الم
Secde / 1 -
Elif lâm mîm.
Diyanet İşleri = Elif Lâm Mîm.
Abdulbaki Gölpınarlı = Elif lâm mîm.
Abdullah Parlıyan = Elif, Lâm, Mîm.
Adem Uğur = Elif. Lâm. Mîm.
Ahmed Hulusi = Elif, Lâm, Mim.
Ahmet Tekin = Elif. Lâm. Mîm.
Ahmet Varol = Elif. Lâm. Mim.
Ali Bulaç = Elif-Lam Mim.
Ali Fikri Yavuz = Elif, Lâm, Mîm.
Bayraktar Bayraklı = Elif, lâm, mîm.[430]
Bekir Sadak = Elif, Lam, Mim.
Celal Yıldırım = Elif - Lâm - Mîm.
Cemal Külünkoğlu = Elif, Lam, Mim.
Diyanet İşleri (eski) = Elif, Lam, Mim.
Diyanet Vakfi = Elif. Lâm. Mîm.
Elmalılı Hamdi Yazır = Elif, Lâm, mim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Elif, Lam, Mim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Elif, Lâm, mim.
Gültekin Onan = Elif. Lam. Mim.
Harun Yıldırım = Elif. Lâm. Mîm.
Hasan Basri Çantay = Elîf, Lâm, Mîm.
Hayrat Neşriyat = Elif, Lâm, Mîm.
İbni Kesir = Elif, Lam, Mim.
Kadri Çelik = Elif, Lam, Mim.
Muhammed Esed = Elif-Lam-Mim.
Mustafa İslamoğlu = Elif-Lam-Mim!
Ömer Nasuhi Bilmen = Elif, Lâm, Mîm.
Ömer Öngüt = Elif. Lâm. Mîm.
Şaban Piriş = Elif Lâm Mîm.
Sadık Türkmen = Elif, lâm, Mim.
Seyyid Kutub = Elif Lam Mim.
Suat Yıldırım = Elif, Lâm, Mîm.
Süleyman Ateş = Elif lâm mim.
Tefhim-ul Kuran = Elif, Lâm Mîm.
Ümit Şimşek = Elif lâm mîm.
Yaşar Nuri Öztürk = Elif, Lâm, Mîm.
İskender Ali Mihr = Elif, Lâm, Mîm.
İlyas Yorulmaz = Elif-Lam-Mim.
تَنزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ
Secde / 2 -
Tenzîlul kitâbi lâ raybe fîhi min rabbil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu kitap, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir, hiç şüphe yok bunda.
Abdullah Parlıyan = Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, alemlerin Rabbi tarafındandır.
Adem Uğur = Bu Kitab'ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.
Ahmed Hulusi = Kendisinde kuşku olmayan Hakikat ve Sünnetullah BİLGİsi (Kitap), Rabb-ül âlemîn'den ("İnsan"ların Rabbinden) inzâl olmuştur! (Kurân'da pek çok yerde âlemler kelimesi ile "insan"lara işaret edilmiştir. Bu iyi incelenmeli ve dikkatle düşünülmeli. )
Ahmet Tekin = Bu Kur’ân, bölüm bölüm indirilen mükemmel kutsal bir kitaptır. Kaynağında, vahyinde, içindeki bilgilerde şüphe yoktur. Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbinden gelmiştir.
Ahmet Varol = Kendisinde şüphe olmayan Kitab'ın indirilişi alemlerin Rabbi tarafındandır.
Ali Bulaç = Kendisinde şüphe olmayan bu Kitabın indirilişi alemlerin Rabbi tarafındandır.
Ali Fikri Yavuz = Kendisinde şübhe olmıyan bu Kitab’ın indirilişi, alemlerin Rabbindendir.
Ali Ünal = Bu Kitap –ki, kendisinde (baştan sonra hakikatler mecmuası olduğunda) hiçbir şüphe yoktur– kısım kısım Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmektedir.
Bayraktar Bayraklı = Kendinde şüphe olmayan bu kitabı, âlemlerin Rabbi olan Allah indirmektedir.
Bekir Sadak = suphe goturmeyen Kitap, alemlerin Rabbi'nin indirdigidir.
Celal Yıldırım = Bu Kitab'ın âlemlerin Rabbından indirildiğinde hiçbir şüphe yoktur.
Cemal Külünkoğlu = Kendisinde şüphe olmayan (bu) Kitab'ın indirilişi âlemlerin Rabbi (olan Allah tarafı)ndandır.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphe götürmeyen Kitap, Alemlerin Rabbi'nin indirdiğidir.
Diyanet Vakfi = Bu Kitab'ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.
Edip Yüksel = Bu kitabın indirilişi, hiç kuşkusuz, evrenlerin Rabbi tarafındandır.
Elmalılı Hamdi Yazır = İndirilişi bu kitabın, şübhe yok bunda, rabbül'âlemîndendir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendisinde şüphe olmayan bu Kitab'ın indirilişi, alemlerin Rabbi tarafındandır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafındandır.
Gültekin Onan = Kendisinde şüphe olmayan bu Kitabın indirilişi alemlerin rabbi tarafındandır.
Harun Yıldırım = Bu Kitab'ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.
Hasan Basri Çantay = Bu kitabın indirilmesi, ki onda hiçbir şübhe yokdur, aalemlerin Rabbindendir.
Hayrat Neşriyat = Bu Kitâb’ın (Kur’ân’ın) indirilmesi, ki onda şübhe yoktur, âlemlerin Rabbi tarafındandır.
İbni Kesir = Şüphe götürmeyen kitabın indirilmesi alemlerin Rabbındandır.
Kadri Çelik = Bu kitabın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur.
Muhammed Esed = Bu Kitab'ın indirilişi, hiç şüphe yok ki alemlerin Rabbindendir.
Mustafa İslamoğlu = Bu ilahi kelamın indirilişi, hiç kuşku yok ki alemlerin Rabbindendir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu kitabın indirilişi, bunda şüphe yok ki, âlemlerin Rabbindendir.
Ömer Öngüt = Bu Kitab'ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda aslâ şüphe yoktur.
Şaban Piriş = Kitabın indirilmesi, hiç kuşkusuz, alemlerin Rabbindendir.
Sadık Türkmen = Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilmesi, alemlerin Rabbindendir.
Seyyid Kutub = Şüphe yok ki, Kitab'ın indirilişi, alemlerin Rabb'i tarafındandır.
Suat Yıldırım = Bu kitabın, âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğinde hiçbir şüphe yoktur.
Süleyman Ateş = Şüphe yok ki Kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır.
Tefhim-ul Kuran = Kendisinde şüphe olmayan bu Kitabın indirilişi alemlerin Rabbi tarafındandır.
Ümit Şimşek = Bu kitabın, Âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğinde hiçbir şüphe yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk = Kitap'ın indirilişidir bu. Kuşku, çelişme yok bunda. Âlemlerin Rabbi'ndendir bu.
İskender Ali Mihr = Hakkında şüphe olmayan Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir.
İlyas Yorulmaz = Şüphe yoktur ki, kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır.
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أَتَاهُم مِّن نَّذِيرٍ مِّن قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Secde / 3 -
Em yekûlûnefterâhu, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen mâ etâhum min nezîrin min kablike leallehum yehtedûn(yehtedûne).
Diyanet İşleri = Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa, bunu o mu uyduruyor diyorlar? Hayır, o, gerçektir Rabbinden, senden önce, kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan topluluğu, doğru yolu bulsunlar diye korkutman için indirilmiştir.
Abdullah Parlıyan = Yoksa O'nu, Muhammed kendinden mi uydurdu? diyorlar. Hayır O, Rabbinden gelen bir gerçektir, senden önce kendilerine bir korkutucu gelmemiş olan topluluğu, doğru yolu bulsunlar diye, korkutman için indirilmiştir.
Adem Uğur = Onu Peygamber kendisi uydurdu diyorlar öyle mi? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için -doğru yolu bulalar diye- Rabbinden gönderilen hak (kitap)tır.
Ahmed Hulusi = Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar! Asla! O, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş toplumu uyarman için Rabbinden (olan) Hak'tır. . . Umulur ki (değerlendirip) hakikate ererler.
Ahmet Tekin = Yoksa onu:'Muhammed uydurdu' mu, diyorlar. Hayır! O, senden önce kendilerine sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan birçok uyarıcılar gelmiş toplumları senin de uyarman için, Rabbin tarafından gönderilen gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak bir kitaptır. Ola ki, onların doğru yolu tercih etmelerine vesile olur.
Ahmet Varol = Yoksa: 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? Hayır o, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için Rabbinden (gelen) haktır. Umulur ki doğru yola ererler.
Ali Bulaç = Yoksa onlar: "Bunu uydurdu" mu diyorlar? Hayır; o, Rabbinden olan bir haktır; senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için (onu sana indirdik). Umulur ki hidayet bulurlar.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa (kâfirler Hz. Peygamber s.a.s. için) onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, O Kur’an hakdır, Rabbindendir (Cebrâil onu sana indirmiştir. Onu sana indirdik ki), Kendilerine senden önce bir korkutucu peygamber gelmemiş olan bir kavmi (azab ile) korkutasın. Olur ki, onlar hidayeti kabul ederler.
Ali Ünal = Böyleyken, (ey Rasûlüm, o müşrikler senin için) “O’nu kendisi uyduruyor mu?” diyorlar?! Bilakis o, gerçeğin ta kendisidir. Senden önce kendilerine herhangi bir uyarıcı gelmemiş bulunan bir halkı doğru yolu bulsunlar diye uyarman için sana Rabbin tarafından (gönderilmektedir).
Bayraktar Bayraklı = Yoksa “onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır, o, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir toplumu uyarman için Rabbin tarafından gelen bir haktır/kitaptır. Umulur ki doğru yolu bulurlar.
Bekir Sadak = «Onu peygamberin kendisi uydurdu» diyorlar, oyle mi? Hayir; O, senden once peygamber gonderilmemis olan bir milleti uyarman icin sana Rabbinden gelen bir gercektir. Belki artik dogru yolu bulurlar.
Celal Yıldırım = Yoksa O'nu (Peygamber) uydurdu mu diyorlar?! Hayır, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için O, Rabbından (indirilen) hakkın (gerçeğin ve doğru yolun) kendisidir. Ola ki doğru yolu bulurlar.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa: “Onu (Muhammed) uydurdu” mu diyorlar? Hayır; o, Rabbinden olan bir haktır; senden önce kendilerine (uzun bir zaman) uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için (onu sana indirdik). Umulur ki doğru yolu bulurlar.
Diyanet İşleri (eski) = 'Onu peygamberin kendisi uydurdu' diyorlar, öyle mi? Hayır; O, senden önce peygamber gönderilmemiş olan bir milleti uyarman için sana Rabbinden gelen bir gerçektir. Belki artık doğru yolu bulurlar.
Diyanet Vakfi = «Onu Peygamber kendisi uydurdu» diyorlar öyle mi? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için -doğru yolu bulalar diye- Rabbinden gönderilen hak (Kitap)tır.
Edip Yüksel = 'Onu uydurdu' mu diyorlar? Halbuki bu, senden önce kendilerine bir uyarıcı ulaşmamış bir toplumu, belki yola gelirler diye uyarman için Rabbinden gelen bir gerçektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, haktır o, rabbındandır, kendilerine senden önce kocundurucu Peygamber gelmemiş olan bir kavmi kocundurasın diye gerek ki hidayeti kabul edeler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa: «Onu uydurdu» mu diyorlar? Hayır, o, senden önce kendilerine bir gocundurucu (uyarıcı) peygamber gelmemiş olan bir kavmi gocundurasın (uyarasın) diye, Rabbin tarafından gelen bir gerçektir, gerek ki hidayeti kabul ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Gerek ki, hidayeti kabul ederler.
Gültekin Onan = Yoksa onlar: "Bunu uydurdu" mu diyorlar? Hayır; o, rabbinden olan bir haktır; senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için (onu sana indirdik). Umulur ki hidayet bulurlar.
Harun Yıldırım = "Onu Peygamber kendisi uydurdu" diyorlar öyle mi? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için doğru yolu bulalar diye Rabbinden gönderilen haktır.
Hasan Basri Çantay = Yoksa o, bunu kendiliğinden mi uydurdu diyorlar? Hayır, o Rabbinden (gelen bir) hakdır. (Biz onu) senden evvel kendilerine inzâr edici hiçbir (peygamber) gelmemiş olan bir kavme, (tutdukları yolun) korkunç aakıbetlerini haber vermen için (indirdik). Olur ki onlar hidâyeti kabul ederler.
Hayrat Neşriyat = Yoksa: 'Onu (Muhammed kendisi) uydurdu' mu diyorlar? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir korkutucu gelmemiş olan bir kavmi (Allah’ın azâbı ile) korkutman için, Rabbinden (sana indirilen) haktır. Tâ ki onlar hidâyete ersinler.
İbni Kesir = Yoksa; O, bunu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar; Hayır, o haktır, Rabbındandır. Ve senden evvel kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavme korkunç akıbetlerini haber vermen içindir. Belki hidayeti bulurlar.
Kadri Çelik = Yoksa onlar, “Bunu uydurdu” mu diyorlar? Hayır, o, Rabbinden olan bir haktır ve senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi belki hidayet bulurlar diye uyarıp korkutman için (onu sana indirdik).
Muhammed Esed = Ama onlar, (o hakkı inkar edenler,) "Onu (Muhammed) uydurdu!" diyorlar. Asla! O, Rabbinden gelen bir hakikat olup senden önce hiçbir uyarıcı ile karşılaşmamış olan (bu) halkı doğru yola gelsinler diye uyarabilmen içindir.
Mustafa İslamoğlu = Yine de onlar "Onu o uydurdu" diyorlar. Hayır! O Senin Rabbinden gelen bir hakikattir; senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu belki doğru yola gelirler diye uyarman içindir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa, «O'nu uydurdu,» mu diyorlar? Hayır. O, Hak'tır, Rabbindendir. Bir kavmi korkutasın ki, senden evvel kendilerine korkutur bir zât gelmiş değildir. Gerektir ki, onlar ihtida ediversinler.
Ömer Öngüt = Yoksa: “Onu peygamber kendisi uydurdu. ” mu diyorlar? Hayır! O, senden önce peygamber gönderilmemiş bir kavmi uyarman için sana Rabbinden gelen bir gerçektir. Umulur ki doğru yolu bulurlar.
Şaban Piriş = Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? Hayır, O, senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir toplumu, belki doğru yola gelirler diye uyarman için Rabbi’nden gelen gerçektir
Sadık Türkmen = Yoksa, “onu uydurdu” mu diyorlar? Bilakis o, Rabbinden gelen haktır/gerçektir, senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan, bir kavmi uyarman için! Umulur ki, hidayeti/doğru yolu bulurlar/kabul ederler!
Seyyid Kutub = Yoksa «onu peygamber uydurdu mu» diyorlar? Hayır, O senden önce bir peygamber gönderilmemiş olan kavmi uyarması için sana Rabb'inden gelen bir gerçektir. Umulur ki, doğru yolu bulurlar.
Suat Yıldırım = Yoksa: "Onu uydurdu" mu diyorlar? Bilakis, o gerçeğin ta kendisidir. Senden önce kendilerini uyaran hiçbir peygamber gelmemiş olan bir toplumu, doğru yolu bulmaları ümidiyle uyarman için Rabb’in tarafından gönderilmiştir.
Süleyman Ateş = Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, doğru yola gelirler umuduyla uyarman için Rabbin tarafından (sana indirilen) gerçektir.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar: «Bunu uydurdu» mu diyorlar? Hayır, o, Rabbinden olan bir haktır; senden önce kendilerine bir uyarıcı, korkutucu gelmemiş olan bir kavmi uyarıp korkutman için (onu sana indirdik). Umulur ki hidayet bulurlar.
Ümit Şimşek = Yoksa 'Onu kendisi uydurmuş' mu diyorlar? Doğrusu, bu Rabbinden gelen hakkın tâ kendisidir ki, senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için gönderilmiştir-umulur ki, böylece doğru yolu bulurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? Hayır, haktır o; senin Rabbindendir; senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman içindir. Umulur ki, doğruya ve güzele kılavuzlanırlar.
İskender Ali Mihr = Yoksa "O’nu uydurdu" mu diyorlar? Hayır! O, Rabbinden bir haktır. Senden önce kendilerine nezir (peygamber) gelmemiş olan kavmi uyarman içindir. Umulur ki böylece onlar, hidayete ererler.
İlyas Yorulmaz = Yoksa kitabı, o mu uydurdu? Diyorlar. Hayır! O kitap, önceden kendilerine bir uyarıcının gelmediği bir topluluğu uyarman için gelmiş, Rabbinden indirilmiş bir gerçektir.
اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ
Secde / 4 -
Allâhullezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arş(arşi), mâ lekum min dûnihî min veliyyin ve lâ şefîi(şefîin), e fe lâ tetezekkerûn(tetezekkerûne).
Diyanet İşleri = Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için O’ndan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir Allah'tır ki gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasında ne varsa hepsini altı günde yaratmıştır da sonra arşa hâkim olmuştur; ondan başka ne bir dost ve yardımcı var size, ne bir şefâatçi; hâlâ mı düşünüp öğüt almazsınız?
Abdullah Parlıyan = O Allah ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan herşeyi, altı devrede yaratmış ve sonra kudretiyle arşa hakim olmuştur. O'nun dışında, sizin dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Artık iyice düşünüp öğüt almaz mısınız?
Adem Uğur = Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?
Ahmed Hulusi = Allâh, O ki, semâlar (gökler veya nefs mertebeleri olan bilinç düzeyleri) ve arzı (yeryüzü veya beden - beyin) ve ikisi arasında olanları altı aşamada - süreçte (insan itibarıyla 6 aşama: 1. sperm/yumurta, 2. döllenme (zigot), 3. geometrik hücre çoğalması, 4. hücre farklılaşması, 5. organların oluşması, 6. farklılaşan organların işlevlenmesi - şuur ve duyuların oluşması. A. H. ) yarattı, sonra Arş'a istiva etti (Esmâ özellikleriyle fiiller âleminde tedbirata başladı). . . Sizin O'ndan başka ne bir Veliyy'niz ve ne de bir şefaat ediciniz vardır. . . Hâlâ bunu düşünüp, değerlendirmiyor musunuz? (Bu âyeti iki yönlü düşünmek gerek kanaatimce. İnsanın dış dünyası ve İnsanın varlığı olarak. A. H. )
Ahmet Tekin = Allah, gökleri, yeri ve bunların arasındaki varlıkları ve imkânları altı günde, altı devirde yaratan, bir de Arş üzerinde, sınırsız kudret ve iktidar makamında, hükümranlığını kurandır. O’nun dışında, kulları durumundakilerden ne bir velî, bir koruyucu, bir otorite, ne de bir aracınız vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?
Ahmet Varol = Allah O'dur ki gökleri, yeri ve bu ikisinin arasındakileri altı günde yaratmış sonra Arş'a hükümran olmuştur. Sizin O'ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünmüyor musunuz?
Ali Bulaç = Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Ali Fikri Yavuz = Allah, O’dur ki, gökleri ve yeri ve aralarında olanları altı günde yarattı; sonra arşı istilâ etti, saltanatını kurdu. Sizin, O’ndan başka hiç bir yardımcınız yok, hiç bir şefaatçınız da yok. Artık Allah’ın öğüdlerini kabul etmez misiniz?
Ali Ünal = Allah O’dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi altı günde yaratmış, sonra da Arş’a istiva buyurmuştur. Sizin O’ndan başka, ne işlerinizi kendisine bırakabileceğiniz, kendisine güvenip dayanabileceğiniz bir velîniz, sahibiniz, ne de O izin vermedikçe size herhangi bir hayır ulaştırabilecek aracı bir merciiniz vardır. Halâ düşünüp, gereğince hareket etmeyecek misiniz?
Bayraktar Bayraklı = Allah, gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde/evrede/dönemde yaratan, sonra arşı hakimiyeti altına alandır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Düşünüp ders almıyor musunuz?
Bekir Sadak = Gokleri, yeri ve ikisinin arasinda bulunanlari alti gunde yaratan, sonra arsa hukmeden Allah'tir. O'ndan baska bir dostunuz ve sefaatciniz yoktur. Dusunmuyor musunuz?
Celal Yıldırım = O Allah ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri altı gün (=de-vir)de yarattı, sonra da Arş üzerine saltanatını kurdu. Sizin için O'ndan başka ne bir dost ve sahip, ne de bir şefaatçi vardır. Artık iyice düşünmez misiniz?
Cemal Külünkoğlu = Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde (evrede) yaratan ve sonra Arş'ı sınırsız kudret ve iktidarıyla hükmü altına alan Allah'tır. O'ndan başka bir dostunuz ve arka çıkanınız yoktur. Düşünüp öğüt almayacak mısınız?
Diyanet İşleri (eski) = Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah'tır. O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?
Diyanet Vakfi = Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?
Edip Yüksel = ALLAH gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yaratan ve sonra tüm otoriteyi kurandır. Sizin için O'ndan ayrı bir veli (sahip) ve şefaatçı (aracı) yoktur. Öğütten anlamaz mısınız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah, o ki Gökleri ve Yeri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur, sizin için ondan başka ne bir veliy vardır, ne bir şefi', artık düşünmez misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine hükümranlığını kurmuştur. Sizin için O'ndan başka ne bir sahibiniz, ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünmez misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?
Gültekin Onan = Tanrı, gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı; sonra arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Harun Yıldırım = Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?
Hasan Basri Çantay = Allah, gökleri ve yeri ve bunların arasında olan şeyleri altı günde yaratan, sonra hükmü arşı istîlâ edendir. Sizin Ondan başka hiçbir yâriniz ve (azabınızı giderecek) hiçbir yardımcınız yokdur. Artık iyice düşünmez misiniz?
Hayrat Neşriyat = Allah, gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmedendir. Sizin için O’ndan başka ne bir dost, ne de bir şefâatçı vardır. Hiç ibret almaz mısınız?
İbni Kesir = Allah, O'dur ki; gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratmış, sonra Arş'a hükmetmiştir. Sizin O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatçınız yoktur. Hala düşünmüyor musunuz?
Kadri Çelik = Allah gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra da egemenlik tahtına kuruldu. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Muhammed Esed = Allah'tır gökleri ve yeri ve ikisinin arasında bulunan her şeyi altı devrede yaratan ve sonra Kudret ve Hakimiyet Tahtı'na oturan; (Hesap Günü) ne sizi O'ndan koruyacak, ne de size şefaat edecek birini bulamazsınız; hala düşünüp ders almaz mısınız?
Mustafa İslamoğlu = Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri altı aşamada yaratan, sonra da hükümranlık makamına kurulan Allah'tır; (hesap günü) sizi O'ndan koruyacak ne bir dost ne de bir kayırıcı bulamazsınız: peki, hala ders almayacak mısınız?
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah, o zâttır ki, gökleri ve yeri ve bunların aralarında bulunanları altı günde yaratmıştır, sonra da arş üzerine istiva buyurmuştur. Sizin için O'ndan başka bir velî ve bir şefaatci yoktur. Artık iyice düşünmez misiniz?
Ömer Öngüt = Allah gökleri ve yeri ve bunların arasında olan şeyleri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ edendir (Arş üzerinde hükümran olandır). Sizin O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatçınız yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?
Şaban Piriş = Allah, gökleri ve yeri altı günde, yaratmış. Sonra da hakimiyeti altına almıştır. Sizin O’ndan başka bir veliniz de şefaatçiniz de yoktur. Hâlâ düşünmüyor musunuz?
Sadık Türkmen = Allah o’dur ki; gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan herşeyi altı günde/evrede yaratmış, sonra Arş’a istivâ etmiştir (sistem kurmuştur). Sizin için O’ndan başka ne bir koruyucu/veli, ne de bir şefaatçi/şahit vardır. Öyleyse, düşünüp öğüt almıyor musunuz?
Seyyid Kutub = Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden (istiva eden) Allah'tır. O'ndan başka bir dostunuz ve şefaatcınız yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?
Suat Yıldırım = Allah o hak mâbuddur ki gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları altı günde yaratmış, sonra da arşına kurulmuş mutlak hükümrandır. Sizin O’ndan başka ne hâmîniz, ne şefaatçiniz yoktur. Hâlâ gereğince düşünmez misiniz?
Süleyman Ateş = O (Allâh) ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları altı günde yarattı; sonra Arş'a istivâ etti. Sizin, O'ndan başka bir dostunuz, şefâ'atçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almıyor musunuz?
Tefhim-ul Kuran = Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra da arşa istiva etti. Sizin O'nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçi olanınız yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Ümit Şimşek = O Allah ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra da Arş üzerine kurulmuştur. Ondan başka sizin ne bir veliniz vardır, ne bir şefaatçiniz. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. O'nun dışındakilerden size ne bir dost vardır ne de bir şefaatçı. Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?
İskender Ali Mihr = O Allah ki; gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde halketti (yarattı). Sonra arşa istiva etti (arşı sevva etti, dizayn etti, vechi arşta karar kıldı). Sizin O’ndan başka dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
İlyas Yorulmaz = Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratıp, onların yönetimini üzerine alandır. Sizin için ondan başka ne bir koruyucu, nede bir arka çıkan yardımcınız (şefaatcı) vardır. Düşünmüyor musunuz?
يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاء إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ
Secde / 5 -
Yudebbirul emre mines semâi ilâl ardı summe ya’rucu ileyhi fî yevmin kâne mıkdâruhu elfe senetin mimmâ teuddûn(teuddûne).
Diyanet İşleri = Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gökten yere dek her işi tedbîr eden odur, sonra o işe memûr olan melek, sizin sayışınıza göre miktarı bin yıl tutan bir günde, onun tapısına yükselip çıkar.
Abdullah Parlıyan = Gökten yere bütün işleri düzenleyip yöneten O'dur. Sonra tüm işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde, O'na yükselir. Yani siz insanların, tarihlerindeki bin yıllık olaylar, Allah'a göre bir günlük bir iştir.
Adem Uğur = Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar.
Ahmed Hulusi = Emri (hükmü) semâdan (dışsal olarak; burçlar diye tanımlanan Esmâ özelliklerinin açığa çıkmasıyla oluşan yapılardan yayılan kozmik elektromanyetik dalgalarla ağırlıklı olarak karındaki ikinci beyini ve dolayısıyla bilinci etkileyerek; ya da, içsel olarak, holografik gerçeklik gereği beyindeki datadan açığa çıkan Esmâ mertebesinden. A. H. ) arzı (yeryüzü veya beyini) tedbir eder. . . Sonra miktarı, bin sene olan süreç içinde O'na urûc eder (ruh beden yaşam boyutuna yükseliş veya boyutsal aslına dönüş. A. H. ).
Ahmet Tekin = Allah, gökten yere kâinat ve içindeki varlıklarla, dünya ve ötesi ile ilgili ilâhî planlamayı yapıp yürütüyor, hayatın devamını ve aslî düzeni sağlıyor. Sonra bütün işler, sizin hesaplamalarınıza göre, bin yıl tutan bir günde kaydedilmek için O’nun nezdine yükselir.
Ahmet Varol = (Allah) gökten yere iş(ler)i düzenler. Sonra süresi sizin saydığınızla bin yıl olan bir günde (işler) O'na yükselir.
Ali Bulaç = Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.
Ali Fikri Yavuz = Allah, gökten (meleklerle) bütün dünya işlerini idare eder. Sonra (melekler o işlerde), bir günde O’na yükselir ki, (o günün) miktarı, sizin saydıklarınızdan (dünya yılından) bin yıldır.
Ali Ünal = O, bütün işleri gökten yere doğru düzenler, yönlendirir ve icra buyurur; sonra her iş, sizin günleriniz hesabıyla bin yıl tutan bir günde O’na yükselir.
Bayraktar Bayraklı = Gökten yere kadar bütün işleri O yönetir. Sonra, sizin saydığınız yıllardan bin yıla denk düşen bir günde bütün işler O'na çıkar.
Bekir Sadak = Gokten yere kadar, olan butun isleri Allah duzenler, sonra, isler sizin hesabiniza gore bin yil kadar tutan bir gun icinde O'na yukselir.
Celal Yıldırım = Gökten yere bütün işleri O düzenleyip yönetir. Sonra da işler, sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde O'na yükselir.
Cemal Külünkoğlu = O, gökten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler), sizin hesabınızla bin yıl tutan bir günde O'na çıkar.
Diyanet İşleri (eski) = Gökten yere kadar, olan bütün işleri Allah düzenler, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na yükselir.
Diyanet Vakfi = Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar.
Edip Yüksel = Gökten yere kadar bütün işleri O kontrol eder. Sonra sizin saydığınızdan bin yıla eşit bir gün içinde kendisine yükselirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Semâdan Zemine (yukarıdan aşağıya) emri tebdir eder, sonra da o ona urûc eyler bir günde ki mikdarı sizin sayınızdan bin sene eder
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gökten yere (yukarıdan aşağıya) kadar bütün işleri o düzenleyip yönetir, sonra da sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O'na yükselir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O'na yükselir.
Gültekin Onan = Gökten yere her buyruğu O evirip düzene koyar. Sonra (buyruklar) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.
Harun Yıldırım = Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin saya geldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar.
Hasan Basri Çantay = Gökden yere kadar her işi O tedbîr eder. Sonra (o iş) sizin sayageldiğinizce bin sene mıkdarında olan (mesafeye) bir günde yine Ona yükselir.
Hayrat Neşriyat = Gökten yere (her) işi, (O) tedbîr (ve idâre) eder; sonra (bu işler), mikdârı sizin saymakta olduklarınıza göre bin yıl tutan bir günde, ona (Cenâb-ı Hakk’ın ta'yin buyurduğu yüksek makama) çıkar.
İbni Kesir = Gökten yere kadar her işi O, düzenler. Sonra sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O'na yükselir.
Kadri Çelik = Gökten yere kadar olan bütün işleri Allah düzenler, sonra, işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na yükselir.
Muhammed Esed = Göklerden yere kadar bütün mevcudatı O düzenleyip yönetir; ve sonunda tümü, sizin hesabınızla bin yıl (kadar) süren bir Gün'de (yargılanmak üzere) O'na yükselir.
Mustafa İslamoğlu = Gökten yere kadar bütün bir oluşu O düzenler; en sonunda bütün bir oluş sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir O'na yükselir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eder. Sonra o (iş) O'na bir günde yükselir. Onun (günün) miktarı, sizin saydığınızdan bin yıl (kadar) bulunmuştur.
Ömer Öngüt = Gökten yere kadar her işi O düzenler. Sonra işler, sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O'na yükselir.
Şaban Piriş = Gökten yere bütün işleri o düzenler. Sonra sizin saydığınızla süresi bin yıl olan bir günde işler O’na yükselir.
Sadık Türkmen = O, gökten yere kadar bütün işlerin kanunlarını belirler. Sonra işler, sizin sayımınıza göre, bin yıl kadar tutan bir gün içinde (genel muhasebe için), O’na yükselir/arz edilir!
Seyyid Kutub = Allah, gökten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip yönetir. Sonra işler, sizin hesabınızla bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na çıkar.
Suat Yıldırım = Gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra bütün bu işler, sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O’na yükselir.
Süleyman Ateş = (Allâh) Emri gökten yere tedbir eder (buyruğunu indirir). Sonra emir, sizin hesabınızca bin yıl süren bir gün içinde O'na çıkar.
Tefhim-ul Kuran = Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.
Ümit Şimşek = Gökten yere kadar her işi O çekip çevirir. Sonra bütün işler, sizin hesabınızla bin sene kadar tutan bir günde Ona yükselir.
Yaşar Nuri Öztürk = İş ve oluşu gökten yere doğru çekip çevirir; sonra o O'na yükselip çıkar: Bir günde ki, süresi, sizin saymakta olduğunuz günlerden bin yıla denktir.
İskender Ali Mihr = Gökten arza kadar emri (Allah’tan gelen ve Allah’a dönen herşeyi) tedbir eder (düzenler). Sonra bir günde O’na yükselir ki, (o bir günün) süresi, sizin (dünya ölçülerine göre) saymanızla 1000 senedir.
İlyas Yorulmaz = Gökten yere kadar ne varsa bütün işi Allah kendisi yönetiyor. Sonra o işler O na bir günde yükselir. O bir gün sizin saydığınız bin yıl kadardır.
ذَلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
Secde / 6 -
Zâlike âlimul gaybi veş şehâdetil azîzur rahîm(rahîmu).
Diyanet İşleri = İşte Allah, gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte budur gizliyi de bilen, açıktakini de bilen üstün ve hüküm ve hikmet sâhibi mâbut.
Abdullah Parlıyan = İşte O Allah, yaratılmışların kavrayış alanı ötesindeki şeyleri de, duyuları ve akıllarıyla kavrayabildiklerini de bilir. O güçlüdür, O'nun gücüne hiçbir güç erişemez, O merhametlidir.
Adem Uğur = İşte, görülmeyeni de görüleni de bilen, mutlak galip ve merhamet sahibi O'dur.
Ahmed Hulusi = İşte (Allâh) gaybı (algılanamayan) da şehâdeti (algılanan) de Bilen'dir; Aziyz'dir, Rahıym'dir.
Ahmet Tekin = İşte, duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini, görülen âlemi bilen O’dur. Kudretli ve hükümrandır. Engin merhamet sahibidir.
Ahmet Varol = İşte O, gizliyi de açığı da bilen, güçlü ve merhamet sahibi olandır.
Ali Bulaç = İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.
Ali Fikri Yavuz = İşte budur, gaibi (insanların göremediklerini) ve hazırı (insanların gördüklerini) bilen Azîz, Rahîm...
Ali Ünal = İşte O’dur gaybı ve şahadeti (duyu ötesini de, duyuların algı sahasına gireni de) bilen; Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) ve Rahîm (bütün yarattıklarına karşı hususî rahmet sahibi) olan.
Bayraktar Bayraklı = Allah, görülen ve görülmeyen her şeyi bilir; çok güçlüdür; çok merhametlidir.
Bekir Sadak = O, gorulmeyeni de goruleni de bilender, gucludur, merhametlidir.
Celal Yıldırım = İşte bu (Allah) görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O çok üstündür, çok güçlüdür, çok rahmet edendir.
Cemal Külünkoğlu = O, yaratılmışların algı ve tasavvur alanının ötesindeki şeyleri de, duyuları ve akıllarıyla kavrayabildiklerini de bilen, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
Diyanet İşleri (eski) = O, görülmeyeni de görüleni de bilendir, güçlüdür, merhametlidir.
Diyanet Vakfi = İşte, görülmeyeni de görüleni de bilen, mutlak galip ve merhamet sahibi O'dur.
Edip Yüksel = Gizliyi de açığı da bilen, Üstün ve Rahim işte böyledir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Odur işte gaybi de şehadeti de bilen, azîz rahîm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte görülmeyeni de görüleni de bilen, herşeye gücü yeten, çok merhametli olan O'dur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte görüleni de görülmeyeni de bilen, her şeye gücü yeten, çok merhametli olan O'dur.
Gültekin Onan = İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.
Harun Yıldırım = İşte, görülmeyeni de görüleni de bilen, mutlak galip ve merhamet sahibi O'dur.
Hasan Basri Çantay = İşte görünmeyeni de, görüneni de bilen, yegâne gaalib olan, (ehl-i tâatini) çok esirgeyen (Haalik-ı müdebbir) budur.
Hayrat Neşriyat = İşte O, gaybı ve şehâdeti (görünmeyeni ve görüneni) bilen, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Rahîm (çok merhametli olan)dır.
İbni Kesir = Görülmeyeni de, görüleni de bilen, Aziz ve Rahim olan, O'dur.
Kadri Çelik = İşte O; görülmeyeni de görüleni de bilendir, üstün güç sahibidir, merhametlidir.
Muhammed Esed = Yaratılmışların kavrayış alanının ötesindeki şeyleri de, duyuları ve akıllarıyla kavrayabildiklerini de bilen O'dur; O, Kudret Sahibidir, Rahmet Kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu = İşte idraki aşan hakiketleri de, idrak ve tecrübe edilebilen gerçekleri de bilen; (hem) her işinde mükemmel olan, (hem de) merhamet kaynağı olan yalnızca O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte O'dur, görünmeyeni de görüneni de bilen, izzetli, merhametli olan.
Ömer Öngüt = İşte O, görülmeyeni de görüleni de bilendir, Azîz'dir, merhamet edendir.
Şaban Piriş = İşte görülmeyeni de görüneni de bilen güçlü ve merhametli olan O’dur.
Sadık Türkmen = Işte, görülmeyeni ve görüleni bilen, herşeye gücü yeten, merhamet sahibi olan O’dur.
Seyyid Kutub = O görüleni de görülmeyeni de bilendir üstün ve merhametli olandır.
Suat Yıldırım = İşte gaybı ve şehadeti, görünmeyen ve görünen âlemleri bilen, mutlak galebe ve kudret, mutlak rahmet sahibi O’dur.
Süleyman Ateş = İşte görünmeyeni de, görüneni de bilen, güçlü ve esirgeyici olan O'dur.
Tefhim-ul Kuran = İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.
Ümit Şimşek = İşte bu, görüneni de, görünmeyeni de bilen, kudreti herşeye üstün olan, rahmeti herşeyi kuşatan Allah'tır.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte budur Allah! Gaybı da görüneni de bilen O'dur. Azîz'dir o, Rahîm'dir.
İskender Ali Mihr = İşte O, gaybı (görünmeyeni) ve görüneni bilen Azîz’dir (yüce), Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).
İlyas Yorulmaz = İşte, gizli ve açıkta olanı bilen Allah, çok güçlü ve merhametlidir.
الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ
Secde / 7 -
Ellezî ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insâni min tîn(tînin).
Diyanet İşleri = O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öylesine mâbut ki her şeyin yaratılışını güzel ve tam yerinde yapmıştır da insanı da balçıktan yaratmaya koyulmuştur.
Abdullah Parlıyan = O Yarattığı herşeyi, en mükemmel şekilde yapandır. Nihayet insanın yaratılışını balçıktan başlatmıştır.
Adem Uğur = O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Ahmed Hulusi = O ki, yarattığı her şeyi mükemmel yapmıştır! İnsanı oluşturmaya balçıktan (yumurta) başlamıştır.
Ahmet Tekin = Allah, yarattığı her şeyi güzel, muhkem, bütün inceliklerine riayet ederek yaratan, insanı da çamurdan yaratmaya başlayandır.
Ahmet Varol = O ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya da çamurdan başladı. [1]
Ali Bulaç = Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Ali Fikri Yavuz = O’dur ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı ve insanı yaratmağa bir çamurdan başladı.
Ali Ünal = O, her şeyi en güzel şekilde yaratır; insanı ilk başta çamurdan yarattı (her insanı ana maddesi itibariyle yine çamurdan yaratmaktadır).
Bayraktar Bayraklı = O, yarattığı her şeyi en güzel yaratmış ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.[431]
Bekir Sadak = (7-9) Yarattgi her seyi guzel yaratan, insani baslangicta camurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayagi bir suyun ozunden yapan, sonra onu sekillendirip ruhundan ona ufleyen Allah'tir. Size kulaklar, gozler, kalbler verilmistir. Oyleyken, pek az sukrediyorsunuz.
Celal Yıldırım = O ki yarattığı her şeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
Cemal Külünkoğlu = (7-9) O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratan ve (ilk) insanı yaratmaya da çamurdan başlayandır. Sonra onun neslini bir nutfeden, hakir bir suyun özünden çoğaltandır. Sonra ona biçim verip, kendi ruhundan üfleyen ve sizin için kulaklar, gözler ve kalpler (gönüller) yaratandır. (Buna rağmen) ne kadar az şükrediyorsunuz?
Diyanet İşleri (eski) = (7-9) Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz.
Diyanet Vakfi = O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Edip Yüksel = O yarattığı her şeyi mükemmel hale soktu. İnsanın yaratılışına balçıktan başladı.
Elmalılı Hamdi Yazır = O ki yarattığı her şey'i güzel yarattı ve insanı yaratmağa bir çamurdan başladı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O ki, yarattığı herşeyi güzel yarattı ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başladı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan O'dur.
Gültekin Onan = Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Harun Yıldırım = O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.
Hasan Basri Çantay = Ki O, yaratdığı her şey'i güzel yapan, insanı yaratmıya da çamurdan başlıyandır.
Hayrat Neşriyat = O (Allah) ki, yarattığı herşeyi güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
İbni Kesir = Ki, yarattığı her şeyi güzel yaratan O'dur. İnsanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.
Kadri Çelik = O, her şeyin yaratılışını güzel yapmış ve insanı yaratmaya çamurdan başlamıştır.
Muhammed Esed = O, yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır. Nitekim Allah, insanın yaratılışını balçıktan başlatır;
Mustafa İslamoğlu = O her şeye yaratılış amacıyla en uyumlu olma ve kemalini bulma (yeteneğini) bahşetmiştir. Öyle ki, insan türünü yaratmaya (basit) bir balçıktan başlamıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen = O ki, yarattığı herşeyi güzel kıldı ve insanın yaradılışına çamurdan başladı.
Ömer Öngüt = O Allah ki, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya da çamurdan başlayandır.
Şaban Piriş = Yarattığı her şeyi güzel yaratandır. İnsanı da yaratmaya çamurdan başladı.
Sadık Türkmen = O ki, yarattığının tamamını en güzel şekilde yarattı. Ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
Seyyid Kutub = O Allah ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
Suat Yıldırım = Yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yapıp insanı ilkin çamurdan yarattı.
Süleyman Ateş = O'dur ki, yarattığı herşeyi güzel yaptı ve insanı yaratmağa çamurdan başladı.
Tefhim-ul Kuran = Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başlayandır.
Ümit Şimşek = O Allah ki, herşeyi en güzel şekilde yarattı, insanı yaratmaya da çamurdan başladı.
Yaşar Nuri Öztürk = O, odur ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı. Ve insanın yaratılışına çamurdan başladı.
İskender Ali Mihr = Ki O, herşeyin yaratılışını en güzel yapan ve insanı yaratmaya, ilk defa tînden (nemli topraktan) başlayandır.
İlyas Yorulmaz = O, her şeyi en güzel bir biçimde var etmiş olan ve insanın ilk yaratılışını topraktan yaratandır.
ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ
Secde / 8 -
Summe ceale neslehu min sulâletin min mâin mehîn(mehînin).
Diyanet İşleri = Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra onun soyunu, duru bir sudan, aşağılık bir su katresinden yaratmıştır.
Abdullah Parlıyan = Sonra onun soyunu, basit bir sıvı özünden sürdürür.
Adem Uğur = Sonra onun zürryetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Ahmed Hulusi = Sonra onun neslini basit bir sudan (meni) meydana getirdi.
Ahmet Tekin = Sonra, onun zürriyetini, neslini, organlarının özelliklerini taşıyan süzülmüş, bir özden, dayanıksız, zayıf bir katre sıvıdan, sperm ve yumurtadan meydana getirendir.
Ahmet Varol = Sonra onun soyunu bayağı bir sudan olan bir özden (nutfeden) yaptı.
Ali Bulaç = Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır.
Ali Fikri Yavuz = Sonra insanın neslini, bir nutfeden (erkek ve dişi hücreden), hakîr bir sudan yaptı.
Ali Ünal = Sonra onun üremesini, önemsiz bir sıvıdaki özlerin atılmasına bağladı.
Bayraktar Bayraklı = Sonra onun soyunu değersiz bir suyun özünden devam ettirmiştir.
Bekir Sadak = (7-9) Yarattgi her seyi guzel yaratan, insani baslangicta camurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayagi bir suyun ozunden yapan, sonra onu sekillendirip ruhundan ona ufleyen Allah'tir. Size kulaklar, gozler, kalbler verilmistir. Oyleyken, pek az sukrediyorsunuz.
Celal Yıldırım = Sonra onun neslini bayağı bir suyun süzülen (sperma haline gelen)inden meydana getirdi.
Cemal Külünkoğlu = (7-9) O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratan ve (ilk) insanı yaratmaya da çamurdan başlayandır. Sonra onun neslini bir nutfeden, hakir bir suyun özünden çoğaltandır. Sonra ona biçim verip, kendi ruhundan üfleyen ve sizin için kulaklar, gözler ve kalpler (gönüller) yaratandır. (Buna rağmen) ne kadar az şükrediyorsunuz?
Diyanet İşleri (eski) = (7-9) Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz.
Diyanet Vakfi = Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Edip Yüksel = Sonra onun soyunu bayağı bir sudan devam ettirdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra da bir sülâleden, bir hakıyr sudan neslini yaptı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra onun neslini bir sülaleden (değersiz bir sudan) yaptı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan yaratmıştır.
Gültekin Onan = Sonra onun soyunu bir özden (sülale), basbayağı bir sudan yapmıştır.
Harun Yıldırım = Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.
Hasan Basri Çantay = Sonra O, bunun zürriyyetini hakıyr bir sudan meydana gelen nutfeden yapmışdır.
Hayrat Neşriyat = Sonra onun neslini, hakir bir sudan (süzülmüş) bir hulâsadan (nutfeden) kıldı.
İbni Kesir = Sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yapmıştır.
Kadri Çelik = Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan karar kılmıştır.
Muhammed Esed = sonra basit bir sıvı özünden soyunu sürdürür;
Mustafa İslamoğlu = Sonra onun neslini yine (en az o kadar) basit bir sıvı özünden yaratmıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra onun zürriyetini bir nutfeden, hakîr (zayıf) bir sudan yaptı.
Ömer Öngüt = Sonra O, bunun zürriyetini kerih bir sudan meydana gelen nutfeden yapmıştır.
Şaban Piriş = Sonra onun neslini basit bir suyun özünden meydana getirdi.
Sadık Türkmen = Sonra onun neslinin devamı için soyunu, basit bir sudan çoğaltmış/devam ettirmiştir!
Seyyid Kutub = Sonra onun soyunu nutfeden, hakir bir suyun özünden çoğalttı.
Suat Yıldırım = Sonra onun neslini, önemsiz bir suyun özünden, menîden üretti.
Süleyman Ateş = Sonra onun neslini bir özden, hakir bir su(yun özü)nden yaptı.
Tefhim-ul Kuran = Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır.
Ümit Şimşek = Onun neslini ise bayağı bir suyun özünden yarattı.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra onun neslini bir üsareden, hor görülen bir sudan oluşturdu.
İskender Ali Mihr = Sonra onun neslini, basit bir suyun özünden (nutfeden) kıldı (yarattı).
İlyas Yorulmaz = Sonra insanın neslinin basit bir suyun özünden olmasını sağlamıştır.
ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
Secde / 9 -
Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’idete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Diyanet İşleri = Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra da onu tamamlamıştır, ona kabiliyet vermiştir ve ona rûhundan üfürmüştür ve size kulak, gözler ve gönüller halketmiştir; ne de az şükredersiniz.
Adem Uğur = Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
Ahmed Hulusi = Sonra onu (beyini, Esmâ mânâlarını açığa çıkaracak şekilde) tesviye etti (nöronların Esmâ özelliklerini açığa çıkartacak dalga boylarını değerlendirecek şekilde oluşturulması) ve onda kendi ruhundan nefhetti (nefh = üfleme içten dışadır; nefholan yani içten dışa yani beynin data boyutundan açığa çıkarılan Esmâ mânâlarının özellikleridir ki, varlık âlemindeki "Allâh'ın ruhu" diye işaret edilen de budur Allâhu âlem). . . Sizin için sem' (algılama), basarlar (gözler - görme) ve FUADLAR (Esmâ mânâ özelliklerini beyne yansıtıcılar - kalp nöronları) oluşturdu. . . Ne az şükrediyorsunuz (değerlendiriyorsunuz)!
Ahmet Tekin = Bir de, onu yaratılış amacına uygun olarak şekillendiren, rahmetiyle var ettiği düzenin bir bölümü olan ruhundan nûrânî dalgalar halinde onun bütün hücrelerine ruh yayarak hayat veren, onu bilinçlendiren, sizin için kulaklar, gözler, akıllar ve kalpler planlayıp yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz?
Ahmet Varol = Sonra onu düzenli bir şekle soktu ve içine kendi ruhundan üfledi. Size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. Çok az şükrediyorsunuz!
Ali Bulaç = Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?
Ali Fikri Yavuz = Sonra Allah onu (şeklini) düzeltip tamamladı ve bizzat kendi kudretinden ona ruh koydu. Sizin için kulaklar, gözler, kalbler yarattı. (Allah’ın size verdiği nimetlere karşı), şükrünüz pek az!...
Bekir Sadak = (7-9) Yarattgi her seyi guzel yaratan, insani baslangicta camurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayagi bir suyun ozunden yapan, sonra onu sekillendirip ruhundan ona ufleyen Allah'tir. Size kulaklar, gozler, kalbler verilmistir. Oyleyken, pek az sukrediyorsunuz.
Celal Yıldırım = Sonra da düzeltip kılığına soktu ve kendi ruhundan ona üfledi de (böylece) size işiten kulaklar, gören gözler, anlayan kalbler var kıldı. Buna rağmen ne de az şükrediyorsunuz!
Diyanet İşleri (eski) = (7-9) Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size kulaklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz.
Diyanet Vakfi = Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
Edip Yüksel = Sonra onu biçimlendirip ona ruhundan üfledi. Size işitme ve görme yeteneği ile beyinler verdi; siz pek seyrek şükrediyorsunuz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra onu tesviye edib içine ruhundan nefh buyurdu ve sizin için o işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı, siz pek az şükrediyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı. Siz çok az şükrediyorsunuz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!
Gültekin Onan = Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve yürekler (efideh) var etti. Ne az şükrediyorsunuz?
Hasan Basri Çantay = Sonra onu düzeltib tamamladı. İçine ruuhundan üfürdü. Sizin için kulaklar, gözler, gönüller yaratdı. Ne az şükredersiniz?
Hayrat Neşriyat = Sonra onu (insan sûretinde) düzeltip içine kendi (yarattığı) rûhundan üfledi; hem sizin için kulaklar, gözler ve kalbler yaptı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
İbni Kesir = Sonra onu düzeltip tamamlamış ve ruhundan ona üflemiştir. Size de kulaklar, gözler ve kalbler vermiştir. Ne de az şükrediyorsunuz.
Muhammed Esed = sonra ona (yaratılış) amacına uygun bir şekil verip Kendi ruhundan üfler; ve (böylece, ey insanoğlu,) sizi hem işitme ve görme (melekeleri) hem de düşünce ve duygularla donatır, (Buna rağmen) ne kadar da az şükrediyorsunuz!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra onu düzeltti ve içerisine ruhundan üfürdü ve sizin için işitmeyi ve gözleri ve gönülleri yarattı. Pek az şükredersiniz.
Ömer Öngüt = Sonra onu düzeltip tamamladı. İçine ruhundan üfürdü. Sizin için kulaklar, gözler, gönüller verdi. Ne az şükrediyorsunuz!
Şaban Piriş = Sonra ona şekil verip, canlandırdı. Size kulak, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
Seyyid Kutub = Sonra ona biçim verdi, ona kendi ruhundan üfledi ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz?
Suat Yıldırım = Sonra ona en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi. Size kulaklar, gözler, gönüller verdi. Ne az şükrediyorsunuz!
Süleyman Ateş = Sonra ona biçim verdi, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
Tefhim-ul Kuran = Sonra da onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz?
Ümit Şimşek = Sonra ona güzel ve düzgün bir biçim verdi ve ruhundan üfledi. Böylece size kulaklar, gözler, kalpler verdi. Fakat ne kadar az şükrediyorsunuz!
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra ona bir biçim verdi ve onun içine kendi ruhundan üfledi. Sizin için, işitme gücü, gözler ve gönüller vücuda getirdi. Ne kadar da az şükredersiniz!
İskender Ali Mihr = Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ بَلْ هُم بِلِقَاء رَبِّهِمْ كَافِرُونَ
Secde / 10 -
Ve kâlû e izâ dalelnâ fîl ardı e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), bel hum bi likâi rabbihim kâfirûn(kâfirûne).
Diyanet İşleri = (Kâfirler dediler ki:) “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dediler ki: Yeryüzüne karışıp kaybolduktan sonra mı yeniden yaratılacağız? Hayır, onlar, Rablerine kavuşacaklarını inkâr etmedeler.
Abdullah Parlıyan = Ve dediler ki: Yeryüzüne karışıp kaybolduktan sonra mı, yeniden yaratılacağız? Hayır, onlar buna inanmamakla, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Adem Uğur = Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman, gerçekten (o vakit) biz mi yeniden yaratılacağız? derler. Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Yerde yok olduktan sonra, biz mi yeni bir yapı ile yaşama devam edeceğiz?" Hayır, onlar, Rablerinin (Esmâ'sıyla) varlıklarında açığa çıkışı farkındalığını yaşamayı (likâsını) inkâr edenlerdir.
Ahmet Tekin = 'Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman mı, gerçekten o vakit, biz mi, yeniden yaratılacağız?' derler. Doğrusu onlar, diriltilerek Rablerinin huzurunda hesaba çekilmeyi, mükâfat ve cezayı inkâr ediyorlar.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Yerde kaybolup gittikten sonra mı, biz mi yeniden yaratılacağız?' Gerçekten onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Biz yer (toprağın için)de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?" Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir.
Ali Fikri Yavuz = Bir de (kıyameti inkâr edenler): “- Arzda, toprağa karışıb kaybolduğumuzda mı; cidden biz mi, yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Doğrusu onlar, Rablerinin huzuruna varacaklarını inkâr eden kâfirlerdir.
Ali Ünal = Bir de, “Şimdi biz toprakta yok olup gittikten sonra, yani biz o zaman yeniden mi yaratılacağız?” diyorlar. Gerçek şu ki onlar, (aslında yeniden yaratılmayı imkânsız görüyor değiller,) fakat Rabbileriyle buluşmayı inkâr etmektedirler.
Bayraktar Bayraklı = “Toprağın içinde kaybolduğumuzda, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?” derler. Gerçekten onlar, Rabblerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Bekir Sadak = Puta tapanlar: «Topraga karisip yok olduktan sonra yeniden mi yaratilacagiz?» derler. Evet; onlar, Rab'lerine kavusmayi inkar edenlerdir.
Celal Yıldırım = Dediler ki: Yeryüzünde toprağa karışıp belirsiz hale geldiğimizde mi yeniden yaratılacağız ? Hayır, (onlar buna inanmamakla) Rablarına kavuşmayı inkâr ediyorlar.
Cemal Külünkoğlu = (İnkârcılar:) “Biz yerde toprağa karışıp yok olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?” dediler. Çünkü onlar, Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
Diyanet İşleri (eski) = Puta tapanlar: 'Toprağa karışıp yok olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?' derler. Evet; onlar, Rab'lerine kavuşmayı inkar edenlerdir.
Diyanet Vakfi = «Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman, gerçekten (o vakit) biz mi yeniden yaratılacağız?» derler. Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Edip Yüksel = Ve, 'Biz toprağa karışıp kaybolduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?' dediler. Doğrusu, onlar Rab'leri ile kavuşmayı inkar edenlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de: â! Arzda gaib olduğumuzda mı? Cidden biz mi muhakkak yeni bir hılkatte olacağız? dediler, fakat onlar rablarının likasını (huzuruna varacaklarını) inkâr eden kâfirlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de: «A! Yeryüzünde kaybolup gittikten sonra mı, gerçekten biz mi muhakkak yeni bir yaratılışta olacağız?» dediler. Fakat onlar Rablerine kavuşmayı inkar eden kafirlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Biz yerde kaybolup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacağız?» dediler. Fakat onlar Rablerine kavuşmayı (O'nun huzuruna varacaklarını) inkâr eden kâfirlerdir.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Biz yer (toprağın için)de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?" Hayır, onlar rablerine kavuşmaya küfredenlerdir.
Harun Yıldırım = "Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman, gerçekten (o vakit) biz mi yeniden yaratılacağız?" derler. Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Hasan Basri Çantay = Dediler ki: «Biz yerde (çürüyüb) gaalib olduğumuz vakit mı, hakıykaten biz mi yeni bir yaratılışda (bulunacağız)»? Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edicidirler.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (onlar): '(Biz) yerin içinde kaybolduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?' dediler. Hayır! Onlar, Rablerine kavuşmayı inkâr eden kimselerdir.
İbni Kesir = Dediler ki: Toprağa karışıp yok olduktan sonra mı, biz, yeniden yaratılacağız. Evet onlar; Rabblarına kavuşmayı inkar edenlerdir.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Biz yerde yok olup gittikten sonra, gerçekten biz yeni bir yaratılışta mı olacağız?” Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
Muhammed Esed = Nitekim (çoğu) insanlar, "Ne! Biz (ölüp) toprağın altında kaybolduktan sonra yeni bir yaratılış eylemi sonucunda (hayata yeniden döndürülmüş) mü olacağız?" derler. Hayır, ama (böyle söyleyerek) Rablerine kavuşacakları gerçeğini inkar ederler!
Mustafa İslamoğlu = Bir de kalkıp derler ki: "Yani biz toprağın içinde kayıplara karışınca mı? Sahiden de biz yeniden yaratılacak mıyız?" Aslında (bu tavırlarıyla) onlar, Rablerinin huzuruna çıkıp (hesap vermeyi) inkar etmektedirler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Biz yerde gaib olduğumuz zaman mı, muhakkak biz mi bir yeni yaradılışta bulunacağız?» Evet. Onlar Rablerine kavuşmayı inkar eden kimselerdir.
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Toprağın içinde kaybolduğumuz zaman mı, biz mi yeniden yaratılacağız?” Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.
Şaban Piriş = -Biz, toprakta kaybolup gittikten sonra mı yeniden yaratılacağız? dediler. Aslında onlar, Rab’leri ile karşılaşmayı inkar ediyorlar!
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Biz toprağın içinde kaybolup gittiğimiz zaman, gerçekten biz yeniden yaratılacak mıyız?” Aksine onlar, Rableriyle karşılaşmayı inkâr edenlerdir.
Seyyid Kutub = Puta tapanlar: «Biz yerde toprağa karışıp yok olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?» derler. Doğrusu onlar Rabb'ine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
Suat Yıldırım = Bir de: "Â! Toprağın dibinde toz olup kaybolduğumuz zaman, gerçekten bu hale gelmiş olan bizler mi yeniden yaratılacağız!" derler. Hatta onlar Rab’lerinin huzuruna varacaklarını da inkâr ederler.
Süleyman Ateş = "Biz toprakta kaybolduktan sonra, yeni bir yaratılış içinde mi olacağız?" dediler. Doğrusu onlar, Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Biz yer (toprağın için)de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulacakmışız?» Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.
Ümit Şimşek = Bir de dediler ki: 'Toprağın altında kaybolup gittikten sonra yeniden mi yaratılacağız?' Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dediler: "Toprakta kaybolup gittiğimiz zaman mı, o zaman mı yeni bir yaratılış içinde olacağız!" Gerçek şu ki, onlar herşeyden önce, Rablerinin huzuruna varmayı inkâr ediyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve dediler ki: "Biz yerde (toprağın içinde) (toprağa) karıştığımız zaman biz mutlaka yeni bir yaratılış içinde mi olacağız?" Hayır, onlar, Rab’lerine mülâki olmayı (ulaşmayı) inkâr edenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Sonra onlar ”Biz toprak içinde yok olduktan sonra, yeni bir yaratılışla mı diriltileceğiz?” dediler. Hayır! Onlar Rablerine kavuşmayı inkâr ediyorlar.
قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكُ الْمَوْتِ الَّذِي وُكِّلَ بِكُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ
Secde / 11 -
Kul yeteveffâkum melekul mevtillezî vukkile bikum summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Size memûr olan ölüm meleği öldürecek sizi, sonra da dönüp Rabbinizin tapısına varacaksınız.
Abdullah Parlıyan = De ki: Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği, bir gün canınızı alır ve sonra hep birlikte, Rabbinize döndürülürsünüz.
Adem Uğur = De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.
Ahmed Hulusi = De ki: "Sizde (yapınızda mevcut) vekîl kılınmış (işlevlendirilmiş) Melek'ül Mevt (ölüm kuvvesi - biyolojik bedensiz olarak ruh bedenle yaşama çekiş kuvvesi) sizi vefat ettirir (bedeninizden ayırır)! Sonra Rabbinize rücu ettirilirsiniz (Hakikatinizin ne olduğu fark edersiniz). "
Ahmet Tekin = 'Sizinle ilgili görevlendirilen ölüm meleği ruhunuzu alarak ölümlerinizi gerçekleştirecek. Sonra Rabbinizin huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği canınızı alır sonra Rabbinize döndürülürsünüz.'
Ali Bulaç = De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “- Sizin canınızı almağa vekil kılınan Ölüm Meleği (Azrail) canınızı alacak; sonra döndürülüb Rabbinize götürüleceksiniz.”
Ali Ünal = De ki: “Sizi canınızı almakla vazifeli Ölüm Meleği vefat ettirecek, sonra da Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz.”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
Bekir Sadak = De ki: «Size vekil kilinan olum melegi caninizi alacak, sonra Rabbinize donduruleceksiniz.» *
Celal Yıldırım = De ki: Sizin (ruhunuzu almaya) görevli kılınan Ölüm Meleği canınızı alır, sonra da Rabbınıza döndürülürsünüz.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak ve sonra Rabbinize döndürüleceksiniz!”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.'
Diyanet Vakfi = De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.
Edip Yüksel = De ki, 'Üzerinize görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak ve sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki size müvekkel kılınmış olan melekül'mevt canınızı alacak, sonra döndürülüb rabbınıza götürüleceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Size tayin edilmiş olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz.»
Gültekin Onan = De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra rabbinize döndürülmüş olacaksınız."
Harun Yıldırım = De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.
Hasan Basri Çantay = De ki: Size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak. (Ondan) sonra da Rabbinize döndürül (üb götürüleceksiniz».
Hayrat Neşriyat = De ki: '(Canınızı almak husûsunda) size müekkel olan (vekil kılınan) ölüm meleği canınızı alacak; sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.'
İbni Kesir = De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbınıza döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği, sizin hayatınıza son verecek, sonra da Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.”
Muhammed Esed = De ki: "Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği (bir gün) sizi toplayacak ve sonra (hep birlikte) Rabbinize döndürüleceksiniz".
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Sizin için görevlendirilmiş ölüm meleği (nasıl olsa) sizin canlarınızı alacak; en sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Size müvekkel olan ölüm meleği, sizin canınızı alacaktır. Sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz.»
Ömer Öngüt = De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz. ”
Şaban Piriş = - Size memur edilen ölüm meleği sizin canınızı alacak sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz, de!
Sadık Türkmen = De ki: “Size vekil kılınmış olan ölüm meleği sizin canınızı alır. Sonra Rabbinizin katına döndürülürsünüz”.
Seyyid Kutub = De ki; «Sizin üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz.»
Suat Yıldırım = Sen de ki: "Sizi, canınızı almakla görevlendirilen ölüm meleği vefat ettirecek, sonra da Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz."
Süleyman Ateş = De ki: "Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Size vekil kılınan ölüm meleği, sizin hayatınıza son verecek, sonra da Rabbinize döndürülmüş olacaksınız.»
Ümit Şimşek = De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleği sizi öldürür; sonra da Rabbinizin huzuruna çıkarılırsınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Söyle onlara: "Size vekil edilen ölüm meleği canınızı alır, sonra doğrudan doğruya Rabbinize döndürülürsünüz."
İskender Ali Mihr = De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği, sizi vefat ettirecek (öldürecek). Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
İlyas Yorulmaz = Sizin üzerinize görevlendirilmiş olan ölüm meleği canınızı alır (öldürür) ve sonrada Rabbinize döndürülürsünüz.
وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ
Secde / 12 -
Ve lev terâ izil mucrimûne nâkısû ruûsihim inde rabbihim, rabbenâ ebsarnâ ve semi’nâ ferci’nâ na’mel sâlihan innâ mûkinûn(mûkinûne).
Diyanet İşleri = Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen!
Abdulbaki Gölpınarlı = Rableri katında başlarını eğerek Rabbimiz, gördük ve duyduk, artık bizi tekrar dünyâya döndür de iyi işlerde bulunalım, gerçekten de adamakıllı inandık dedikleri zaman bir görsen mücrimleri.
Abdullah Parlıyan = Günahlara batıp gidenlerin, hesap günü başlarını eğerek Rablerinin huzurunda, şimdi gerçekleri gördük ve duyduk, öyleyse bizi yeryüzündeki hayatımıza geri döndür ki, doğru ve yararlı işler yapalım, doğrusu şimdi adamakıllı inandık, dedikleri zamanki hallerini bir görsen!
Adem Uğur = O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir görsen!
Ahmed Hulusi = Suçlular (hakikat bilgisini inkâr edenler), Rablerinin indînde başlarını eğmişler: "Rabbimiz. . . Gördük gerçeği ve algıladık! Geri döndür bizi (dünya - beden yaşamına da), gerekli çalışmaları uygulayalım! Doğrusu biz ikân sahibiyiz (artık)" (derler) iken (onları) bir görsen!
Ahmet Tekin = İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsileri, suçluları, günahkârları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak:'Ey Rabbimiz, gördük, akıllandık ve dinliyoruz. Şimdi bizi dünyaya geri gönder de, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirelim, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayalım, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olalım, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyelim. Artık, Allah’ın Rasulü’nün tebliğ ettiği Kur’ân’ın ve sünnetin değerini delilleriyle, gerekçeleriyle bilip kesin olarak inandık.' diyecekleri zaman bir görsen.
Ahmet Varol = Suçluları, Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmiş olarak: 'Ey Rabbimiz! Gördük ve duyduk. Bizi geri çevir salih amel işleyelim. Artık kesin olarak inananlarız' (derlerken) bir görsen.
Ali Bulaç = Suçlu günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, kıyamette) müşrikleri, Rableri huzurunda başlarını eğerek: “-Ey Rabbimiz! Bize vaad ettiğini gördük, peygamberlerin doğruluğunu işittik ve kabul ettik. Şimdi bizi (dünyaya) geri çevir, salih bir amel işliyelim. Çünkü (inkâr ettiklerimize tamamen ve) yakînen inandık.” derlerken bir görsen!...
Ali Ünal = (Âhiret’i inkâr eden ve) hayatları günah hasadından ibaret olan o suçluları, başlarını Rabbilerinin huzurunda utançtan eğerken bir görsen! Şöyle yalvarırlar: “Rabbimiz! Gözümüz açıldı, artık duyabiliyoruz da. Ne olur, bizi dünyaya tekrar gönder de, hep doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapalım. Çünkü artık gerçeğe kesinlikle inanmış bulunuyoruz.”
Bayraktar Bayraklı = O suçluların, Rabblerinin huzurunda başlarını eğerek, “Ey Rabbimiz! Gördük, duyduk. Artık bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım. Çünkü biz kesin olarak inandık” diyecekleri anı bir görsen![432]
Bekir Sadak = Suclulari Rablerinin huzurunda, baslari one egilmis olarak: «Rabbimiz! Gorduk, dinledik, artik bizi dunyaya geri cevir de iyi is isleyelim; dogrusu kesin olarak inandik» derlerken bir gorsen!
Celal Yıldırım = Suçlu günahkârları, Rablarının huzurunda başlarını eğerek «ey Rabbimiz! Artık gördük ve işittik, bizi (Dünya'ya) geri çevir de iyi-yararlı amelde bulunalım; çünkü biz elbette kesinlikle inanıp anlamış bulunuyoruz,» dedikleri vakit bir görsen.
Cemal Külünkoğlu = Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Rabbimiz! Gördük ve dinledik. Artık bizi dünyaya geri çevir de iyi işler yapalım. Gerçekten biz, kesin olarak inandık” derlerken bir görsen!
Diyanet İşleri (eski) = Suçluları Rablerinin huzurunda, başları öne eğilmiş olarak: 'Rabbimiz! Gördük, dinledik, artık bizi dünyaya geri çevir de iyi iş işleyelim; doğrusu kesin olarak inandık' derlerken bir görsen!
Diyanet Vakfi = O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, «Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık» diyecekleri zamanı bir görsen!
Edip Yüksel = Suçluları, Rab'leri huzurunda başlarını öne eğmiş durumda iken bir görseydin: 'Rabbimiz, gördük ve işittik. Bizi döndür de erdemli davranalım. şimdi biz kesin olarak inandık.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Görsen o vakıt ki mücrimler rablarının huzurunda başlarını eğmişler: rabbenâ! Gördük, dinledik şimdi bizi geri çevir salih bir amel işliyelim, zira yakîn hasıl ettik derlerken
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir görsen o zaman suçluları; Rablerinin huzurunda başlarını eğmişler: «Ey Rabbimiz, gördük ve dinledik. şimdi bizi geri çevir de, iyi bir amel işleyelim; çünkü biz kesin inanç sahibi olduk.» derlerken.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Günahkârların, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: «Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, çünkü biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.» derlerken bir görsen!
Gültekin Onan = Suçlu günahkarları, rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen.
Harun Yıldırım = O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir görsen!
Hasan Basri Çantay = Günahkârların, Rableri huzuurunda: «Ey Rabbimiz, gördük, İşitdik, Şimdi bizi (dünyâye) geri çevir de güzel amel (ve hareketler) de bulunalım. Çünkü (artık) kat'î suretde inananlarız» (diye diye) sernügûn (olacakları) zaman sen görsen (onları)!
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Rablerinin huzûrunda başlarını öne eğen kimseler olduklarında günahkârları bir görsen! (O zaman:) 'Rabbimiz! Gördük, işittik; şimdi bizi (dünyaya bir daha) döndür de sâlih bir amel işleyelim; doğrusu biz (artık) kesin olarak inanan kimseleriz'(derler).
İbni Kesir = Suçluları Rabblarının huzurunda başları öne eğilmiş olarak: Rabbımız, gördük ve dinledik. Artık bizi dünyaya geri çevir de salih amel işleyelim. Gerçekten biz, kesin olarak inandık, derlerken bir görsen.
Kadri Çelik = Suçlu günahkârları, rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak, “Rabbimiz! Gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir ki salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız” derlerken bir görsen!
Muhammed Esed = Keşke, günaha batmış olanların (Hesap Günü) Rablerinin huzurunda başlarını öne eğerek, "Ey Rabbimiz! (Şimdi) görmüş ve duymuş olduk. Öyleyse bizi (yeryüzündeki hayatımıza) geri döndür ki doğru ve yararlı işler yapalım, çünkü (artık hakikate) kani olduk!" dedikleri zaman(ki hallerini) bir görsen!
Mustafa İslamoğlu = Günahı hayat tarzı haline getirenleri Rablerinin huzurunda başları eğik vaziyette (şöyle derken) bir görmeliydin: "Rabbimiz, (İşte artık) gördük ve işittik! Şu halde bizi (dünyaya) geri döndür de iyi bir şeyler yapalım! Çünkü (yeniden dirilişe) ikna olmuş bulunuyoruz."
Ömer Nasuhi Bilmen = Görecek olsan o vakit ki, günahkârlar Rablerinin huzurunda başlarını eğmiş oldukları halde, «Rabbimiz! Gördük ve işittik, artık bizi geri çevir. Biz sâlih amel işleyelim. Şüphe yok ki, biz kat'i sûrette inanmışlarız» (derler).
Ömer Öngüt = O günahkârları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve işittik. Bizi dünyaya geri gönder de, sâlih bir amel işleyelim. Artık biz kesin olarak inandık!” derken bir görsen!
Şaban Piriş = Suçluları, Rab’lerinin katında, başlarını öne eğmiş olarak bir görsen: -Rabbimiz, gördük ve anladık, bizi yeniden döndür de doğru olanı yapalım, artık biz kesin olarak inandık.
Sadık Türkmen = O zaman bir görsen suçluları! Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmişler: “Rabbimiz! Gördük ve duyduk, öyleyse bizi geri döndür de yararlı bir iş yapalım. Biz gerçekten, kesin inandık.”
Seyyid Kutub = Suçluları Rabb'lerinin huzurunda utançtan başlarını öne eğmiş olarak «Rabb'imiz! Gördük, dinledik, artık bizi dünyaya geri gönder de iyi iş yapalım; artık kesin olarak inandık» derken bir görsen.
Suat Yıldırım = Bir görseydin o suçluları: Rab’lerinin huzurunda, mahcupluktan başları önlerine eğilmiş şöyle derken: "Gördük, işittik ya Rabbenâ! Ne olur bizi dünyaya bir gönder! Öyle güzel, makbul işler yaparız ki! Çünkü gerçeği kesin olarak biliyoruz artık!"
Süleyman Ateş = Rablerinin huzûrunda (utançtan) başlarını öne eğmiş; "Rabbimiz, gördük, işittik, bizi geri döndür, iyi iş yapalım; artık kesin olarak inandık!" demekte olan suçluları bir görsen!
Tefhim-ul Kuran = Suçlu günahkârları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: «Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız» (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen.
Ümit Şimşek = O mücrimleri Rablerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen! 'Yâ Rabbi, gördük ve işittik,' derler. 'Artık şeksiz şüphesiz iman etmiş bulunuyoruz. Şimdi bizi geri gönder de güzel işler yapalım.'
Yaşar Nuri Öztürk = Günahkârları, Rablerinin huzurunda başlarını eğmiş olarak şöyle derken bir görsen: "Rabbimiz; gördük, duyduk, geri gönder bizi ki hakka ve barışa yönelik iyi iş yapalım. Artık kesin olarak inanıyoruz."
İskender Ali Mihr = Ve keşke mücrimleri, Rab’lerinin huzurunda başlarını eğerek: "Rabbimiz, biz gördük ve işittik. (Bundan sonra) bizi (dünyaya) geri döndür, salih amel yapalım. Muhakkak ki biz, mukinun (yakîn hasıl edenler) olduk." (derken) görseydin.
İlyas Yorulmaz = Suçluların Rablerinin huzurunda, başlarını önlerine eğmiş “Rabbimiz! Biz gördük ve işittik. Artık bizi (dünyaya) geri gönder de doğru işler yapalım, biz artık ikna olduk” dediklerini görürsün.
وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Secde / 13 -
Ve lev şi’nâ le âteynâ kulle nefsin hudâhâ ve lâkin hakkal kavlu minnî le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
Diyanet İşleri = Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dileseydik herkesi doğru yola sevk ederdik ve fakat benden şu söz çıkmıştır, mukadderdir bu: Elbette cehennemi, bütün insanlarla, cinlerle dolduracağım.
Abdullah Parlıyan = Eğer dileseydik herkesi doğru yola ulaştırırdık, ancak herkesin zorlamayla değil kendi istekleriyle inanmalarını istedik ama tarafımdan şu söz de kesinlik kazandı: “Cehennemi mutlaka insanlarla ve cinlerle dolduracağım.”
Adem Uğur = Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, "Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" diye benden kesin söz çıkmıştır.
Ahmed Hulusi = Eğer dileseydik, her benliğe kendi hakikatini elbette fark ettirirdik! Ne var ki benden: "Cinlerden ve insanlardan oluşan toplulukla cehennemi elbette dolduracağım" sözü hak olmuştur.
Ahmet Tekin = Eğer bizim sünnetimiz, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsaydı, herkese hidayet nasip eder, doğru, hak yola sevk ederdik. Fakat:'Hür iradelerine ve özgürce seçme hakkına sahiplerken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için dalâleti tercih eden insanlar ve cinlerle, hepsiyle, kesinlikle Cehennemi dolduracağım' şeklindeki kararım da gerekçeli olarak kesinlik kazandı.
Ahmet Varol = İsteseydik her cana hidayetini verirdik. Ancak benden: 'Andolsun ben cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım' sözü hak olmuştur. [2]
Ali Bulaç = Eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini verirdik. Fakat benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: "Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan (inkâr edenlerle) tamamıyla dolduracağım."
Ali Fikri Yavuz = Eğer dileseydik, herkese (dünyada) hidayetini verirdik, fakat benden şu söz gerçekleşti: “- Muhakkak ki cehennemi bütün (kâfir olan) cinlerle, insanlardan dolduracağım.”
Ali Ünal = Eğer dilemiş olsaydık, her bir insanı ona has bir usûlle doğru yola yöneltirdik. Fakat (pek çokları küfrü tercih ettiklerinden,) Ben’den sâdır olan “Cehennem’i bütün cinlerden ve insanlardan (onu hak edenlerle) mutlaka dolduracağım.” hükmü kesinleşmiştir.
Bayraktar Bayraklı = Biz dileseydik herkesi doğru yola iletirdik. Fakat, “cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım” diye söz verdim.
Bekir Sadak = Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracagima dair Benden soz cikmistir.
Celal Yıldırım = Biz dileseydik herkesi doğru yola iletirdik; ama şanıma yemin olsun ki, Cehennem'i cinlerle, insanlarla olduğu gibi dolduracağım diye benden hak bir söz çıkmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Eğer dileseydik, her insanı (dünyada zorla) doğru yola ulaştırırdık (ancak iyiler kötülerden ayrılsın diye herkesi kendi iradesine bıraktık). Fakat: “Andolsun ki, cehennemi cinlerden ve insanlardan bütün (inkâr edenlerle) dolduracağım” şeklindeki sözüm gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair Benden söz çıkmıştır.
Diyanet Vakfi = Biz dilesek, elbette herkese hidayetini verirdik. Fakat, «Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» diye benden kesin söz çıkmıştır.
Edip Yüksel = Dileseydik herkese hidayetini verirdik. Ancak, cinlerin ve insanların bir kısmıyla cehennemi topluca dolduracağıma dair sözüm gerçekleşmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer dilemiş olsa idik her nefse hidayetini verirdik ve lâkin benden şu kavil hakk oldu: elbette ve elbette Cehennemi dulduracağım bütün cinlerle insanlardan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer dilemiş olsaydık, herkese hidayetini verirdik; fakat tarafımdan şu söz verildi: «Elbette ve elbette cehennemi bütün cin ve insanlardan dolduracağım!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer dileseydik, herkese (dünyada) hidayetini verirdik, fakat benden şu söz gerçekleşti: “- Muhakkak ki cehennemi bütün (kâfir olan) cinlerle, insanlardan dolduracağım.”
Gültekin Onan = Eğer dilemiş olsaydık, her bir insanı ona has bir usûlle doğru yola yöneltirdik. Fakat (pek çokları küfrü tercih ettiklerinden,) Ben’den sâdır olan “Cehennem’i bütün cinlerden ve insanlardan (onu hak edenlerle) mutlaka dolduracağım.” hükmü kesinleşmiştir.
Harun Yıldırım = Biz dileseydik herkesi doğru yola iletirdik. Fakat, “cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım” diye söz verdim.
Hasan Basri Çantay = Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracagima dair Benden soz cikmistir.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki dileseydik, herkese hidâyetini elbette verirdik; fakat (herkesi kendi irâdesinde serbest bırakarak) benden: 'Cehennemi, bütün cinlerden ve insanlardan(emirlerime isyân edenlerle) muhakkak dolduracağım!' sözü hak olmuştur.
İbni Kesir = Eğer Biz isteseydik; herkesi elbette hidayete erdirirdik. Fakat: Cehennemi tamamen cinn ve insanlarla dolduracağım, diye Benden hak söz sadır olmuştur.
Kadri Çelik = Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidayetini verirdik. Fakat benden, “Bütün insanlar ve cinlerden cehennemi elbette dolduracağım” diye kesin söz gerçekleşmiştir.
Muhammed Esed = Eğer dileseydik her insanı doğru yola ulaştırırdık fakat (böyle olmasını dilemedik ve sonuçta) şu vaadim doğru çıkacak: "Cehennemi mutlaka görünmeyen varlıklar ve insanlarla dolduracağım!"
Mustafa İslamoğlu = İmdi eğer Biz isteseydik, herkesi doğru yola (zorla) sokardık; fakat (bunu istemedik) ki, (iyiler kötülerden seçilsin de) tarafımdan verilmiş bulunan "Mutlaka cehennemi görünmeyen varlıkların ve insanların (kötüleriyle) tıka basa dolduracağım" sözü gerçekleşsin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer dilemiş olsa idik her nefsi elbette hidâyete erdirirdik. Fakat elbette ki, «Cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım» sözü Benden hak olmuştur.
Ömer Öngüt = Dileseydik herkese hidayet verirdik. Fakat: “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla tamamen dolduracağım!” diye benden kesin söz çıkmıştır.
Şaban Piriş = Dileseydik, herkesi doğru yola iletirdik. Fakat; “Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağım” diye söz verdim.
Sadık Türkmen = Ve eğer, Biz dileseydik/özgür irade vermeseydik, herkesi zorunlu olarak doğru yola getirirdik. Ancak hak edenler için, Benim şu sözüm geçmiştir: “Elbette cinler ve insanlardan (suç işleyenlerle) cehennemi doldururum.”
Seyyid Kutub = Dileseydik herkese hidayeti verirdik. Fakat benden «mutlaka cehennemi, insanlardan ve cinlerden bir kısmıyla tamamen dolduracağım» sözü çıkmıştır.
Suat Yıldırım = Eğer dileseydik bütün insanlara hidâyet verir, doğru yola koyardık. Lâkin "Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım" hükmü kesinleşmiştir.
Süleyman Ateş = Dileseydik, herkese hidâyetini verirdik, (herkesi doğru yola iletirdik). Fakat benden "Mutlaka cehennemi, cinlerden ve insanlardan bir kısmiyle tamamen dolduracağım!" kararı çıkmıştır.
Tefhim-ul Kuran = Eğer biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini verirdik. Fakat benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: «Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan (küfre sapanlarla) tamamiyle dolduracağım».
Ümit Şimşek = Dilesek Biz herkese hidayet verirdik. Fakat Benim 'Cinlerin ve insanların bütün inkârcılarıyla Cehennemi doldururum' şeklindeki sözüm böylece gerçekleşmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz dileseydik, her benliğe hidayetini elbette verirdik. Fakat benden şu yolda söz hak olmuştur: "Yemin olsun, cehennemi tamamıyla cinlerden ve insanlardan dolduracağım."
İskender Ali Mihr = Ve eğer dileseydik, bütün nefslere kendi hidayetlerini elbette verirdik (herkesi hidayete erdirirdik). Fakat Benim: "Mutlaka cehennemi, tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım." sözü(m) hak oldu.
İlyas Yorulmaz = Biz dileseydik, her nefsi doğru yola getirirdik. Ancak, benden kesinleşmiş bir söz olarak, sizin tanımadıklarınızdan (cinlerden) veya sizin tanıdıklarınızdan (ins den suçlu, günahkâr) kim varsa hepsini, cehenneme dolduracağım.
فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Secde / 14 -
Fe zûkû bi mâ nesîtum likâe yevmikum hâzâ, innâ nesînâkum ve zûkû azâbel huldi bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Diyanet İşleri = (Onlara şöyle denilecek:) “O hâlde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedî azabı tadın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Tadın azâbı, şu güne ulaşacağınızı unuttuğunuzdan dolayı, şüphe etmeyin ki biz de unuttuk sizi ve tadın ebedî olarak azâbı yaptıklarınıza karşılık.
Abdullah Parlıyan = Artık bu güne kavuşmayı unutup, umursamamanın cezasını çekin bakalım. Şimdi biz de sizi unuttuk, öyleyse yapmış olduğunuz her türlü kötülükten dolayı, bu ebedi azabı tadın bakalım.
Adem Uğur = (O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedî azabı tadın!
Ahmed Hulusi = Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan dolayı, tadın! Gerçek ki, biz de sizi unuttuk! Yaptıklarınızdan ötürü, sonsuz azabını tadın!
Ahmet Tekin = O gün onlara:'Bu güne kavuştuğunuzda, hesabını vereceğiniz sorumlulukları unutmanız sebebiyle şimdi cezanızı tadın bakalım. Aslına bakarsanız, biz de sizi, size rahmetimizle muameleyi unuttuk. İşlediğiniz ameller dolayısıyle ebedî azâbı tadın.' diyeceğiz.
Ahmet Varol = O halde, bu güne kavuşacağınızı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınıza karşılık sonu gelmeyen azabı tadın.
Ali Bulaç = Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.
Ali Fikri Yavuz = (Kâfirler cehenneme girdikleri vakit, melekler onlara şöyle der): “- O halde, bu günümüze kavuşmayı unutmanız, (O’na imanı terk etmeniz) yüzünden tadın azabı!...Biz de sizi unuttuk, (sizi cehennemde bıraktık). İşlemiş olduğunuz küfür ve isyan sebebiyle bitmez tükenmez azabı tadın bakalım...”
Ali Ünal = “Siz nasıl şu içinde bulunduğunuz günkü buluşmayı hiç hatırlamak istemediniz ve ona karşı hep kayıtsız kaldıysanız, şimdi de tadın bakalım azabı. Bugün de Biz sizi hatırlamıyor ve isteklerinize karşı kayıtsız kalıyoruz. Dünyada iken işlediklerinizden dolayı hiç eksilmeyecek ve sonu gelmeyecek azabı tadın şimdi!”
Bayraktar Bayraklı = Suçlulara, “Bu gününüze kavuşacağınızı unuttuğunuzdan dolayı cezanızı çekin! Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan dolayı süreli azabı tadın!” denilecektir.
Bekir Sadak = «ugune kavusmayi unutmanizin karsiligini gorun; dogrusu Biz de sizi unuttuk, yaptiklariniza karsilik ebedi azabi tadin» deriz.
Celal Yıldırım = O halde bugüne kavuşmayı unutup kulak ardına atmanız sebebiyle tadın tadacağınızı. Şüphesiz ki, biz de sizi unuttuk (rahmetimizden sizi uzak tuttuk). Artık yapageldiğiniz işlere karşılık sonsuz azabı tadın !
Cemal Külünkoğlu = (Onlara şöyle denilecek:) “O hâlde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk (cehenneme terk ettik). Yaptıklarınıza karşılık ebedî azabı tadın!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Bugüne kavuşmayı unutmanızın karşılığını görün; doğrusu Biz de sizi unuttuk, yaptıklarınıza karşılık ebedi azabı tadın' deriz.
Diyanet Vakfi = (O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedî azabı tadın!
Edip Yüksel = Bugünkü karşılaşmanızı önemsememenizin sonucunu tadın, biz de sizi önemsemeyiz. Yaptıklarınızın bir sonucu olarak ebedi azabı tadın.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde tadın unuttuğunuz için bu gününüzün çatmasını, işte biz de sizi unuttuk ve tadın huld azâbını yapıb durduğunuz işler yüzünden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için (azabı) tadın, işte Biz de sizi unuttuk. Yapıp durduğunuz işler yüzünden tadın ebedi azabı!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «O halde bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! İşte biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduğunuz işler yüzünden tadın ebedî azabı!»
Gültekin Onan = Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.
Harun Yıldırım = (O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedî azabı tadın!
Hasan Basri Çantay = O halde şu gününüze kavuşmayı unutduğunuza mukaabil tadın (azâbı)! Doğrusu (şimdi) biz de sizi unutduk! Yapmakda (ısraar) etdiğiniz (kötülükler) yüzünden tadın o ardı arası kesilmeyen azâbı!
Hayrat Neşriyat = Öyle ise, bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz için (azâbı) tadın (bakalım)! Çünki (bugün de) biz sizi unuttuk; o hâlde yapmakta olduklarınızdan dolayı tadın ebedî azâbı!
İbni Kesir = Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızın karşılığı olarak kalıcı azabı tadın.
Kadri Çelik = Öyleyse bu (azap gününüzle karşılaşmayı) unutmanıza karşılık olarak azabı tadın; biz de sizi gerçekten unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ise temelli azabı tadın.
Muhammed Esed = (Ve Allah, günahkarlara şöyle seslenecek:) "O halde, bu (Hesap) Günü'nün gelip çatacağını umursamamanın (cezasını) çekin bakalım şimdi! (Artık) Biz de sizi bıraktık: öyleyse, yapmış olduğunuz (her türlü kötülük)ten dolayı (bu) ebedi azabı tadın!"
Mustafa İslamoğlu = Haydi, bu buluşma gününü hatırlanmaya değer bulmadığınız için azabı tadın bakalım! Çünkü artık Biz de sizi hatırlanmaya değer bulmuyoruz. Haydi, yapmakta ısrar ettiklerinizden dolayı ebedi mahrumiyeti tadın!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Artık tadın, bu gününüze kavuşmayı unutmanız sebebiyle. İşte Biz de sizi unuttuk. Ve yapar olduğunuz şeyler yüzünden ebedî azabı tadın.»
Ömer Öngüt = Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızın cezasını tadın! Doğrusu biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan dolayı tadın ebedî azabı!
Şaban Piriş = Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz için azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızın karşılığı olarak kalıcı azabı tadın.
Sadık Türkmen = Öyleyse, tadın! Bugününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı... Şüphesiz, Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınıza karşılık, tadın sonsuz azabı!
Seyyid Kutub = Bugüne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.
Suat Yıldırım = "Öyleyse, siz nasıl bugünkü buluşmayı unuttunuz ve bu unutmayı ömür boyu sürdürdüyseniz, Biz de bugün sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan ötürü, tadın bakalım sürekli azabı!"
Süleyman Ateş = "Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızın cezâsını tadın! (Şimdi) Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan ötürü ebedi azâbı tadın!"
Tefhim-ul Kuran = Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuzdan dolayı, tadın! Gerçek ki, biz de sizi unuttuk! Yaptıklarınızdan ötürü, sonsuz azabını tadın!
Ümit Şimşek = Bugüne kavuşmayı unuttuğunuz için şimdi tadın azabı! Bu defa da Biz sizi unuttuk; yaptıklarınızdan dolayı ebediyet azabını tadın.
Yaşar Nuri Öztürk = "Bu gününüzü unutmuş olmanın karşılığını tadın. Kuşkusuz, biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınıza karşılık sonsuzluk azabını tadın."
İskender Ali Mihr = Öyleyse bu "likâe" (Allah’a ulaşma) gününüzü, unutmanızdan dolayı (azabı) tadın. Muhakkak ki Biz de sizi unuttuk. Ve yaptıklarınız sebebiyle ebedî azabı tadın.
İlyas Yorulmaz = Sizin şu andaki karşılaştığınız günü unutmanızdan dolayı, azabı tadın. Şimdi bizde sizi unuttuk. Yaptıklarınızın karşılığında sürekli (ebedi) olan azabı tadın.
إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ*
Secde / 15 -
İnnemâ yu’minu bi âyâtinellezîne izâ zukkirû bihâ harrû succeden ve sebbehû bi hamdi rabbihim ve hum lâ yestekbirûn(yestekbirûne). (SECDE ÂYETİ)
Diyanet İşleri = Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Âyetlerimize, ancak kendilerine anılıp öğüt verildiği zaman yerlere kapanıp secde edenler ve Rablerine hamd ederek onu tenzîh edenler ve hiç ululanmaya kalkışmayanlar, inanırlar.
Abdullah Parlıyan = Bizim ayetlerimize o kimseler inanırlar ki, ayetlerle kendilerine öğüt verildikçe derin bir hayranlık ve saygıyla secdeye kapanırlar ve Rablerinin sınırsız güç ve kuvvetini hamd ile yüceltenler ve asla büyüklük taslamazlar.
Adem Uğur = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.
Ahmed Hulusi = Bizim işaretlerimize sadece şunlar iman ederler ki, onlarla hatırlatma yapıldığında, secde ile yere kapandılar; benliksiz, Rablerinin Hamdi olarak tespih (işlevlerini yerine getirdiler) ettiler. (15. âyet secde âyetidir. )
Ahmet Tekin = İtaati gurur-kibir meselesi yapmayanlar, âyetlerimizle kendilerine öğüt verildiği zaman, âyetlerimize kesinlikle iman ederler. Sübhânallahi ve bihamdihî diyerek secdeye kapanırlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler.
Ahmet Varol = Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine, ayetlerimiz hatırlatıldığında hemen secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve büyüklük taslamayanlar inanırlar.
Ali Bulaç = Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder.
Ali Fikri Yavuz = Bizim ayetlerimize öyle kimseler iman ederler ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere (*) kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de kibirlenmezler.
Ali Ünal = Bizim âyetlerimize ancak, (öğüt verme ve gerçeği anlatma münasebetiyle) o âyetler kendilerine okunduğunda, hatırlatıldığında hiçbir büyüklük duygusuna kapılmadan secdeye kapanan ve Rabbilerini hamd ile tesbih edenler inanır.
Bayraktar Bayraklı = Bizim âyetlerimize ancak, onlar hatırlatıldığında secdeye kapanan, Rabblerini övgü ile tesbih eden ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar.
Bekir Sadak = (15-16) SÙ Ayetlerimize ancak, kendilerine hatirlatildigi zaman secdeye kapananlar, buyukluk taslamayarak Rablerini overek yuceltenler, vucudlarini yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdigimiz riziklardan sarfedenler inanir.
Celal Yıldırım = Âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki, onlar kendilerine âyetlerimiz hatırlatıldığı vakit secdeye kapanırlar ; Rablarına hamd ile tesbîh edip (kulluk görevlerini yerine getirirken) büyüklük taslamazlar.
Cemal Külünkoğlu = Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine bu ayetlerle öğüt verildiği zaman hemen secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar.
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler, vücudlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan sarfedenler inanır.
Diyanet Vakfi = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.
Edip Yüksel = Ayet ve mucizelerimize gerçekten inananlar, onları işittikleri zaman secdeye varırlar ve büyüklük taslamadan Rab'lerini yüceltirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bizim âyetlerimize öyle kimseler iyman ederler ki onlarla kendilerine nasıhat verildiği vakıt secdelere kapanırlar ve rablarına hamd ile tesbih ederler de kibirlenmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bizim ayetlerimize öyle kimseler iman ederler ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar.
Gültekin Onan = Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar inanır.
Harun Yıldırım = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.
Hasan Basri Çantay = Bizim âyetlerimize ancak öyle kimseler îman eder (ler) ki bunlarla kendilerine öğüt verildiği zaman, onlar büyüklük taslamayarak, yüzü üstü secdeye kapanırlar ve Rablerini, hamd ile, tesbîh (ve tenzîh) ederler.
Hayrat Neşriyat = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler îmân ederler ki, bunlarla kendilerine nasîhat edildiği zaman, secde eden kimseler olarak yere kapanırlar; ve Rablerine hamd ile tesbîh ederler, hem onlar kibirlenmezler.
İbni Kesir = Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rabblarını hamd ile tesbih edenler inanırlar.
Kadri Çelik = Bizim ayetlerimize, ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapananlar, rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder.
Muhammed Esed = Bizim mesajlarımıza (gerçekten) inananlar, ancak, kendilerine tebliğ edildiği zaman önünde derin bir hayranlık ve saygıyla eğilenlerdir; (onlar,) Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltenler ve asla büyüklük taslamayanlardır;
Mustafa İslamoğlu = Bizim ayetlerimize iman edenler, ancak kendilerine duyurulduğunda saygıyla yerlere kapanıp teslim olanlar ve Rablerinin aşkın yüceliğini hamd ile ananlardır: zira onlar asla büyüklük taslamazlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bizim âyetlerimize ancak öyle kimseler imân eder ki, onlar ile kendilerine nasihat verildiği zaman secde ediciler olarak yüzüstü (yere) kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler. Ve onlar büyüklük taslamazlar.
Ömer Öngüt = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, âyetlerimiz kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapanırlar, büyüklük taslamadan Rablerini hamd ile tesbih ederler.
Şaban Piriş = Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rab’lerini hamd ile tesbih edenler inanırlar.
Sadık Türkmen = Bizim ayetlerimize ancak, o kimseler inanırlar ki; onlara hatırlatıldığı zaman secdeye kapanırlar. Rablerini övgü ile tesbih ederler ve büyüklük taslamazlar!
Seyyid Kutub = Bizim ayetlerimize inanan kimselere, ayetlerimiz hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rabb'lerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.
Suat Yıldırım = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki kendilerine o âyetler hatırlatıldığında, derslerini hemen alır, secdeye kapanır, Rab’lerine hamd, O’nu takdis ve tenzih ederler, asla kibirlenmezler.
Süleyman Ateş = Bizim âyetlerimize o kimseler inanırlar ki onlar, kendilerine öğüt verildiği zaman derhal secdeye kapanırlar; Rablerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.
Tefhim-ul Kuran = Bizim ayetlerimize, ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder.
Ümit Şimşek = Bizim âyetlerimize ancak o kimseler iman eder ki, o âyetlerle kendilerine öğüt verildiğinde hiç büyüklenmeksizin secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Bizim ayetlerimize o kimseler inanır ki, onlarla kendilerine öğüt verildiğinde, secdelere kapanırlar ve hiç böbürlenmeyerek Rablerine hamt ile tespih ederler.
İskender Ali Mihr = Fakat Bizim âyetlerimize îmân edenler (âmenû olanlar) onlardır ki, (âyetlerimiz) zikredildiği zaman (hemen) secde ederek yere kapanırlar. Ve Rab’lerini hamd ile tesbih ederler ve onlar kibirlenmezler.
İlyas Yorulmaz = Ayetlerimize inananlar ise, kendilerine ayetlerimiz hatırlatıldığında hemen secdeye kapanırlar. Onlar asla kibirlenmeden, Rablerini överek, O nun, bütün eksikliklerden uzak olduğunu tasdik ederler.
تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Secde / 16 -
Tetecâfâ cunûbuhum anil medâcıi yed’ûne rabbehum havfen ve tamaan ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Diyanet İşleri = Onlar, korkarak ve ümid ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yanları, yatak nedir, görmez, korkarak, umarak Rablerini çağırırlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını yoksullara harcarlar.
Abdullah Parlıyan = Onlar, yataklarından geceleri kalkarak, korku ve ümit içinde, Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçinmeleri için verdiğimizden, başkalarına harcayanlardır.
Adem Uğur = Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
Ahmed Hulusi = (Gece) yataklarından kalkıp; korkarak ve umarak Rablerine dua ederler. . . Kendilerini beslediğimiz yaşam gıdalarından Allâh için karşılıksız bağışta bulunurlar!
Ahmet Tekin = Korkuyla ve umutla Rablerine kulluk ve ibadet ederlerken, yalvarırlarken, yanları yataklardan uzak kalır. Kendilerine rızık ve servet olarak verdiklerimizden Allah yolunda karşılık beklemeden, gönüllü harcarlar, insanların ihtiyaçlarını görürler.
Ahmet Varol = Yanları (ibadete kalkmak üzere) yataklarından uzaklaşır. Korku ve ümit ile Rablerine dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcarlar.
Ali Bulaç = Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Ali Fikri Yavuz = (Onlar, o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar; Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümidvar olarak dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da (hayır yollarına) harcalar.
Ali Ünal = Geceleyin yanları yataklardan uzaklaşır; bir yandan (celâlinden) endişe, öte yandan (rızasını) ümit ederek Rabbilerine yalvarırlar ve rızk olarak kendilerine her ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar geceleyin yataklarından kalkarlar. Korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler. Verdiğimiz rızıklardan da karşılıksız yardım ederler.
Bekir Sadak = (15-16) SÙ Ayetlerimize ancak, kendilerine hatirlatildigi zaman secdeye kapananlar, buyukluk taslamayarak Rablerini overek yuceltenler, vucudlarini yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdigimiz riziklardan sarfedenler inanir.
Celal Yıldırım = Onların yanları, döşeklerinden aralanıp Rablarına korkarak, umutlanarak duâ eder, yalvarırlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah rızası için) harcarlar.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar, geceleri) endişe ve ümit içinde Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar.
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman secdeye kapananlar, büyüklük taslamayarak Rablerini överek yüceltenler, vücudlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan sarfedenler inanır.
Diyanet Vakfi = Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
Edip Yüksel = Yataklarından kalkıp Rab'lerine saygı ve umutla yalvarırlar. Kendilerine verdiğimiz nimetlerden de verirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yanları yataklardan aralaşır korku ve ümid içinde rablarına duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan onlar hayra masraf yaparlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yanları yataklarından aralaşır (uzaklaşır), korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz azıklardan hayıra sarfederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümid içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.
Gültekin Onan = Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Harun Yıldırım = Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
Hasan Basri Çantay = Yanları yataklarından uzaklaşır, korku ve ümîd ile Rablerine düâ ederler. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de (hayra) harcarlar.
Hayrat Neşriyat = (Teheccüd namazı kılmak için) yanları yataklardan uzaklaşır; korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.
İbni Kesir = Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Korku ve ümid ile Rabblarına yalvarırlar. Verdiğimiz rızıklardan da infak ederler.
Kadri Çelik = Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Muhammed Esed = (onlar,) yataklarından (geceleri) kalkarak korku ve ümit içinde Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçinmeleri için verdiğimizden başkalarına harcayanlardır.
Mustafa İslamoğlu = Onlar yataklarından kalkarak tarifsiz bir korku ve büyük bir iştiyakla Rablerine yalvarırlar ve verdiğimiz rızıklardan infak ederler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yanları yataklarından uzaklaşır ve Rablerine korku ile ümit ile dua ederler ve kendilerini merzûk ettiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar.
Ömer Öngüt = (Gece teheccüd namazı kılmak için yanları yataklarından uzaklaşır). Korku ve ümit ile Rablerine duâ ederler. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de hayra harcarlar.
Şaban Piriş = Onların yanları yataklarından uzaklaşır, korku ve ümit ile Rab’lerine yalvarırlar. Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden yoksullara verirler.
Sadık Türkmen = Yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korkarak ve umarak yalvarırlar. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan bağışlarlar.
Seyyid Kutub = Gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklardan ayırıp kalkarlar, korkarak ve ümit ederek Rabb'lerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.
Suat Yıldırım = Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe içinde, rahmetinden de ümitli olarak Rab’lerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
Süleyman Ateş = Yanları yataklardan uzaklaşır, (gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklardan ayırıp kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine du'â ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.
Tefhim-ul Kuran = Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Ümit Şimşek = Yataklarından kalkıp korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de bağışta bulunurlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yanları yataklarından uzaklaşır; korku ve ümitle Rablerine dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da dağıtırlar.
İskender Ali Mihr = Yanlarını yataktan uzaklaştırırlar (yan üstü yatarken kalkarlar). Rab’lerine korku ve ümitle dua ederler. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler (verirler).
İlyas Yorulmaz = Yataktan kalktıklarında Rablerine ümit ve korku içerisinde dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan da ihtiyaç sahiplerine verirler.
فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَّا أُخْفِيَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Secde / 17 -
Fe lâ ta’lemu nefsun mâ uhfiye lehum min kurrati a’yun(a’yunin), cezâen bi mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hiç kimsecik bilmez onlar için gözleri aydınlatacak ne gizli şeyler var; yaptıklarına karşılık.
Abdullah Parlıyan = Böyle davranan mü'minlere gelince, yaptıklarından dolayı mükafat olarak, öteki dünyada onlara şimdiye kadar gizli kalan, göz aydınlığı olarak, onlar için nelerin saklanıp bekletildiğini hiç kimse bilip hayal edemez.
Adem Uğur = Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.
Ahmed Hulusi = Hiçbir nefs, yaptıklarına ceza (karşılık) olarak, gözünü sevinçle parıldatacak nimetler içine gizlenmiş olanları bilemez!
Ahmet Tekin = Hiç kimse, kendileri için saklanan göz aydını olacak, mutlu edecek nimetlerin ne olduğunu bilmez. Bunlar işlemeye devam ettikleri, devamlı bilinçli, amaçla örtüşen niyete dayalı, cârî-kalıcı amellerin mükâfatıdır.
Ahmet Varol = Yaptıklarına karşılık olarak onlar için, gözler aydınlatıcı ne (nimet)lerin saklandığını hiç kimse bilemez.
Ali Bulaç = Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez.
Ali Fikri Yavuz = Artık (dünyada) işledikleri salih amellere mükâfat olarak kendileri için, göz aydınlığından ne hazırlanıb saklandığını kimse bilmez.
Ali Ünal = Yaptıkları bütün bu makbul işler karşılığında onlar için göz ve gönül aydınlığı olarak hangi sürpriz nimetlerin saklı tutulduğunu kimse bilemez.
Bayraktar Bayraklı = Yaptıklarına karşılık olarak onlar için, gözleri aydınlatıcı ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.
Bekir Sadak = Yaptiklarina karsilik onlar icin saklanan mujdeyi kimse bilmez.
Celal Yıldırım = Hiç kimse işledikleri (iyi-yararlı) amellerine karşılık gözlerin aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez.
Cemal Külünkoğlu = Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz kamaştırıcı nimetlerin saklı olduğunu hiç kimse bilmez.
Diyanet İşleri (eski) = Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez.
Diyanet Vakfi = Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.
Edip Yüksel = Yaptıklarının karşılığı olarak kendilerini ne kadar büyük bir neşe ve mutluluk beklediğini hiç kimse bilemez.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi kimse bilemez onlar için gizlenmiş olan gözler sürurunu yaptıkları amellere mükâfat için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi kimse, yaptıklarına karşılık onlar için gizlenmiş olan gözler sürurunu (ne gibi sevindirici bir nimet saklandığını) bilemez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.
Gültekin Onan = Artık hiçbir nefs, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez.
Harun Yıldırım = Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.
Hasan Basri Çantay = Artık onlar için, yapmakda olduklarına bir mükâfat olarak, gözlerin aydın olacağı (nimetlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.
Hayrat Neşriyat = Artık, yapmakta olduklarına bir karşılık olarak onlar için göz aydınlığı olacak olan(ni'metler)den nelerin saklandığını kimse bilmez.
İbni Kesir = Yaptıklarına karşılık olarak onlara gözlerin aydın olacağı, nelerin gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez.
Kadri Çelik = Artık hiç bir nefis, yapmakta olduklarına karşılık olmak üzere, kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez.
Muhammed Esed = (Böyle davranan müminlere gelince,) yaptıklarından dolayı mükafat olarak (öteki dünyada) onları şimdiye dek gizli kalan hangi mutlulukların beklediğini kimse tahayyül edemez.
Mustafa İslamoğlu = İşte, yapa geldiklerinden dolayı bir mükafat olarak, onları (cennette) ne türden göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini kimse hayal dahi edemez.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara yapar oldukları şeylere mükâfaaten gözlerin aydın olacağı şeylerden neler saklanılmış olduğunu artık hiçbir kimse bilmez.
Ömer Öngüt = Artık onlar için, yaptıklarına karşılık olarak gözler aydınlatıcı nimetlerden kendilerine neler hazırlandığını kimse bilemez.
Şaban Piriş = Yaptıklarına karşılık ödül olarak, onlara göz kamaştıran neler gizlendiğini hiç kimse bilmez.
Sadık Türkmen = Şimdi hiç kimse amellerine karşılık, onlar için gizlenmiş olan gözler sevincini bilemez!
Seyyid Kutub = Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz kamaştırıcı nimetlerin saklı olduğunu hiç kimse bilmez.
Suat Yıldırım = İşte onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlerini aydın edecek, gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.
Süleyman Ateş = Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (ni'metleri)in saklandığını hiç kimse bilmez!
Tefhim-ul Kuran = Artık hiçbir nefis, yapmakta olduklarına karşılık olmak üzere, kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez.
Ümit Şimşek = Yaptıklarının karşılığında onlar için göz aydınlığı olacak ne ödüller saklandığını hiç kimse bilemez.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç kimse, yaptıklarına karşılık onlar için hangi göz aydınlığının saklandığını bilmez.
İskender Ali Mihr = Artık hiçbir nefs (hiç kimse), yapmış olduklarına mükâfat olarak, onlar için gözaydınlığından nelerin saklı olduğunu bilmez.
İlyas Yorulmaz = Hiçbir nefis, yaptıklarının karşılığında, kendilerinden gizlenen mutlu olacakları karşılıkların, neler olduğunu bilemez.
أَفَمَن كَانَ مُؤْمِنًا كَمَن كَانَ فَاسِقًا لَّا يَسْتَوُونَ
Secde / 18 -
E fe men kâne mu’minen ke men kâne fâsikan, lâ yestevûn(yestevûne).
Diyanet İşleri = Hiç mü’min, fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnanan kişi, inançtan çıkan kişiye benzer mi hiç? Eşit olmaz bunlar.
Abdullah Parlıyan = Zaten bu dünyada iman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış biriyle, hiç mukayese edilebilir mi? Bunlar elbette bir olmazlar.
Adem Uğur = Öyle ya, mümin olan, yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar.
Ahmed Hulusi = İman sahibi ile inancı bozuk olan bir midir? Eşit olmazlar!
Ahmet Tekin = Öyle ya, mü’min olan kimse, hak dinin, doğru ve mantıklı düşünmenin dışına çıkan fâsık, âsi, bozguncu kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar.
Ahmet Varol = Evet. Hiç mü'min olan kimse, fâsık olan kimse gibi midir? (Elbette ki müsavî olmazlar.)
Ali Bulaç = Öyleyse, iman eden kimse, fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar.
Ali Fikri Yavuz = Öyle ya! Mümin olan, hiç fâsık (kâfir) olan gibi olur mu? Onlar, müsavi olmazlar.
Ali Ünal = Hâl böyle iken, mü’min olan kişi hiç fasık gibi olur mu? Bu ikisi, asla bir olamaz.
Bayraktar Bayraklı = Öyle ya, mümin olan, hiç fâsık gibi olur mu? Bunlar asla bir olamazlar.
Bekir Sadak = Inanan kimse yoldan cikmis kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar.
Celal Yıldırım = Mü'min olan kimse, fâsık (yozmuş ahlâksız) gibi midir? Bunlar eşit olamazlar.
Cemal Külünkoğlu = Hiç inanan kimse yoldan çıkan kimse gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmaz.
Diyanet İşleri (eski) = İnanan kimse yoldan çıkmış kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar.
Diyanet Vakfi = Öyle ya, mümin olan, yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar.
Edip Yüksel = İnanan biri yoldan çıkmış biri gibi midir? Elbette eşit olamazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle ya, mü'min olan fasık olan gibi olur mu? Onlar müsavi olmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Öyle ya inanan kimse fasık olan gibi olur mu? Onlar eşit olamazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Öyle ya iman eden kimse, fâsık olan gibi olur mu? Onlar eşit olamazlar.
Gültekin Onan = Öyleyse, inançlı olan kimse fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar.
Harun Yıldırım = Öyle ya, mümin olan, yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar.
Hasan Basri Çantay = Öyle ya, mü'min olan kimse, îmandan haaric kişi gibi midir? Onlar (hiçbir zaman) müsâvî olmazlar.
Hayrat Neşriyat = Hiç mü’min olan bir kimse, fâsık olan (kâfir) bir kimse gibi olur mu? (Elbette bunlar) bir olmazlar.
İbni Kesir = Mü'min olan kimse yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar hiç bir olmazlar.
Kadri Çelik = Öyleyse iman eden kimse, fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar.
Muhammed Esed = Zaten, (bu dünyada) iman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış biriyle hiç mukayese edilebilir mi? Bunlar (elbette) bir olamazlar!
Mustafa İslamoğlu = Öyle ya: hiç imanda sebat eden, hak yoldan sapan gibi muamele görür mü? Bunlar asla aynı olamazlar!
Ömer Nasuhi Bilmen = Evet. Hiç mü'min olan kimse, fâsık olan kimse gibi midir? (Elbette ki müsavî olmazlar.)
Ömer Öngüt = Mümin olan kimse, fâsık olan kimse gibi midir? Bunlar aslâ bir olamazlar!
Şaban Piriş = Hiç mü’min olan kimse, fasık olan kimse gibi midir? Asla eşit değillerdir.
Sadık Türkmen = Inanan kimse yoldan çıkmış kimse gibi midir? (Hiç te) eşit değildirler!
Seyyid Kutub = Hiç inanan kimse yoldan çıkan kimse gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmaz.
Suat Yıldırım = Öyle ya, mümin olan, hiç fâsık gibi olur mu? Bunlar asla bir olamazlar.
Süleyman Ateş = Hiç inanan kimse, (yoldan çıkan) fâsık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse, iman eden kimse, fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar.
Ümit Şimşek = Mü'min olan kimse, yoldan çıkmış olana benzer mi hiç? Onlar bir olmazlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç, bir mümin, bir sapık gibi olur mu? Hayır, eşit olmazlar.
İskender Ali Mihr = Öyleyse mü’min olan kimse, fasık olan kimse gibi midir? Onlar müsavi (eşit) olmazlar.
İlyas Yorulmaz = İman etmiş olan bir kimse ile yoldan çıkmış bir kimse eşit olurlar mı?
أَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوَى نُزُلًا بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Secde / 19 -
Emmâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe lehum cennâtul me’vâ nuzulen bi mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak Me’vâ cennetleri vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnananlara ve iyi işlerde bulunanlaradır Me'vâ cennetleri, yaptıklarına karşılık konuk olmak için.
Abdullah Parlıyan = İman edip, doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, yaptıklarına karşılık, Allah'tan bir mükafat olarak, gerçek sığınak ve barınak olan cennetler vardır.
Adem Uğur = İman edip de, iyi işler yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.
Ahmed Hulusi = İman edip imanın gereğini uygulayanlara gelince, onlar için yaptıkları çalışmaların sonucu olarak, nüzûl yollu (hakikatlerinden açığa çıkarak yaşanılan) Me'va Cennetleri vardır.
Ahmet Tekin = İman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlerin, işlemeye devam ettikleri amelleri sebebiyle, yerleşip ağırlanacakları, huzur içinde kalacakları cennet konakları vardır.
Ahmet Varol = İman edip salih ameller işleyenler için, yaptıklarına karşılık konak olarak barınma (Me'va) cennetleri vardır.
Ali Bulaç = İman eden ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için, yaptıklarına karşılık olmak üzere, bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.
Ali Fikri Yavuz = İman edib de salih amelleri işliyenlere, amellerine karşılık, konukluk olarak Me’va Cennetleri vardır.
Ali Ünal = İman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlara, yaptıklarına karşılık Allah tarafından bir konukluk olarak barınma ve yerleşme cennetleri vardır.
Bayraktar Bayraklı = İnanıp iyi amelde bulunanlara gelince; onlar için, yaptıklarına karşılık konaklayacakları cennetler vardır.
Bekir Sadak = Inanip yararli is isleyenlere gelince, onlarin yaptiklarina karsilik, varacaklari cennet konaklari vardir.
Celal Yıldırım = İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara gelince: Onlar için yaptıklarına karşılık konukluk olarak Me'vâ Cennetleri vardır.
Cemal Külünkoğlu = İnandıktan sonra doğru ve yararlı işler yapanlara gelince; onlar için yapmış oldukları işlere karşılık olarak barınacakları cennet konakları vardır.
Diyanet İşleri (eski) = İnanıp yararlı iş işleyenlere gelince, onların yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır.
Diyanet Vakfi = İman edip de, iyi işler yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.
Edip Yüksel = İnanıp erdemli davrananlar için cennet konakları vardır. Yaptıklarının bir karşılığı olarak.
Elmalılı Hamdi Yazır = Evet, iyman edib o salih amelleri işliyen kimselerin amellerine mukabil konukluk olarak kendilerine me'vâ cennetleri vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Evet, iman edip de o salih amelleri işleyen kimselerin yaptıklarına karşılık konukluk olarak kendilerine Me'va cennetleri vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Evet, iman edip de salih amelleri işleyen kimselerin, yaptıklarına karşılık bir konukluk (ağırlanma) olarak me'vâ (barınak) cennetleri vardır.
Gültekin Onan = İnanan ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için, yaptıklarına karşılık olmak üzere, bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.
Harun Yıldırım = İman edip de, iyi işler yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.
Hasan Basri Çantay = İman edib de güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunanlar için, yapmış oldukları (iyi) amellere mukaabil, konak olmak üzere, Me'vâ cennetleri vardır.
Hayrat Neşriyat = Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, artık yapmakta olduklarına karşılık onlar için bir ağırlama yeri olarak Me’vâ Cennetleri vardır.
İbni Kesir = İman edip salih amel işleyenlere gelince; onlar için yapmış oldukları amellere karşılık koymak üzere Me'va Cennetleri vardır.
Kadri Çelik = İman eden ve salih amellerde bulunanlar (var ya), onlar için yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.
Muhammed Esed = İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince; yaptıklarına karşılık (Allah'tan) bir mükafat olarak onları dinlenip huzur bulacakları bahçeler beklemektedir.
Mustafa İslamoğlu = İman eden ve o imana uygun değer üretenlere gelince: yapa geldiklerinden dolayı mükellef bir ikram olarak ağırlanacakları cennetler onların konağı olacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Evet. O kimseler ki, imân ettiler ve sâlih sâlih amellerde bulundular, artık onlar için yapmış oldukları amelleri mukabilinde konak olmak üzere Me'va cennetleri vardır.
Ömer Öngüt = İman edip de sâlih ameller yapanlara gelince, onlar için yaptıklarına karşılık bir ağırlama olarak Me'vâ cennetleri vardır.
Şaban Piriş = İman edenler ve doğruları yapanlar için yaptıklarına karşılık olarak konakları Me’va Cennetleri’dir.
Sadık Türkmen = Gerçeklere inanan ve faydalı bir işi en iyi şekilde yapanlara gelince; onlara yapmış olduklarına karşılık, me’va/barınma/konaklama cennetleri vardır.
Seyyid Kutub = İnanıp yararlı iş işleyenlere gelince, yaptıklarına karşılık varacakları cennet konakları vardır.
Suat Yıldırım = İman edip, güzel ve makbul işler işleyenlere, yaptıklarına karşılık konukluk olarak Me’va cennetleri vardır.
Süleyman Ateş = İnanan ve iyi işler yapanlara gelince, onlar, yaptıklarına karşılık, durulmağa değer cennetlerde ağırlanırlar.
Tefhim-ul Kuran = İman eden ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere, bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.
Ümit Şimşek = İman eden ve güzel işler yapanlar için Me'vâ Cennetleri vardır ki, yaptıklarına karşılık bir konak olarak hazırlanmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = İnanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanlara gelince, onlar için, yaptıklarına karşılık olarak barınacakları cennet konakları vardır.
İskender Ali Mihr = Fakat âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dilemiş olanlar) ve salih amel (nefs tezkiyesi) yapanlar, işte onlar için yapmış olduklarından dolayı ikram olarak meva cennetleri vardır.
İlyas Yorulmaz = İman edip doğru işler yapanlara gelince, onlar için yaptıklarının karşılığında sığınacakları cennetler var.
وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَن يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنتُم بِهِ تُكَذِّبُونَ
Secde / 20 -
Ve emmâllezîne fesekû fe me’vâhumun nâr(nâru), kulle mâ erâdû en yahrucû minhâ uîdû fîhâ, ve kîle lehum zûkû azâben nârillezî kuntum bihî tukezzibûn(tukezzibûne).
Diyanet İşleri = Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat buyruktan çıkanlara gelince: Onların yurtları ateştir; oradan çıkmak istedikleri zaman tekrar atılırlar oraya ve onlara denir ki: Tadın yalanladığınız ateşin azâbını.
Abdullah Parlıyan = Fakat Allah'ın buyruklarından çıkanlara gelince, onların varacakları son barınakları ateştir. Oradan çıkmak isteyecekleri zaman, tekrar atılırlar oraya ve kendilerine: “Yalanlamış olduğunuz ateşin azabını, şimdi tadın bakalım” denir.
Adem Uğur = Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın! denir.
Ahmed Hulusi = İnancı bozuk olanlara gelince, onların yaşam boyutu - ortamı ateştir! Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya iade olunurlar ve kendilerine: "Yalanladığınız o ateşin azabını tadın!" denilir.
Ahmet Tekin = Doğru ve mantıklı düşünmenin, hak dinin dışına çıkan fâsıkların, âsilerin, bozguncuların mekânları ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler, kendilerine:'Yalanlayıp durduğunuz, Cehennem azâbını tadın' denilir.
Ahmet Varol = Fasıklık edenlere gelince; onların barınma yerleri ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler oraya geri döndürülürler ve kendilerine: 'Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın' denir.
Ali Bulaç = Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: "Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın" denir.
Ali Fikri Yavuz = Amma fâsık (münâfık) olanların barınacağı yer ateştir. Oradan her çıkmak istedikçe, onlar yine ateş içine döndürülürler; ve onlara: “- Haydi tadın bakalım, yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını!...” denilir. (*) Dikkat!... Secde âyetidir.
Ali Ünal = (İnanç ve davranışta) yoldan çıkmış olanlara (fasıklara) gelince, onların barınağı ise Ateş’tir. Her ne zaman oradan çıkmak isteseler geri içine itilirler ve kendilerine, “Tadın bakalım dünyada iken yalanladığınız Ateş’in azabını!” denir.
Bayraktar Bayraklı = Yoldan çıkanlar ateşte konaklayacaklardır. Oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yalanladığınız cehennem azabını tadın!” denir.
Bekir Sadak = Ama yoldan cikanlarin, iste onlarin varacagi yer atestir. Oradan cikmak isteyislerinin her defasinda geri cevrilirler ve onlara: «Yalanlayip, durdugunuz atesin azabini tadin» denir.
Celal Yıldırım = Yozmuş ahlâksızlara gelince : Onların eyleşecekleri yerleri ateştir. Oradan ne kadar çıkmak isteseler hemen geri çevirilirler ve onlara, «yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın !» denilir.
Cemal Külünkoğlu = Yoldan çıkmış olanların konağı ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya çevrilirler. Onlara: “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın!” denir.
Diyanet İşleri (eski) = Ama yoldan çıkanların, işte onların varacağı yer ateştir. Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında geri çevrilirler ve onlara: 'Yalanlayıp, durduğunuz ateşin azabını tadın' denir.
Diyanet Vakfi = Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın! denir.
Edip Yüksel = Yoldan çıkmış olanların konağı ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya çevrilirler. Onlara, 'Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın,' denir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Amma fasıklık etmiş olanların me'vâları ateştir. Ondan her çıkmak istedikçe onlar içine iade olunurlar da kendilerine haydi tadın o ateşin tekzib edib durduğunuz azâbını denilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ama fasıklık etmiş olanların barınakları ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine: «Haydi tadın o ateşin yalanlayıp durduğunuz azabını!» denir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ama fâsıklık etmiş olanların barınakları ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine: «Haydi tadın o ateşin yalanlayıp durduğunuz azabını!» denir.
Gültekin Onan = Fasık kimseler içinse, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: "Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın" denir.
Harun Yıldırım = Yoldan çıkanlar ise, onların varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: Yalandır deyip durduğunuz cehennem azabını tadın! denir.
Hasan Basri Çantay = Fâsık olanların barınacağı yer ise ateşdir. Ne zaman oradan çıkmak isterlerse içerisine döndürülürler ve onlara: «Tekzîb edegeldiğiniz o ateşin azabını tadın» denilir.
Hayrat Neşriyat = Fakat o fâsıklık edenlere gelince, artık onların varacağı yer, ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara: 'Kendisini yalanlamaktaolduğunuz ateşin azâbını tadın!' denilir.
İbni Kesir = Yoldan çıkanlara gelince; onların sığınağı da ateştir. Oradan çıkmak istedikleri her seferinde geri çevrilirler. Ve onlara: Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın, denir.
Kadri Çelik = Fasıklık edenlere gelince, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve onlara, “Kendisini yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir.
Muhammed Esed = Sapmışların varacakları yer ise ateştir. Ondan kurtulmak için her çırpınışlarında yeniden içine atılırlar ve kendilerine, "Yalanlamış olduğunuz ateşin azabını (şimdi) tadın bakalım!" denir.
Mustafa İslamoğlu = Hak yoldan sapanlara gelince: artık onların da konaklayacakları yer ateş olacak; oradan ne zaman çıkmak isteseler, kendilerine "Oldum olası yalanlayıp durdurduğunuz ateşin azabını tadın!" denilerek oraya iade edilecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Fakat o kimseler ki, fıska sapmışlardır, artık onların barınacakları yer, ateştir. Her ne vakit oradan çıkmalarını istedikçe onun içine geri döndürüleceklerdir ve onlara denilmiş olacaktır ki, o ateş azabını tadın ki, siz onu yalan saymakta bulunmuş idiniz.
Ömer Öngüt = Yoldan çıkanların barınacakları yer ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya döndürülürler. Onlara: “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın!” denir.
Şaban Piriş = Yoldan çıkanlara gelince, onların barınağı ateştir. Her ne zaman oradan çıkmak isteseler, tekrar oraya döndürülürler ve onlara şöyle denir: -Tadın bakalım yalanladığınız ateşin azabını!
Sadık Türkmen = Fakat yoldan çıkanlara gelince, onların sığınağı/barınağı/varacağı yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve onlara: “Haydi, yalanlayıp durduğunuz o ateş azabını tadın” denilir.
Seyyid Kutub = Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isterlerse, yine oraya geri çevrilirler ve onlara «yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın» denir.
Suat Yıldırım = Yoldan çıkmış fâsıkların ise barınakları cehennemdir. Her ne zaman oradan çıkmak isteseler yine oraya itilirler. Onlara: "Cehennem azabını yalan sayıyordunuz. Tadın da görün bakalım!" denir.
Süleyman Ateş = Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevrilirler ve onlara: "Yalanlamakta olduğunuz ateş azâbını tadın" denilir.
Tefhim-ul Kuran = Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri çevrilirler ve onlara: «Kendisini yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın» denir.
Ümit Şimşek = Yoldan çıkmış olanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, 'Tadın yalanladığınız ateş azabını!' diye geri çevrilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = Sapmış olanların varacakları yerse ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri çevrilirler. Ve şöyle denir onlara: "Yalanlayıp durduğunuz ateş azabını tadıverin!"
İskender Ali Mihr = Ve fakat fasık olanlar, onların mevası (barınağı) ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya iade edilirler (geri döndürülürler). Ve onlara: "Ateşin azabını tadın! Ki onu tekzip etmiştiniz (yalanlamıştınız)." denir.
İlyas Yorulmaz = Yoldan çıkmışlara gelince, onlarında sığınacakları yer ateştir. Ne zaman ateşten çıkmak isteseler, tekrar ateşe döndürülür ve onlara “Yalanlamış olduğunuz azabı tadın” denir.
وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Secde / 21 -
Ve le nuzîkannehum minel azâbil ednâ dûnel azâbil ekberi leallehum yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz, belki dönerler diye pek büyük azaptan önce de onlara yakın bir azâbı tattıracağız mutlaka.
Abdullah Parlıyan = Biz, belki dönerler diye pek büyük bir azap olan, kıyamet azabından önce, onlara daha yakın olan, dünya felaketleri ve yenilgisini tattıracağız.
Adem Uğur = En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.
Ahmed Hulusi = Belki dönerler diye onlara, en büyük (sonsuz) azaptan önce en yakın (dünyalarından) bir azaptan mutlaka tattıracağız.
Ahmet Tekin = En büyük azaptan, cehennem azâbından önce, onlara korku, esâret, zillet, açlık, hastalık, deprem, âfet gibi en yakın felâketlerden tattıracağız. Olur ki, şirkten ve isyandan vazgeçip imana dönerler.
Ahmet Varol = Andolsun ki onlara en büyük azaptan önce yakın azaptan tattıracağız. Umulur ki dönerler.
Ali Bulaç = Andolsun, biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız.
Ali Fikri Yavuz = Şu da muhakkak ki, o kâfirlere, o en büyük azabdan (cehennem azabından) önce, yakın azabdan (dünyadaki esaret, ölüm, açlık gibi felâketlerden) taddıracağız. Olur ki, (küfürlerinden) dönerler, tevbe ederler.
Ali Ünal = Gittikleri yoldan dönerler mi diye, onlara bu büyük azaptan önce (dünyada) ondan daha hafif azap türlerinden mutlaka tattıracağız.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki, biz onlara o büyük azaptan önce pek yakın/dünya azabı da tattıracağız. Belki dönerler!
Bekir Sadak = Belki yollarindan donerler diye and olsun onlara buyuk azabdan once dunya azabindan tattiririz.
Celal Yıldırım = And olsun ki biz onlara —belki dönerler diye— o en büyük azâbdan önce yakın azabı mutlaka tattıracağız.
Cemal Külünkoğlu = Belki dönüp yola gelirler diye onlara (ahiretteki) büyük azaptan önce mutlaka daha yakın azabı da (dünyada açlık, musibet, esaret gibi) tattıracağız.
Diyanet İşleri (eski) = Belki yollarından dönerler diye and olsun onlara büyük azabdan önce dünya azabından tattırırız.
Diyanet Vakfi = En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.
Edip Yüksel = Belki (ibret alıp) dönerler diye büyük azaptan önce biz onlara yakın (dünya) azabı tattırırız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şu da muhakkak ki onlara o en büyük azâbdan beride o yakın azabdan da tattıracağız, gerek ki rücu' edeler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şu da bir gerçek ki, onlara en büyük azaptan önce o yakın azaptan (dünya azabından) da tattıracağız, belki dönerler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şu bir gerçek ki, onlara o en büyük azabdan önce yakın azabdan (dünyada) da tattıracağız. Umulur ki, (kötülükten) dönerler.
Gültekin Onan = Ve elbette onlara o en büyük azaptan önce o yakın azaptan tattıracağız. Umulur ki, onlar ric'at ediverirler.
Harun Yıldırım = Andolsun ki biz onlara, en büyük azaptan öncede mutlaka yakın azaptan tattıracağız. Umulur ki dönerler.
Hasan Basri Çantay = Belki dönerler diye onlara büyük azaptan önce daha yakın bir azap tattıracağız.
Hayrat Neşriyat = (Âhiretteki) en büyük azabdan ayrı olarak, daha yakın azabdan (dünya azâbından)da onlara mutlaka tattıracağız; tâ ki (isyankâr hâllerinden) dönsünler.
İbni Kesir = Belki dönerler diye andolsun ki onlara büyük azabdan önce de mutlaka yakın azabdan tattıracağız.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz onlara, belki dönerler diye o büyük (uhrevi) azaptan önce, yakın (dünyevi) azaptan da tattırırız.
Muhammed Esed = Fakat o şiddetli azab(a onları mahkum etme)den önce belki (pişman olup) yollarını düzeltirler diye hemen yanı başlarındaki azabı tattıracağız.
Mustafa İslamoğlu = Ama onlara, daha büyük mahrumiyeti tattırmadan önce daha yakın (dünya) mahrumiyetini kısmet elbette tattıracağız; umulur ki (yol yakınken) dönerler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve elbette onlara o en büyük azaptan önce o yakın azaptan tattıracağız. Umulur ki, onlar ric'at ediverirler.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz onlara, en büyük azaptan öncede mutlaka yakın azaptan tattıracağız. Umulur ki dönerler.
Şaban Piriş = Belki dönerler diye onlara büyük azaptan önce daha yakın bir azap tattıracağız.
Sadık Türkmen = O büyük azabın dışında onlara, en yakın (dünyadaki belâ/müsîbet gibi) azaptan da tattıracağız, belki dönerler diye!
Seyyid Kutub = Belki dönüp yola gelirler diye onlara büyük azapdan önce mutlaka daha yakın azabı da tattıracağız.
Suat Yıldırım = O kâfirlerin dönüş yapmaları ümidiyle, onlara en büyük azaptan önce, dünyada açlık, musîbet, esaret, ölüm gibi peşin bir azap tattıracağız.
Süleyman Ateş = Belki dön(üp yola gel)irler diye, mutlaka onlara o büyük azâbdan ayrı olarak, daha yakın azâbı da taddıracağız.
Tefhim-ul Kuran = En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.
Ümit Şimşek = Biz, o en büyük azâbdan önce de onlara mutlakaa yakın azâbdan tatdıracağız. Tâki ric'et etsinler.
Yaşar Nuri Öztürk = (Âhiretteki) en büyük azabdan ayrı olarak, daha yakın azabdan (dünya azâbından)da onlara mutlaka tattıracağız; tâ ki (isyankâr hâllerinden) dönsünler.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, mutlaka büyük azaptan önce, daha yakın olan azaptan onlara elbette tattıracağız. Umulur ki, böylece onlar (Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allah’a) dönerler.
İlyas Yorulmaz = O büyük azaptan başka, onları daha çok aşağılayacak azabı tattıracağız. Belki dönerler.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنتَقِمُونَ
Secde / 22 -
Ve men azlemu mimmen zukkire bi âyâti rabbihî summe a’rada anhâ, innâ minel mucrimîne muntekimûn(muntekimûne).
Diyanet İşleri = Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendisine Rabbinin delillerinden bir kısmı anılıp onlarla öğüt verildikten sonra da onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir ki? Şüphe yok ki biz, mücrimlerden öç alacağız.
Abdullah Parlıyan = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirenden daha zalim, yani yaratılış gayesi dışında yaşayan kim olabilir? Bu şekilde, günaha batmış olanlardan biz, intikamımızı mutlaka alacağız.
Adem Uğur = Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir! Muhakkak ki biz, günahkârlara, lâyık oldukları cezayı veririz.
Ahmed Hulusi = Rabbinin kendisindeki işaretleri hatırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Muhakkak ki biz suçlulara yaptıklarının sonucunu yaşatırız!
Ahmet Tekin = Kendilerine, Rabbinin âyetleri tebliğ edildikten, hatırlatıldıktan sonra, âyetlerin öğretilmesine, ilkelerin toplumlarında benimsenmesine, yaşanmasına engel olanlardan, kâinatta açıkça gözüken delillere bakarak ibret almaktan yüz çevirenlerden daha zâlim kimler olabilir? Biz İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilere, suçlulara, günahkârlara, lâyık oldukları cezayı vereceğiz.
Ahmet Varol = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan öç alıcıyız.
Ali Bulaç = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, yüz çevirenden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlu günahkarlardan intikam alıcılarız.
Ali Fikri Yavuz = Rabbinin ayetleri ile nasihat edilib de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Muhakkak ki, müşriklerden biz intikam alırız.
Ali Ünal = Kendisine âyetlerimiz hatırlatılan ve onlarla öğüt verilen, fakat hemen arkasından onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Hayatları günah hasadından ibaret o inkârcı suçlulara yaptıklarının karşılığını mutlaka ödeteceğiz.
Bayraktar Bayraklı = Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir! Muhakkak ki biz, günahkârlara, lâyık oldukları cezayı veririz.
Bekir Sadak = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz suçlulardan elbette öc alacağız.
Celal Yıldırım = Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra ondan yüzçevirenden daha haksız kim vardır? Şüphesiz ki biz, suçlu günahkârlardan intikam alıcılarız.
Cemal Külünkoğlu = Kendisine Rabbinin mesajları aktarıldığında onlara sırtını dönenden daha zalim kim olabilir? (Bu şekilde) günaha batmış olanlardan mutlaka intikam alacağız (onlara hak ettikleri cezayı vereceğiz)!
Diyanet İşleri (eski) = Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim var mıdır? Şüphesiz suçlulardan öç alacağız.
Diyanet Vakfi = Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir! Muhakkak ki biz, günahkârlara, lâyık oldukları cezayı veririz.
Edip Yüksel = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz suçlulardan elbette öc alacağız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbinin âyetleri ile kendisine nasihat edildiğinde sırtını dönüp uzaklaşan kimseden daha zalim kimse olur mu? Biz o suçlulardan elbette intikam alıp onları cezalandıracağız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kendisine Rabbinin âyetleriyle öğüt verildikten sonra onlardan yüz çevirenlerden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz, suçlulardan öç alıcıyız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.
Gültekin Onan = Kendisine rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra yüz çevirenden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlu günahkarlardan intikam alıcılarız.
Harun Yıldırım = Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir! Muhakkak ki biz, günahkârlara, lâyık oldukları cezayı veririz.
Hasan Basri Çantay = Kendisine Rabbinin âyetleriyle öğüt verilib de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zaalim kimdir? Hiç şübhesiz ki biz günahkârlardan intikaam alıcılarız.
Hayrat Neşriyat = Kendisine Rabbisinin âyetleriyle nasîhat edilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir? Şübhesiz ki biz, günahkârlardan intikam alıcılarız.
İbni Kesir = Rabbının ayetleri kendisine hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, suçlulardan intikam alıcıyız.
Kadri Çelik = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlu günahkârlardan intikam alıcılarız.
Muhammed Esed = Kendisine Rabbinin mesajları aktarıldığında onlara sırtını dönenden daha zalim kim olabilir? (Bu şekilde) günaha batmış olanlardan öcümüzü mutlaka alacağız!
Mustafa İslamoğlu = Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılıp da, ardından onlara sırt çeviren kimseden daha zalim biri olabilir mi? Elbette Biz, günahı hayat tarzı haline getirenlere yaptıklarının acısını tattırmayı biliriz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve daha zalim kimdir kendisine Rabbinin âyetleriyle nasihat verilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden? Şüphe yok ki, Biz günahkârlardan intikam alıcılarız.
Ömer Öngüt = Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan öç alacağız!
Şaban Piriş = Rabbin ayetleri kendisine hatırlatılıp da sonra ondan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz, günahkarların elbette cezasını vereceğiz.
Sadık Türkmen = Kendisine rabbinin ayetleriyle öğüt verilip de daha sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz, Biz suçlulardan intikam alıcıyız.
Seyyid Kutub = Kendisine Rabb'inin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki biz, suçlulardan öç alıcıyız.
Suat Yıldırım = Rabbinin âyetleri ile kendisine nasihat edildiğinde sırtını dönüp uzaklaşan kimseden daha zalim kimse olur mu? Biz o suçlulardan elbette intikam alıp onları cezalandıracağız.
Süleyman Ateş = Kendisine Rabbinin âyetleriyle öğüt verildikten sonra onlardan yüz çevirenlerden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz, suçlulardan öç alıcıyız.
Tefhim-ul Kuran = Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çevirenden zalim kimdir? Gerçekten biz, suçlu günahkârlardan intikam alıcılarız.
Ümit Şimşek = Kendisine Rabbinin âyetleriyle öğüt verildiğinde ondan yüz çeviren kimseden daha zalim kim vardır? Biz o mücrimlerden elbette intikam alırız.
Yaşar Nuri Öztürk = Rabbinin ayetleri kendilerine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Suçlulardan mutlaka intikam alacağız biz!
İskender Ali Mihr = Ve Rabbinin âyetleri zikredildikten (hatırlatıldıktan) sonra ondan yüz çeviren kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, mücrimlerden intikam alacak olanlarız.
İlyas Yorulmaz = Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çeviren bir kimseden daha zalim kim olabilir ki?
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُن فِي مِرْيَةٍ مِّن لِّقَائِهِ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ
Secde / 23 -
Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe fe lâ tekun fî miryetin min likâihî ve cealnâhu huden li benî isrâîl(isrâîle).
Diyanet İşleri = Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki Mûsâ'ya da kitap vermiştik, ona kavuşacağında şüphen olmasın ve biz, İsrailoğullarına o kitabı, doğru yolu gösteren bir rehber yapmıştık.
Abdullah Parlıyan = Andolsun biz, Musa'ya kitap verdik. Öyleyse sana ilettiğimiz vahiyde, aynı hakikat ile karşılaşacağından kuşkuya düşme veya Musa'ya kitap verilmesi konusunda bir kuşkun olmasın veya miraçta ve ahirette Musa'ya kavuşacağından şüphe etme. Biz İsrailoğullarına o kitabı, doğru yolu gösteren bir rehber yapmıştık.
Adem Uğur = Andolsun biz Musa'ya Kitap verdik, -(Resûlüm!) sen ona kavuşacağından şüphe etme- ve onu İsrailoğullarına hidayet rehberi kıldık.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Musa'ya Bilgi (Kitap) verdik. . . (Şimdi sen de) Ona (Bilgiye) ermiş olmaktan kuşku duyma! Onu İsrailoğulları için bir hakikat kılavuzu kıldık.
Ahmet Tekin = Andolsun ki, biz Mûsâ’ya kutsal kitabı verdik. Sen de Kur’ân’a kavuşacağından şüphe etme. Onu, Tevrat’ı İsrailoğulları’na hidâyet rehberi olarak hazırladık.
Ahmet Varol = Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı vermiştik, şimdi sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma. Onu İsrailoğullarına yol gösterici kılmıştık.
Ali Bulaç = Andolsun, biz Musa'ya kitabı vermiştik; böylece sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten biz Musa’ya Tevrat’ı verdik. Şimdi sen, ona kavuşmakdan dolayı şübhede olma, (Mi’raç gecesinde ona kavuşacaksın). Biz O’nu (Mûsa’yı), İsraîloğullarına bir hidayet rehberi yapmıştık.
Ali Ünal = Şurası bir gerçek ki, (nasıl sana Kur’ân’ı indiriyorsak,) nitekim Musa’ya da o Kitabı (Tevrat) vermiştik. Bu bakımdan, (Kur’ân’ın) sana (Rabbi’nden) ulaşmakta olduğu (ve Âhiret’te Rabbinle buluşacağın) konusunda nasıl senin hiçbir şüphen yoksa, (kimsenin de olmamalıdır). Musa’ya verdiğimiz o Kitabı İsrail Oğulları için dupduru bir hidayet kaynağı kılmıştık.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki biz, Mûsâ'ya kitâbı verdik. Mûsâ'nın ona kavuştuğu hususunda hiç şüphe etme! Biz onu İsrâiloğulları'na bir rehber kıldık.
Bekir Sadak = And olsun ki Musa'ya Kitap verdik; Sakin sen ona kavusacagindan suphe etme Musa'ya verdigimizi Israilogullarina dogruluk rehberi kildik.
Celal Yıldırım = And olsun ki Musâ'ya kitab verdik. Sakın sen ona kavuşmakta şüphe etme. Biz onu (kendisine verdiğimiz kitabı) İsrail oğulları'na doğru yolu gösteren rehber kıldık.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, biz Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Sen de Kitab'a (Kur'an'a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma! (Biz) Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki Musa'ya Kitap verdik; Sakın sen ona kavuşacağından şüphe etme. Musa'ya verdiğimizi İsrailoğullarına doğruluk rehberi kıldık.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz Musa'ya Kitap verdik, -(Resûlüm!) sen ona kavuşacağından şüphe etme- ve onu İsrailoğullarına hidayet rehberi kıldık.
Edip Yüksel = Musa'ya kitabı verdik; bu konuda hiçbir kuşkun olmasın. Onu İsrail oğulları için bir rehber yaptık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şanım hakkı için muhakkak ki vaktiyle Musâya kitab vermiştik, şimdi de sen onun likasından şübheye düşme ve onu Beni İsraîl için bir hidayet rehberi kılmıştık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki (Biz) vaktiyle Musa'ya kitap vermiştik. Şimdi de sen ona kavuşmaktan şüpheye düşme. Onu İsrail oğulları için bir hidayet rehberi kılmıştık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Andolsun ki biz vaktiyle Musa'ya kitap vermiştik. Şimdi de sen ona (öyle bir kitaba) kavuşmaktan şüphe içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına doğru yolu göstren bir rehber kılmıştık.
Gültekin Onan = Andolsun, biz Musa'ya kitabı vermiştik; böylece sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
Harun Yıldırım = Andolsun biz Musa'ya Kitap verdik, (Resûlüm!) sen ona kavuşacağından şüphe etme ve onu İsrailoğullarına hidayet rehberi kıldık.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz Musâya o kitabı verdik. Şimdi sen ona kavuşmakdan şübhede olma. Biz onu İsrâîl oğullarına hidâyet (rehberi) yapmışdık.
Hayrat Neşriyat = Şânım hakkı için, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik. (Ey Resûlüm!) Sakın ona(Mûsâ’ya) kavuşacağından bir şübhe içinde olma! (Biz) onu da İsrâiloğullarına bir hidâyet rehberi kıldık.
İbni Kesir = Andolsun ki; Musa'ya da kitab verdik. Sakın, sen O'na kavuşacağından kuşku içinde olma. Ve onu İsrailoğullarına hidayet yaptık.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz Musa'ya kitabı vermiştik; böylece sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma. Biz onu İsrail oğullarına bir hidayetçi kılmıştık.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki (ey Muhammed,) Biz vahyi Musa'ya (da) tevdi etmiştik: öyleyse (sana ilettiğimiz vahiyde) aynı (hakikat) ile karşılaşacağından kuşkuya düşme! Ve (nasıl ki) o (önceki vahy)i İsrailoğulları için bir rehber kıldık,
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz Musa'ya da vahiy iletmiştik: şu halde onunla (aynı ortak paydada) buluşacağından asla tereddüdün olmasın! Zira Biz, o (vahyi) de İsrailoğulları için bir yol haritası kılmıştık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, Mûsa'ya kitap vermiştik. Artık sen de ona kavuşacağından şüphede bulunma ve onu İsrailoğulları için bir rehber-i hidâyet kılmıştık.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Musa'ya Kitap verdik. “Resulüm! Sakın sen de ona (Musa'ya) kavuşmaktan şüphe etme!” Ve biz onu İsrâiloğulları için bir hidayet rehberi yaptık.
Şaban Piriş = Musa’ya da kitap vermiş ve ona kavuşmaktan şüpheleri olmasın diye onu İsrailoğulları için kılavuz yapmıştık.
Sadık Türkmen = Gerçek şu Kİ, Biz vahyi/kitabı Musa’ya (da) vermiştik. Öyleyse aynı (hakikat) ile karşılaşacağından kuşkuya düşme! Biz onu İsrailoğulları’na bir yol gösterici kıldık.
Seyyid Kutub = Andolsun biz Musa'ya kitabı verdik. Ey Muhammed! Sakın sen ona kavuşacağından şüphe etme. Ona İsrailoğullarını yol gösterici yaptık.
Suat Yıldırım = (23-24) Şu bir gerçektir ki, sana verdiğimiz gibi Mûsâ’ya da kitap vermiş, sana vahyettiğimiz gibi ona da vahyetmiştik. Dolayısıyla onun da böyle bir vahiy aldığından hiç tereddüdün olmasın. Biz ona verdiğimiz kitabı, İsrailoğullarına rehber kıldık. Onlar sabrettiği ve âyetlerimize kesin olarak inandıkları müddetçe, Biz, emir ve irşadımızla onlardan doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.
Süleyman Ateş = Andolsun biz Mûsâ'ya Kitabı verdik. Sakın onun (Mûsâ'ya) ulaşmasından kuşkuya düşme. Onu İsrâil oğullarına yol gösterici yaptık.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Musa'ya kitabı vermiştik; böylece sen ona kavuşmaktan kuşku içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
Ümit Şimşek = Doğrusu, Biz Musa'ya da kitap vermiştik; vahye muhatap olman konusunda senin de bir kuşkun olmasın. Biz o kitabı İsrailoğulları için bir hidayet rehberi yapmıştık.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun ki, Mûsa'ya Kitap'ı vermiştik. Böyleyken sen ona kavuşacağından kuşkuda olma! Biz onu İsrailoğullarına bir kılavuz yapmıştık.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Musa (A.S)’a kitap verdik. Bundan sonra sen, O’na (Allah’a) mülâki olmaktan (hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmaktan) şüphe içinde olma. Ve O’nu (Tevrat’ı) İsrailoğulları için hidayet rehberi (Allah’a ulaştırıcı) kıldık.
İlyas Yorulmaz = Biz Musa ya kitabı verdik. Onun, (Allah ile Tur dağındaki) karşılaşmasından şüphe etme. Musa ya verdiğimiz kitabı İsrail oğullarına doğru yol rehberi yaptık.
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ
Secde / 24 -
Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Diyanet İşleri = Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve içlerinden, sabrettikleri takdîrde onları, emrimizle doğru yola sevkedecek rehberler tâyin etmiştik ve onlar, delillerimize adamakıllı inanmışlardı.
Abdullah Parlıyan = Ve İsrailoğullarının içinden her türlü sıkıntı ve zorluklara katlandıkları takdirde onları emrimizle doğru yola iletip, yönelten önderler kıldık. Onlar bizim ayetlerimize adamakıllı inanıyorlardı.
Adem Uğur = Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.
Ahmed Hulusi = Onlardan, sabrettiklerinde, emrimizle hakikate erdiren önderler oluşturduk! Onlar işaretlerimize ikân sahibi oldular!
Ahmet Tekin = Sebatkâr davrandıkları, sabrederek mücadeleye devam edip, âyetlerimizi gerekçeleriyle kavrayıp kesinlikle inandıkları devirde, onların içinden, yaptığımız planın gereği, bizim düzenimizi uygulayarak doğru yola sevkeden rehberler, önderler, imamlar yetiştirdik.
Ahmet Varol = Sabrettiklerinde onlardan, bizim emrimizle doğruya ileten önderler kıldık (çıkardık). Onlar ayetlerimize de kesin olarak inanıyorlardı.
Ali Bulaç = Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola iletip yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.
Ali Fikri Yavuz = İsrâiloğullarından da, (dinlerinde) sabrettikleri için, emrimizle (insanları) doğru yola götürecek imamlar (önderler) yetiştirmiştik. Onlar, (Tevrat’daki) ayetlerimizi yakînen biliyorlardı.
Ali Ünal = Onlar şüphe götürmez bir kesinlikle âyetlerimize inandıktan sonra Kitaba uymakta sebat gösterdikleri ve (bu uğurda başlarına gelenlere) sabrettikleri sürece, içlerinde Bizim emrimizle insanlara doğru yolu gösteren imamlarönderler var ettik.
Bayraktar Bayraklı = Sabretmelerinden dolayı onlardan, bizim emrimizle kendilerine doğru yolu gösteren önderler tayin ettik. Onlar, bizim âyetlerimize kesin olarak inanıyorlardı.
Bekir Sadak = Sabredip ayetlerimize kesin olarak inanmalarindan oturu, aralarindan, onlari buyrugumuzla dogru yola goturen onderler yaptik.
Celal Yıldırım = Onlardan bir kısmını sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları için emrimizle doğru yola irşâd eden önderler yaptık.
Cemal Külünkoğlu = Sabrettikleri ve (Tevrat'taki) ayetlerimize kesinlikle inandıkları için, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola götüren önderler çıkarmıştık.
Diyanet İşleri (eski) = Sabredip ayetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından, onları buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık.
Diyanet Vakfi = Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.
Edip Yüksel = Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, emrimiz doğrultusunda yol gösteren önderler atamıştık içlerinden.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve içlerinden öncül imamlar yetiştirmiştik ki sabrettiklerinde emrimizle hidayet ediyorlardı ve âyetlerimize yakîn ile sarılmışlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçlerinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yolu gösteren öncül imamlar (önderler) yetiştirmiştik. Onlar ayetlerimize kesin bir şekilde sarılmışlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik. Onlar, bizim âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.
Gültekin Onan = Ve onların içinden, sabrettikleri zaman buyruğumuzla doğru yola iletip yönelten imamlar kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.
Harun Yıldırım = Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik.
Hasan Basri Çantay = İçlerinde de, sabır (ve sebat) etdikleri zaman emrimizle doğru yola sevk edecek rehberler ta'yîn etmişdik ve onlar âyetlerimizi çok iyi biliyorlardı.
Hayrat Neşriyat = (İsrâiloğulları) sabrettikleri zaman, onların içinden, emrimizle hak yolu gösterecek önderler kıldık. Çünki (onlar) âyetlerimize kat'î olarak inanıyorlardı.
İbni Kesir = İçlerinden de sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola götürecek kılavuzlar tayin ettik. Ve onlar ayetlerimizi çok iyi biliyorlardı.
Kadri Çelik = Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler tayin etmiştik.
Muhammed Esed = ve (nasıl ki) sabredip mesajlarımıza tereddütsüz inandıkları zaman, onların içinden, buyruklarımız doğrultusunda (kavimlerini) hidayete ulaştıran önderler çıkardık, (işte böylece, ey Muhammed, sana vahyedilmiş olan ilahi kelam için de aynı şey geçerli olacak.)
Mustafa İslamoğlu = Yine (unutma ki), zorluklara göğüs gerip ayetlerimize gönülden inandıkları zamanlarda, emrimizle içlerinden hidayete ulaştıran önderler çıkarmıştık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sabrettikleri zaman onlardan rehberler kılmıştık ki, Bizim emrimizle doğru yola sevkederlerdi ve âyetlerimize yakînen kani bulunmuşlardı.
Ömer Öngüt = İçlerinden sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola ileten önderler tayin ettik. O önderler âyetlerimize kesinlikle inanırlardı.
Şaban Piriş = Sabretmeleri ve ayetlerimize iyice inanmaları sebebiyle, emrimizle onlardan bir kısmını doğru yolu gösteren önderler yapmıştık.
Sadık Türkmen = Onların içlerinden, emrimizle doğru yola önderlik edenler yetiştirmiştik! Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin inandıkları zaman!
Seyyid Kutub = Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık.
Suat Yıldırım = (23-24) Şu bir gerçektir ki, sana verdiğimiz gibi Mûsâ’ya da kitap vermiş, sana vahyettiğimiz gibi ona da vahyetmiştik. Dolayısıyla onun da böyle bir vahiy aldığından hiç tereddüdün olmasın. Biz ona verdiğimiz kitabı, İsrailoğullarına rehber kıldık. Onlar sabrettiği ve âyetlerimize kesin olarak inandıkları müddetçe, Biz, emir ve irşadımızla onlardan doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.
Süleyman Ateş = Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik.
Tefhim-ul Kuran = Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola iletip yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı.
Ümit Şimşek = Onlar âyetlerimize kesin bir şekilde iman ederek sabır ve sebat ettiklerinde, içlerinden buyruğumuzla insanlara doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.
Yaşar Nuri Öztürk = Sabrettikleri zaman içlerinden, bizim emrimizle doğru yola ileten önderler çıkarmıştık. Onlar bizim ayetlerimize gereğince inanıyorlardı.
İskender Ali Mihr = Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
İlyas Yorulmaz = İsrail oğullarını, sabretmeleri ve ayetlerimize kesin inanmalarından dolayı, bizim emirlerimiz doğrultusunda insanları doğru yola ileten önderler yaptık.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
Secde / 25 -
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyâmeti fîmâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Rabbin, kıyâmet gününde, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında, aralarında hükmedecek.
Abdullah Parlıyan = Şüphe yok ki Allah, ayrılığa düştükleri tüm konularda, kıyamet günü insanlar arasında hükmedecektir.
Adem Uğur = Muhakkak ki Rabbin, ihtilâf etmekte oldukları şeyler hakkında kıyamet günü onların aralarında hükmedecektir.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki senin Rabbin O, hakkında karşı çıktıkları konularda kıyamet sürecinde onların aralarında hüküm verecektir.
Ahmet Tekin = Rabbin onların ihtilâf çıkarmakta oldukları konularda, Kıyamet günü, aralarında ayrı ayrı hesaplarını görerek hükmünü icra edecektir.
Ahmet Varol = Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri konularda kıyamet günü hüküm verecektir.
Ali Bulaç = Şüphesiz, senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü aralarında 'hükmünü verip ayıracaktır'.
Ali Fikri Yavuz = Şüphe yok ki Rabbin, (müminlerle kâfirlerin) aralarında, kıyamet günü, ihtilâf edip durdukları (dine ait) şeylerde hükmünü verecektir.
Ali Ünal = (Ne var ki, bilâhare ihtilaflara düştüler.) İhtilâf edegeldikleri hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü elbette Rabbin verecektir.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet gününde bizzat kendisi, onların aralarında ihtilafa düştükleri konularda hükmünü verecektir.
Bekir Sadak = Muhakkak ki Rabbin ayriliga dustukleri seylerde kiyamet gunu aralarinda hukmedecektir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Rabbın onların ihtilâf ettikleri şeyler hakkında Kıyamet günü aralarında hükmedip (haklıyı haksızdan) ayırd edecektir.
Cemal Külünkoğlu = Şüphe yok ki Rabbin, kıyamet gününde, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında, aralarında hükmedecek.
Diyanet İşleri (eski) = Muhakkak ki Rabbin ayrılığa düştükleri şeylerde kıyamet günü aralarında hükmedecektir.
Diyanet Vakfi = Muhakkak ki Rabbin, ihtilâf etmekte oldukları şeyler hakkında kıyamet günü onların aralarında hükmedecektir.
Edip Yüksel = Rabbin, ayrılığa düştükleri konularda onların arasında diriliş günü karar verecek olandır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi ihtilâf edib durdukları şeylerde hiç şübhesiz ki rabbın Kıyamet günü beyinlerini fasledecektir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi ihtilaf edip durdukları şeylerde şüphesiz ki, Rabbin kıyamet günü aralarında ayrıca hükmü verecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi ihtilafa düştükleri şeyler hakkında şüphesiz ki Rabbin kıyamet günü aralarında ayırıcı hükmü verecektir.
Gültekin Onan = Şüphesiz, senin rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü aralarında 'hükmünü verip ayıracaktır'.
Harun Yıldırım = Muhakkak ki Rabbin, ihtilâf etmekte oldukları şeyler hakkında kıyamet günü onların aralarında hükmedecektir.
Hasan Basri Çantay = İhtilâf etmekde oldukları şeyler hakkında muhakkak ki Rabbin, (evet) O, kıyamet günü onların aralarında hükmedecekdir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki üzerinde ihtilâfa düşegeldikleri şeyler hakkında, kıyâmet günü aralarını ayıracak (hüküm verecek) olan ancak Rabbindir.
İbni Kesir = Ayrılığa düştükleri şeylerde; Rabbın, muhakkak ki kıyamet günü aralarında hükmedecektir.
Kadri Çelik = Şüphesiz senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü aralarında hükmünü verip ayıracaktır.
Muhammed Esed = Şüphe yok ki Allah, ihtilaf ettikleri bütün konularda Kıyamet Günü insanlar arasında bir hüküm verecektir.
Mustafa İslamoğlu = Şüphesiz kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecek olan elbet senin Rabbindir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak ki, senin Rabbin (evet) O, kendisinde ihtilâf eder oldukları şeylerde aralarını Kıyamet günü (hâl ve) fasledecektir.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki Rabbin ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
Şaban Piriş = Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz o Rabbin, kıyamet günü aralarında, ihtilâfa düştükleri şeylerde hükmünü bildirecektir.
Seyyid Kutub = Şüphesiz Rabb'in kıyamet günü, ayrılığa düştükleri konularda onların aralarında hükmedecektir.
Suat Yıldırım = Senin Rabbin kıyametteki büyük duruşma günü ihtilaf ettikleri hususlarda onlar arasında kesin hükmü elbet verecektir.
Süleyman Ateş = Şüphesiz Rabbin, kıyâmet günü, ayrılığa düştükleri konularda onların aralarında hükmedecektir.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphe yok, senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü aralarında 'hükmünü verip ayıracaktır'.
Ümit Şimşek = Kıyamet gününde Rabbin, onların anlaşmazlığa düştükleri şey için aralarındaki hükmünü verecektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Kuşkusuz, Rabbin, evet O, ihtilaf edip durdukları hususlarda onların arasını ayıracaktır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki senin Rabbin; O, kıyâmet günü ihtilâf etmiş oldukları şey konusunda onların arasını (haklıyı haksızdan) ayırır (hüküm verir).
İlyas Yorulmaz = İhtilaf ettikleri konularda Rabbin, kıyamet günü onların aralarını ayıracak.
أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ أَفَلَا يَسْمَعُونَ
Secde / 26 -
E ve lem yehdi lehum kem ehleknâ min kablihim minel kurûni yemşûne fî mesâkinihim, inne fî zâlike le âyâtin, e fe lâ yesmeûn(yesmeûne).
Diyanet İşleri = Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı?
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları doğru yola sevketmez mi onlardan önce nice ümmetleri helâk etmemiz, onların yurtlarında gezip durmadalar; şüphe yok ki bunda deliller var elbet, hâlâ mı işitmezler?
Abdullah Parlıyan = Onlardan önce nice toplumları helak etmemiz, onları doğru yola sevketmez mi? Onların yurtlarında gezip durmaktalar. Bunda apaçık ibretler ve dersler vardır, hâlâ hakkın sesini dinlemezler mi?
Adem Uğur = Halen yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onları doğru yola sevketmedi mi? Bunlarda elbette ibretler vardır. Hâla kulak vermezler mi?
Ahmed Hulusi = Meskenleri üzerinde yürüdükleri hâlde, kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helâk etmiş olmamız onlara gerçeği göstermedi mi? Muhakkak ki bu olayda dersler vardır. . . Hâlâ mı algılamıyorlar?
Ahmet Tekin = Halen yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz, hakka yönelmeleri için onlara aydınlatıcı, yeterli bilgi vermedi mi? Bunlarda elbette kudretimizi gösteren deliller vardır. Hâlâ öğüt alarak, düşünerek kulak vermeyecekler mi?
Ahmet Varol = Kendilerinden önce, şimdi yurtlarında dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Yine de duymuyorlar mı?
Ali Bulaç = Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hâlâ onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?
Ali Fikri Yavuz = Biz, o Mekke kâfirlerinden önce nice nesiller helâk ettik. Kendileri de yurdlarında gezip duruyorlar. Bu, onları hidayete iletmedi mi? İşte bunlarda (önceki nesillere yaptığımız helâk işlerinde) elbette ibret alâmetleri vardır. Hâlâ dinlemiyecekler, nasihat kabul etmiyecekler mi?
Ali Ünal = Kendilerinden önce, (harap olmuş) meskenleri arasında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, o (müşriklerin) hidayete ermeleri için yeterli değil midir? Onca helâkte hiç şüphesiz ibretler, mesajlar vardır. Halâ (o mesajlara ve kendilerine okunan Kitabın âyetlerine) kulak vermeyecekler mi?
Bayraktar Bayraklı = Halen yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onları doğru yola sevketmedi mi? Bunlarda elbette dersler vardır. Hâlâ kulak vermiyorlar mı?
Bekir Sadak = simdi yurdlarinda gezip dolastiklari, kendilerinden onceki nice nesilleri yok etmis olmamiz onlari dogru yola sevketmez mi? Bunlarda suphesiz ibretler vardir. Dinlemezler mi?
Celal Yıldırım = Kendilerinden önce yok ettiğimiz nice nesillerin yurtlarında gezip dolaşmaları onları doğru yola irşâd etmiyor mu ? Doğrusu bunda öğütler ve ibretler vardır. Hâlâ işitmiyorlar mı ?
Cemal Külünkoğlu = Bugün yurtlarında dolaştıkları kendilerinden önceki nice kuşakları (yaptıkları yüzünden) helak etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda (önceki kuşakların helak olmasında insanlar için alınması gereken) ibretler vardır. Hâlâ (kendilerine verilen öğütleri) dinlemeyecekler mi?
Diyanet İşleri (eski) = Şimdi yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmiş olmamız onları doğru yola sevketmez mi? Bunlarda şüphesiz ibretler vardır. Dinlemezler mi?
Diyanet Vakfi = Halen yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onları doğru yola sevketmedi mi? Bunlarda elbette ibretler vardır. Hâla kulak vermezler mi?
Edip Yüksel = Kendilerinden önce nice nesilleri yok etmiş olmamız üzerinde hiç düşünmediler mi? Ki şimdi onların yurtlarında dolaşıyorlar. Bunda dersler ve işaretler vardır. İşitmezler mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Daha irşad etmedi mi onları ki kendilerinden evvel nice karınlar helâk etmişiz, meskenlerinde geziyorlar, elbette bunda şübhesiz âyetler var, halâ kulak vermiyecekler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onları doğru yola hala iletmedi mi, kendilerinden önce yurtlarında gezip dolaştıkları nice kuşaktan helak etmiş olmamız? Şüphesiz bunda (alınacak) ibretler vardır; hala kulak vermeyecekler mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendilerinden önce, yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları helâk etmiş olmamız, daha onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda nice ibretler vardır. Hâlâ kulak vermeyecekler mi?
Gültekin Onan = Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden önce yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?
Harun Yıldırım = Halen yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onları doğru yola sevketmedi mi? Bunlarda elbette ibretler vardır. Hâla kulak vermezler mi?
Hasan Basri Çantay = Biz onlardan evvel nice nesiller helak etdik. Yurdlarında kendileri de gezib duruyorlar. (Bu), onları hidâyete sevk etmedi mi? Bunlarda elbette ibretler vardır.. Haalâ dinlemeyecekler mi?
Hayrat Neşriyat = Daha irşad etmedi mi onları ki kendilerinden evvel nice karınlar helâk etmişiz, meskenlerinde geziyorlar, elbette bunda şübhesiz âyetler var, halâ kulak vermiyecekler mi?
İbni Kesir = Şimdi yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nesillerden nicesini yok etmiş olmamız, onları doğru yola sevketmez mi? Şüphesiz bunlarda ayetler vardır. Hala dinlemezler mi?
Kadri Çelik = Yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hâlâ onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Şüphesiz bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?
Muhammed Esed = (Fakat) onlar, (o hakikati inkar edenler,) kendilerinden önce gelip geçmiş kaç nesli -bugün yurtlarında dolaşıp durdukları (kaç toplumu)- yok ettiğimizi görüp ders almazlar mı? Bunda elbette açık dersler vardır: hala dinlemezler mi?
Mustafa İslamoğlu = Şimdi kalıntılarında dolaştıkları kendilerinden önce yaşamış uygarlıklardan nicelerini helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Kuşkusuz bunda da alınacak bir ders mutlaka vardır: hala mı işitmeyecekler?
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar için bir vesile-i hidâyet olmadı mı ki, onlardan evvel nice neslileri helâk ettik ki, onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Şüphe yok ki, bunda elbette ibretler vardır. Hâlâ dinlemeyecekler mi?
Ömer Öngüt = Kendilerinden önce nice nesilleri yok etmiş olmamız, onları doğru yola sevketmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar. Hiç şüphesiz ki bunlarda âyetler (ibretler) vardır. Hâlâ işitmiyorlar mı?
Şaban Piriş = Yurtlarında dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmemiz onlara yol göstermiyor mu? İşte bunda ayetler vardır. Hâlâ anlamıyorlar mı?
Sadık Türkmen = Onlara doğru yolu göstermedi mi? Kendilerinden önce yurtlarında gezip dolaştıkları, nice kuşakları imha etmiş olmamız!.. Şüphesiz bunda ayetler/dersler vardır. Yine de dinlemezler mi?
Seyyid Kutub = Bugün yurtlarında dolaştıkları nice kuşakları daha önce helâk etmiş olmamız, halâ onları yola getirmedi mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Halâ dinlemeyecekler mi?
Suat Yıldırım = Yurtlarında dolaştıkları nice nesillerin hayatlarını sona erdirmemiz, onları doğru yola irşad etmiyor mu? Elbette bunda ibretler vardır. Hâlâ nasihat dinlemeyecekler mi?
Süleyman Ateş = Bugün yurtlarında dolaştıkları nice kuşakları daha önce helâk etmiş olmamız, hâlâ onları yola getirmedi mi? Şüphesiz bunda ibretler vardır. (Öğüt alma kulağıyle) İşitmiyorlar mı?
Tefhim-ul Kuran = Yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları kendilerinden evvel, yıkıma uğratmış olmamız, hâlâ onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Hiç şüphe yok, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?
Ümit Şimşek = Şimdi yurtlarında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları yola getirmedi mi? Bunda elbette ibretler vardır. Hâlâ kulak vermeyecekler mi?
Yaşar Nuri Öztürk = Yurtlarında dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmemiz onlara yol göstermiyor mu? İşte bunda ayetler vardır. Hâlâ anlamıyorlar mı?
İskender Ali Mihr = Onları hidayete erdirmedi mi? Onlardan önceki nesillerden nicelerini helâk ettik (etmiş olmamız). Onların (evvelce) meskûn oldukları yerlerde (yurtlarında) dolaşıyorlar. Muhakkak ki bunda, elbette âyetler (deliller, ibretler) vardır. Hâlâ işitmeyecekler mi?
İlyas Yorulmaz = Onlar, yaşadıkları mekânlarda kendilerinden önce yürüyüp gezenlerin olduğu şehirleri helak ettiğimizi görmediler mi?
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاء إِلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنفُسُهُمْ أَفَلَا يُبْصِرُونَ
Secde / 27 -
E ve lem yerav ennâ nesûkul mâe ilâl ardıl curuzi fe nuhricu bihî zer’an te’kulu minhu en’âmuhum ve enfusuhum e fe lâ yubsirûn(yubsirûne).
Diyanet İşleri = Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmediler mi ki biz, suyu, kurak ve çorak yerlere akıtırız da o sayede hayvanlarının ve kendilerinin yiyecekleri otları bitiririz; hâlâ mı görmezler?
Abdullah Parlıyan = Üzerinde ot bitmeyen kuru topraklara, yağmur indirip kendilerinin ve hayvanlarının yiyeceği bitkileri, bizim yeşerttiğimizi görmezler mi?
Adem Uğur = Kupkuru yerlere suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yiyegeldikleri ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmediler mi? Hâla da göremeyecekler mi?
Ahmed Hulusi = Görmediler mi ki biz suyu çorak - kupkuru arza sevk ederiz de, o suyla, onların hayvanlarının ve kendi nefslerinin yediği ekini çıkarırız? Hâlâ mı görmüyorlar?
Ahmet Tekin = Kupkuru yerlere, toprağa suyu ulaştırdığımızda, hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekini, sebzeyi ve otu çıkardığımızı, yetiştirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ da görmeyecekler mi?
Ahmet Varol = Bizim suyu çorak bir yere sürdüğümüzü ve onunla, hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekin çıkardığımızı görmediler mi? Yine de görmüyorlar mı?
Ali Bulaç = Görmüyorlar mı; biz, suyu çorak toprağa sürüyoruz da onunla ekin bitiriyoruz; ondan hayvanları, kendileri yemektedir? Yine de görmüyorlar mı?
Ali Fikri Yavuz = Görmediler mi ki, biz suyu çorak araziye sevk ediyoruz da onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyecekleri ekini bitiriyoruz. Hâlâ (bunların Allah’dan olduğunu) görmiyecekler mi?
Ali Ünal = Hiç görüp dikkat etmezler mi ki, Biz otsuz, kır araziye suyu sevkediyor ve o suyun sayesinde hayvanlarına ve kendilerine yiyecek olarak ekinler bitiriyoruz. Artık gözleri açılmalı, gerçeği görüp idrak etmeli değiller mi?
Bayraktar Bayraklı = Kupkuru topraklara suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yemekte oldukları ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmüyorlar mı? Hâlâ görmeyecekler mi?
Bekir Sadak = Kuru yerlere suyu gonderip onunla hayvanlarinin ve kendilerinin yedikleri ekinleri cikardigimizi gormezler mi? Gormuyorlar mi?
Celal Yıldırım = Görmediler mi ki, biz suyu kupkuru yere sevkedip onunla davarlarının ve kendilerinin yediği ekini (ürünü) çıkarıyoruz. Hâlâ görmüyorlar mı?
Cemal Külünkoğlu = Görmüyorlar mı ki; biz çorak toprağa suyu gönderiyoruz da onunla hem hayvanlarının, hem de kendilerinin yiyeceği ekini yetiştiriyoruz. Hâlâ (diriliş konusunda gerçekleri) görmeyecekler mi?
Diyanet İşleri (eski) = Kuru yerlere suyu gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekinleri çıkardığımızı görmezler mi? Görmüyorlar mı?
Diyanet Vakfi = Kupkuru yerlere suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yiyegeldikleri ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmediler mi? Hâla da göremeyecekler mi?
Edip Yüksel = Kıraç toprağa suyu sürerek onların ve çiftlik hayvanlarının yediği ekinleri çıkardığımızı kavramazlar mı? Görmezler mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya hiç görmediler de mi? Biz kır yere suyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz, ondan hayvanları da yiyor, kendileri de, hâlâ gözlerini açmıyacaklar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ya hiç görmediler mi, Biz kır bir yere suyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz; ondan hayvanları da yiyor, kendileri de? Hala gözlerini açmayacaklar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ya hiç görmediler mi ki, biz kır yere suyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz. Ondan hayvanları da yiyor, kendileri de. Hâlâ gözlerini açmayacaklar mı?
Gültekin Onan = Görmüyorlar mı; biz, suyu çorak toprağa sürüyoruz da onunla ekin bitiryoruz; ondan hayvanları, kendileri yemektedir? Yine de görmüyorlar mı?
Harun Yıldırım = Kupkuru yerlere suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yiye geldikleri ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmediler mi? Hâla da göremeyecekler mi?
Hasan Basri Çantay = Suyu kupkuru ve çorak yere sevk etdiğimizi, onunla gerek hayvanlarının, gerek kendilerinin kısmen yiyegeldikleri ekini çıkarmakda olduğumuzu da görmediler mi? Haalâ da görmeyecekler mi?
Hayrat Neşriyat = Görmediler mi, doğrusu biz suyu kurak yere gönderiyoruz da, onunla hayvanlarının ve kendilerinin ondan yiyecekleri bir ekini çıkarıyoruz. Hiç görmezler mi?
İbni Kesir = Görmezler mi ki; Biz, kuru yerlere suyu gönderiyor, onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekinleri çıkarıyoruz. Hala da görmeyecekler mi?
Kadri Çelik = Bizim suyu çorak toprağa sürdüğümüzü, onunla ekin bitirdiğimizi ve ondan hayvanlarının da kendilerinin de yediğini görmüyorlar mı? Yine de sağduyu gösterip göremeyecekler mi?
Muhammed Esed = Üzerinde ot bitmeyen kuru topraklara yağmur indirip kendilerinin ve hayvanlarının yiyeceği bitkileri Bizim yeşerttiğimizi görmezler mi?
Mustafa İslamoğlu = Kıraç toprağa suyu sevk edip de onunla kendilerinin ve hayvanlarının beslendiği bitkiler çıkardığımızı nasıl görmezler? Peki ama, daha da mı görmeyecekler?
Ömer Nasuhi Bilmen = Görmediler mi ki, muhakkak Biz suyu çorak yere sevkederiz de onunla hemen ekinleri çıkarırız, onlardan hayvanları ve kendileri yiyiverir. Hâlâ görmezler mi?
Ömer Öngüt = Hiç görmediler mi ki; biz suyu kupkuru, çorak yerlere sevkediyoruz da, onunla ekin çıkarıyoruz. Ondan hem hayvanları hem de kendileri yiyor. Hâlâ görmüyorlar mı?
Şaban Piriş = Bizim, susuz araziyi su ile suladığımızı, onunla, hayvanların ve kendilerinin yediği ekini çıkardığımızı görmüyorlar mı? Hala doğruyu göremiyorlar mı?
Sadık Türkmen = Görmediler mi? Suyu, kuru yerlere sevk ediyoruz da onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekini çıkarıyoruz. Hâlâ görmüyorlar mı/görmek istemiyorlar mı?
Seyyid Kutub = Kuru yerlere suyu gönderip, onunla hayvanlarının ve kendilerinin yedikleri ekinleri çıkardığımızı görmezler mi? Görmüyorlar mı?
Suat Yıldırım = Görmüyorlar mı ki biz otsuz, kır araziye su sevk ediyoruz, onun sayesinde, hayvanların ve kendilerinin yiyecekleri ekinleri yetiştiriyoruz. Hâlâ bunları görmeyecekler mi?
Süleyman Ateş = Görmüyorlar mı biz nasıl suyu, kuru, otsuz yere sürüyoruz da onunla ekin bitiriyoruz; ondan hayvanları da, kendileri de yiyor? Görmüyorlar mı?
Tefhim-ul Kuran = Görmüyorlar mı; biz, suyu çorak toprağa sürüyoruz da onunla ekin bitiriyoruz; ondan hayvanları da, kendileri de yemektedir? Yine de görmüyorlar mı?
Ümit Şimşek = Onlar görmedi mi ki, Biz suyu kupkuru topraklara sevk eder ve onunla ekinler bitiririz de, hem kendileri, hem hayvanları ondan yerler? Hâlâ gözlerini açmayacaklar mı?
Yaşar Nuri Öztürk = Görmediler mi ki biz, çorak toprağa suyu salıyoruz da onunla ekinler çıkarıyoruz; hem hayvanları yiyor ondan hem kendileri. Hâlâ görmüyorlar mı?
İskender Ali Mihr = Onlar, suyu kurak araziye nasıl sevkediyoruz görmediler mi? Böylece oradan ekinler çıkarırız, ondan hayvanları. Ve onlar yerler. Hâlâ görmüyorlar mı?
İlyas Yorulmaz = Onlar, kupkuru olmuş yeryüzüne, suyu bizim götürdüğümüzü görmüyorlar mı? Sonra yeryüzünde, o suyla ekinler çıkartırız. O çıkardığımız ekinlerden onların hayvanları ve kendileri yerler. Bunları görmüyorlar mı?
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْفَتْحُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Secde / 28 -
Ve yekûlûne metâ hâzâl fethu in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Diyanet İşleri = “Eğer doğru söyleyenler iseniz, şu fetih ne zamanmış?” diyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve derler ki: Doğru söylüyorsanız ne vakit olacak bu fetih?
Abdullah Parlıyan = Ama inanmayanlar: “Eğer söyledikleriniz doğru ise, sizinle bizim aramızda bu dünyada veya ahirette, karar ne zaman verilecek?” diye soruyorlar.
Adem Uğur = Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih (ve hüküm) günü hani ne zaman? derler.
Ahmed Hulusi = Derler ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz: Şu El Feth (mutlak feth - ölümün tadılarak hakikatin apaçık algılanması) ne zaman?"
Ahmet Tekin = 'Eğer iddianızda doğru iseniz, bahsettiğiniz zafer ne zaman, Mekke’nin fethi ne zaman, ebedî âlemin kapısının açıldığı gün, diriliş ve karar günü ne zaman?' diyorlar.
Ahmet Varol = Diyorlar ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız şu fetih ne zaman?'
Ali Bulaç = Derler ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, şu fetih ne zamanmış?"
Ali Fikri Yavuz = Bir de: “- Bu (Mekke) fethi ne zaman, eğer doğru söyliyenlerseniz?” diyorlar.
Ali Ünal = Ama onlar, “İddialarınızda, tehditlerinizde doğru ve samimi iseniz, sözünü edip durduğunuz şu her şeyin ayan–beyan ortaya çıkacağı gün ne zaman?” diyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Derler ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, bu hüküm günü ne zaman?”[433]
Bekir Sadak = «Dogru soyluyorsaniz bilidirin bu hukum ne zaman verilecektir?» derler.
Celal Yıldırım = Ve diyorlar ki, «eğer doğru sözlülerden iseniz, o (bahsettiğiniz) fetih günü ne zaman ?»
Cemal Külünkoğlu = “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu fetih (kıyamet) ne zamanmış?” diye soruyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğru söylüyorsanız bildirin bu hüküm ne zaman verilecektir?' derler.
Diyanet Vakfi = Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih (ve hüküm) günü hani ne zaman? derler.
Edip Yüksel = 'O zafer ne zaman gerçekleşecek, doğru sözlüyseniz?' diye meydan okuyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = (28-29) Bir de ne vakıt o fetih eğer doğru iseniz? diyorlar. De ki; küfredenlere o fetih günü iymanları faide vermez ve onlara göz açtırılmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de: «Ne zaman (gelecektir) o zafer, eğer doğru söylüyorsanız?» diyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de «Ne zaman o fetih, eğer doğru söylüyorsanız?» diyorlar.
Gültekin Onan = Derler ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, şu fetih ne zamanmış?"
Harun Yıldırım = Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih (ve hüküm) günü hani ne zaman? derler.
Hasan Basri Çantay = Diyorlar ki: «Eğer doğru söyleyiciler iseniz o fetih ne zaman»?
Hayrat Neşriyat = Bir de, 'Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu fetih (aramızda hüküm verme günü) ne zaman?' diyorlar.
İbni Kesir = Ve derler ki: Doğru söylüyorsanız bu fetih ne zamandır?
Kadri Çelik = Derler ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, şu fetih (dünyevi azap) hani ne zaman?”
Muhammed Esed = Ama onlar: "Eğer söylediğiniz doğru ise, bu nihai karar ne zaman verilecek?" diye soruyorlar.
Mustafa İslamoğlu = Bir de diyorlar ki: "Eğer doğru söylüyorsanız, bu (bahsi geçen) kesin hüküm ne zaman verilecek?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve diyorlar ki: «Bu feth ne zamandır? Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz (söyleyiniz bakalım!).»
Ömer Öngüt = “Eğer doğru sözlü iseniz bu fetih ne zaman?” derler.
Şaban Piriş = -Eğer doğru söyleyenlerden iseniz bu hüküm ne zaman gerçekleşecek? diyorlar.
Sadık Türkmen = “eğer doğrular iseniz, bu zafer ne zamandır?” derler.
Seyyid Kutub = Doğru söylüyorsanız bu fetih ne zaman? diyorlar.
Suat Yıldırım = Bir de: "Eğer iddianızda doğru iseniz bu fetih (zafer veya kesin hüküm) ne zaman?" derler.
Süleyman Ateş = "Doğru iseniz bu fetih ne zaman?" diyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Derler ki: «Eğer doğru söyleyenler iseniz, şu fetih ne zamanmış?»
Ümit Şimşek = Bir de diyorlar ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, bu fetih günü ne zaman?'
Yaşar Nuri Öztürk = Bir de soruyorlar: "Eğer doğru sözlülerseniz, bu fetih ne zaman?"
İskender Ali Mihr = Ve eğer siz sadık(lar)sanız, "Bu fetih ne zaman?" derler.
İlyas Yorulmaz = Eğer doğru söyleyenlerdenseniz söyleyin bakalım “Zafer ne zaman?” derler.
قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنفَعُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِيمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ
Secde / 29 -
Kul yevmel fethi lâ yenfeullezîne keferû îmânuhum ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
Diyanet İşleri = De ki: “Fetih (Kıyamet) günü, inkâr edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Fetih günü, kâfir olanlar imana gelseler de faydası yok ve onlara mühlet de verilmeyecek.
Abdullah Parlıyan = De ki: “O karar günü, yani kıyamet günü, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, imana gelseler de, faydası yok. Onlara mühlet de verilmeyecek, yüzlerine de bakılmayacak.”
Adem Uğur = De ki: Fetih (ve hüküm) gününde inkârcılara (o gün ettikleri) imanları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacaktır!
Ahmed Hulusi = De ki: "O FETH'in yaşandığı süreçte, (ölümü tatmadan önce) hakikat bilgisini inkâr edenlere artık iman etmeleri bir fayda sağlamaz ve mühlet verilmez. "
Ahmet Tekin = 'Zafer kazandığımız gün, Mekke’nin fethedildiği gün, ebedî âlemin kapısının açıldığı gün, diriliş ve karar günü, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, o gün edecekleri iman fayda vermeyecek. Kendilerine mühlet tanınmayacak, tevbe etmelerine, özür dilemelerine fırsat verilmeyecek, merhamet nazarıyla bakılmayacak, göz açtırılmayacaktır.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Fetih günü inkâr edenlere imanlarının yararı olmaz ve kendilerine bir süre de tanınmaz.'
Ali Bulaç = De ki: "Fetih günü, inkâr edenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre tanınmaz."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), de ki: “- Fetih günü, o kâfirlere imanları fayda vermiyecek, onlara gözde açtırılmıyacaktır.
Ali Ünal = De ki: “Her şeyin ortaya çıkacağı o gün, küfredenlere mecbur kalacakları iman ikrarı hiçbir fayda vermeyecek, kendilerine artık daha fazla mühlet de tanınmayacaktır.”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “İnkâr edenlere, hüküm gününde inanmaları hiçbir fayda vermez ve onlara süre de tanınmaz.”
Bekir Sadak = De ki: «Hukmumun verilecegi gun inkarcilara ne inanmalari fayda verir ve ne de ertelenirler.»
Celal Yıldırım = De ki: Fetih günü, küfredenlere inanmaları artık fayda vermez ve onlara mühlet de verilmez.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Fetih (kıyamet) günü, inkârcılara o gün iman etmeleri bir fayda sağlamayacak ve onlara mühlet de verilmeyecektir.”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Hükmün verileceği gün inkarcılara ne inanmaları fayda verir ve ne de ertelenirler.'
Diyanet Vakfi = De ki: Fetih (ve hüküm) gününde inkârcılara (o gün ettikleri) imanları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacaktır!
Edip Yüksel = De ki, 'Zafer günü, inkarcılara inanmaları bir yarar sağlamıyacaktır; kendilerine bir başka şans da tanınmayacaktır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = (28-29) Bir de ne vakıt o fetih eğer doğru iseniz? diyorlar. De ki; küfredenlere o fetih günü iymanları faide vermez ve onlara göz açtırılmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «İnkar edenlere o zafer günü iman etmeleri fayda vermez ve onlara göz açtırılmaz.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «İnkâr edenlere o fetih günü iman etmeleri fayda vermez ve onlara göz açtırılmaz.»
Gültekin Onan = De ki: "Fetih günü, küfredenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre tanınmaz."
Harun Yıldırım = De ki: Fetih (ve hüküm) gününde inkârcılara (o gün ettikleri) imanları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacaktır!
Hasan Basri Çantay = Sen de söyle «Fetih günü, o kâfirlere îmanları fâide vermeyecek, kendileri (nin yüzlerin) e de bakılmayacak».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Fetih günü (gelince), inkâr edenlere, ne (o gün iş işten geçtikten sonra ettikleri) îmanları fayda verir, ne de onlara mühlet verilir.'
İbni Kesir = De ki: Fetih günü o kafirlere imanları fayda vermeyecek ve onlara bakılmayacak.
Kadri Çelik = De ki: “Fetih günü, küfre sapmakta olanlara (o gün) iman etmeleri bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre de tanınmaz.”
Muhammed Esed = De ki: "Nihai Karar Günü, (hayatları boyunca) hakikati inkar etmiş olanlara ne (yeni fark ettikleri) imanları bir fayda sağlayacak, ne de kendilerine bir mühlet verilecektir".
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Kesin hükmün verileceği gün inkarda ısrar edenlere ne imanları fayda verecek, ne de göz açtırılacak."
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Kâfir olmuş olanlara o fetih günü imânları bir fâide vermez ve onlara mühlet de verilmez».
Ömer Öngüt = De ki: “Fetih gününde kâfirlere imanları hiçbir fayda vermez, kendilerine mühlet de tanınmaz. ”
Şaban Piriş = De ki: -Hüküm günü, kafirlerin imanının kendilerine bir fayda vermediği ve onlara göz de açtırılmadığı gündür.
Sadık Türkmen = De ki: “Zafer günü, o inkârcılara inanmaları fayda vermez! Onlara, göz bile açtırılmaz.”
Seyyid Kutub = De ki; «Fetih günü gelince inkâr edenlere, o zaman inanmaları fayda vermez ve kendilerine mühlet de verilmez.»
Suat Yıldırım = De ki: "Fetih günü, kâfirlere imanları fayda vermez, onlara mühlet de verilmez."
Süleyman Ateş = De ki: "Fetih günü, küfre sapanlara imanları yarar sağlamayacaktır. Onlara göz açtırılmaz bile."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Fetih günü, küfre sapmakta olanlara (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre de tanınmaz.»
Ümit Şimşek = De ki: Fetih günü geldiğinde, inkâr edenlere ne o günkü imanları bir fayda verir, ne de süre tanınır.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Fetih günü, küfre sapanlara imanları yarar sağlamayacaktır. Onlara göz açtırılmaz bile."
İskender Ali Mihr = De ki: "Fetih günü, kâfir olanlara (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlere) îmânları bir fayda vermez ve onlara süre verilmez."
İlyas Yorulmaz = Deki “Zafer günü geldiğinde doğruları inkâr edenlere, o gün iman etmelerinin hiç bir faydası olmayacak. ”
فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانتَظِرْ إِنَّهُم مُّنتَظِرُونَ
Secde / 30 -
Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırûn(muntezırûne).
Diyanet İşleri = Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık yüz çevir onlardan ve bekle; şüphe yok ki onlar da beklemedeler.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Artık onlardan yüz çevir, onlara aldırma, onların başına gelecek olan Allah'ın azabını bekle, zaten onlar da zamanın belalarının, size gelmesini beklerler.
Adem Uğur = Artık sen onları bırak ve bekle. Zaten onlar da beklemektedirler.
Ahmed Hulusi = Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Muhakkak ki onlar da bekliyorlar!
Ahmet Tekin = Artık sen onlarla ilgilenme, onlara karşı tedbir al ve tehdidin gerçekleşeceği karar gününü bekle. Onlar da seni bertaraf edecekleri, sana galip gelecekleri günü beklemektedirler.
Ahmet Varol = Artık onlardan yüz çevir ve bekle. Onlar da beklemektedirler.
Ali Bulaç = Öyleyse, sen onlardan yüz çevir ve bekleyedur; gerçekten onlar da beklemektedirler.
Ali Fikri Yavuz = Şimdi o kâfirlerden yüz çevir de (kendilerine inecek azabı) gözet; çünkü onlar (senin helâkini) bekleyip duruyorlar.
Ali Ünal = Dolayısıyla (ey Rasûlüm,) sen onlara aldırma ve bırak onları kendi hallerine. Nasıl onlar (öyle bir günü fakat senin helâkin için) bekliyorlarsa, sen de bekle (ve gör bak Rabbin ne yapacak)!
Bayraktar Bayraklı = Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Onlar da beklemektedirler.[434]
Bekir Sadak = Onlari birak, bekle; zaten onlar da senin akibetini beklemektedirler. *
Celal Yıldırım = Artık sen onlardan yüzçevir ve bekle; onlar da beklemekteler.
Cemal Külünkoğlu = Artık onları kendi hallerine bırak ve onların beklediği gibi sen de (hakikatin ortaya çıkmasını) bekle!
Diyanet İşleri (eski) = Onları bırak, bekle; zaten onlar da senin akıbetini beklemektedirler.
Diyanet Vakfi = Artık sen onları bırak ve bekle. Zaten onlar da beklemektedirler.
Edip Yüksel = Öyleyse onlardan yüz çevir ve bekle; onlar da beklemektedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şimdi onlardan yüz çevir de gözet, çünkü onlar gözetiyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şimdi onlardan yüz çevir de gözet, çünkü onlar da gözetiyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şimdi sen onlardan yüz çevir de gözet. Çünkü onlar da gözetmektedirler.
Gültekin Onan = Öyleyse sen onlardan yüz çevir ve bekleyedur; gerçekten onlar da beklemektedirler.
Harun Yıldırım = Artık sen onları bırak ve bekle. Zaten onlar da beklemektedirler.
Hasan Basri Çantay = Artık onlardan yüz çevir, (inecek azâblarını) bekle. Çünkü onlar bekleyicidirler.
Hayrat Neşriyat = Artık onlardan yüz çevir ve (onlara gelecek olan azâbı) bekle! Zâten onlar da bekleyicidirler!
İbni Kesir = Bırak onları ve bekle. Zaten onlar da beklemektedir.
Kadri Çelik = Öyleyse, sen onlardan yüz çevir ve bekleyedur; gerçekten onlar da beklemektedirler.
Muhammed Esed = Artık onları kendi hallerine bırak ve onların beklediği gibi sen de (hakikatin ortaya çıkmasını) bekle.
Mustafa İslamoğlu = Şu halde boş ver onları da (kendi işine bak); madem onlar beklemeye razılar, sen (dünden) bekle!
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphe yok ki, onlar da bekleyicilerdir.
Ömer Öngüt = Onlardan yüz çevir ve bekle! Zaten onlar da beklemektedirler.
Şaban Piriş = Şimdi, onlardan uzaklaş ve bekle, onlar da bekliyorlar.
Sadık Türkmen = Öyleyse şimdi onları bırak ve bekle! Onlar da beklemektedirler!..
Seyyid Kutub = Sen onlardan yüz çevir ve bekle, zaten onlar da beklemektedirler.
Suat Yıldırım = Şimdi sen onları kendi hallerine bırak. Yardımımızı veya onların helâk edilmelerini bekle! Çünkü onlar da senin helâk olmanı bekliyorlar.
Süleyman Ateş = Sen onlardan yüz çevir ve bekle, zaten onlar da beklemektedirler.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse, sen onlardan yüz çevir ve bekleyedur; gerçekten onlar da beklemektedirler.
Ümit Şimşek = Sen onları kendi haline bırak ve bekleyedur; onlar da bekliyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık onlardan yüz çevir ve bekle! Zaten onlar da bekliyorlar.
İskender Ali Mihr = Öyleyse artık onlardan yüz çevir ve bekle! Muhakkak ki onlar (da) bekleyenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Onlardan yüz çevir (onlarla artık muhatap olma) ve sonucu bekle, şüphesiz ki onlar da bekleyecekler.
32-SECDE:
1-4- Kendilerine
senden önce bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman için, buyurulduğu
üzere "İçlerinde bir uyarıcı gelip geçmemiş olan hiçbir kavim yoktur." (Fâtır,
35/24). Şu halde burada "Kendilerine hiçbir uyarıcı gelmedi." denilmesi, "Ey
kitap ehli, peygamberlerin bulunmadığı bir zamanda size (âyetlerimizi) açıklayan
peygamberimiz gelmiştir." (Mâide, 5/19) âyetinin ifadesince fetret zamanına
(peygamber bulunmayan devre) işaret olmuş olur. "...altı günde... sonra Arş
üzerine istivâ etti (hakim oldu)." (A'raf, 7/54. âyete bkz.)
5-6- Gökten
yere, yukarıdan aşağıya emri tedbir eder (düzenler). Yani O'nun Arş'ta istivâsı
(hükümran olması), Tevrat'tan zannedildiği gibi dinlenmek mânâsına değil,
emri düzenlemekle hüküm ve saltanat yürütmek mânâsınadır.
TEDBİR: Bir
işin arkasını görerek ona göre gereğini tayin etmektir. Allah Teâlâ'nın tedbiri
ise, hikmetine göre dilemesidir. Şu halde burada emir, "Umûr"un tekili olarak
"şe'n" (iş) mânâsınadır. Yani dünyanın işini melekler gibi, semâvî sebepler
ve kuvvetlerle yukarıdan aşağı indirmek suretiyle tedbir ve idare eder. Sonra
da o iş, O'na çıkar. Bu şekilde bir emir, bir iş başladığı noktaya dönen bir
devir ile son bulup kalkar, yalnız Allah'ın ilminde sabit kalır.
Bir günde
ki; bazıları bunu yalnız "Urûc"a bağlamışlarsa da tercih edilen hem "yüdebbiru",
hem "ya'rucu" fiillerinin ikisine birden tenâzu' yoluyla taallukudur. Yani
o emrin inmesi ve çıkması öyle bir günde, o kadar bir zamanda olur ki miktarı
sizin saydıklarınızdan bin sene eder. Demek ki Allah'ın bir iradesinin hükmü
olan bir emir, bir iş, bir olay bazen böyle bin senelik bir devir ile biter.
Onun bir günü, böyle büyük bir devir teşkil eder. Onun için "gökleri ve yeri
altı günde yarattı" denildiği zaman o günleri rastgele günler zannetmemelidir.
Meâric Sûresi'nde (Meâric, 70/4) geleceği üzere bunun elli bin sene edeni
de vardır. Demek ki, bin sene denilmesi örnek yoluyladır. Yahud bazı tefsircilerin
dedikleri gibi "bin" tabiri uzun bir zamandan kinâyedir. Dolayısıyla daha
az ve daha çok olmasına engel değildir.
7-11- Yarattığı
her şeyi güzel yaratmıştır. Burada "hüsün" güzellik, hikmet ve menfaate uygunluktur.
Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir. "Süzülmüş bir özden (sülâleden)...
(Müminûn, 23/12-14. âyetlerine bkz.)
"Değersiz
bir sudan" ifadesi, "sülâle"den bedeldir. Bununla beraber sıfat olması da
düşünülebilir.
Meâl-i Şerifi
12- Ey Muhammed!
Günahkârların, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Ey Rabbimiz!
Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, çünkü
biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz." derlerken bir görsen!
13- Eğer biz
dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik. Fakat benden: "Bütün insanlar
ve cinlerden cehennemi elbette dolduracağım." sözü hak olmuştur.
14- "O halde
bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! İşte biz de sizi
unuttuk. Yapmakta olduğunuz işler yüzünden tadın ebedî azabı!"
15- Bizim
âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği
zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük
taslamazlar.
16- Onların
yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümid içinde Rablerine dua ederler
ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.
17- Şimdi
hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden
neler gizlenmiş olduğunu bilemez.
18- Öyle ya
iman eden kimse, fâsık olan gibi olur mu? Onlar eşit olamazlar.
19- Evet,
iman edip de salih amelleri işleyen kimselerin, yaptıklarına karşılık bir
konukluk (ağırlanma) olarak me'vâ (barınak) cennetleri vardır.
20- Ama fâsıklık
etmiş olanların barınakları ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya
geri çevrilirler ve kendilerine: "Haydi tadın o ateşin yalanlayıp durduğunuz
azabını!" denir.
21- Şu bir
gerçek ki, onlara o en büyük azabdan önce yakın azabdan (dünyada) da tattıracağız.
Umulur ki, (kötülükten) dönerler.
22- Rabbinin
âyetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden
daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.
12-16- Çünkü
biz sizi unuttuk. Yani unutmuş gibi cehennemde bıraktık. Yanları yataklardan
uzaklaşır, hem korku, hem umutla Rablerine dua ederler; gece kalkar teheccüd
kılarlar. Bir çokları Muaz b. Cebel (r.a.)den sahih olarak rivayet etmişlerdir
ki, şöyle demiştir: "Bir seferinde peygamber (s.a.v.) ile beraberdim. Birgün
yanında sabah etmiştim, yürüyorduk. 'Ey Allah'ın peygamberi' dedim. 'Bana
bir amel haber ver ki, beni cennete koysun, cehennemden uzaklaştırsın.' Buyurdu
ki: 'Büyük birşey sordun, bununla beraber o, Allah Teâlâ'nın nasib ettiği
kimseye kolaydır, Allah'a ibadet edersin, O'na hiç ortak koşmazsın, namazı
kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Kabe'yi haccedersin.'
Sonra buyurdu ki: 'Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır, sadaka
hataları söndürür ve gecenin göbeğinde adamın namazı' dedi. Sonra "Onların
yanları yataklardan uzaklaşır..." diye iki âyet okudu" .
17-22- Şimdi
hiçbir kimse bilmez. Ve Allah'a yakın bir melek, ne de Allah tarafından gönderilmiş
bir peygamber. Onların yaptıkları amellere mükafat olarak kendileri için gözler
aydınlığından, sevinçten neler gizlenmekte!.. Buharî ve diğerlerinde Resûl-i
Ekrem (s.a.v.)den şu kudsî hadis rivayet olunmaktadır: "Allah Teâlâ buyuruyor
ki: Ben salih kullarıma öyle şeyler hazırlamışımdır ki, hiçbir göz görmemiş,
kulaklar işitmemiş, bir insanın hatırından da geçmemiştir." "(Onlara en büyük
azabdan başka bir de yakın azabdan (tattıracağız)." Azab-ı ednâ; yakın azab,
dünya azabı aza-ı ekber de âhiret azabıdır.
Meâl-i Şerifi
23- Andolsun
ki biz vaktiyle Musa'ya kitap vermiştik. Şimdi de sen ona (öyle bir kitaba)
kavuşmaktan şüphe içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına doğru yolu göstren
bir rehber kılmıştık.
24- Onların
içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik.
Onlar, bizim âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.
25- Şimdi
ihtilafa düştükleri şeyler hakkında şüphesiz ki Rabbin kıyamet günü aralarında
ayırıcı hükmü verecektir.
26- Kendilerinden
önce, yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları helâk etmiş olmamız,
daha onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda nice ibretler vardır. Hâlâ
kulak vermeyecekler mi?
27- Ya hiç
görmediler mi ki, biz kır yere suyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz.
Ondan hayvanları da yiyor, kendileri de. Hâlâ gözlerini açmayacaklar mı?
28- Bir de
"Ne zaman o fetih, eğer doğru söylüyorsanız?" diyorlar.
29- De ki:
"İnkâr edenlere o fetih günü iman etmeleri fayda vermez ve onlara göz açtırılmaz."
30- Şimdi
sen onlardan yüz çevir de gözet. Çünkü onlar da gözetmektedirler.
23-30- Şimdi
sen ona kavuşmaktan şüphe içinde olma. Yani vaktiyle Musa'ya verdiğimiz gibi
şimdi de sûrenin başında açıklandığı üzere sana kitap veriyoruz. Bunda zerre
kadar şüpheye düşme.