iman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle damgalar.»
Mü’min / 35 - (Ümit Şimşek)
Onlar, kendilerine ulaşmış hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleri hakkında tartışanlardır. Bu ise Allah katında da, iman edenler yanında da büyük bir gazap nedenidir. Büyüklük taslayan herbir zorbanın kalbini Allah işte böyle mühürler.
Mü’min / 35 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kendilerine gelmiş bir kanıt olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenlerin durumu, hem Allah katında hem de inananların katında büyük bir öfke konusu olmuştur. Allah, tüm zorba, kibirli kalpler üzerine işte böyle mühür basıyor.
Mü’min / 35 - (İskender Ali Mihr)
Onlar kendilerine bir sultan (bir delil) gelmediği halde, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele ederler. Gadap, Allah’ın ve âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) indinde büyük oldu. Allah bütün zorba mütekebbirlerin kalbinin üzerini işte böyle tabeder (açılmamak üzere mühürler).
Mü’min / 35 - (İlyas Yorulmaz)
Ellerinde, onlara gelen kesin olarak doğrulayacak bir delil olmadığı halde, Allah’ın ayetleri ile mücadele edenler, Allah’ın katında ve iman edenlerin yanında büyük bir öfke kazanmışlardır. İşte bundan dolayı Allah, bütün kibirlenenlerin kalplerini mühürlemiştir.
وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَّعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ
Okunuşu: Ve kâle fir’avnu yâ hâmânubni lî sarhan leallî eblugul esbâb(esbâbe).
Mü’min / 36 - (Diyanet İşleri)
(36-37) Firavun dedi ki: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum.” Böylece Firavun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı, tamamen sonuçsuz kaldı.
Mü’min / 36 - (Ahmet Tekin)
(36-37) Firavun: «Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, goklerin yollarina erisirim de Musa'nin Tanirisini gorurum. Dogrusu ben, onu yalanci saniyorum» dedi. Firavun'a, kotu isi boylece guzel gosterildi ve dogru yoldan alikondu. Firavun'un hilesi elbette bosa gidecekti. *
Mü’min / 36 - (Ali Ünal)
Firavun, Hâmân’a dedi: “Ey Hâmân! Benim için büyük bir kule inşa et; öyle ki, gerekli yol ve vasıtaları elde edebileyim:
Mü’min / 36 - (Bekir Sadak)
(36-37) Firavun: «Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, goklerin yollarina erisirim de Musa'nin Tanirisini gorurum. Dogrusu ben, onu yalanci saniyorum» dedi. Firavun'a, kotu isi boylece guzel gosterildi ve dogru yoldan alikondu. Firavun'un hilesi elbette bosa gidecekti. *
Mü’min / 36 - (Celal Yıldırım)
(36-37) Fir'avn dedi ki: «Ya Hâmân ! Bana yüksekçe bir kule yap; umarım ki ulaştırıcı yollara, göklerin kapılarına ulaşırım da Musa'nın Tanrısını görebilirim. Çünkü ben elbette Musa'yı yalancı sanıyorum.» Böylece Fir'avn'ın kötü işleri kendisine çok çekici göründü de onu doğru yoldan alıkoydu. Fir'avn'ın hile ve düzeni hüsrana uğramaktan ve yok olmaktan başka bir şeye yaramadı.
Mü’min / 36 - (Cemal Külünkoğlu)
(36-37) Firavun (alayla) dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule yap. Belki ben o yollara, (yani) göklerin yollarına erişirim de Musa'nın ilahına çıkıp görebilirim. Çünkü ben onu (Musa'yı, peygamberlik davasında) yalancı sanıyorum. İşte böylece yaptığı kötü iş, Firavuna süslü gösterildi ve o yoldan çıkarıldı. Firavun'un hilesi hüsrana uğramaktan başka bir şeye yaramadı.
Mü’min / 36 - (Diyanet İşleri (eski))
(36-37) Firavun: 'Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum' dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'un hilesi elbette boşa gidecekti.
Mü’min / 36 - (Diyanet Vakfi)
(36-37) Firavun: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 36 - (Harun Yıldırım)
Ve Firavun "Ey Haman!" diye emretti, "Bana görkemli bir kule yap! Belki böylece (amacımı gerçekleştirecek) araçlara ulaşırım;
Mü’min / 36 - (Hasan Basri Çantay)
(36-37) Fir'avn (şöyle) dedi: «Ey Hâkân, benim için yüksek bir kule yap. Olur ki ben o yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Musânın Tanrısına yükselib çıkarım! Ben onu mutlak bir yalancı sanıyorum a». İşte bu suretle Fir'avnın kötü amel (ve hareket) i süslendirildi. O, yoldan sapdırıldı. Fir'avnın düzeni, başka değil ancak hüsranda idi.
Mü’min / 36 - (Hayrat Neşriyat)
(36-37) Fir'avun: 'Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap; belki sebeblere, göklerin sebeblerine (yollarına) erişirim de, Mûsâ’nın İlâhına muttali' olurum (hakikaten var mıdır diye bakarım); doğrusu ben onu, gerçekten yalancı sanıyorum' dedi. Böylece Fir'avun’a, kötü ameli süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Zâten Fir'avun’un tuzağı ancak hüsrândadır.
Mü’min / 36 - (Muhammed Esed)
Firavun: "Ey Haman!" diye seslendi, "Bana haşmetli bir kule inşa et, belki böylece (uygun) araçlara sahip olabilirim;
Mü’min / 36 - (Suat Yıldırım)
(36-37) Firavun: "Haman! benim için bir kule inşa et!" dedi, "Umarım ki böylece yükselebillir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!)" İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.
أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ
Okunuşu: Esbâbes semâvâti fe attalia ilâ ilâhi mûsâ ve innî le ezunnuhu kâzibâ(kâziben), ve kezâlike zuyyine li fir’avne sûu amelihî ve sudde anis sebîl(sebîli), ve mâ keydu fir’avne illâ fî tebâb(tebâbin).
Mü’min / 37 - (Diyanet İşleri)
(36-37) Firavun dedi ki: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum.” Böylece Firavun’a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı, tamamen sonuçsuz kaldı.
Mü’min / 37 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Göklerin kapılarına ve derken Mûsâ'nın mâbûdunu anlamış olurum ve gerçekten de sanıyorum ki o, yalancı ve Firavun'a, kötü işi, böyle bezendi de böyle çıkarıldı yoldan ve Firavun'un düzeni, ancak ziyana uğradı, boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Abdullah Parlıyan)
Göklere ulaşmanın araçlarına ve belki bu yolla, Musa'nın tanrısına yükselip çıkarım. Zaten O'nun bir yalancı olduğuna kesinlikle eminim.” İşte böylece yaptığı kötülükler, Firavun'a güzel göründü ve bu nedenle doğru yoldan alıkondu. Firavun'un düzeni ve tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Adem Uğur)
"Göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum," dedi. Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Ahmed Hulusi)
"Semâların sebeplerine. . . Bu sayede Musa'nın tanrısını anlayabilirim! Kesinlikle Onun yalancı olduğunu düşünüyorum!". . . Böylece Firavun'a yaptığı işin kötülüğü süslendirildi ve (hakikatine giden) yoldan engellendi. . . Firavun'un yöntemi hüsrandan başka bir şey sağlamadı!
Mü’min / 37 - (Ahmet Tekin)
'Göklere götüren yollara, imkânlara ulaşabilirim de, Mûsâ’nın tanrısını görürüm, ne olduğunu anlarım. Doğrusu ben onu yalancı sanıyorum.' dedi. Böylece Firavun’a, bilinçli olarak yaptığı kötü işi süslenerek güzel gösterildi. Doğru yoldan alıkonuldu. Firavun’un iler-tutar yanı olmayan planı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Ahmet Varol)
Göklerin yollarına. Böylece Musa'nın ilâhına çıkarım. Çünkü ben onu yalancı sanıyorum.' İşte bu şekilde Firavun'a kötü işi süslü gösterildi ve yoldan alıkonuldu. Firavun'un tuzağı muhakkak boşa çıkacaktı.
Mü’min / 37 - (Ali Bulaç)
"Göklerin yollarına. Böylelikle Musa'nın ilahına çıkabilirim. Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum." İşte Firavun'a, kötü ameli böyle çekici kılındı ve yoldan alıkonuldu. Firavun'un hileli düzeni, 'yıkım ve kayıpta' olmaktan başka (bir şey) olmadı.
Mü’min / 37 - (Ali Fikri Yavuz)
Göklerin yollarına (ulaşırım) da Mûsa’nın İlâh’ına bakarım. Muhakkak ben, onu, yalancı sanıyorum.” İşte bu şekilde Firavun’a kötü ameli süslü gösterildi de, doğru yoldan çıkarıldı. Firavun’un hilesi ancak helâk olmağa mahkûmdur.
Mü’min / 37 - (Ali Ünal)
“Gökleri tarassut yol ve vasıtalarını. Elde edebileyim de, bakarsın Musa’nın ilâhını görebilirim. Gerçi ben, onun bir yalancı olduğundan eminim ama, neyse!” Firavun’un kötü gidişatı kendisine işte böyle güzel görünüyor ve o, doğru yoldan hep uzak kalıyordu. Firavun’un bu tuzağı da hiçbir netice vermedi.
Mü’min / 37 - (Bayraktar Bayraklı)
“Göklerin yollarını. Böylece Mûsâ'nın tanrısını görürüm! Ben, Mûsâ'nın kesinlikle yalancı olduğunu sanıyorum” dedi. İşte Firavun'a, yaptığı kötülük süslü gösterildi ve doğru yoldan alıkonuldu. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Bekir Sadak)
(36-37) Firavun: «Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, goklerin yollarina erisirim de Musa'nin Tanirisini gorurum. Dogrusu ben, onu yalanci saniyorum» dedi. Firavun'a, kotu isi boylece guzel gosterildi ve dogru yoldan alikondu. Firavun'un hilesi elbette bosa gidecekti. *
Mü’min / 37 - (Celal Yıldırım)
(36-37) Fir'avn dedi ki: «Ya Hâmân ! Bana yüksekçe bir kule yap; umarım ki ulaştırıcı yollara, göklerin kapılarına ulaşırım da Musa'nın Tanrısını görebilirim. Çünkü ben elbette Musa'yı yalancı sanıyorum.» Böylece Fir'avn'ın kötü işleri kendisine çok çekici göründü de onu doğru yoldan alıkoydu. Fir'avn'ın hile ve düzeni hüsrana uğramaktan ve yok olmaktan başka bir şeye yaramadı.
Mü’min / 37 - (Cemal Külünkoğlu)
(36-37) Firavun (alayla) dedi ki: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule yap. Belki ben o yollara, (yani) göklerin yollarına erişirim de Musa'nın ilahına çıkıp görebilirim. Çünkü ben onu (Musa'yı, peygamberlik davasında) yalancı sanıyorum. İşte böylece yaptığı kötü iş, Firavuna süslü gösterildi ve o yoldan çıkarıldı. Firavun'un hilesi hüsrana uğramaktan başka bir şeye yaramadı.
Mü’min / 37 - (Diyanet İşleri (eski))
(36-37) Firavun: 'Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum' dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'un hilesi elbette boşa gidecekti.
Mü’min / 37 - (Diyanet Vakfi)
(36-37) Firavun: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Edip Yüksel)
'Göklerin yollarına... Böylece Musa'nın tanrısına bir bakayım. Onun bir yalancı olduğuna inanıyorum.' Firavun'un kötü tavrı kendisine böyle süslenmişti ve böylece yoldan çıkarıldı. Firavun'un planı elbette boşa çıkacaktı.
Mü’min / 37 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Semaların esbabına da Musânın tanrısına muttali' olurum ve her halde ben onu yalancı sanıyorum» İşte bu suretle Fir'avne kötü ameli süslendirildi de yoldan çıkarıldı, Fir'avn düzeni hep husrandadır
Mü’min / 37 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Göklerin yollarına da Musa'nın tanrısınına muttali olurum ve kesinlikle ben onu yalancı sanıyorum.» dedi. işte bu şekilde Firavun'a kötü ameli güzel gösterildi de yoldan çıkarıldı. Firavun'un düzeni hep hüsrandadır (çıkmazdadır).
Mü’min / 37 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum.» İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.
Mü’min / 37 - (Gültekin Onan)
"Göklerin yollarına. Böylelikle Musa'nın tanrısına çıkabilirim. Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum." İşte Firavun'a kötü ameli böyle çekici kılındı ve yoldan alıkonuldu. Firavun'un hileli düzeni, 'yıkım ve kayıpta' olmaktan başka (bir şey) olmadı.
Mü’min / 37 - (Harun Yıldırım)
"Göklerin yollarına erişirim de Musa'nın İlahı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Hasan Basri Çantay)
(36-37) Fir'avn (şöyle) dedi: «Ey Hâkân, benim için yüksek bir kule yap. Olur ki ben o yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Musânın Tanrısına yükselib çıkarım! Ben onu mutlak bir yalancı sanıyorum a». İşte bu suretle Fir'avnın kötü amel (ve hareket) i süslendirildi. O, yoldan sapdırıldı. Fir'avnın düzeni, başka değil ancak hüsranda idi.
Mü’min / 37 - (Hayrat Neşriyat)
(36-37) Fir'avun: 'Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap; belki sebeblere, göklerin sebeblerine (yollarına) erişirim de, Mûsâ’nın İlâhına muttali' olurum (hakikaten var mıdır diye bakarım); doğrusu ben onu, gerçekten yalancı sanıyorum' dedi. Böylece Fir'avun’a, kötü ameli süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Zâten Fir'avun’un tuzağı ancak hüsrândadır.
Mü’min / 37 - (İbni Kesir)
Göklerin yollarına. Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum. Böylece yaptığı kötü iş Firavun'a güzel gösterildi de doğru yoldan alıkonuldu. Firavun'un düzeni elbette boşa gidecekti.
Mü’min / 37 - (Kadri Çelik)
“Göklerin sebeplerine (yollarına erişirim). Böylelikle de Musa'nın ilahına vakıf olurum. Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum.” İşte Firavun'a, kötü ameli böyle süslü gösterildi ve de apaçık yoldan alıkonuldu. Firavun'un hileli düzeni hep hüsrandadır.
Mü’min / 37 - (Muhammed Esed)
göklere yaklaşmanın araçlarına ve belki (bu yolla) Musa'nın tanrısını görebilirim; zaten o'nun bir yalancı olduğuna kesinlikle eminim!" İşte böyle, yaptığı kötülükler Firavun'a güzel göründü ve bu nedenle (doğru) yoldan alıkondu. Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şeye yaramadı.
Mü’min / 37 - (Mustafa İslamoğlu)
gökleri aşacağım araçlara... Böylece Musa'nın ilahına erişebilirim (!). Hoş, ben onun bir yalancı olduğundan kesinlikle eminim ya!" İşte kötü davranışı Firavun'a böylesine güzel göründü ve doğru yoldan alıkonuldu: neticede Firavun'un düzeni, çöküşü (hızlandırmaktan) başka hiçbir işe yaramadı.
Mü’min / 37 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Göklerin yollarına (eğerim) de Mûsa'nın Allah'ına muttalî olurum ve şüphe yok ki, ben O'nu bir yalancı sanıyorum.» Ve işte Fir'avun için kötü ameli öylece süslendirilmiş oldu ve yoldan saptırıldı ve Fir'avun'un hilesi, başka değil, bir hüsrânda bulunmaktan ibaretti.
Mü’min / 37 - (Ömer Öngüt)
"Göklerin yollarına erişirim de Musa'nın ilâhını görürüm. Doğrusu ben onu yalancı sanıyorum. " Böylece Firavun'a yaptığı kötü iş güzel gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Şaban Piriş)
Göklerin sebeplerine... ve Musa’nın ilahını görürüm. Çünkü ben onun yalancı olduğunu sanıyorum. Firavuna kötü işleri işte böyle süslendi ve yoldan saptırıldı. Firavunun tuzağı hüsrandan başka bir şey değildir.
Mü’min / 37 - (Sadık Türkmen)
Göklere çıkan sebeplere/yollara ulaşırım da böylelikle, Musa’nın İlâhına muttali olurum/çıkıp bakarım! Çünkü ben onu, bir yalancı sanıyorum.” İşte böylece Firavun’a yaptığı işin saçmalığı süslü göründü ve yoldan çıktı/saptı. Firavun’un tuzağı/plânı, boşa çıkmaktan başka bir şey değildi.
Mü’min / 37 - (Seyyid Kutub)
Göklerin yollarına erişeyim de Musa'nın tanrısına çıkıp bakayım. Çünkü ben onu (Musa'yı, peygamberlik davasında) yalancı sanıyorum. Böylece yaptığı kötü iş, Firavuna süslü gösterildi ve o yoldan çıkarıldı. Firavun'un tuzağı tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Suat Yıldırım)
(36-37) Firavun: "Haman! benim için bir kule inşa et!" dedi, "Umarım ki böylece yükselebillir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!)" İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Süleyman Ateş)
"(Yani) Göklerin yollarına (erişeyim) de çıkıp Mûsâ'nın tanrısına bakayım. Çünkü ben Mûsâ'yı, yalancı sanıyorum." Böylece yaptığı kötü iş, Fir'avn'a süslü gösterildi ve (o), yoldan çıkarıldı. Fir'avn'ın tuzağı, tamamen boşa çıktı.
Mü’min / 37 - (Tefhim-ul Kuran)
«Göklerin yollarına. Böylelikle Musa'nın ilahına çıkabilirim. Çünkü ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum.» İşte Firavun'a, kötü ameli böyle çekici kılındı ve yoldan alıkonuldu. Firavun'un hileli düzeni, 'yıkım ve kayıpta' olmaktan başka (bir şey) olmadı.
Mü’min / 37 - (Ümit Şimşek)
'Göklere giden yollara çıkayım da Musa'nın tanrısına ulaşayım. Çünkü onun yalancı olduğunu düşünüyorum.' Firavun'a yaptığı kötü iş böylece hoş gösterildi ve yoldan çıkarılmış oldu. Fakat Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir sonuç vermeyecekti.
Mü’min / 37 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Göklerin sebeplerine ulaşırsam, Mûsa'ın tanrısına, da ulaşırım. Ben onun yalancı biri olduğunu düşünüyorum." Firavun'a, yaptığı işin kötülüğü bu şekilde süslü gösterildi de yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı hep kayıptadır.
Mü’min / 37 - (İskender Ali Mihr)
"Göklerin sebeplerine (yollarına) (ulaşırım), böylece Musa’nın İlâhı’na muttali olurum. Muhakkak ki ben, onun yalancı olduğunu zannediyorum." Ve işte böylece firavuna kötü ameli süslendi. Ve böylece yoldan saptırıldı. Ve firavunun hilesi hüsrandan başka birşey olmadı.
Mü’min / 37 - (İlyas Yorulmaz)
“Göğün derinliklerine ulaşır da, belki Musa’nın ilahını tanımış olurum. Ben Musa’nın bir yalancı olduğunu zannediyorum” dedi. Böylece Firavun’a yapmış olduğu kötü davranışlar süslü gösterildi. Doğru yoldan yüz çevirdi. Firavunun hilesi yalnızca boş bir hile idi.
وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِ
Okunuşu: Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi).
Mü’min / 38 - (Ahmed Hulusi)
(Firavun'un ailesinden) o iman eden dedi ki: "Ey halkım. . . Bana uyun, sizi olgunluğa erdirici yola yönlendireyim. "
Mü’min / 38 - (Ahmet Tekin)
O iman eden yiğit adam:'Ey kavmim, siz bana uyun, nasihatimi dinleyin! Sizi doğru, huzurlu ve aydınlık yola, İslâmî hayata kavuşturacağım.' dedi.
Mü’min / 38 - (Ali Ünal)
İman etmiş bulunan zat, devam etti: “Ey halkım! Bana uyun ki, size takip edilmesi gereken doğruluk yolunu göstereyim.
Mü’min / 38 - (Muhammed Esed)
İmana ermiş olan adam (şöyle) devam etti: "Ey kavmim! Bana uyun; (uyun ki) sizi doğruluk ve dürüstlük yoluna yönelteyim!
يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ
Okunuşu: Yâ kavmi innemâ hâzihil hayâtud dunyâ metâun ve innel âhirete hiye dârul karâr(karâri).
Mü’min / 39 - (Abdullah Parlıyan)
Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir yararlanmadan başka birşey değildir. Halbuki öteki dünya ise, ebedi olarak durulacak yerdir.
Mü’min / 39 - (Adem Uğur)
Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama ahiret, gerçekten kalınacak yurttur.
Mü’min / 39 - (Ahmed Hulusi)
"Ey halkım. . . Şu dünya hayatı sadece geçici nimetlerden yararlanma ve keyif sürmedir! Sonsuz gelecek yaşam daimî kalma yurdunun ta kendisidir!"
Mü’min / 39 - (Ahmet Tekin)
'Ey kavmim, bu dünya hayatı ancak geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, kalınacak, yaşanacak ebedî bir yurttur.'
Mü’min / 39 - (Ali Bulaç)
"Ey kavmim, gerçekten bu dünya hayatı, yalnızca bir meta (kısa süreli bir yararlanma)dır. Şüphesiz ahiret, (asıl) karar kılınan yurt odur."
Mü’min / 39 - (Ali Ünal)
“Ey halkım! Bilin ki bu dünya hayatı, kısa ve değersiz bir geçimlikten ibarettir. Ama Âhiret’e gelince, orası asıl yerleşilecek ve sürekli kalınacak yurttur.
Mü’min / 39 - (Celal Yıldırım)
Ey milletim ! Şu Dünya hayatı kısa süreli bir geçim ve yararlanmadan ibarettir. Şüphesiz ki Âhiret, karar kılınacak yurttur.»
Mü’min / 39 - (Cemal Külünkoğlu)
Ey kavmim! “Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret (hayatı) ise ebedî olarak kalınacak yerdir.”
Mü’min / 39 - (Gültekin Onan)
"Ey kavmim, gerçekten bu dünya hayatı yalnızca bir meta (kısa süreli bir yararlanma)dır. Şüphesiz ahiret, (asıl) karar kılınan yurt odur."
Mü’min / 39 - (İbni Kesir)
Ey kavmim; şüphesiz dünya hayatı geçici bir geçinmedir. Ahiret ise doğrusu işte o, asıl kalınacak yurd odur.
Mü’min / 39 - (Kadri Çelik)
“Ey Kavmim! Gerçekten bu dünya hayatı, yalnızca bir metadır. Şüphesiz ahiret ise, (gerçekten asıl) karar kılınan yurt işte odur.”
Mü’min / 39 - (Muhammed Esed)
Ey kavmim! Bu dünya hayatı gelip geçici bir eğlenceden başka bir şey değildir, halbuki öteki dünya kalıcı bir yurttur.
Mü’min / 39 - (Ömer Öngüt)
"Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaattan ibarettir. Ahiret ise, devamlı olarak durulacak yerdir. "
Mü’min / 39 - (Sadık Türkmen)
Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak bir geçim yeridir. Şüphesiz ahiret ise, sonsuz durulacak karar yurdu/sonsuz vatandır!
Mü’min / 39 - (Suat Yıldırım)
"Ey benim milletim! Bu dünya hayatı, basit bir metâ’dan, geçici bir eğlenceden ibarettir. Âhiret ise, işte asıl yerleşecek yer orasıdır."
Mü’min / 39 - (İskender Ali Mihr)
Ey kavmim! Bu dünya hayatı, sadece (geçici) bir metadır (faydalanmadır). Ve muhakkak ki ahiret karar kılınacak (devamlı kalınacak) yerdir.
مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ
Okunuşu: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Mü’min / 40 - (Diyanet İşleri)
“Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü’min olarak salih bir amel işlerse, işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır.”
Mü’min / 40 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Kim bir kötülükte bulunursa ancak onun misli olan bir cezâ ile cezâlanır ve erkek olsun, kadın olsun, inanarak iyi bir işte bulunansa işte o çeşit kişilerdir ki cennete girerler, orada sayısız rızıklanırlar.
Mü’min / 40 - (Abdullah Parlıyan)
Kim dünyada bir kötülük yapmışsa, sadece yaptığı kadarıyla cezalanacaktır, kim de ister erkek olsun, ister kadın olsun, iman edip doğru ve iyi işler yapmışsa cennete girecek ve orada kendisine, hesapsız nimetler verilecektir.
Mü’min / 40 - (Adem Uğur)
Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mümin olarak faydalı bir iş yaparsa işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.
Mü’min / 40 - (Ahmed Hulusi)
"Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun misli ile cezalanır! Erkek veya kadın, imanlı olarak kim imanın gereğini uygularsa, işte onlar cennete dâhil olurlar. . . O yaşamda, türlü sınırsız yaşam gıdasıyla beslenirler!"
Mü’min / 40 - (Ahmet Tekin)
'Kim bir kötülük işlerse, ona, yaptığı kötülüğe denk bir ceza verilir. Kim de, erkek veya kadın mü’min olarak gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirir, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olur, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işlerse, işte onlar Cennet’e girecekler. Orada onlara hesapsız nimet ve rızık verilecektir.'
Mü’min / 40 - (Ahmet Varol)
Kim bir kötülük işlerse sadece onun benzeriyle cezalandırılır. Erkek olsun, kadın olsun kim de mü'min olarak bir salih amel işlerse işte onlar cennete girerler; orada hesapsızca rızıklandırılırlar.
Mü’min / 40 - (Ali Bulaç)
"Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- bir mü'min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler."
Mü’min / 40 - (Ali Fikri Yavuz)
Kim bir kötülük işlerse, ancak onun misli ile cezalandırılır. Erkek ve kadından her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada hesabsız olarak rızıklandırılırlar.
Mü’min / 40 - (Ali Ünal)
“Kim bir kötülük işlerse, ancak onun kadar cezalandırılır. Ama, erkek veya kadın, kim mü’min olarak doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik bir iş yaparsa, bu kutlu zatlar Cennet’e girecekler ve orada her türden nimete hesapsız nail olacaklardır.
Mü’min / 40 - (Bayraktar Bayraklı)
“Kim bir kötülük işlerse, ona denk bir ceza görür. Kadın veya erkeklerden kim mümin olarak yararlı bir iş yaparsa, işte onlar cennete girecekler; orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”
Mü’min / 40 - (Bekir Sadak)
«im bir kotuluk islerse ancak onun kadar ceza gorur. Kadin veya erkek, kim, inananarak yararli is islerse, iste onlar cennete girerler; orada hesapsiz sekilde riziklanirlar.
Mü’min / 40 - (Celal Yıldırım)
Kim bir kötülük işlerse, ancak misliyle ceza görür. Erkek ve kadından mü'min olduğu halde kim iyi-yararlı amelde bulunursa, işte onlar Cennet'e girerler ve orada hesapsız rızıklanırlar.
Mü’min / 40 - (Cemal Külünkoğlu)
“Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü'min olarak doğru ve yararlı iş yaparsa, işte onlar cennete girecek ve orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”
Mü’min / 40 - (Diyanet İşleri (eski))
'Kim bir kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar.'
Mü’min / 40 - (Diyanet Vakfi)
Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mümin olarak faydalı bir iş yaparsa işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.
Mü’min / 40 - (Edip Yüksel)
Kim kötülük işlerse kendisine ancak onun kadar bir ceza verilir. Erkek veya kadın kim inançlı olarak erdemli işler yaparsa onlar cennete girerler ve orada hesapsız olarak nimetlenirler.
Mü’min / 40 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Her kim bir kötülük yaparsa ona onun gibi kötülükten başka karşılık olmaz, gerek erkekten, gerek dişi her kim de mü'min olarak iyi bir iş işlerse işte onlar Cennete girerler, orada hisabsız merzuk olurlar
Mü’min / 40 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Her kim bir kötülük yaparsa, ona onun gibi kötülükten başka karşılık olmaz. Gerek erkek gerek dişi her kim de mü'min olarak iyi bir iş işlerse, işte onlar cennete girerler, orada kendilerine hesapsız rızık verilir.
Mü’min / 40 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir.»
Mü’min / 40 - (Gültekin Onan)
"Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkasıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- Bir inançlı olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler."
Mü’min / 40 - (Harun Yıldırım)
Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mümin olarak faydalı bir iş yaparsa işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.
Mü’min / 40 - (Hasan Basri Çantay)
«Kim bir kötülük işlerse onun bunun benzerinden başkasıyle karşılık yapılmaz. Kim de — erkek olsun, kadın olsun, (fakat) o mü'min olarak — iyi amel (ve hareket) de bulunursa işte onlar, kinde hesabsız rızıklara kavuşdurulmak üzere, cenete girerler».
Mü’min / 40 - (Hayrat Neşriyat)
'Kim bir kötülük yaparsa, bu yüzden ancak onun misliyle cezâlandırılır. Erkek veya kadın, kim de bir mü’min olarak sâlih bir amel işlerse, işte onlar Cennete girerler; orada hesabsız olarak rızıklandırılırlar.'
Mü’min / 40 - (İbni Kesir)
Kim, bir kötülük işlerse; ancak onun benzerleriyle ceza görür. Kadın veya erkek her kim de inanarak salih amel işlerse; işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız şekilde rızıklanırlar.
Mü’min / 40 - (Kadri Çelik)
“Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkalarıyla ceza görmez. Kim de erkek olsun, dişi olsun; kendisi bir mümin olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler.”
Mü’min / 40 - (Muhammed Esed)
(Orada,) kim bir kötülük yapmışsa sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılacaktır; kim de, ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler yapmışsa cennete girecek ve orada kendisine hesapsız nimetler verilecektir!
Mü’min / 40 - (Mustafa İslamoğlu)
Kim bir kötülük işlerse, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır; ama kim de imanlı olarak güzel davranış sergilerse, -erkek ya da kadın fark etmez- işte bu gibiler cennete girecek ve orada haddi hesabı olmayan nimetler ikram edilecektir."
Mü’min / 40 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Her kim bir kötülük yaparsa mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve her kim erkek olsun kadın olsun imân sahibi olduğu halde bir sâlih amelde bulunursa, işte onlar cennete giriverirler, orada hesapsız derecede merzûk olurlar.»
Mü’min / 40 - (Ömer Öngüt)
Kim bir kötülük işlerse, ancak onun misliyle cezalandırılır. Erkek olsun kadın olsun, kim de inanmış bir mümin olarak amel-i sâlih işlerse, işte onlar cennete girerler ve orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.
Mü’min / 40 - (Şaban Piriş)
Kötülük yapan kimse onun benzerinden başkasıyla cezalandırılmaz. Erkek olsun, kadın olsun kim mü’min olarak iyilik yaparsa, işte onlar da cennete girerler ve orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.
Mü’min / 40 - (Sadık Türkmen)
Kim bir kötülük yaparsa, onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Kim ki erkek veya kadın mümin olarak, salih amel/faydalı bir işi en iyi şekilde yaparsa, işte onlar cennete girerler. Orada onlara hesapsız olarak rızık verilir.
Mü’min / 40 - (Seyyid Kutub)
Kim bir kötülük işlerse onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, inanarak yararlı iş yaparsa, cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızıklar verilir.
Mü’min / 40 - (Suat Yıldırım)
"Kim bir kötülük işlerse, sadece o kadar cezalandırılır. Ama, mümin olarak, ister erkek ister kadın, kim makbul ve güzel bir iş yaparsa, işte onlar cennete girer ve orada hesapsız nimetlere nail olurlar."
Mü’min / 40 - (Süleyman Ateş)
"Kim bir kötülük yaparsa sadece onun (yaptığı kötülük) kadar cezâlanır, ama erkek ve kadından her kim inanarak faydalı bir iş yaparsa onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir."
Mü’min / 40 - (Tefhim-ul Kuran)
«Kim bir kötülük işlerse, kendi mislinden başkalarıyla ceza görmez; kim de -erkek olsun, dişi olsun- kendisi bir mü'min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler.»
Mü’min / 40 - (Ümit Şimşek)
'Kim bir kötülük işlerse, ancak onun misliyle karşılık görür. Herhangi bir erkek veya kadın, inanmış olarak güzel bir iş yaparsa, işte onlar Cennete girerler ve orada hesapsız şekilde nimetlenirler.
Mü’min / 40 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Kötü bir iş yapan, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır. Erkek ve kadından mümin olarak iyi bir iş yapana gelince, işte böyleleri cennete girerler ve orada hesapsız bir biçimde rızıklandırılırlar."
Mü’min / 40 - (İskender Ali Mihr)
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
Mü’min / 40 - (İlyas Yorulmaz)
Kim bir kötülük yaparsa, ancak yaptığı kötülüğün benzeriyle karşılık bulur. Erkek ve kadınlardan kimde inanmış olarak, doğru ve güzel bir amel yaparsa, işte onlar cennete girerler ve orada hesapsız olarak rızıklandırılırlar.
وَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ
Okunuşu: Ve yâ kavmi mâ lî ed’ûkum ilen necâti ve ted’ûnenî ilen nâr(nâri).
Mü’min / 41 - (Ahmet Tekin)
'Ey kavmim, niçin yaptığınızın farkına varmıyorsunuz? Siz beni ateşe, cehenneme davet ederken, ben sizi kurtuluşa davet ediyorum.'
Mü’min / 41 - (Suat Yıldırım)
"Ey benim (sevgili) milletim, nedir bu başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa dâvet ederken, siz tutup beni ateşe çağırıyorsunuz!"
تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ
Okunuşu: Ted’ûnenî li ekfure billâhi ve uşrike bihî mâ leyse lî bihî ilmun ve ene ed’ûkum ilel azîzil gaffâr(gaffâri).
Mü’min / 42 - (Diyanet İşleri)
“Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana (Allah’a) çağırıyorum.”
Mü’min / 42 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah'a kâfir olmaya ve ona şirk koşmaya çağırıyorsunuz beni bu hususta hiçbir bilgim olmadığı halde ve bense sizi üstün ve bütün suçları tamâmıyla örten mâbûda çağırmadayım.
Mü’min / 42 - (Abdullah Parlıyan)
Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bilmediğim şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben de sizi, her zaman üstün gelen, güçlü olan ve çok bağışlayan Allah'ı tanımaya çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Adem Uğur)
Siz beni, Allah'ı inkâr etmeye ve hiç tanımadığım nesneleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, azîz ve çok bağışlayan Allah'a davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Ahmed Hulusi)
"Siz bana, Esmâ'sıyla hakikatim olan Allâh'ı inkâr etmemi ve hakkında bilgim olmayan şeyi O'na ortak koşmamı öneriyorsunuz! Ben ise sizi Aziyz, Ğaffar'a çağırıyorum. "
Mü’min / 42 - (Ahmet Tekin)
'Ben sizi, kudretli hükümran olan, kâinatı koruma kalkanına alan, daima bağışlayan Allah’a davet ederken, siz beni, Allah’ı inkâr etmeye, varlığı ve Allah’ın ortağı olduğuna dair hakkında hiçbir ilmî delil olmayan şeyleri, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz?'
Mü’min / 42 - (Ahmet Varol)
Beni, Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında bilgi sahibi olmadığım şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Bense sizi güçlü, çok bağışlayıcı olan (Allah)'a çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Ali Bulaç)
"Siz beni Allah'a (karşı) inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah')a çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Ali Fikri Yavuz)
Beni, Allah’ı inkâr etmeğe ve hakkında bilgim olmayan şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise, sizi Azîz olan= her şeye galib gelen, Gaffâr olan= çok bağışlayan Allah’a davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Ali Ünal)
“Beni Allah’ı inkâr etmeye ve elimde O’nun ortakları oldukları konusunda ilme dayalı hiçbir delil bulunmayan, bulunması da mümkün olmayan şeyleri (ilâh kabul etmeye, dolayısıyla) O’na ortak tanımaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte mutlak üstün ve galip), Ğaffâr (bağışlaması pek bol olan) Zât’a çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Bayraktar Bayraklı)
“Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve hiç bilmediğim nesneleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, her şeye gücü yeten ve çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum.”
Mü’min / 42 - (Bekir Sadak)
«Biz beni Allah'i inkar etmeye, bilmedigim bir seyi O'na ortak kosmaya cagiriyorsunuz; ben ise sizi, guclu olan, cok bagislayan Allah'a cagiriyorum.»
Mü’min / 42 - (Celal Yıldırım)
Siz beni Allah'ı tanımamaya, bilgim olmayan şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi O çok güçlüye, çok üstüne, çok bağışlayana davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Cemal Külünkoğlu)
“Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum!”
Mü’min / 42 - (Diyanet İşleri (eski))
'Siz beni Allah'ı inkar etmeye, bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum.'
Mü’min / 42 - (Diyanet Vakfi)
Siz beni, Allah'ı inkâr etmeye ve hiç tanımadığım nesneleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, azîz ve çok bağışlayan Allah'a davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Edip Yüksel)
'Siz beni ALLAH'a karşı nankör olmaya ve hakkında bilgim olmayan şeyleri ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Bense sizi O Üstün ve Bağışlayıcı olana çağırıyorum.'
Mü’min / 42 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Siz beni Allaha küfretmeğe ve bence hiç ılimde yeri olmıyan şeyleri ona şerik koşmağa da'vet ediyorsunuz, ben ise sizi o azîz, gaffara da'vet ediyorum
Mü’min / 42 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Siz beni, Allah'ı inkar etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz; ben ise sizi o çok güçlü, çok bağışlayıcıya davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum.»
Mü’min / 42 - (Gültekin Onan)
"Siz beni Tanrı'ya (karşı) küfretmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayana çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Harun Yıldırım)
Siz beni, Allah'ı inkâr etmeye ve hiç tanımadığım nesneleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, azîz ve çok bağışlayan Allah'a davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Hasan Basri Çantay)
«Siz beni Allaha küfredeyim, (rübûbiyyetini) hiçbir suretle tanımadığım nesneleri Ona ortak tutayım diye çağırıyorsunuz. Ben ise sizi O mutlak Kaadire, O çok Yarlığayıcıya da'vet ediyorum».
Mü’min / 42 - (Hayrat Neşriyat)
'Beni, Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında bir bilgi sâhibi olmadığım şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Gaffâr (çok bağışlayan Allah’)a da'vet ediyorum.'
Mü’min / 42 - (İbni Kesir)
Siz, beni; Allah'a küfretmem, hiç tanımadığım nesneleri O'na ortak tutmam için çağırıyorsunuz. Ben ise, sizi Aziz ve Gaffar'a çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Kadri Çelik)
“Kuşkusuz siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırmaktasınız. Ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum.”
Mü’min / 42 - (Muhammed Esed)
Siz beni Allah'ı(n birliğini) inkara ve hakkında (belki de) hiçbir bilgim olmayan şeyleri Allah'ın uluhiyetine ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, O Kudret Sahibi ve Çok Bağışlayıcı olan(ı tanımay)a çağırıyorum!
Mü’min / 42 - (Mustafa İslamoğlu)
Siz beni hem Allah'ı inkar etmeye, hem de (tanrısal bir nitelik taşıdığı) hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya çağırırken, bense sizleri mutlak üstün ve yüce olup tekrar tekrar bağışlayana çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Beni dâvet ediyorsunuz ki Allah'ı inkar edeyim ve benim için kendisine bir bilgi olmayan şeyi O'na şerik koşayım. Ben ise sizi O azîz, gaffâr'a dâvet ediyorum.»
Mü’min / 42 - (Ömer Öngüt)
"Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi Aziz olan, bağışlaması çok olan Allah'a çağırıyorum. "
Mü’min / 42 - (Şaban Piriş)
Beni, Allah’a nankörlük etmeye ona ortak hakkında bilgim olmayan bir şeyi ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, daima galip ve bağışlayıcı olana davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Sadık Türkmen)
Siz beni, Allah’a nankörlük etmeye ve O’na; kendisi hakkında bilgim olmayan şeyleri, ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, O; üstün olana, çok bağışlayana davet ediyorum.
Mü’min / 42 - (Seyyid Kutub)
Siz beni Allah'ı inkar etmeye, bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Suat Yıldırım)
"Çünkü benim, Allah’ı inkâr etmemi ve O’nun ortağı olduğuna dair hiçbir bilgim olmayan şeyleri, Kendisine ortak koşmamı teklif ediyorsunuz. Ben ise sizi (üstün kudret sahibi ve mağfireti pek bol olan) o Azîz ve Gaffâr’ın yoluna dâvet ediyorum."
Mü’min / 42 - (Süleyman Ateş)
"Siz beni, Allah'a nankörlük etmeğe ve bilmediğim şeyleri O'na ortak koşmağa çağırıyorsunuz; bense sizi O aziz ve çok bağışlayana çağırıyorum."
Mü’min / 42 - (Tefhim-ul Kuran)
«Siz beni Allah'a (karşı) küfre sapmaya ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırmaktasınız. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah')a çağırıyorum.»
Mü’min / 42 - (Ümit Şimşek)
'Beni Allah'a nankörlük etmeye ve hiçbir bilgiye dayanmaksızın Ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, herşeyin mutlak galibi ve çok bağışlayıcı olana çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Siz beni, Allah'a nankörlük etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Bense sizi o Azîz ve Gaffâr olana davet ediyorum."
Mü’min / 42 - (İskender Ali Mihr)
Siz beni, Allah’ı inkâra ve hakkında ilmim olmayan bir şeyi, O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ve ben, sizi Azîz ve Gaffar Olan’a (Allah’a) çağırıyorum.
Mü’min / 42 - (İlyas Yorulmaz)
Siz, Allah’ı inkâr etmek ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmam için beni çağırıyorsunuz. Ben ise en güçlü ve bağışlayıcı olana çağırıyorum.
لَا جَرَمَ أَنَّمَا تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنَا إِلَى اللَّهِ وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحَابُ النَّارِ
Okunuşu: Lâ cereme ennemâ ted’ûnenî ileyhi leyse lehu da’vetun fîd dunyâ ve lâ fîl âhirati ve enne mereddenâ ilâllâhi ve ennel musrifîne hum ashâbun nâr(nâri).
Mü’min / 43 - (Diyanet İşleri)
“Şüphe yok ki sizin beni tapmaya çağırdığınız şeyin ne dünya ne de ahiret konusunda hiçbir çağrısı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah’adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir.”
Mü’min / 43 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Gerçeğin ta kendisi şu ki: Siz beni, dünyâda da çağırmaya salâhiyetli olmayan, âhirette de salâhiyetli olmayan birşeye çağırıyorsunuz ancak ve dönüp gideceğimiz yer, Allah tapısıdır ve şüphe yok ki haddini aşanlar, cehennem ehlinin ta kendileridir.
Mü’min / 43 - (Abdullah Parlıyan)
Sizin beni çağırdığınız hayali ilahlar ve putlar, kesinlikle ne bu dünyada, ne de öteki dünyada yardıma çağrılmaya, ibadet edilmeye layık şeyler değildir. Ne dünyada, ne de ahirette kendisine yalvaranların sıkıntısını gideremezler. Bizim dönüşümüz tek olan Allah'adır, ölçüyü taşıranlar, cehennemlik olanlardır.
Mü’min / 43 - (Adem Uğur)
Gerçek şu ki, sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da ahirette de davete değer bir tarafı yoktur. Dönüşümüz Allah'adır, aşırı gidenler de ateş ehlinin kendileridir.
Mü’min / 43 - (Ahmed Hulusi)
"Hakikat şu ki: Sizin beni kendisine davet ettiğinizin ne dünyada ve ne de sonsuz gelecek yaşamda bir daveti yoktur. . . Muhakkak ki bizim dönüşümüz Allâh'adır. . . Muhakkak ki (ömrünü) israf edenler Nâr arkadaşlarıdır!"
Mü’min / 43 - (Ahmet Tekin)
'Sizin beni davet ettiğiniz şeyin, dünyada da, âhirette, ebedî yurtta da davete değer bir tarafının olmadığında şüphe yoktur. Varacağınız yer Allah’ın huzurudur. Cahilce davranarak günah ve isyana batanlar, kural tanımayanlar, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyanlar, işte onlar, Cehennem ehlidirler.'
Mü’min / 43 - (Ahmet Varol)
Kesinlikle, sizin beni kendisine çağırdığınız şeyin ne dünyada ne de ahirette çağrıda bulunma (yetki)si vardır. Şüphesiz bizim dönüşümüz Allah'adır. Aşırı gidenler ise, işte onlar ateş halkıdırlar.
Mü’min / 43 - (Ali Bulaç)
"İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar."
Mü’min / 43 - (Ali Fikri Yavuz)
Elbette beni, kendisine ibadete çağırdığınızın (putlarınızın) ne dünyada, ne de ahirette (hiç kimseyi kendilerine ibadet için) çağırmak kudreti yoktur. Hepimizin dönüşü Allah’adır. Bütün haddi aşanlar (müşrikler) de cehennemliktirler.
Mü’min / 43 - (Ali Ünal)
“Hiç kuşkusuz siz beni öyle bir şeye inanıp ibadet etmeye çağırıyorsunuz ki, onun için ne dünyada ne de Âhiret’te böyle bir çağrıda bulunmanın dayandığı tek bir gerekçe yoktur. Sonunda hepimizin varacağı yer hiç şüphesiz Allah’ın huzurudur ve yine hiç şüphesiz, haddi aşan ve Allah’ın kendilerine verdiği kabiliyet ve melekeleri boşa harcayanlar, evet onlar Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar.
Mü’min / 43 - (Bayraktar Bayraklı)
“Gerçek şu ki, sizin beni çağırdığınız şeyin dünya ve âhirette çağrıya değer bir tarafı yoktur. Dönüşümüz Allah'adır; aşırı gidenler de ateş ehlinin kendileridir.”
Mü’min / 43 - (Bekir Sadak)
«eni kendisine cagirdiginizin, bu dunyada da ahirette de cagirabilecek kabiliyette olmadiginda, hepimizin Allah'a doneceginde, asiri gidenlerin ateslikler olduklarinda suphe yoktur.»
Mü’min / 43 - (Celal Yıldırım)
Hiç şüphe yok ki, beni davet ettiğiniz şeyin Dünya'da da, Âhiret'te de davete (lâyık hiçbir yanı ve yet kisi) yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Ve ölçüyü kaçırıp aşırı gidenler ateşin dostlarıdır.
Mü’min / 43 - (Cemal Külünkoğlu)
“Sizin beni çağırdığınız şeyin ne dünyada, ne de ahirette davete değer hiçbir tarafı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah'adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir!”
Mü’min / 43 - (Diyanet İşleri (eski))
'Beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da ahirette de çağırabilecek kabiliyette olmadığında, hepimizin Allah'a döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduklarında şüphe yoktur.'
Mü’min / 43 - (Diyanet Vakfi)
Gerçek şu ki, sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da ahirette de davete değer bir tarafı yoktur. Dönüşümüz Allah'adır, aşırı gidenler de ateş ehlinin kendileridir.
Mü’min / 43 - (Edip Yüksel)
'Kuşku yok ki, beni kendisine çağırdığınız şeyin ne dünyada ne de ahirette bir dayanağı yoktur. Dönüşümüz ALLAH'adır. Sınırı aşanlar, cehennemi boylayacaktır.'
Mü’min / 43 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Hiç kabili inkâr değildir ki hakıkatte sizin beni da'vet ettiğinizin ne Dünyada ne Ahırette bir da'vet hakkı yoktur ve hepimizin varacağımız Allahdır ve bütün müsrifler nâre yanacaktır.
Mü’min / 43 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Şu asla inkar edilemez ki, gerçekte sizin beni davet ettiğinizin ne dünyada ne de ahirette bir davet hakkı yoktur, hepimizin varacağı Allah'tır ve bütün haddi aşanlar nara (cehennemde) yanacaktır.
Mü’min / 43 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz haddi aşanların hepsi cehennemliktir.»
Mü’min / 43 - (Gültekin Onan)
"İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Tanrı'yadır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar."
Mü’min / 43 - (Harun Yıldırım)
Gerçek şu ki, sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da ahirette de davete değer bir tarafı yoktur. Dönüşümüz Allah'adır, aşırı gidenler de ateş ehlinin kendileridir.
Mü’min / 43 - (Hasan Basri Çantay)
«Sizin beni mutlakaa (tapmıya) da'vet etdiğinizin dünyâda da, âhiretde de hakkaa ki hiçbir da'vet (e salâhiyyet) i yokdur. Hakıykatda hepimizin dönüb gidişimiz Allâhadır. Haddi aşanlar ateş yaranının ta kendileridir».
Mü’min / 43 - (Hayrat Neşriyat)
'Hiç şübhe yok ki beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, ne dünyada ne de âhirette kendisine (tapılması için) bir da'vet hakkı vardır. Nihâyet dönüşümüz muhakkak Allah’adır. Doğrusu haddi aşanlar yok mu, onlar ateş ehlidirler.'
Mü’min / 43 - (İbni Kesir)
Şüphesiz sizin beni kendisine çağırdığınız; bu dünyada da, ahirette de çağırabilecek kabiliyette değildir. Ve muhakkak dönüşümüz Allah'adır. Elbette müsrifler; işte onlardır cehennem yaranı olanlar.
Mü’min / 43 - (Kadri Çelik)
“Beni kendisine çağırdığınızın; bu dünyada da ahirette de (rablik için) bir iddiasının olmadığında, hepimizin Allah'a döneceğinde ve aşırı gidenlerin ateş yarenleri olduklarında hiç şüphe yoktur.”
Mü’min / 43 - (Muhammed Esed)
Sizin beni çağırdığınız şey, açıkçası, ne bu dünyada ne de öteki dünyada çağrılmaya layık bir şey değil, (şüphesiz) dönüşünüz Allah'adır ve kendi kişiliklerini harcayıp tüketenler ateşe gireceklerdir:
Mü’min / 43 - (Mustafa İslamoğlu)
Kesinlikle, sizin beni çağırdığınız şey ne dünyada ve ne de ahirette kendisine çağırılmaya layık bir şey değildir; zaten dönüşümüz de Allah'adır: ve elbet kendini harcayanlar ateşin yoldaşlarıdır.
Mü’min / 43 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
«Muhakkak ki, siz beni mutlaka öyle bir şeye dâvet ediyorsunuz ki, onun için ne dünyada ve ne ahirette bir dâvet hakkı yoktur. Ve şüphe yok ki, bizim dönüp gidişimiz Allah'adır. Ve şüphesiz ki müsrif olanlar, onlar ateşin yârânıdırlar.»
Mü’min / 43 - (Ömer Öngüt)
"Sizin beni kendisine ibadete çağırdığınız şeylerin, ne dünyada ne de âhirette hiçbir dâvet gücü yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Bütün haddi aşanlar şüphesiz ki cehennemliktirler. "
Mü’min / 43 - (Şaban Piriş)
Siz, beni ancak dünyada da ahirette de duaya hiç cevap veremeyecek olana çağırıyorsunuz. Oysa, biz Allah’a döneceğiz. Saçıp savuranlara gelince, onlar ateş ehlidir.
Mü’min / 43 - (Sadık Türkmen)
Beni kendisine davet ettiğiniz şeyin; ne dünyada, ne de ahirette hiçbir değeri yoktur! Dönüşümüz Allah’ın huzurunadır. Şüphesiz ölçüyü aşanlar, ateş halkının ta kendileridir.
Mü’min / 43 - (Seyyid Kutub)
Sizin beni davet ettiğiniz şeyin ne dünyada, ne de ahirette hiçbir davet yetkisi yoktur. Gerçekte dönüşümüz Allah'adır. Aşırı gidenlere gelince, işte onlar ateş ehlidirler.
Mü’min / 43 - (Suat Yıldırım)
"Hiç şüphe yok ki sizin beni tapmaya dâvet ettiğiniz putların, ne dünyada, ne de âhirette, asla kendilerine ibadete dâvet yetkileri yoktur." "Şu kesin ki: hepimizin dönüp varacağı yer Allah’ın huzurudur ve haddi aşanlar cehennemi boylayacaklardır."
Mü’min / 43 - (Süleyman Ateş)
"Sizin beni çağırdığınız şeye kesinlikle ne dünyâda, ne de âhirette du'â edilemez (onlar kendilerine yapılan du'âyı duymazlar ve ona cevap veremezler). Bizim dönüşümüz Allah'adır. Aşırı gidenler, işte onlar ateş halkıdır."
Mü’min / 43 - (Tefhim-ul Kuran)
«İmkânı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkı olanlardır.»
Mü’min / 43 - (Ümit Şimşek)
'Sizin beni çağırdığınız şeylerin, ne dünyada, ne de âhirette davette bulunacak halleri yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Hadlerini aşanlar ise, ateş ehlinin tâ kendileridir.
Mü’min / 43 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Sizin beni çağırdığınız şeye, ne dünyada ne de âhirette asla ve asla dua edilemez/onun dünyada ve âhirette çağrı hakkı yoktur. Dönüşümüz-varışımız Allah'adır. Aşırılığa sapanlarsa ateş halkının ta kendileridir."
Mü’min / 43 - (İskender Ali Mihr)
Beni kendisine çağırdığınız şeyin bir hükmü yoktur. Onun (o putun), dünyada ve ahirette bir daveti (yetkisi) de yoktur. Muhakkak ki bizim dönüşümüz Allah’adır. Ve muhakkak ki müsrifler (haddi aşanlar), onlar, ateş ehlidir.
Mü’min / 43 - (İlyas Yorulmaz)
Kesinlikle sizin beni kendisine çağırdığınız şeyler ile ilgili, dünya ve ahirette hiçbir davet yok. Şüphesiz ki dönüş yerimiz Allah’a dır. Ölçünün dışına çıkanlar ateşin içinde kalacak olanlardır.
فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ
Okunuşu: Fe se tezkurûne mâ ekûlu lekum, ve ufevvidu emrî ilâllâh(ilâllâhi), innallâhe basîrun bil ibâd(ibâdi).
Mü’min / 44 - (Diyanet İşleri)
“Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.”
Mü’min / 44 - (Abdullah Parlıyan)
Benim size söylediklerimi, yakında ister istemez hatırlayacaksınız. Ben işimi ve durumumu Allah'a bırakıyorum. Muhakkak ki Allah, kullarının her halini görür.
Mü’min / 44 - (Adem Uğur)
Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir.
Mü’min / 44 - (Ahmed Hulusi)
"Size söylediğimi yakında hatırlayacaksınız! Ben işimi Allâh'a bırakıyorum! Muhakkak ki Allâh kullarını Basıyr'dir. "
Mü’min / 44 - (Ahmet Tekin)
'Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben gerçekleştirmeye çalıştığım planlarımın icrasını Allah’a havâle ediyorum. Allah kullarını biliyor, görüyor.' dedi.
Mü’min / 44 - (Ahmet Varol)
Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullarını görmektedir.'
Mü’min / 44 - (Ali Bulaç)
"İşte size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben de işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları pek iyi görendir."
Mü’min / 44 - (Ali Fikri Yavuz)
Siz benim söylediklerimi yakında (kıyamette) anlıyacaksınız. Ben işimi Allah’a bırakıyorum. Muhakkak ki Allah kulların bütün yaptıklarını görendir= Basîr’dir.”
Mü’min / 44 - (Ali Ünal)
“Bugün size söylediklerimi çok geçmeden hatırlayacak (ve bana hak vereceksiniz). Ben ise, tam bir teslimiyet içinde işimi Allah’a bırakıyorum. Allah, elbette kullarını çok iyi görmektedir.”
Mü’min / 44 - (Bayraktar Bayraklı)
“Size söylediklerimin doğruluğunu yakında öğreneceksiniz. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kullarının yaptığı her şeyi görmektedir.”
Mü’min / 44 - (Celal Yıldırım)
Benim size dediklerimi ileride hatırlayacaksınız. Ben, işimi ve durumumu Allah'a ısmarlıyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarını görendir.
Mü’min / 44 - (Diyanet Vakfi)
Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir.
Mü’min / 44 - (Edip Yüksel)
'Size bu söylediklerimi ileride hatırlayacaksınız. Ben işimi ALLAH'a bırakıyorum. ALLAH kullarını Görendir.'
Mü’min / 44 - (Gültekin Onan)
"İşte size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben de buyruğumu Tanrı'ya bırakıyorum. Şüphesiz Tanrı, kulları pek iyi görendir."
Mü’min / 44 - (Harun Yıldırım)
Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir.
Mü’min / 44 - (Hayrat Neşriyat)
'Artık size ne söylemekte olduğumu yakında hatırlayacaksınız! (Ben) işimi Allah’a havâle ediyorum. Şübhesiz ki Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.'
Mü’min / 44 - (İbni Kesir)
Size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben, işimi Allah'a bırakıyorum. Muhakkak ki Allah; kulları görendir.
Mü’min / 44 - (Kadri Çelik)
“İşte size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız. Ben de işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları pek de iyi görendir.”
Mü’min / 44 - (Muhammed Esed)
ve işte o zaman (şimdi) söylediklerimi (ister istemez) hatırlayacaksınız. (Bana gelince,) ben kendimi Allah'a adıyorum; çünkü Allah, kullarının (kalbinde olan) her şeyi mutlaka görür."
Mü’min / 44 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve bir gün gelecek, bu sözlerimi bir bir hatırlayacaksınız. Bense sorumluluğuma ilişkin (hükmü) Allah'a havale ediyorum: çünkü Allah kulların her şeyini görmektedir."
Mü’min / 44 - (Ömer Öngüt)
"Size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını görmektedir. "
Mü’min / 44 - (Şaban Piriş)
Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Allah, kullarını çok iyi görendir.
Mü’min / 44 - (Sadık Türkmen)
Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a ısmarlıyorum/havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını görmektedir.”
Mü’min / 44 - (Seyyid Kutub)
Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kulları görür.
Mü’min / 44 - (Suat Yıldırım)
"Size söylediğim şu sözleri yakında hatırlayacaksınız. Artık ben işimi Allah’a bırakıyorum.Çünkü Allah kullarını pek iyi görmektedir."
Mü’min / 44 - (Süleyman Ateş)
"Benim size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allâh, kulları görür."
Mü’min / 44 - (Tefhim-ul Kuran)
«İşte size söylemekte olduklarımı yakında hatırlayacaksınız. Ben de işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah, kulları pek iyi görendir.»
Mü’min / 44 - (Ümit Şimşek)
'Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Hiç kuşkusuz Allah kullarını görmektedir.'
Mü’min / 44 - (İskender Ali Mihr)
Bundan sonra size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız (anlayacaksınız). Ve ben, işimi Allah’a havale ederim (bırakırım). Muhakkak ki Allah, kullarını görendir.
Mü’min / 44 - (İlyas Yorulmaz)
Sonra, ateşin içinde size söylediklerimi ve yaptığım her işimi Allah için yaptığımı hatırlayacaksınız. Muhakkak ki Allah kullarının ne yaptığını en iyi görendir.
فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ
Okunuşu: Fe vekâhullâhu seyyiâti mâ mekerû ve hâka bi âli fir’avne sûul azâb(azâbi).
Mü’min / 45 - (Adem Uğur)
Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden bu zatı korudu, Firavun'un kavmini ise kötü azap kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Ahmed Hulusi)
Nihayet Allâh onu (o imanlı adamı, Firavun ehlinin) yaptıkları mekrin kötülüklerinden korudu. . . Âl-i Firavun'u ise azabın kötüsü kuşattı.
Mü’min / 45 - (Ahmet Tekin)
Sonunda Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden, sıkıntılarından bu yiğit mü’mini korudu. Firavun’un kavmini, ordusunu ise, dehşetli bir azap kuşattı, işlerini bitirdi.
Mü’min / 45 - (Ahmet Varol)
Sonunda Allah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun ailesini de azabın en kötüsü kuşattı.
Mü’min / 45 - (Ali Bulaç)
Sonunda Allah, onların kurdukları hileli düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavun'un çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Ali Fikri Yavuz)
Nihayet Allah onu (iman etmiş olan adamı), Firavun taraftarlarının hilesinden korudu. Firavun kavmini ise, o kötü azab kuşatıverdi (denizde boğuldular).
Mü’min / 45 - (Ali Ünal)
Neticede Allah O’nu (Firavun ve yönetiminin) kurduğu tuzakların şerrinden korudu; buna karşılık, Firavun oligarşisini o en kötü azap kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Diyanet Vakfi)
Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden bu zatı korudu, Firavun'un kavmini ise kötü azap kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Gültekin Onan)
Sonunda Tanrı, onların kurdukları hileli düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavun'un çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi."
Mü’min / 45 - (Harun Yıldırım)
Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden bu zatı korudu, Firavun'un kavmini ise kötü azap kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (İbni Kesir)
Allah; onu, kurmak istedikleri tuzakların fenalıklarından korudu ve Firavun'un adamlarını azabın kötüsü kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Kadri Çelik)
Sonunda Allah onu, onların kurdukları hileli düzenlerinin kötülüklerinden korudu ve Firavun'un çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Ömer Öngüt)
Nihayet Allah onu, onların kurmak istedikleri tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un kavmini ise o kötü azap kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Sadık Türkmen)
SonundaAllah onu, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Ve Firavun ailesini azabın en kötüsü kuşattı.
Mü’min / 45 - (Tefhim-ul Kuran)
Sonunda Allah, onların kurdukları hileli düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavun'un çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (Ümit Şimşek)
Allah o kimseyi, Firavun ehlinin kurdukları tuzağın şerrinden korudu. Firavun ehlini ise o kötü azap kuşatıverdi.
Mü’min / 45 - (İlyas Yorulmaz)
Sonra Allah, o kulunu inkarcıların kurdukları kötülüklerden korudu ve Firavun ailesinin üzerine azabın en kötüsü gerçekleşti.
النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ
Okunuşu: En nâru yu’radûne aleyhâ guduvven ve aşiyyâ(aşiyyen) ve yevme tekûmus sâah(sâatu), edhılû âle firavne eşeddel azâb(azâbi).
Mü’min / 46 - (Diyanet İşleri)
(Öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun” denilecektir.
Mü’min / 46 - (Abdullah Parlıyan)
öyle bir ateş ki, sabah akşam o ateşe sunulurlar yani kabirlerinde devamlı azap çekerler. Kıyametin gelip çattığı gün de Allah: “Firavun ailesini, en şiddetli azabın içine atın!” buyuracaktır.
Mü’min / 46 - (Adem Uğur)
Onlar sabah akşam o ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün de: Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (denilecek)!
Mü’min / 46 - (Ahmed Hulusi)
(O kötü azap) Nâr'dır! Sabah - akşam ona arz olunurlar. . . O saatin geldiği süreçte de: "Âl-i Firavun'u azabın en şiddetlisine sokun!" (denilir).
Mü’min / 46 - (Ahmet Tekin)
Onlar sabah erken ve akşama doğru ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı ânın gerçekleşeceği gün de: 'İnsanları köleleştiren Firavun hanedanını, devlet görevlilerini, yandaşlarını, insanların hürriyetlerini kısıtlayan güç ve iktidar sahibi benzerlerini azâbın en dehşetlisine sokun' denilecek.
Mü’min / 46 - (Ahmet Varol)
Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin koptuğu gün de: 'Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!' (denir).
Mü’min / 46 - (Ali Bulaç)
Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet saatinin kopacağı gün: "Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun" (denecek).
Mü’min / 46 - (Ali Fikri Yavuz)
Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arz edilecekler. Kıyamet koptuğu gün de: “- Firavun kavmini en şiddetli azaba sokun.” denilecektir.
Mü’min / 46 - (Ali Ünal)
(Yani) Ateş: Sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar. Kıyamet’in kopup, hesapların görüldüğü gün de, “Bütün Firavun oligarşisini azabın en şiddetlisine atın!” (diye emredilir).
Mü’min / 46 - (Bekir Sadak)
Onlar, sabah aksam atese sunulurlar. Kiyamet cattigi gun, «Firavun'un adamlarini azabin en agirina sokun"denir.
Mü’min / 46 - (Celal Yıldırım)
Sabah akşam ateşe arzolunurlar. Kıyâmet'in kopuşu meydana gelince, Fir'avn'ın yandaşlarını azabın en şiddetlisine sokun ! (denilir).
Mü’min / 46 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlar sabah akşam (kabir aleminde kıyamete kadar) ateşin karşısına getirilirler. Kıyamet çattığı gün: “Firavun'un adamlarını azabın en ağırına sokun!” denir.
Mü’min / 46 - (Diyanet Vakfi)
Onlar sabah akşam o ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün de: Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (denilecek)!
Mü’min / 46 - (Edip Yüksel)
Onlara gündüz ve akşam ateş sunulur. Dünyanın son gününde ise: 'Firavun'un taraftarlarını azabın en çetinine sokun.'
Mü’min / 46 - (Gültekin Onan)
Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet saatinin kopacağı gün: "Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun" (denecek).
Mü’min / 46 - (Harun Yıldırım)
Onlar sabah akşam o ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı gün de: Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (denilecek)!
Mü’min / 46 - (Hasan Basri Çantay)
(Azâbdan biri de) ateşdir ki onlar buna sabah, akşam arzolunacaklar, kıyametin kopacağı gün de «Fir'avn haanedânını azabın en çetinine sokun» (denilecek).
Mü’min / 46 - (Hayrat Neşriyat)
(O kötü azab) ateştir! (Onlar) sabah akşam ona arz olunurlar. Kıyâmet kopacağı gün ise: 'Fir'avun âilesini azâbın en şiddetlisine sokun!' (denilecektir).
Mü’min / 46 - (İbni Kesir)
Sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün; Firavun'un adamlarını azabın en şiddetlisine sokun, denir.
Mü’min / 46 - (Kadri Çelik)
(Berzah âleminde) Sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün, “Firavun'un adamlarını azabın en şiddetlisine sokun (denir).”
Mü’min / 46 - (Muhammed Esed)
(öteki dünyadaki) ateş(in, ki o ateş)e sabah akşam (rastgele) sokulacaklar: Nitekim Son Saat'in gelip çattığı Gün (Allah), "Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!" (buyuracaktır).
Mü’min / 46 - (Mustafa İslamoğlu)
Ateş... Onlar o (ateşe) sabah ve akşam sunulacaklar; ve Son Saat gelip çattığında (Allah şöyle buyuracak): "Firavun ailesine en şiddetli cezayı verin!"
Mü’min / 46 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ateş ki onun üzerine sabahleyin ve akşamleyin arz olunurlar ve Kıyamet kâim olacağı günde Fir'avun'un hanedanını azabın en şiddetlisine girdiriniz (denilir).
Mü’min / 46 - (Ömer Öngüt)
Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah-akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün de: "Firavun hanedânını azabın en çetinine sokun!" denilir.
Mü’min / 46 - (Sadık Türkmen)
Ateş!.. sabah ve akşam ona sunulurlar. Kıyamet saati gelip çattığı gün: “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine atınız!” denilir.
Mü’min / 46 - (Seyyid Kutub)
Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün: "Firavun'un adamlarını azabın en ağırına sokun!" denir.
Mü’min / 46 - (Suat Yıldırım)
Onlar sabah akşam ateşin karşısına getirilirler. Kıyamet koptuğunda da: "Haydi, Firavun hanedanını en şiddetli azaba sokun!" denilir.
Mü’min / 46 - (Tefhim-ul Kuran)
Ateş; sabah akşam, ona sunulurlar. Kıyamet saatinin kopacağı gün ise: «Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun» (denecek).
Mü’min / 46 - (İskender Ali Mihr)
O ateş ki sabah akşam ona arz olunurlar. Ve o saatin (kıyâmetin) vuku bulacağı gün: "Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!" (denir).
Mü’min / 46 - (İlyas Yorulmaz)
Sürekli olarak, sabah akşam ateşe çağrılacaklar. Kıyamet saati meydana geldiğinde meleklere “Firavun ailesini en şiddetli azaba sokun” denilir.
وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِّنَ النَّارِ
Okunuşu: Ve iz yetehâccûne fîn nâri fe yekûlud duafâu lillezînestekberû innâ kunnâ lekum tebean fe hel entum mugnûne annâ nasîben minen nâr(nâri).
Mü’min / 47 - (Diyanet İşleri)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?” derler.
Mü’min / 47 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve ateşte, birbirleriyle çekişmeye başladıkları zaman düşkünler, ululuk satanlara diyecekler ki: Gerçekten size uymuştuk, sizin adamlarınızdık biz, ateşin bir miktârını olsun defedebilir misiniz bizden?
Mü’min / 47 - (Abdullah Parlıyan)
Dünya hayatında Allah'tan gelen gerçekleri inkâr edenler, ahirette ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz size uymuştuk, şimdi siz şu ateşten bize düşen payı, bizden savabilir misiniz?”
Mü’min / 47 - (Adem Uğur)
(Kâfirler) ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misiniz? derler.
Mü’min / 47 - (Ahmed Hulusi)
Hani (o vakit) Nâr içinde birbirleriyle tartışırlar da, zayıf olanlar büyüklük taslayanlara der ki: "Doğrusu biz sizin tâbilerinizdik. . . Şimdi siz ateşi biraz olsun bizden uzaklaştırabilir misiniz?"
Mü’min / 47 - (Ahmet Tekin)
Kâfirler ateşin içinde birbirlerinden davacı olup, deliller getirerek tartışırlarken, zavallılar, büyüklük taslayan zorba iktidar sahiplerine:'Biz size uymuştuk. Şimdi siz, biraz olsun, bizi ateşten kurtarabilir misiniz?' derler.
Mü’min / 47 - (Ahmet Varol)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıflar büyüklük taslayanlara derler ki: 'Doğrusu biz size uyanlardık. Şimdi, ateşten bir parçayı bizden savabilir misiniz?'
Mü’min / 47 - (Ali Bulaç)
Ateşin içinde, iddialar öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar, büyüklenen (müstekbir)lere derler ki: "Gerçekten biz, size uymuş (teb'anız) olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun, bizden uzaklaştırabilir misiniz?"
Mü’min / 47 - (Ali Fikri Yavuz)
Hatırla o vakti ki, (kâfirlerin önderleri ile ayak takımları) ateşde birbirleriyle çekişirlerken zayıf olanlar, büyüklük taslıyanlara (önderlerine) şöyle diyecekler: “- Biz (dünyada) size itaatkâr idik. Şimdi siz, bizden ateşin bir kısmını savabiliyor musunuz?”
Mü’min / 47 - (Ali Ünal)
Ateş’in içinde birbirleriyle tartışırlar ve dünyada iken zayıf (ve dolayısıyla körü körüne güçlülere tâbi olanlar), büyüklük ve hakimiyet iddiasıyla diğerlerini ezenlere, “Biz, sizin peşinizde bir topluluktuk. Şimdi, Ateş azabının hiç olmazsa bir kısmını bizden savabilir misiniz?” derler.
Mü’min / 47 - (Bayraktar Bayraklı)
Kâfirler, o gün ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara, “Biz size uymuştuk: Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misiniz?” diyecekler.
Mü’min / 47 - (Bekir Sadak)
Atesin icinde birbirleriyle tartisirlarken, gucsuzler, buyukluk taslayanlara: «Dogrusu biz size uymustuk, simdi atesin bir parcasini olsun bizden savabilir misiniz?» derler.
Mü’min / 47 - (Celal Yıldırım)
Ateşte karşılıklı delil getirip tartışırlarken, zayıflar, büyüklük taslayanlara: «Şüphesiz biz size uymuş kimselerdik. Şu anda bizden ateşin bir kısmını olsun savmaz mısınız ?» derler.
Mü’min / 47 - (Cemal Külünkoğlu)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “(Dünyada iken) biz size uymuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?” derler.
Mü’min / 47 - (Diyanet İşleri (eski))
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, güçsüzler, büyüklük taslayanlara: 'Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?' derler.
Mü’min / 47 - (Diyanet Vakfi)
(Kâfirler) ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misiniz? derler.
Mü’min / 47 - (Edip Yüksel)
Ateşte tartışırlarken, güçsüzler, büyüklük taslamış olanlara, 'Biz sizin izleyicileriniz idik, öyleyse bu ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?' derler.
Mü’min / 47 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ve hele ateş içinde biribirlerine (ıhticac) protesto ederlerken: o vakıt zuafa kısmı o büyüklük taslıyanlara diyorlardır: hani bizler sizin tebeanız idik, şimdi siz bizden bir ateş nevbetini savabiliyor musunuz?
Mü’min / 47 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Ve hele ateş içinde biribirlerini protesto ederlerken zayıf olanlar büyüklük taslayanlara: «Hani bizler sizin yönettikleriniz idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?» diyeceklerdir.
Mü’min / 47 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Hele ateş içinde birbirlerini protesto ederlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: «Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?» derler.
Mü’min / 47 - (Gültekin Onan)
Ateşin içinde, iddialar öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar büyüklenen (müstekbir)lere derler ki: "Gerçekten biz, size uymuş (tebanız) olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun, bizden uzaklaştırabilir misiniz?
Mü’min / 47 - (Harun Yıldırım)
(Kâfirler) ateşin içinde birbirleriyle çekişirlerken zayıf olanlar, o büyüklük taslayanlara: Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin birazını bizden savabilir misiniz? derler.
Mü’min / 47 - (Hasan Basri Çantay)
(Kâfirler) ateşin içinde birbiriyle hüccetler göster (erek çekiş) irlerken zaîf olanlar o büyüklük taslayanlara «Biz, sizin tebeanızdık. Şimdi siz ateşden bir cüz'ünü olsun bizden savabilir misiniz?» der(ler).
Mü’min / 47 - (Hayrat Neşriyat)
O vakit (Cehennem ehli) ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar o büyüklük taslayanlara der ki: 'Gerçekten biz (dünyada iken) size tâbi' olanlar idik. Şimdi siz ateşin birazını olsun, bizden def' edebilir kimseler misiniz?'
Mü’min / 47 - (İbni Kesir)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken güçsüzler, büyüklük taslayanlara derler ki: Doğrusu biz, size uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?
Mü’min / 47 - (Kadri Çelik)
Ateşin içinde, karşılıklı tartışırlarken zayıf bırakılanlar, büyüklenenlere derler ki: “Gerçekten biz, size uymuş olan kimselerdik. Şimdi siz ateşten bir parçasını olsun, bizden uzaklaştırabilir misiniz?”
Mü’min / 47 - (Muhammed Esed)
Onlar, (hayatta iken hakikati inkar etmiş olanlar, içine atıldıkları öteki dünyanın) ateşi ortasında birbirleriyle tartışacaklar; ve zayıf olanlar küstahça böbürlenenlere: "Doğrusu biz sadece size uymuştuk, o halde, şu ateşten (bize düşen) payı hafifletebilir misiniz?" diyeceklerdir.
Mü’min / 47 - (Mustafa İslamoğlu)
Hani ateşin bağrında karşılıklı tartışırken onları (bir görmelisin): Nitekim zayıflar büyüklük taslayanlara: "Bizim sizin peşinize takıldığımız kesin; şu halde ateşin üzerimizdeki etkisini bir parça olsun hafifletemez misiniz?" diye yalvaracaklar.
Mü’min / 47 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Hatırla o vakti ki, ateş içinde birbirleriyle muhasemede bulunurlar. O vakit zayıf olanlar, ululanmış bulunanlara derler ki: «Şüphe yok, biz size tâbi olmuş idik, şimdi siz bizi bir miktar ateşten kurtarabilir misiniz?»
Mü’min / 47 - (Ömer Öngüt)
Ateşin içinde birbirleriyle çekişip tartışırlarken; güçsüz ve zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: "Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin birazını olsun bizden savabilir misiniz?" derler.
Mü’min / 47 - (Şaban Piriş)
-Ateşte tartışırlar. Zayıf bırakılanlar, büyüklük taslayanlara şöyle derler: -Biz size uymuştuk. Şimdi ateşin bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?
Mü’min / 47 - (Sadık Türkmen)
Ovakit onlar, ateşin içinde çekişip dururlarken; horlanan zayıf kesim büyüklük taslayan kesime şöyle der: “Biz, size tâbi olanlar idik. Şimdi siz ateşin ufak bir kısmını bizden uzak tutabilir misiniz?”
Mü’min / 47 - (Seyyid Kutub)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara dediler ki: «Biz size uymuştuk. Şimdi siz şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?»
Mü’min / 47 - (Suat Yıldırım)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken zayıflar, dünyada büyüklük taslayanlara: "Biz bunca zaman size tâbi olduk, bari ateş azabının bir kısmını olsun kaldırabilir misiniz?"
Mü’min / 47 - (Süleyman Ateş)
Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara dediler ki: "Biz size uymuştuk. Şimdi siz, şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?"
Mü’min / 47 - (Tefhim-ul Kuran)
Ateşin içinde, iddialar öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar, büyüklenen (müstekbir)lere derler ki: «Gerçekten biz, size uymuş (teb'anız) olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun, bizden uzaklaştırabilir misiniz?»
Mü’min / 47 - (Ümit Şimşek)
Ateşte çekişip dururlarken, güçsüz olanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: 'Biz size uymuştuk. Şimdi bizden ateşin birazını olsun savabiliyor musunuz?'
Mü’min / 47 - (Yaşar Nuri Öztürk)
O vakit onlar ateş içinde çekişir dururlar. Horlanan takım, böbürlenen takıma şöyle der: "Biz sizin uydularınız olmuştuk. Şimdi şu ateşin bir kısmını olsun bizden uzak tutabilir misiniz?"
Mü’min / 47 - (İskender Ali Mihr)
Ve onlar ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar kibirlenenlere: "Gerçekten biz size tâbî olduk. Şimdi siz, ateşten nasibimizi bizden giderebilir misiniz?" derler.
Mü’min / 47 - (İlyas Yorulmaz)
Ateş içerisinde birbirleriyle çekiştikleri zaman, dünyada iken zayıf durumda olanlar, büyük gördüklerine “Kayıtsız şartsız biz size tabi olmuştuk. Şimdi siz, ateşten bizim payımıza düşen azabı engelleyebilir misiniz? Diye sorarlar.
قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ
Okunuşu: Kâlellezî nestekberû innâ kullun fîhâ innallâhe kad hakeme beynel ibâd(ibâdi).
Mü’min / 48 - (Diyanet İşleri)
Büyüklük taslayanlar ise şöyle derler: “Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında (böyle) hüküm vermiştir.”
Mü’min / 48 - (Abdullah Parlıyan)
Büyüklük taslayanlar ise; “Doğrusu hepimiz ateşteyiz, Allah kulları arasında böylece hüküm verdi. Değil sizi, kendimizi kurtarmaya dahi gücümüz yok!” derler.
Mü’min / 48 - (Adem Uğur)
O büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi, derler.
Mü’min / 48 - (Ahmed Hulusi)
O büyüklük taslayanlar da der ki: "Gerçek şu ki hepimiz onun içindeyiz. . . Muhakkak ki Allâh, kulları arasında hüküm vermiştir!"
Mü’min / 48 - (Ahmet Tekin)
Büyüklük taslayan zorba iktidar sahipleri ise:'Hepimiz bu ateşin içindeyiz. Allah, hiçbir kulunu, diğerlerinin günahlarından dolayı sorguya çekmeyerek, kulları arasında nihaî hükmünü vermiştir.' diye cevap verirler.
Mü’min / 48 - (Ahmet Varol)
Büyüklük taslayanlar da şöyle derler: 'Biz hepimiz bunun içindeyiz. Şüphesiz Allah kullar arasında hüküm vermiştir.'
Mü’min / 48 - (Ali Bulaç)
Büyüklenen (müstekbir)ler derler ki: "Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçekten Allah, kullar arasında hüküm verdi (artık)."
Mü’min / 48 - (Ali Fikri Yavuz)
Büyüklük taslayıb imandan yüz çevirenler de şöyle diyecektir: “- Biz topyekün o ateş içindeyiz. Doğrusu Allah, kulları arasında (gerekli) hükmünü verdi. (Müminleri cennete koydu, kâfirleri cehenneme soktu).”
Mü’min / 48 - (Ali Ünal)
Büyüklük ve hakimiyet iddiasıyla diğerlerini ezenler ise şöyle cevap verirler: “Artık hep birlikte Ateş’in içindeyiz. Allah, kulları arasında hükmünü verdi (ve herkes, neyi hak ettiyse onu çekiyor. Artık yapacak bir şey yok).”
Mü’min / 48 - (Bekir Sadak)
Buyukluk taslayanlar: «Dogrusu hepimiz onun icindeyiz. Allah kullar arasinda suphesiz hukum vermistir» derler.
Mü’min / 48 - (Cemal Külünkoğlu)
Büyüklük taslayanlar ise şöyle diyecekler: “Biz hepimiz ateşin içindeyiz (Biz kurtarabilseydik zaten kendimizi kurtarırdık). Şüphesiz Allah, kullar arasında böyle hüküm vermiştir.”
Mü’min / 48 - (Diyanet Vakfi)
O büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi, derler.
Mü’min / 48 - (Gültekin Onan)
Büyüklenen (müstekbir)ler derler ki: "Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçekten Tanrı, kullar arasında hüküm verdi (artık)."
Mü’min / 48 - (Harun Yıldırım)
O büyüklük taslayanlar ise: Doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Şüphe yok ki Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi, derler.
Mü’min / 48 - (Hasan Basri Çantay)
O büyüklük satanlar (şöyle) dediler (diyecekler): «biz (de, siz de) hepimiz bunun içindeyiz. Şübhe yok ki Allah kulları arasında (vereceği) hükmü verdi».
Mü’min / 48 - (Hayrat Neşriyat)
Büyüklük taslayanlar (da): 'Doğrusu biz hep berâber onun içindeyiz; şübhesiz ki Allah, kullar arasında gerçekten hükm(ünü) vermiştir' derler.
Mü’min / 48 - (İbni Kesir)
Büyüklük taslayanlar: Doğrusu hepimiz, onun içindeyiz. Şüphesiz Allah kullar arasında hükmünü vermiştir, derler.
Mü’min / 48 - (Kadri Çelik)
Büyüklenenler derler ki: “Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; şüphesiz Allah, kullar arasında hüküm vermiştir (artık).”
Mü’min / 48 - (Muhammed Esed)
Büyüklük taslayanlar ise, "Biz hepimiz onun içindeyiz! Allah, (artık) kulları arasında hüküm vermiş bulunmaktadır!" diye cevap verecekler.
Mü’min / 48 - (Mustafa İslamoğlu)
Büyüklük taslayanlar ise: "İşte hepimiz onun içindeyiz; kesin olan şu ki, Allah kulları arasındaki hükmünü çoktan vermiştir!" diyecekler.
Mü’min / 48 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ululanmış olanlar da derler ki: «Şüphe yok, bizler cümleten bunun (bu azabın) içindeyiz. Muhakkak ki, Allah kulları arasında hükmetmiştir.»
Mü’min / 48 - (Ömer Öngüt)
O büyüklük taslayanlar: "Doğrusu hepimiz bunun içindeyiz. Allah kulları arasında vereceği hükmü verdi. " derler.
Mü’min / 48 - (Sadık Türkmen)
Büyüklük taslayan kimseler dediler ki: “Gerçek şu ki; hepimiz onun içindeyiz. Muhakkak ki Allah, kulları arasında hükmünü/kararını vermiş!”
Mü’min / 48 - (Seyyid Kutub)
Büyüklük taslıyanlar: «Doğrusu hepimiz de onun içindeyiz. Allah kulları arasında şüphesiz hüküm vermiştir.» derler.
Mü’min / 48 - (Tefhim-ul Kuran)
Büyüklenen (müstekbir)ler derler ki: «Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçek şu ki Allah, kullar arasında hüküm verdi (artık).»
Mü’min / 48 - (İlyas Yorulmaz)
Dünyada iken büyüklenenler onlara “Şimdi şuanda hepimiz ateşin içindeyiz. Elbetteki Allah kullarının arasında hükmünü, kesin olarak vermiştir” derler.
وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْمًا مِّنَ الْعَذَابِ
Okunuşu: Ve kâlellezîne fîn nâri li hazeneti cehennemed’û rabbekum yuhaffif annâ yevmen minel azâb(azâbi).
Mü’min / 49 - (Abdullah Parlıyan)
Ateşin içinde olanlar cehennem bekçilerine: “Ne olur, Rabbinize yalvarın da, bir gün bile olsa, bu azabımızdan biraz hafifletsin” diyecekler.
Mü’min / 49 - (Adem Uğur)
Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine: Rabbinize dua edin, bizden, bir gün olsun azabı hafifletsin! diyecekler.
Mü’min / 49 - (Ahmed Hulusi)
Nâr'ın (ateşin - radyasyon okyanusunun) içinde olanlar, cehennem bekçilerine dedi ki: "Rabbinize yalvarın, azabı bir gün (olsun) bizden hafifletsin!"
Mü’min / 49 - (Ahmet Tekin)
Ateşin içinde olanlar, cehennem bekçilerine:'Rabbinize dua edin de, bizden, bir gün olsun, azâbı hafifletsin' derler.
Mü’min / 49 - (Ahmet Varol)
Ateşte olanlar cehennemin bekçilerine derler ki: 'Rabbinize dua edin, bir gün (olsun) bizden azabı hafifletsin.'
Mü’min / 49 - (Ali Bulaç)
Ateşin içinde olanlar, cehennem bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin; azabtan bir günü (olsun) bize hafifletsin."
Mü’min / 49 - (Ali Fikri Yavuz)
Ateşte olanlar, cehennem bekçilerine diyecekler ki: “- Rabbinize dua edin (hiç olmazsa) bizden bir gün (müddetince) azabı hafifletsin.”
Mü’min / 49 - (Ali Ünal)
Ateş’in içinde bulunanlar, bu defa Cehennem’in vazifeli meleklerine seslenir ve “Ne olur, bizim için Rabbinize yalvarın: Azabımızı bir günlüğüne olsun hafifletsin!” diye yakarırlar.
Mü’min / 49 - (Bekir Sadak)
Ateste olanlar, cehennemin bekcilerine: «Rabbinize yalvarin da hic degilse bir gun, azabimizi hafifletsin» derler.
Mü’min / 49 - (Edip Yüksel)
Ateştekiler, cehennemin gardiyanlarına, 'Rabbinize yalvarın da bizden azabı hiç değilse bir gün hafifletsin,' derler.
Mü’min / 49 - (Gültekin Onan)
Ateşin içinde olanlar, cehennem bekçilerine dediler ki: "Rabbinize dua edin; azabtan bir günü (olsun) bize hafifletsin."
Mü’min / 49 - (Hayrat Neşriyat)
Artık ateşte olanlar Cehennemin bekçilerine der ki: 'Rabbinize (bizim için) duâ edin,(hiç değilse) bir gün olsun, bizden azâbı hafifletsin!'
Mü’min / 49 - (İbni Kesir)
Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine derler ki: Rabbınıza yalvarın da hiç değilse bir gün olsun azabımızı hafifletsin.
Mü’min / 49 - (Kadri Çelik)
Ateşin içinde olanlar, cehennem bekçilerine derler ki: “Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün olsun azabımızı hafifletsin.”
Mü’min / 49 - (Muhammed Esed)
Ve ateşin içinde olanlar cehennemin bekçilerine, "Ne olur Rabbinize yalvarın da bir gün (bile olsa) bu azabımızı hafifletsin!"diyecekler.
Mü’min / 49 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve ateşin içindekiler, cehennemin bekçilerine şu ricada bulunacaklar: "Rabbinize yalvarın da, azabı üzerimizden bir gün olsun hafifletsin!"
Mü’min / 49 - (Ömer Öngüt)
Ateşte bulunanlar cehennemin bekçilerine: "Rabbinize yalvarın, hiç değilse bir gün olsun azabımızı biraz hafifletsin. " derler.
Mü’min / 49 - (Seyyid Kutub)
Ateştekiler, cehennemin bekçilerine dediler ki: «Ne olur Rabbinize dua edin de hiç değilse bir gün, bizden azabı biraz hafifletsin.»
Mü’min / 49 - (Suat Yıldırım)
Ateşte olanlar bu sefer, cehennem bekçilerine: "Ne olur, Rabbinize bizim için yalvarın. Bir gün olsun, azabımızı hafifletsin!" derler.
Mü’min / 49 - (Süleyman Ateş)
Ateştekiler, cehennemin bekçilerine dediler ki: "Rabbinize du'â edin de hiç değilse bir gün, bizden azâbı biraz hafifletsin!"
Mü’min / 49 - (İlyas Yorulmaz)
Ateşin içinde olanlar cehennem görevlilerine “Rabbinize dua edin de bizim üzerimizden azabı hiç değilse bir gün hafifletsin” derler.
قَالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا بَلَى قَالُوا فَادْعُوا وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ
Okunuşu: Kâlû e ve lem teku te’tîkum rusulukum bil beyyinât(beyyinâti), kâlû belâ, kâlû fed’û, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Mü’min / 50 - (Diyanet İşleri)
(Cehennem bekçileri) derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler. (Bekçiler), “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz kâfirlerin duası boşunadır.
Mü’min / 50 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Onlar da, peygamberleriniz, apaçık delillerle gelmedi miydi size diyecekler; onlar, evet diyecekler, bekçiler, öyleyse diyecekler, siz yalvarın ve kâfirlerin duâsıysa ancak boşa gider.
Mü’min / 50 - (Abdullah Parlıyan)
Cehennem bekçileri: “Elçilerimiz size apaçık delillerle gelmiş değiller miydi?” diye soracaklar. O ateştekiler: “Evet gelmişlerdi” diyecekler ve cehennemin bekçileri: “Madem öyle kendiniz yalvarın” diye cevap verecekler. Çünkü Allah'tan gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması, avunmadan başka bir anlam taşımaz, elbette boşunadır.
Mü’min / 50 - (Adem Uğur)
(Bekçiler:) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da: Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise): O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kâfirlerin yalvarması boşunadır.
Mü’min / 50 - (Ahmed Hulusi)
(Bekçiler) dediler ki: "Rasûlleriniz size apaçık deliller olarak gelmedi mi?". . . Dediler ki: "Evet". . . (Bekçiler) dediler ki: "O hâlde kendiniz dua edin!". . . Hakikat bilgisini inkâr edenlerin duası da asılsız yönelişten başka bir şey değildir.
Mü’min / 50 - (Ahmet Tekin)
Bekçiler:'Size, peygamberleriniz, açık açık delillerle gelmediler mi?' derler. Onlar da:'Elbette deliller getirdiler' derler. Bekçiler:'O halde, kendiniz yalvarın' derler. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlerin yalvarması boşunadır, icabet edilmez.
Mü’min / 50 - (Ahmet Varol)
Onlar: 'Elçileriniz size apaçık delillerle gelmiyorlar mıydı?' derler. 'Evet (geliyorlardı)' derler. (Bunun üzerine) onlar: 'Öyleyse siz dua edin' derler. Ancak inkârcıların duaları hep boşunadır.
Mü’min / 50 - (Ali Bulaç)
(Bekçiler:) "Size kendi Resulleriniz açık belgelerle gelmez miydi?" dediler. Onlar: "Evet" dediler. (Bekçiler:) "Şu halde siz dua edin" dediler. Oysa kafirlerin duası, çıkmazda olmaktan başkası değildir.
Mü’min / 50 - (Ali Fikri Yavuz)
(Cehennem bekçileri ateşteki kâfirlere) şöyle derler: “- Size peygamberleriniz mucizelerle gelmedi miydi?” Onlar: “-Evet” derler. (Bekçiler, onlarla alay etmek kasdi ile şöyle) derler “- O halde kendiniz (Allah’a) yalvarın.” Kâfirlerin yalvarıb yakarması ise hep boşunadır.
Mü’min / 50 - (Ali Ünal)
(O melekler ise), “Size gönderilen rasûller apaçık delillerle gelmediler mi?” diye sorarlar. Onlar, “Evet!” diye cevap verir. Melekler, “Madem öyle, biz değil, siz kendiniz yakarın!” derler. Kâfirlerin yalvarıp yakarmaları, elbette sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.
Mü’min / 50 - (Bayraktar Bayraklı)
Bekçiler, “Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi?” diyecekler. Onlar da, “Getirdiler” cevabını vereceklerdir. Bunun üzerine bekçiler de, “O halde kendiniz yalvarınız” diyecekler. Halbuki kâfirlerin yalvarması boşunadır.
Mü’min / 50 - (Bekir Sadak)
Bekciler: «Size, belgelerle peygamberleriniz gelmis miydi?» derler. Onlar da: «Evet, gelmisti» derler. Bekciler: «O halde kendiniz yalvarin» derler. Inkarcilarin yalvarisi suphesiz bosunadir. *
Mü’min / 50 - (Celal Yıldırım)
Bekçiler, «size peygamberleriniz açık belgeler ve mu'cizelerle gelmediler mi ?» derler. Onlar, «evet geldiler,» diye cevap verirler. (Bunun üzerine bekçiler onlara:) «Öyle ise kendiniz duâ edin,» derler. Kâfirlerin duası elbette boş ve neticesizdir.
Mü’min / 50 - (Cemal Külünkoğlu)
(Cehennem bekçileri) derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler. (Bekçiler:) “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz inkârcıların yalvarışı boşunadır.
Mü’min / 50 - (Diyanet İşleri (eski))
Bekçiler: 'Size, belgelerle peygamberleriniz gelmiş miydi?' derler. Onlar da: 'Evet, gelmişti' derler. Bekçiler: 'O halde kendiniz yalvarın' derler. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır.
Mü’min / 50 - (Diyanet Vakfi)
(Bekçiler:) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da: Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise): O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kâfirlerin yalvarması boşunadır.
Mü’min / 50 - (Edip Yüksel)
Onlar da derler ki, 'Elçileriniz size apaçık delillerle gelmemiş miydi?' 'Evet' derler. Bunun üzerine onlar, 'Öyleyse kendiniz yalvarın. Ne var ki inkarcıların yalvarması sonuç vermez.'
Mü’min / 50 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Ya size, derler: beyyinelerle Resulleriniz geliyor değilmi idi ki? Evet, derler, öyle ise kendiniz duâ edin derler, kâfirlerin duâsı ise hep çıkmazdadır
Mü’min / 50 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onlar da derler ki, 'Elçileriniz size apaçık delillerle gelmemiş miydi?' 'Evet' derler. Bunun üzerine onlar, 'Öyleyse kendiniz yalvarın. Ne var ki inkarcıların yalvarması sonuç vermez.'
Mü’min / 50 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Bekçiler de: «Size peygamberleriniz mucizelerle gelmiyorlar mıydı?» diye sorarlar. Onlar: «Evet» derler. Bekçiler: «Öyle ise kendiniz dua edin» derler. Kâfirlerin duası ise hep çıkmazdadır.
Mü’min / 50 - (Gültekin Onan)
(Bekçiler:) "Size kendi Resulleriniz açık belgelerle gelmez miydi?" dediler. Onlar: "Evet" dediler. (Bekçiler:) "Şu halde siz dua edin" dediler. Oysa kafirlerin duası, çıkmazda olmaktan başkası değildir.
Mü’min / 50 - (Harun Yıldırım)
(Bekçiler:) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da: Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise): O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kâfirlerin yalvarması boşunadır.
Mü’min / 50 - (Hasan Basri Çantay)
(Bekçiler şöyle) söylediler (söylerler): «Size peygamberleriniz açık açık bürhanlar (mu'cizeler) getirmedi miydi»? (Öbürleri) «Evet (getirdi) dediler (derler). (Bekçiler de) «O halde (kendiniz) yalvarın!» dediler (derler). Halbuki kâfirlerin düâsı hedef olmakdan başka (bir değeri haaiz) değildir.
Mü’min / 50 - (Hayrat Neşriyat)
(Cehennemin bekçileri:) 'Size peygamberleriniz mu'cizeler getirmiyorlar mıydı?' derler. Onlar: 'Evet (getiriyorlardı)!' derler. (Bunun üzerine bekçiler:) 'Öyle ise (kendiniz)duâ edin!' derler. Hâlbuki kâfirlerin duâsı, ancak boşuna (yorulmak)tır.
Mü’min / 50 - (İbni Kesir)
Onlar da derler ki: Size peygamberleriniz burhanlarla gelmemişler miydi? Evet, derler. Öyleyse kendiniz yalvarın, derler. Kafirlerin yalvarışı şüphesiz boşunadır.
Mü’min / 50 - (Kadri Çelik)
(Cehennem bekçileri,) “Size kendi peygamberleriniz apaçık belgelerle gelmemiş miydi?” derler. Onlar, “Evet” derler. (Cehennem bekçileri,) “O halde kendiniz yakarın, kâfirlerin yakarışı çıkmazda olmaktan (boşuna yalvarmaktan) başka bir şey değildir” derler.
Mü’min / 50 - (Muhammed Esed)
(Cehennemin bekçileri): "Elçileriniz size hakikatin bütün kanıtlarını getirmiş değiller miydi?" diye soracaklar. O (ateşdeki)ler, "Evet, öyleydi!" diyecekler. (Ve cehennemin bekçileri,) "Madem öyle yalvarıp durun!" diye cevap verecekler; çünkü inkar edenlerin yalvarması, avunmadan başka bir anlam taşımaz.
Mü’min / 50 - (Mustafa İslamoğlu)
(Bekçiler) şöyle cevap verecek: "Elçileriniz size hakikatin apaçık belgeleriyle gelmemişler miydi?" (Berikiler): "Elbette (gelmişti)" diyecekler. (Bekçiler) diyecek ki: "O halde yalvarmaya devam edin! Ama inkarı tabiat edinenlerin yalvarması aldanışı (artırmaktan) başka bir sonuç vermez."
Mü’min / 50 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Derler ki: «Size peygamberleriniz, açık açık mucizeler ile gelivermekte değil mi idiler?» Derler ki: «Evet...» (Bekçiler de) Derler ki: «O halde siz yalvarınız. Kâfirlerin duaları ise beyhûde yere olmaktan başka değildir.»
Mü’min / 50 - (Ömer Öngüt)
Bekçiler: "Size peygamberleriniz açık açık delillerle (mucizelerle) gelmemiş miydi?" derler. Onlar da: "Evet gelmişti. " derler. Bekçiler: "O halde kendiniz yalvarın. " derler. İnkârcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır.
Mü’min / 50 - (Şaban Piriş)
Onlar da: -Size, apaçık belgelerle peygamberleriniz gelmedi mi? derler. -Evet, derler. Bekçiler de: -O halde kendiniz dua edin. Ama kafirlerin duası boşunadır, derler.
Mü’min / 50 - (Sadık Türkmen)
Dediler ki: “Elçileriniz size apaçık kanıtları getirmezler miydi?” “Evet!” dediler. “O halde, siz yalvarın durun” dediler. Oysa, küfre sapmışların duası/yalvarması, boşa gitmekten başka bir şey değildir.
Mü’min / 50 - (Seyyid Kutub)
Bekçiler dediler ki: «Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmezler miydi?» «Evet getirirlerdi» dediler. Bekçiler: «Öyleyse yalvarıp durun. Nankörlerin yalvarması hep çıkmazdadır» dediler.
Mü’min / 50 - (Suat Yıldırım)
Onlar: "Peygamberleriniz size açık açık delillerle gelmediler mi?" deyince: "Evet!" diye cevap verirler. Bu defa onlar: "O halde siz kendiniz yalvaracaksanız yalvarın (biz sizin durumunuzdaki kimseler için dua etmeyiz.)" derler. Kâfirlerin duaları ise neticesiz kalır.
Mü’min / 50 - (Süleyman Ateş)
(Bekçiler) Dediler: "Elçileriniz size açık kanıtlar getirmezler miydi?" "Evet (getirirlerdi) dediler. (Bekçiler:) "Öyle ise yalvar(ıp dur)un. Nankörlerin yalvarması hep çıkmazdadır." dediler.
Mü’min / 50 - (Tefhim-ul Kuran)
(Bekçiler:) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da: Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise): O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kâfirlerin yalvarması boşunadır.
Mü’min / 50 - (Ümit Şimşek)
(Bekçiler şöyle) söylediler (söylerler): «Size peygamberleriniz açık açık bürhanlar (mu'cizeler) getirmedi miydi»? (Öbürleri) «Evet (getirdi) dediler (derler). (Bekçiler de) «O halde (kendiniz) yalvarın!» dediler (derler). Halbuki kâfirlerin düâsı hedef olmakdan başka (bir değeri haaiz) değildir.
Mü’min / 50 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Bekçiler derler ki: "Resulleriniz size açık seçik mesajlar getirmezler miydi?" Derler ki: "Elbette getirirlerdi!" Bekçiler: "O halde yalvarın durun; inkârcıların yakarışları çıkmazda kalıp gitmiştir." diye cevap verirler.
Mü’min / 50 - (İskender Ali Mihr)
(Cehennem bekçileri) dediler ki: "Resûlleriniz, size beyyineler ile gelmediler mi?" "Evet." dediler. (Bekçiler): "Öyleyse siz dua edin (siz yalvarın) dediler." Kâfirlerin duası, sadece dalâlettir (dalâletin içindedir).
Mü’min / 50 - (İlyas Yorulmaz)
Cehennem görevlileri ateşin içindekilere “Sizin elçileriniz size açık deliller getirmediler mi?” derler. Onlar da “Evet getirdi” derler. Cehennem görevlileri de onlara “İstediğiniz kadar çağırın. Ancak doğruları inkâr edenlerin çağrıları boşu boşunadır” derler.
إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ
Okunuşu: İnnâ le nensuru rusulenâ vellezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ ve yevme yekûmul eşhâd(eşhâdu).
Mü’min / 51 - (Abdullah Parlıyan)
Bakın, elbette biz elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin hazır bulunacağı ahiret gününde yardım edip, koruyacağız.
Mü’min / 51 - (Adem Uğur)
Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Ahmed Hulusi)
Muhakkak ki biz Rasûllerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da şahitlerin kıyam ettiği günde de yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Ahmet Tekin)
Biz, Rasullerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şâhitlerin, önderlerin, peygamberlerin, âlimlerin, meleklerin açık açık konuşarak şâhitlik edecekleri günde mutlaka yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Ahmet Varol)
Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında da şahitlerin duracakları günde de yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz biz elçilerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Ali Fikri Yavuz)
Muhakkak ki biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şahid duracağı gün (kıyamette) muzaffer kılacağız.
Mü’min / 51 - (Ali Ünal)
Muhakkak ki Biz, rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında da, şahitlerin şahitlik yapacakları günde de yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Bekir Sadak)
Dogrusu Biz, peygamberlerimize ve inananlara dunya hayatind a ve sahidlerin sahidlik edecekleri gunde yardim ederiz.
Mü’min / 51 - (Celal Yıldırım)
Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve imân edenlere, Dünya hayatında ve şâhidliklerin yeraldığı günde elbette yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Cemal Külünkoğlu)
Biz peygamberlerimize ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde (kıyamette) elbette yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Diyanet Vakfi)
Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Edip Yüksel)
Biz elçilerimize ve inananlara bu dünya hayatında ve tanıkların duruşmalarda bulunacakları günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz biz elçilerimize ve inananlara, dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Harun Yıldırım)
Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz ki biz, peygamberlerimize ve îmân edenlere, hem dünya hayâtında, hem şâhidlerin (ameller için şâhidlik etmek üzere) ayağa kalkacakları o günde elbette yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (İbni Kesir)
Şüphesiz ki Biz; peygamberlerimize ve iman etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şahidlerin şehadet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Kadri Çelik)
Hiç şüphesiz dünya hayatında da, şahitlerin (tanıklık için) duracakları günde de peygamberlerimize ve iman edenlere mutlaka yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Muhammed Esed)
Bakın, Biz, elçilerimizi ve imana ermiş olanları (hem) bu dünya hayatında, hem de bütün şahitlerin hazır bulunacağı Gün'de koruyacağız.
Mü’min / 51 - (Mustafa İslamoğlu)
Şüphe yok ki Biz rasullerimize ve iman eden kimselere, hem bu dünya hayatında hem de şahitlerin dinleneceği günde (hasımlarına karşı) elbette yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Ömer Öngüt)
Şüphesiz ki biz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem de şâhitlerin dikildiği günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Şaban Piriş)
Biz, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında da, şahitlerin ayağa kalkacağı kıyamet günü de zafer vereceğiz/yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Sadık Türkmen)
Bakin, şüphesiz Biz; elçilerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem de şahitlerin ayağa kalkacağı günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Seyyid Kutub)
Elbette biz, peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Suat Yıldırım)
Bakın, Biz, elçilerimizi ve imana ermiş olanları (hem) bu dünya hayatında, hem de bütün şahitlerin hazır bulunacağı Gün'de koruyacağız.
Mü’min / 51 - (Süleyman Ateş)
Elbette biz elçilerimize ve inananlara hem dünyâ hayâtında hem, şâhidlerin (şâhidliğe) duracakları günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Tefhim-ul Kuran)
Hiç şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da, şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün de elbette yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (Ümit Şimşek)
Şüphesiz ki biz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem de şâhitlerin dikildiği günde yardım ederiz.
Mü’min / 51 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Biz, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında da, şahitlerin ayağa kalkacağı kıyamet günü de zafer vereceğiz/yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki Biz, resûllerimize ve âmenû olanlara (Allah’a ulaşmayı dileyenlere) ve dünya hayatında şahitlerin kaim olacağı (bulunacağı) gün mutlaka yardım edeceğiz.
Mü’min / 51 - (İlyas Yorulmaz)
Elbetteki biz, dünya hayatında elçilerimize ve iman edenlere yardım ettik. Şahitliklerin yerine getirileceği gün de (yardım edeceğiz).
يَوْمَ لَا يَنفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ
Okunuşu: Yevme lâ yenfeuz zâlimîne ma’ziretuhum ve lehumullâ’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Mü’min / 52 - (Abdullah Parlıyan)
O gün yaratılış maksadı dışında bir hayat yaşayanlara mazeretlerinin hiçbir faydası olmayacak. Onlar için hem Allah'ın rahmetinden kovulmak, hem de yurtların en kötüsü vardır.
Mü’min / 52 - (Adem Uğur)
O gün zalimlere, özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Artık lânet de onlarındır, kötü yurt da onlarındır!
Mü’min / 52 - (Ahmed Hulusi)
O süreçte mazeret beyanları zâlimlere fayda vermez. . . Hem o lânet (Allâh'ın Esmâ kuvvelerinden uzak düşmüşlük) onlarındır ve hem de vatanın kötüsü onlarındır!
Mü’min / 52 - (Ahmet Tekin)
O gün, inkâr ile, isyan ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, hakka riayet etmeyen zâlimlerin özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Onlara lânet edilir. Kötü yurtta, Cehennemde kalırlar.
Mü’min / 52 - (Ali Bulaç)
Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.
Mü’min / 52 - (Ali Fikri Yavuz)
O gün, zalimlere özür dilemeleri fayda vermiyecektir; onlara lânet, (Allah’ın rahmetinden uzaklık) vardır, yurdun kötüsü de onlarındır.
Mü’min / 52 - (Ali Ünal)
O gün, zalimlere ileri sürecekleri mazeretlerin hiç biri fayda vermez. Onların hakkı, Allah’ın rahmetinden ebedî mahrumiyettir ve onları bekleyen, çok kötü bir yerleşme yeridir.
Mü’min / 52 - (Cemal Külünkoğlu)
O gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmayacaktır. Onların payına her türlü iyilikten yoksun bırakılma ve korkunç bir yerleşim yeri (cehennem) düşecektir.
Mü’min / 52 - (Muhammed Esed)
O Gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmayacak, onların payına her türlü iyilikten yoksun bırakılma ve korkunç bir son düşecektir.
Mü’min / 52 - (Mustafa İslamoğlu)
O gün zalimlere mazaretlerinin hiçbir yararı olmayacak; onların payına düşen Allah'ın rahmetinden dışlanmak ve en berbat yurda konmak olacak.
Mü’min / 52 - (Ömer Öngüt)
O gün zâlimlere özür beyan etmeleri hiçbir fayda sağlamaz. Lânet onlaradır, en kötü yurt da onlarındır.
Mü’min / 52 - (İlyas Yorulmaz)
O hesap günü zulmedenlerin getireceği mazeretler kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak. Lanet onların üzerinedir ve kalınacak yerlerin en kötüsü de onlar için ayrılmıştır.
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْهُدَى وَأَوْرَثْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ
Okunuşu: Ve lekad âteynâ mûsel hudâ ve evresnâ benî isrâîlel kitâb(kitâbe).
Mü’min / 53 - (Diyanet İşleri)
(53-54) Andolsun, biz Mûsâ’ya hidayet verdik. İsrailoğulları’na da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olarak o kitabı (Tevrat’ı) miras bıraktık.
Mü’min / 53 - (Abdullah Parlıyan)
Gerçek şu ki, biz daha önce Musa'ya hidayetimizi ihsan etmiş ve böylece İsrailoğullarını, O'na vahyedilmiş olan kitaba mirasçı kılmıştık.
Mü’min / 53 - (Ahmet Tekin)
Andolsun, biz Mûsâ’ya Allah’ın hidayet rehberi olarak indirdiği hükümleri, şeriatı verdik. O kitabı İsrâiloğulları’na miras olarak devrettik.
Mü’min / 53 - (Ali Ünal)
Diğer taraftan Biz, Musa’ya yol gösterdik ve O’na hidayet rehber ve kaynağını verdik; (Ondan sonra da) İsrail Oğulları’nı Kitaba vâris kıldık:
Mü’min / 53 - (Bayraktar Bayraklı)
(53-54) Şüphesiz ki biz, Mûsâ'ya doğru yolu gösteren rehberi verdik. İsrâiloğulları'nı da doğru yolu gösterici ve akıl sahiplerini uyarıcı olarak Kitab'a mirasçı kıldık.
Mü’min / 53 - (Bekir Sadak)
(53-54) And olsun ki Biz Musa'ya dogruluk rehberi verdik. Israilogullarini da, akil sahipleri icin bir ogut ve dogruluk rehberi olan Kitap'a, Tevrat'a varis kildik.
Mü’min / 53 - (Cemal Külünkoğlu)
(53-54) Andolsun ki biz, Musa'ya doğru yolu gösteren rehberi (Tevrat'ı) verdik ve İsrailoğullarına da o Kitab'ı miras bıraktık. O, akıl sahipleri için bir öğüttür ve doğruluk rehberidir.
Mü’min / 53 - (Diyanet İşleri (eski))
(53-54) And olsun ki Biz Musa'ya doğruluk rehberi verdik. İsrailoğullarını da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitap'a, Tevrat'a varis kıldık.
Mü’min / 53 - (Diyanet Vakfi)
(53-54) Andolsun ki biz Musa'ya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitab'ı miras bıraktık.
Mü’min / 53 - (Hasan Basri Çantay)
(53-54) Andolsun ki biz Musâya hidâyeti verdik. (Kendisinden sonra) İsrâîl oğullarına da — hem doğru yolun rehberi, hem temiz akıl saahibleri için bir öğüd olmak üzere — kitabı mîras bırakdık.
Mü’min / 53 - (Hayrat Neşriyat)
(53-54) Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına, akıl sâhibleri içinbir hidâyet ve bir nasîhat olmak üzere Kitâb’ı (Tevrât’ı) mîras bıraktık.
Mü’min / 53 - (Muhammed Esed)
Gerçek şu ki Biz, daha önce Musa'ya hidayetimizi ihsan etmiş ve (böylece) İsrailoğulları'nı (o'na vahyedilmiş olan) ilahi kelamın mirasçısı kılmıştık,
هُدًى وَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ
Okunuşu: Huden ve zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).
Mü’min / 54 - (Diyanet İşleri)
(53-54) Andolsun, biz Mûsâ’ya hidayet verdik. İsrailoğulları’na da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olarak o kitabı (Tevrat’ı) miras bıraktık.
Mü’min / 54 - (Ali Ünal)
Bir hidayet rehberi ve gerçek idrak sahipleri için bir öğüt, hatırlatma ve talimat kaynağı olan (Kitaba).
Mü’min / 54 - (Bayraktar Bayraklı)
(53-54) Şüphesiz ki biz, Mûsâ'ya doğru yolu gösteren rehberi verdik. İsrâiloğulları'nı da doğru yolu gösterici ve akıl sahiplerini uyarıcı olarak Kitab'a mirasçı kıldık.
Mü’min / 54 - (Bekir Sadak)
(53-54) And olsun ki Biz Musa'ya dogruluk rehberi verdik. Israilogullarini da, akil sahipleri icin bir ogut ve dogruluk rehberi olan Kitap'a, Tevrat'a varis kildik.
Mü’min / 54 - (Cemal Külünkoğlu)
(53-54) Andolsun ki biz, Musa'ya doğru yolu gösteren rehberi (Tevrat'ı) verdik ve İsrailoğullarına da o Kitab'ı miras bıraktık. O, akıl sahipleri için bir öğüttür ve doğruluk rehberidir.
Mü’min / 54 - (Diyanet İşleri (eski))
(53-54) And olsun ki Biz Musa'ya doğruluk rehberi verdik. İsrailoğullarını da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitap'a, Tevrat'a varis kıldık.
Mü’min / 54 - (Diyanet Vakfi)
(53-54) Andolsun ki biz Musa'ya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitab'ı miras bıraktık.
Mü’min / 54 - (Hasan Basri Çantay)
(53-54) Andolsun ki biz Musâya hidâyeti verdik. (Kendisinden sonra) İsrâîl oğullarına da — hem doğru yolun rehberi, hem temiz akıl saahibleri için bir öğüd olmak üzere — kitabı mîras bırakdık.
Mü’min / 54 - (Hayrat Neşriyat)
(53-54) Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına, akıl sâhibleri içinbir hidâyet ve bir nasîhat olmak üzere Kitâb’ı (Tevrât’ı) mîras bıraktık.
فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ
Okunuşu: Fasbir inne va’dallâhi hakkun vestagfir li zenbike ve sebbih bi hamdi rabbike bil aşiyyi vel ibkâr(ibkâri).
Mü’min / 55 - (Diyanet İşleri)
Ey Muhammed! Sabret. Allah’ın va’di şüphesiz gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ederek tespih et!
Mü’min / 55 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Artık sabret, şüphe yok ki Allah'ın vaadi gerçektir ve suçunun yarlıganmasını dile ve akşam ve sabah çağlarında, Rabbine hamd ederek tenzîh et onu.
Mü’min / 55 - (Abdullah Parlıyan)
O halde sen de, sana gönderilen son kitaptan dolayı, başına gelen sıkıntıların hepsine karşı sabırlı ve dirençli ol. Çünkü Allah'ın, peygamberlerine ve mü'minlere karşı yardım sözü mutlaka gerçekleşecektir. Günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt.
Mü’min / 55 - (Adem Uğur)
(Resûlüm!) Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vâdi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile tesbîh et.
Mü’min / 55 - (Ahmed Hulusi)
Sabret! Muhakkak ki Allâh'ın vaadi haktır! Yanlışların için istiğfar et! Akşam ve sabah Rabbinin hamdi olarak tespih et!
Mü’min / 55 - (Ahmet Tekin)
Sen sabrederek mücadeleye devam et. Allah’ın va’di haktır, doğrudur. Günahından dolayı bağışlanma, koruma kalkanına alınma dile. Rabbini, akşama doğru ve sabahları erken hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Ahmet Varol)
Şu halde sen sabret. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Günâhın için bağışlanma dile ve akşam, sabah Rabbini hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Ali Bulaç)
Şu halde sen sabret. Gerçekten Allah'ın va'di haktır. Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Ali Fikri Yavuz)
O halde (Ey Rasûlüm, müşriklerin eziyetlerine) sabret; çünkü Allah’ın (zafere dair) vaadi gerçektir. (Müminler âdet edinsinler diye) günahın için mağfiret dile, akşam-sabah hamd ile Rabbini tesbih et (veya beş vakit namaz kıl).
Mü’min / 55 - (Ali Ünal)
(Allah’ın icraat–ı Sübhanîsi böyledir.) O halde sen sabret, çünkü Allah’ın (rasûllerine ve mü’minlerine yardım) sözü gerçektir. Günahların için Allah’tan bağışlanma dile ve ikindiakşam saatlerinde ve sabahleyin Rabbini hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Bekir Sadak)
Sabret, Allah'in verdigi soz suphesiz gercektir. Sucunun bagislanmasini dile; Rabbini aksam, sabah, overek tesbih et.
Mü’min / 55 - (Celal Yıldırım)
O halde (Ey Peygamber!) sabret. Şüphesiz ki Allah'ın va'di haktır. Günahının bağışlanmasını dile ve akşam-sabah Rabbına hamd ile tesbîh et..
Mü’min / 55 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Muhammed!) Sıkıntılara karşı sabırlı ol! Allah'ın vaadi şüphesiz gerçektir. Günahların için bağışlanma dile! Rabbinin şanını sabah akşam yücelt.
Mü’min / 55 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm!) Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vâdi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam sabah Rabbini hamd ile tesbîh et.
Mü’min / 55 - (Edip Yüksel)
Öyleyse sabret. Çünkü ALLAH'ın sözü gerçektir. Günahların için de bağışlanma iste ve Rabbini akşam sabah överek yücelt.
Mü’min / 55 - (Gültekin Onan)
Şu halde sen sabret. Gerçekten Tanrı'nın vaadi haktır. Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah rabbini hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Harun Yıldırım)
(Resûlüm!) Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın vâdi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşamsabah Rabbini hamd ile tesbîh et.
Mü’min / 55 - (Hasan Basri Çantay)
Şimdi sen (Habîbim) sabret. Çünkü Allahın va'di gerçekdir. Günâhının yarlığanmasını iste. Akşam, sabah Rabbini hamd ile (tenzîh ve) tesbîh et.
Mü’min / 55 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Artık sabret! Çünki Allah’ın va'di haktır; günâhının bağışlanmasını dile ve akşam ve sabah Rabbine hamd ile (O’nu) tesbîh et!
Mü’min / 55 - (İbni Kesir)
Şimdi sen; sabret, Allah'ın vaadi mutlaka haktır. Günahının yarlığanmasını dile, sabah akşam Rabbını hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Kadri Çelik)
O halde sen sabret. Gerçekten Allah'ın vaadi haktır. (Dininin geleceği hakkındaki yersiz endişelerinden ibaret olan) Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (Muhammed Esed)
o halde sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü, Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir, günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt.
Mü’min / 55 - (Mustafa İslamoğlu)
Şu halde dirençli ol! Zira Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Hatan için af dile ve akşam sabah hamd ile Rabbinin yüceliğini dile getir!
Mü’min / 55 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Sabret! Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste! Rabbini akşam sabah hamd ile tesbih et!
Mü’min / 55 - (Şaban Piriş)
Sen de sabret, kuşkusuz Allah’ın vaadi haktır. Günahların için bağışlanma dile, sabah akşam hamd ederek Rabb’ini tesbih/tenzih et.
Mü’min / 55 - (Sadık Türkmen)
Öyleyse sen sabret/bekle! Şüphesiz Allah’ın sözü gerçektir. Günahın için bağışlanma dile. Rabbini akşam sabah överek tesbih et.
Mü’min / 55 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! Sabret, Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Suçunun bağışlanmasını dile. Rabbini akşam sabah överek tesbih et.
Mü’min / 55 - (Suat Yıldırım)
O halde, sen sabret! Çünkü Allah’ın vaadi gerçektir. Hem günahından istiğfar et, sabah akşam Rabbine hamd ederek zikir ve ibadete devam et.
Mü’min / 55 - (Tefhim-ul Kuran)
Şu halde sen sabret. Gerçekten Allah'ın va'di haktır. Günahın için mağfiret dile; akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.
Mü’min / 55 - (İlyas Yorulmaz)
Sabret. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Günahların için Rabbinden bağışlanma dile ve Rabbinin şanını gece gündüz tesbih ederek yücelt.
إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ إِن فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَّا هُم بِبَالِغِيهِ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
Okunuşu: İnnellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bi bâligîh(bâligîhi), festeiz billâh(billâhi), innehu huves semîul basîr(basîru).
Mü’min / 56 - (Diyanet İşleri)
Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır. Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
Mü’min / 56 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah'ın âyetleri hakkında, kendilerine hiçbir kesin delil gelmemişken çekişmeye girişenlerin gönüllerinde, ancak ulaşmalarına imkân olmayan bir büyüklenme duygusu var; artık Allah'a sığın, şüphe yok ki o, duyar, görür.
Mü’min / 56 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'ın ayetleri hakkında, kendilerine hiçbir kesin delil gelmemişken, çekişmeye girişenlerin gönüllerinde, ancak ulaşmalarına imkan olmayan bir büyüklenme duygusu var. Sen her türlü şeyden olduğu gibi, bunların şerrinden de Allah'a sığın. Şüphe yok ki O, herşeyi duyar ve herşeyi görür.
Mü’min / 56 - (Adem Uğur)
Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın. Kuşkusuz O, işiten ve görendir.
Mü’min / 56 - (Ahmed Hulusi)
Kendilerine gelmiş bir reddedilemez delil olmaksızın Allâh'ın işaretleri hakkında mücadele edenler var ya, onların içlerinde, asla ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yoktur (Kibriyâ'nın farkındalığına asla ulaşamayacaklardır)! O hâlde sen, Esmâ'sıyla hakikatin olan Allâh'a sığın. . . Muhakkak ki O, "HÛ"; Semi'dir, Basıyr'dir.
Mü’min / 56 - (Ahmet Tekin)
Kendilerine gelmiş kesin bir delil, bir ferman, bir yetki olmaksızın, Allah’ın âyetleriyle ilgili tartışanların kalplerinde, asla sahip olamayacakları ille de bir büyüklük hevesi vardır. Sen Allah’a sığın. Kesinkes o işitir, bilir görür; duana icabet eder, doğru yolu gösterir.
Mü’min / 56 - (Ahmet Varol)
Kendilerine gelmiş açık bir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenler var ya, onların göğüslerinde erişemeyecekleri bir büyüklükten başka bir şey yok. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O, duyandır, görendir.
Mü’min / 56 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.
Mü’min / 56 - (Ali Fikri Yavuz)
Kendilerine (Allah’dan) gelmiş bir delil olmaksızın Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerin kalblerinde ancak tekebbür var. Onlar, o tasarladıkları büyüklüğe asla eremiyeceklerdir. Sen, hemen (sana fenalık düşünenlerden) Allah’a sığın. Muhakkak ki O, Semîdir= sözlerini işitendir, Basîr’dir= yaptıklarını görendir...
Mü’min / 56 - (Ali Ünal)
Kendilerine gelmiş hiçbir delil ve verilmiş hiçbir yetki olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri tartışanlar, içlerinde taşıdıkları ama hiçbir zaman ulaşamayacakları büyüklük ve üstünlük özentisi sebebiyle böyle yapmaktadırlar. Sen, (onların her türlü hile, desise ve tuzaklarından) Allah’a sığın. Hiç şüphesiz O, O’dur Semî’ (her şeyi hakkıyla işiten), Basîr (her şeyi hakkıyla bilen).
Mü’min / 56 - (Bayraktar Bayraklı)
Kendilerine gelmiş herhangi bir delil olmadan Allah'ın âyetleri konusunda mücadele edenlerin gönüllerinde, asla ulaşamayacakları büyüklenme arzusundan başka bir şey yoktur. Artık sen, Allah'a sığın! Şüphesiz O, her şeyi işitir; görür.
Mü’min / 56 - (Bekir Sadak)
Allah'in ayetleri uzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartisanlarin gonullerinde, ulasamiyacaklari bir buyuklenme vardir. Sen Allah'a sigin. O suphesiz isitendir, gorendir.
Mü’min / 56 - (Celal Yıldırım)
Allah'ın âyetleri hakkında kendilerine gelen bir delil ve belge olmaksızın tartışıp iddialaşanların gerçekten içlerinde ulaşamıyacakları bir kibir (büyüklük, kendini beğenmişlik) vardır. Sen artık Allah'a sığın. Şüphesiz ki O, işitendir, görendir.
Mü’min / 56 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah'ın ayetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, bu onların içlerindeki asla ulaşamayacakları bir büyüklük taslamadan başka bir şey değildir. Sen (onların şerrinden) Allah'a sığın. Şüphesiz O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla görendir.
Mü’min / 56 - (Diyanet İşleri (eski))
Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah'a sığın. O şüphesiz işitendir, görendir.
Mü’min / 56 - (Diyanet Vakfi)
Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın. Kuşkusuz O, işiten ve görendir.
Mü’min / 56 - (Edip Yüksel)
Hiç bir delile sahip olmadan ALLAH'ın ayet ve mucizelerine karşı tartışanların göğüslerinde, erişemiyecekleri bir büyüklenme vardır. Öyleyse ALLAH'a sığın. O İşitendir, Görendir.
Mü’min / 56 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Kendilerine gelmiş kat'î bir bürhan olmaksızın Allahın âyetlerinde mücadele edenler muhakkak ki onların sîynelerinde ancak yetişemiyecekleri bir kibir vardır sen hemen Allaha sığın, çünkü o, semî odur, basîr o
Mü’min / 56 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Çünkü kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde, sadece yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın çünkü işiten O'dur, gören O!
Mü’min / 56 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur.
Mü’min / 56 - (Gültekin Onan)
Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Tanrı'nın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Tanrı'ya sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.
Mü’min / 56 - (Harun Yıldırım)
Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın. Kuşkusuz O, işiten ve görendir.
Mü’min / 56 - (Hasan Basri Çantay)
Kendilerine gelmiş kat'î bir delîl (ve salâhiyyet) olmaksızın (körü körüne) Allahın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin göğüslerinde, hiç şübhe yok ki, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük (hevesin) den başka bir şey yokdur. Hemen sen (onların şerrinden) Allaha sığın. Çünkü O, (dediklerini) bizzat işiden, (yapdıklarını) hakkıyle görendir.
Mü’min / 56 - (Hayrat Neşriyat)
Şübhesiz o kimseler ki, kendilerine gelmiş bir delîl olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele ederler. Onların sînelerinde, kendisine ulaşamayacakları bir kibirden (sana üstün gelme arzusundan) başka bir şey yoktur. (Sen) hemen Allah’a sığın! Çünki Semî'(herşeyi işiten), Basîr (hakkıyla gören) ancak O’dur.
Mü’min / 56 - (İbni Kesir)
Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmadan Allah'ın ayetleri üzerinde tartışanların göğüslerinde, şüphesiz ki ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Öyleyse sen, Allah'a sığın. Muhakkak ki O'dur O, Semi, Basir.
Mü’min / 56 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz kendilerine gelmiş bulunan hiç bir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenler (var ya), onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklenmeden başkası yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.
Mü’min / 56 - (Muhammed Esed)
Allah'ın mesajlarını hiçbir delilleri olmadan sorgulayanlara gelince; onların içinde hiçbir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlik (duygusun)dan başka bir şey yoktur, öyleyse sen Allah'a sığın çünkü her şeyi işiten, her şeyi gören yalnız O'dur!
Mü’min / 56 - (Mustafa İslamoğlu)
Allah'ın ayetleri hakkında kendilerine ulaşmış hiçbir belge ve yetki olmadan tartışanlara gelince: onların içinde hiçbir zaman erişip (tatmin) olamayacakları bir büyüklenme tutkusu vardır, başkası değil. Artık sen sadece Allah'a sığın: çünkü O, evet O'dur her şeyi işiten, her şeyi görüp gözeten.
Mü’min / 56 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Şüphe yok o kimseler ki, kendilerine gelmiş bir kat'i bürhan olmaksızın Allah'ın âyetlerinde mücadelede bulunurlar, onların sinelerinde kendilerinin yetişemeyecekleri bir böbürlenmeden başka bir şey yoktur. Sen hemen Allah'a sığın, şüphe yok ki bihakkın işitici, görücü olan O'dur O.
Mü’min / 56 - (Ömer Öngüt)
Kendilerine verilmiş kesin bir delil ve salâhiyet olmaksızın, Allah'ın âyetleri üzerinde tartışanların gönüllerinde hiç şüphe yok ki aslâ erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Öyleyse sen Allah'a sığın. Şüphesiz ki O işitendir, görendir.
Mü’min / 56 - (Şaban Piriş)
Kendilerine gelen hiçbir delilleri olmadan, Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların gönüllerinde kibirden başka bir şey yoktur. Onlar, ona ulaşamazlar. Öyleyse sen, Allah’a sığın. Çünkü O, işiten ve gören O’dur.
Mü’min / 56 - (Sadık Türkmen)
Allah’ın ayetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, tartışıp duran kimseler var ya; şüphesiz ki, onların göğüslerinde, kendisine asla erişemeyecekleri, bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur! Öyleyse sen Allah’a sığın/yönel. Şüphesiz O; işitendir, görendir.
Mü’min / 56 - (Seyyid Kutub)
Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah'a sığın. O şüphesiz işitendir, görendir.
Mü’min / 56 - (Suat Yıldırım)
Kendilerine ulaşan hiçbir delil olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri tartışanların içlerinde olan duygu, sırf bir büyüklük kompleksinden başka bir şey değildir, ama onlar o özendikleri dereceye asla ulaşamazlar. Sen onların şerrinden Allah’a sığın.Çünkü O, her şeyi tam mânasıyla işitir ve bilir.
Mü’min / 56 - (Süleyman Ateş)
Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allâh'ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde, (hiçbir zaman) erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın, çünkü işiten, gören O'dur.
Mü’min / 56 - (Tefhim-ul Kuran)
Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.
Mü’min / 56 - (Ümit Şimşek)
Kendilerine ulaşmış bir delile dayanmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girenlerin gönüllerinde yatan şey, hiçbir zaman erişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden ibarettir. Sen Allah'a sığın. Çünkü O herşeyi işiten, herşeyi görendir.
Mü’min / 56 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Kendilerine gelmiş hiçbir kanıt olmadan, Allah'ın ayetleri hakkında tartışıp duranlar var ya, onların göğüslerinde, asla ulaşamayacakları bir büyüklüğün kuruntusu vardır. Artık Allah'a sığın! O'dur Semî, O'dur Basîr.
Mü’min / 56 - (İskender Ali Mihr)
Muhakkak ki, kendilerine gelmiş bir sultan (delil) olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin sinelerinde sadece (Allah’a) ulaşamayacakları bir kibir vardır. Artık Allah’a sığın, muhakkak ki O, en iyi işiten ve en iyi görendir.
Mü’min / 56 - (İlyas Yorulmaz)
Kendilerine gelmiş sağlam bir kanıtları olmadığı halde, Allah hakkında çekişip duranların kalplerinde, hiçbir zaman ulaşamadıkları bir büyüklük duygusu vardır. (Bu büyüklük duygularından) Allah’a sığın. Şüphesiz ki O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.
لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Okunuşu: Le halkus semâvâti vel ardı ekberu min halkın nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Mü’min / 57 - (Diyanet İşleri)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Adem Uğur)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Ahmed Hulusi)
Semâların ve Dünya'nın yaratılışı, insanların yaratılışından elbette fevkalâde büyük! Ne var ki insanların çoğunluğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Ahmet Tekin)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar.
Mü’min / 57 - (Ahmet Varol)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Ali Bulaç)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Ali Ünal)
Şurası muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Bekir Sadak)
Goklerin ve yerin yaratilmasi, insanlarin yaratilmasindan daha buyuk bir seydir. Fakat insanlarin cogu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Cemal Külünkoğlu)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.
Mü’min / 57 - (Diyanet Vakfi)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Harun Yıldırım)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (İbni Kesir)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ne var ki insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Kadri Çelik)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Muhammed Esed)
Göklerin ve yerin yaratılması elbette insanın yaratılmasından daha büyük (bir olay)dır ama insanların çoğu (bunun ne anlama geldiğini) bilmezler.
Mü’min / 57 - (Mustafa İslamoğlu)
Göklerin ve yerin yaratılması elbette insan cinsinin yaratılmasından daha kapsamlı bir hadisedir; lakin insanların çoğu bunun (anlamını) dahi bilmez.
Mü’min / 57 - (Ömer Öngüt)
Göklerin ve yerin yaratılması, elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Seyyid Kutub)
Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Mü’min / 57 - (Ümit Şimşek)
Göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından daha büyük birşeydir; lâkin insanların çoğu bunu bilmez.
Mü’min / 57 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Göklerin ve yerin yaratılışı/yarattıkları, insanların yaratılışından/insanlar âleminden elbette daha büyüktür. Ne var ki insanların çokları bilmiyorlar.
وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ قَلِيلًا مَّا تَتَذَكَّرُونَ
Okunuşu: Ve mâ yestevîl a’mâ vel basîru vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve lel musîu, kalîlen mâ tetezekkerûn(tetezekkerûne).
Mü’min / 58 - (Diyanet İşleri)
Önünü göremeyen kâfirle, ilerisini gören mü’min, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlerle, kötü icraat yapanlar, kötülük edenler, işlerini kötü yapanlar bir olmaz. Ne kadar da az düşünüyorlar.
Mü’min / 58 - (Abdullah Parlıyan)
Öyleyse, gören ile görmeyen bir olmaz, iman edip doğru dürüst işler yapanlar ile, kötülük edenler de bir değildir. Bundan ne kadar da az ders çıkarıyorsunuz.
Mü’min / 58 - (Ahmed Hulusi)
Kör ile gören, iman edip imanın gereğini uygulayan ile inkâr ile kötülük yapan bir olmaz! Ne kadar da az hatırlayıp düşünüyorsunuz!
Mü’min / 58 - (Ahmet Tekin)
Önünü göremeyen kâfirle, ilerisini gören mü’min, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlerle, kötü icraat yapanlar, kötülük edenler, işlerini kötü yapanlar bir olmaz. Ne kadar da az düşünüyorlar.
Mü’min / 58 - (Ahmet Varol)
Kör ile gören bir olmaz. İman edip salih ameller işleyenlerle kötülük eden de. Ne kadar da az düşünüyorsunuz.
Mü’min / 58 - (Ali Bulaç)
Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.
Mü’min / 58 - (Ali Ünal)
Görmeyenle gören bir olmaz; iman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlarla kötülüklere batmış bulunanlar da bir olmaz. Ne de az düşünüyor ve ders alıyorsunuz!
Mü’min / 58 - (Celal Yıldırım)
Görmeyenle gören, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlarla kötülük işleyen kimse bir değildir. Ne de az düşünüyorsunuz ?!
Mü’min / 58 - (Cemal Külünkoğlu)
Kör ile gören bir olmaz. İman edip doğru ve yararlı işler yapanlarla kötülük üretenler de bir değildir. (Çok düşünmeniz gerekirken) ne kadar az düşünüyorsunuz!
Mü’min / 58 - (Edip Yüksel)
Kör ile gören bir olmaz. İnanıp erdemli davrananlarla kötülük işleyenler de bir olmaz. Ne kadar az düşünürsünüz.
Mü’min / 58 - (Gültekin Onan)
Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; inanıp salih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.
Mü’min / 58 - (Kadri Çelik)
(Basireti) Kör olan ile gören kimse eşit olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlar ile kötülük yapan da. Pek de az hatırlayıp kendinize geliyorsunuz!
Mü’min / 58 - (Muhammed Esed)
(Öyleyse,) gören ile görmeyen bir olmaz; iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar ile kötülük işleyenler de bir değildir. Bundan ne kadar da az ders çıkarıyorsunuz?
Mü’min / 58 - (Mustafa İslamoğlu)
Neticede görenle görmeyen bir olmaz; tıpkı iman edip o imana uygun iyilik yapan ile kötülük yapanın bir olmadığı (gibi): Ne kadar da azınız öğüt alıyor!
Mü’min / 58 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Kör olan ile görücü olan müsavî olmaz. Ve imân eden ve sâlih sâlih amellerde bulunan kimseler ile kötülük yapan da (müsavî değildir). Ne kadar az düşünüyorsunuz?
Mü’min / 58 - (Şaban Piriş)
Kör ile gören eşit değildir. İman edip, doğruları yapanlarla kötüler de bir değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz.
Mü’min / 58 - (Sadık Türkmen)
Kör ve gören bir olmaz. İman edip salih amel/faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlar da, kötülük yapanlarla bir olmaz. Ne kadar da az düşünüyorsunuz?
Mü’min / 58 - (Suat Yıldırım)
Görmeyenle gören bir olmaz. İman edip makbul ve güzel işler yapanlarla hep kötülük yapanlar da bir olmaz. Ne de az düşünüyorsunuz!
Mü’min / 58 - (Tefhim-ul Kuran)
Kör olanla (basiretle) gören bir olmaz; iman edip salih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne kadar az öğüt alıp düşünüyorsunuz.
Mü’min / 58 - (Ümit Şimşek)
Ne kör ile gören bir olur, ne de iman edip güzel işler yapanlarla günahkârlar. Fakat pek az düşünüyorsunuz.
Mü’min / 58 - (İskender Ali Mihr)
Ve kör ile basiret sahibi bir olmaz. Ve de âmenû olup salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlerle kötülük yapanlar da (bir olmaz). Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.
Mü’min / 58 - (İlyas Yorulmaz)
Görmeyenle gören eşit değildir. İman edip doğru ve yararlı işler yapanlarla, kötülük yapanlarda eşit değildir. Nede az düşünüyorsunuz?
إِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Okunuşu: İnnes sâate le âtiyetun lâ reybe fîhâ ve lâkinne ekseren nâsi lâ yû’minûn(yû’minûne).
Mü’min / 59 - (Ali Bulaç)
Şüphesiz kıyamet saati, yaklaşarak gelmektedir; bunda hiç bir kuşku yok. Ancak insanların çoğu iman etmiyorlar.
Mü’min / 59 - (Ali Ünal)
Kıyamet mutlaka gelecektir; bunda asla şüphe yoktur. Ne var ki, insanların çoğu iman etmemektedir.
Mü’min / 59 - (Suat Yıldırım)
Kıyamet (yeni dirilme ve duruşma) saati mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yok. Fakat insanların ekserisi buna inanmazlar.
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
Okunuşu: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).
Mü’min / 60 - (Diyanet İşleri)
Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”
Mü’min / 60 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve Rabbiniz dedi ki: Çağırın beni, icâbet edeyim size; şüphe yok ki bana kulluk etmekten, ululuk satarak çekinenler, aşağılık bir halde cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Abdullah Parlıyan)
Ama Rabbiniz buyuruyor ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Şüphesiz ki, bana kulluk etmekten ululuk taslayarak çekinenler, aşağılık bir halde cehenneme gireceklerdir.”
Mü’min / 60 - (Adem Uğur)
Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Ahmed Hulusi)
Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim! Muhakkak ki kibirleri yüzünden ibadet etmeyenler, boyunları bükük olarak cehenneme gireceklerdir. "
Mü’min / 60 - (Ahmet Tekin)
Rabbiniz:'Bana dua edin, duanızı yerine getirerek size karşılık vereyim' buyurdu. Bana kulluk ve ibadeti, bana duayı, benim şeriatıma bağlılığı, gurur-kibir meselesi yaparak büyüklük taslayanlar, serkeşlik edenler, zorba, diktatör, güç ve iktidar sahipleri horlanarak zillet içinde Cehennem’e girecekler.
Mü’min / 60 - (Ahmet Varol)
Rabbiniz dedi ki: 'Bana dua edin duanızı kabul edeyim. Bana ibadetten büyüklenenler [2] küçük düşürülmüş olarak cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Ali Bulaç)
Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir."
Mü’min / 60 - (Ali Fikri Yavuz)
Rabbiniz buyurdu ki: “- Bana dua edin, size karşılığını vereyim. Bana ibadet etmekten büyüklenib yüz çevirenler, muhakkak ki küçülmüş kimseler olarak cehenneme gireceklerdir.”
Mü’min / 60 - (Ali Ünal)
Rabbiniz şöyle buyuruyor: “Bana dua edin, size cevap vereyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak Cehennem’e gireceklerdir.”
Mü’min / 60 - (Bayraktar Bayraklı)
Rabbiniz, “Bana dua ediniz, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi gururlarına yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir” buyurmuştur.
Mü’min / 60 - (Bekir Sadak)
Rabbiniz: «Bana dua edin ki duaniza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi buyukluklerine yediremiyenler alcalmis olarak cehenneme gireceklerdir» buyurmustur. *
Mü’min / 60 - (Celal Yıldırım)
Rabbınız dedi ki: Bana duâ edip yalvarın ki kabul edip karşılık vereyim. Doğrusu bana kulluk etmeyi gururlarına yediremiyenler, zillete uğrayıp aşağılanarak Cehennem'e gireceklerdir..
Mü’min / 60 - (Cemal Külünkoğlu)
Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim! Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”
Mü’min / 60 - (Diyanet İşleri (eski))
Rabbiniz: 'Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir' buyurmuştur.
Mü’min / 60 - (Diyanet Vakfi)
Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Edip Yüksel)
Rabbiniz der ki, 'Bana yalvarın size cevap vereyim.' Büyüklük taslayarak bana kulluk etmekten kaçınanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Halbuki rabbınız buyurdu: yalvarın ki bana size karşılık vereyim, çünkü benim ıbadetimden kibirlenenler yarın hor hakîr olarak Cehenneme girecekler
Mü’min / 60 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Halbuki Rabbiniz: «Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir.» buyurdu.
Mü’min / 60 - (Gültekin Onan)
Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir."
Mü’min / 60 - (Harun Yıldırım)
Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Hasan Basri Çantay)
Rabbiniz (şöyle) buyurdu: «Bana düâ edin. Size icabet (ve duanızı kabul) edeyim. Çünkü bana ibâdetden büyüklük taslay (ıb uzaklaş) anlar hor ve hakıyr cehenneme gireceklerdir».
Mü’min / 60 - (Hayrat Neşriyat)
Rabbiniz buyurdu ki: 'Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)! Şübhesiz benim ibâdetimden (yüz çevirip) kibirlenenler, yakında zelîl olan kimseler olarak Cehenneme gireceklerdir!'
Mü’min / 60 - (İbni Kesir)
Rabbınız: Bana dua edin ki, size icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir, buyurdu.
Mü’min / 60 - (Kadri Çelik)
Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin de size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenenler, cehenneme alçalmış kimseler olarak gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Muhammed Esed)
Ama Rabbiniz buyurur ki: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!"
Mü’min / 60 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve Rabbiniz şöyle buyurur: "Bana dua edin ki ben de kabul edeyim! Bunu kulluk yapmayı kendisine yediremeyenler, rezil rüsva olarak cehenneme girecekler.
Mü’min / 60 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve Rabbiniz buyurdu ki: «Bana dua ediniz, sizin için icabet edeyim. Şüphe yok o kimseler ki, Benim ibadetimden kibirlenirler, onlar yakında zeliller oldukları halde cehenneme gireceklerdir.»
Mü’min / 60 - (Ömer Öngüt)
Rabbiniz buyurdu ki: "Bana duâ edin, duânıza icabet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler, alçaltılmış olarak cehenneme gireceklerdir. "
Mü’min / 60 - (Şaban Piriş)
Rabbiniz şöyle dedi: -Bana dua edin, size cevap/karşılık vereyim. Bana kulluk etmekten büyüklenenler, zillet içinde cehenneme gireceklerdir
Mü’min / 60 - (Sadık Türkmen)
Rabbiniz buyurmuştur ki: “Bana dua edin, size (duanızın karşılığı ile) cevap vereyim. Kibire saplanarak Bana ibadetten uzaklaşan kimseler, aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir.”
Mü’min / 60 - (Seyyid Kutub)
Rabbiniz buyurdu ki: «Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir.»
Mü’min / 60 - (Suat Yıldırım)
Rabbiniz buyurdu ki: "Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet, yani dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler, zelil ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir."
Mü’min / 60 - (Süleyman Ateş)
Rabbiniz buyurdu ki: "Bana du'â edin, du'ânızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeğe tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir."
Mü’min / 60 - (Tefhim-ul Kuran)
Rabbiniz dedi ki: «Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.»
Mü’min / 60 - (Ümit Şimşek)
Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, size cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler ise, hor ve hakir şekilde Cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Rabbiniz buyurmuştur ki: Dua edin bana, cevap vereyim size! Kibre saparak bana ibadetten uzaklaşanlar, aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir.
Mü’min / 60 - (İskender Ali Mihr)
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler."
Mü’min / 60 - (İlyas Yorulmaz)
Rabbiniz “Bana dua edin, bende sizin duanıza cevap vereyim” diyor. Rablerine kulluk etmeye kibirlenenler, hiç şüphe yok ki, cehenneme alçaltılarak girecekler.
اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
Okunuşu: Allâhullezî ceale lekumul leyle li teskunû fîhi ven nehâre mubsırâ(mubsıren), innallâhe le zû fadlin alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Mü’min / 61 - (Diyanet İşleri)
Allah, içinde rahat edesiniz diye geceyi ve (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak da gündüzü yaratandır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı sonsuz iyilik sahibidir, fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Öyle bir Allah'tır ki size geceyi yarattı dinlenmeniz için ve gündüzü yarattı göre göre işlerinizi yapmanız için; şüphe yok ki Allah, elbette insanlara karşı lütuf ve ihsân sâhibidir ve fakat insanların çoğu şükretmez.
Mü’min / 61 - (Abdullah Parlıyan)
Öyle bir Allah'tır ki, dinlenmeniz için size geceyi; göre göre işlerinizi yapmak için de gündüzü yarattı. Şüphe yok ki, Allah insanlara karşı sonsuz lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Adem Uğur)
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Ahmed Hulusi)
Allâh ki, sizin için, geceyi onda sükûn bulasınız; gündüzü de görüp değerlendiresiniz diye yarattı! Muhakkak ki Allâh insanlara lütuf sahibidir. . . Ne var ki insanların çoğunluğu şükretmezler!
Mü’min / 61 - (Ahmet Tekin)
Allah, içinde dinlenesiniz, uyuyasınız diye geceyi, ihtiyaçlarınızı, işlerinizi göresiniz diye aydınlık sağlayan gündüzü, sizin faydalanmanız için planlayıp hazırlayandır. Allah insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu, lütfun kıymetini bilmeyecek, şükretmeyecek.
Mü’min / 61 - (Ahmet Varol)
Geceyi dinlenmeniz için, gündüzü de aydınlatıcı olarak yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah, insanlar için lütuf sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Ali Bulaç)
Allah, kendisinde sükun bulmanız için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için var etti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir fazl sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.
Mü’min / 61 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah O’dur ki, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göresiniz diye gündüzü, sizin için yarattı. Gerçekten Allah insanlara ihsan sahibidir, fakat insanların çoğu buna şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Ali Ünal)
Allah’tır ki, sizin için sükûnet bulup dinlenebilesiniz diye geceyi var etmiş, gündüzü de çalışabilesiniz diye aydınlık kılmıştır. Gerçekten Allah, insanlara karşı pek lütufkârdır; ne var ki, insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Bayraktar Bayraklı)
Dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Bekir Sadak)
Size, geceyi dinlenesiniz diye karanlik ve gunduzu aydinlik olarak yaratan Allah'tir. Dogrusu Allah insanlara karsi lutufkardir, ama insanlarin cogu sukretmezler.
Mü’min / 61 - (Celal Yıldırım)
O Allah ki, dinlenip sükûnet bulasınız diye geceyi; aydınlık içinde (hayatınızı kazanasınız diye) gündüzü sizin için yarattı. Şüphesiz ki, Allah insanlara karşı bol bağış, çok iyilik sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Cemal Külünkoğlu)
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Buna rağmen insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Diyanet İşleri (eski))
Size, geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü aydınlık olarak yaratan Allah'tır. Doğrusu Allah insanlara karşı lütufkardır, ama insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Diyanet Vakfi)
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Edip Yüksel)
ALLAH, geceyi dinlenmeniz için yaratan ve gündüzü de aydınlık yapandır. ALLAH halka karşı büyük lütuf sahibidir, fakat halkın çoğu şükretmez.
Mü’min / 61 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Allah o ki sizin için geceyi yaptı, içinde dinlenesiniz diye, gündüzü de göz açıcı, hakıkat Allah, insanlara karşı bir fadıl sahibi ve lâkin insanların ekserîsi şükretmezler
Mü’min / 61 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah O'dur ki, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi yarattı, göz açıcı olarak da gündüzü. Doğrusu Allah, insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Gültekin Onan)
Tanrı, kendisinde sükun bulmanız için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için var etti. Şüphesiz Tanrı, insanlara karşı bir fazl sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.
Mü’min / 61 - (Harun Yıldırım)
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, görmeniz için de gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Hasan Basri Çantay)
Allah, sizin için, içinde dinlenesiniz diye geceyi, gör (üb işlenmeniz (e vaasıta) olarak gündüzü yaratandır. Şübhesiz ki Allah insanlar üzerinde lütf-ü inayet saahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Hayrat Neşriyat)
Allah, size geceyi içinde istirâhat etmeniz için (karanlık), gündüzü ise (çalışmanız için) aydınlatıcı kılandır. Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı elbette büyük lütuf sâhibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (İbni Kesir)
Allah O'dur ki; dinlenesiniz diye size geceyi karanlık, gündüzü aydınlık kılmıştır. Şüphesiz ki Allah; insanlara karşı lutufkardır. Ne var ki insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Kadri Çelik)
Allah size kendisinde sükûnete ermeniz için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü var etti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir lütuf sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Muhammed Esed)
Geceyi dinlenmeniz ve gündüzü de görmeniz için yaratan Allah'tır. Allah insanlara karşı sonsuz derecede lütufkardır ama çoğu insan (bunu görmeyecek kadar) nankördür.
Mü’min / 61 - (Mustafa İslamoğlu)
Geceyi sükünet bulasınız diye, gündüzü ise (işlerinizi) göresiniz diye yaratan Allah'tır: çünkü Allah insanlara karşı sınırsız lütuf sahibidir; ama insanların çoğu yine de şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah o zâttır ki, sizin için geceyi (karanlık) kıldı, içinde istirahat edesiniz diye ve gündüzü de gösterici kıldı. Şüphe yok ki, Allah nâs üzerine elbette fazl sahibidir. Velâkin nâsın ekserisi şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Ömer Öngüt)
Rabbiniz Allah O'dur ki, geceyi dinlenesiniz diye, gündüzü de görmeniz için yaratmıştır. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Şaban Piriş)
İstirahat etmeniz için size geceyi yaratan, gündüzü de aydınlık yapan Allah’tır. Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Sadık Türkmen)
O Allah geceyi sizin için, içinde dinlenesiniz diye yarattı. Gündüzü de göresiniz diye (aydınlık kıldı). Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Fakat, insanların birçoğu şükretmiyor.
Mü’min / 61 - (Seyyid Kutub)
Allah O'dur ki, geceyi içinde istirahat etmeniz için (serin ve karanlık) gündüzü de işinizi görmeniz için aydınlık yaptı. Şüphesiz Allah, insanlara lütufkârdır fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Suat Yıldırım)
Allah, sükunet bulup dinlenmeniz için geceyi yarattı. Etrafınızı görüp çalışabilmeniz için de aydınlık olan gündüzü var etti. Doğrusu Allah, insanlara büyük lütuf sahibidir fakat insanların ekserisi şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Süleyman Ateş)
Allâh O'dur ki size geceyi, içinde istirahat etmeniz için (serin ve karanlık); gündüzü de (işinizi) görmeniz için aydınlık yaptı. Şüphesiz Allâh, insanlara lutufkârdır; fakat insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah, kendisinde sükûn bulmanız için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için var etti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı (sınırsız) bir fazl sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.
Mü’min / 61 - (Ümit Şimşek)
O Allah ki, dinlenmeniz için geceyi, aydınlık olarak da gündüzü sizin için var etti. Doğrusu Allah insanlar üzerinde pek büyük lütuf sahibidir; lâkin insanların çoğu şükretmiyor.
Mü’min / 61 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi yarattı. Gündüzü de aydınlık kıldı. Şu bir gerçek ki, Allah, insanlara her halde lütufkâr davranıyor fakat insanların çokları şükretmezler.
Mü’min / 61 - (İskender Ali Mihr)
O Allah ki, size geceyi içinde sükûn bulmanız için gündüzü de gösterici (aydınlık) kıldı. Muhakkak ki Allah, insanlar üzerinde mutlaka fazl sahibidir. Ve lâkin insanların çoğu şükretmezler.
Mü’min / 61 - (İlyas Yorulmaz)
Allah, geceyi dinlenmeniz için, gündüzü de işlerinizi görmeniz için var edip yaratandır. Şüphesiz ki Allah kullarına lütuf sahibidir. Ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.
ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ لَّا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ
Okunuşu: Zâlikumullâhu rabbukum hâliku kulli şey’in lâ ilâhe illâ huve fe ennâ tu’fekûn(tû’fekûne).
Mü’min / 62 - (Diyanet İşleri)
İşte her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah! O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Durum bu iken nasıl oluyor da (haktan) döndürülüyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Abdullah Parlıyan)
İşte herşeyin yaratıcısı olan, Rabbiniz Allah budur, O'ndan başka gerçek ilah yoktur. O halde nasıl olup da, Allah'a ibadetten putlara tapmaya döndürülüp çevriliyorsunuz.
Mü’min / 62 - (Adem Uğur)
İşte O, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah'dır. O'ndan başka tanrı yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz!
Mü’min / 62 - (Ahmet Tekin)
İşte O, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah’tır. Hak ilâh yalnızca O’dur. Nasıl olup da, haktan ayrılıp küfre çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Ahmet Varol)
Rabbiniz Allah işte budur. O her şeyin yaratıcısıdır. O'ndan başka ilâh yoktur. Artık nasıl (haktan) çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Ali Bulaç)
İşte bu, sizin Rabbiniz Allah'tır; her şeyin yaratıcısıdır; O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Ali Fikri Yavuz)
İşte (yüce vasıflarında ortağı bulunmıyan) bu Allah Rabbinizdir; her şeyi yaratandır. O’ndan başka hiç bir İlâh yoktur. O halde (Allah’a ibadet etmekten dönüb putlara) nasıl çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Ali Ünal)
Budur Rabbiniz olan (sizi yaşatan, koruyan ve rızkınızı veren) Allah; her şeyin Yaratıcısı. O’ndan başka ilâh yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da başka başka yollara saptırılıyor, (ibadet için başka ilâhlar ediniyorsunuz)?!
Mü’min / 62 - (Bekir Sadak)
Iste herseyin yaraticisi olan Rabbiniz Allah budur. O'ndan baska tanri yoktur. Nasil aldatilip dondurulursunuz?
Mü’min / 62 - (Cemal Külünkoğlu)
İşte sizin Rabbiniz, her şeyi yaratan Allah'tır. O'ndan başka ilah yoktur. Öyle ise nasıl oluyor da bu gerçeği kabul etmekten vazgeçiyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Diyanet Vakfi)
İşte O, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah'dır. O'ndan başka tanrı yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz!
Mü’min / 62 - (Gültekin Onan)
İşte bu, sizin rabbiniz Tanrı'dır; her şeyin yaratıcısıdır. O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Harun Yıldırım)
İşte O, her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah'dır. O'ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz!
Mü’min / 62 - (Hayrat Neşriyat)
İşte Rabbiniz olan Allah bu (ni'metleri size veren)dir; herşeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyle ise (haktan) nasıl çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (İbni Kesir)
İşte Rabbınız olan; her şeyi yaratan Allah, budur. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. O halde nasıl olup da çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Kadri Çelik)
İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah'tır; her şeyin yaratıcısıdır ve O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nereye çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Muhammed Esed)
İşte her şeyin Yaratıcı'sı olan Rabbiniz Allah budur! O'ndan başka ilah yoktur. Nasıl olur da zihinleriniz hala (bu gerçekten) sapıp durmaktadır!
Mü’min / 62 - (Mustafa İslamoğlu)
Rabbiniz olan Allah işte böyledir: her şeyi yaratan, kendisinden başka ilah olmayan O'dur: şu halde, nasıl oluyor da böylesine savruluyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Ömer Öngüt)
İşte Rabbiniz Allah budur. O her şeyin yaratıcısıdır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde nasıl olup da döndürülüyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Sadık Türkmen)
Sizin rabbiniz Allah işte budur! Herşeyin yaratıcısıdır. O’dan başka İlâh yoktur. Nasıl oluyor da aldırış etmiyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Seyyid Kutub)
İşte her şeyin yaratıcısı Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Nasıl da aldatılıp döndürülüyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Suat Yıldırım)
İşte Rabbiniz, bütün bunları yapan, her şeyi yaratan Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Böyle iken nasıl oluyor da bu gerçeği kabul etmekten vazgeçiyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Süleyman Ateş)
İşte herşeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allâh budur. O'ndan başka tanrı yoktur. Nasıl da (O'nu birlemekten) çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Tefhim-ul Kuran)
İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah'tır; her şeyin yaratıcısıdır; O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?
Mü’min / 62 - (Ümit Şimşek)
İşte Rabbiniz olan Allah budur; O herşeyin yaratıcısıdır. Ondan başka tanrı yoktur. O halde nasıl tersiniz dönüyor?
Mü’min / 62 - (Yaşar Nuri Öztürk)
İşte o Allah'tır sizin Rabbiniz! Her şeyin yaratıcısıdır O. Tanrı yok O'ndan başka. Durum bu iken, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
كَذَلِكَ يُؤْفَكُ الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ
Okunuşu: Kezâlike yu’fekullezîne kânû bi âyâtillâhi yechadûn(yechadûne).
Mü’min / 63 - (Ahmet Tekin)
Allah’ın âyetlerini, mûcizelerini bile bile inkârda ısrar edenler, işte doğru yoldan, Allah’a kulluk ve ibadetten böyle döndürülüyorlar.
Mü’min / 63 - (Ali Ünal)
Allah’ın âyetleri karşısında bile bile ayak direyen ve onları inkâr edenlerdir ki, saptırılıyor (ve ibadet için başka ilâhlar ediniyorlar).
اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَاء بِنَاء وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Allâhullezî ceale lekumul arda karâren ves semâe binâen ve savverekum fe ahsene suverekum ve razakakum minet tayyibât(tayyibâti), zâlikumullâhu rabbukum, fe tebârekallâhu rabbul âlemîn(âlemîne).
Mü’min / 64 - (Diyanet İşleri)
Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de binâ yapan; size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Bir Allah'tır ki yeryüzünü, size karâr edecek bir yurt, göğü de bir kubbe olarak yaratmıştır ve size sûret vermiştir, sûretinizi de en güzel bir şekle sokmuştur ve sizi, tertemiz şeylerle rızıklandırmıştır; işte budur Rabbiniz; ne yücedir âlemlerin Rabbi Allah.
Mü’min / 64 - (Abdullah Parlıyan)
Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren ve şeklinizi de en güzel hale sokan O'dur. Sizi tertemiz rızıklarıyla rızıklandıran O'dur. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Bütün alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.
Mü’min / 64 - (Adem Uğur)
Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Alemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.
Mü’min / 64 - (Ahmed Hulusi)
Allâh ki, arzı sizin için bir yaşama yeri, semâyı da bina (içindekilerle arzı - bedeni mamûr eden) olarak oluşturdu. . . Sizi tasvir etti (özelliklendirdi) de sizin (mânâ) sûretlerinizi (özelliklerinizi) en güzel etti ve sizi tayyibattan (ilim ve marifetlerden) yaşam gıdalarıyla besledi! İşte Rabbiniz Allâh! Âlemlerin (insanların) Rabbi Allâh ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Ahmet Tekin)
Allah, yeryüzünü sizin için yerleşim alanı haline getiren, göğü yükselterek düzenleyip tavan olarak inşa eden, sizin çehrelerinizi ve vücut hatlarınızı şekillendiren, şekillerinizi, çehrelerinizi, bedenlerinizi itina ile yaratarak güzelleştiren, size temiz, helâl, sağlıklı rızık ve servetler ihsan edendir. İşte O, Allah sizin Rabbinizdir. Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah yücelerden yücedir.
Mü’min / 64 - (Ahmet Varol)
Allah, sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapan, sizi şekillendiren ve şekillerinizi güzel yapan ve temiz şeylerle sizi rızıklandırandır. Alemlerin Rabbi olan Allah pek uludur.
Mü’min / 64 - (Ali Bulaç)
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel, temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir.
Mü’min / 64 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah O’dur ki, sizin için yer yüzünü bir oturma yeri, göğü de kubbeli bir çatı yaptı. Size şekil verdi; sonra da şekillerinizi güzelleştirdi. Pâk ve hoş şeylerden size rızık verdi. İşte (kudret sahibi olan) bu Allah’dır Rabbiniz. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!...
Mü’min / 64 - (Ali Ünal)
Allah’tır ki, yeryüzünü sizin için bir yerleşme yeri, göğü de (onun üzerinde) bir kubbe yapmıştır. Ayrıca, sizi şekillendirmiş, hem de size en güzel, en uygun şekli ve yapıyı vermiştir; sizi helâl, temiz ve sağlıklı nimetlerle rızıklandırmaktadır. Rabbiniz olan Allah’tır bütün bunları yapan. Âlemlerin Rabbi Allah, gerçekten ne yüce, ne mübarek, ne büyük bereketler kaynağıdır!
Mü’min / 64 - (Bayraktar Bayraklı)
Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de kubbe yapan, size şekil verip şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran, Allah'tır. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Bekir Sadak)
Sizin icin yeri durak, gogu bina eden, size sekil verip de, seklinizi guzel yapan, sizi temiz seylerle riziklandiran Allah'tir. Iste Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yucedir!
Mü’min / 64 - (Celal Yıldırım)
O Allah ki, yeryüzünü sizin için oturmaya elverişli, göğü de bir bina (kubbe) kıldı. Sizi biçimlendirdi, biçiminizi güzel yaptı ve helâl-temiz şeylerle sizi rızıklandırdı. İşte bu Allah, Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir, çok kutsaldır.
Mü’min / 64 - (Cemal Külünkoğlu)
Allah, O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yaptı. Size (birbirinin aynısı olmayan) şekil verdi ve sonra şeklinizi de güzel yaptı. Size temiz ve helal nimetlerden rızık verdi. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Diyanet İşleri (eski))
Sizin için yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Diyanet Vakfi)
Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.
Mü’min / 64 - (Edip Yüksel)
ALLAH yeryüzünü sizin için bir yerleşim ve göğü de bir yapı kılandır. Sizi biçimlendirip biçiminizi güzel yapan ve sizi besinli gıdalarla besleyendir. Rabbiniz olan ALLAH budur. Evrenin Rabbi olan ALLAH ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Allah o ki sizin için Arzı bir makarr yaptı, Semayı bir bina ve size suret verdi, sonra da suretlerinizi güzellendirdi, hoş ni'metlerden sizi merzuk da buyurdu, işte o Allahdır rabbınız, ne yücedir o Allah, rabbül'âlemîn
Mü’min / 64 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah O'dur ki, sizin için yeri bir karargah, göğü de bir bina yaptı, size şekil verdi, sonra da şekillerinizi güzelleştirdi ve hoş nimetlerden size rızık verdi, işte o Allah'tır Rabbiniz! Ne yücedir O alemlerin Rabbi olan Allah!
Mü’min / 64 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Allah, O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah'tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Gültekin Onan)
Tanrı, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel, temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin rabbiniz Tanrı budur. Alemlerin rabbi Tanrı ne yücedir.
Mü’min / 64 - (Harun Yıldırım)
Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Alemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir.
Mü’min / 64 - (Hasan Basri Çantay)
Allah, sizin (fâideniz) için yeri bir karar (gâh), göğü bir bina (kubbe) yapan, size suret veren,. sonra suretlerinizi güzelleştiren, en temiz ve güzel şeylerden sizi rızıklandırandır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Demek, âlemlerin Rabbi ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Hayrat Neşriyat)
Allah, arzı size kalınacak bir yer, göğü ise (üstünüze) bir binâ (bir tavan) kılandır. Hem sizi şekillendirdi de, sûretlerinizi güzel yaptı ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte Rabbiniz olan Allah bu (ni'metleri veren)dir. (Ve) işte âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!
Mü’min / 64 - (İbni Kesir)
Allah, O'dur ki; sizin için yeri bir karargah, göğü bir bina yapmış, size şekil verip şeklinizi güzelleştirmiş ve size temiz şeylerden rızık vermiştir. İşte Rabbınız olan Allah budur. Alemlerin Rabbı olan Allah ne yücedir.
Mü’min / 64 - (Kadri Çelik)
Sizin için yeri durak, göğü bina kılan, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah pek de yücedir!
Mü’min / 64 - (Muhammed Esed)
Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren- ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Mustafa İslamoğlu)
Yeryüzünü sizin için bir yerleşim alanı yapan ve gök kubbeyi inşa eden, size şekil verip üstelik şeklinizi de en güzel kılan, dahası sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandıran Allah'tır. Rabbiniz olan Allah işte böyledir: nitekim alemlerin Rabbi olan Allah ne yüce bir bereket kaynağıdır!
Mü’min / 64 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah o zâttır ki, sizin için yeri bir ikametgâh, göğü de bir bina kıldı ve sizi tasvir buyurdu, sonra sûretlerinizi güzelleştirdi ve sizi temiz şeylerden merzûk kıldı. İşte Rabbiniz olan Allah O'dur. İmdi âlemlerin Rabbi olan Allah, ne kadar mukaddesdir.
Mü’min / 64 - (Ömer Öngüt)
O Allah ki yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü de kubbeli bir çatı yaptı. Size şekil verdi, sonra da şekillerinizi güzelleştirdi. Temiz şeylerden size rızık verdi. İşte Rabbiniz olan Allah budur, âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Şaban Piriş)
Yeryüzünü sizin için yerleşme yeri ve göğü de bina olarak yaratan Allah’tır. Sizi en güzel şekilde şekillendirmiş ve iyi şeylerden size rızık vermiştir. İşte sizin Rabb’iniz Allah! Alemlerin Rabb’i olan Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Sadık Türkmen)
Allah o’dur ki; yeryüzünü sizin için durulacak yer, gökyüzünü de bir bina yaptı. Sizi suretlendirdi/şekillendirip donattı, suretlerinizi çok da güzel şekillendirdi; sizi temiz, güzel şeylerden rızıklandırdı. Sizin Rabbiniz Allah işte budur! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Seyyid Kutub)
Sizin için yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir.
Mü’min / 64 - (Suat Yıldırım)
Allah o yüce Zattır ki sizin için yeryüzünü yerleşme yeri, göğü de kubbeli bir çatı yapmış, size sûret verip sûretlerinizi de güzel kılmış ve sizi helâl hoş nimetlerle rızıklandırmıştır. İşte sizin Rabbiniz olan Allah bu Zattır. Demek âlemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir!
Mü’min / 64 - (Süleyman Ateş)
Allâh O'dur ki arzı size durulacak yer, göğü de binâ yaptı; sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi. İşte Rabbiniz Allâh budur. Bütün âlemleri yaratan Allâh, ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Tefhim-ul Kuran)
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü de bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel, temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir.
Mü’min / 64 - (Ümit Şimşek)
O Allah ki yeryüzünü size bir karar yeri, göğü bir tavan yaptı; size bir suret verdi, sonra da suretinizi güzelleştirdi; hoş ve temiz nimetlerle sizi rızıklandırdı. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şânı ne yücedir!
Mü’min / 64 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi yaratıp donattı ve görünüşünüzü güzel yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah'tır sizin Rabbiniz! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!
Mü’min / 64 - (İskender Ali Mihr)
O Allah ki, yeryüzünü sizin için karar (yerleşme) yeri kıldı. Ve semayı bina etti. Ve sizi tasvir etti (suret verdi). Sonra suretlerinizi ahsen kıldı (güzelleştirdi). Ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi; Allah, Mübarek’tir (yücedir).
Mü’min / 64 - (İlyas Yorulmaz)
Allah, yeryüzünü sizin için kalınacak bir yer, sema yı da bina eden, sizi şu andaki en güzel şeklinizle şekillendiren ve sizi tertemiz rızıklarla rızıklandıran dır. Rabbiniz Allah işte böyledir. Âlemlerin Rabbi Allah yüceler yücesidir.
هُوَ الْحَيُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Huvel hayyu lâ ilâhe illâ huve fed’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), el hamdu lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Mü’min / 65 - (Diyanet İşleri)
O, diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde sadece Allah’a itaat ederek (samimi olarak) O’na ibadet edin. Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur.
Mü’min / 65 - (Abdullah Parlıyan)
O daima diridir, O'ndan başka gerçek ilah yoktur. Öyleyse içten bir inançla yalnız O'na bağlanarak, O'na yalvarın. Tüm eksiksiz övgüler alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Adem Uğur)
O daima diridir; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak O'na dua edin. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Ahmed Hulusi)
"HÛ"dur El Hayy! Tanrı yoktur; sadece "HÛ"! Dini O'na has kılarak, O'na yönelin artık! Hamd, âlemlerin (insanların) Rabbi Allâh'a aittir.
Mü’min / 65 - (Ahmet Tekin)
O ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzaktır. Hak ilâh yalnızca O’dur. Allah için dine samimi bağlı, toplumunuzda dinî kuralları uygulayan müslümanlar olarak O’na yalvarın. Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah’a hamdolsun.
Mü’min / 65 - (Ahmet Varol)
O diridir, O'ndan başka ilâh yoktur. Şu halde dini yalnız kendisine halis kılarak O'na dua edin. Hamd alemlerin Rabbi Allah'adır.
Mü’min / 65 - (Ali Bulaç)
O, Hayy (diri) olandır. O'ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.
Mü’min / 65 - (Ali Fikri Yavuz)
Ebedî hayat sahibi ancak O’dur. O’ndan başka hiç bir İlâh yoktur. O halde ibadeti O’na hâlis kılarak kendisine şöyle dua edin: “- Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.”
Mü’min / 65 - (Ali Ünal)
O, ezelîebedî mutlak Hayat Sahibi’dir, yoktur O’ndan başka ilâh. Öyleyse, Din’i bütün yanlarıyla kabul ederek ve yalnızca O’nun rızasını dileyerek O’na ibadet edin, O’na yalvarın. Âlemlerin Rabbi Allah içindir bütün hamd.
Mü’min / 65 - (Bayraktar Bayraklı)
O, diridir. O'ndan başka tanrı yoktur. O halde dinde ihlaslı kişiler olarak O'na kulluk ediniz. Her türlü övgü, âlemlerin Rabbi Allah'a aittir.
Mü’min / 65 - (Bekir Sadak)
O diridir, O'ndan baska tanri yoktur. Dini yalniz O'na has kilarak O'na yalvarin. Ovgu, alemlerin Rabbi Allah icindir.
Mü’min / 65 - (Cemal Külünkoğlu)
O, daima diridir. O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin (dualarınızda başkalarını araya sokmayın). Her türlü övgü âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur!
Mü’min / 65 - (Diyanet Vakfi)
O daima diridir; O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak O'na dua edin. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Edip Yüksel)
O, Diridir; O'ndan başka tanrı yoktur. Dini sadece O'na ait kılarak O'nu çağırın. Evrenin Rabbi ALLAH'a övgüler olsun.
Mü’min / 65 - (Gültekin Onan)
O, Hayy (diri) olandır. O'ndan başka tanrı yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin. Alemlerin rabbine hamdolsun.
Mü’min / 65 - (Harun Yıldırım)
O daima diridir; O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak O'na dua edin. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Hasan Basri Çantay)
O, dâima yaşayandır. Ondan başka hiçbir Tanrı yokdur. O halde Ona, dîninde ihlâs (ve samîmiyyet) erbabı olarak, «Hamd olsun, kâinatın Rabbi olan Allaha» (diyerek) düâ edin.
Mü’min / 65 - (Hayrat Neşriyat)
O Hayy’dır (hayâtı bâkidir); O’ndan başka ilâh yoktur; öyle ise dinde O’na (karşı)ihlâslı (samîmî) kimseler olarak O’na kulluk edin! Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!
Mü’min / 65 - (İbni Kesir)
O; diridir. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. Öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin. Hamd olsun alemlerin Rabbı Allah'a.
Mü’min / 65 - (Kadri Çelik)
O, diri olandır, O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin. Bütün güzel övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah'a özgüdür.
Mü’min / 65 - (Muhammed Esed)
O, hep diri'dir; O'ndan başka ilah yoktur, öyleyse içten bir inançla yalnız O'na bağlanarak O'na yalvarın. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur!
Mü’min / 65 - (Mustafa İslamoğlu)
Mutlak diri O, kendisinden başka ilah olmayan O'dur: Artık siz de O'na, adanmış samimi ve saf bir inançla sadece O'na yalvarın! Hamd tümüyle alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ebedî hayat sahibi olan O'dur. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Artık O'nun için dinde hulus sahipleri olarak O'na duada bulunun. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Ömer Öngüt)
O Hayy'dır (ezelî ve ebedî hayat ile bâkidir). O'ndan başka ilâh yoktur. O halde dinde ihlâs ve samimiyet erbabı olarak O'na duâ edin. Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur.
Mü’min / 65 - (Şaban Piriş)
O, hayat sahibidir. Ondan başka ilah yoktur. Dini ona tahsis ederek, yalnızca ona dua/kulluk edin. Hamd, alemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur.
Mü’min / 65 - (Sadık Türkmen)
Sonsuz yaşam kaynağı O’dur. O’ndan başka İlâh yoktur. O halde; samimiyetle yaşam biçiminizi, O’na (Allah’a/Kur’an’a) göre düzenleyerek ibadet edin/dua edin. Hamd'a lâyık olan Alemlerin Rabbi Allah’tır!
Mü’min / 65 - (Seyyid Kutub)
O diridir. O'ndan başka ilah yoktur. Dini yalnız O'na has kılarak O'na yalvarın. Övgü, alemlerin rabbi Allah içindir.
Mü’min / 65 - (Suat Yıldırım)
Tam mânasıyla Diri olan yalnız O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse ibadeti gönülden olarak ve yalnız O’na yapın, yalnız O’na yalvarın. Bütün hamd ve övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır.
Mü’min / 65 - (Süleyman Ateş)
O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Dini yalnız kendisine hâlis kılarak O'na yalvarın. Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur.
Mü’min / 65 - (Tefhim-ul Kuran)
O, hayy (diri) olandır, O'ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine hamd olsun.
Mü’min / 65 - (Ümit Şimşek)
O ezelî hayat sahibidir. Ondan başka tanrı yoktur; siz de katıksız bir inançla Ona yönelerek Allah'a dua edin. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
Mü’min / 65 - (İskender Ali Mihr)
O, Hayy’dır (hayatta olan). O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse dîni O’na halis kılarak (Allah’a) dua edin. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
Mü’min / 65 - (İlyas Yorulmaz)
O, hep diri ve kendisinden başka ilah olmayandır. Dinde samimi olarak size öğrettiği şekilde yalnızca ona dua edin. Bütün övgüler âlemlerin Rabbi Allah içindir.
قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَمَّا جَاءنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِن رَّبِّي وَأُمِرْتُ أَنْ أُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Kul innî nuhîtu en a’budellezîne ted’ûne min dûnillâhi lemmâ câeniyel beyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
Mü’min / 66 - (Diyanet İşleri)
De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’ı bırakıp da taptıklarınıza tapmam bana yasaklandı ve bana, âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.”
Mü’min / 66 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
De ki: Şüphe yok ki ben, Allah'tan başka sizin taptıklarınıza tapmaktan menedildim, Rabbimden apaçık deliller gelince bana ve âlemlerin Rabbine teslîm olmam emredildi bana.
Mü’min / 66 - (Abdullah Parlıyan)
Ey Muhammed! de ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, o sizin Allah'ı bırakıp da taptıklarınıza kulluk etmem, bana yasaklanmıştır. Ben alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.
Mü’min / 66 - (Adem Uğur)
(Resûlüm)! De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah'ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.
Mü’min / 66 - (Ahmed Hulusi)
De ki: "Rabbimden bana deliller geldiğinde, Allâh dûnunda sizin yöneldiklerinize tapınmaktan yasaklandım ve Rabb-ül âlemîn'e teslim olmakla hükmolundum. "
Mü’min / 66 - (Ahmet Tekin)
'Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden tapıp yalvardıklarınıza kulluk ve ibadet etmem bana yasaklandı. Bana âlemlerin, bütün varlıkların Rabbine teslim olarak hükmüne rıza göstermem, İslâm’ı yaşayan müslüman olmam emredildi.' de.
Mü’min / 66 - (Ahmet Varol)
De ki: 'Ben, Rabbimden bana apaçık deliller gelince, sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan nehyolundum ve alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.'
Mü’min / 66 - (Ali Bulaç)
De ki: "Bana apaçık belgeler gelince, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten kesin olarak menedildim ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum."
Mü’min / 66 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm, seni putperest atalarının dinine çağıran o müşriklere) de ki: “- Bana Rabbimden açık deliller (ayetler) geldiği vakit, ben, o sizin Allah’dan başka taptıklarınıza ibadet etmekten kesin olarak menedildim. Âlemlerin Rabbine itaat ve ibadet etmekle emrolundum.”
Mü’min / 66 - (Ali Ünal)
De ki: “Allah’tan başka dua edip yalvardığınız her ne varsa, ben onlara ibadet etmekten men olundum. Bana Rabbimden (gerçeği bütünüyle ortaya koyan) apaçık deliller gelmiş bulunuyor ve, bütün varlığımla Âlemlerin Rabbi’ne teslim olmam emredildi bana.”
Mü’min / 66 - (Bayraktar Bayraklı)
De ki: “Rabbimden bana açık deliller geldi. Sizin Allah'tan başka taptıklarınıza kulluk etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.”
Mü’min / 66 - (Bekir Sadak)
De ki: «Sizin, Allah'i birakip da kulluk ettiklerinize kulluk etmek bana yasak kilinmistir. Zira bana Rabbimden belgeler gelmistir. Ben, kendimi alemlerin Rabbine vermekle emrolundum.»
Mü’min / 66 - (Celal Yıldırım)
De ki: Sizin Allah'tan başka taptıklarınıza tapmaktan, bana Rabbımdan gelen açık belgelere göre kesinlikle men'edilmişimdir ve ben âlemlerin Rabbına teslimiyet göstermekle emrolundum.
Mü’min / 66 - (Cemal Külünkoğlu)
De ki: “Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah'ı bırakıp da taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana, âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.”
Mü’min / 66 - (Diyanet İşleri (eski))
De ki: 'Sizin, Allah'ı bırakıp da kulluk ettiklerinize kulluk etmek bana yasak kılınmıştır. Zira bana Rabbimden belgeler gelmiştir. Ben, kendimi Alemlerin Rabbine vermekle emrolundum.'
Mü’min / 66 - (Diyanet Vakfi)
(Resûlüm)! De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah'ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.
Mü’min / 66 - (Edip Yüksel)
De ki, 'Bana açık deliller geldikten sonra, ALLAH'ın yanında yalvardıklarınıza tapmaktan menedildim ve evrenin Rabbine teslim olmakla emrolundum.'
Mü’min / 66 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
De ki: bana rabbımdan beyyineler geldiği vakıt ben o sizin Allahdan başka yalvardıklarınıza ıbâdet etmekten kat'ıyyen nehyedildim de emrolundum ki müslim olayım o rabbül'âlemîne
Mü’min / 66 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
De ki: «Bana Rabbimden açık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men'edildim ve O alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.»
Mü’min / 66 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
De ki: «Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.»
Mü’min / 66 - (Gültekin Onan)
De ki: "Bana apaçık belgeler gelince, sizin Tanrı'dan başka taptıklarınıza kulluk etmekten kesin olarak menedildim ve alemlerin rabbine teslim olmam buyruldu."
Mü’min / 66 - (Harun Yıldırım)
(Resûlüm)! De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah'ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.
Mü’min / 66 - (Hasan Basri Çantay)
(Habîbim) de ki: Bana Rabbimden (aklî delilleri takviye eden o) apaçık (ilâhî) deliller gelince o sizin Allâhı bırakıb tapdıklarınıza kulluk etmekliğimden (te'kîden ve) kat'î olarak, men'edildim. Âlemlerin Rabbine teslîm olmaklığım emrini aldım».
Mü’min / 66 - (Hayrat Neşriyat)
De ki: 'Doğrusu ben Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’dan başka(kendisine) yalvarmakta olduklarınıza ibâdet etmekten yasaklandım ve âlemlerin Rabbine teslîm olmakla emrolundum.'
Mü’min / 66 - (İbni Kesir)
De ki: Rabbımdan bana apaçık deliller geldiği için sizin Allah'tan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmekten nehyolundum. Ve alemlerin Rabbına teslim olmakla emrolundum.
Mü’min / 66 - (Kadri Çelik)
De ki: “Bana apaçık belgeler gelince, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten kesin olarak men edildim ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.
Mü’min / 66 - (Muhammed Esed)
De ki: "Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah'ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar(dan hiç birine) kulluk yapamam; ben alemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum".
Mü’min / 66 - (Mustafa İslamoğlu)
De ki: "Elbet ben, hele de Rabbimden bana hakikatin apaçık delilleri ulaşmışken, Allah'tan başka yalvarıp yakardıklarınıza kulluk etmekten nehyolundum; ve ben kendimi Alemlerin Rabbine teslim etmekle emrolundum."
Mü’min / 66 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
De ki: «Ben sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmekten nehyedildim, o vakit ki, bana Rabbimden apaçık deliller geldi ve emrolundum ki, âlemlerin Rabbi için teslim olayım.»
Mü’min / 66 - (Ömer Öngüt)
De ki: "Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, ben sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men olundum ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi. "
Mü’min / 66 - (Şaban Piriş)
De ki: -Rabbimden bana apaçık belgeler geldikçe, sizin Allah’tan başka kulluk ettiklerinize kulluk etmem yasaklandı. Alemlerin Rabb’ine teslim olmakla emrolundum.
Mü’min / 66 - (Sadık Türkmen)
De ki: “Şüphesiz ki; Allah’tan başka yalvardıklarınıza kulluk etmek bana yasaklandı, Rabbimden bana apaçık ayetler gelince!.. Ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.”
Mü’min / 66 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! De ki: «Sizin, Allah'ı bırakıp da kulluk ettiklerinize kulluk etmek bana yasak kılınmıştır. Zira bana Rabbimden belgeler gelmiştir. Ben, alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.»
Mü’min / 66 - (Suat Yıldırım)
De ki: Rabbimden bana açık deliller gelince sizin Allah’tan başka ibadet ettiklerinize tapmam yasaklandı ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.
Mü’min / 66 - (Süleyman Ateş)
De ki: "Ben, Rabbimden bana açık deliller gelince, sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum."
Mü’min / 66 - (Tefhim-ul Kuran)
De ki: «Bana apaçık belgeler gelince, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten kesin olarak men edildim ve Alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.»
Mü’min / 66 - (Ümit Şimşek)
De ki: Ben, sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza kulluk etmekten men olundum. Çünkü bana apaçık deliller geldi ve Âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.
Mü’min / 66 - (Yaşar Nuri Öztürk)
De ki: "Ben, Rabbimden bana açık seçik ayetler gelince, sizin, Allah'ın berisinden yakardıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım. Ben, âlemlerin Rabbi'ne teslim olmakla emrolundum."
Mü’min / 66 - (İskender Ali Mihr)
De ki: "Muhakkak ki ben sizin, Allah’tan başka taptıklarınıza kul olmaktan men edildim, bana Rabbimden beyyineler (deliller) geldiği için. Ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla (ruhumu, vechimi, nefsimi ve irademi Allah’a teslim etmekle) emrolundum."
Mü’min / 66 - (İlyas Yorulmaz)
Deki “Rabbimden bana açıklayıcı ayetler geldikten sonra, Allah dan başka çağırdıklarınıza kulluk etmem kesinlikle bana yasaklandı ve alemlerin Rabbine teslim olmam bana emredildi. ”
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى مِن قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُّسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Okunuşu: Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ(şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Mü’min / 67 - (Diyanet İşleri)
O, sizi (önce) topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra “alaka”dan yaratan, sonra sizi (ana rahminden) çocuk olarak çıkaran, sonra olgunluk çağına ulaşmanız, sonra da ihtiyarlamanız için sizi yaşatandır. İçinizden önceden ölenler de vardır. Allah bunları, belli bir zamana erişmeniz ve düşünüp akıl erdirmeniz için yapar.
Mü’min / 67 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Öyle bir mâbuttur ki sizi topraktan, sonra bir katre sudan, sonra bir pıhtı kandan yaratmıştır, sonra sizi, çocuk olarak dünyâya çıkarmıştır, sonra ergenlik çağına erişmeniz, sonra da ihtiyar olmanız için sizi yaşatmadadır ve sizden, daha önce öldürülen de var ve hepinizi de muayyen ve mukadder bir zamana dek yaşatır ve bütün bunlar da akıl edesiniz diye olup biter.
Mü’min / 67 - (Abdullah Parlıyan)
O öyle bir Allah'tır ki, sizi topraktan, sonra spermden, sonra kan pıhtısından yaratmıştır, sonra sizi çocuk olarak dünyaya çıkarmıştır, sonra güçlülük çağına erişmeniz ve ihtiyar olmanız için sizi yaşatır. İçinizden kimi de daha ergenlik ve ihtiyarlık çağına ermeden önce öldürülür ve kiminiz de belli bir zamana kadar yaşar gider. Ola ki, aklınızı kullanmayı öğrenir de, Allah'ın gücü ve kudreti karşısında O'na teslim olursunuz.
Mü’min / 67 - (Adem Uğur)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O'dur. Umulur ki düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Ahmed Hulusi)
"HÛ", odur ki; sizi bir topraktan, sonra bir spermden, sonra bir alakadan (embriyo) yarattı. . . Sonra sizi bir çocuk olarak çıkardı; sonra olgunluğa ulaşmanız, sonra yaşlılığı yaşamanız için ömür verdi. . . Sizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. . . (Bunların oluşu) takdir edilen süreye ulaşmanız ve aklınızı kullanmanız içindir.
Mü’min / 67 - (Ahmet Tekin)
O, sizi topraktan yaratandır. Sonra bir katre sıvıdan, spermden, yumurtadan üretendir. Daha sonra ana rahmiyle bağ kurarak rahim duvarına yerleşen döllenmiş yumurta haline, sonra sizi bebek olarak dünyaya getirendir. Sonra güçlü kuvvetli çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için sizi yaşatıp büyütendir. İçinizden daha önce vefat ettirilenler var. Belirlenmiş vâdeye kadar, ömrünüzü doldurmanız için böyle yapıyor. Ola ki, bu konularda düşünerek, eşyanın hakikatini kavrayıp aklınızı başınıza alırsınız.
Mü’min / 67 - (Ahmet Varol)
Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (embriyodan) yaratan O'dur. Sonra sizi bebek olarak çıkarır. Sonra erginlik çağınıza ermeniz, sonra da yaşlılar olmanız için (yaşatıyoruz). İçinizden kimi de daha önce öldürülmektedir. Belli bir süreye erişmeniz için ve olur ki akıl edersiniz diye (böyle yapıyor).
Mü’min / 67 - (Ali Bulaç)
O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).
Mü’min / 67 - (Ali Fikri Yavuz)
O Allah’dır ki, sizi (babanız Âdem’i) bir topraktan yarattı, sonra bir nutfeden, sonra bir kan pıhtısından... Sonra sizi (annelerinizin karnından) bir bebek olarak çıkarıyor. Sonra delikanlılık çağınıza eresiniz diye büyütüyor, sonra da ihtiyar olasınız diye... İçinizden kimi de, (delikanlılık ve ihtiyarlık çağından) daha evvel öldürülüyor. Bunlar, muayyen bir ecele eresiniz diye yapılır. Olur ki (Allah’ın büyük kudretine ve eşsizliğine delâlet eden bu halleri) düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Ali Ünal)
O’dur ki, sizi (her birinizin maddî yaratılış menşeiniz yine toprak olmak üzere, başlangıçta) topraktan, sonra (baba ve anneden gelen) birkaç damla sıvıdan, sonra rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı; sonra sizi (annelerinizin karnından) bebek olarak dünyaya getirir, sonra da sizi güçlü–kuvvetli çağınıza eriştirir; ardından ihtiyarlık çağına ulaşacak kadar size ömür verir. Bununla birlikte, bu vetirede içinizden kimi vefat ettirilir. Hayatta bırakılanlar olarak, belirli bir vâdeye kadar yaşarsınız. Olur ki, düşünüp akleder ve gerekli dersi çıkarırsınız.
Mü’min / 67 - (Bayraktar Bayraklı)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan/yapışkan-döllenmiş yumurtadan yaratan O'dur. Sonra dünyaya sizi bir bebek olarak çıkarıyor. Sonra ergenlik çağına eresiniz, sonra da hayatınızı sürdürüp yaşlanasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden bir kısmı daha önce vefat ettiriliyor. Bütün bunlar, belirlenen bir süreye ulaşmanız ve aklınızı kullanasınız diyedir.[505]
Mü’min / 67 - (Bekir Sadak)
Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pihtisindan yaratan; sonra erginlik cagina ulasmaniz, sonra da yaslanmaniz icin sizi bebek olarak dunyaya cikaran O'dur. Kiminiz daha once oldurulur, kiminiz de, belirtilmis bir sureye ulasirsiniz. Belki artik dusunursunuz.
Mü’min / 67 - (Celal Yıldırım)
O ki sizi topraktan yarattı, sonra nutfe(deki sperma)dan, sonra kan pıhtısından meydana getirdi; sonra sizi çocuk olarak çıkarır; sonra gücünüzü bulup ergenliğe erişiyorsunuz ; sonra da yaşlanıyorsunuz. Kiminiz önceden (çocukken ya da genç yaşta iken) öldürülür, (kiminiz de) belirlenmiş bir vakte erişmeniz için (yaşatılırsınız). Olur ki aklınızı kullanırsınız.
Mü’min / 67 - (Cemal Külünkoğlu)
Sizi (ilk insanı) topraktan, sonra (her birinizi) sperm damlasından, sonra kan pıhtısından (embriyodan) yaratan; sonra bir bebek olarak (sizi dünyaya çıkaran), sonra erginlik çağına ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için size belli bir ömür veren O'dur. Sizden kiminizin daha önce hayatına son verir, kiminizin ömrünü belli bir vadeye kadar uzatır. Umulur ki (bunları düşünerek) aklınızı kullanırsınız!
Mü’min / 67 - (Diyanet İşleri (eski))
Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra erginlik çağına ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O'dur. Kiminiz daha önce öldürülür, kiminiz de, belirtilmiş bir süreye ulaşırsınız. Belki artık düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Diyanet Vakfi)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O'dur. Umulur ki düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Edip Yüksel)
O ki sizi topraktan, sonra bir damladan, sonra asılı duran bir embriyodan yaratmıştır. Olgunlaşmanız ve ihtiyarlamanız için daha sonra sizi çocuk olarak dışarı çıkarır. Sizden bazılarının canı daha erken alınır. Daha önce belirlenmiş yaşa ulaşırsınızki kavrayasınız.
Mü’min / 67 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
O odur ki sizi bir topraktan yarattı, sonra bir nufteden, sonra bir alekadan, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyor, sonra kuvvetiniz çağına iresiniz diye büyütüyor, sonra da ihtiyar olasınız diye, içinizden kimi de daha evvel vefat ettirilir, hem de müsemmâ bir ecele iresiniz diye, bir de gerek ki akıl edesiniz
Mü’min / 67 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
O'dur sizi (önce) bir topraktan yaratan sonra bir nutfeden (bir damla sudan), sonra bir yapışkan maddeden; sonra da sizi bir bebek olarak çıkarıyor, sonra olgunluk çağına eresiniz diye büyütüyor, sonra da yaşlanasınız diye, içinizden kimi de daha önce vefat ettirilir. Belirli bir süreye eresiniz ve gerek ki aklınızı kullanasınız diye.
Mü’min / 67 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
«Sizi (önce) bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir aleka (embriyo)dan yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) belirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor).»
Mü’min / 67 - (Gültekin Onan)
O'dur ki sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alaktan yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermekteyiz). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki akletmeniz için (Tanrı sizi böyle yaşatır).
Mü’min / 67 - (Harun Yıldırım)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O'dur. Umulur ki düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Hasan Basri Çantay)
Ki, O sizi bir toprakdan, sonra bir meniden, sonra bir kan pıhtısından yaratıb sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güdü kuvvetli bir çağa erişmeniz için, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatan dır. İçinizde kimi de daha evvel öldürülmekdedir. (Allah, yaşatmayı) muayyen bir vaktâ (ecele) ulaşmanız ve, olur ki, aklınızı kullanmanız için (yapar).
Mü’min / 67 - (Hayrat Neşriyat)
O, sizi (önce) bir topraktan, sonra bir nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan), sonra bir alakadan yaratandır. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor; sonra gücünüzün kemâle ermesi için, sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatıyor). İçinizden kimi de, (kiminizden) daha önce vefât ettirilir; tâ ki belirli bir vakte erişesiniz ve olur ki akıl erdirirsiniz.
Mü’min / 67 - (İbni Kesir)
Sizi; topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir kan pıhtısından yaratan, sonra erginlik çağına ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O'dur. Kiminiz daha önce öldürülürsünüz. Kiminiz de adı konulmuş bir ecele erişirsiniz. Olur ki böylece aklınızı kullanırsınız.
Mü’min / 67 - (Kadri Çelik)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra sizi analarınızın karnından bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa eriştiren, derken ihtiyarlığa varacak kadar yaşatan da O'dur. Kiminiz daha önce vefat ettirilir, kiminiz de belirtilmiş bir süreye ulaşırsınız. Belki artık düşünürsünüz!
Mü’min / 67 - (Muhammed Esed)
Sizi topraktan, sonra bir sperm damlasından ve sonra bir döllenmiş hücreden yaratan O'dur ve sonra O, sizi çocuklar olarak hayata getirir ve sonra olgunluk çağına erişmenizi ve ardından yaşlanmanız(ı emreder) -ama bir kısmınız için daha erken ölüm (verir)- ve (bütün bunları takdir eder ki O'nun) belirl(ediğ)i vadeye erişesiniz ve aklınızı kullan(mayı öğren)esiniz.
Mü’min / 67 - (Mustafa İslamoğlu)
Sizi önce toprak türünden, sonra bir damlacık hayat suyundan, sonra da döllenmiş yumurta hücresinden yaratan O'dur; sonra bebek olarak meydana gelmenizi (dilemiştir); sonra olgunluk çağına erişmeniz ve ardından da yaşlanmanız için (yasa koymuştur): Ne ki kiminize ölüm daha erken tattırılır, (kiminize) de sonu yasayla belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için (zaman tanınır) ki, belki aklınızı başınıza alırsınız.
Mü’min / 67 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
O, o (Hâlık-i Hakîm)dir ki, sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra da bir kan pıhtısından yarattı. Sonra sizi çocuk olarak çıkarır, sonra kuvvetinizin tekamülü çağına (erişesiniz) sonra ihtiyarlayasınız diye (sizi yaşatır) ve sizden bazınız daha evvel öldürülür ve muayyen olan zamana erişesiniz ve belki akıl erdiresiniz (diye böyle yapar).
Mü’min / 67 - (Ömer Öngüt)
O Allah ki, sizi topraktan yarattı. Sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından meydana getirdi. Sizi bir bebek olarak dünyaya çıkarıyor. Sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişiyorsunuz. Sonra da yaşlanıp ihtiyarlıyorsunuz. Kiminiz daha önce vefat ettirilirsiniz, kiminiz de belli bir süreye ulaşırsınız. Belki artık düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Şaban Piriş)
Sizi, önce topraktan, sonra spermden, sonra embriyodan yaratan, sonra da sizi güçlenmeniz, daha sonra da yaşlanmanız için çocuk olarak çıkaran O’dur. İçinizden daha önce öldürülenler de vardır. Bu, aklınızı kullanasınız diye adı konmuş bir süreye erişmeniz içindir.
Mü’min / 67 - (Sadık Türkmen)
O’dur ki; sizi topraktan, sonra nutfeden/canlı hücrelerden, sonra alaktan/embriyodan yarattı; sonra size bebek olarak hayat veriyor. Sonra güçlü çağınıza ulaşıyorsunuz ve ardından ihtiyarlıyorsunuz; ki içinizden bir kısım kimseler daha önce ölüyor ve bir kısmınız da bir süreye kadar yaşıyor. Umulur ki, aklınızı işletirsiniz/araştırır düşünürsünüz!
Mü’min / 67 - (Seyyid Kutub)
Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra erginlik çağına ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için sizi yaşatan O'dur. Kiminiz daha önce öldürülür, kiminiz de belirlenmiş süreye ulaşırsınız. Belki artık düşünürsünüz.
Mü’min / 67 - (Suat Yıldırım)
O’dur ki sizi (atanız Âdemi) topraktan, sonra tek tek siz insanları da bir menîden, sonra (rahim cidarına) yapışan bir hücreden yarattı. Sonra sizi analarınızın karnından bebek olarak çıkarır, derken sizi güçlü kuvvetli bir çağa eriştirir, sonra ihtiyarlık çağına kadar yaşatır. İçinizden kimi daha da önce öldürülür, kiminizin ömrü bir vâdeye kadar uzatılır. Olur ki aklınızı kullanıp bunları düşünürsünüz diye böyle yapar.
Mü’min / 67 - (Süleyman Ateş)
O'dur ki (önce) sizi topraktan, sonra nutfe (sperm)den, sonra alaka (embriyo)dan yarattı. Sonra sizi çocuk olarak (annelerinizin karnından) çıkarıyor. Sonra güçlü çağınıza eresiniz, sonra da ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden kimi de daha önce öldürülüyor. Belli süreye erişmeniz ve aklınızı kullan(ıp Allâh'ın bundaki hikmetlerini anla)manız için (böyle yapıyor).
Mü’min / 67 - (Tefhim-ul Kuran)
O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir, adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).
Mü’min / 67 - (Ümit Şimşek)
O, sizi (önce) bir topraktan, sonra bir nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan), sonra bir alakadan yaratandır. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor; sonra gücünüzün kemâle ermesi için, sonra da ihtiyar olmanız için (sizi yaşatıyor). İçinizden kimi de, (kiminizden) daha önce vefât ettirilir; tâ ki belirli bir vakte erişesiniz ve olur ki akıl erdirirsiniz.
Mü’min / 67 - (Yaşar Nuri Öztürk)
O, O'dur ki; sizi önce topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan yarattı. Sonra sizi bebek olarak annelerinizin karnından çıkarıyor, sonra güçlü çağınıza ulaşasınız ve nihayet ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden bir kısmı daha önce vefat ettiriliyor. Tüm bunlar, belirlenen bir süreye ulaşasınız ve aklınızı işletesiniz diyedir.
Mü’min / 67 - (İskender Ali Mihr)
O ki, sizi topraktan yarattı. Sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan (rahim duvarına asılı bir damladan). Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarır ki sizin en kuvvetli çağınıza ulaşmanız, daha sonra da yaşlanmanız için. Ve sizden bir kısmı, ihtiyarlamadan önce vefat ettirilir (öldürülür). Ve (bir kısmınızın da) belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için. Ve umulur ki siz böylece akıl edersiniz.
Mü’min / 67 - (İlyas Yorulmaz)
O sizi topraktan, sonra atılmış nutfe den ve sonrada kan pıhtısından yaratandır. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartmış, sonra siz olgunluk çağına erişmiş, sonrada yaşlılık çağına gelmişsiniz. Sizden yaşlanmadan ölenler olduğu gibi, belirlenen bir zamana kadarda yaşlılığa ulaşanlarınız vardır. Umulur ki bunları akledersiniz.
هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
Okunuşu: Huvellezî yuhyî ve yumît(yumîtu), fe izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Mü’min / 68 - (Adem Uğur)
O, hem dirilten hem de öldürendir. O, herhangi bir işin olmasını dilediği zaman yalnız "Ol!" der, o da oluverir.
Mü’min / 68 - (Ahmet Tekin)
O hayat veren, yaşatan, eceller gelince de ölümü gerçekleştirendir. Bir planı icra ederken ona sadece:'Ol' der. O da oluverir.
Mü’min / 68 - (Ali Bulaç)
Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir.
Mü’min / 68 - (Ali Ünal)
O’dur hayatı da, ölümü de veren. Öyle ki, bir işin meydana gelmesine hükmettiğinde, sadece ona “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma sürecine giriverir).
Mü’min / 68 - (Sadık Türkmen)
O’dur ki, hayat verir ve öldürür. Bir işe/oluşa hükmettiği zaman, ona sadece: “Ol” der ve o da derhal oluşmaya başlar.
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ أَنَّى يُصْرَفُونَ
Okunuşu: E lem tere ilellezîne yucâdilûne fî âyâtillâh(âyâtillâhi), ennâ yusrafûn(yusrafûne).
Mü’min / 69 - (Adem Uğur)
Allah'ın âyetleri hakkında tartışanlara bakmadın mı? Nasıl döndürülüyorlar (onu tasdike yanaşmıyorlar)!
Mü’min / 69 - (Ahmet Tekin)
Allah’ın âyetleriyle ilgili tartışanları görmüyor musun? Allah’a imandan ve Kurân’ı tasdik edip uygulamaktan nasıl uzaklaşıyor ve bâtıla yüzlerini dönüyorlar?
Mü’min / 69 - (Ali Ünal)
Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri konuşup tartışanlara bakmaz mısın, nasıl da haktan yüz çeviriyorlar?!
Mü’min / 69 - (Suat Yıldırım)
Baksanıza Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlara, ileri geri konuşanlara! Nasıl oluyor da haktan vazgeçiriliyorlar?
الَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Okunuşu: Ellezîne kezzebû bil kitâbi ve bimâ erselnâ bihî rusulenâ, fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).
Mü’min / 70 - (Adem Uğur)
Onlar, Kitab'ı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar yakında (gerçeği) anlayacaklar!
Mü’min / 70 - (Ahmet Tekin)
O tartışanlar, kitabı, Kur’ân’ı ve daha önceki Rasullerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Yakında âkıbetlerinin nereye varacağını öğrenecekler.
Mü’min / 70 - (Ali Fikri Yavuz)
Kur’an’ı ve peygamberlerimizle gönderdiğimiz diğer kitapları inkâr edenler, (yakında, kıyamette kendilerine ne yapılacağını) bilecekler.
Mü’min / 70 - (Ali Ünal)
Kitabı ve rasûllerimizle gönderdiğimiz (daha başka) bütün gerçekleri yalanlıyorlar. Bileceklerdir onlar!
Mü’min / 70 - (Celal Yıldırım)
Onlar ki Kitab'ı ve Kitapla Peygamberimize gönderdiğimizi yalanladılar, ileride (bunun onları nasıl bir sonuca götüreceğini) bileceklerdir.
Mü’min / 70 - (Muhammed Esed)
(Şunlar,) bu ilahi kelamı ve (aynı şekilde, geçmişteki) elçilerimizle göndermiş olduğumuz bütün (mesajları) yalanlayanlar? Ama onlar zamanı gelince (ne kadar kör olduklarını) göreceklerdir, (Hesap Günü bunu görecekler),
Mü’min / 70 - (Mustafa İslamoğlu)
Onlar, bu ilahi kelamı ve elçilerimize daha önce gönderdiğimiz mesajları yalanlayan tipler; fakat bu gibiler zamanı gelince (gerçeği) öğrenecekler.
Mü’min / 70 - (Ömer Öngüt)
Onlar Kitab'ı (Kur'an'ı) ve peygamberlerimizle gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Pek yakında bilecekler!
إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَ
Okunuşu: İzil aglâlu fî a’nâkıhim ves selâsil(selâsilu), yushabûn(yushabûne).
Mü’min / 71 - (Diyanet İşleri)
(71-72) O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu hâlde kaynar suda sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.
Mü’min / 71 - (Ahmed Hulusi)
O vakit onların boyunlarında (beşeriyetlerinden kalma) bağlar (şartlanmaları ve değer yargıları) ve zincirler (zincirleme bağlılıklarla), sürüklenirler!
Mü’min / 71 - (Celal Yıldırım)
(71-72) Hani boyunlarında demir halkalar, (ayaklarında) zincirler olduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir, sonra ateşte cayır cayır yakılacaklardır.
Mü’min / 71 - (Diyanet Vakfi)
(71-72) Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.
Mü’min / 71 - (Hasan Basri Çantay)
(71-72) Boyunlarında lâleler, zincirler bulunduğu zaman ki onlar (bu vaz'iyyetde evvelâ) sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşde yakılacaklar.
Mü’min / 71 - (Hayrat Neşriyat)
(71-72) O zaman ki, boyunlarında halkalar ve zincirler bulunur. (Onlar) kaynar suda sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır.
Mü’min / 71 - (İbni Kesir)
Hani boyunlarında demir halkalar ve zincirler ile sürüklenirler, Yakında bilecekler. olarak dünyaya çıkaran O'dur. Kiminiz daha önce öldürülürsünüz. Kiminiz de adı konulmuş bir ecele erişirsiniz. Olur ki böylece aklınızı kullanırsınız.
Mü’min / 71 - (Muhammed Esed)
ki o Gün boyunlarında (kendi elleriyle yaptıkları) zincirleri ve halkaları taşımak zorunda kalacaklar ve sürüklenecekler
Mü’min / 71 - (Suat Yıldırım)
(71-72) Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirler olarak önce kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklardır.
فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ
Okunuşu: Fîl hamîmi summe fîn nâri yuscerûn(yuscerûne).
Mü’min / 72 - (Diyanet İşleri)
(71-72) O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu hâlde kaynar suda sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.
Mü’min / 72 - (Ahmed Hulusi)
Hamim'de (kaynar suyun - yakan fikirlerin içinde). . . Sonra Nâr'da (ateşte - radyasyon okyanusunda) yakılırlar!
Mü’min / 72 - (Celal Yıldırım)
(71-72) Hani boyunlarında demir halkalar, (ayaklarında) zincirler olduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir, sonra ateşte cayır cayır yakılacaklardır.
Mü’min / 72 - (Diyanet Vakfi)
(71-72) Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.
Mü’min / 72 - (Hasan Basri Çantay)
(71-72) Boyunlarında lâleler, zincirler bulunduğu zaman ki onlar (bu vaz'iyyetde evvelâ) sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşde yakılacaklar.
Mü’min / 72 - (Hayrat Neşriyat)
(71-72) O zaman ki, boyunlarında halkalar ve zincirler bulunur. (Onlar) kaynar suda sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır.
Mü’min / 72 - (Suat Yıldırım)
(71-72) Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirler olarak önce kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklardır.
ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تُشْرِكُونَ
Okunuşu: Summe kîle lehum eyne mâ kuntum tuşrikûn(tuşrikûne).
Mü’min / 73 - (Diyanet İşleri)
(73-74) Sonra onlara, “Allah’ı bırakıp da ortak koştuklarınız nerede?” denilir. Onlar da, “(Yüzüstü bırakıp) bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, biz önceleri hiçbir şeye tapmıyormuşuz, (taptıklarımız bir hiçmiş)” derler. İşte Allah, inkârcıları böyle saptırır.
Mü’min / 73 - (Ahmet Tekin)
Sonra onlara:'İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında, Allah’a ortak koştuğunuz varlıklar nerede?' denilecek.
Mü’min / 73 - (Ali Ünal)
Bu arada sorulacaktır onlara: “Nerede (yardımlarını umarak) ilâh kabul edip, kendilerine ibadet ettikleriniz,
Mü’min / 73 - (Bekir Sadak)
(73-74) Sonra onlara: «Allah'i birakip da kostugunuz ortaklar nerededir?» denir. «Bizden uzaklastilar; hayir; biz zaten onceleri hic bir seye kulluk etmiyorduk» derler. Iste Allah inkarcilari boyle saptirir.
Mü’min / 73 - (Celal Yıldırım)
(73-74) Sonra da onlara : «Allah'ı bırakıp koştuğunuz ortaklar nerede ?» denilecek. «Onlar uzaklaşıp bizden kayboldular. Zaten biz daha öncede hiçbir şeye ibâdet etmiyorduk» derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 73 - (Cemal Külünkoğlu)
(73-74) Sonra onlara: “Sizin şirk koştuklarınız nerede?” denecek. Onlar da: “Bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, biz önceleri hiçbir şeye tapmıyormuşuz (taptıklarımız bir hiçmiş)” derler. Allah, inkârcıları işte böyle sapıklıkta bırakır.
Mü’min / 73 - (Diyanet İşleri (eski))
(73-74) Sonra onlara: 'Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?' denir. 'Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiçbir şeye kulluk etmiyorduk' derler. İşte Allah inkarcıları böyle saptırır.
Mü’min / 73 - (Diyanet Vakfi)
(73-74) Sonra onlara: Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir? denilecek. Onlar da: Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk, diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 73 - (Hasan Basri Çantay)
(73-74) Sonra onlara «Allâhı bırakıb da (Ona) ortak tutageldiğiniz (putlar) nerede?» denilecek. Onlar da «Bizden uzaklaşıb gaaib oldular. Daha doğrusu biz bundan evvel zâten hiçbir şey'e tapmazdık» diyecekler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 73 - (Hayrat Neşriyat)
(73-74) Sonra onlara: 'Allah’ı bırakıp da (O’na) ortak koşmakta olduğunuz şeyler nerede?' denilir. (Onlar da:) 'Bizden kayboldular; daha doğrusu (biz) daha önce hiçbir şeye yalvarır olmamışız!' derler. İşte Allah, kâfirleri (isyanlarındaki inadları üzerine) böyle saptırır.
Mü’min / 73 - (Suat Yıldırım)
(73-74) Sonra da kendilerine şöyle denilecektir: "Allah’tan başka O’na şerik saydığınız putlar nerede?" Onlar: "Bizden uzaklaşıp ortadan kayboldular. Daha doğrusu, biz, taptıklarımızın bir hiç olduğunu, şimdi anladık. Meğerse bizim taptıklarımız, bir hiçten ibaretmiş."İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
مِن دُونِ اللَّهِ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَل لَّمْ نَكُن نَّدْعُو مِن قَبْلُ شَيْئًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ
Okunuşu: Min dûnillâh(dûnillâhi), kâlû dallû annâ bel lem nekun ned’û min kablu şey’â(şey’en), kezâlike yudıllullâhul kâfirîn(kâfirîne).
Mü’min / 74 - (Diyanet İşleri)
(73-74) Sonra onlara, “Allah’ı bırakıp da ortak koştuklarınız nerede?” denilir. Onlar da, “(Yüzüstü bırakıp) bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, biz önceleri hiçbir şeye tapmıyormuşuz, (taptıklarımız bir hiçmiş)” derler. İşte Allah, inkârcıları böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Allah'ı bırakıp da? Diyecekler ki: Gözümüzden kayboldular, zâten de bundan önce tapmaya lâyık birşeye tapmamıştık biz; işte Allah, kâfirleri böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (Abdullah Parlıyan)
Allah'ın yanısıra ilahlık yakıştırdıklarınız?” Onlar şöyle cevap verecekler: “Onlar bizi yüzüstü bırakıp, uzaklaşıp kayboldular. Daha doğrusu geçmişte yalvarıp yakardıklarımız aslında hiçbirşey değillerdi.” İşte Allah, kendisinden gelen gerçekleri örtbas edenleri, böylece şaşırtıp saptırır.
Mü’min / 74 - (Adem Uğur)
O Allah'tan başka (taptıklarınız). Onlar da:"Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk", diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Ahmed Hulusi)
"Allâh dûnunda!" Dediler ki: "Bizden kayboldular. . . Hayır, zaten biz daha önce, olmayan şeye yönelmişiz!". . . Allâh, hakikat bilgisini inkâr edenleri böylece saptırır.
Mü’min / 74 - (Ahmet Tekin)
'Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koştuğunuz varlıklar nerede?' Onlar:'Uzaklaşıp kayboldular. Doğrusu, önceden de, onlara hiçbir şekilde tapıp yalvarmıyorduk.' derler. İşte Allah, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlere, nankörlere, o yalancılara özgürlük tanıdığı gibi, hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, helâki tercihlerine özgürlük tanıyor.
Mü’min / 74 - (Ahmet Varol)
Allah'tan başka.' Derler ki: 'Bizim yanımızdan kayboldular. Hayır, biz zaten daha önce bir şeye tapmıyorduk.' İşte Allah inkâr edenleri böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (Ali Bulaç)
"Allah'ın dışında (taptıklarınız)." Dediler ki: "Bizi bırakıp kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiçbir şeye tapar değilmişiz." İşte Allah, kafirleri böyle şaşırtıp saptırır.
Mü’min / 74 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah’dan başkaları.” Onlar (cevap olarak şöyle) diyecekler: “- Bizden kaybolup gittiler. Doğrusu biz, bundan önce, bir şeye ibadet etmiyormuşuz (onların hiç bir kıymeti yokmuş).” İşte Allah kâfirleri böyle sapıklığa düşürür.
Mü’min / 74 - (Ali Ünal)
Allah’tan başka?” “Bizi bırakıp kayboluverdiler” der (ve ilâve ederler): “Gerçekte biz, bundan önce (dünyada iken) birer hiç olan şeylere tapmış ve yalvarmışız!” İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır, böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (Bayraktar Bayraklı)
“Allah'tan başka taptıklarınız nerede?” Onlar da, “Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk” diyecekler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Bekir Sadak)
(73-74) Sonra onlara: «Allah'i birakip da kostugunuz ortaklar nerededir?» denir. «Bizden uzaklastilar; hayir; biz zaten onceleri hic bir seye kulluk etmiyorduk» derler. Iste Allah inkarcilari boyle saptirir.
Mü’min / 74 - (Celal Yıldırım)
(73-74) Sonra da onlara : «Allah'ı bırakıp koştuğunuz ortaklar nerede ?» denilecek. «Onlar uzaklaşıp bizden kayboldular. Zaten biz daha öncede hiçbir şeye ibâdet etmiyorduk» derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Cemal Külünkoğlu)
(73-74) Sonra onlara: “Sizin şirk koştuklarınız nerede?” denecek. Onlar da: “Bizden uzaklaştılar. Hayır, demek ki, biz önceleri hiçbir şeye tapmıyormuşuz (taptıklarımız bir hiçmiş)” derler. Allah, inkârcıları işte böyle sapıklıkta bırakır.
Mü’min / 74 - (Diyanet İşleri (eski))
(73-74) Sonra onlara: 'Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?' denir. 'Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiçbir şeye kulluk etmiyorduk' derler. İşte Allah inkarcıları böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (Diyanet Vakfi)
(73-74) Sonra onlara: Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir? denilecek. Onlar da: Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk, diyecekler. İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Edip Yüksel)
'ALLAH'ın yanında?' Onlar da derler ki, 'Bizi terkettiler. Meğer biz daha önce hiç bir şeye yalvarmıyormuşuz.' ALLAH inkarcıları işte böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Allahın berisinden? Diyecekler ki onlar bizden gaib oldular daha doğrusu biz bundan evvel bir şey'e ıbâdet eder değilmişiz, işte Allah kâfirleri böyle şaşkın eder
Mü’min / 74 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Allah'tan başkaları?» Diyecekler ki: «Onlar bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce bir şeye ibadet etmiyormuşuz!» İşte Allah kafirleri böyle şaşkınlaştırır.
Mü’min / 74 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
O Allah'tan başkaları (nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: «Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz.» İşte Allah, o kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Gültekin Onan)
"Tanrı'nın dışında (taptıklarınız)." Dediler ki: "Bizi bırakıp kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiçbir şeye tapar değilmişiz." İşte Tanrı, kafirleri böyle şaşırtıp saptırır.
Mü’min / 74 - (Harun Yıldırım)
O Allah'tan başka (taptıklarınız). Onlar da:"Bizden uzaklaştılar, zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk", diyecekler.İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Hasan Basri Çantay)
(73-74) Sonra onlara «Allâhı bırakıb da (Ona) ortak tutageldiğiniz (putlar) nerede?» denilecek. Onlar da «Bizden uzaklaşıb gaaib oldular. Daha doğrusu biz bundan evvel zâten hiçbir şey'e tapmazdık» diyecekler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Hayrat Neşriyat)
(73-74) Sonra onlara: 'Allah’ı bırakıp da (O’na) ortak koşmakta olduğunuz şeyler nerede?' denilir. (Onlar da:) 'Bizden kayboldular; daha doğrusu (biz) daha önce hiçbir şeye yalvarır olmamışız!' derler. İşte Allah, kâfirleri (isyanlarındaki inadları üzerine) böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (İbni Kesir)
Allah'tan başka? Derler ki: Bizden uzaklaştılar, hayır zaten biz önceleri hiç bir şeye ibadet etmiyorduk. İşte Allah, kafirleri böylece saptırır.
Mü’min / 74 - (Kadri Çelik)
“O Allah'tan başkaları (nerede?)! Onlar, “Bizi bırakıp kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri de (meğer) hiç bir şeye yakarır değilmişiz” derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtıp saptırır.
Mü’min / 74 - (Muhammed Esed)
Allah'ın yanısıra (ilahlık yakıştırdıklarınız)?" (Şöyle) cevap verecekler: "Onlar bizi yüzüstü bıraktılar; daha doğrusu, geçmişte yalvarıp sığındıklarımız, aslında hiç yoklardı!" (Ve onlara:) "İşte Allah hakikati inkar edenleri böyle şaşırtır; (denilecektir,)
Mü’min / 74 - (Mustafa İslamoğlu)
(İlahlar hiyerarşisinde) Allah'ın astlarından saydığınız?" Onlar şöyle cevap verecekler: "Bizi terk ettiler. İşin doğrusu, daha önceden biz sanki hiçbir şeye yalvarıp yakarmamışız." İşte Allah gerçeği inkar edenleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah'ın berisinden diyeceklerdir ki: «Bizden gâib oldular. Belki biz evvelce bir şeye ibadet etmiş olmadık.» İşte Allah, kâfirleri böylece sapıklığa düşürür.
Mü’min / 74 - (Ömer Öngüt)
"Allah'tan başka. " Derler ki: "Bizden uzaklaştılar. Zaten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk. " İşte Allah kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Şaban Piriş)
Allah’tan başka. Bizden uzaklaştılar. Biz, önceden hiçbir şeye ibadet/dua etmiyorduk, dediler. Allah, kafirleri işte böyle sapıklıkta bırakır.
Mü’min / 74 - (Sadık Türkmen)
“o Allah dışında!” Diyecekler ki: “Bizden uzaklaşıp kayboldular. Doğrusu biz, daha önce hiçbir şeye yalvarır değilmişiz!” İşte Allah, gerçekleri bildiği halde gizleyenleri sapıklığında bırakır.
Mü’min / 74 - (Seyyid Kutub)
Allah'tan başka taptıklarınız?» Dediler ki: «Bizden uzaklaşıp kayboldular; hayır, meğer biz önceden hiçbir şeye tapmamışız. (Taptıklarımız hiçbir şey değilmiş).» İşte Allah kafirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Suat Yıldırım)
(73-74) Sonra da kendilerine şöyle denilecektir: "Allah’tan başka O’na şerik saydığınız putlar nerede?" Onlar: "Bizden uzaklaşıp ortadan kayboldular. Daha doğrusu, biz, taptıklarımızın bir hiç olduğunu, şimdi anladık. Meğerse bizim taptıklarımız, bir hiçten ibaretmiş."İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Süleyman Ateş)
Allah'tan başka (taptıklarınız)?" Diyecekler ki: "Bizden (uzaklaşıp) kayboldular; hayır, meğer biz önceden hiçbir şeye tapmıyormuşuz, (taptıklarımız hiçbir şey değilmiş)!" İşte Allâh, kâfirleri böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Tefhim-ul Kuran)
«Allah'ın dışında (olan ortaklarınız).» Dediler ki: «Bizi bırakıp kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiçbir şeye tapar değilmişiz.» İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtıp saptırır.
Mü’min / 74 - (Ümit Şimşek)
Allah'tan başka taptıklarınız nerede? 'Bizi bırakıp kayboldular,' derler. 'Meğer daha önce dua ettiklerimiz bir hiçmiş!' Kâfirleri Allah işte böyle şaşırtır.
Mü’min / 74 - (Yaşar Nuri Öztürk)
"Allah'ın berisinden taptıklarınız nerede?" Diyecekler ki: "Bizden uzaklaşıp kayboldular. Doğrusu biz, daha önce hiçbir şeye yakarmıyormuşuz." Allah, inkâr edenleri işte böyle saptırır.
Mü’min / 74 - (İskender Ali Mihr)
Allah’tan başka. (Cehennemdekiler de) derler ki: "Onlar bizden saptılar (uzaklaştılar). Hayır, (meğer) biz daha önce (hiç) bir şeye tapmamışız. Allah, kâfirleri işte böyle dalâlette bırakır."
Mü’min / 74 - (İlyas Yorulmaz)
“O, Allah dan başkaları” diye sorulur. Onlar da “Bizden uzaklaşıp kayboldular. Zaten bizde dünyada iken onlara, hiç bir şey için dua etmiyorduk” derler. Allah doğruları inkar edenleri böyle şaşırtır.
ذَلِكُم بِمَا كُنتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنتُمْ تَمْرَحُونَ
Okunuşu: Zâlikum bimâ kuntum tefrehûne fîl ardı bi gayril hakkı ve bimâ kuntum temrehûn(temrehûne).
Mü’min / 75 - (Adem Uğur)
Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür.
Mü’min / 75 - (Ahmet Tekin)
Bu ceza, sizin, yeryüzünde, hak etmediğiniz halde çok sevinmenizden, şımarmanızdan ve kibirlenmenizden, kendinizde bir güç görerek, güvenerek serkeş, zorba, diktatör, güç ve iktidar sahibi olmanızdan kaynaklanmaktadır.
Mü’min / 75 - (Ali Ünal)
(Saptırmasının ve azaba mahkûm etmesinin sebebi) şudur ki, dünyada haram– helâl, hakhukuk demeden zevklere dalıp neşeleniyor ve taşkınlık yapıyordunuz.
Mü’min / 75 - (Bekir Sadak)
(75-76) Onlara: «Iste bu, yeryuzunde haksiz yere simarmaniz ve boburlenmenizden oturudur. Temelli kalacaginiz cehenneme kapilarindan girin» denir. Buyuklenenlerin duragi ne kotudur!
Mü’min / 75 - (Diyanet İşleri (eski))
(75-76) Onlara: 'İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Temelli kalacağınız cehennem kapılarından girin' denir. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür!
Mü’min / 75 - (Hasan Basri Çantay)
Size olan bu (azâb) şunlardır: (Çünkü) siz yer (yüzün) de haksız yere şımarıklık ediyor, (ahırdan çıkmış hayvanlar gibi çılgınca) taşkınlık gösteriyordunuz.
Mü’min / 75 - (Muhammed Esed)
bu durum, sizin yeryüzünde hiçbir doğru(luk endişesi) taşımadan küstahça böbürlenmenizin ve kendinizi beğenmişliğinizin bir ürünüdür!
ادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ
Okunuşu: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Mü’min / 76 - (Adem Uğur)
İçinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin dönüp gidecekleri yer ne çirkindir!
Mü’min / 76 - (Ahmed Hulusi)
Orada sonsuza dek kalmak üzere cehennem kapılarından girin. . . Benlik - kibir sahiplerinin yaşam ortamı ne kötüdür!
Mü’min / 76 - (Ahmet Tekin)
İçinde ebedî kalmak üzere, Cehennemin kapılarından girin. Kendilerinde bir güç gören zorba, diktatör, güç ve iktidar sahiplerinin devamlı ikametgâhları ne kötüdür!
Mü’min / 76 - (Ahmet Varol)
İçinde sonsuza kadar kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Büyüklenenlerin barınakları ne kadar da kötüdür!
Mü’min / 76 - (Ali Bulaç)
İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür.
Mü’min / 76 - (Ali Fikri Yavuz)
(Onlara şöyle denir): “Girin cehennem kapılarından, içlerinde ebedî kalmak üzere... Bak, o kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!...
Mü’min / 76 - (Ali Ünal)
Şimdi, orada sonsuzca kalmak üzere girin Cehennem’in kapılarından içeri! Büyüklük taslayıp (gerçeğe karşı koyanların) yeri ne fenadır!
Mü’min / 76 - (Bekir Sadak)
(75-76) Onlara: «Iste bu, yeryuzunde haksiz yere simarmaniz ve boburlenmenizden oturudur. Temelli kalacaginiz cehenneme kapilarindan girin» denir. Buyuklenenlerin duragi ne kotudur!
Mü’min / 76 - (Celal Yıldırım)
Haydi, içinde devamlı kalıcılar olarak Cehennem'in kapılarından girin. Böbürlenip ululuk taslayanlarır kalacağı yer ne kötüdür!
Mü’min / 76 - (Diyanet İşleri (eski))
(75-76) Onlara: 'İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Temelli kalacağınız cehennem kapılarından girin' denir. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür!
Mü’min / 76 - (İbni Kesir)
İçinde ebediyyen kalıcı olarak cehenneme kapılarından girin. Kibirlenenlerin dönüp gidecekleri yer ne kötüdür.
Mü’min / 76 - (Kadri Çelik)
İçlerinde temelli kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. O kibirlenenlerin konaklama yeri pek de kötüdür!
Mü’min / 76 - (Muhammed Esed)
(Şimdi) içinde yaşayıp kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri! Yersiz gurura kapılanlar için orası ne dehşetli bir yerdir!"
Mü’min / 76 - (Ömer Öngüt)
Ebedî olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! O kendini beğenmişlerin yerleşip kalacakları yer ne kötüdür!
فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ
Okunuşu: Fasbir inne va’dallâhi hakk(hakkun), fe immâ nuriyenneke ba’dallezî neıduhum ev neteveffeyenneke fe ileynâ yurceûn(yurceûne).
Mü’min / 77 - (Diyanet İşleri)
Sen sabret! Şüphesiz Allah’ın verdiği söz gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz azâbın bir kısmını sana göstersek de (ya da göstermeden önce) seni vefât ettirsek de, sonunda onlar bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Artık sabret, şüphe yok ki Allah'ın vaadi gerçektir. Derken ya onlara vaadettiğimiz şeylerin bâzısını göstereceğiz sana, yahut da seni öldüreceğiz, derken hepsi de dönüp tapımıza gelecekler.
Mü’min / 77 - (Abdullah Parlıyan)
Sen, ey peygamber! Her türlü sıkıntıya karşı sabırlı ol. Çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir ve şu gerçekleri inkâr edenler için hazırladıklarımızı, sana ister bu dünyada gösterelim, ister bunların gerçekleşmesinden önce, seni ölüme götürelim. Unutma ki, sonunda onlar bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (Adem Uğur)
Onun için (Resûlüm), sen sabret! Şüphesiz Allah'ın vâdi gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni daha önce vefat ettiririz. Nasıl olsa onlar bize döneceklerdir.
Mü’min / 77 - (Ahmed Hulusi)
Sabret! Muhakkak ki Allâh'ın vaadi Hak'tır! Onlara vadettiğimizin bazısını sana göstersek de yahut (görmeden) seni vefat ettirirsek de (farketmez); (nasıl olsa) onlar bize rücu ettirilecekler.
Mü’min / 77 - (Ahmet Tekin)
Sabrederek mücadeleye devam et. Allah’ın va’di haktır, doğrudur. Onları tehdit ettiğimiz azâbın bir kısmını, ya sana gösteririz, yahut senin ruhunu daha önce alarak ölümünü gerçekleştiririz. Nasıl olsa bizim huzurumuza getirilerek hesaba çekilecekler.
Mü’min / 77 - (Ahmet Varol)
Şu halde sen sabret. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Onlara vaadettiklerimizin bir kısmını sana göstersek de senin dünya hayatını sona erdirsek de, sonuçta bize döndürülürler.
Mü’min / 77 - (Ali Bulaç)
Şu halde sen sabret, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Sonunda ya onlara va'd ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana göstereceğiz ya da senin hayatına son vereceğiz. Nihayet onlar bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (Ali Fikri Yavuz)
Onun için (Ey Rasûlüm, kâfirlerin eziyetlerine) sabret. Elbette Allah’ın (sana olan zafer) vaadi bir gerçektir. Artık onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, yahud seni kendimize alsak da muhakkak onlar döndürülüp bize getirilecekler.
Mü’min / 77 - (Ali Ünal)
O halde (ey Rasûlüm), sabret! Hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Onlara va’ dettiklerimizin bir kısmını hayatında sana göstersek de, yahut seni vefat ettirip yanımıza alsak da, sonunda huzurumuza getirilecekler (ve anlattığımız acı netice ile karşılaşacaklardır).
Mü’min / 77 - (Bayraktar Bayraklı)
Sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Şu kâfirlere hazırladığımız cezayı sana ister gösterelim, ister seni ondan önce öldürelim, onlar bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Bekir Sadak)
Sabret; suphesiz Allah'in verdigi soz gercektir. Onlara soz verdigimiz azabin bir kismini sana gosteririz veya seni oldururuz, nasil olsa onlarin donusu Bizedir.
Mü’min / 77 - (Celal Yıldırım)
(Ey Peygamber!) Sabret Şüphesiz ki, Allah'ın va'di hakktır Sana va'dettiğimizin bir kısmını el bette göstereceğiz veya senin ruhu nu alacağız. (Nasılsa) onların dönü şü bize olacaktır.
Mü’min / 77 - (Cemal Külünkoğlu)
(Ey Resulüm! İnkârcıların eziyetlerine ve hakka direnmelerine) sabret. Elbette Allah'ın verdiği (azap) sözü gerçektir. Artık onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de yahut seni (vefat ettirerek) kendimize alsak da muhakkak onlar bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Diyanet İşleri (eski))
Sabret; şüphesiz Allah'ın verdiği söz gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını sana gösteririz veya seni öldürürüz, nasıl olsa onların dönüşü Bizedir.
Mü’min / 77 - (Diyanet Vakfi)
Onun için (Resûlüm), sen sabret! Şüphesiz Allah'ın vâdi gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni daha önce vefat ettiririz. Nasıl olsa onlar bize döneceklerdir.
Mü’min / 77 - (Edip Yüksel)
Öyleyse sabret; ALLAH'ın sözü gerçektir. Onlara söz verdiğimiz (cezalandırmanın) bir kısmını sana göstersek de, ondan önce hayatına son versek de, onlar bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Onun için sabret! Allahın va'di haktır, muhakkak olacaktır. Artık onlara ettiğimiz vaîdin ba'zısını sana göstersek de yâhud seni kendimize alsak da onlar mutlak döndürülüp bize getirilecekler.
Mü’min / 77 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Onun için, sabret. Allah'ın va'di gerçektir, mutlaka olacaktır. Artık onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni kendimize alsak da onlar mutlaka döndürülüp Bize getirileceklerdir.
Mü’min / 77 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Ey Muhammed! Sen sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.
Mü’min / 77 - (Gültekin Onan)
Şu halde sen sabret, hiç şüphesiz Tanrı'nın vaadi haktır. Sonunda ya onlara vaad ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana göstereceğiz ya da senin hayatına son vereceğiz. Nihayet onlar bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (Harun Yıldırım)
Onun için (Resûlüm), sen sabret! Şüphesiz Allah'ın vâdi gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya sana gösteririz, yahut seni daha önce vefat ettiririz. Nasıl olsa onlar bize döneceklerdir.
Mü’min / 77 - (Hasan Basri Çantay)
Onun için sen (Habîbim) sabret. Şübhesiz Allahın va'di bir gerçekdir. Binnetîce ya onlara etmekde olduğumuz tehdîdi (n tehakkukunu) kısmen sana göstereceğiz, yahud seni kendimize alacağız. Nihayet onlar ancak bize döndürülüb getirileceklerdir.
Mü’min / 77 - (Hayrat Neşriyat)
(Habîbim, yâ Muhammed!) Artık sabret! Çünki Allah’ın va'di haktır. Böylece onları tehdîd ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, yâhut (göstermeden) seni vefât ettirsek de, sonunda (onlar) ancak bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (İbni Kesir)
Şu halde sen; sabret. Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Onlara vaadettiğimiz azabın bir kısmını sana gösteririz veya senikendimize alırız. Nihayet onların dönüşü ancak Bizedir.
Mü’min / 77 - (Kadri Çelik)
O halde sabret! Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir. Biz onlara (azap olarak) vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek de onlar mutlaka sonunda dönüp bize geleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Muhammed Esed)
Sen, sıkıntılara karşı sabırlı ol, çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Ve şu (hakikati inkar ede)nler için hazırladıklarımızı sana ister (bu dünyada) gösterelim, ister (bunların gerçekleşmesinden önce) seni ölüme götürelim, (unutma ki, sonunda,) onlar Bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Mustafa İslamoğlu)
Şu halde dirençli ol! Zira Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. İmdi, onlara yönelttiğimiz tehditlerin bir kısmının gerçekleştiğini ister sana gösterelim, isterse senin için ölümü takdir edelim; er geç, onlar Bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Artık sabret. Allah'ın vaadi, şüphe yok ki, hakdır. Onlara olan vaadimizin bazısını sana göstereceğiz veya senin ruhunu alacağız, nihâyet Bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Ömer Öngüt)
Resulüm! Onun için sen sabret! Allah'ın vaadi şüphesiz ki gerçektir. Onlara vâdettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de veya seni alsak da, nihayet onların dönüşü bize olacaktır.
Mü’min / 77 - (Şaban Piriş)
Sabret, kuşkusuz Allah’ın vaadi haktır. Biz onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını ya sana gösteririz, ya da seni vefat ettiririz. Ama neticede onlar, bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Sadık Türkmen)
Sen sabret! Şüphesiz Allah’ın sözü gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz şeyin bir kısmını sana gösteririz veya seni öldürürüz. Nasıl olsa onlar bizim huzurumuza döndürüleceklerdir!
Mü’min / 77 - (Seyyid Kutub)
Ey Muhammed! Sabret, şüphesiz Allah'ın verdiği söz gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını sana gösteririz veya seni öldürürüz, nasıl olsa onların dönüşü Bize'dir.
Mü’min / 77 - (Suat Yıldırım)
Sabret! Çünkü Allah’ın vâdi gerçektir. Biz onlara vâd ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de, yahut senin ruhunu yanımıza alsak da, onlar mutlaka sonunda dönüp huzurumuza geleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Süleyman Ateş)
Sabret, Allâh'ın sözü gerçektir. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını ya sana gösteririz yahut seni daha önce vefat ettiririz. (Sonunda) onlar bize döndürüleceklerdir.
Mü’min / 77 - (Tefhim-ul Kuran)
Şu halde sen sabret, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Sonunda ya onlara va'd ettiğimiz (azab)ın bir kısmını sana göstereceğiz ya da senin hayatına son vereceğiz. Nihayet onlar bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (Ümit Şimşek)
Sabret; Allah'ın vaadi gerçektir. İster onlara vaad ettiklerimizden bir kısmını sana gösterelim, ister daha önce seni vefat ettirelim, sonunda hepsinin döneceği yer Bizim huzurumuzdur.
Mü’min / 77 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Sen sabret! Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Onları tehdit ettiğimiz şeyin bir kısmını belki sana gösteririz, belki de seni vefat ettiririz. Sonunda onlar bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (İskender Ali Mihr)
Öyleyse sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Onlara vaadettiklerimizin (azabın), bir kısmını sana gösteririz veya seni (daha önce) öldürürüz. Sonunda onlar Bize döndürülecekler.
Mü’min / 77 - (İlyas Yorulmaz)
Sen sabret. Allah’ın verdiği söz gerçekleşecektir. Şimdi onlara vaat ettiklerimizin bir kısmını ya sana göstereceğiz veya seni öldüreceğiz. Onların dönüşleri bizedir.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ
Okunuşu: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ aleyke ve minhum men lem naksus aleyk(aleyke), ve mâ kâne li resûlin en ye’tiye bi âyetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), fe izâ câe emrullâhi kudıye bil hakkı ve hasire hunâlikel mubtılûn(mubtılûne).
Mü’min / 78 - (Diyanet İşleri)
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmadan bir mûcize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak yerine getirilir. İşte o zaman bunu batıl sayanlar hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Ve andolsun ki senden önce nice peygamberler gönderdik, onlardan, sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da ve hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadıkça bir delil, bir mûcize gösteremez; derken Allah'ın emri gelince gerçek olarak hükmedilir ve işte buracıkta, boş şeylere uyanlar ziyan eder gider.
Mü’min / 78 - (Abdullah Parlıyan)
Gerçek şu ki ey Muhammed! senden önce de birçok peygamberler gönderdik, onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da ve hiçbir peygamber Allah'ın izni olmadıkça bir ayet, bir mucize getiremez. Allah'ın emri gerek bu dünyada, gerekse öbür dünyada geldiği zaman, hak ve adaletle hükmedilir ve işte o zaman boş şeylere uyanlar, zarar etmiş olacaklardır.
Mü’min / 78 - (Adem Uğur)
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman bâtılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 78 - (Ahmed Hulusi)
Andolsun ki senden önce de Rasûller irsâl ettik. . . Onlardan kiminin hikâyelerini anlattık ve onlardan kimini de sana anlatmadık. . . Bir Rasûl için, Allâh izni dışında, mucize getirmesi mümkün değildir! Allâh hükmü geldiğinde, Hak olarak hükmedilir ve bâtıl peşinde koşanlar orada hüsrana uğrar!
Mü’min / 78 - (Ahmet Tekin)
Andolsun, senden önce de özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevli Rasuller gönderdik. İçlerinden kıssalarıyla sana anlattıklarımız var. Yine onlardan sana anlatmadıklarımız da var. Hiçbir Rasul, Allah’ın izni, emri ve iradesi olmaksızın herhangi bir âyeti, hak peygamber olduğu ile ilgili mûcizeyi kendiliğinden getirmez. Allah’ın planı icra edilirken de, hakkaniyetle, adâletle icraat yapılır. O zaman bâtıl yolda gidenler, bâtılın hâkimiyetini temin için hakkı baskı altında tutan güç ve iktidar sahipleri, hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 78 - (Ahmet Varol)
Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bazılarını sana anlattık bazılarını ise anlatmadık. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mucize getirmesi sözkonusu olamaz. Allah'ın emri geldiğinde hak ile hükmedilir ve işte burada, (hakkı) geçersiz kılmaya çalışanlar hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Ali Bulaç)
Andolsun, biz senden önce elçiler gönderdik; onlardan kimini sana aktarıp anlattık ve kimini anlatmadık. Herhangi bir elçiye, Allah'ın izni olmaksızın bir ayeti getirmek olacak şey değildir. Allah'ın emri geldiği zaman hak ile hüküm verilir ve işte burada (hakkı) iptal etmekte (istekli) olanlar hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 78 - (Ali Fikri Yavuz)
(Ey Rasûlüm) gerçekten biz, senden önce bir çok peygamberler gönderdik; onlardan kimini sana haber verdik, kimini de sana haber verip anlatmadık. Allah’ın izni olmadıkça, hiç bir peygamber tek bir mucize getiremez. Allah’ın (dünya ve ahirette azap) emri gelince de, hak yerine getirilir. İşte, burada hüsrana düştü inatçı kâfirler...
Mü’min / 78 - (Ali Ünal)
Senden önce de birçok rasûl gönderdik. Onların bazısından sana bahsettik, bazısından ise bahsetmedik. Hiçbir rasûl, Allah’ın izni olmadan bir mucize göstermez. Allah’ın emri gelince de hak ve adaletle hükmolunur ve Allah’a şirk koşma gibi bâtıl yollar icat edenler ve hakkı iptale çalışanlar hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Bayraktar Bayraklı)
Andolsun, senden önce birçok peygamber gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık; hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir âyet getiremez. Allah'ın buyruğu gelince iş gerçekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar zarar ederler.
Mü’min / 78 - (Bekir Sadak)
And olsun ki, senden once bircok peygamberler gonderdik; sana onlarin kimini anlattik, kimini anlatmadik; hicbir peygamber, Allah'in izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'in buyrugu gelince is gercekten biter. Iste o zaman, bosa ugrasanlar husranda kalirlar. *
Mü’min / 78 - (Celal Yıldırım)
And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana anlattık, bir kısmının kıssasını anlatmadık. Hiçbir peygambere Allah'ın izni olmaksızın bir âyet (bir mu'cize veya ilâhî belge) getirmek (hem mümkün değil, hem de yakışır) olmaz. Allah'ın emri gelince de hakk ile yerine getirilir ve işte burada boş ve anlamsız şeylerle uğraşanlar hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Cemal Külünkoğlu)
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir mucize gösteremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. İşte o zaman Allah'ın ayetlerini boşa çıkarmağa çalışanlar, hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Diyanet İşleri (eski))
And olsun ki, senden önce birçok peygamberler gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık; hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın buyruğu gelince iş gerçekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar hüsranda kalırlar.
Mü’min / 78 - (Diyanet Vakfi)
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman bâtılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 78 - (Edip Yüksel)
Senden önce göndermiş bulunduğumuz elçilerin bir kısmından sana söz ettik, bir kısmını da sana anlatmadık. Hiç bir elçi, ALLAH'ın izni olmadan bir mucize getiremez. ALLAH'ın emri gelince gerçeğe göre yargı verilir ve yanlışı savunanlar orada hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Celâlim hakkı için biz senin önünden nice Resuller göndermişiz, onlardan kimini sana ayıtmışız, kimini de ayıtmamışızdır, hiçbir resul için Allahın izni olmaksızın bir âyet (bir mu'cize) getirmek olamaz, Allahın emri gelince de hak yerine getirilir ve işte husrana burada düştü mubtıller
Mü’min / 78 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Andolsun ki, Biz senin önünden nice peygamberler gönderdik; onlardan kimini sana ayıttık, kimini ayıtmadık (anlatmadık). Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir ve batıl bir dava peşinde koşanlar, işte hüsrana burada düştüler.
Mü’min / 78 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. Batıl bir dava peşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Gültekin Onan)
Andolsun, biz senden önce elçiler gönderdik; onlardan kimini sana aktarıp anlattık, kimini de anlatmadık. Herhangi bir elçiye, Tanrı'nın izni olmaksızın bir ayet getirmek olacak şey değildir. Tanrı'nın buyruğu geldiği zaman hak ile hüküm verilir ve işte burada (hakkı) iptal etmekte (istekli) olanlar hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 78 - (Harun Yıldırım)
Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır ve o zaman bâtılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 78 - (Hasan Basri Çantay)
Andolsun ki senden evvel de peygamberler gönderdik. Onların içinden sana kıssalarını anlatdığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimseler de var. Hiçbir peygamber, Allahın izni olmaksızın, herhangi bir âyeti kendiliğinden getiremez. Allahın emri gelince de hak (ve adalet) le hükmolunur. Bîhûde lâf söyleyenler işte burada hüsrana düşmüşdür.
Mü’min / 78 - (Hayrat Neşriyat)
Celâlim hakkı için, senden önce de peygamberler gönderdik; onlardan sana kıssa(larını) anlattığımız kimseler de var, içlerinden sana kıssa(larını) anlatmadığımız kimseler de var. Nitekim Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mu'cize getirmesi mümkün değildir. Fakat Allah’ın emri geldiği zaman, hak ile hükmedilir; işte o zaman, (mu'cizeleri)boşa çıkarmaya çalışanlar hüsrâna uğramıştır.
Mü’min / 78 - (İbni Kesir)
Andolsun ki; senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini anlatmadık. Allah'ın izni olmadan hiç bir peygamber herhangi bir ayeti kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri geldiği vakit de iş, gerçekten biter. İşte o zaman, batıl işleyenler hüsranda kalırlar.
Mü’min / 78 - (Kadri Çelik)
Şüphesiz biz senden önce peygamberler gönderdik; onlardan kimini sana aktarıp anlattık ve onlardan kimini de sana aktarıp anlatmadık. Herhangi bir peygambere Allah'ın izni olmaksızın bir ayeti getirmek yaraşmaz. Allah'ın emri geldiği zaman hak ile hüküm verilir ve o zaman batıl ehli olanlar hüsrana uğrar.
Mü’min / 78 - (Muhammed Esed)
Gerçek şu ki (ey Muhammed!); senden önce elçiler göndermiştik, onların kiminden sana bahsettik, kimi hakkında da sana bir bilgi vermedik. Ve (gönderdiğimiz) hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize ortaya koyamaz. Allah'ın iradesi açığa çıktığı zaman hüküm (çoktan) adaletle yerini bulmuş olacak, (anlayamadıkları her şeyi) yok etmeye çalışanların tümü o zaman ve orada hüsrana uğramış olacaklar.
Mü’min / 78 - (Mustafa İslamoğlu)
Doğrusu Biz, senden önce de sayısı belirsiz elçiler göndermiştik; onların kimisinden sana söz ettik, kimisinden sana hiç söz etmedik. Ama şu kesin ki, hiçbir elçi Allah'ın izni olmadan mucizevi bir mesaj getiremez. Nitekim Allah'ın emri geldiği zaman, hak tecelli etmiş olacak; işte o anda ve orada, hayatı anlam ve amacından yoksun bırakanlar hüsrana uğramış bulunacaklar.
Mü’min / 78 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Andolsun ki, senden evvel de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana bildirmiştik ve onlardan sana kıssasını bildirmediklerimiz de vardır ve bir peygamber için Allah'ın izni olmadıkça bir mûcize getirmek (kabil) olamaz. Allah'ın emri gelince de hak ile hükmolunmuş olur ve bâtılı ihtiyar etmiş olanlar ise o zaman hüsrâna uğramıştır.
Mü’min / 78 - (Ömer Öngüt)
Andolsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Sana onların kimini anlattık, kimini de anlatmadık. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmadan herhangi bir âyeti (mucizeyi) kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak ile hükmolunur ve bâtılı seçenler o zaman hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Şaban Piriş)
Senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var anlatmadıklarımız da. Hiçbir peygamber Allah’ın izni olmadıkça bir ayet/mucize getiremez. Allah’ın emri geldiği zaman da hak ile hüküm verilir ve işte o zaman batılcılar hüsrana uğrar.
Mü’min / 78 - (Sadık Türkmen)
Ant olsun, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kiminin hayat hikayelerini sana anlattık ve onlardan kiminin durumunu da sana anlatmadık. Ve hiçbir elçi için Allah’ın izni olmaksızınbir ayet getirmesi/bir mucize ortaya koyması mümkün olamaz! Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hükmedilir. İşte o zaman orada, gerçeği boşa çıkarmaya çalışanlar, hüsrana uğrarlar!
Mü’min / 78 - (Seyyid Kutub)
Andolsun, biz senden önce de Peygamberler gönderdik. Onlardan kiminin hayatını sana anlattık, kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir ve işte o zaman Allah'ın ayetlerini boşa çıkarmağa çalışanlar, hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Suat Yıldırım)
Biz senden önce de birçok resul gönderdik. Onlardan bazısını sana anlattık, bazısını ise anlatmadık. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmaksızın bir mûcize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak ve adaletle hükmolunur ve batıl yolda olanlar, (özellikle ısrarla, peygamberin azap getirmesini isteyenler) hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Süleyman Ateş)
Andolsun biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allâh'ın izni olmadan bir mu'cize getiremez. Allâh'ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir ve işte o zaman (Allâh'ın âyetlerini) boşa çıkarmağa uğraşanlar, hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (Tefhim-ul Kuran)
Andolsun, biz senden önce peygamberler gönderdik; onlardan kimini sana aktarıp anlattık ve onlardan kimini de sana aktarmayıp anlatmadık. Herhangi bir peygambere, Allah'ın izni olmaksızın bir ayeti getirmek olacak şey değildir. Allah'ın emri geldiği zaman hak ile hüküm verilir ve işte burada (hakkı) iptal etmekte (istekli) olanlar hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 78 - (Ümit Şimşek)
Biz senden önce de nice peygamberler gönderdik ki, onlardan kiminin kıssalarını sana anlattık, kiminden ise söz etmedik. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir âyet getiremez. Allah'ın emri geldiğinde ise, adaletle hükmolunmuş ve hakkı boşa çıkarmaya çalışanlar oracıkta hüsrana uğramış demektir.
Mü’min / 78 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yemin olsun, biz senden önce de resuller gönderdik. Onların bir kısmının hayat ve hatırasını sana anlattık, bir kısmının hayat ve hatırasından sana bahsetmedik. Hiçbir resulün, Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir mucize getirmesi söz konusu olamaz. Allah'ın emri geldiğinde, hakla hükmedilir ve gerçeği hükümsüz kılmaya çalışanlar orada hüsrana uğrarlar.
Mü’min / 78 - (İskender Ali Mihr)
Ve andolsun ki senden önce (de) resûller gönderdik. Onlardan bir kısmını sana anlattık ve bir kısmını sana anlatmadık. Allah’ın izni olmadan bir resûlün âyet getirmesi olamaz. Artık Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hükmedilmiş olur. Ve bâtılı isteyenler, orada hüsran uğramışlardır.
Mü’min / 78 - (İlyas Yorulmaz)
Senden öncede elçiler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız olduğu gibi, sana hiç anlatmadıklarımız da var. Bir elçiye, Allah’ın izni olmadan bir ayet gelmesi, mümkün değildir. Allah’ın emri (kıyamet saati) geldiğinde, hak ve adalet ile hükmedilir. Orada batıla saplanmış olanlar kaybetmişlerdir.
اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ
Okunuşu: Allâhullezî ceale lekumul en’âme li terkebû minhâ ve minhâ te’kulûn(te’kulûne).
Mü’min / 79 - (Ali Bulaç)
Allah O'dur ki, kimine binmeniz, kiminden yemeniz için size (bir yarar olmak üzere) davarları var etti.
Mü’min / 79 - (Ali Fikri Yavuz)
Allah O’dur ki, sizin için davarlar yarattı, onlardan (deve gibi hayvanlar) binek edinesiniz diye... Onların bir kısmından da yersiniz.
Mü’min / 79 - (Ali Ünal)
Allah’tır ki, bazılarını binek hayvanı olarak kullanabilesiniz diye sizin için ehlî büyükbaş hayvanlar var etti –onlardan yiyecek de elde edersiniz,
Mü’min / 79 - (Kadri Çelik)
Kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları yaratan şüphesiz Allah'tır.
Mü’min / 79 - (Muhammed Esed)
Allah (her zaman sizin için harikalar yaratandır; böylece, O) sizin için (her türlü) hayvanı varetmiştir ki onların bir kısmına binersiniz ve bir kısmından da yiyeceklerinizi elde edersiniz.
Mü’min / 79 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Allah, o (Zât-ı Akdes)dir ki, sizin için dört ayaklı hayvanlar yarattı. Onlardan bir kısmına binesiniz ve onlardan yiyesiniz diye (onları vücuda getirdi).
وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ
Okunuşu: Ve lekum fîhâ menâfiu ve li teblugû aleyhâ hâceten fî sudûrikum ve aleyhâ ve alel fulki tuhmelûn(tuhmelûne).
Mü’min / 80 - (Diyanet İşleri)
Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları yaratmıştır. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Abdullah Parlıyan)
Onlardan başka faydalar da sağlarsınız ve birçok önemli ihtiyacınızı da karşılarsınız, onlarla gönlünüzün istediği yere varırsınız, karada onların üzerinde, denizde gemilerin üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Adem Uğur)
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Ahmed Hulusi)
Sizin için onlarda (daha başka) faydalar vardır. . . Hedeflediğiniz yere onların üzerinde ulaşmanız için. . . Onların üzerinde ve gemilerin üzerinde yüklenilip taşınıyorsunuz.
Mü’min / 80 - (Ahmet Tekin)
Onlarda, sizin için daha birçok faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, bir ihtiyacınıza, onların üzerinde, onlara binerek ulaşırsınız. Hayvanların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız, yüklerinizi taşırsınız.
Mü’min / 80 - (Ahmet Varol)
Sizin için onlarda birtakım yararlar vardır. Onların üzerlerinde gönüllerinizdeki bir ihtiyaca ulaşmanız için (onlara binersiniz). Onların ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Ali Bulaç)
Onlarda sizin için yararlar vardır. Onların üstünde göğüslerinizde olan bir hacete (ihtiyaca ve arzuya) ulaşırsınız; onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Ali Fikri Yavuz)
Sizin için onlarda daha bir çok menfaatler var. Kalblerinizdeki bir ihtiyaca kavuşmanız için, onlara biniyorsunuz. Hem onların üzerinde (karada), hem gemiler üzerinde (denizde) taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Ali Ünal)
Ve sizin için onlarda daha başka menfaatler de vardır– ve içinizde hissettiğiniz bir ihtiyacı onlarla gideresiniz diye. (Karada) onlarla ve (denizde) gemilerle seyahat eder, yüklerinizi taşırsınız.
Mü’min / 80 - (Bayraktar Bayraklı)
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır ve gönüllerinizde duyduğunuz önemli ihtiyaçlarınıza onlarla ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Bekir Sadak)
Onlarda sizin icin daha nince faydalar vardir; gonullerinizdeki arzulara, onlara binerek ulasirsiniz. Onlarla ve gemilerle tasinirsiniz.
Mü’min / 80 - (Celal Yıldırım)
Sizin için onlarda daha birçok yararlar vardır ve içinizde düşünüp taşındığınız arzuya, onların üzerine (binip) ulaşırsınız. Bunlar üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Ayrıca içinizden hissettiğiniz bir ihtiyacı onlara binerek ve yükünüzü yükleyerek giderirsiniz. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Diyanet Vakfi)
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Edip Yüksel)
Sizin için onlarda çeşitli yararlar vardır. Gönlünüz dilediği gibi onlardan yararlanırsınız. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Size onlarda daha bir çok menfeatler var, hem onların üzerinde sînelerinizdeki bir hâcete iresiniz diye, hem onlar üzerinde hem gemiler üzerinde taşınırsınız
Mü’min / 80 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Size onlardan daha bir çok yararlar vardır. Ayrıca onların üzerinde sinelerinizdeki bir arzuya erişesiniz diye, hem onların üzerinde hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Gültekin Onan)
Onlarda sizin için yararlar vardır. Onların üstünde göğüslerinizde olan bir hacete (ihtiyaca ve arzuya) ulaşırsınız; onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Harun Yıldırım)
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Hasan Basri Çantay)
Onlarda size (daha başka) fâideler (de) vardır. Göğüslerinizdeki bir haacete ermeniz için onların üstüne biniyorsunuz. (Karada) onların üzerinde, (denizde) gemilerin üstünde taşınıyorsunuz.
Mü’min / 80 - (Hayrat Neşriyat)
Onlarda sizin için (daha birçok) menfaatler vardır; hem onların üzerinde gönüllerinizdeki bir ihtiyâca ulaşır (onu te’mîn eder)siniz. İşte onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (İbni Kesir)
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönüllerinizdeki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Kadri Çelik)
Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır! Gönüllerinizdeki bir hacete (hedefe), onlara binerek erişirsiniz. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Muhammed Esed)
Onlardan (başka) faydalar da sağlarsınız; ve (birçok) önemli ihtiyacınızı karşılarsınız; onların üzerinde de, gemilerin içinde olduğu gibi, (hayatınızı) sürdürürsünüz.
Mü’min / 80 - (Mustafa İslamoğlu)
Onlardan daha başka alanlarda da yararlanırsınız; onlar aracılığıyla yürekten özlemini çektiğiniz bir ihtiyaca da ulaşırsınız; hem onlarla hem de gemilerle (hayatın) yükünü taşırsınız.
Mü’min / 80 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Ve sizin için onlarda menfaatler vardır ve onların üzerinde göğüslerinizdeki bir hacete erişmeniz için ve onların üstüne ve gemilerin üstüne yükleniyorsunuz.
Mü’min / 80 - (Ömer Öngüt)
Onlarda sizin için daha başka faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki bir arzuya onlara binerek ulaşırsınız. Hem onların hem gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Şaban Piriş)
Onların size başka faydaları da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaca onların üzerinde ulaşırsınız. Hem onların üzerinde hem de gemilerde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Sadık Türkmen)
O(hayva)nlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Onların üzerinde seyahat ederek, sevdiklerinize/emellerinize ulaşırsınız... Onların ve gemilerin üzerinde taşınırsınız...
Mü’min / 80 - (Seyyid Kutub)
Onlardan sizin için daha nice faydalar vardır, gönüllerinizdeki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız. Onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Suat Yıldırım)
Sizin onlarda birtakım başka menfaatleriniz de vardır. Ayrıca içinizden hissettiğiniz bir ihtiyacı onlara binerek ve yükünüzü yükleyerek giderirsiniz. Karada onların, denizde gemilerin üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Süleyman Ateş)
Onlarda sizin için (sütleri, derileri, tüyleri gibi daha birçok) faydalar var. Onların üstünde gönüllerinizdeki arzuya erersiniz; onların ve gemilerin üstünde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Tefhim-ul Kuran)
Onlarda sizin için yararlar vardır. Onların üstünde göğüslerinizde olan bir hacete (ihtiyaca veya arzuya) ulaşırsınız; onların üstünde ve gemilerin üstünde de taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Ümit Şimşek)
Onlarda sizin daha başka yararlarınız da vardır. Hem onların üzerinde, gönüllerinizdeki arzulara ulaşırsınız. Ve hem onlarda, hem de gemilerde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (Yaşar Nuri Öztürk)
O hayvanlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Onları binek yaparak, gönüllerinizdeki arzuya ulaşırsınız. Hem onlar üzerinde hem gemiler üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (İskender Ali Mihr)
Ve onda (hayvanlarda) sizin için menfaatler (faydalar) vardır. Ve onun üzerinde, gönüllerinizdeki hacetlere (gideceğiniz yerlere) ulaşmanız için. Onların (hayvanların) ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.
Mü’min / 80 - (İlyas Yorulmaz)
O hayvanlarda başka faydalarda var. O havanların üzerinde iken, kafalarınızdaki ihtiyaçlara onlar vasıtasıyla ulaşırsınız veya gemilerle taşınırsınız.
وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَأَيَّ آيَاتِ اللَّهِ تُنكِرُونَ
Okunuşu: Ve yurîkum âyâtihî fe eyye âyâtillâhi tunkirûn(tunkirûne).
Mü’min / 81 - (Ahmet Tekin)
Allah size âyetlerini, kudretinin ve birliğinin delillerini gösteriyor. Şimdi Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr edersiniz?
Mü’min / 81 - (Ali Fikri Yavuz)
Ve size (kudretinin kemaline, rahmetinin genişliğine delâlet eden) alâmetlerini gösteriyor; artık Allah’ın hangi âyetlerini inkâr edersiniz (bu Allah’dan değildir, dersiniz)?
Mü’min / 81 - (Ali Ünal)
Allah, (varlık, birlik ve kudretinin, Ulûhiyet ve Rububiyet’inin) apaçık delillerini size sürekli olarak göstermektedir. Böyle iken, Allah’a ait delillerden hangisini inkâr edebilirsiniz?
Mü’min / 81 - (Celal Yıldırım)
Allah size âyetlerini (kudretinin yüceliğine delâlet eden belgelerini) gösteriyor. Artık Allah'ın hangi âyetlerini inkâr edebilirsiniz?
Mü’min / 81 - (Muhammed Esed)
Ve O, yarattığı harikaları (işte böyle) önünüze koyuyor. Öyleyse Allah'ın harikalarından hangisini inkar edebilirsiniz?
Mü’min / 81 - (Ömer Öngüt)
Allah size âyetlerini (delillerini) gösteriyor. Artık Allah'ın âyetlerinden (delillerinden) hangisini inkâr edebilirsiniz?
Mü’min / 81 - (Sadık Türkmen)
Ve o (Allah), size ayetlerini (arabadagemideuçakta, kainatta) gösteriyor. Allah’ın ayetlerinden hangisini gözmezlikten geliyorsunuz?
Mü’min / 81 - (İlyas Yorulmaz)
(O gezip gördüğünüz yerlerde) Allah size ayetlerini gösteriyor. Siz şimdi Allah’ın hangi ayetlerini inkâr edebilirsiniz?
أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ فَمَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ
Okunuşu: E fe lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, kânû eksere minhum ve eşedde kuvveten ve âsâren fîl ardı femâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Mü’min / 82 - (Diyanet İşleri)
Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti.
Mü’min / 82 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Yeryüzünü gezip dolaşmazlar mı ki onlardan önce gelip geçenlerin ne olmuş sonları, bir bakıp görsünler? Onlar, topluluk bakımından daha çoktu, kuvvet ve yeryüzünde yaptıkları şeyler bakımından da daha üstündü bunlardan; derken elde ettikleri şeylerin, onlara hiçbir faydası olmadı.
Mü’min / 82 - (Abdullah Parlıyan)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce yaşamış olan inkârcıların sonunun ne olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı. Fakat elde ettikleri şeylerin onlara hiçbir faydası olmadı.
Mü’min / 82 - (Adem Uğur)
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir.
Mü’min / 82 - (Ahmed Hulusi)
Arzda seyretmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl oldu nazar edip görsünler! Onlar (öncekiler), bunlardan hem kalabalık, hem de kuvvetçe ve yeryüzünde daha çok eser üretmişlerdi. Kazandıkları, onları kurtarmadı!
Mü’min / 82 - (Ahmet Tekin)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Kendilerinden öncekilerin, boylarınca günaha, isyana, küfre batmış milletlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna ibret nazarıyla bir baksınlar, incelesinler. Öncekiler bunlardan daha çoktu, daha kudretli, kuvvetliydi, daha çok, daha sağlam eserleri vardı. Kazanmaya devam ettikleri servetler ve mallar, taptıkları putlar, yaptıkları hileler, kendilerini kurtaramadı.
Mü’min / 82 - (Ahmet Varol)
Yeryüzünde dolaşıp da, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden (sayıca) daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha üstün idiler. Ama onların kazandıkları kendilerinden bir şeyi savamadı.
Mü’min / 82 - (Ali Bulaç)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler, (azaba karşı) onlara hiçbir şey sağlayamadı.
Mü’min / 82 - (Ali Fikri Yavuz)
O kâfirler, yeryüzünde gezip de bakmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akıbeti nasıl olmuş? Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çok, kuvvetçe daha metin ve yeryüzünde eser (bina) bakımından daha güçlü idiler. Öyle iken, elde ettikleri şeyler kendilerini kurtarmadı.
Mü’min / 82 - (Ali Ünal)
Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki, onlardan önce yaşayıp da, (Allah’ın âyetlerini, O’na ait delilleri inkâr edenlerin) âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsün ve ibret alsınlar? Onlar, bunlardan sayıca daha üstün, gerek kuvvet, gerekse toprağı işleyip ülkeyi imar etme ve yeryüzünde daha çok iz ve eser bırakma yönünden daha ileride idiler. Ama bütün kazanç ve başarıları, (başlarında patlayan İlâhî ceza karşısında) kendilerine hiçbir fayda vermedi.
Mü’min / 82 - (Bayraktar Bayraklı)
Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bir bakmazlar mı? Onlar gerek güç, gerekse yeryüzünde bıraktıkları eserler bakımından bunlardan daha kuvvetli idiler. Buna rağmen, kazanmış oldukları kendilerinden hiçbir şeyi savamamıştı.
Mü’min / 82 - (Bekir Sadak)
Yeryuzunde dolasip, kendilerinden daha cok, daha kuvvetli, yeryuzunde biraktiklari eserler daha saglam olan oncekilerin sonuclarinin nasil oldugunu gormezler mi? Kazandiklari onlara bir fayda vermemistir.
Mü’min / 82 - (Celal Yıldırım)
Onlar, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı ? Onlar, bunlardan daha çok kuvvetli ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha çetin ve becerikli idiler. Ama kazanıp elde ettikleri şeyler kendilerine yarar sağlamadı, kurtarıcı olmadı.
Mü’min / 82 - (Cemal Külünkoğlu)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olanların sonunun ne olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı fakat başarılarının kendilerine hiçbir faydası olmadı.
Mü’min / 82 - (Diyanet İşleri (eski))
Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden daha çok, daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler daha sağlam olan öncekilerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Kazandıkları onlara bir fayda vermemiştir.
Mü’min / 82 - (Diyanet Vakfi)
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir.
Mü’min / 82 - (Edip Yüksel)
Kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmak için yeryüzünü dolaşmazlar mı? Onlardan sayıca daha çok, daha güçlü olup yeryüzünde daha çok üretimde bulunmuşlardı. Ancak, kazandıkları şeyler kendilerini kurtaramadı.
Mü’min / 82 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Daha Yer yüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden evvelkilerin âkıbeti nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem daha çok hem kuvvetçe ve Arzda âsarca daha çetin idiler, öyle iken o kesbettikleri şeyler kendilerini kurtarmadı
Mü’min / 82 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Daha yeryüzünde bir gezip de bakmazlar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur? Onlar kendilerinden hem daha çok hem de kuvvetleri ve yeryüzündeki eserleri noktasından daha üstün idiler. Öyle iken o elde ettikleri şeyler kendilerini kurtaramadı.
Mü’min / 82 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş-2))
Daha yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerini kurtaramadı.
Mü’min / 82 - (Gültekin Onan)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler, (azaba karşı) onlara hiçbir şey sağlayamadı.
Mü’min / 82 - (Harun Yıldırım)
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur, görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir.
Mü’min / 82 - (Hasan Basri Çantay)
Ya onlar yer (yüzün) de gezib dolaşmadılar mı ki kendilerinden evvelkilerin akıbeti nice olmuşdur, baksınlar? Hem onlar bunlardan daha çokdu. Kuvvetçe ve yer (yüzün) deki eserlerce de daha güçlü ve satvetli idi (ler). Fakat kazanır oldukları şeyler kendilerine asla fâide vermedi.
Mü’min / 82 - (Hayrat Neşriyat)
(Onlar) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, baksınlar! (Onlar) bunlardan hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserler bakımından daha şiddetli idiler; fakat kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda sağlamadı.
Mü’min / 82 - (İbni Kesir)
Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki; kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler. Hem onlar; kendilerinden daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzünde daha sağlam eser bırakan kimselerdi. Ama kazandıkları onlara bir fayda sağlamamıştı.
Mü’min / 82 - (Kadri Çelik)
Yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüyorlar mı? Oysa onlar, kendilerinden (sayıca) daha çok idiler ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından da kendilerinden daha üstündüler. Fakat kazanmakta oldukları şeyler, (azaba karşı) onları hiç bir şeyden müstağni kılmadı.
Mü’min / 82 - (Muhammed Esed)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşamış olan (hakikat inkarcı)larının sonunun ne olduğuna bakmazlar mı? Onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı fakat başarılarının kendilerine hiçbir faydası olmamıştı.
Mü’min / 82 - (Mustafa İslamoğlu)
Şimdi onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmezler mir? Onlar berikilerden daha kalabalık, daha güçlü ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: fakat birikimleri onlara hiçbir yarar sağlamadı.
Mü’min / 82 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, bir bakıversinler, kendilerinden evvelkilerin akıbetleri nasıl olmuştur. Onlardan daha ziyâde idiler ve kuvvetçe ve yeryüzünde eserler itibariyle daha şiddetli idiler. Fakat onlara kazanır oldukları şey faidebahş olmadı.
Mü’min / 82 - (Ömer Öngüt)
Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Onlar bunlardan daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler kendilerine aslâ fayda vermemiştir.
Mü’min / 82 - (Şaban Piriş)
Hiç yeryüzünde gezmiyorlar mı? Kendilerinden öncekilerin akibetinin ne olduğuna baksınlar. Onlar, bunlardan daha çok ve yeryüzünde daha güçlü eserler bırakmışlardı. Ama, kazandıkları onlara hiçbir fayda sağlamadı.
Mü’min / 82 - (Sadık Türkmen)
Onlar hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı ki; kendilerinden önceki kimselerin sonu nasıl olmuş, baksınlar! Öncekiler (Kur’an’ın indiği tarihten önce yaşayanlar), bunlardan (Mekke’de yaşayanlardan) daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha üstün idiler. Ancak kendilerine, kazanmış oldukları şeyler hiçbir fayda sağlamadı.
Mü’min / 82 - (Seyyid Kutub)
Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden daha çok, daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler, daha sağlam olan, öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Kazandıkları, onlara bir fayda vermemişti.
Mü’min / 82 - (Suat Yıldırım)
Onlar hiç dünyayı gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki ümmetlerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görüp ders alsınlar? Oysa onlar, kendilerinden gerek kuvvet, gerek ülkede bıraktıkları eserler bakımından daha ileri idiler. Ama onların elde ettikleri bu özellikler kendilerine fayda vermedi. Fecî âkıbetlerini önleyemedi.
Mü’min / 82 - (Süleyman Ateş)
Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Onlar, bunlardan daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha sağlam idiler. Ama kazandıkları, kendilerine hiçbir yarar sağlamadı.
Mü’min / 82 - (Tefhim-ul Kuran)
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından da kendilerinden daha üstündüler. Fakat kazanmakta oldukları şeyler, (azaba karşı) onlara hiçbir şey sağlayamadı.
Mü’min / 82 - (Ümit Şimşek)
Onlar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin nasıl son bulduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlüydüler; ve yeryüzünde daha çok eser bırakmışlardı. Yine de bütün bu kazandıkları, onlara bir fayda vermedi.
Mü’min / 82 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonu nice olmuş diye bakmıyorlar mı? Öncekiler bunlardan sayıca daha çok, kuvvetçe daha zorlu ve yeryüzündeki eserler bakımından daha üstün idiler. Ama kazanmış oldukları şeyler, kendilerine hiçbir yarar sağlamadı.
Mü’min / 82 - (İskender Ali Mihr)
Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki? Onlardan öncekilerin akıbetleri nasıl oldu baksınlar. Ve onların çoğu, kuvvet ve eserler bakımından yeryüzünde kendilerinden daha üstündüler. Fakat kazanmış oldukları şeyler, onlara fayda vermedi.
Mü’min / 82 - (İlyas Yorulmaz)
Onlar yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı? Onlardan daha kalabalık, daha güçlü ve yeryüzünde daha çok eser bırakmış, ama yaptıklarının kendilerine hiçbir yarar sağlamadığı, onlardan öncekilerin sonları nasıl olmuş bakmıyorlar mı?
فَلَمَّا جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِندَهُم مِّنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون
Okunuşu: Fe lemmâ câethum rusuluhum bil beyyinâti ferihû bimâ indehum minel ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Mü’min / 83 - (Diyanet İşleri)
Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi.
Mü’min / 83 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Peygamberleri, apaçık delillerle onlara gelince kendilerindeki bilgiye güvenip övündüler, kendilerini gördüler de alay ettikleri şey, başlarına geliverdi.
Mü’min / 83 - (Abdullah Parlıyan)
Peygamberleri onlara apaçık delillerle gelince, kendilerinde bulunan tüm boş bilgi ve becerilerine güvenip küstahca böbürlendiler de, böylece alay ettikleri şey başlarına geliverdi.
Mü’min / 83 - (Adem Uğur)
Peygamberleri onlara apaçık bilgiler getirince, onlar kendilerinde bulunan (beşeri) bilgiye güvendiler (onu alaya aldılar). Alaya aldıkları şey kendilerini boğuverdi.
Mü’min / 83 - (Ahmed Hulusi)
Rasûlleri onlara apaçık deliller olarak geldiklerinde, onlar kendi bildiklerine dayanarak sevinip şımardılar! Alay etmekte oldukları şey onları kuşatmıştır!
Mü’min / 83 - (Ahmet Tekin)
Rasulleri onlara apaçık bilgiler, delillerle gelince, onlar kendilerinde bulunan beşerî bilgiye güvendiler. Onu alaya aldılar. Alaya almaya devam ettikleri şeyin gücü onları kuşatıverdi, işlerini bitirdi.
Mü’min / 83 - (Ahmet Varol)
Peygamberleri onlara açık delillerle geldiklerinde, onlar kendilerinde olan bilgiyle rahatla(yıp böbürlen)diler. (Ama) alaya almakta oldukları şey onları kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Ali Bulaç)
Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip böbürlendiler de, kendisini alay konusu edindikleri şey, onları sarıp kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Ali Fikri Yavuz)
Çünkü onlara, peygamberleri mucizelerle geldikleri vakit, kendilerinde bulunan (batıl) ilme güvendiler de, o peygamberleri alaya aldıkları şeyin cezası kendilerini kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Ali Ünal)
Kendilerine gönderilen rasûller onlara apaçık delillerle geldiler. Ne var ki onlar, (dünya hayatı ve onu yaşamanın vasıtaları konusunda) sahip bulundukları bilgi ile şımarıp, (kendilerine yapılan İlâhî ceza tehdidiyle alay ettiler). Fakat alay konusu yaptıkları (ceza), onları çepeçevre kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Bayraktar Bayraklı)
Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiklerinde, kendi bildikleri ile şımarmışlar ve alay ettikleri azap kendilerini çepeçevre kuşatmıştı.
Mü’min / 83 - (Bekir Sadak)
Peygamberleri onlara belgelerle gelince, kendilerinde olan bilgiden gururlandilar da, alaya aldiklari sey kendilerini sariverdi.
Mü’min / 83 - (Celal Yıldırım)
Peygamberlerimiz onlara açık belgeler ve mu'cizelerle gelince, onlar kendilerindeki bilgiden dolayı şımardılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi.
Mü’min / 83 - (Cemal Külünkoğlu)
Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi.
Mü’min / 83 - (Diyanet Vakfi)
Peygamberleri onlara apaçık bilgiler getirince, onlar kendilerinde bulunan (beşerî) bilgiye güvendiler (onu alaya aldılar). Alaya aldıkları şey kendilerini boğuverdi.
Mü’min / 83 - (Edip Yüksel)
Elçileri apaçık kanıtlarla kendilerine vardıklarında, yanlarındaki bilgiyle gururlandılar. Alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi.
Mü’min / 83 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Çünkü onlara Peygamberleri beyyinelerle geldikleri vakıt kendilerinde bulunan ılme güvendiler de o istihza ettikleri şey kendilerini kuşatıverdi
Mü’min / 83 - (Gültekin Onan)
Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip böbürlendiler de, kendisini alay konusu edindikleri şey, onları sarıp kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Harun Yıldırım)
Peygamberleri onlara apaçık bilgiler getirince, onlar kendilerinde bulunan (beşeri) bilgiye güvendiler (onu alaya aldılar). Alaya aldıkları şey kendilerini boğuverdi.
Mü’min / 83 - (Hasan Basri Çantay)
Öyle ya, kendilerine peygamberleri apaçık mu'cizeler getirince onların nezdindeki ilme karşı (eğlenerek) şımarıklık gösterdiler de hakkında istihza edegeldikleri şey kendilerini çepçevre kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Hayrat Neşriyat)
Öyle ki peygamberleri onlara mu'cizeler getirince, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımardılar da, kendisiyle alay etmekte oldukları (azab) onları kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (İbni Kesir)
Peygamberleri kendilerine huccetlerle gelince; kendi yanlarındaki bilgi ile gururlandılar da, alaya aldıkları şey kendilerini kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Kadri Çelik)
Peygamberleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip şımardılar da alay konusu edindikleri şey, sonunda kendilerini sarıp kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Muhammed Esed)
Çünkü elçileri onlara, hakikatin bütün kanıtlarıyla geldiklerinde, (halen) sahip oldukları bilgiye yaslanarak küstahça böbürlendiler ve (böylece / sonunda,) küçümsedikleri şey tarafından sarılıp kuşatıldılar.
Mü’min / 83 - (Mustafa İslamoğlu)
Çünkü onlara elçileri hakikatin apaçık delilleriyle geldiğinde, elde tuttukları bir parça bilgiye güvenip küstahça şımardılar: sonunda alay ede geldikleri gerçek kendilerini çepeçevre kuşattı.
Mü’min / 83 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Vaktâ ki, onlara peygamberleri zahir mûcizeler ile geldi, kendi yanlarındaki bilgiden olan ile ferahlandılar ve onları kendisiyle istihzâda bulundukları şey, şiddetle ihata etti.
Mü’min / 83 - (Ömer Öngüt)
Peygamberleri onlara apaçık delilleri getirince, kendilerinde olan ilim ile gururlandılar. Alaya aldıkları şey onları kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Şaban Piriş)
Peygamberleri onlara apaçık belgelerle geldiği zaman, kendi bilgileri ile şımardılar ve alay ettikleri şey onları çepeçevre kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Sadık Türkmen)
Elçiler, onlara apaçık kanıtlar getirdiklerinde, kendi yanlarında bulunan bilgiyle sevinip övündüler. Alay edip durmuş oldukları şey onları kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Seyyid Kutub)
Peygamberleri, onlara belgelerle gelince, kendilerinden olan bilgiden gururlandılar da, alaya aldıkları şey kendilerini salıverdi.
Mü’min / 83 - (Suat Yıldırım)
Resulleri onlara açık açık delilleri getirdikçe, bunlar kendilerinde bulunan bilgi ile şımarıp böbürlendiler (Peygamberlerin getirdiği hidâyetle alay ettiler). Sonunda alaya almalarının cezası, kendilerini her taraftan kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Süleyman Ateş)
Elçileri onlara açık kanıtlar getirince, yanlarında bulunan bilgi ile sevin(ip övün)düler (peygamberlerin getirdikleri bilgiye değer vermediler, onlarla alay ettiler). Sonunda alay edegeldikleri şey, kendilerini kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Tefhim-ul Kuran)
Peygamberleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip böbürlendiler de, kendisini alay konusu edindikleri şey, kendilerini sarıp kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Ümit Şimşek)
Peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geldiğinde, onlar sahip oldukları bilgiyle mağrur olmuşlardı. Sonunda, alay ettikleri şey onları çepeçevre kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Resulleri onlara açık seçik beyyineler getirdiklerinde, onlar yanlarındaki bilgiyle sevinip övündüler. Ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.
Mü’min / 83 - (İlyas Yorulmaz)
Elçilerimiz açık delillerle onlara geldiği zaman, onlar kendi yanlarında bulunan bilgilerle övünmüşler ve bundan dolayı da, alay ettikleri azap onların başına hak olmuştur.
فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ
Okunuşu: Fe lemmâ reev be’senâ kâlû âmennâ billâhi vahdehu ve kefernâ bimâ kunnâ bihî muşrikîn(muşrikîne).
Mü’min / 84 - (Adem Uğur)
Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman: Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, derler.
Mü’min / 84 - (Ahmed Hulusi)
Hışmımızı gördüklerinde: "Esmâ'sıyla hakikatimiz olan Allâh'a ve O'nun Tek olduğuna iman ettik; O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik" dediler.
Mü’min / 84 - (Ahmet Tekin)
Hışmımızı, azâbımızın şiddetini gördükleri zaman:'Allah’a iman ettik. İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında O’na ortak koştuğumuz şeyleri, terkettik, inkâr ettik' derler.
Mü’min / 84 - (Ahmet Varol)
Zorlu azabımızı gördükleri zaman: 'Yalnız Allah'a iman ettik ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' dediler.
Mü’min / 84 - (Ali Bulaç)
Bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, dediler ki: "Bir olan Allah'a iman ettik ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri de inkar ettik."
Mü’min / 84 - (Ali Fikri Yavuz)
O vakit, azabımızın şiddetini gördüklerinde şöyle dediler: “- Allah’ın birliğine iman ettik ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik.”
Mü’min / 84 - (Ali Ünal)
Başlarında patlayan çok şiddetli cezamızı görür görmez, “Sadece Allah’a inandık ve şu ana kadar O’na ortak tanıdığımız başka bütün varlıkları ise ret ve inkâr ettik!” diye çığrıştılar.
Mü’min / 84 - (Celal Yıldırım)
Onlar, bizim hışım ve şiddetimizi görünce, «biz, bir olan Allah'a inandık ve O'na koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik!» dediler.
Mü’min / 84 - (Cemal Külünkoğlu)
Ve sonra, verdiğimiz cezayı (apaçık) gördüklerinde: “Tek olan Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik!” dediler.
Mü’min / 84 - (Edip Yüksel)
Nihayet cezamızı gördüklerinde, 'Artık SADECE ALLAH'a inandık ve ortak koşmuş olduklarımızı inkar ettik,' derler-
Mü’min / 84 - (Gültekin Onan)
Bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman dediler ki: "Bir olan Tanrı'ya inandık ve O'na şirk koştuğumuz şeylere de küfrettik."
Mü’min / 84 - (Hayrat Neşriyat)
O vakit azâbımızı gördüklerinde: 'Allah’a tek olarak inandık ve kendisiyle (Allah’a)şirk koşan kimseler olduğumuz şeyleri inkâr ettik' derler.
Mü’min / 84 - (Kadri Çelik)
Onlar bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman derler ki: “Bir olan Allah'a iman ettik ve O'na şirk koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik.”
Mü’min / 84 - (Muhammed Esed)
Ve sonra, verdiğimiz cezayı (apaçık) görünce de: "Tek Allah'a artık inandık ve Allah'a ortak koştuğumuz şeylere inancımızı terk ettik!" dediler.
Mü’min / 84 - (Mustafa İslamoğlu)
Ve kahredici cezamızı gördükleri zaman "Tek olan Allah'a iman ettik ve O'na ortak koştuğumuz şeylere olan inancımızı reddettik!" dediler.
Mü’min / 84 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Vaktâ ki, Bizim azabımızı gördüler, dediler ki: «Allah'a, O'nun birliğine imân ettik ve kendisiyle müşrikler olduğumuz şeyleri inkar eyledik.»
Mü’min / 84 - (Ömer Öngüt)
Artık o çetin azabımızı gördüklerinde: "Bir olan Allah'a inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik. " dediler.
Mü’min / 84 - (Sadık Türkmen)
Azabımızı gördükleri zaman: “Bir ve tek olan Allah’a iman ettik. Ve O’na ortak koşmuş olduğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.
Mü’min / 84 - (Seyyid Kutub)
Ne zaman ki, şiddetli azabımızı gördüler: «Tek Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik.» dediler.
Mü’min / 84 - (Suat Yıldırım)
Onlar Bizim azabımızın şiddetini görür görmez "Allah’ın birliğine iman ettik, ona şerik saydığımız putları da red ve inkâr ettik" dediler.
Mü’min / 84 - (Tefhim-ul Kuran)
Onlar bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, dediler ki: «Bir olan Allah'a iman ettik ve O'na şirk koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik.»
Mü’min / 84 - (Ümit Şimşek)
Azabımızı gördüklerinde, 'Allah'a bir olarak inandık ve Ona ortak koştuğumuz şeyleri de reddettik' dediler.
Mü’min / 84 - (İskender Ali Mihr)
Bizim şiddetli azabımızı gördükleri zaman: "Allah’a ve O’nun Tek’liğine îmân ettik. Ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik." dediler.
Mü’min / 84 - (İlyas Yorulmaz)
Azabımızı gördüklerinde “Bir olan Allah’a iman ettik ve ona koştuğumuz ortakları da şimdi ret edip, inkâr ediyoruz” dediler.
فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ
Okunuşu: Fe lem yeku yenfeuhum îmânuhum lemmâ reev be’senâ, sunnetâllahilletî kad halet fî ibâdih(ibâdihî), ve hasire hunâlikel kâfirûn(kâfirûne).
Mü’min / 85 - (Diyanet İşleri)
Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (Abdulbaki Gölpınarlı)
Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, onlara bir fayda vermez. Allah'ın, kulları hakkında icrâ edilegelen yolu yordamıdır bu ve işte buracıkta kâfirler, ziyan edip giderler.
Mü’min / 85 - (Abdullah Parlıyan)
Fakat azabımızı gördükleri zaman, inanmaları onlara bir fayda sağlamadı. Allah'ın kulları için, her zaman uyguladığı yöntem budur. İşte kâfirler o zaman, gerçekten zarar etmiş olurlar.
Mü’min / 85 - (Adem Uğur)
Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen âdeti budur. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 85 - (Ahmed Hulusi)
Fakat hışmımızı gördükten sonra onların iman etmeleri kendilerine fayda vermedi! Bu, geçmişten beri uygulanan kulları hakkındaki Sünnetullah'tır! Hakikat bilgisini inkâr edenler (hakikatlerinden, Sünnetullah'tan perdeliler) işte bundan dolayı hüsrana uğradı!
Mü’min / 85 - (Ahmet Tekin)
Fakat azâbımızı gördükten sonraki imanları kendilerine fayda sağlamayacaktır. Allah’ın kullarıyla ilgili süregelen uyguladığı âdeti, sünneti, ceza kanunu budur. İşte o zaman kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 85 - (Ahmet Varol)
Ancak zorlu azabımızı gördükleri zamanki imanları onlara yarar sağlamadı. (Bu) Allah'ın kulları hakkında uygulanagelen sünnetidir. İşte inkâr edenler burada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Ali Bulaç)
Ama Bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu,) Allah'ın kulları arasında sürüp giden sünnetidir. İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Ali Fikri Yavuz)
Fakat azabımızı gördükleri vakit, imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın kulları hakkında olagelen sünneti (nizamı) budur. İşte kâfirler burada aldanmışlar, ziyana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Ali Ünal)
Ne var ki, ancak baskın gelen şiddetli cezamızı gördükleri zaman ikrar ettikleri bu iman kendilerine fayda vermedi. Allah’ın kulları hakkında geçerli âdet ve icraatı hep böyle olagelmiştir. Ve kâfirler, işte böyle bir durumda hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (Bayraktar Bayraklı)
Ancak, azabımızı görünce, inanmalarının kendilerine hiçbir faydası olmamıştı. İşte, öteden beri Allah'ın kullarına uyguladığı yasası budur. O durumda inkâr edenler kaybedeceklerdir.[506]
Mü’min / 85 - (Bekir Sadak)
Ama, Bizim siddetli azabimizi gorup de oyle inanmalari kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'in kullari hakkinda, otedenberi yururlukte olan yasasidir. Iste inkarcilar o zaman husranda kaldilar. *
Mü’min / 85 - (Celal Yıldırım)
Ne var ki, hışım ve şiddetimizi gördükleri vakitteki imânları kendilerine bir fayda vermedi. (Bu), Allah'ın kulları arasında süregelen sünnetidir ve işte kâfirler burada hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (Cemal Külünkoğlu)
Fakat azabımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (Diyanet İşleri (eski))
Ama, Bizim şiddetli azabımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında, öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar.
Mü’min / 85 - (Diyanet Vakfi)
Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen âdeti budur. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 85 - (Edip Yüksel)
Azabımızı gördüklerinde inanmaları kendilerine bir yarar sağlamaz. Bu, daha önceki kulları hakkında sürekli uygulanan ALLAH'ın sünneti (yasası) dır. İşte o zaman inkarcılar hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Elmalılı Hamdi Yazır)
Dediler amma hışmımızı gördükleri vakıtki iymanları kendilerine faide verecek değildi. Allahın kullarında geçegelen sünneti, ve işte husrâna bu noktada düştü kâfirler
Mü’min / 85 - (Elmalılı (sadeleştirilmiş))
Dediler ama, hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın kulları hakkındaki süregelen kanunu (bu), işte hüsrana bu noktada düştü kafirler!
Mü’min / 85 - (Gültekin Onan)
Ama bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman inançları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu,) Tanrı'nın kulları arasında sürüp giden sünnetidir. İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Harun Yıldırım)
Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen âdeti budur. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır.
Mü’min / 85 - (Hasan Basri Çantay)
Fakat hışmımızı gördükleri zaman îmanları fâide verecek değildi. Allahın, kulları hakkında carî olagelen âdeti (budup). İşte kâfirler burada hüsrana uğradı.
Mü’min / 85 - (Hayrat Neşriyat)
Fakat azâbımızı gördükleri zaman (ettikleri bu) îmanları kendilerine fayda verecek değildir. Allah’ın, kulları hakkında süregelen kanunu (bu)dur! İşte kâfirler orada hüsrâna uğramıştır.
Mü’min / 85 - (İbni Kesir)
Ama baskınımızı görüp de öylece inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu; Allah'ın kulları hakkında öteden beri cari olan sünnetidir. Ve işte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Kadri Çelik)
Ama bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine hiç bir yarar sağlamamıştır. (Bu,) Allah'ın kulları arasında sürüp gitmekte olan sünnetidir. İşte küfre sapanlar orada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Muhammed Esed)
Fakat cezamızın farkına vardıktan sonra iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. Allah'ın kulları için her zaman uyguladığı yol yöntem budur. İşte, hakikati inkar etmiş olanlar, o zaman ve orada, ziyana uğramış olacaklardır.
Mü’min / 85 - (Mustafa İslamoğlu)
Fakat kahredici cezamızı gördükten sonra iman etmeleri, onlara hiçbir yarar sağlamadı. Kulları hakkında geçmişten bugüne Allah'ın uygulaması budur: Nitekim inkarı tabiat edinenler orada ve o anda hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (Ömer Nasuhi Bilmen)
Artık onlara Bizim azabımızı gördükleri zaman imân etmeleri bir fâide vermiş olmadı. (Bu) Allah'ın kulları hakkında cari olan adetidir. İşte kâfirler orada helâke uğramış oldu.
Mü’min / 85 - (Ömer Öngüt)
Fakat çetin azabımızı gördükleri zaman iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Kulları hakkında Allah'ın önceden beri geçmiş olan sünneti (âdeti) budur. İşte kâfirler o zaman hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Şaban Piriş)
Azabımızı gördükleri zaman iman etmeleri onlara bir yarar sağlamadı. Allah’ın geçen kulları hakkındaki kanunu budur. İşte inkarcılar böyle hüsrana uğrar.
Mü’min / 85 - (Sadık Türkmen)
Ne var ki, hışmımızı/azabımızı gördüklerinde, onların iman etmeleri kendilerine bir yarar sağlayacak değildi. Allah’ın kulları hakkında, eskiden beri işleyip duran sünneti/yasası işte budur! İşte o zaman orada o kâfirler; ayetlerin gerçek olduğunu bildikleri halde kabul etmeyenler büyük zarar etmişlerdir.
Mü’min / 85 - (Seyyid Kutub)
Fakat şiddetli azabımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. İşte o zaman kafirler ziyana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Suat Yıldırım)
Fakat şiddetimizi gördüklerinde iman etmeleri kendilerine fayda sağlamadı. Allah’ın kulları hakkında carî olan uygulaması hep böyle olmuştur. İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Süleyman Ateş)
Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı. Allâh'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. İşte o zaman kâfirler ziyana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Tefhim-ul Kuran)
Ama bizim dayanılmaz azabımızı gördükleri zaman, imanları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu,) Allah'ın kulları arasında sürüp gitmekte olan sünnetidir. İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır.
Mü’min / 85 - (Ümit Şimşek)
Fakat azabımızı gördükleri zamanki imanlarının onlara bir faydası olmadı. Bu, Allah'ın kulları hakkında geçerli olan kanunudur. İşte o zaman kâfirler hüsrana düşüp gitmişlerdir.
Mü’min / 85 - (Yaşar Nuri Öztürk)
Ne var ki, şiddetimizi gördüklerinde, ettikleri iman kendilerine yarar sağlamadı. Allah'ın, kulları hakkında işleyip duran yolu yöntemidir bu. İnkârcılar orada hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (İskender Ali Mihr)
Şiddetli azabımızı gördükleri zaman artık onların îmânı, onlara bir fayda vermedi. Allah’ın, kulları hakkındaki gelip geçen sünneti (kanunu) budur. Kâfirler orada hüsrana uğradılar.
Mü’min / 85 - (İlyas Yorulmaz)
Daha önceki geçmiş kulları arasında uygulanan, Allah’ın uygulamasının bir gereği olarak azabı gördüklerinde, iman etmeleri onlara hiçbir yarar sağlamamıştır. Artık inkâr edenler ziyana uğrayıp, kaybetmiş olanlardır.
40-MÜ'MİN:
1-6- gibi
ne kastedildiğini Allah bilir. (Oraya bak!)
Gerçi muhkem
muhkemat ümmülkitab-ı sînede
Kim bilir
'den maksûdı Rahmânım nedir?
"Hâ mîm",
"Rahman, rahim" harflerinden olduğu için o iki isme işaret veya yemin olduğu
söylenmiş ve "elif, lâm, râ", "Ha mim", "Nûn"un, "Er-Rahmân" okunduğu da söylenmiştir.
Bundan dolayı olmalıdır ki bazıları "Ha mim"in, "Havamim" veya "ha mimât"
"Hâ mîm"ler diye çoğul yapılmasını caiz görmemiş, sûrelerin birden çokluğuna
işaret kastolunduğu zaman "Âlü Hâ mîm" denilmesini tercih eylemişlerdir. Bu
yüzden "Ha mim" sûreleri, rahmânî ve rahimî rahmetten birer örnektirler. Bununla
birlikte "Ha mim" harfleri Hamd'in başı, Muhammed isminin de ortasıdır. "Ey
Muhammed" demek de olabilir. Fakat çokları Kur'ân'ın veya sûrenin ismi olduğunu
söylemekle yetinmişlerdir. Bundan dolayı "alemiyet" (özel isimlik) ve te'nis
(dişilik) veya özel isimlik ve yabancı dilden gelme kelimeye benzemesi sebepleriyle
"Gayrı munsarıf" (okunurken cer ve tenvin kabul etmeyen kelimelerden) olduğunu
da söylemişlerdir.
7-8-9- Bu
kelimenin açıklamısı Sâd Sûresi'nde (11, 13. âyetler) geçmiştir. "Arş"ı taşıyanlar.
"Arş" hakkında "Âyetü'l-Kürsî" (Bakara, 2/255) ve A'raf Sûresi'nde "Sonra
Arş üzerinde hükümran oldu." (A'raf, 7/54) âyetine bakınız. "Hamele-i Arş"
(Arşı taşıyanlar), büyük meleklerdir ki el-Hâkka Sûresi'nde "O gün Rabbinin
arşını üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir." (Hâkka, 69/17) âyetinde
sekiz oldukları açıkça ifade edilmektedir. Bazı eserlerde bugün dahi sekiz
oldukları rivayet edilmiş ise de bazıları bugün dört olup, kıyamet günü diğer
dört melek ile desteklenerek sekiz olacakları görüşünü ileri sürmüşlerdir.
Ki Muhyiddin Arabi de böyle der. Ve etrafındakiler. "Melekleri görürsün ki
Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır." (Zümer,
39/75) buyurulduğu üzere Arş'ın etrafını donatan melekler ki bunlar çok, pek
çoktur, sayılarını ancak Allah bilir. Arş'ı taşıyan melekler ile bunlara "Kerubiyyun"
derler ki, kâf'ın üstün okunması, râ harfinin ötresi ve şeddesiz okunması
ile "Kerubî" kelimesinin çoğuludur. Şeddeli okumak hatadır. Fakat öyle yayılmıştır.
KERUB, "Kurb
(yakınlık) mânâsına, kurb (yakınlık) mastarından "Feul" ölçüsünde fiilimsidir.
Allah'a en yakın melekler demek olur. Onun için bazıları "Kerubiyyun" yalnız
Arş'ı taşıyan meleklerdir demişlerdir. İbnü Sina da Melaike Risalesi'nde şöyle
demiştir: Kerubiyyun melekler, "Tih-i a'lâ arasatının" (en yüce meydan olan
arasat meydanının) amirleri zümre zümre en şerefli yerde durmaktalar, en güzel
manzaraya bakmaktalar ki, bunlar Mukarrebun melekler ve temiz ruhlardır. Fakat
Amilûn melekler, Arş'ı, Kürsi'yi ve gökleri taşıyan meleklerin amirleridirler.
İşte bütün bunlar tesbih ve hamd ile Rablerine iman etmişler ve müminler için
öyle bağış dilerler ve dua ederler.
Meâl-i Şerifi
10- O kâfirlere
mutlaka şöyle bağırılacaktır: "Elbette Allah'ın buğzu, sizin nefislerinize
buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imana davet ediliyordunuz da inkâr ediyordunuz."
11- Kâfirler
diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin.
Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?"
12- (Onlara
şöyle cevap verilir): "Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allah'a davet
edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. Ama O'na ortak koşulunca inandınız. Artık
hüküm, o yüce ve büyük Allah'ındır."
13- Size âyetlerini
gösteren, sizin için gökten bir rızık indiren O'dur. Fakat onları ancak gönül
verip düşünenler anlar.
14- O halde
siz, dini Allah için halis kılarak hep O'na yalvarın. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- O dereceleri
yükselten Arş'ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber
vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden ruh (melek) indiriyor.
16- O gün
onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı
gizli kalmaz. "Bugün mülk kimindir?" (diye sorulur. Cevaben): "Tek ve kahhar
olan Allah'ındır." (denir).
17- Bugün
her nefis kazandığı ile cezalanacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah,
hesabı çabuk görendir.
18- Yaklaşmakta
olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara
dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır,
ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
19- Allah,
gözlerin hain bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de.
20- Allah
hakkı yerine getirir. Onların O'ndan başka yalvardıkları ise hiçbir şeyi yerine
getiremezler. Çünkü hakkıyla işiten ve gören ancak Allah'tır.
10- O inkâr
edenler, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden, cehennemlikler oldukları
beyan buyurulan kâfirlerin cehenneme girdikten sonraki halleri anlatılıyor.
Onlara şöyle bağırılacak: Allah tarafından cehennemde zebaniler bağıracaklar!
Elbette Allah'ın makti -makt, buğzun, kinin şiddetlisidir sizin kendinize
buğzunuzdan daha büyüktür. Kâfirler kendi kendilerine üç sebepten kızacaklar.
Bir kere, kıyameti, cenneti, cehennemi gördükleri zaman bunları inkârda ısrar
ettiklerinden dolayı kendi kendilerine kızacaklar; sonra başkasına tabi olanlar,
tabi oldukları başkanlara kızacaklar; daha sonra cehenneme girdiklerinde İblis
kendilerine seslenip de, "Benim sizin üzerinizde bir otoritem yoktu, yalnız
sizi davet ettim de beni dinlediniz, "O halde kusuru bana yüklemeyin, kendinizi
kınayın." (İbrahim, 14/22) dediği zaman da kendilerine kızacaklardır.
11- Diyecekler
ki: Ey Rabbimiz! Bizi iki öldürdün, iki de dirilttin, yani iki ölüm öldürdün,
iki dirim dirilttin. Buradan kabir azabının varlığına delil getirilmiştir.
Deniliyor ki, birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme
kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra
kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü
dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar.
Buna karşılık müminler Saffât Sûresi'nde "Biz ilk ölümümüzden başka bir daha
ölmeyecek... değil miyiz?" (Saffât, 37/58) demişlerdi. Duhan Sûresi'nde de
müttakiler hakkında "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar." (Duhan, 44/56)
buyurulacaktır. Bu münasebetle bunlardan birincinin bedene ait ölüm ve hayat,
ikincinin de ruha ait ölüm ve hayat diye düşünülmesi ve değerlendirilmesi
ve mümin ruhunun "Allah'ın diledikleri kimseler müstesna" ifadesindeki zümrenin
arasına dahil olarak doğrudan doğruya baki kalacağına, ölmeyeceğine işaret
olması da ihtimal dahilindedir. Burada kâfirlerin sözlerindeki "iki"yi, "Sonra
gözünü iki kere daha çevir." (Mülk, 67/4) âyetindeki "ikil (tesniye) gibi
sırf tekrar ve çokluk mânâsına alanlar da olmuştur, güya şöyle demişlerdir:
Sen bizi kaç kereler öldürdün, kaç kereler dirilttin, bunları görüp kudretinin,
büyüklüğünü ve dolayısıyla iadeyi de yapabileceğini anladık.
Şimdi günahlarımızı
itiraf ettik, tanıdık, anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı? Bu ateşten,
gerek dünyaya dönmek ve gerek başka bir yere gitmek yahut bir daha ölmek gibi
herhangi bir şekilde olursa olsun çıkmaya bir yol var mı? Yok diye ümitsizliklerini
dile getiriyorlar veya sen istersen ona da yol bulursun demek istiyorlar.
12- Buna karşı
redd ile cevap olmak üzere şöyle buyuruluyor: Bu içinde bulunduğunuz azab
şu sebepledir ki bir olarak Allah'a çağırıldığı zaman inkâr ettiniz de O'na
şirk koşulursa iman ediyordunuz. O şirk koşanların hepsi yok olup gittikleri,
hiçbirinin hükmü olmadığı için İşte hüküm Allah'ın O ulu, büyük Allah'ın.
Ululuğun ve büyüklüğün son sınırı ile sıfatlı olup, zatında sıfatında ve fiillerinde
"Onun benzeri gibi hiçbir şey yoktur." (Şura, 42/11) diye anlatılan, ilâhlık
yalnız kendisinin hakkı bulunan Allah'ın. İşte O, size ebedî azabı hükmetti.
O'nun hükmünden kurtuluşa imkan yoktur. Müşriklere kini büyüktür, şirki bağışlamaz.
Bu şekilde o kâfirlerin hallerini beyandan sonra buyuruyor ki
13- O, O'dur
ki size, siz insanlara âyetlerini gösteriyor. İlâhlıkta ortaksız bir olduğunu
ve büyüklüğünü anlatan âyetlerini gösteriyor, onunla birlikte sizin için gökten
bir rızık da indiriyor, yani cismanî rızkınıza sebep olan yağmur, manevî rızkınıza
sebep olan ilim ve Kur'ân indiriyor. Bununla birlikte o âyetleri herkes anlamaz,
ancak O'na dönen, gönül veren, düşünen anlar. O halde siz gönlünüzü veriniz
de
14- Allah'a
dini halis kılarak ibadet ve dua edin ey müminler! İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- Dereceleri
çok yüksek. Meleklere ve sevdiği kullarına bahşeylediği dereceler çok yüksek,
yahut dereceleri yükselten O arşın sahibi, o saltanatın sahibi, kullarından
dilediğine öyle yüksek dereceler veriyor ki kullarından dilediği kimseye emrinden
ruh indiriyor, yani melek indirip vahiy veriyor o telâki (kavuşma) gününü
ihtar etmek için, O'nun korkunçluğunu haber vermek için.
16-19-TELÂKİ
GÜNÜ: Kıyamet günüdür. Çünkü o gün ruhlar ve cisimler, göktekiler ve yerdekiler,
ameller ve amel edenler, tapılan mabudlar ve kullar buluşacaklar, birbirlerine
kavuşacaklar, yani o gün ki halk hep meydana çıkmıştır, kabirlerinden çıkmış
açığa fırlamışlardır. Nefislerini örten, amellerini gizleyen hiçbir şey kalmamış,
Allah'a karşı hiçbir şeyleri gizli değildir. Ne kendileri, ne amelleri, ne
de halleri hiçbir şey, hiçbir zaman Allah'a gizli kalmaz. Fakat dünyada gizliyoruz
zannedenler, o gün kendileri de bir şey gizlemeye çalışmazlar, bütün uryanlıklarıyla
Hakk'ın huzurunda bulunurlar. Buyurulur ki Kimin mülk bu gün? Buna şöyle cevap
verilir. Bir olan ve kahredici bulunan Allah'ın.
VAHİD, zatında
hiç ortaklığa, çokluğa ihtimali yok, parçaları da yok, parçacıkları da yok.
KAHHÂR, bir
ortağı olmak şöyle dursun, her şey O'nun kahrına mahkum "Onun zatından başka
her şey helak olacaktır." (Kasas, 28/88) herşeye istediğini yapacak şekilde
galip ve hakim "Bu gün herkes kazandığının karşılığını görür." Bu ifade, mülk
ve kahrın eserini beyandır. Onları o felaket gününden de korkut.
ÂZİFE, yaklaşmakta
olan felaket, ölüm saati yahut ölümü aratan o kıyamet saati veya hesap görülüp
ceza kesilip de cehenneme girilmek üzere bulunulduğu saat ki kıyametin en
acı saatidir.
20- Hem Allah
hak ile kaza buyurur. Hak ile hükmeder ve hükmünü tamamen icra eyler, hakkı
gerçekleştirir, yerine getirir. O'ndan başka tapınıp yalvardıkları ise, gerek
cansız putlar, gerek diğerleri hiçbir şeyi kaza edemezler. Kendiliklerinden
hiçbir şeye kesinlikle hüküm verip tamamıyla icra ve infaz edemezler, çünkü
hepsi Allah'ın hükmü altında boyun eğmektedirler. Onun için hiçbir şeyi yerine
getiremezler. Çünkü Allah'tır ancak hakkıyla işiten ve gören. İyi işitip görmeyen
ise hakkı yerine getiremez, hüküm veremez.
Allah'ın âyetlerinde
mücadele eden o kâfirler:
Meâl-i Şerifi
21- Yeryüzünde
bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonları nasıl olmuş?
Onlar yeryüzünde gerek kuvvetçe ve gerek eserce kendilerinden daha üstündüler.
Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle tutup alıverdi. Kendilerini Allah'ın
azabından koruyacak biri bulunmadı.
22- O, şundandı:
Onlara peygamberleri apaçık delillerle geliyorlardı. Ama onlar inkâr ettiler.
Allah da tuttu kendilerini alıverdi. Çünkü O'nun kuvveti çok, azabı şiddetlidir.
23- Andolsun
Musa'yı âyetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik.
24- Firavun'a,
Hâmân'a ve Karun'a da onlar: "Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır" dediler.
25- Bunun
üzerine Musa, kendilerine tarafımızdan hakkı getirince de: "Onunla beraber
iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri tutun." dediler.
Fakat o kâfirlerin tuzağı da hep boşa çıkmaktadır.
26- Bir de
Firavun: "Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin. Çünkü ben
onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından
korkuyorum" dedi.
27- Musa da:
"Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz
olan Allah'a sığınırım" dedi.
21-27- "Firavun:
'Bırakın beni öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin." Bununla yukarıda
geçen "Her ümmet kendi resullerini yakalamak kastinde bulundu." (Mümin, 40/5)
sözüne bir örnek gösterilmiş de oluyor. Anlaşılıyor ki Hz. Musa'nın mucizeleri
karşısında Firavun'un istibdadı, baskısı kırılmış, dilediğini yapamaz olmuş
ve şaşırmıştı. A'raf Sûresi'nde geçtiği üzere mesele cemiyetin yalnız görüşüne
müracaattan, başvurmaktan ibaret kalmamış, bir müdahale mahiyetini almış olmalı
ki bırakın beni diye bağırıyor. Demek ki o cebbar, zorba Firavun, zorlamasını
yürütemez olmuş ve şaşırmış idi, şaşkınlığından saçma sapan konuşuyordu. Bir
taraftan o Rabbine dua etsin diye Allah'ı inkâr etmek veya hafife almak istiyor,
bir taraftan da dininizi değiştirecek diye dindarlık gösteriyor. Belki onun
Allah dediği kendi saltanatıdır.
Meâl-i Şerifi
28- Firavun
ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: "Bir adamı, Rabbim Allah
dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir.
Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size
yaptığı tehditlerin birkısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı
giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz."
29- "Ey kavmim!
Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa
Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" Firavun: "Ben size görüşümden başkasını
göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum" dedi.
30- O iman
etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab (önceki
çeşitli toplumlar)ın günleri gibi bir günden korkuyorum."
31- "Nuh Kavmi'nin,
Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden
korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez."
32- "Ey kavmim!
Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum."
33- "O gün
arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her
kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz."
34- Bundan
önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte
şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla
peygamber göndermez" dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.
35- Onlar,
kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele
ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir.
İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.
36- Firavun
dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim."
37- "Göklerin
yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu
mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi
de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.
28-35- Bir
de Firavun ailesinden bir mümin adam ki imanını gizliyordu, şöyle dedi: Bazıları
bu adamın İsrailoğullarından olduğunu zannetmişlerse de "Firavun ailesinden"
sıfatından anlaşılan mânâ bunun daha çok Mısırlılardan ve belki Firavun'un
kendi ailesinden olduğunu anlatıyor. Nitekim Süddî bunu Firavun'un amcası
oğlu diye rivayet eylemiştir. Veliahdi ve "Sahib-i Şurtası" yani polis şefi
olduğu da söylenmiştir. Firavun'un Musa'yı öldüreyim derken Allah, kendi adamlarından
böyle bir kahramanı başına dikmiş, karşısına çıkartmıştı; bu sebeple Firavun
ailesinin mümini diye bilinmiş ve tanınmış olan bu adamın Firavun'a ve Firavun
ailesine karşı olan konuşmalarını ve mücadelesini Cenab-ı Allah burada özellikle
hikaye buyurduğu için, bu sûreye onun adına izafe olarak "Mümin Sûresi" denilmiştir.
Bu kişi önceleri imanını gizleyerek gizliden gizliye tedbirlerle bir süre
Firavun'u avutmuş ise de, nihayet Hz. Musa'nın kesin kararı karşısında meydana
çıkmak gereğini hissederek önce yavaş yavaş nasihata başlamış, sonra da açıktan
savaş meydanına atılmıştır. Onun için önce yine belli etmemek üzere diyor
ki A! Bir adamı, Rabbim Allah diyor diye öldürecek misiniz? Rabbinizden size
delillerle gelmiş iken, sonra da yavaş yavaş imanını açıklamaya kadar gitmek
üzere ihtiyat ve tedbir ile delil getirmeye kuvvet vererek ekliyor: Hem eğer
yalancı çıkarsa yalanı sırf kendi üzerine, kendi boynuna geçer, vebalini,
cezasını kendi çeker, size zararı olmaz. Dolayısıyla yalancılığı ortaya çıkmadan
öldürmeye ihtiyacınız yok. Buna karşılık ve eğer doğru çıkarsa size yapmakta
olduğu tehditlerin bazısı, hiç olmazsa bazısı başınıza gelir, size isabet
eder. Yani ahirete inanmıyorsanız dünyada azabı gelir. Şüphe yok ki Allah
yalancı, müsrif kimseyi doğru yola çıkarmaz, başarılı kılmaz. Bu iki anlamlı,
bir başka delil getirme biçimidir. Birincisi, o aşırı bir yalancı olsa idi,
Allah ona o delilleri vermez, o mucizelerle desteklemezdi. İkincisi, eğer
aşırı bir yalancı ise, toplum içinde yeri olamayacağından şüphe yoktur. Öldüreceğiz
diye uğraşmaya ne gerek var? Bu iki mânâ ile asıl maksat da Firavun'a dokundurma
ve taş atmadır. Yani sen bu kadar kan döken müsrif bir yalancısın, Allah seni
onu öldürmek gayesine erdirmez, kendin zarar edersin.
"Ey kavmim!
Bugün mülk sizin." Bu şekilde doğrudan doğruya kavme seslenmesinden anlaşılıyor
ki bu konuşmalar özel bir mecliste değil, genel bir ortamda geçmiştir, cereyan
etmiştir. (A'raf Sûresi, 7/103 vd. bkz.) Böyle olduğu özellikle şundan anlaşılır:
"Firavun: Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size
doğru yolu gösteriyorum dedi." Çünkü Firavun bu kelamı ile yalnız görüşünü
anlatmış oluyor. Doğrudan doğruya icra emiri vermiyor. O iman eden zat, önce
dünya azabı ile tehdide girişiyor ki, bunlar o vaad edilenlerdir. TENAD GÜNÜ:
Tenâdî günü, çağrışma, bağrışma günü demektir ki kıyamet gününün ismidir.
Çünkü o gün birbirlerine feryat ve figan ile bağırıp çağırıp inleyecekler,
yetişen yok mu diye imdat dileyecekler veya "Cennettekiler cehennemliklere:
Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk... diye nida ederler." (A'raf,
7/44) âyeti gereğince cennetlikler cehennemliklere, cehennemlikler de cennetliklere
nida edecekler. "Size Yusuf gelmişti." Bazıları buradaki "Yusuf"tan maksat,
Hz. Yusuf'un torunu Yusuf b. Efrayim b. Yusuf demişlerse de doğrusu Yusuf
b. Yakub (a.s.)'dur. Ancak Kurtubî Tefsiri'nde belirtildiği üzere Hz. Musa'nın
Firavun'u, Hz. Yusuf'un Firavun'u değildir. Yusuf'un Firavun'u Amâlik'dan
idi, Musa'nın Firavunu ise Kıbtî'dir.
36-37- Yine
Firavun dedi ki: Ey Hâmân, bana bir kule yap belki ben o sebeplere, o göklerin
sebeplerine, yollarına ererim de Musa'nın ilâhına muttali olurum, ne olduğunu
anlarım. Bununla birlikte ben onu mutlaka yalancı zannediyorum ya... Firavun
bir gözetleme kulesi yaptırarak teknik bir teşebbüste bulunmak ve bu şekilde
Hz. Musa'yı güya yalancı çıkarmak için bir şarlatanlık etmek istiyordu ki,
bunda iki düşüncenin birisi vardı: Ya halka diyecekti ki, Bakınız, işte gökleri
de gözetledik oralarda Musa'nın dediği ilâhı göremedik. Olsa idi görünmesi
gerekirdi veya diyecekti ki, bakınız biz bu kadar mali imkanlarımızla ve sınaî
teşebbüsümüzle göklere çıkmanın yolunu bulamadık; o halde Musa nereden çıktı
da bize, onların Rabbi tarafından memur olduğunu söylüyor. Ve işte Firavun'a
kötü ameli böyle tezyin edildi süslü gösterildi de bunları siyaset adına iyi
bir şey yapıyormuş gibi yapıyordu. Ve yoldan saptırılıyordu. Çünkü gökte bir
yıldız arar gibi gözetleme ile cismanî bir yoldan Allah aramaya kalkmak, Allah'ı
aramak yolu değil; halkı bu şekilde iğfale çalışmak da başarılı olacak bir
siyaset yolu değildi. Gökler ve yer, göklerde ve yerde her şey Yaratıcısının
varlığını gösterip durmakta iken ve Allah'ı eserinden anlamak için yerin gökten
bir farkı olamayacağı da aklı olanlarca malum olması gerekirken, Hz. Musa'nın
Tâhâ Sûresi'nde "Bizim Rabbimiz her şeye biçimini (hilkatini) veren, sonra
da doğru yolu gösterendir." (Tâhâ, 20/50), Şuara Sûresi'nde de "O meşrıkla
mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir." (Şuara, 26/28), "O
sizin de, önceki atalarınızın da Rabbidir." (Şuara, 26/26) diye herkese öğrettiği
açık yolu bırakıp da yetişemeyeceği uzaklara gitmeye kalkışmak elbette çıkar
yol değildir. Bununla birlikte Firavun bunu ciddi olmak için değil, halkı
aldatmak için bir hile, bir dalavere olmak üzere yapıyordu. Fakat Firavun'un
dalaveresi, hilesi, düzeni sırf hasar içinde sonuçsuzdur, verimsizdir. Onun
böyle yanlış yolda entrika çevirmeye kalkışması, kendisini başarılı kılmak
şöyle dursun, aksine, aleyhine olmuştur. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
38- O iman
etmiş olan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim."
39- "Ey kavmim!
Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durulacak
karar yurdudur."
40- "Her kim
bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek
veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete
girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir."
41- "Hem ey
kavmim! Niçin ben sizi kurtuluşa davet ederken, siz beni ateşe davet ediyorsunuz?"
42- "Siz beni
Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya
davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a
davet ediyorum."
43- "Hiç
inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da,
ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz
haddi aşanların hepsi cehennemliktir."
44- "Siz benim
söylediklerimi sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz
Allah, kullarını görür, gözetir."
45- Allah
o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un
adamlarını ise, o kötü azab kuşattı.
46- Onlar,
sabah akşam ateşe arzolunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: "Firavun hanedanını
azabın en şiddetlisine tıkın!" (denilecektir).
47- Hele ateş
içinde birbirlerini protesto ederlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara:
"Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor
musunuz?" derler.
48- Büyüklük
taslayanlar da şöyle derler: "Evet, hepimiz onun içindeyiz. Allah kulları
arasında hükmünü vermiştir."
49- Ateştekiler,
cehennem bekçilerine derler ki: "Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden
azabı biraz hafifletsin."
50- Bekçiler
de: "Size peygamberleriniz mucizelerle gelmiyorlar mıydı?" diye sorarlar.
Onlar: "Evet" derler. Bekçiler: "Öyle ise kendiniz dua edin" derler. Kâfirlerin
duası ise hep çıkmazdadır.
38- O iman
etmiş olan kişi, önceleri imanını gizlemiş olan mümin adam dedi ki Ey Kavmim!
Bana uyun, ardımca gelin, size "Reşad" yolunu, murada erdirecek doğru yolu
göstereyim. O doğru yol, Firavun'un gösterdiği yol değil, benim göstereceğim
yoldur. Bu söz gösteriyor ki bu kişi, Hz. Musa'ya yardım etmek için Firavun'a
karşı isyan etmiş, kavmini kendisine uymak için davete başlamıştır. Bundan
dolayı bazıları bunu Musa zannetmişlerse de bu tercih âyetin ifadesinden çıkan
mânâya terstir. Murad Bey'in Tarih-i Umumî'sinde de Mısır kâhinlerinden "Uzarsif"
adında birisinin Hiksüsler tarafına geçerek önemli bir ordu ile Firavun aleyhine
isyan etmiş olduğu Mısır tarihlerinden nakledilmiş ve tarihçilere göre bu
adamın Hz. Musa olduğu hakkında bir dereceye kadar görüş birliği var gibidir
diye bir değerlendirme de ileri sürülmüş ise de, bu adamın Hz. Musa değil,
Firavun ailesi mümini olan bu kişi olması daha doğrudur. Şu halde bu söz artık
istişare meclislerinde değil, eline silah alarak karşıya çıkan bir mücahidin
tebliği halinde geliyordu. İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, bu zat
yardımcıları ve destekçileri ile bir dağa çekilmişti.
39- Ey kavmim!
Bu dünya hayatı bir metadan ibarettir. Durup eğlenecek, istirahat edecek bir
yer değil, kullanılıp yararlanılacak bir kazançtan, gelip geçici bir kazanç
fırsatından ibarettir." "Dünya ahiretin ekinliği, çiftliği, tarlasıdır" hadisince,
ahirette biçilip yararlanılmak için çalışılması lazım gelen bir kâr, bir yararlanma
vasıtası veya bir mesai saatidir. Ahiret ise, işte karar yurdu odur, durulacak,
istirahat edilecek yurt ancak O'dur. Orada kazanmak çalışmak yoktur. Onun
için dünyada eğlenceye bakmayıp çalışmaya, kazanmaya bakmalıdır ki ahirette
istifade edilsin.
40-Bunun,
bu nimetlenmenin beyanı şöyle ki: Her kim bir kötülük yaparsa başka değil,
ancak onun kadar cezalanır. Yani kötülüğün cezası, layık olduğu karşılığı
iyilik olamaz. Onun gibi kötülük olur. Kötü amel yapanın güzel ecir beklemeye
hakkı yoktur. Onun bekleyebileceği karşılık ancak bir kötülüktür. Gerçi kısmen
veya tamamen affolunanlar olabilir. Fakat bağışlanmak, o kötülüğün cezası
değil, başkaca bir ihsandır. Adalet kanunu, kötülüğün kendisi gibi bir kötülük
ile cezalanmasıdır. Her kim de salih bir amel, iyi bir iş yaparsa gerek erkekten
olsun, gerek dişi işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız
rızıklar verilir. İyiliğin karşılığı da iyiliktir. Adalet kanunu bunun da
kendisi gibisinin olmasını isterse de "ihsan" kanunu onun on mislinden, hesapsız
katlarına kadar çıkar. Arazisine, yerine iyi bir tane eken, on tane alabilir.
Yüz, yedi yüz, daha fazlasına kadar da katlanıp gidebilir. Onun için Firavun'a
karşı mücadele ederek iyiliği yerleştirmeye çalışmalıdır.
41-44- "Ey
kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz." Bu
sesleniş de Firavun'a karşı yapılan bir çıkış ve davetin azgınlık olmayıp
meşru ve muhakkak bir kurtuluş meselesi olduğunu beyandır.
45- Bu şekilde
Allah onu, Firavun ailesinin kurduğu hilelerin fenalıklarından korudu. Onlar
Firavun ailesinin düştükleri kötü amellere düşmedikleri gibi, Firavun ailesinin
onlar hakkında kurdukları fena tuzaklara da düşmediler. Firavun'un takipleri
ilâhî koruma sayesinde kendilerine bir zarar vermediği gibi Azabın kötüsü
Firavun ailesinin başına indi. İbnü Abbas'tan rivayete göre Firavun'un, onu
takip etmek için gönderdiği askerler telef olmuştu. Sonra da kendisi ve askerleri
bilindiği üzere suda boğulmuşlardı.
46-50- Ateş.
Bu kelime mübtedadır, yani dilbilgisi açısından öznedir, bu cümlenin haberi,
yani yüklemi şu: Onlar ona sabah ve akşam sunulup durmaktadırlar. Yani Firavun
ailesinin dünyada kötü azab ile mahvoldukları gibi, ahirete kadar Berzah âleminde
de akşam sabah ateşe sunulmak ile azap olunmaktadırlar. Sonra da "Kıyamet
kopacağı gün de: 'Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!' denilecektir."
Şimdi "Kıssanın
hisse"si beyan olunarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
51- Biz peygamberimize
ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde
(kıyamette) elbette yardım ederiz.
52- O gün
zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Onlara lanet vardır, onlara yurdun
kötüsü (cehennem) vardır.
53- Andolsun
ki biz Musa'ya o hidayeti verdik ve İsrailoğullarına o kitabı miras kıldık.
54- (Bunu)
Aklı başında olanlara bir yol gösterici ve bir hatırlatma olsun diye (böyle
yaptık).
55- O halde
sabret. Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve
akşam sabah Rabbini hamdiyle tesbih et.
56- Kendilerine
gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin
göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın.
Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur.
57- Elbette
göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat
insanların çoğu bilmezler.
58- Kör ile
gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile kötülük yapan
da bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!
59- Herhalde
o saat (kıyamet) muhakkak gelecektir. Onda şüphe yok. Fakat insanların çoğu
inanmazlar.
60- Halbuki
Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet
etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir."
buyurdu.
51- Biz gönderdiğimiz
peygamberlerimizi ve iman edenleri elbette "mansur" kılarız, yardım eder,
delille, zaferle ve kâfirlerden intikam ile murada erdiririz. Hem dünya hayatında
hem de şahitlerin şahitliğe duracakları gün. Kıyamet günü, yani hem dünya,
hem ahiret, ikisinde de bazı hallerde bir süre için onların meşakkatlere uğrayarak
imtihan geçirmeleri bu vaadin kesinliğini çürütmez. Çünkü göz önüne alınması
gereken, sonuç ve neticedir. Bununla birlikte peygamberin ve müminlerin zafer
elde etmeleri yalnız ahirete de kalmayacaktır. Musa'nın ve o iman eden kişinin
Firavun'a üstün gelmesi gibi dünyada da gerçekleşecek, ahirette de...
EŞHAD: "Şahit"
kelimesinin çoğuludur. "Sahib" kelimesinin "Eshab" olması gibi. Bunlar kıyamet
günü insanlara karşı şahitlik edecek olan melekler, peygamberler ve müminlerdir.
52- O günkü
zalimlere mazeretleri yarar sağlamaz. Çünkü mazeretleri geçersizdir. Veya
"Onlara da izin verilmeyecek ki özür dilesinler." (Mürselat, 77/36) âyetinin
mânâsınca özür dilemek için kendilerine izin verilmez, ağız açtırılmaz. Ve
onlara lanet vardır. Allah'ın rahmetinden koğulmak, uzaklaştırılmak vardır.
Ve onlara yurdun kötüsü vardır: Cehennem.
53-54- Şanım
hakkı için Musa'ya o hüdayı verdik. Firavun'a karşı dünyada o başarıyı verdik,
arkasından İsrailoğullarına o kitabı yani Tevrat'ı miras bıraktık. Aklı başında,
selim, halis akıl sahibi olanlara bir irşad ve hatırlatmak için. Yani Allah'ın
peygamberlerine ve müminlere dünya ve ahiret yardımının muhakkak olduğunu
ve Firavun gibi zalimlere karşı mücadelenin gerekliliğini hatırlatmak için.
55- O halde
sabret müşriklerin eziyetlerine katlanarak dayan. Çünkü Allah'ın vaadi haktır,
yardımı muhakkak olacaktır. Onun için sabret ve günahına istiğfar et, gideremediğin
eksiklikleri örtmesi için Rabbinin mağfiretini iste. Ve Rabbinin hamdiyle
tesbih et, akşam ve sabah. Bu deyim,her zaman demek gibi devam ifade eder.
Allah'a hamd ve şükrederek tenzihe devam et, ne dil, ne kalp hiç zikirden
gafil olmasın demek olur.
56- Kendilerine
gelmiş bir "sultan": Bir yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında
mücadele eden kimseler, Allah'ın âyetleri, Allah'ın varlığına, birliğine ve
herhangi bir hususun gerçekliğine dair koymuş olduğu deliller, indirmiş olduğu
kitaplar ve peygamberlerin de ortaya koyduğu mucizelerden daha geniş anlamlıdır.
Bunlarda mücadele için imkan verecek bir delil ve hüccet düşünülemeyeceğinden
burada "Kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın" kaydının muhalif mefhumu
kastedilmiş değildir. Ancak din işinde söz söyleyebilmek için hüccet ve delile
dayalı bir yetki gerekli olduğuna dair bir uyarıdır. Bununla birlikte "nesih",
"tahsis" ve "takyid" kabilinden olan meselelerde olduğu gibi, Allah'ın âyetlerini
yine Allah'ın âyetleriyle karşılaştırarak bahsetmek caiz olduğuna işarettir
denilebilir. Fakat hiç böyle bir salahiyet, yetki ve delil olmaksızın Allah'ın
âyetleri hakkında mücadele edenlere gelince, Onların sinelerinde, gönüllerinde
kibirden başka bir şey yoktur. Hakkı kabule tenezzül etmek istemeyen bir büyüklük
davası, kuru bir azamet kuruntusu, fakat bir kibir ki onlar, ona yetişecek
değillerdir. Hadlerinden çok aşkın ne şimdi, ne ilerde, gereğine erişmeleri
ihtimali bulunmayan bir kibir, çünkü Allah'ın âyetlerinin üstüne çıkılmaz.
Allah'ın vermediği değer ve mertebe zorla alınmaz. Peygamberliğe çalışıp çabalamakla
yetişilemediği gibi, Allah vergisinden fazla, bir selahiyete de erilmez. İşte
Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler, sırf böyle bir kazanç ile mücadele
ediyorlar. Delili ortada olan Hakk'a karşı, taassup, bağnazlık, ile mücadele
edenlerin hepsi bu hükme dahildirler. Hepsi böyle sinelerinde yetişemeyecekleri
bir kibir taşıdıklarından dolayı mücadele ederler. Bu âyetin iniş sebebi konusunda
iki rivayet vardır:
1- Kureyş
müşrikleridir ki "Şu Kur'ân iki memleketin birindeki büyük bir adama indirilmeli
değil miydi?" (Zuhruf, 43/31), "Eğer bir hayır olsaydı bizden önce ona koşmazlardı."
(Ahkaf, 46/11) diyorlardı.
2- Âyetin
iniş sebebi diğer görüşe göre, yahudilerdir. Mukatil demiştir ki, haklarında
bu âyet inen mücadele edenler, yahudilerdir. Deccal'e saygı gösterdiler, bu
âyet indi. Ebu'l-Âliye de bu görüşe varmıştır. Alûsî'nin nakline göre, Abd
b. Humeyd ve İbnü Ebi Hatim sahih sened ile ondan şöyle rivayet etmişlerdir:
Yahudiler, Hz. Peygamber'e geldiler de "Deccal dediler, ahir zamanda bizden
olacak ve işte olacaklar o zaman olacak ve şöyle yapacak böyle yapacak diye
büyüttüler de büyüttüler." Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu sûrenin 56. âyeti
olan yukarıdaki "Kendilerine gelmiş bir yetki ve burhan olmadan Allah'ın âyetleri
hakkında mücadele eden kimseler..." âyetini indirdi. Buna göre sûredeki bu
âyetin Medine inişli olması yakışır. Ebu's-Suud bunu şöyle nakleder: "Bir
de denildi ki mücadele edenler yahudilerdir. Diyorlardı ki, bizim Tevrat'ta
zikrolunan sahibimiz sen değilsin. O Mesih b. Davud, yani Deccal ahir zamanda
çıkacak, saltanatı karaya ve denize erecek, ırmaklar beraberinde gidecek,
Allah'ın âyetlerinden (delillerinden) bir âyet olacak, o zaman hükümranlık
tekrar bizim elimize geçecek." İşte yüce Allah onların bu temennilerine (ideallerine)
"kibir" ismini verdi ve kuruntularına eremeyeceklerini ifade buyurdu. Yani
yahudiler İsrailoğulları'ndan başkasında peygamberlik görmek istemedikleri
için, gerek Kur'ân'dan ve gerek diğer kitaplarda peygamberin peygamberliğine
delalet eden âyetleri sırf kibir ve kıskançlık yüzünden mücadele ederek peygamberlerin
en sonuncusunu bırakıp Deccal'a sarılmışlar ve onun zamanında saltanatın kendilerine
geçeceğini bir temenni halinde ileri sürmüşler ise de, Deccal çıktığı zaman
dahi mülk ve saltanat kendilerine geri dönmeyecektir. Alûsî der ki: "Bu mücadelede
yahudiler iki yönden yalan söylediler. Önce Resulullah'a 'Sen bizim muteber
olan sahibimiz değilsin' sözleriyle yalan söylediler. İkinci olarak, Deccal'ı
kastederek o Mesih b. Davud'dur diyerek yalan söylediler. Çünkü hangi peygamber
gönderildiyse ümmetini mutlaka Deccal'den tahzir buyurmuş, yani sakındırmıştır.
O bir 'bişaret', yani müjde değil, fitne ve imtihan aracıdır. Onlar ise onu
peygamber yerine tutarak 'sahibimiz' demişlerdir ki bunun, Allah'ın âyetleri
ile 'bir yetki bir delil olmaksızın' mücadele olduğunda şüphe yoktur."
Hadislerde
"Eşrat-ı saat"ten, yani kıyamet alametlerinden olmak üzere iki Mesih zikrolunur.
Birisi: Mesih İsa'nın yeryüzüne inmesi, birisi de Mesih Deccal'ın ortaya çıkmasıdır.
Müseylime gibi yalan yere peygamberlik iddiasıyla çıkacak otuz kadar Deccal
zikredilmiş, en büyük fitne olan Mesih Deccal'ın ise ilâhlık iddiasıyla ortaya
çıkacağı haber verilmiştir. Ancak Mesih Deccal'e, Mesih b. Davud denilmiş
olduğunu da bu âyetin tefsirinde işitmiş oluyoruz. Halbuki Matta İncili'nin
başında görüldüğüne göre hıristiyanlar bu ismi "İsa el-Mesih b. Davud" diye
Hz. İsa'ya vermektedirler.
Buna sebep
olarak da Meryem'in nişanlısı dedikleri Yusuf'un Hz. Davud neslinden olduğunu
söylemektedirler. İsa'nın doğumu, Meryem'le Yusuf'un biraraya gelmelerinden
önce Rûhu'l-Kudüs'ten oldu diye açıklanmış iken, Yusuf babası imiş gibi onun
vasıtası ile Hz. Davud'e nisbet edilmesi bir çelişki teşkil eder. Fakat Matta
İncili her nedense bu çelişki ile birlikte Hz. İsa'ya Mesih b. Davud demekte
ısrar etmiştir. Aynı zamanda Hz. İsa'yı tanımadıkları malum olan yahudiler
de ahir zamanda çıkacak Deccal'e bu ismi vermişler, bu açıdan aralarında bir
kaynaktan çıkmış olması düşünülen garip bir bakış açısı benzerliği meydana
gelmiştir. Biz bundan şunu anlamış oluyoruz ki Mesih-i Deccal, yalancı Mesih
demektir. Gelen haberlere göre Deccal, yalancı, insanları aldatmakta hünerli
bir sahtekardır ki, kâfirliği, sahtekarlığı yüzünden belli olduğu halde birtakım
harikalar göstererek ilâhlık iddia edecek ve en büyük fitne olması da bundan
olacaktır. Bilginler demiştir ki: Yüce Allah peygamberlik iddia eden bir yalancıya
onu tasdik ihtimali bulunan bir mucize vermez, çünkü bu, şüpheye düşürme olur,
Allah'ın âyetleri ile mücadeleye "sultan" (delil) verilmiş olur. Fakat ilâhlık
iddia eden bir yalancıya imtihan için her türlü harikayı verebilir. Çünkü
kendisi hâdis olan (sonradan olan) yaratığın Allah olmadığına aklî delil daima
var olduğu için, onun yalancılığı haddi zatında ortadadır. Ondan dolayı Allah'ın
âyetleri ile mücadeleye herhangi bir "sultan" (delil) verilmiş olmaz. Deccal'in
bu şekilde yalancı bir Mesih olması, onun Hıristiyanlık taklidi altında ortaya
çıkacağını anlatır. Gerçek Mesih olan İsa'ya ve peygamberlerin sonuncusuna
kibir ve kıskançlıkla inkâra dalarak bütün ümitlerini yalancı Mesih olan Deccal'a
bağlamaları ne acaib bir bedbahtlık, ne acı bir mahrumiyettir. Bu son senelerde
yahudilere Filistin'de bir hükümet yapıvermek isteyen İngiltere acaba onlara
gözledikleri yalancı Mesih rolünü oynayıverecek midir? Fakat yüce Allah, buyuruyor
ki, "Onlar ona yetişecek değillerdir." (Mümin, 40/56), Onun için sen hemen
Allah'a sığın. Öyle kibirden ve kibirli kıskançlardan veya Deccal'ın şerrinden
Allah'a sığın. Çünkü işitecek O'dur, görecek O. Yani senin ve onların bütün
dediklerinizi işiten ve işitecek olan ve bütün yaptıklarınızı gören ve görecek
olan ancak O'dur. Bu bir taraftan vaad, bir taraftan tehdittir.
57- Elbette
göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür.
Bu âyetin terkibinde birkaç mânâ vardır. Bir kere, insanların Allah'a ve Allah'ın
âyetlerine karşı kibirli olması ve mücadelesinin haddini bilmemek olduğunu
hatırlatmaktadır. Yani o kibredenlerin kibir, ne haddinedir ki, göklerin ve
yerin yaratılışı onların yaratılışından daha büyük, daha azametlidir. Öyle
ki insan onların içinde bir zerrecik gibi kalır, hatta insan yeryüzünün üzerinde
bir mikrop, yer küre bütün alemin içinde bir zerre mesabesindedir. O halde
insanın yere göğe karşı bile büyüklenmek haddi değilken, onları yaratan Yaratıcıya
karşı kibir taslamaya kalkması ne büyük cehalettir. İkincisi, yeniden dirilmeye
ve yeniden ruh verilmesine işaretle bir tehdit olmak üzere şöyle demektir:
İlkin gökleri ve yerküreyi yaratmak, yoktan var etmek insanları tekrar yaratmaktan
daha büyük bir iştir; o gökleri ve yeri hiç yok iken yaratan, ölen insanlara
tekrar hayat verip de yaratamaz mı? Yeniden hayat verme ilk yaratmadan elbette
kolaydır. Zemahşeri bu mânâyı tercih etmiştir. Üçüncüsü Nakkaş gibi bazı tefsir
bilginlerinin verdiği mânâya göre "Halkunnas" deyimini Arapça dilbilgisi kurallarına
göre öznesine (failine) muzaf olarak; gökleri ve yeri yaratmak insanların
yaptığı şeylerden elbette büyüktür, demek olur. Bundan çıkan, gökler ve yerküre
ile insanları mukayese değil, Allah'ın yaratması ile insanların yapmasını
mukayesedir, bu mukayesenin sebebi de mücadele edenlerin sanatlarına güvenerek
kibirleridir. Yani insanlara nisbet olunan keşifler, sanatlar iddialarınca
icatlar, yaratışlar, her ne olursa olsun hiçbir zaman Allah'ın yaratışına
benzeyemez. Göklerin, yerin yaratılışı gibi olamaz. Dolayısıyla mücadele edenlerin
deccallerin gösterecekleri harikalar insanları aldatmamalıdır. Fakat insanların
çoğu bilmez de aldanırlar, kendilerini veya eserlerini göklerden ve yerden
büyükmüş gibi varsayar gururlanırlar. Veya insanların yaptığını Allah'ın yaptığından
büyük zannederler, kibirlenirler. Mesela Allah bir kulak yaratmıştır insan
onunla uzak yakın mesafeden ses işitir, sonra insanlar bir de radyo keşfetmişlerdir.
Fakat ilmi olmayan insanların birçoğu radyoyu insanın yaratması ve kulaktan
daha önemli bir sanat zanneder. Düşünmez ki kulak olmayınca radyo hiçtir.
Ve bilmez ki gerçekte radyo da Allah'ın yaratmasıdır. Muhyiddin-i Arabî, "Fütühat-ı
Mekkî"sinde der ki: Bu, "Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların
yaratılmasından daha büyüktür." (Mümin, 40/57) âyetinde "büyüklüğü" cisim
ve sayı büyüklüğü sanma, çünkü o göz ve basireti olan herkes için bellidir.
O büyüklük yüce Allah'ın onlarda icra eylediği bir mânâdan dolayıdır ki o
insanda yoktur. "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik
de onlar bunu yüklenmekten çekindiler." (Ahzab, 33/72) âyeti ondandır. Onların
yüz çevirmesini ve çekinmesini cahilliklerinden sanma, aksine emaneti üstlenmek
cahilliktendir. Onun için yüce Allah, "Çünkü o çok zulümkar ve çok cahildir."
(Ahzab, 33/72) diye insanı nitelemiştir. Demek ki gökler, yerküre ve dağlar,
emanetin değerini ve onu üstlenenin tehkilede olduğunu, çünkü onu asıl sahibine
vermeye kesin bilgisi bulunmadığını bilmişler ve Allah'ın teklif ile maksadının
aklı teraziye vurmak olduğunu anlamışlardı. Demek ki yeryüzünün, dağların,
gökyüzünün aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allah'ın üzerlerine
vacip kılmadığı şeye sokmadılar, çünkü o bir teklif idi, bir emir değildi
ki, Allah'ın emrine ta'zim, saygı gereğine göre ister istemez uymak gereksin.
Halbuki "İkiniz de ister istemez gelin." (Fussilet, 41/11) Yani size bırakılacak
şeyleri ister istemez kabule amade, hazır olun dediği zaman, "İsteye isteye
geldik" (Fussilet, 41/11) dediler. Hakk'ın kendilerine yapmak istediği her
şeyi kabule hazır olduklarını söylediler.
Şeyh Muhyiddin-i
Arabî'nin bu sözü insanı büyük bir nüsha ve toplayıcı bir nüsha sayan sözlerine
aykırı görünür. Çünkü göklerin ve yerkürenin cismanî yönden bilinen büyüklüğünden
başka aklî yönden de büyüklükleri tesbit edilince insan için hiç büyüklük
yönü kalmamış demektir, bunu "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi
yanından sizin hizmetinize verdi." (Câsiye, 45/13) âyeti ile bağdaştırmak
lazım gelir ki, birinde maddiyat, birinde maneviyat yönü açıktır. Bununla
birlikte Şeyh'in bu ifadesi bize fizyolojik açıdan bir karşılaştırma hatırlatmaktadır,
garîzî, yani fizyoloji açısından bakıldığı zaman da gökler ve yerküre, Hakk'ın
emrine aykırı hiçbir şey yapmaz. Teklif ile seçmeli emanet görevini kabul
etmemiş, fakat emir ile verilen emaneti hakkı ile saklar. Halbuki insan hem
hata eder, hem isyan eder emanetlerine zulüm de eder, yanılır da; bunun için
gökler ve yerküre Hakk'ın emrine itaat açısından insandan büyüktür, demek
ki kibirlenenler cahilliklerinden kibirlenirler.
58- Kör de
gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli
ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle
amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun
için misalden gerçeğe geçilerek buyuruluyor ki: İman edip salih ameller işleyenlerle
de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en
güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık "O göklerde ne
var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi."(Casiye,
45/13) âyetinin mânâsınca hepsini toplayıcı olur. Siz pek az düşünüyorsunuz.
59- Ey insanlar
veya ey mücadele edenler herhalde o saat, o ceza saati olan kıyamet, muhakkak
gelecek. Onda şüphe yok, şüpheye yer yok. Fakat insanların çoğunluğu iman
etmezler,
60-halbuki
Rabbiniz buyurdu ki; yalvarın bana ki size karşılık vereyim. Hem dua, hem
ibadet zikredilmiş olduğu için, ya duanın ibadet ile yahut da ibadetin dua
ile tefsir edilmesi gerektiği için, tefsir bilginleri iki şekilde açıklamışlardır.
Birincisi, Kur'ân'ın birçok yerlerinde olduğu üzere dua, ibadet mânâsına olarak;
bana ibadet ve kulluk edin ki size sevap ve mükafat vereyim demek olur. İbnü
Abbas, Dahhak ve Mücahid'den rivayet edilen bu tefsire göre "isteme" dil ile
değil, bunun yanında "fiilen talep" şart edilmiş demektir. Bu şekilde şu açıklama
bu mânâya uygun olur: Çünkü ibadet etmekten yüz çevirenler, yani kibirlerinden
bana ibadet etmek istemeyenler, muhakkak yarın hor ve hakir olarak cehenneme
gireceklerdir. İkincisi, "Yalvarın bana ki size karşılık vereyim." demek,
isteyin benden vereyim size demektir ki, Süddi'den rivayet olunan ve ilk bakışta
anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerekir.
Bunu böyle iki şekilli olarak ifade etmedeki incelik, ibadetin duayı, duanın
da ibadeti gerektirdiğini ifade içindir; bir taraftan dua ibadetin iliği mesabesinde
olduğu gibi, ibadet de duanın kabulünün şartlarındandır.
Bu dua emri
çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüz'î iradesinin bir ifadesi
ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet mânâsına olsun, gerek sadece dua, ikisinde
de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için kulun istemesi şart
kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan
şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir.
Şu halde emir vücub içindir ki, her duanın kabul edilip edilmemesi konusuna
gelince, "Hayır ancak O'nu, çağırırsınız, O da kendisine çağırdığınız herhangi
bir şeyi dilerse açar." (En'am, 6/41) âyetinden anlaşıldığına göre, dileme
ile kayıtlıdır. Yani buradan anlaşılan kazıyye-i şartıyye (şart önermesi)
külliye (tümel) değil, mühmeledir. "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir, onu
da iyi amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyetin mânâsınca bazı kabul şartları
ile de şartlıdır. Onun için burada ibadet ile birlikte zikredilmiştir. Keşşaf'ta
Ka'b'dan şöyle nakledilir: "Yüce Allah bu ümmete üç özellik vermiştir ki onları
geçmişte kendi katından göndermiş olduğu peygamberlerden başkasına vermemiştir.
Her peygambere "Sen benim halk üzerine şahidimsin" demişti, bu ümmete de "İnsanlara
karşı şahitler olasınız." (Bakara, 2/143) buyurdu.
"Peygamberin
üstüne Allah'ın farz ettiği herhangi bir şeyde hiçbir vebal yoktur." (Ahzab,
33/38) âyetinin mânâsınca "sana meşakkat yok" demişti, bu ümmete de: "Allah
sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez." (Maide, 5/6) buyurdu. "Bana
dua et, sana karşılık vereyim" demişti. Bu ümmete de "Bana yalvarın ki size
karşılık vereyim." (Mümin, 40/60) buyurdu."(1)
"Bana yalvarın
size karşılık vereyim" şöyle demek de olur: Çağırın bana ki size cevap vereyim.
Bu şöyle demek olur: Benden beni talep edin size icabet ederim, beni bulursunuz,
beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü "O'nun emri bir şeyi dilediği zaman
ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (Yâsin, 36/82) denilmiştir
ki işte hiç reddolunmayan dua budur. Nitekim bazı haberlerde "Beni talep eden,
beni bulur" diye varid olmuştur. Bana ibadetten, yani bana dua ile beni talepden
kibirlenenler benden uzak kalarak mahrumiyet cehenneminde zelil ve hakir olacaklardır.
Meâl-i Şerifi
61-68- 61-
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü
sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir.
Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62- İşte Rabbiniz,
her şeyin yaratıcısı olan o Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde (haktan)
nasıl çevrilirsiniz?
63- İşte Allah'ın
âyetlerini inkâr edenler böyle çevriliyorlar.
64- Allah,
O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil
vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık
vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah'tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
65- Daimî
bir hayat sahibi ancak O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. Onun için dini halis
kılarak O'na, hep O'na yalvarın. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
66- De ki:
"Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah'ı bırakıp
taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve bana âlemlerin Rabbine
teslim olmam emredildi."
67- "Sizi
(önce) bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir aleka (embriyo)dan
yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa
erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. İçinizden
kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) belirli bir süreye ulaşasınız
ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor)."
68- O, hem
yaşatır, hem öldürür. O, bir şey yapmak isteyince ona sadece "ol!" der, o
şey de hemen oluverir.
Meâl-i Şerifi
69-78-69-
Bakmaz mısın şimdi Allah'ın âyetleri hakkında mücadeleye kalkanlara! (Haktan)
nasıl döndürülüyorlar?
70- Kitaba
ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler.
71- O zaman
boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.
72- Kaynar
suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.
73- Sonra
da onlara: "Nerede o ortak koştuklarınız?" denilecek.
74- O Allah'tan
başkaları (nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: "Hepsi bizden uzaklaşıp
gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz." İşte
Allah, o kâfirleri böyle şaşırtır.
75- Bunun
sebebi şudur: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere seviniyor ve güveniyordunuz.
76- İçlerinde
ebedî olarak kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bak ne kötü o kibirlenenlerin
yeri?
77- Ey Muhammed!
Sen sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara
yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek
de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.
78- Andolsun
ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana
anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın
bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. Batıl
bir dava peşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.
Meâl-i Şerifi
79- Kimine
binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları
yaratan Allah'tır.
80- Sizin
için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerinde gönüllerinizdeki
bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde, hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.
81- Allah
size âyetlerini gösteriyor. Şimdi Allah'ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz?
82- Daha yeryüzünde
gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar
kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı
bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerini kurtaramadı.
83- Çünkü
onlara peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme
güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.
84- O zaman
hışmımızı gördüklerinde: "Allah'ın birliğine inandık ve O'na şirk koştuğumuz
şeyleri inkâr ettik" dediler.
85- Ama hışmımızı
gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları
hakkındaki geçe gelen kanunu budur. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler.
79-85- "Onlardan
kimine binesiniz diye o yumuşak başlı hayvanları sizin için yaratan Allah'tır."
Bu beyan ve nimeti hatırlatma, özellikle yolculuğa teşvik için bir giriştir
ki aşağıda 82. âyette "Yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı" hatırlatması
buna bir tefri olacaktır. Peygamberleri kendilerine delillerle geldikleri
zaman onlar ilim adına kendilerinde bulunana güvendiler. Sanatlarına, felsefelerine
güvenerek peygamberlerin mucizelerini, haber verdikleri açık âyetleri tanımamak
istediler ki bunlar her zaman vardır.