وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا
Zâriyât / 1 -
Vez zâriyâti zerven.
Diyanet İşleri = (1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun tozutup savuranlara.
Abdullah Parlıyan = Tozu dumana katan ve savurup kaldıran rüzgarlara, tabiat kuvvetlerine ve meleklere,
Adem Uğur = Tozdurup savuranlara,
Ahmed Hulusi = Andolsun o tozutup savuranlara.
Ahmet Tekin = Nesilleri devam ettiren kadınlara, dişilere, tozlaşmayı sağlayan rüzgârlara andolsun.
Ahmet Varol = Savurup atan (rüzgar)lara,
Ali Bulaç = Tozu dumana katıp savuran (rüzgar)lara,
Ali Fikri Yavuz = O tozutub savuran rüzgârlara,
Ali Ünal = (Rüzgâr gibi) savurup dağıtanlara,
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Esip savuran rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca akanlara, iş bölümü yapanlara yemin olsun ki, size vaad edilen kesinlikle gerçekleşecektir; ceza da kesinlikle olacaktır. [582]
Bekir Sadak = (1-6) Esip savuran ruzgarlara, yagmur yuklu bulutlara, kolayca suzulen gemiler ve isleri yoneten meleklere and olsun ki, size soz verilen kiyametin kopmasi suphesiz gercektir. Odesme gunu gelecektir.
Celal Yıldırım = Tozup savuranlara,
Cemal Külünkoğlu = (1-6) Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara, (yağmur) yüklü (bulut)lara, kolayca akıp giden (yıldızlara, gemi)lere, işleri taksim eden meleklere andolsun ki, size vaad olunan diriliş elbette gerçektir. (Hesap ve) ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = (1-6) Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
Diyanet Vakfi = (1-6) Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vâdedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Edip Yüksel = Andolsun tozu dumana katıp savuranlara,
Elmalılı Hamdi Yazır = O tozdurup savuranlara
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O tozdurup savuranlara.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O tozdurup savuranlara,
Gültekin Onan = Tozu dumana katıp savuran (rüzgar)lara,
Harun Yıldırım = Andolsun tozu dumana katıp savuranlara,
Hasan Basri Çantay = Tozutup savuran (rüzgâr) lar,
Hayrat Neşriyat = İndiği yerden toz kaldırarak (hidayeti gönüllere) saçan;
İbni Kesir = Savurup dağıtan rüzgarlara andolsun ki,
Kadri Çelik = Savurdukça savuranlara andolsun!
Muhammed Esed = Savurup tozutan rüzgarlara andolsun!
Mustafa İslamoğlu = İndiği yerden toz kaldırarak (hidayeti gönüllere) saçan;
Ömer Nasuhi Bilmen = Savurup dağıtan rüzgarlara andolsun ki,
Ömer Öngüt = Savurdukça savuranlara andolsun!
Şaban Piriş = Savurup tozutan rüzgarlara andolsun!
Sadık Türkmen = Ant olsun/düşün; savurarak kaldıranları,
Seyyid Kutub = And olsun tozutup savuranlara.
Suat Yıldırım = O tozutup savuran (rüzgârlara)
Süleyman Ateş = Savurup kaldıranlara,
Tefhim-ul Kuran = Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara.
Ümit Şimşek = And olsun tozutup savuranlara.
Yaşar Nuri Öztürk = O tozutup savuranlara/o kırıp un ufak edenlere,
İskender Ali Mihr = Savurarak esip dağıtan rüzgârlara andolsun!
İlyas Yorulmaz = Estikçe esenlere.
فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا
Zâriyât / 2 -
Fel hâmilâti vıkren.
Diyanet İşleri = (1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken ağır bir yük yüklenenlere.
Abdullah Parlıyan = yağmur yükleriyle yüklü bulutlara da,
Adem Uğur = Yükünü yüklenenlere,
Ahmed Hulusi = O ağırlık taşıyanlara.
Ahmet Tekin = Karnı burnunda, kucakları, sırtları dolu çocuklu kadınlara, yavrulamak üzere olan hayvanlara, yüklü dallara, dolu başaklara, mebzul mahsûle, yoğunlaşmış bulutlara andolsun!
Ahmet Varol = Sonra ağır yük taşıyan (bulut)lara,
Ali Bulaç = Derken, ağır yük taşıyan (bulut)lara.
Ali Fikri Yavuz = Arkasından ağır su taşıyan bulutlara,
Ali Ünal = (Bulutlar gibi) ağır yükleri yüklenip taşıyanlara,
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Esip savuran rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca akanlara, iş bölümü yapanlara yemin olsun ki, size vaad edilen kesinlikle gerçekleşecektir; ceza da kesinlikle olacaktır. [582]
Bekir Sadak = (1-6) Esip savuran ruzgarlara, yagmur yuklu bulutlara, kolayca suzulen gemiler ve isleri yoneten meleklere and olsun ki, size soz verilen kiyametin kopmasi suphesiz gercektir. Odesme gunu gelecektir.
Celal Yıldırım = Ağır yük yüklenip taşıyanlara,
Cemal Külünkoğlu = (1-6) Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara, (yağmur) yüklü (bulut)lara, kolayca akıp giden (yıldızlara, gemi)lere, işleri taksim eden meleklere andolsun ki, size vaad olunan diriliş elbette gerçektir. (Hesap ve) ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = (1-6) Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
Diyanet Vakfi = (1-6) Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vâdedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Edip Yüksel = Yük yüklenenlere,
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken bir ağırlık taşıyanlara
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir ağırlık taşıyan (bulut)lara
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derken bir ağırlık taşıyanlara,
Gültekin Onan = Derken, ağır yük taşıyan (bulut)lara.
Harun Yıldırım = Derken ağır yük taşıyanlara,
Hasan Basri Çantay = Sonra (su) yükü (nü) taşıyan (bulut) lar,
Hayrat Neşriyat = Sonra o ağırlık yüklenen (bulut)lara!
İbni Kesir = Yükünü yüklenenlere,
Kadri Çelik = Sonra, ağır yük taşıyanlara.
Muhammed Esed = ve (koyu bulutların) yükünü taşıyan,
Mustafa İslamoğlu = bir o kadar da ağır mı ağır bir (mana) yükü taşıyan;
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra yağmurları yüklenen bulutlara andolsun ki,
Ömer Öngüt = (Yağmur) yüküyle yüklenen (bulutlara) andolsun!
Şaban Piriş = Ağır yük taşıyan(bulut)lara...
Sadık Türkmen = Yükle Yüklenmişleri,
Seyyid Kutub = Yükünü yüklenenlere.
Suat Yıldırım = Yağmur yüklenen bulutlara,
Süleyman Ateş = (Yağmur) Yüklü (bulut)lara,
Tefhim-ul Kuran = Derken, ağır yük taşıyan (bulut)lara.
Ümit Şimşek = Yükünü yüklenenlere.
Yaşar Nuri Öztürk = O ağırlık taşıyanlara,
İskender Ali Mihr = Ve de yük taşıyanlara (yağmur yüklü bulutlara).
İlyas Yorulmaz = Yağmur yüklü bulutları taşıyanlara.
فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا
Zâriyât / 3 -
Fel câriyâti yusren.
Diyanet İşleri = (1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken kolayca akıp gidenlere.
Abdullah Parlıyan = denizlerde kolayca akıp giden gemilere ve yörüngelerinde dönüp seyreden gezegenlere,
Adem Uğur = Kolayca süzülenlere,
Ahmed Hulusi = O kolayca akıp gidenlere.
Ahmet Tekin = Kolayca hareket eden bulutlara, hava akımlarına, su akıntılarına, gezegenlere, gemilere, uçaklara, füzelere andolsun.
Ahmet Varol = Sonra kolayca akıp giden (gemi)lere,
Ali Bulaç = Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,
Ali Fikri Yavuz = Sonra kolayca akıb giden gemilere (veya bulutlara ve yıldızlara),
Ali Ünal = (Gemiler gibi) kolayca akıp gidenlere,
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Esip savuran rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca akanlara, iş bölümü yapanlara yemin olsun ki, size vaad edilen kesinlikle gerçekleşecektir; ceza da kesinlikle olacaktır. [582]
Bekir Sadak = (1-6) Esip savuran ruzgarlara, yagmur yuklu bulutlara, kolayca suzulen gemiler ve isleri yoneten meleklere and olsun ki, size soz verilen kiyametin kopmasi suphesiz gercektir. Odesme gunu gelecektir.
Celal Yıldırım = Kolayca akıp gidenlere,
Cemal Külünkoğlu = (1-6) Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara, (yağmur) yüklü (bulut)lara, kolayca akıp giden (yıldızlara, gemi)lere, işleri taksim eden meleklere andolsun ki, size vaad olunan diriliş elbette gerçektir. (Hesap ve) ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = (1-6) Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
Diyanet Vakfi = (1-6) Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vâdedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Edip Yüksel = Kolayca akıp gidenlere,
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken bir kolaylıkla akanlara
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kolaylıkla akıp giden (gemi)lere
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derken bir kolaylıkla akanlara,
Gültekin Onan = Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,
Harun Yıldırım = Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,
Hasan Basri Çantay = sonra kolayca akan (gemi) ler,
Hayrat Neşriyat = (3-4) Sonra o kolaylıkla akıp giden (gemilere, vâsıta)lara! Sonra o (bütün) işleri taksîm eden (melek)lere!
İbni Kesir = Kolayca süzülenlere,
Kadri Çelik = Sonra kolaylıkla akıp gidenlere.
Muhammed Esed = yumuşak bir şekilde akıp giden,
Mustafa İslamoğlu = buna karşın, kolayca aktığı (kalpleri) fetheden;
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra kolaylıkla akıp gidenlere andolsun ki,
Ömer Öngüt = Kolayca akıp giden (gemi)lere andolsun!
Şaban Piriş = Kolayca akıp giden(gemi)lere...
Sadık Türkmen = Sonra kolayca akıp gidenleri,
Seyyid Kutub = Kolayca süzülenlere.
Suat Yıldırım = Kolayca akıp giden (yıldızlar, bulutlar vb.) şeylere,
Süleyman Ateş = Kolayca akıp gidenlere,
Tefhim-ul Kuran = Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,
Ümit Şimşek = Kolayca akıp gidenlere.
Yaşar Nuri Öztürk = O kolayca akıp gidenlere/o rahatça yüzenlere,
İskender Ali Mihr = Sonra kolayca akıp gidenlere (süzülenlere).
İlyas Yorulmaz = Kolaylıkla giden (gemi) lere.
فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا
Zâriyât / 4 -
Fel mukassimâti, emren.
Diyanet İşleri = (1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken işi ayıranlara.
Abdullah Parlıyan = tüm kâinât içerisinde yaratıkların tümünün işlerini taksim edip ayarlayan güçlere andolsun ki;
Adem Uğur = İşleri ayıranlara andolsun ki,
Ahmed Hulusi = Hükmü taksim edenlere!
Ahmet Tekin = Bütün ilâhî planların, kararların, icraatların envanterini çıkarıp taksim eden meleklere andolsun.
Ahmet Varol = Sonra işleri paylaştıranlara andolsun ki,
Ali Bulaç = Sonra iş(ler)i taksim edenlere andolsun.
Ali Fikri Yavuz = Sonra işleri (kullara) bölen meleklere yemin olsun ki:
Ali Ünal = Ve Allah’tan gerekli emri alan ve iş bölümüyle (O’nun nimetlerini) taksim edip dağıtan (farklı mertebelerdeki meleklere) yemin olsun ki:
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Esip savuran rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca akanlara, iş bölümü yapanlara yemin olsun ki, size vaad edilen kesinlikle gerçekleşecektir; ceza da kesinlikle olacaktır. [582]
Bekir Sadak = (1-6) Esip savuran ruzgarlara, yagmur yuklu bulutlara, kolayca suzulen gemiler ve isleri yoneten meleklere and olsun ki, size soz verilen kiyametin kopmasi suphesiz gercektir. Odesme gunu gelecektir.
Celal Yıldırım = İş bölümü yapanlara and olsun ki,
Cemal Külünkoğlu = (1-6) Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara, (yağmur) yüklü (bulut)lara, kolayca akıp giden (yıldızlara, gemi)lere, işleri taksim eden meleklere andolsun ki, size vaad olunan diriliş elbette gerçektir. (Hesap ve) ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = (1-6) Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
Diyanet Vakfi = (1-6) Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vâdedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Edip Yüksel = Ve işi bölümlere ayıranlara andolsun ki
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken bir emir taksim edenlere kasem olsun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir iş bölümü yapan (melek)lere yemin ederim ki,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derken bir emir taksim edenlere andolsun ki,
Gültekin Onan = Sonra buyruğu taksim edenlere andolsun.
Harun Yıldırım = Sonra işi taksim edenlere ki,
Hasan Basri Çantay = sonra iş bölümü yapan (melek) ler hakkı için,
Hayrat Neşriyat = (3-4) Sonra o kolaylıkla akıp giden (gemilere, vâsıta)lara! Sonra o (bütün) işleri taksîm eden (melek)lere!
İbni Kesir = İşi ayıranlara andolsun ki;
Kadri Çelik = Sonra işi ayıranlara.
Muhammed Esed = ve (hayatın nimetlerini) (Allah'ın) buyruğu altında paylaştıran!
Mustafa İslamoğlu = ve emr(-i ilahiyi hayata) paylaştıran (vahiy) şahit olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra (hangi) bir emri taksim eden (melek)lere andolsun ki,
Ömer Öngüt = İşi paylaştırıp ayıranlara andolsun!
Şaban Piriş = İşleri taksim edenlere...
Sadık Türkmen = Sonra emri taksim edenleri!
Seyyid Kutub = İşi ayıranlara and olsun.
Suat Yıldırım = Emirleri, rızıkları, yağmurları vb. şeyleri taksim eden meleklere yemin ederim ki:
Süleyman Ateş = İş(ler)i taksim edenlere (rızıkları, yağmurları dağıtan güçlere) andolsun ki,
Tefhim-ul Kuran = Sonra iş(ler)i taksim edenlere andolsun.
Ümit Şimşek = İşi bölüştürenlere.
Yaşar Nuri Öztürk = O iş ve oluşu bölüştürenlere yemin olsun ki,
İskender Ali Mihr = Hem de emrederek (işleri), (görevli meleklere) taksim edenlere (andolsun ki...)
İlyas Yorulmaz = İşleri taksim edip dağıtanlara yenim olsun ki.
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
Zâriyât / 5 -
İnnemâ tûadûne le sâdikûn.
Diyanet İşleri = (1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de size vaadedilen, doğrudur ancak.
Abdullah Parlıyan = Size vaat olunan haşir, neşir, ceza, mükafat, cennet, cehennem kesinlikle meydana gelecektir.
Adem Uğur = Size vâdedilen, kesinlikle doğrudur.
Ahmed Hulusi = Vadolunduğunuz elbette kesinlikle gerçektir!
Ahmet Tekin = Size va’d olunanlar, tehdit edildiğiniz şeyler kesinlikle doğrudur.
Ahmet Varol = Size vaadedilenler kesin doğrudur.
Ali Bulaç = Size va'dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak size vaad olunanlar bir gerçektir;
Ali Ünal = Size va’dedilen mutlaka gerçektir;
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Esip savuran rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca akanlara, iş bölümü yapanlara yemin olsun ki, size vaad edilen kesinlikle gerçekleşecektir; ceza da kesinlikle olacaktır. [582]
Bekir Sadak = (1-6) Esip savuran ruzgarlara, yagmur yuklu bulutlara, kolayca suzulen gemiler ve isleri yoneten meleklere and olsun ki, size soz verilen kiyametin kopmasi suphesiz gercektir. Odesme gunu gelecektir.
Celal Yıldırım = Size va'dolunan elbette yerine gelecektir.
Cemal Külünkoğlu = (1-6) Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara, (yağmur) yüklü (bulut)lara, kolayca akıp giden (yıldızlara, gemi)lere, işleri taksim eden meleklere andolsun ki, size vaad olunan diriliş elbette gerçektir. (Hesap ve) ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = (1-6) Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
Diyanet Vakfi = (1-6) Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vâdedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Edip Yüksel = Size söz verilen kuşkusuz bir gerçektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki muhakkak o size va'd olunan her halde doğrudur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = muhakkak o size va'dolunan mutlaka doğrudur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O size vaad edilen elbette doğrudur.
Gültekin Onan = Size vaad edilmekte olan hiç tartışmasız doğrudur.
Harun Yıldırım = Size va’dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.
Hasan Basri Çantay = şübhesiz ki size va'd olunan (şeylerin hepsi) elbette doğrudur.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki va'd edilegeldiğiniz şey (öldükten sonra dirilmeniz), gerçekten doğrudur.
İbni Kesir = Muhakkak size vaadolunan elbette doğrudur.
Kadri Çelik = Ki size vaat edilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, size vaad edilmiş olan kesinlikle doğrudur,
Mustafa İslamoğlu = Hiç tartışmasız, size vaad edilmiş olan elbet doğrudur;
Ömer Nasuhi Bilmen = Size vaadolunan, şüphe yok ki, elbette doğrudur.
Ömer Öngüt = Size vâdedilen şey kesinlikle doğrudur.
Şaban Piriş = Size vaat edilen elbette doğrudur.
Sadık Türkmen = Size vadedilen mutlaka doğrudur.
Seyyid Kutub = Size va'dedilen, mutlaka doğrudur.
Suat Yıldırım = Size vâd olunan diriliş elbette gerçektir.
Süleyman Ateş = Size va'dedilen, mutlaka doğrudur.
Tefhim-ul Kuran = Size va'dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.
Ümit Şimşek = Size vaad olunan doğrudur.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç kuşkusuz, o size vaat olunan kesinlikle doğrudur.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki size vaadolunanlar kesinlikle doğrudur.
İlyas Yorulmaz = Size vaat olunan (o kıyamet saati) kesinlikle doğrudur.
وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ
Zâriyât / 6 -
Ve inned dîne le vâkıu(vâkıun).
Diyanet İşleri = (1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve cezâ, mutlaka olacak.
Abdullah Parlıyan = Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Adem Uğur = Ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki Din (sistem) mutlaka bir realitedir!
Ahmet Tekin = Din, toplumlara hâkim, tabiî ve sosyal bir realitedir. Mutlaka hesabı sorulacak olan ilahî bir düzendir. Sorumluluk, hesap, icra ve ceza elbette vardır, kesinkes Allah’a ait, Allah adına kullanılan otorite hâkim olacaktır.
Ahmet Varol = Ve şüphesiz ceza muhakkak olacaktır.
Ali Bulaç = Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
Ali Fikri Yavuz = Ve şübhesiz ki hesab vuku bulacaktır, (herkes amelinin karşılığını görecektir.)
Ali Ünal = Muhakkak ki Din (sistem) mutlaka bir realitedir!
Bayraktar Bayraklı = (1-6) Esip savuran rüzgârlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca akanlara, iş bölümü yapanlara yemin olsun ki, size vaad edilen kesinlikle gerçekleşecektir; ceza da kesinlikle olacaktır. [582]
Bekir Sadak = (1-6) Esip savuran ruzgarlara, yagmur yuklu bulutlara, kolayca suzulen gemiler ve isleri yoneten meleklere and olsun ki, size soz verilen kiyametin kopmasi suphesiz gercektir. Odesme gunu gelecektir.
Celal Yıldırım = Hesap ve ceza günü mutlaka gerçekleşecektir.
Cemal Külünkoğlu = (1-6) Tozu dumana katıp savuran (rüzgâr)lara, (yağmur) yüklü (bulut)lara, kolayca akıp giden (yıldızlara, gemi)lere, işleri taksim eden meleklere andolsun ki, size vaad olunan diriliş elbette gerçektir. (Hesap ve) ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Diyanet İşleri (eski) = (1-6) Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.
Diyanet Vakfi = (1-6) Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vâdedilen, kesinlikle doğrudur ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Edip Yüksel = Yargılama kesinlikle gerçekleşecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve muhakkak ki ceza şübhesiz vakı'dir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve muhakkak ceza ve mükafat gerçekleşecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ceza ve hesap günü şüphesiz olacaktır.
Gültekin Onan = Şüphesiz din (hesap ve ceza) da mutlaka gerçekleşecektir.
Harun Yıldırım = Ve şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz ki (amellere göre) ceza (ya'nî mukaabele) de elbette vaaki'dir.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki dîn (amellere mükâfât ve cezâ günü) elbette vâki' (olacak)tır.
İbni Kesir = Muhakkak ceza elbet vuku bulacaktır.
Kadri Çelik = Ceza ve mükâfat mutlaka gerçekleşecektir.
Muhammed Esed = ve yargılama (Günü) mutlaka gelecektir!
Mustafa İslamoğlu = ve Hesap (Günü) mutlaka gelecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve muhakkak ki, ceza da herhalde vâkîdir.
Ömer Öngüt = Ceza mutlaka vuku bulacaktır.
Şaban Piriş = Ceza günü kuşkusuz gerçekleşecektir.
Sadık Türkmen = Ve şüphesiz ki, din (hesap) günü muhakkak olacaktır.
Seyyid Kutub = Ceza muhakkak olacaktır.
Suat Yıldırım = İşlerin karşılığı da mutlaka alınacaktır.
Süleyman Ateş = Cezâ muhakkak olacaktır.
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz (din) hesap ve ceza da mutlaka gerçekleşecektir.
Ümit Şimşek = Hesap günü gerçekleşecektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve din, şaşmaz bir olgudur.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki dîn (hesap görme; mükâfat veya ceza), kesinlikle vuku bulacaktır (gerçekleşecektir).
İlyas Yorulmaz = Mutlaka Din[1] (borçların ödeneceği hesap) günü gerçekleşecektir.
وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحُبُكِ
Zâriyât / 7 -
Ves semâi zâtil hubuki.
Diyanet İşleri = (7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun yol yol hâreli göğe.
Abdullah Parlıyan = Düşün, yıldız kümeleriyle dolu yörüngeler, yollar sahibi, düz ve güzel yaratılmış gök kubbeyi!
Adem Uğur = İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki,
Ahmed Hulusi = O (çeşitli düşüncelerden oluşmuş) yollarla dolu semâ (bilinç)!
Ahmet Tekin = İçinde yörüngeler ve yollar olan, dengeli ve güzel göğe andolsun.
Ahmet Varol = Çeşitli yolları (cisimlerinin yörüngeleri) bulunan göğe yemin olsun ki,
Ali Bulaç = 'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun;
Ali Fikri Yavuz = O (yıldızlara ait) güzel yollara sahib sema hakkı için ki:
Ali Ünal = (Meleklerin ve gök cisimlerinin hareketi, Allah’ın emirlerinin tebliği ve yerine getirilmesi, yerdeki şuurlu varlıkların amellerinin yükselmesi için) süslü yollarla, yörüngelerle dolu gök hakkı için,
Bayraktar Bayraklı = Yörüngelere sahip olan göğe yemin olsun ki,
Bekir Sadak = (7-8) Icinde yorungeler bulunan goge and olsun ki, ey inkarcilar,siz, suphesiz aykiri gorustesiniz.
Celal Yıldırım = Yollar ve yörüngeler sahibi göğe and olsun ki,
Cemal Külünkoğlu = (7-9) Yıldız kümeleri ile dolu olan gökyüzüne andolsun ki, siz, neye inanılacağı konusunda derin bir ayrılık içindesiniz. (Oysa) bu davetten, ancak aklı çarpılmış olan kimse çevrilip vazgeçirilir.
Diyanet İşleri (eski) = (7-8) İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.
Diyanet Vakfi = (7-9) İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kur'an'dan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).
Edip Yüksel = Mükemmel çizilmiş yörüngelere sahip göğe andolsun ki
Elmalılı Hamdi Yazır = O düzgün hâreli Semaya kasem ederim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O düzgün yollara sahip göğe yemin ederim ki,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yollara sahip göğe andolsun ki,
Gültekin Onan = 'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun;
Harun Yıldırım = Andolsun güzel yolları bulunan göğe ki,
Hasan Basri Çantay = O haareli yollara saahib gök hakkı için,
Hayrat Neşriyat = (7-8) (Çeşitli) yollara sâhib olan göğe yemîn olsun ki, doğrusu siz (peygamber ve Kur’ân hakkında) gerçekten çeşitli sözler (iddiâlar) içindesiniz.
İbni Kesir = Hareli yollara sahip olan göğe andolsun ki;
Kadri Çelik = Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış göğe andolsun.
Muhammed Esed = Düşün yıldız kümeleri ile dolu gök kubbeyi!
Mustafa İslamoğlu = Şahit olsun hareketli ve çok katmanlı yollarla donatılmış (olarak görünen) gök:
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-8) Muhtelif yolları hâvi olan gök hakkı için. Şüphe yok ki, siz muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.
Ömer Öngüt = İçinde yollar bulunan göğe andolsun!
Şaban Piriş = Güzel yolları olan göğe andolsun
Sadık Türkmen = Ant olsun/düşün, yörüngelere sahip gökyüzünü!
Seyyid Kutub = Yolları bulunan göğe andolsun ki.
Suat Yıldırım = (7-8) Yollarla, yörüngelerle dolu gök hakkı için! Siz tam bir çelişki içindesiniz.
Süleyman Ateş = (Çeşitli) yolları (yörüngeleri) bulunan göğe andolsun ki,
Tefhim-ul Kuran = 'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış' göğe andolsun;
Ümit Şimşek = And olsun yol yol olmuş semâya.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun o ahenkli yollar taşıyan göğe,
İskender Ali Mihr = Ve dairesel yollara sahip olan semaya andolsun.
İlyas Yorulmaz = Yol yol olmuş yıldızlara sahip gökyüzüne and olsun ki.
إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ
Zâriyât / 8 -
İnnekum le fî kavlin muhtelifin.
Diyanet İşleri = (7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki siz, elbette çeşitli ve birbirini tutmaz sözler söylemektesiniz.
Abdullah Parlıyan = Siz ey inkârcılar! Kur'ân ve peygamber hakkında çeşitli ve birbirini tutmaz sözler söylemektesiniz.
Adem Uğur = Siz çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki siz çeşitli görüşler içindesiniz!
Ahmet Tekin = Siz, tevhid konusunda, Muhammed’in peygamberliği ile, Kur’ân ile ilgili kesinlikle çelişkilerle dolu sözler söylüyorsunuz.
Ahmet Varol = Muhakkak siz çelişkili bir söz içindesiniz. [1]
Ali Bulaç = Siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz.
Ali Fikri Yavuz = Muhakkak siz, (peygamber hakkında kâhin demekle) ihtilâflı bir sözde bulunuyorsunuz.
Ali Ünal = Siz, (Kur’ân ve onu nasıl niteleyeceğiniz konusunda) tam bir çelişki içindesiniz.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz siz çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Bekir Sadak = (7-8) Icinde yorungeler bulunan goge and olsun ki, ey inkarcilar,siz, suphesiz aykiri gorustesiniz.
Celal Yıldırım = (Ey inkarcı sapıklar!) cidden siz sözünüzde, hükmünüzde görüş ayrılığı içindesinizdir.
Cemal Külünkoğlu = (7-9) Yıldız kümeleri ile dolu olan gökyüzüne andolsun ki, siz, neye inanılacağı konusunda derin bir ayrılık içindesiniz. (Oysa) bu davetten, ancak aklı çarpılmış olan kimse çevrilip vazgeçirilir.
Diyanet İşleri (eski) = (7-8) İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.
Diyanet Vakfi = (7-9) İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kur'an'dan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).
Edip Yüksel = Siz ihtilaf içindesiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki siz pek muhtelif bir kavl içinde bulunuyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = siz pek çelişkili bir söz içindesiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.
Gültekin Onan = Siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz.
Harun Yıldırım = Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz.
Hasan Basri Çantay = hakıykat, siz kat'î ihtilâfa düşen bir söz içindesinizdir.
Hayrat Neşriyat = (7-8) (Çeşitli) yollara sâhib olan göğe yemîn olsun ki, doğrusu siz (peygamber ve Kur’ân hakkında) gerçekten çeşitli sözler (iddiâlar) içindesiniz.
İbni Kesir = Siz elbette çelişkili sözler içindesiniz.
Kadri Çelik = Siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz.
Muhammed Esed = Siz (ey insanlar,) neye inanılacağı konusunda derin bir ayrılık içindesiniz.
Mustafa İslamoğlu = Elbet siz, (inanç hususunda) gerçekten de farklı görüşlerdesiniz;
Ömer Nasuhi Bilmen = (7-8) (Çeşitli) yollara sâhib olan göğe yemîn olsun ki, doğrusu siz (peygamber ve Kur’ân hakkında) gerçekten çeşitli sözler (iddiâlar) içindesiniz.
Ömer Öngüt = Muhakkak siz, ihtilaflı bir sözdesiniz.
Şaban Piriş = Ki siz ihtilaflı görüşler içindesiniz.
Sadık Türkmen = Şüphesiz siz, binbir çeşit söz içindesiniz.
Seyyid Kutub = Elbet siz, (inanç hususunda) gerçekten de farklı görüşlerdesiniz;
Suat Yıldırım = (7-8) Muhtelif yolları hâvi olan gök hakkı için. Şüphe yok ki, siz muhtelif bir söz içinde bulunmaktasınız.
Süleyman Ateş = Şüphesiz ki siz çelişkili sözler içerisindesiniz.
Tefhim-ul Kuran = Siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili ve aykırı görüşler) içindesiniz.
Ümit Şimşek = Şüphesiz siz, binbir çeşit söz içindesiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki siz gerçekten tartışmalarla dolu bir söz içindesiniz.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki siz, mutlaka ihtilâflı bir söz (düşünce) içindesiniz.
İlyas Yorulmaz = Siz insanlar farklı sözlerle kendinizi ifade edersiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
Zâriyât / 9 -
Yû’feku anhu men ufik(ufike).
Diyanet İşleri = Ondan (Peygamber’den) çevrilen çevrilir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ondan saptırılan, saptırılmıştır.
Abdullah Parlıyan = Bu çeşitli sözlerinden dolayı, ancak haktan yüz çevirenler sapıtırlar.
Adem Uğur = Ondan (Kur'an'dan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).
Ahmed Hulusi = Çevrilmiş kimse Ondan döndürülür!
Ahmet Tekin = Akıllarını kullanma ve düşünme zaafı olanlar, bu çelişkili sözler yüzünden, bâtıla, küfre döndürülüyor.
Ahmet Varol = Ondan çevrilen çevrilir,
Ali Bulaç = Ondan çevrilen çevrilir,
Ali Fikri Yavuz = Peygamber ve Kur’an’dan çevrilen çevrilir.
Ali Ünal = (İnanç, davranış ve düşüncede takip edilmesi gereken) doğru yoldan ancak Kur’ân konusunda aldanan uzaklaşır gider.
Bayraktar Bayraklı = O sözden dolayı imandan döndürülebilen, döndürülüyor.
Bekir Sadak = Bundan, donebilecek kimseler dondurulur.
Celal Yıldırım = Ondan çevrilebilen kimse çevrilir.
Cemal Külünkoğlu = (7-9) Yıldız kümeleri ile dolu olan gökyüzüne andolsun ki, siz, neye inanılacağı konusunda derin bir ayrılık içindesiniz. (Oysa) bu davetten, ancak aklı çarpılmış olan kimse çevrilip vazgeçirilir.
Diyanet İşleri (eski) = Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür.
Diyanet Vakfi = (7-9) İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylüyorsunuz. Ondan (Kur'an'dan veya imandan) dönen döndürülür (engellenmez).
Edip Yüksel = Çevrilen, ondan çevrilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ondan çevirilen çevrilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ondan çevrilen çevrilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ondan çevrilen (imana) çevrilir.
Gültekin Onan = Ondan çevrilen çevrilir,
Harun Yıldırım = Ondan çevrilen çevrilir,
Hasan Basri Çantay = Ondan döndürülen kimseler döndürülür.
Hayrat Neşriyat = Ondan (Kur’ân’dan) çevrilen, çevrilir.
İbni Kesir = Ondan döndürülen kimseler döndürülür.
Kadri Çelik = (Kıyamete imandan) Çevrilmiş olan, (akıl ve delil yolundan) çevrilmiş olanlardır.
Muhammed Esed = Bu konuda (gerçeğe) aykırı görüşleri savunan, (yalnızca) kendini aldatır!
Mustafa İslamoğlu = savrulanlar, kendi aleyhine savrulurlar!
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-10) Ondan döndürülen kimse, döndürülür. O (muhtelif sözlü) yalancılar kahrolsunlar.
Ömer Öngüt = Ondan döndürülen kimseler döndürülür.
Şaban Piriş = Ondan çevrilen çevrilir.
Sadık Türkmen = Çevrilen kimse ondan (sözlere aldanarak) çevriliyor.
Seyyid Kutub = Çevrilen, ondan çevriliyor.
Suat Yıldırım = Oysa bu dâvetten, ancak aklı çarpılmış olan kimse çevrilip vazgeçirilir.
Süleyman Ateş = Çevrilen, ondan çevriliyor.
Tefhim-ul Kuran = Ondan çevrilen çevrilir,
Ümit Şimşek = Ancak haktan döndürülenler hesap gününe iman etmekten saptırılır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yüzgeri çevrilen onun yüzünden çevrilir.
İskender Ali Mihr = Döndürülmüş olan kişi, ondan çevrilir.
İlyas Yorulmaz = Aldatılan kişi Kur’an dan döndürülüyor.
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ
Zâriyât / 10 -
Kutilel harrâsûne.
Diyanet İşleri = (10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve “Muhammed şairdir, delidir” diyen) yalancılar kahrolsun!
Abdulbaki Gölpınarlı = Lânet olsun geberesi yalancılara.
Abdullah Parlıyan = Peygamber ve Kur'ân hakkında değişik yalanlamalarla ortaya çıkanlar kahrolsunlar, yok olsunlar.
Adem Uğur = Kahrolsun o koyu yalancılar!
Ahmed Hulusi = Ölsün o yalancılar!
Ahmet Tekin = Fikir adına, zanlarını, tahminlerini ileri sürenler, yalan-yanlış saçmalayanlar kahrolsun.
Ahmet Varol = Kahrolsun o yalan uyduranlar,
Ali Bulaç = Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler';
Ali Fikri Yavuz = Kahrolsun o yalancılar!...
Ali Ünal = Allah’ın rahmetinden uzak olsun o sadece zanna dayanarak konuşup duran yalancılar;
Bayraktar Bayraklı = Kahrolsun o koyu yalancılar!
Bekir Sadak = (10-11) Yalanciligi itiyat edinenlerin, bilgisizlige saplanip kalanlarin canlari ciksin!
Celal Yıldırım = Yalancı câhiller kahrolsun!
Cemal Külünkoğlu = (10-11) Kahrolsun o koyu yalancılar! Onlar, bir cehalet içinde bulunan gafil kimselerdir
Diyanet İşleri (eski) = (10-11) Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
Diyanet Vakfi = Kahrolsun o koyu yalancılar!
Edip Yüksel = Kahrolsun palavracılar,
Elmalılı Hamdi Yazır = O kahrolası yalancılar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O kahrolası yalancılar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!
Gültekin Onan = Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler';
Harun Yıldırım = Kahrolsun o zan ve tahminle yalan söyleyenler;
Hasan Basri Çantay = Kahr olsun o koyu yalancılar!
Hayrat Neşriyat = Kahrolsun o yalancılar!
İbni Kesir = Kahrolsun o koyu yalancılar.
Kadri Çelik = Kahrolsun o zan ve tahminle yalan söyleyenler!
Muhammed Esed = Onlar yalnızca kendilerini yok ederler, o anlayamadıkları şeyler hakkında zanda bulunanlar,
Mustafa İslamoğlu = Kahrolsun keyfi yargılarını kesin gerçek gibi pazarlayanlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = (9-10) Ondan döndürülen kimse, döndürülür. O (muhtelif sözlü) yalancılar kahrolsunlar.
Ömer Öngüt = Kahrolsun o koyu yalancılar!
Şaban Piriş = Kahrolsun yalancılar
Sadık Türkmen = O (çeşitli/çelişkili sözleri ortaya atan) yalancılar kahrolsun!
Seyyid Kutub = O çeşitli görüşleri atan yalancılar kahrolsun.
Suat Yıldırım = (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.
Süleyman Ateş = O (çeşitli sözleri) atan yalancılar kahrolsun!
Tefhim-ul Kuran = Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler';
Ümit Şimşek = Kahrolsun o yalancılar!
Yaşar Nuri Öztürk = Kahrolsun o düzenbaz yalancılar,
İskender Ali Mihr = Yalancılar kahrolsun!
İlyas Yorulmaz = Yok olası nefislerinin arzularından vazgeçmeyenler.
الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ
Zâriyât / 11 -
Ellezîne hum fî gamretin sâhûne.
Diyanet İşleri = (10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve “Muhammed şairdir, delidir” diyen) yalancılar kahrolsun!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ki onlar, daldıkları gaflette habersiz bir halde bocalayıp dururlar.
Abdullah Parlıyan = Onlar aptalca daldıkları cehalet içerisinde, ne dediklerini bilmezler.
Adem Uğur = Onlar koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.
Ahmed Hulusi = Onlar ki cehalet ve körlük içinde ne yaptığını bilmeyenlerdir!
Ahmet Tekin = Cehalet içinde olanlar şuursuzca davranıyorlar.
Ahmet Varol = Onlar bilgisizlik içinde kalmış gafil kimselerdirler.
Ali Bulaç = Ki onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar, bir cehalet içinde bulunan gâfil kimselerdir.
Ali Ünal = Ki onlar, cehaletle sarhoş, hak konusunda tam bir gaflet ve kayıtsızlık içindedirler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar cehalet bataklığında ne yaptıklarından habersizdirler.
Bekir Sadak = (10-11) Yalanciligi itiyat edinenlerin, bilgisizlige saplanip kalanlarin canlari ciksin!
Celal Yıldırım = bilgisizliğin sarhoşluğu ve mahmurluğu içinde kalmış gafillerdir.
Cemal Külünkoğlu = (10-11) Kahrolsun o koyu yalancılar! Onlar, bir cehalet içinde bulunan gafil kimselerdir
Diyanet İşleri (eski) = (10-11) Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!
Diyanet Vakfi = Onlar koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.
Edip Yüksel = Ki şaşkınlıkları içinde umursamıyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O serhoşluk içinde yaptığını bilmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O sarhoşluk içinde yaptığını bilmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.
Gültekin Onan = Ki onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler.
Harun Yıldırım = Onlar ki, kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.
Hasan Basri Çantay = ki onlar koyu bir cehalet içinde kalmış gaafil kimselerdir.
Hayrat Neşriyat = O kimseler ki, onlar cehâlet içinde bulunan gafillerdir.
İbni Kesir = Ki onlar; koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.
Kadri Çelik = Onlar bir aptallık içinde yanılıyorlar.
Muhammed Esed = Onlar aptallık içinde ne yaptıklarını bilmezler.
Mustafa İslamoğlu = (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = O kimseler ki onlar cehalet içinde gâfil kimselerdir.
Ömer Öngüt = Onlar koyu bir cehalet içinde kalmış gafillerdir.
Şaban Piriş = Ki onlar, gafilce sapıklık içinde yüzmektedirler.
Sadık Türkmen = Onlar bir aptallık içinde yanılıyorlar.
Seyyid Kutub = Onlar aptallık içinde ne yaptıklarını bilmezler.
Suat Yıldırım = (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.
Süleyman Ateş = Onlar aptallık içinde yanılıp durmaktadırlar.
Tefhim-ul Kuran = Ki onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler.
Ümit Şimşek = Onlar ki cehalete bürünmüş gafillerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki onlar bir sersemlik içinde ne yaptıklarından habersizdirler.
İskender Ali Mihr = Onlar ki cehalet içinde, gaflette olanlardır.
İlyas Yorulmaz = İşte onlar şaşkınlık içine gömülmüşler.
يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ
Zâriyât / 12 -
Yes’elûne eyyâne yevmud dîn(dîni).
Diyanet İşleri = “Ceza günü ne zaman?” diye sorarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sorarlar: Ne zaman gelecek cezâ günü?
Abdullah Parlıyan = Ve alay edercesine sorarlar: “Ne zaman gelecek ceza günü?”
Adem Uğur = Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar.
Ahmed Hulusi = "Din süreci ne zamandır?" diye sorarlar.
Ahmet Tekin = Herkesin, vahyedilen dinin, şeriatın, İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilâhî mevzuatın yürürlükte olacağı günün ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar.
Ahmet Varol = 'Ceza günü ne zaman?' diye soruyorlar.
Ali Bulaç = "Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar.
Ali Fikri Yavuz = Soruyorlar: Ne zaman o hesab günü?
Ali Ünal = Bir de kalkıp, “Ne zamanmış bu Hesap Günü?” diye soruyorlar.
Bayraktar Bayraklı = “Ceza günü ne zaman?” diye sorarlar.
Bekir Sadak = Islerin karsilik gorecegi gunun zamanini sorarlar.
Celal Yıldırım = «Hesap ve ceza günü ne zaman ?» diye sorarlar.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar alaylı tavırlarıyla:) “Ceza günü ne zaman?” diye sorarlar.
Diyanet İşleri (eski) = İşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar.
Diyanet Vakfi = Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar.
Edip Yüksel = Yargı Gününün zamanını sorarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Soruyorlar: ne zaman o ceza günü? (yevm-i dîn)
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Soruyorlar: «Ne zaman o ceza günü?» diye.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Hesap ve ceza günü ne zaman?» diye soruyorlar.
Gültekin Onan = "Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar.
Harun Yıldırım = “Din günü ne zaman?” diye sorarlar.
Hasan Basri Çantay = Onlar, o ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar.
Hayrat Neşriyat = 'Dîn (hesab) günü ne zaman?' diye soruyorlar.
İbni Kesir = Din günü ne zaman? diye sorarlar.
Kadri Çelik = “İşlerin karşılık göreceği gün ne zaman?” diye sorarlar.
Muhammed Esed = (müstehzi bir şekilde,) "Ne zaman gelecekmiş Hesap Günü?" diye soranlar.
Mustafa İslamoğlu = "Hesap Günü ne zamanmış bakayım?" diye söylenenlerdir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sorarlar ki: «O ceza günü ne zamandır.»
Ömer Öngüt = Din gününün ne zaman olacağını soruyorlar.
Şaban Piriş = -Ceza günü ne zaman diye sorarlar?
Sadık Türkmen = “hesap ve ceza/din günü ne zaman” diye soruyorlar?
Seyyid Kutub = Ceza günü ne zaman? diye sorarlar.
Suat Yıldırım = (10-12) O kahrolası yalancılar sarhoşluk ve cehalet içinde ne yaptıklarını bilmeden atıp tutarlar. Bir de alay ederek: "Ne zaman o hesap günü?" diye sorarlar.
Süleyman Ateş = "Cezâ günü ne zaman?" diye sorarlar.
Tefhim-ul Kuran = «Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?» diye sorarlar.
Ümit Şimşek = 'Hesap günü ne zaman?' diye soruyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Sorarlar: "Ne zaman o din günü?"
İskender Ali Mihr = “Dîn günü (hesap günü) ne zaman?” diye sorarlar.
İlyas Yorulmaz = “Din günü (hesap verme günü) ne zaman” diye sorarlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
Zâriyât / 13 -
Yevme hum alen nâri yuftenûne.
Diyanet İşleri = (13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): “Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün onlar, ateşe atılıp sınanırlar.
Abdullah Parlıyan = O ceza günü, ateşin üzerinde çetin bir sınav verecekleri gündür.
Adem Uğur = O gün onlar ateşe sokulacaklardır.
Ahmed Hulusi = O süreçte onlar ateşte kıvranırlar!
Ahmet Tekin = Onların ateş üzerinde kıvranarak yanacakları gün gerçekleşecek.
Ahmet Varol = O gün onlar ateşte yakılırlar.
Ali Bulaç = O gün onlar, ateşin üstünde tutulup eritilecekler:
Ali Fikri Yavuz = O bir gündür ki, ateş üzerinde kavrulub yakılacaklar.
Ali Ünal = O gün, onların Ateş üzerinde kıvrandırılacakları gündür.
Bayraktar Bayraklı = O gün onlar ateşe sokulacaklardır.
Bekir Sadak = O, kendilerinin ateste azap gorecekleri gundur.
Celal Yıldırım = Ateşe karşı çetin bir sınav verecekleri gündür.
Cemal Külünkoğlu = O gün, onlar ateşin üzerinde azaba uğratılıp kıvrandırılacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = O, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür.
Diyanet Vakfi = O gün onlar ateşe sokulacaklardır.
Edip Yüksel = O gün onlar ateşe sunulacaklardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ateş üzerinde kıvranacakları gün
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ateş üzerinde kıvranacaklan gün.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün, onların ateş üzerinde azap görecekleri gündür.
Gültekin Onan = O gün onlar, ateşin üstünde tutulup eritilecekler.
Harun Yıldırım = O gün onlar, ateşin üstünde tutuluperitilecekler:
Hasan Basri Çantay = (O gün) kendilerinin ateş üzerinde azaba uğratılacakları gündür.
Hayrat Neşriyat = O gün onlar, ateş üzerinde azâb edileceklerdir.
İbni Kesir = O, kendilerinin ateşe sokulacakları gündür.
Kadri Çelik = O gün onlar, ateşin üstünde tutulup eritilirler.
Muhammed Esed = (O Gün,) onlar ateşle denenecekler,
Mustafa İslamoğlu = Onlar o gün ateşte azap görecekler;
Ömer Nasuhi Bilmen = O gün ki, onlar ateş üzerine arzedileceklerdir.
Ömer Öngüt = Onların ateşte yakılacakları gündür.
Şaban Piriş = O gün, onların ateşte yakılacakları gündür.
Sadık Türkmen = O gün onlar ateş üzerindedirler, yaptıklarına karşılık olarak!
Seyyid Kutub = O gün onların ateşe sokulacakları gündür.
Suat Yıldırım = O gün, onların ateşin üzerinde kıvrandırılacakları gündür!
Süleyman Ateş = O gün onlar ateş üzerinde yakılacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = O gün onlar, ateşin üstünde tutulup eritilecekler.
Ümit Şimşek = O gün onların ateş üstünde kavrulacakları gündür.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün onlar ateş üzerinde deneme ve elemeye tâbi tutulacaklardır.
İskender Ali Mihr = O gün onlar, ateşe atılarak (fitnelerinin karşılığı olarak) azaba maruz bırakılırlar.
İlyas Yorulmaz = Onlar o din gününde, ateşe götürülürler.
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
Zâriyât / 14 -
Zûkû fitnetekum, hâzellezî kuntum bihî testa’cilûn(testa’cilûne).
Diyanet İşleri = (13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): “Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Tadın azâbınızı; işte buydu çabucak gelmesini istediğiniz.
Abdullah Parlıyan = Ve o gün onlara: “Tadın azabınızı! İşte dünyada çarçabuk gelmesini istediğiniz bu idi” denilecek.
Adem Uğur = Azabınızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte! (denir.)
Ahmed Hulusi = (Zebânîler der ki): "Azabınızı tadın! İşte o acele istediğiniz buydu!"
Ahmet Tekin = 'Tadın azâbınızı! Küstahça, çabucak gelmesini istediğiniz şey işte budur.'
Ahmet Varol = 'Tadın fitnenizi. [2] İşte bu çarçabuk gelmesini isteyedurduğunuz şeydir.
Ali Bulaç = "Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir."
Ali Fikri Yavuz = (Cehennemdeki melekler onlara şöyle derler): Tadın azabınızı. Bu (azab, dünyada iken) acele istediğiniz...
Ali Ünal = “Tadın hak ettiğiniz azabı! İşte, (alaylı alaylı) ‘Ne zaman?’ diye bir an önce gelmesini istediğiniz azap!”
Bayraktar Bayraklı = “Azabınızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur” denir.
Bekir Sadak = Onlara: «Azabinizi tadin; iste acele beklediginiz bu idi» denir.
Celal Yıldırım = Fitnenizi tadın. İşte, acele isteyip durduğunuz şey budur.
Cemal Külünkoğlu = (Görevli melekler onlara şöyle diyecek:) “Tadın azabınızı! Çabuklaştırılmasını isteyip durduğunuz (azap) işte budur.”
Diyanet İşleri (eski) = Onlara: 'Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi' denir.
Diyanet Vakfi = Azabınızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte! (denir.)
Edip Yüksel = Cezanızı tadın, meydan okumakta olduğunuz şey budur işte!
Elmalılı Hamdi Yazır = Dadın diye fitnenizi: bu, işte o sizin acele istediğiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Tadın cezanızı! Budur işte o sizin acele istedığiniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlara: «Tadın inkarınızın cezasını, işte sizin acele istediğiniz budur!» denecektir.
Gültekin Onan = "Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir."
Harun Yıldırım = “Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.”
Hasan Basri Çantay = (Onlara) «Tadın azabınızı. İşte (dünyâda) çarçabuk (gelmesini) isteyegeldiğiniz bu idi» (denilir).
Hayrat Neşriyat = (Zebâniler onlara:) 'Tadın azâbınızı! Kendisini acele istemekte olduğunuz şey,(işte) budur!' (derler.)
İbni Kesir = Tadın azabınızı, işte acele istediğiniz bu idi.
Kadri Çelik = “Tadın azabınızı; bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.”
Muhammed Esed = (ve o Gün,) "Bu sınanmayı yaşayın!" (denilecek,) "O kadar ısrarla istediğiniz şey budur işte!"
Mustafa İslamoğlu = (ve) onlara "Azabınızı tadın!" denilecek; "İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Cezanızı tadın, meydan okumakta olduğunuz şey budur işte!
Ömer Öngüt = Dadın diye fitnenizi: bu, işte o sizin acele istediğiniz
Şaban Piriş = -Tadın azabınızı. Bu acele gelmesini istediğiniz şeydir.
Sadık Türkmen = “fitnenizi/yapmış olduğunuzun karşılığını tadın! Acele isteyip durduğunuz şey işte budur!”
Seyyid Kutub = Azabımızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte denir.
Suat Yıldırım = Onlara: "Tadın bakalım fitnenizi, tadın dünyada kaynattığınız fitne ateşinin neticesini! İşte gelmesini dört gözle beklediğiniz azap!" denilir.
Süleyman Ateş = (Kendilerine): "Fitnenizi (fesâdınızın cezâsını) tadın! Acele isteyip durduğunuz şey budur işte!" (denilecek).
Tefhim-ul Kuran = «Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.»
Ümit Şimşek = Tadın azabınızı, işte acele istediğiniz bu idi.
Yaşar Nuri Öztürk = Tadın imtihan ve ıstırabınızı. İşte budur o çarçabuk gelmesini istediğiniz!
İskender Ali Mihr = Fitnenizi (yalanladığınızı) tadın! Bu, sizin acele istemiş olduğunuz şeydir.
İlyas Yorulmaz = “Daha önce acele olarak istediğiniz ve dünyada iken denendiğiniz bu azabı tadın” (denilir).
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
Zâriyât / 15 -
İnnel muttekîne fî cennâtin ve uyûnin.
Diyanet İşleri = (15-16) Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki çekinenler, cennetlerdedir, pınar başlarında.
Abdullah Parlıyan = Ama yollarını Allah'ın kitabıyla bulanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.
Adem Uğur = Şüphesiz ki Allah'a isyandan sakınanlar, cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki korunanlar cennetlerde ve kaynaklardadırlar.
Ahmet Tekin = Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla özgürce şahsiyetlerini geliştiren, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler Cennetlerde, akarsu kıyılarında, pınar başlarındadır.
Ahmet Varol = Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.
Ali Bulaç = Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten takvâ sahibleri, cennetlerde pınar başlarındadır.
Ali Ünal = Ama içleri Allah’a gönülden saygı besleyen ve O’na karşı gelmekten sakınan (müttakî) ler, bahçelerde ve su başlarındadırlar.
Bayraktar Bayraklı = (15-16) Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Şüphesiz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.
Bekir Sadak = (15-16) Dogrusu, Allah'a karsi gelmekten sakinanlar, Rablerinin kendilerine verdigini almis olarak bahcelerde ve pinar baslarindadirlar. Cunku onlar, bundan once iyi davrananlardi.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki muttakîler (=Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınan mü'minler) Cennetlerde ve pınarlar başındadırlar.
Cemal Külünkoğlu = (15-16) Ama (dünyada iken) Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar, kendilerini bahçeler ve pınarlar arasında bulurlar. Rablerinin, kendilerine verdiği her şeyden istedikleri gibi alırlar. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapan, hayır işleyen kimselerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.
Diyanet Vakfi = (15-16) Şüphesiz ki Allah'a isyandan sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.
Edip Yüksel = Erdemliler cennetlerdedir, pınar başlarındadır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhesiz ki müttekiler Cennetlerde pınar başlarındadır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz ki, takva sahipleri, cennetlerde pınar başlarındadırlar,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (15-16) Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
Gültekin Onan = Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;
Harun Yıldırım = Şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve pınarlardadırlar;
Hasan Basri Çantay = (15-16) Şübhesiz ki (fenâlıkdan) sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği (sevabı) ahz (-ü kabul) etmiş (ve bundan raazî olmuş) olarak, cennetlerde, pınarlar (ın başların) dadırlar. Çünkü onlar bundan evvel iyi amel (ve hareket) edenlerdi.
Hayrat Neşriyat = (15-16) Şübhesiz ki takvâ sâhibleri, Rablerinin kendilerine verdiğini almış kimseler olarak, Cennetlerde ve pınar başlarındadırlar. Çünki onlar, bundan önce iyilik eden kimselerdi.
İbni Kesir = Muhakkak ki muttakiler; cennetlerde ve çeşmelerdedirler.
Kadri Çelik = Şüphesiz takva sahipleri olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar.
Muhammed Esed = (Ama,) Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar, kendilerini bahçeler ve pınarlar arasında bulacaklar,
Mustafa İslamoğlu = Ne var ki sorumlu davrananlar, akıl sır ermez cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar;
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, muttakî olanlar cennetlerde ve pınarlarda.
Ömer Öngüt = Muttakiler cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar.
Şaban Piriş = Korunanlar, cennetlerde ve pınarlardadır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz, korunup sakınanlar cennetlerde, pınarların başlarındadır.
Seyyid Kutub = Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, cennetlerde, pınar başlarındadırlar.
Suat Yıldırım = Ama müttakiler bahçelerde, pınar başlarındadırlar.
Süleyman Ateş = Korunanlar, cennetlerde, çeşme başlarındadırlar;
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz muttaki olanlar, cennetlerde ve pınarlardadırlar;
Ümit Şimşek = Takvâ sahipleri ise Cennet bahçelerinde, pınar başlarındadır.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu da bir gerçek ki, sakınıp korunanlar bahçelerde ve pınar başlarındadır;
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki takva sahipleri, cennetlerde ve pınarlardadır.
İlyas Yorulmaz = Elbette ki Allah dan korunanlar cennetin içerisinde ve pınarların başlarındadırlar.
آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ
Zâriyât / 16 -
Âhizîne mâ âtâhum rabbuhum, innehum kânû kable zâlike muhsinîn(muhsinîne).
Diyanet İşleri = (15-16) Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Alırlar Rablerinin, kendilerine verdiklerini; şüphe yok ki onlar, bundan önce, iyilik ederlerdi.
Abdullah Parlıyan = Rablerinin kendilerine verdiği tüm nimet ve ikramları, elde ederek huzurlu bir yaşantı içindedirler. Zaten onlar dünyada da iyilik ve güzelliği huy edinenlerdi.
Adem Uğur = Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.
Ahmed Hulusi = Rablerinin kendilerine verdiğini alıcılar olarak (içten dışa çıkış olarak)! Muhakkak ki onlar bundan önce muhsindiler.
Ahmet Tekin = Rablerinin, kendilerine verdiği nimetleri, imkânları alarak Cennetlerde otururlar. Çünkü onlar bundan önce de, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idareciler ve müslümanlardı.
Ahmet Varol = Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Çünkü onlar bundan önce iyilik edenlerdi.
Ali Bulaç = Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.
Ali Fikri Yavuz = Rablerinin kendilerine verdiğinden razı oldukları halde... Doğrusu onlar, bundan önce güzel amel işliyenlerdi.
Ali Ünal = Rabbilerinin kendilerine bahşettiği mükâfatları alıp durmaktadırlar. Onlar, bundan önce (dünyada iken), Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe kilitlenmiş kimselerdi.
Bayraktar Bayraklı = (15-16) Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Şüphesiz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.
Bekir Sadak = (15-16) Dogrusu, Allah'a karsi gelmekten sakinanlar, Rablerinin kendilerine verdigini almis olarak bahcelerde ve pinar baslarindadirlar. Cunku onlar, bundan once iyi davrananlardi.
Celal Yıldırım = Rablarının kendilerine verdiğini alırlar. Günkü onlar, bundan önce iyiliği, güzelliği, yararlı olmayı huy edinenlerdi.
Cemal Külünkoğlu = (15-16) Ama (dünyada iken) Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar, kendilerini bahçeler ve pınarlar arasında bulurlar. Rablerinin, kendilerine verdiği her şeyden istedikleri gibi alırlar. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapan, hayır işleyen kimselerdi.
Diyanet İşleri (eski) = (15-16) Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.
Diyanet Vakfi = Rablerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda bulunanlardı.
Edip Yüksel = Rab'lerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranıyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = (15-16) Şübhesiz ki takvâ sâhibleri, Rablerinin kendilerine verdiğini almış kimseler olarak, Cennetlerde ve pınar başlarındadırlar. Çünki onlar, bundan önce iyilik eden kimselerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Çünkü onlar, bundan önce güzel davranmayı adet edinmışlerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (15-16) Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı.
Gültekin Onan = Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.
Harun Yıldırım = Rablerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda bulunanlardı.
Hasan Basri Çantay = (15-16) Şübhesiz ki (fenâlıkdan) sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği (sevabı) ahz (-ü kabul) etmiş (ve bundan raazî olmuş) olarak, cennetlerde, pınarlar (ın başların) dadırlar. Çünkü onlar bundan evvel iyi amel (ve hareket) edenlerdi.
Hayrat Neşriyat = (15-16) Şübhesiz ki takvâ sâhibleri, Rablerinin kendilerine verdiğini almış kimseler olarak, Cennetlerde ve pınar başlarındadırlar. Çünki onlar, bundan önce iyilik eden kimselerdi.
İbni Kesir = Rabblarının kendilerine verdiğini almış olarak. Zira onlar bundan önce de ihsan edenlerdendi.
Kadri Çelik = Rablerinin kendilerine verdiğini alıcılar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda bulunanlardı.
Muhammed Esed = Rablerinin bağışlayacağı her şeyden istedikleri gibi yararlanarak; (çünkü) onlar geçmişte iyi şeyler yapan (insan)lardı;
Mustafa İslamoğlu = Rablerinin kendileri için takdir ettiğini (derin bir şükranla) alarak; çünkü onlar, zaten daha önce de iyilerdendi:
Ömer Nasuhi Bilmen = Rablerinin kendilerine verdiğini ahz edicilerdir. Muhakkak ki, onlar bundan evvel iyilik eden zâtlar olmuşlardır.
Ömer Öngüt = Rablerinin kendilerine verdiklerini alırlar. Çünkü onlar bundan önce dünyada güzel davranırlardı.
Şaban Piriş = Rab’lerinin kendilerine verdiklerini almışlardır, çünkü onlar bundan önce iyi kimseler idiler.
Sadık Türkmen = Rablerinin kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce (dünyada) iyi davrananlar idiler.
Seyyid Kutub = Rab'lerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce de güzel davranırlardı.
Suat Yıldırım = Rab’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi.
Süleyman Ateş = Rablerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı.
Tefhim-ul Kuran = Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda (güzel davranışta) bulunanlardı.
Ümit Şimşek = Rablerinin onlara verdiklerini almaktadırlar. Çünkü onlar daha önce iyiliği ilke edinmiş kimselerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Rablerinin kendilerine verdiğini almış kişiler olarak. Doğrusu, onlar bundan önce de iyilik ve güzellik sergilemekteydiler.
İskender Ali Mihr = Rab’lerinin onlara verdiği şeyi alanlar; muhakkak ki onlar, bundan önce muhsin olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Rablerinin kendilerine verdiklerini (ikramları) alırlar. Cennete girmeden önce dünyada iken onlar güzel işler yapmışlardı.
كَانُوا قَلِيلًا مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
Zâriyât / 17 -
Kânû kalîlen minel leyli mâ yehceûn(yehceûne).
Diyanet İşleri = Geceleri pek az uyurlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gecelerin az bir kısmında uyurlardı.
Abdullah Parlıyan = Geceleri pek az uyurlardı,
Adem Uğur = Geceleri pek az uyurlardı.
Ahmed Hulusi = Geceden az bir bölümde uyurlardı.
Ahmet Tekin = Geceleri pek az uyurlardı.
Ahmet Varol = Gecenin ancak az bir kısmında uyurlardı.
Ali Bulaç = Gece boyunca da pek az uyurlardı.
Ali Fikri Yavuz = Onlar geceden pek az (bir zaman) uyuyorlardı.
Ali Ünal = Geceleri az uyur (ve Rabbilerine ibadetten hiçbir zaman geri durmazlardı).
Bayraktar Bayraklı = Onlar, geceleri pek az uyurlardı.
Bekir Sadak = Onlar, geceleri az uyuyanlardi.
Celal Yıldırım = Geceden de az uyurlardı.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) Onlar gecenin pek az bir kısmında uyurlardı, Seherlerde (Allah'tan) bağışlanma dilerlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, geceleri az uyuyanlardı.
Diyanet Vakfi = Geceleri pek az uyurlardı.
Edip Yüksel = Geceleri az uyurlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Geceden pek az uyuyorlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Geceleyin pek az uyurlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar geceleyin pek az uyurlardı.
Gültekin Onan = Gece boyunca da pek az uyurlardı.
Harun Yıldırım = Gecenin az bir bölümünde uyurlardı.
Hasan Basri Çantay = Onlar gecenin (ancak) az bir kısmında uyurlardı.
Hayrat Neşriyat = (17-18) Gecenin az bir kısmında uyurlardı. Seherlerde de onlar istiğfâr ederler (mağfiret dilerler)di.
İbni Kesir = Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı.
Kadri Çelik = Gece boyunca da pek az uyurlardı.
Muhammed Esed = gecenin çok az bir kısmında uyurlardı,
Mustafa İslamoğlu = gecenin az bir kısmında uyurlardı,
Ömer Nasuhi Bilmen = (17-18) Geceden pek az uyur olmuşlardı. Ve seher vakitlerinde de onlar istiğfarda bulunurlardı.
Ömer Öngüt = Onlar geceleri pek az uyurlardı.
Şaban Piriş = Geceleri az uyuyorlardı.
Sadık Türkmen = Geceleyin pek az uyuyorlardı.
Seyyid Kutub = Geceleri pek az uyurlardı.
Suat Yıldırım = Geceleri az uyurlardı.
Süleyman Ateş = Geceleri pek az uyurlardı,
Tefhim-ul Kuran = Gece boyunca da pek az uyurlardı.
Ümit Şimşek = Geceleri biraz uyurlardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Gecenin pek azında uyumaktaydılar.
İskender Ali Mihr = Onlar geceden uyudukları şey (zaman parçası) çok az olanlardı.
İlyas Yorulmaz = Onlar gecenin az bir kısmını uykuda geçirirler.
وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Zâriyât / 18 -
Ve bil eshârihum yestağfirûne.
Diyanet İşleri = Seherlerde bağışlama dilerlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve seher çağları, yarlıganma dilerlerdi.
Abdullah Parlıyan = seherlerde bağışlanma dilerlerdi
Adem Uğur = Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
Ahmed Hulusi = Seherlerde istiğfar ederlerdi.
Ahmet Tekin = Seher vakitlerinde, derûnî kalp ile namaz kılıp dua ederler, Allah’tan bağışlanma, koruma kalkanına alınma dilerlerdi.
Ahmet Varol = Onlar seher vakitlerinde de bağışlanma dilerlerdi.
Ali Bulaç = Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Sabahın erken vakitlerinde de hep istiğfar ederlerdi.
Ali Ünal = Seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Seher vakitlerinde de Allah'tan af dilerlerdi.
Bekir Sadak = Seher vakitlerinde bagislanma dilerlerdi.
Celal Yıldırım = Seher vakitleri hep Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) Onlar gecenin pek az bir kısmında uyurlardı, Seherlerde (Allah'tan) bağışlanma dilerlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.
Diyanet Vakfi = Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
Edip Yüksel = Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve seher vakıtları hep istiğfar ederlerdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Seher vakitlerinde hep bağışlanma dilerlerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar seher vakitlerinde Allah'tan bağışlanma dilerlerdi.
Gültekin Onan = Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Harun Yıldırım = Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Hasan Basri Çantay = Sehar vakıflarında da onlar istiğfar ederlerdi.
Hayrat Neşriyat = (17-18) Gecenin az bir kısmında uyurlardı. Seherlerde de onlar istiğfâr ederler (mağfiret dilerler)di.
İbni Kesir = Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
Kadri Çelik = Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Muhammed Esed = Sabahın erken vakitlerinde de hep istiğfar ederlerdi.
Mustafa İslamoğlu = Seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = (17-18) Geceden pek az uyur olmuşlardı. Ve seher vakitlerinde de onlar istiğfarda bulunurlardı.
Ömer Öngüt = Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
Şaban Piriş = Seherleri de onlar mağfiret diliyorlardı.
Sadık Türkmen = Seherlerde bağışlanma diliyorlardı.
Seyyid Kutub = Seher vaktinde de istiğfar ederlerdi.
Suat Yıldırım = Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.
Süleyman Ateş = Seherlerde onlar istiğfar ederlerdi,
Tefhim-ul Kuran = Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Ümit Şimşek = Seher vakitlerinde Allah'tan af dilerlerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Seher vakitlerinde af dilemekteydi onlar.
İskender Ali Mihr = Ve onlar, seher vakitlerinde mağfiret dilerler.
İlyas Yorulmaz = Seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
Zâriyât / 19 -
Ve fî emvâlihim hakkun lis sâili vel mahrûmi.
Diyanet İşleri = Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve mallarında, dileyene ve mahrûm olana bir hak vardı.
Abdullah Parlıyan = ve sahip oldukları herşeyden, yardım isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay ayırırlardı.
Adem Uğur = Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.
Ahmed Hulusi = Onların mallarında talep eden ve sıkıntıda olan için bir hak vardı.
Ahmet Tekin = Allah’ın farz kıldığı sosyal yardım düzeninin icabı, yardım isteyenler, medet umanlar ve iffetinden sesini çıkarmayan yoksullar için, onların mallarında, vermekle mükellef oldukları paylar, haklar vardır.
Ahmet Varol = Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.
Ali Bulaç = Onların mallarında dilenip isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı.
Ali Fikri Yavuz = Onların mallarında dilencinin ve (ihtiyacını açıklayamayan) mahrumun bir hakkı vardır.
Ali Ünal = Mallarında, istemek zorunda kalan fakirlerin ve (iffetlerinden dolayı isteyemeyen) yoksunların hakkı olduğunun şuurunda idiler (ve bu hakları hak sahiplerine verirlerdi).
Bayraktar Bayraklı = Mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.
Bekir Sadak = Onlarin mallarinda muhtac ve yoksullar icin bir hak vardi, onu verirlerdi.
Celal Yıldırım = Onların mallarında, dilenen ve yoksul için bir hakk vardır.
Cemal Külünkoğlu = Ve sahip oldukları her şeyden, (yardım) isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay (ayırırlardı).
Diyanet İşleri (eski) = Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi.
Diyanet Vakfi = Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.
Edip Yüksel = Paralarında, isteyenler ve yoksullar için bir pay vardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve mallarında sâil ve mahrum için bir hak vardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Mallarında dilenen ve yoksul için bir hak vardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı.
Gültekin Onan = Onların mallarında dilenip isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı.
Harun Yıldırım = Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır.
Hasan Basri Çantay = Onların mallarında sâilin ve (kemâl-i iffetinden dolayı dilencilik etmeyen) yoksulun da bir hakkı vardı.
Hayrat Neşriyat = Onların mallarında, dilenen ve (iffetinden dolayı dilenmeyen) yoksul için bir hak vardır (verirler)!
İbni Kesir = Onların mallarında yoksullar ve muhtaçlar için de bir hak vardır.
Kadri Çelik = Onların mallarında hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için bir hak vardı.
Muhammed Esed = ve sahip oldukları her şeyden, (yardım) isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay (ayırırlardı).
Mustafa İslamoğlu = servetlerinde, isteyebilen ve isteyemeyen muhtaçların da bir payı vardı.
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Ve mallarında da dilenen ve yoksul bulunan için bir hak var idi. Ve yerde imân-ı yakin erbâbı için deliller vardır.
Ömer Öngüt = Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı (onu verirlerdi).
Şaban Piriş = Onların mallarında isteyen ihtiyaç sahipleri için de bir hak vardı.
Sadık Türkmen = Onların mallarında çaresiz ve yoksul için bir hak vardı.
Seyyid Kutub = Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.
Suat Yıldırım = Mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.
Süleyman Ateş = Mallarında dilenci ve yoksul için hak vardı.
Tefhim-ul Kuran = Onların mallarında dilenip isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı.
Ümit Şimşek = Mallarında, isteyen ve istemeyen yoksullar için bir pay vardı.
Yaşar Nuri Öztürk = İhtiyaç sahibi için, yoksul için bir hak vardı mallarında onların.
İskender Ali Mihr = Ve onların mallarında isteyenlerin ve mahrum olanların (isteyemeyenlerin) hakkı vardır.
İlyas Yorulmaz = Sahip oldukları mallarında, isteyenlerin ve fakir bırakılanların hakları olduğunu bilirler.
وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ
Zâriyât / 20 -
Ve fîl ardı âyâtun lil mûkınîne.
Diyanet İşleri = (20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yeryüzünde deliller var iyiden iyiye inanmış olanlara.
Abdullah Parlıyan = İyiden iyiye inanmış olanlar için, yeryüzünde Allah'ın varlığına birliğine delalet eden nice işaretler, belgeler var.
Adem Uğur = Kesin olarak inananlar için yeryüzünde âyetler vardır.
Ahmed Hulusi = İkân sahiplerine arzda (bedende) işaretler vardır!
Ahmet Tekin = İlme, delile ve gerekçeye itibar eden, kesin olarak Allah’a inananlar için, yerkürede Allah’ın birliğini, kudretini gösteren deliller vardır.
Ahmet Varol = Yeryüzünde kesin bir inançla inanacaklar için ibretler vardır.
Ali Bulaç = Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.
Ali Fikri Yavuz = Arzda da gerçekten tasdik edenler için bir çok ibretler var.
Ali Ünal = Yeryüzünde kesin inanmak isteyenler için apaçık deliller vardır;
Bayraktar Bayraklı = Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde âyetler vardır.
Bekir Sadak = (20-21) Kesin olarak inananlara, yeryuzunde ve kendi icinizde Allah'in varligina nice deliller vardir; gormez misiniz?
Celal Yıldırım = Kesinlikle bilip inananlar için yeryüzünde (Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden) açık belgeler vardır.
Cemal Külünkoğlu = Yeryüzünde içlerinde hiçbir şüphe duymadan inananların görebileceği (Allah'ın büyüklüğünü anlatan) deliller vardır.
Diyanet İşleri (eski) = (20-21) Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?
Diyanet Vakfi = Kesin olarak inananlar için yeryüzünde âyetler vardır.
Edip Yüksel = Kesin inananlar için yerde ayetler (işaret ve deliller) vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arzda da âyetler var iykan ehli için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yeryüzünde inanç sahipleri için birçok ibretler vardır;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (20-21) Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
Gültekin Onan = Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.
Harun Yıldırım = Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.
Hasan Basri Çantay = (Küre-i) arzda kâmil bilgi saahibleri için nice âyetler vardır.
Hayrat Neşriyat = (20-21) Kat'î olarak îmân edecekler için yerde ve kendi nefislerinizde (Allah’ın kudretine ve birliğine) deliller vardır. Hiç görmez misiniz?
İbni Kesir = Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır.
Kadri Çelik = Kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için yeryüzünde ayetler vardır.
Muhammed Esed = Yeryüzünde içlerinde hiçbir şüphe duymadan inananlar(ın görebileceği, Allah'ın varlığının) işaretleri vardır,
Mustafa İslamoğlu = Yeryüzünde, gönülden inanmış olanların (şahit olduğu) ilahi işaretler vardır;
Ömer Nasuhi Bilmen = (19-20) Ve mallarında da dilenen ve yoksul bulunan için bir hak var idi. Ve yerde imân-ı yakin erbâbı için deliller vardır.
Ömer Öngüt = Kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık âyetler (deliller) vardır.
Şaban Piriş = Yeryüzünde gerçekten iman edecekler için ayetler vardır.
Sadık Türkmen = Yeryüzünde, kesin inananlar için ayetler vardır.
Seyyid Kutub = Kesin inanacak insanlar için yeryüzünde nice deliller vardır.
Suat Yıldırım = (20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.
Süleyman Ateş = Kesin inanacaklar için yerde nice ibretler vardır.
Tefhim-ul Kuran = Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır.
Ümit Şimşek = Kesin bir bilgiyle iman edecekler için, yeryüzünde âyetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yeryüzünde ayetler vardır görürcesine bilenler için.
İskender Ali Mihr = Yakîn hasıl edenler için yeryüzünde (Allah’ın) âyetleri vardır.
İlyas Yorulmaz = İkna olmak isteyenler için, yeryüzünde Rabbinin pek çok ayetleri var.
وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
Zâriyât / 21 -
Ve fî enfusikum, e fe lâ tubsirûn(tubsirûne).
Diyanet İşleri = (20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kendi özünüzde de, hâlâ mı görmezsiniz?
Abdullah Parlıyan = Kendi öz benliğinizde de, nice ibretler, alametler var. Hâlâ bunları görmüyor musunuz?
Adem Uğur = Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?
Ahmed Hulusi = Nefslerinizde (Benliğinizin hakikati)! Hâlâ (fark etmiyor) görmüyor musunuz?
Ahmet Tekin = Kendi bedenlerinizde, ruhlarınızda ve birbirinizde de deliller, ibretler var. Hâlâ görmeyecek misiniz, düşünmeyecek misiniz?
Ahmet Varol = Kendi nefislerinizde de. Görmüyor musunuz?
Ali Bulaç = Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
Ali Fikri Yavuz = Nefislerinizde de (hücrelerden vücud yapınıza kadar) bir çok alâmetler var (ki, hep Allah’ın kudretine ilmine, azamet ve iradesine delâlet ederler). Hâlâ görmiyecek misiniz?
Ali Ünal = Ve bizzat kendi içinizde, kendi varlığınızda da. Böyleyken, gözünüzü açıp da gerçeği görmeyecek misiniz?
Bayraktar Bayraklı = Kendi iç âleminizde de âyetler vardır. Gözlem yapmıyor musunuz?
Bekir Sadak = (20-21) Kesin olarak inananlara, yeryuzunde ve kendi icinizde Allah'in varligina nice deliller vardir; gormez misiniz?
Celal Yıldırım = Sizin kendi (ruh ve beden) varlığınızda da öyle... Artık (hakikati) görmez misiniz ?
Cemal Külünkoğlu = Kendi (yaratılışı)nızda da (nice deliller vardır). Hala görmeyecek misiniz?
Diyanet İşleri (eski) = (20-21) Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?
Diyanet Vakfi = Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?
Edip Yüksel = Kendi içinizde de... Görmez misiniz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Nefislerinizde de, halâ görmiyecekmisiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = kendinizde de; hala görmeyecek misiniz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (20-21) Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?
Gültekin Onan = Ve kendi nefslerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
Harun Yıldırım = Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
Hasan Basri Çantay = Kendi nefislerinizde dahi (nice âyetler var. Bunları) görmüyor musunuz?
Hayrat Neşriyat = (20-21) Kat'î olarak îmân edecekler için yerde ve kendi nefislerinizde (Allah’ın kudretine ve birliğine) deliller vardır. Hiç görmez misiniz?
İbni Kesir = Kendi nefislerinizde de. Hala görmez misiniz?
Kadri Çelik = Ve kendi nefislerinizde de (ayetler vardır). Yine de görmüyor musunuz?
Muhammed Esed = tıpkı kendi kişiliğiniz üzerinde de (O'nun işaretleri bulunduğu) gibi. (Bunları) görmüyor musunuz?
Mustafa İslamoğlu = tıpkı sizin kendi varlığınızda olduğu (gibi): Bunları görmüyor musunuz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizin kendi nefislerinizde de (deliller vardır) hiç de görmez misiniz?
Ömer Öngüt = Ve sizin kendi nefislerinizde de (deliller vardır) hiç de görmez misiniz?
Şaban Piriş = Kendi içinizde de, görmüyor musunuz?
Sadık Türkmen = Kendi canlarınızda da öyle (ayetler var!) Hâlâ gerçeği görmüyor musunuz?
Seyyid Kutub = Kendi canlarınızda da öyle (ayetler var!) Hâlâ gerçeği görmüyor musunuz?
Suat Yıldırım = (20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.
Süleyman Ateş = Kendi canlarınızda da öyle. Görmüyor musunuz?
Tefhim-ul Kuran = Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
Ümit Şimşek = Kendinizde de nice âyetler var; hâlâ görmeyecek misiniz?
Yaşar Nuri Öztürk = Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
İskender Ali Mihr = Ve kendi nefslerinizde de (âyetler) vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?
İlyas Yorulmaz = Bakmıyorlar mı? Kendi nefislerinde de ibret alınacak işaretler var.
وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
Zâriyât / 22 -
Ve fîs semâi rızkukum ve mâ tûadûn(tûadûne).
Diyanet İşleri = Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve gökte de rızkınız ve size vaadedilen var.
Abdullah Parlıyan = Rızkınızın meydana gelmesine sebep olan yağmurlar ve size vaat edilen ceza, sevap ve amel defterleri göklerdedir.
Adem Uğur = Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır.
Ahmed Hulusi = Yaşam gıdanız da, vadedilen şey de semâdadır (bilincinizden yaşanacaktır)!
Ahmet Tekin = Rızkınız, servetiniz, size va’dolunan ve tehdit edildiğiniz şeyler göklerdedir.
Ahmet Varol = Gökte sizin rızkınız ve size vaadedilenler var.
Ali Bulaç = Gökte rızkınız vardır ve size va'dolunmakta olan da.
Ali Fikri Yavuz = Semada ise, (yağmur) rızkınız ve va’d olunduğunuz cennet vardır.
Ali Ünal = Gökte de hem rızkınız vardır, hem de size va’dedilen.
Bayraktar Bayraklı = Gökte de rızkınız ve size vaad edilen şeyler vardır.
Bekir Sadak = Rizkiniz da, size soz verilen azap da yukaridan gelir.
Celal Yıldırım = Gökte hem rızkınız, hem size va'dedilen şey vardır.
Cemal Külünkoğlu = Gökte hem rızkınız(ın vesileleri) hem de size vaad olunan (cennet ya da cehennem) vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Rızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir.
Diyanet Vakfi = Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır.
Edip Yüksel = Gökte rızkınız ve size söz verilenler vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Semada da rızkınız ve o va'dolunduğunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gökte de rızkınız ve o va'dolunduğunuz (var).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sizin rızkınız da size vaad edilen sevap ve ceza da göktedir.
Gültekin Onan = Gökte rızkınız vardır ve size vaadolunmakta olan da.
Harun Yıldırım = Gökte rızkınız vardır ve size va’dolunmakta olan da.
Hasan Basri Çantay = Rızkınız ve size va'd olunagelen şeyleri gök (ler) dedir.
Hayrat Neşriyat = Gökte de, rızkınız ve va'd edilmekte olduğunuz (Cennetler) vardır.
İbni Kesir = Rızkınız da, size vaadolunan şeyler de semadadır.
Kadri Çelik = Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır.
Muhammed Esed = (Yeryüzündeki) azığınızın ve (ölümden sonraki hayatınız için) vaad edilen her şeyin (kaynağı) göktedir;
Mustafa İslamoğlu = Gökyüzünde ise (maddi manevi) rızkınızın ve size vaad edilen şeylerin (kaynağı) vardır:
Ömer Nasuhi Bilmen = (22-23) Ve gökte de rızkınız ve vaadolunur olduğunuz şey (vardır). İşte o göğün ve yerin Rabbine kasem olsun ki o (size vaadedilen) herhalde sabittir, sizin söz söyler olmanız gibi (bir hakikattır).
Ömer Öngüt = Gökte rızkınız vardır ve size va'dolunmakta olan da.
Şaban Piriş = Semada ise, (yağmur) rızkınız ve va’d olunduğunuz cennet vardır.
Sadık Türkmen = Gökyüzünde rızkınız da tehdit edildiğiniz şey de var.
Seyyid Kutub = Rızkınız da, size va'dedilen azab da göktedir.
Suat Yıldırım = (20-22) Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri), hem de size vâd olunan cennet vardır.
Süleyman Ateş = Gökte rızkınız da var, uyarıldığınız (azâb)da var!
Tefhim-ul Kuran = Gökte rızkınız vardır ve size va'dolunmakta olan da.
Ümit Şimşek = Gökte ise hem sizin rızkınız, hem de size vaad olunan şey vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizin, rızkınız da göktedir, tehdit edildiğiniz şey de.
İskender Ali Mihr = Ve semada sizin rızkınız ve vaadolunduğunuz şeyler vardır.
İlyas Yorulmaz = Sizin rızkınız ve size vaat edilen (azap, kıyamet saati) gökten (Rabbinizden) gelecektir.
فَوَرَبِّ السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
Zâriyât / 23 -
Fe ve rabbis semâi vel ardı innehu le hakkun misle mâ ennekum tentıkûn(tentıkûne).
Diyanet İşleri = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va’dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de andolsun göğün ve yeryüzünün Rabbine ki hiç şüphe yok, gerçektir o, nasıl siz konuşup söylüyorsunuz.
Abdullah Parlıyan = İşte o göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, vaat olunduğunuz ceza, hesap, cennet, cehennem gibi şeyler, tıpkı söylediğiniz sözün, kendi sözünüz olduğunda şüpheniz olmadığı gibi doğrudur ve mutlaka gerçekleşecektir.
Adem Uğur = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
Ahmed Hulusi = Semânın ve arzın Rabbine yemin ederim ki, kesinlikle o (bildirilen gelecektekiler), sizin konuşmanız kadar olağan bir gerçektir.
Ahmet Tekin = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, O Kur’ân sizin kullandığınız düşünce usullerine, mantığınıza, konuşma üslûbunuza benzer bir üslupla indirilen hakça düzeni içeren hak bir kitaptır.
Ahmet Varol = Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Ali Bulaç = İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va'dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir.
Ali Fikri Yavuz = İşte o semânın ve yerin Rabbine yemin olsun ki, bu vaad olunan (cennet), sizin konuşmanız (sabit olduğu) gibi, muhakkak bir gerçektir.
Ali Ünal = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu va’d, nasıl sizin konuşmanız bir gerçekse, size iletilen öyle bir gerçektir.
Bayraktar Bayraklı = Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki, bu Kur'ân, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
Bekir Sadak = Gogun ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konusmaniz kadar kesin ve gercektir. *
Celal Yıldırım = Göğün ve yerin Rabbi hakkı için, gerçekten bu, sizin kendi konuşmanızda (şüpheniz olmadığı) gibi hakktır.
Cemal Külünkoğlu = Göklerin ve yerin Rabbine andolsun ki bu (ölümden sonraki hayat), sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.
Diyanet İşleri (eski) = Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.
Diyanet Vakfi = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
Edip Yüksel = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki sizin konuşmanız nasıl bir gerçek ise, bu da öylece bir gerçektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte o Göğün ve Yerin rabbına kasem ederim ki o şübhesiz haktır sizin nâtık olmanız gibi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte o göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, o şüphesiz gerçektir; tıpkı sizin konuşmanız gibi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gök ve yerin Rabbine andolsun ki size edilen o vaad, herhalde haktır. O tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Gültekin Onan = İşte, göğün ve yerin rabbine andolsun ki şüphesiz, o (size vaad edilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir.
Harun Yıldırım = İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz o sizin konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir.
Hasan Basri Çantay = İşte o göğün ve yerin Rabbine andolsun ki (va'd olunduğunuz) o (şeyler) tıpkı sizin konuşduğunuz gibi şübhesiz ve kat'î bir gerçekdir.
Hayrat Neşriyat = İşte göğün ve yerin Rabbine and olsun ki, şübhesiz o, gerçekten sizin konuşmakta olmanız gibi kesin bir gerçektir.
İbni Kesir = Göğün ve yerin Rabbına andolsun ki; bu, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
Kadri Çelik = İşte göğün ve yerin Rabbine andolsun ki hiç tartışmasız o (rızık ve vaat edilenin gökte olduğu), sizin (kendi aranızda) konuştuklarınız kadar kuşkusu olmayan kesin bir gerçektir.
Muhammed Esed = yerin ve göğün Rabbine andolsun ki bu (ölümden sonraki hayat) gerçektir; konuşma (yeteneği)ne sahip olmanız kadar gerçek!
Mustafa İslamoğlu = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, bu (yeniden diriliş) en az(ından) sizin konuşma yeteneğiniz kadar gerçektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = (22-23) Ve gökte de rızkınız ve vaadolunur olduğunuz şey (vardır). İşte o göğün ve yerin Rabbine kasem olsun ki o (size vaadedilen) herhalde sabittir, sizin söz söyler olmanız gibi (bir hakikattır).
Ömer Öngüt = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
Şaban Piriş = Göğün ve yerin Rabb’ine andolsun ki, size vaat edilenler, tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Sadık Türkmen = Gökyüzünün ve yeryüzünün Rabbine ant olsun ki, kuşkusuz o sizin konuşmanız gibi gerçektir.
Seyyid Kutub = Göklerin ve yerin Rabb'ine and olsun ki bu vaad, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.
Suat Yıldırım = Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki bu vaad, tıpkı sizin konuşmanızın sabit olduğu gibi bir gerçektir.
Süleyman Ateş = Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o, sizin konuştuğunuz gibi gerçektir.
Tefhim-ul Kuran = İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, hiç tartışmasız, o (size va'dedilen) sizin (kendi aranızda) konuştuklarınız kadar, kuşkusu olmayan kesin bir gerçektir.
Ümit Şimşek = Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki, sizin konuşmanız nasıl gerçek ise, bu vaad de öyle gerçektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki, o tıpkı sizin konuşabildiğiniz gibi kesin bir gerçektir.
İskender Ali Mihr = İşte Rabbe, semaya ve yere andolsun ki; şüphesiz o, mutlaka sizlerin konuştuğunuz şeyler kadar haktır.
İlyas Yorulmaz = Gökyüzünün ve yerin Rabbine yemin olsun ki, şu anda konuştuklarınızın benzerini, mutlaka hesap gününde konuşup, cevap vereceksiniz.
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ
Zâriyât / 24 -
Hel etâke hadîsu dayfi ibrâhîmel mukremîn(mukremîne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = İbrâhîm'in, ağırlanan konuklarına âit haber, geldi mi sana?
Abdullah Parlıyan = İbrahim'in meleklerden ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Adem Uğur = İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.)
Ahmed Hulusi = İbrahim'in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?
Ahmet Tekin = İbrahim’in, ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Ahmet Varol = İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi sana geldi mi?
Ali Bulaç = Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi?
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), sana geldi mi, İbrahîm’in ikram edilen misafirlerinin haberi?
Ali Ünal = İbrahim’in o şerefli misafirlerinden haberin olmuş muydu?
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim'in saygın konuklarının haberi sana geldi mi?
Bekir Sadak = Ibrahim'in ikram edilmis konuklarinin haberi sana geldi mi?
Celal Yıldırım = Sana İbrahim'in ağırlanmaya değer şerefli konuklarının haberi geldi mi?
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi?
Diyanet Vakfi = İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.)
Edip Yüksel = İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberini aldın mı?
Elmalılı Hamdi Yazır = Geldi mi sana İbrahimin ikram edilen müsafirlerinin kıssası?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İbrahim’in, ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi sana geldi mi?
Gültekin Onan = Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi?
Harun Yıldırım = (Ey Rasûlüm), sana geldi mi, İbrahîm’in ikram edilen misafirlerinin haberi?
Hasan Basri Çantay = İbrahim’in o şerefli misafirlerinden haberin olmuş muydu?
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) İbrâhîm’in şerefli kılınmış misâfirlerinin (o meleklerin) haberi sana geldi mi?
İbni Kesir = Sana, İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi geldi mi?
Kadri Çelik = Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi?
Muhammed Esed = İbrahim'in seçkin konukları ile ilgili kıssayı hiç duydun mu?
Mustafa İslamoğlu = İbrahim'in, ilahi ikrama mazhar olmuş konukları hakkındaki kıssa sana ulaştı mı?
Ömer Nasuhi Bilmen = Sana geldi mi İbrahim'in ikram olunmuş olan müsafirlerinin kıssası?
Ömer Öngüt = Resulüm! İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana gelmedi mi?
Şaban Piriş = İbrahim’in değerli/şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Sadık Türkmen = Ibrahim’in şerefli konuklarının haberi sana geldi mi?
Seyyid Kutub = İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Suat Yıldırım = Sahi! İbrâhimin şerefli misafirlerinin gelişlerinden haberin oldu mu?
Süleyman Ateş = İbrâhim'in ağırlanan konuklarının haberi sana geldi mi?
Tefhim-ul Kuran = (Ey Nebi!) Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi?
Ümit Şimşek = İbrahim'in ikramda bulunduğu konukların haberi sana ulaştı mı?
Yaşar Nuri Öztürk = Geldi mi sana İbrahim'in ikram edilen konuklarının haberi?
İskender Ali Mihr = Hz. İbrâhîm’in ikram edilen misafirlerinin haberi sana geldi mi?
İlyas Yorulmaz = Sana İbrahim’in ikramlarda bulunduğu misafirlerinin haberi geldi mi?
إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
Zâriyât / 25 -
İz dehalû aleyhi fe kâlû selâmâ(selâmen), kâle selâm(selâmun), kavmun munkerûn(munkerûne).
Diyanet İşleri = Hani onlar, İbrahim’in yanına varmışlar ve “Selâm olsun sana!” demişlerdi. O da “Size de selâm olsun.” demiş, “Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler” (diye düşünmüştü).
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani, tapısına girmişlerdi de esenlik sana demişlerdi; o da esenlik size demişti, ey yabancılar.
Abdullah Parlıyan = O elçiler, İbrahim'e gelip O'na selam verdiklerinde, size de selam olsun demişti ve kendi kendine, bunlar tanınmayan kimseler diye düşünmüştü.
Adem Uğur = Onlar İbrahim'in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, "Bunlar, yabancılar" demişti.
Ahmed Hulusi = Hani Onun yanına girdiklerinde: "Selâm" dediler. . . (İbrahim de): "Selâm" dedi. . . "Rastlanmadık birileri (diye düşündü). "
Ahmet Tekin = Onlar, İbrâhim’in yanına girince: 'Selâm sana, selâmette ol, sen selâmettesin' dediler. İbrâhim de: 'Selâm size, selâmette olun' dedi. Bunlar tanınmadık simalardı.
Ahmet Varol = Hani onun yanına girdiklerinde: 'Selam' demişlerdi. O da: 'Selam. Tanınmayan bir topluluk' demişti.
Ali Bulaç = Hani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk."
Ali Fikri Yavuz = Hani onlar, İbrahîm’in yanına varmışlardı da selâm vermişlerdi. O da (onlara karşılık olarak) selâm vermiş: “- (Bunlar) tanınmadık bir kavim.” demişti.
Ali Ünal = Hani (bir gün evinde iken) yanına varmışlar ve selâm vermişlerdi. İbrahim de, selâmlarını almıştı. “Tanımadığım, fevkalâdeliği olan kimseler!” diye geçirdi içinden.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, İbrâhim'in yanına girip selâm vermişlerdi. İbrâhim de selâmı almış, içinden “Bunlar yabancılar” demişti.
Bekir Sadak = Onlar, Ibrahim'in yanina girip: «Selam sana» demislerdi, Ibrahim de: «Selam size» demisti; icinden de, onlarin «taninmamis bir topluluk» oldugunu gecirmisti.
Celal Yıldırım = Hani onlar İbrahim'in yanına girip, «Selâm» dediler. İbrahim de «selâm» dedi ve tanımadığım yabancı bir kavim diye içinden geçirdi.
Cemal Külünkoğlu = Hani onlar, İbrahim'in yanına varmışlar ve şöyle demişlerdi: “Selâm olsun sana!” O da: “Size de selâm olsun” demiş ve içinden de: “(Bunlar) tanınmamış bir topluluk” diye geçirmişti.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar, İbrahim'in yanına girip: 'Selam sana' demişlerdi, İbrahim de: 'Selam size' demişti; içinden de, onların 'tanınmamış bir topluluk' olduğunu geçirmişti.
Diyanet Vakfi = Onlar İbrahim'in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar» demişti.
Edip Yüksel = Onun huzuruna girmişlerdi ve 'Selam (barış)' demişlerdi. O da, 'Selam size, yabancılar!' demişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = O vakıt ki üzerine girdiler de «selâm» dediler. «Selâm, görülmedik bir kavım» dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yanına girdikleri vakit: «Selam!» dediler. O da: «Selam! Görülmedik bir topluluk» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de «Selam sana!» demişlerdi. İbrahim: «Size de selam» demiş, ve içinden: «Bunlar tanınmamış bir topluluk!» diye geçirmişti.
Gültekin Onan = Hani yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "Münker bir kavim."
Harun Yıldırım = Hani yanına girdiklerinde: “Selam.” demişlerdi. O da: “Selam.” demişti. “Yabancı bir topluluk.”
Hasan Basri Çantay = Hani bunlar, onun yanına girmişlerdi de «Selâm» demişlerdi. (İbrâhîm de) «selâm» demiş (selâm ile mukaabele etmiş), «(Bunlar) tanınmamış bir zümre» demişdi.
Hayrat Neşriyat = (Onlar İbrâhîm’in) yanına girdiklerinde: 'Selâm (senin üzerine olsun)!' demişlerdi.(O da:) 'Selâm (sizin üzerinize de olsun!) (Siz buralarda) tanınmamış bir topluluk(sunuz).' dedi.
İbni Kesir = Hani onlar, yanına girip; selam sana, demişlerdi de; selam, demişti. Tanınmamış bir zümre.
Kadri Çelik = Hani onun yanına girdiklerinde, “Selam” demişlerdi. O da, “Selam” demişti. “(Siz) Yabancı bir topluluksunuz!”
Muhammed Esed = O (semavi elçi)ler İbrahim'e gelip ona selam verdiklerinde, "(Size de) selam olsun!" demişti; (ve kendi kendine,) "Bunlar, yabancı kimseler!" (diye düşünmüştü.)
Mustafa İslamoğlu = Hani, (elçiler) İbrahim'in huzuruna girmişler ve "(Sana) selam olsun!" demişlerdi de, o da, "(Size de) selam olsun!" demiş ve (içinden) "Bunlar tanımadık kimseler" diye geçirmişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakit ki, O'nun yanına girmişler de «Selâm!» demişlerdi. (Hazreti İbrahim de) Dedi ki: «Selâm, tanınmamışlar olan bir cemaat.»
Ömer Öngüt = Onlar İbrahim'in yanına girdiklerinde: "Selâm!" demişlerdi. O da: "Selâm!" demiş, içinden de onların "Tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti.
Şaban Piriş = Hani O’nun yanına girmişler: “Selam” demişlerdi. O da: -Selam ey yabancılar!” demişti.
Sadık Türkmen = Hani bir zaman, onun yanına girdiler; “Selâm” dediler. O da: “Selâm, tanınmamış topluluk!” dedi.
Seyyid Kutub = Onlar, İbrahim'in yanına girip «Selam sana» demişlerdi, İbrahim de: «Selam size» demişti. İçinden de, onların «tanınmamış bir topluluk» olduklarını geçirmişti.
Suat Yıldırım = Onlar yanına varınca: "Selâm!" dediler. O da: "Size de Selâm!" diye cevap verdi, ama içinden: "Bunlar tanımadığım kimseler, hayırdır inşaallah!" dedi.
Süleyman Ateş = Bir zaman onun yanına girmişler: "Selâm" demişlerdi. "Selâm, dedi, (siz) tanınmamış bir topluluk(sunuz)."
Tefhim-ul Kuran = Hani, onun yanına girdiklerinde: «Selam» demişlerdi. O da: «Selam» demişti. «(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk.»
Ümit Şimşek = Yanına girdiklerinde 'Selâm' demişlerdi. O da 'Tanımadığım kimseler, size de selâm olsun' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, İbrahim'in yanına girmişlerdi de "Selam!" demişlerdi. İbrahim: "Selam! Tanınmayan bir topluluk bu." demişti.
İskender Ali Mihr = Onun yanına geldikleri zaman “selâm” dediler. (Hz. İbrâhîm de): “Selâm yabancı kavim.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Onlar İbrahim’in yanına girdiklerinde “Selam” demişler ve İbrahim de onlara “Selam size ey tanınmayan kişiler!” demişti.
فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاء بِعِجْلٍ سَمِينٍ
Zâriyât / 26 -
Fe râga ilâ ehlihî fe câe bi iclin semînin.
Diyanet İşleri = Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken bir bahâneyle ailesinin yanına gitmişti de bir semiz dana getirmişti.
Abdullah Parlıyan = Hemen ailesinin yanına giderek, kızartılmış semiz bir buzağı eti ile geldi.
Adem Uğur = Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,
Ahmed Hulusi = Ailesine yöneldi de semiz (kızartılmış) bir buzağı eti getirdi.
Ahmet Tekin = Sezdirmeden hanımının yanına gitti. Kızartılmış semiz bir buzağıyı bütün olarak getirdi.
Ahmet Varol = Hemen gizlice hanımının yanına gidip semiz bir dana getirdi.
Ali Bulaç = Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi.
Ali Fikri Yavuz = Hemen bir bahane ile ailesine giderek bir semiz dana (kesib etini) getirdi de,
Ali Ünal = Beklemeden ailesinin yanına geçti ve semiz dana kebabı getirdi.
Bayraktar Bayraklı = Hemen hanımının yanına giderek, semiz bir dana kebabını getirmişti.
Bekir Sadak = (26-27) Hemen ailesine giderek semiz bir buzagi getirmis, onlarin onune surup: «Yemez misiniz?» demisti.
Celal Yıldırım = Bir sebep bulup ailesinin yanına giderek (kızartılmış) semiz bir buzağı ile geldi.
Cemal Külünkoğlu = (26-27) Hemen (bir bahane ile) ailesinin yanına giderek, (pişirilmiş) besili bir dana getirmiş ve onların önüne koyup: “Buyurmaz mısınız?” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: 'Yemez misiniz?' demişti.
Diyanet Vakfi = Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,
Edip Yüksel = Ailesine yöneldi ve sonra semiz bir buzağı ile geldi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hemen bir bahâne ile ehline gitti, bir semiz daha getirdi de
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hemen bir bahane ile ailesine gidip semiz bir dana getirdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İbrahim, sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.
Gültekin Onan = Hemen (onlara) sezdirmeden ehline (ailesine) gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi.
Harun Yıldırım = Hemen sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile geldi.
Hasan Basri Çantay = Hemen (gizlice) ailesine gidib semiz bir dana getirdi de,
Hayrat Neşriyat = Hemen sezdirmeden âilesinin yanına gitti, çok geçmeden (kızartılmış) semiz bir buzağı (eti) getirdi.
İbni Kesir = Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı ile gelmiş,
Kadri Çelik = Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi.
Muhammed Esed = Sonra sessizce evine dönerek semiz bir (kızartılmış) buzağı getirmiş,
Mustafa İslamoğlu = Sonra, usulca ailesine yönelerek (kızartılmış) semiz bir buzağı getirmiş,
Ömer Nasuhi Bilmen = Hemen bir bahane ile ailesinin yanına gitti, derhal semîz bir buzağı ile geldi.
Ömer Öngüt = Hemen âilesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabı) getirtti.
Şaban Piriş = Ailesinin yanına gidip, besili bir dana getirmişti.
Sadık Türkmen = Hemen, bir bahane ile ailesine gitti, besili bir buzağı getirdi.
Seyyid Kutub = Gizlice ailesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi
Suat Yıldırım = (26-27) Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi. Önlerine koyup "buyurmaz mısınız?" diye ikram etti.
Süleyman Ateş = (Konuklarına yemek hazırlamak için) gizlice âilesinin yanına gitti, semiz bir buzağı getirdi.
Tefhim-ul Kuran = Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi.
Ümit Şimşek = Sonra ailesinin yanına vardı, semiz bir buzağıyla döndü.
Yaşar Nuri Öztürk = Hemen ailesinin yanına gitti; semiz bir dana getirdi.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine (Hz. İbrâhîm) gizlice ailesinin yanına gidip hemen (kızarmış) semiz bir buzağı getirdi.
İlyas Yorulmaz = Hemen ailesinin yanına dönüp ve (pişirilmiş) yağlı bir buzağı ile geri gelmişti.
فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
Zâriyât / 27 -
Fe karrebehû ileyhim kâle e lâ te’kulûn(te’kulûne).
Diyanet İşleri = Onu önlerine koydu. “Yemez misiniz?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların önüne koymuştu da yemez misiniz demişti.
Abdullah Parlıyan = Onların önüne yaklaştırıp, “Yemez misiniz?” dedi.
Adem Uğur = Onların önüne koyup "Yemez misiniz?" demişti.
Ahmed Hulusi = Onu onlara yaklaştırıp: "Yemeyecek misiniz?" dedi.
Ahmet Tekin = Kızarmış buzağı etini önlerine sürdü.'Etten yemiyecek misiniz?' dedi.
Ahmet Varol = Onu onlara yaklaştırıp: 'Yemez misiniz?' dedi.
Ali Bulaç = Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi.
Ali Fikri Yavuz = Onu (yemek olarak) önlerine koydu. “-Yemeğe buyurmaz mısınız?” dedi. (Yemeğinden misafirlerin yemediğini görünce):
Ali Ünal = Önlerine koyup, “Buyurmaz mısınız?” dedi.
Bayraktar Bayraklı = Onların önüne koyup, “Yemez misiniz?” dedi.
Bekir Sadak = (26-27) Hemen ailesine giderek semiz bir buzagi getirmis, onlarin onune surup: «Yemez misiniz?» demisti.
Celal Yıldırım = Onlara yaklaştırıp, «buyrun yemez misiniz ?» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (26-27) Hemen (bir bahane ile) ailesinin yanına giderek, (pişirilmiş) besili bir dana getirmiş ve onların önüne koyup: “Buyurmaz mısınız?” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = (26-27) Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: 'Yemez misiniz?' demişti.
Diyanet Vakfi = Onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.
Edip Yüksel = Onu onların önüne sürüp, 'Yemez misiniz?' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onu yakınlarına koydu, yemeğe buyurmaz mısınız? dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu yakınlarına koyarak: «Yemeğe buyurmaz mısınız?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onu önlerine sürerek: «Yemez misiniz?» dedi.
Gültekin Onan = Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi.
Harun Yıldırım = Onu önlerine yaklaştırıp: “Yemez misiniz?” dedi.
Hasan Basri Çantay = Bunu onlara yaklaşdırdı. «Yemez misiniz?» dedi.
Hayrat Neşriyat = Sonra onu kendilerine yaklaştırdı: 'Yemez misiniz?' dedi.
İbni Kesir = Onlara yaklaştırıp; yemez misiniz? demişti.
Kadri Çelik = Derken onlara yaklaştırıp, “Yemez misiniz?” dedi.
Muhammed Esed = ve "Yemez misiniz?" diye önlerine koymuştu.
Mustafa İslamoğlu = derhal önlerine sunarak "Buyurmaz mısınız?" demişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunu onlara yaklaştırdı. Dedi ki: «Yemez misiniz?»
Ömer Öngüt = Önlerine sürüp: "Yemez misiniz?" dedi.
Şaban Piriş = Bunu onların önüne koydu ve: -Yemez misiniz? dedi.
Sadık Türkmen = Derken onu önlerine yaklaştırdı; “Yemez misiniz?” dedi.
Seyyid Kutub = Onu, önlerine yaklaştırdı «Yemez misiniz?» dedi.
Suat Yıldırım = (26-27) Onlara yemek getirmek için gizlice ailesinin yanına geçti ve semiz bir dana kebabı getirdi. Önlerine koyup "buyurmaz mısınız?" diye ikram etti.
Süleyman Ateş = Onu onlara yaklaştırıp: "Yemeyecek misiniz?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Kızarmış buzağı etini önlerine sürdü.'Etten yemiyecek misiniz?' dedi.
Ümit Şimşek = Onu onlara yaklaştırıp: 'Yemez misiniz?' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Danayı misafirlerin önüne sürdü. "Yemez misiniz?" dedi.
İskender Ali Mihr = Böylece onu (yemeği) onlara yaklaştırdı (ikram etti): “Yemez misiniz?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Önlerine koyup “Yemez misiniz?”demiş.
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
Zâriyât / 28 -
Fe evcese minhum hîfeh(hîfeten), kâlû lâ tehaf, ve beşşerûhu bi gulâmin alîm(alîmin).
Diyanet İşleri = (Yemediklerini görünce) onlardan İbrahim’in içine bir korku düştü. Onlar, “korkma” dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken onlardan, içine bir korkudur düşmüştü de korkma demişlerdi, ve ona, bilgi sâhibi bir oğlu olacağını müjdelemişlerdi.
Abdullah Parlıyan = Onlardan ötürü içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Adem Uğur = Derken onlardan korkmaya başladı. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Ahmed Hulusi = (Yemediklerini görünce İbrahim'in içine) onlardan bir korku düştü! "Korkma" dediler ve Onu Aliym bir erkek çocuk ile müjdelediler.
Ahmet Tekin = Derken, İbrâhim, onlardan dolayı içinde korkulacak bir hal olduğunu hissetti. Onlar: 'Korkma!' dediler. İbrâhim’e bilge bir oğul müjdelediler.
Ahmet Varol = Bunun üzerine onlardan dolayı içine bir korku düştü. 'Korkma' dediler ve onu bilgin bir oğlanla müjdelediler.
Ali Bulaç = (Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler.
Ali Fikri Yavuz = O vakit onlardan (İbrahim’in) içine bir korku düştü. Onlar: “korkma!” dediler ve onu çok bilgin bir oğul ile müjdelediler.
Ali Ünal = (Ama ondan yemediklerini görünce,) onlardan yana içine bir endişe düştü. “Endişelenme!” dediler. Sonra da ona büyük ilim sahibi olacak bir oğul müjdelediler.
Bayraktar Bayraklı = Hallerinden dolayı içinden bir korku duydu. “Korkma!” dediler ve ona bilgin bir çocuk müjdesi verdiler.
Bekir Sadak = (Yemediklerini gorunce) onlardan endiseye dustu; «Korkma» dediler ve ona bilgin bir ogul sahibi olacagini mujdelediler.
Celal Yıldırım = (Yemediklerini görünce) onlardan içinde bir korku ve endişe doğdu. Onlar, ona ; «korkma» dediler ve onu bilgili (olacak) bir oğul ile müjdelediler
Cemal Külünkoğlu = (İbrahim, misafirlerin yemediklerini görünce,) onlardan endişeye kapıldı; (ama) onlar: “Korkma!” dediler ve (ona) derin bilgi ile donatılan bir erkek çocuk (sahibi olacağı) müjdesini verdiler.
Diyanet İşleri (eski) = (Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; 'Korkma' dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler.
Diyanet Vakfi = Derken onlardan korkmaya başladı. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Edip Yüksel = Onlardan bir korku duydu. Bunun üzerine onlar, 'Korkma' dediler ve ona bilgin bir oğul müjdelediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = O vakıt onlardan içine bir korku düştü. Korkma dediler ve kendisine alîm bir oğlan tebşir ettiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlardan ötürü içine bir korku düştü. «Korkma!» dediler ve kendisine bilgili bir oğlan müjdelediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yemediklerini görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: «Korkma!» dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
Gültekin Onan = (Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler.
Harun Yıldırım = İçinde onlardan gizli bir korku duydu. “Korkma!” dediler ve ona bilgili bir oğul müjdesini verdiler.
Hasan Basri Çantay = Derken içine onlardan gizli bir korku çökdü. «Korkma» dediler ve onu çok bilgin bir oğulla müjdelediler.
Hayrat Neşriyat = (Yemediklerini görünce,) onlardan dolayı içine bir korku düştü. (Onlar:) 'Korkma!' dediler. Ve onu çok âlim bir oğul (olacak İshâk) ile müjdelediler!
İbni Kesir = Derken onlardan endişeye düşmüştü. Korkma; demişler ve onu bilgin bir oğulla müjdelemişlerdi.
Kadri Çelik = (Onlar yemeyince) Bunun üzerine onlardan içine bir tür korku düştü. “Korkma” dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler.
Muhammed Esed = (İbrahim, misafirlerin yemediklerini görünce,) onlardan endişeye kapıldı; (ama) onlar: "Korkma!" dediler ve derin bilgi ile donatılan bir erkek çocuk (sahibi olacağı) müjdesini verdiler.
Mustafa İslamoğlu = Derken, onlardan yana içini bir korku ve endişe kapladı. "Endişeye mahal yok!" dediler ve ona sıra dışı bir bilgi ile donatılmış bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (28-29) O vakit onlardan kalbinde bir korku gizlendi. Dediler ki: «Korkma!» ve O'nu bir bilgin oğul ile müjdelediler. Bunun üzerine zevcesi bir sayha içinde yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi ve dedi ki: «Kısır bir koca kadın!»
Ömer Öngüt = Onlardan ötürü içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Şaban Piriş = Onlardan dolayı içine bir korku düştü. -Korkma, dediler. Ona bilgin bir erkek çocuğu müjdelediler.
Sadık Türkmen = (yemekle ilgilenmediklerini görünce) onlardan dolayı içine bir korku düştü. “Korkma” dediler. Ve ona bilgin bir oğul müjdelediler.
Seyyid Kutub = Yemediklerini görünce içine bir korku düştü. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Suat Yıldırım = O sırada onlardan yana içine bir korku düştü. "Korkma!" dediler ve ona büyüdüğünde âlim olacak bir çocuklarının dünyaya geleceğini müjdelediler.
Süleyman Ateş = (Yemediklerini görünce) Onlardan içine bir korku düşürdü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Tefhim-ul Kuran = (Onlar yemeyince) Bunun üzerine onlardan içine bir tür korku düştü. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler.
Ümit Şimşek = Sonra içine bir korku düştü. 'Korkma' dediler ve onu bilge bir oğulla müjdelediler.
Yaşar Nuri Öztürk = O arada, içine bunlardan bir kuşku düştü. "Korkma!" dediler. Ve ona bilgin bir oğlan müjdelediler.
İskender Ali Mihr = Fakat onlardan korktuğunu hissetti: “Korkma!” dediler. Ve onu alîm bir erkek çocukla müjdelediler.
İlyas Yorulmaz = Sonra içinden bir korku hissetmişti. Misafirler “Korkma” dediler. Sonra İbrahim’e bilgin bir çocuğu olacağı müjdesini verdiler.
فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
Zâriyât / 29 -
Fe akbeletimreetuhu fî sarretin fe sakket vechehâ ve kâlet acûzun akîmun.
Diyanet İşleri = Bunun üzerine karısı bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu. “Ben kısır bir kocakarıyım (nasıl çocuğum olabilir?)” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken karısı, onlara dönmüştü de bir çığlık atıp eliyle yüzüne vurmuştu ve ben kısır bir kocakarıyım demişti.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine İbrahim'in karısı çığlık atarak ilerledi ve şaşkınlık içinde yüzüne vurarak feryat etti: “Benim gibi kısır bir kocakarıdan mı olacak, o bilgili çocuk!” diye.
Adem Uğur = Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: "Ben kısır bir kocakarıyım!" dedi.
Ahmed Hulusi = Bu yüzden (İbrahim'in) karısı çığlık içinde misafirlerin yanına döndü de, (ellerini utanarak) yüzüne kapatıp dedi ki: "(Ben) kısır bir ihtiyar kadınım!"
Ahmet Tekin = Karısı kadınların arasında çığlık atmaya başladı. Elini yüzüne çarparak: 'Ben kısır bir kocakarıyım' dedi.
Ahmet Varol = Bunun üzerine karısı çığlık atarak döndü ve elini yüzüne vurarak: 'Kısır bir yaşlı kadın mı (doğuracak)?' dedi.
Ali Bulaç = Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)?" dedi.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine (İbrahîm’in) hanımı bir çığlık içinde döndü de elini yüzüne çarptı: “- Ben, kısır bir koca karıyım! (Nasıl çocuğum olabilir)” dedi.
Ali Ünal = (Bu arada konuşulanları duyan) eşi çığlık atarak yaklaştı ve elini yüzüne vurarak, “Benim gibi bir kocakarının mı çocuğu olacak?” dedi.
Bayraktar Bayraklı = O esnada, hanımı çığlık atarak, yüzüne vurarak geldi ve “Kısır bir kocakarıdan mı?” dedi.
Bekir Sadak = Bunun uzerine karisi hayretle seslenerek geldi, elleriyle yuzunu kapayarak: «Kisir bir kocakari!» dedi.
Celal Yıldırım = Bunun üzerine, İbrahim'in eşi bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak, «kısır yaşlı bir kadın !» dedi..
Cemal Külünkoğlu = Bunun üzerine karısı (Sare) çığlık atarak (misafirlerin) yanına geldi ve (şaşkınlık içinde ellerini) yüzüne vurup şöyle dedi: “(Nasıl çocuğum olur,) ben kısır bir kocakarıyım?”.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: 'kısır bir kocakarı!' dedi.
Diyanet Vakfi = Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: «Ben kısır bir kocakarıyım!» dedi.
Edip Yüksel = Karısı hayret içinde, (hayretten) yüzüne vurarak, 'Kısır bir yaşlı kadın!' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine hatunu bir çığlık içinde döndü de elini yüzüne çarptı ve akîm bir kocakarı, dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine karısı bir çığlık içinde döndü, elini yüzüne çarptı ve: «Kısır bir kocakarı (çocuk mu doğurur)? dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: «Ben kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?» dedi.
Gültekin Onan = Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)?" dedi.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine hanımı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: “Kısır, yaşlı bir kadın!” dedi.
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine (İbrâhîmin) zevcesi (Sâre) bir feryâd içinde yönelib (elini) yüzüne vurdu. «(Ben) doğurmaz bir koca karı (yım)» dedi.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine zevcesi (Sâre hayretle) çığlık atarak geldi de elini yüzüne vurdu ve: '(Ben) kısır bir kocakarı(yım; benim nasıl çocuğum olur?)' dedi.
İbni Kesir = Bunun üzerine zevcesi hayretle seslenerek döndü, yüzünü kapayarak: Kısır bir kocakarı, dedi.
Kadri Çelik = Bunun üzerine karısı bir topluluk içinde (halinde) geldi, elleriyle yüzünü kapatarak, “Kısır bir kocakarı (mı doğum yapacakmış)!” dedi.
Muhammed Esed = Bunun üzerine karısı çığlık atarak (misafirlerin) yanına geldi ve (şaşkınlık içinde) yüzüne vurarak feryad etti: "(Benim gibi) kısır bir kocakarıdan mı!"
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine karısı ileri atıldı ve yüzüne vurarak "Kısır bir kocakarıdan ha!" deyip feryadı bastı.
Ömer Nasuhi Bilmen = (28-29) O vakit onlardan kalbinde bir korku gizlendi. Dediler ki: «Korkma!» ve O'nu bir bilgin oğul ile müjdelediler. Bunun üzerine zevcesi bir sayha içinde yüzünü döndü de elini yüzüne çarpıverdi ve dedi ki: «Kısır bir koca kadın!»
Ömer Öngüt = Karısı hayretle seslenerek geldi. Elini yüzüne çarparak: "Ben kısır bir kocakarıyım!" dedi.
Şaban Piriş = Karısı bir çığlık içinde çıka gelip, (elleriyle) yüzüne vurarak: -Ben, kısır bir kocakarıyım, dedi.
Sadık Türkmen = Karısı hayretler içinde geldi ve ellerini yüzüne vurarak: “Kısır bir kocakarı!..” dedi.
Seyyid Kutub = Karısı hayretle çığlık içinde geldi. Yüzünü kapayarak «Ben kısır bir kocakarıyım» dedi.
Suat Yıldırım = Evin öbür köşesinden bunu duyan eşi, elini yüzüne vurarak: "Vay başıma gelene! Ben kısır bir kocakarı iken mi doğuracağım!" diye çığlık attı.
Süleyman Ateş = Karısı (Sare) çığlık içinde geldi (hayretten elini) yüzüne vurarak: "(Ben) Kısır bir kocakarı(yım, benden nasıl çocuk olur)?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: «Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)?» dedi.
Ümit Şimşek = Hanımı bir çığlıkla döndü, elini yüzüne vurup 'Kısır bir kocakarı mı doğuracak?' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Derken, karısı bir çığlık içinde döndü; yüzüne vurarak şöyle dedi: "Ben, doğurma yaşını geçmiş bir kocakarıyım!"
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine hanımı (bu haberi) çığlık atarak karşıladı. Ve yüzüne vurarak: “Ben kısır ihtiyar bir kadınım.” dedi.
İlyas Yorulmaz = İbrahim’in karısı çığlık atarak, yüzüne vura vura “(Benim gibi) İhtiyar yaşlı birinin mi? dedi.
قَالُوا كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
Zâriyât / 30 -
Kâlû kezâliki kâle rabbuk(rabbuki), innehu huvel hakîmul alîmu.
Diyanet İşleri = Onlar dediler ki: “Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, bu, böyle dediler, Rabbin böyle dedi; şüphe yok ki o, bir hüküm ve hikmet sâhibidir ki her şeyi bilir.
Abdullah Parlıyan = Onlar da: “Bu böyledir, Rabbin böyle buyurdu ve şüphesiz Rabbin, herşeyi yerli yerince yapandır ve herşeyi bilendir” dediler.
Adem Uğur = Onlar: "Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir" dediler.
Ahmed Hulusi = (İbrahim'in misafiri melekler) dediler ki: "İşte böyle! (Bunu) Rabbin dedi. . . Muhakkak ki O, Hakiym'dir, Aliym'dir. "
Ahmet Tekin = Misafirler: 'Bu da Rabbinin buyruğudur. O, hikmet sahibi ve hükümrandır, her şeyi bilir.' dediler.
Ahmet Varol = 'Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hikmet sahibidir, bilendir' dediler.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir."
Ali Fikri Yavuz = Onlar dediler ki: “- İş, sana dediğimiz gibidir. Bunu Rabbin buyurdu. Şübhesiz ki O, Hakîm’dir, Alîm’dir.”
Ali Ünal = “Evet, Rabbin böyle buyurdu;” dediler, “muhakkak ki O, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır, her şeyi hakkıyla bilendir.”
Bayraktar Bayraklı = Dediler ki: “Evet bu böyledir. Rabbin bunu buyurdu. Çünkü O'nun her işinde hikmet vardır ve her şeyi en iyi bilir.”
Bekir Sadak = Melekler: «Bu boyledir, Rabbin soylemistir; dogrusu O, Hakim olandir, bilendir» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar: «Bu böyledir. Rabbin buyurdu. Şüphesiz ki O, hikmet sahibidir, bilendir» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar dediler ki: “Rabbin böyle buyurdu (takdir etti). Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.”
Diyanet İşleri (eski) = Melekler: 'Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir' dediler.
Diyanet Vakfi = Onlar: «Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir» dediler.
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Rabbin böyle söylemiştir. O Bilgedir, Bilendir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dediler: öyle Rabbın buyurdu, şübhesiz alîm o, hakîm o
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Öyle, Rabbin buyurdu. Şüphesiz hikmet sahibi O, herşeyi bilen O.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Misafir melekler: «Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir.» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir."
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Bu böyledir. Rabbin buyurdu.” Şüphesiz Hakîm ve Alîm olan O’dur, O!
Hasan Basri Çantay = Onlar «öyledir. Fakat (bunu) Rabbin buyurdu. Çünkü O, asıl hukûm ve hikmet saahibi olan, (herşey'i) hakkıyle bilen odur» dediler.
Hayrat Neşriyat = (Onlar:) 'Bu böyledir; (bunu) Rabbin buyurdu. Şübhe yok ki, Hakîm (her işi hikmetli olan), Alîm (herşeyi hakkıyla bilen) ancak O’dur' dediler.
İbni Kesir = Onlar: Bu, böyledir, Rabbın buyurdu. Muhakkak ki O; Hakim, Alim olandır, dediler.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hikmet sahibi olandır, bilendir.”
Muhammed Esed = Onlar: "Rabbin böyle buyurdu; ve şüphesiz yalnız O'dur hikmet sahibi olan, her şeyi bilen!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = "Öyle!.." dediler, "Rabbin buyurdu: şüphesiz O var ya, hikmet sahibi, her şeyi bilen O işte!
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Öylecedir.» Rabbin buyurdu. Şüphe yok ki hakîm, alîm olan O'dur.
Ömer Öngüt = Onlar: "Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. " dediler.
Şaban Piriş = Dediler ki: -Rabbin böyle buyurdu. Muhakkak ki O, hakimdir, alimdir.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Böyledir! Bunu Rabbin buyurdu. Şüphesiz O, hikmet sahibidir, bilendir.”
Seyyid Kutub = Dediler ki: «Rabb'in böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.»
Suat Yıldırım = Onlar, hanımına: "Evet, Rabbin böyle buyurdu, dediler. O, tam hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilir."
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Rabbin böyle dedi. O, hüküm ve hikmet sâhibidir, bilendir."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir.»
Ümit Şimşek = 'Rabbin böyle buyurdu,' dediler. 'Şüphe yok ki Onun her işi hikmet iledir; O herşeyi bilir.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Rabbin öyle buyurmuştur. Hüküm ve hikmet sahibi O'dur, en iyisini bilen de O'dur."
İskender Ali Mihr = “Senin Rabbinin buyurduğu şey işte budur.” dediler. Muhakkak ki O; Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir), Alîm’dir.
İlyas Yorulmaz = Misafirler “Rabbin böyle söyledi. Elbette ki her şeyin hükmünü veren ve her şeyi bilen O dur” dediler.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
Zâriyât / 31 -
Kâle fe mâ hatbukum eyyuhel murselûn(murselûne).
Diyanet İşleri = İbrahim, onlara: “O hâlde asıl işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = İbrâhim, işiniz nedir ey elçiler demişti.
Abdullah Parlıyan = İbrahim: “Ey elçiler! Göreviniz nedir?” deyince;
Adem Uğur = (İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.
Ahmed Hulusi = (İbrahim): "Ey irsâl olunanlar. . . (Esas) işiniz (amacınız) nedir?" dedi.
Ahmet Tekin = İbrahim: 'Asıl önemli işiniz nedir, ey elçiler?' dedi.
Ahmet Varol = (Sonra): 'Peki sizin işiniz nedir ey elçiler!' dedi.
Ali Bulaç = (İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?"
Ali Fikri Yavuz = (Hz. İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere) dedi ki: “- O halde istediğiniz nedir? (Niçin gönderildiniz)? Ey elçiler!...”
Ali Ünal = (İbrahim,) “Ey (Allah’ın) elçileri, gelişinizin asıl sebebi nedir?” diye sordu.
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim, “Ey elçiler! Sizin göreviniz nedir?” dedi.
Bekir Sadak = Ibrahim: «Ey Elciler! Goreviniz nedir?» dedi.
Celal Yıldırım = İbrahim, onlara : «Ey elçiler! Sizin iş ve isteğiniz nedir?» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (İbrahim, onların melek olduğunu anlayınca:) “O hâlde asıl işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim: 'Ey Elçiler! Göreviniz nedir?' dedi.
Diyanet Vakfi = (İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.
Edip Yüksel = (İbrahim:) 'Ey elçiler asıl göreviniz nedir?' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = İbrahim, o halde asıl me'muriyyetiniz nedir? ey mürselûn, dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İbrahim: «O halde asıl göreviniz nedir ey elçiler?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İbrahim, kendisine misafir olarak gelen meleklere: «Acaba sizin asıl önemli işiniz nedir ey elçiler?» dedi.
Gültekin Onan = (İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?"
Harun Yıldırım = Dedi ki: “Ey elçiler, o halde asıl işiniz nedir?”
Hasan Basri Çantay = (İbrâhîm) «Ey gönderilmiş (melekler) sizin haal-ü şanınız nedir?» dedi.
Hayrat Neşriyat = (İbrâhîm:) 'O hâlde (asıl) mühim işiniz nedir, ey elçiler?' dedi.
İbni Kesir = Ey elçiler, işiniz nedir? dedi.
Kadri Çelik = (İbrahim) Dedi ki: “O halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?”
Muhammed Esed = (İbrahim,) "Peki" dedi, "(başka) ne görüyorsunuz, ey (semavi) elçiler?"
Mustafa İslamoğlu = (İbrahim): "Peki ey Elçiler!" dedi, "Nedir bu olağandışı ziyaretinizin (gerçek) sebebi?"
Ömer Nasuhi Bilmen = (31-32) (İbrahim aleyhisselâm) Dedi ki: «O halde mühim işiniz neden ibarettir ey gönderilmiş zâtlar?» (O melekler de) Dediler ki: «Şüphe yok, biz günahkârlar olan bir kavme gönderildik.»
Ömer Öngüt = İbrahim: "O halde işiniz nedir ey elçiler?" dedi.
Şaban Piriş = -Sizin asıl göreviniz nedir, ey elçiler? dedi.
Sadık Türkmen = (İbrahim): “ey elçiler, asıl göreviniz nedir?” dedi.
Seyyid Kutub = İbrahim: «O halde işiniz nedir ey elçiler?» dedi.
Suat Yıldırım = İbrâhim: "Peki sizin gelişinizin asıl sebebini öğrenebilir miyim ey değerli elçiler?" dedi.
Süleyman Ateş = (İbrâhim): "O halde göreviniz nedir ey elçiler?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = (İbrahim) Dedi ki: «Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?»
Ümit Şimşek = İbrahim 'Elçiler, işiniz nedir?' diye sordu.
Yaşar Nuri Öztürk = İbrahim sordu: "Amacınız ne, ey elçiler?"
İskender Ali Mihr = (Hz. İbrâhîm): “Öyleyse ey elçiler! Söylemek istediğiniz şey nedir?” dedi.
İlyas Yorulmaz = İbrahim “Ey elçiler! Sizin durumunuz (geliş amacınız) nedir?” dedi.
قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
Zâriyât / 32 -
Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîne.
Diyanet İşleri = (32-34) Onlar şöyle dediler: “Biz suçlu bir kavme (Lût’un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, şüphe yok ki biz demişlerdi, mücrim bir topluluğa gönderildik.
Abdullah Parlıyan = “Şüphe yok ki biz, günaha batıp gitmiş Lût toplumunu helak etmek üzere gönderildik.
Adem Uğur = Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Doğrusu biz suçlu bir toplum için irsâl olunduk!"
Ahmet Tekin = Melekler: 'Allah’ın koyduğu kuralları tanımayan, İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güçlü bir kavme görevli olarak gönderildik' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Biz bir günahkarlar topluluğuna gönderildik.
Ali Bulaç = "Doğrusu biz, suçlu günahkar bir kavme gönderildik" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar dediler ki: “- Biz, günahkâr bir kavme (Lût peygamberin kavmine) gönderildik;
Ali Ünal = “Biz,” dediler, “hayatları günah hasadından ibaret suçlu bir topluluğa gönderildik,
Bayraktar Bayraklı = Onlar şöyle dediler: “Biz, suçlu bir topluma gönderildik.”
Bekir Sadak = (32-34) Elciler: «Suclu bir milletin uzerine, Rabbinin katindan isaretli olarak, asiri gidenlere mahsus sert taslar gondermekle gorevlendirildik» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar, «doğrusu biz suçlu günahkâr bir kavme gönderildik,
Cemal Külünkoğlu = (32-34) (Onlar da:) “Biz, günahkâr bir kavme (Lut kavmine), üzerlerine çamurdan (iyice pişirilmiş/sertleştirilmiş) taş(lar) yağdırmak için gönderildik. (Bu taşlar,) haddi aşanlar için Rabbinin katında damgalanmış (herkes adına ayrı ayrı işaretlenmiş taşlardır)” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (32-34) Elçiler: 'Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik' dediler.
Diyanet Vakfi = «Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik.»
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Biz suçlu bir topluluğa gönderildik.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz, dediler: Mücrim bir kavme gönderildik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dediler: «Biz suçlu bir kavme gönderildik;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.
Gültekin Onan = "Doğrusu biz, suçlu günahkar bir kavme gönderildik" dediler.
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Şüphe yok ki biz, günahkar bir topluluğa gönderildik.”
Hasan Basri Çantay = Onlar «Biz günahkârlar güruhuna gönderildik», dediler,
Hayrat Neşriyat = Dediler ki: 'Şübhesiz biz, bir günahkârlar topluluğuna gönderildik.'
İbni Kesir = Dediler ki: Biz, suçlu bir kavme gönderildik,
Kadri Çelik = Dediler ki: “Şüphesiz biz, suçlu günahkâr bir kavme gönderildik.”
Muhammed Esed = Onlar, "Bak" dediler, "biz günaha batmış bir topluma gönderildik,
Mustafa İslamoğlu = Onlar "Biz" dediler, "günaha gömülüp gitmiş bir topluma gönderildik ki,
Ömer Nasuhi Bilmen = (31-32) (İbrahim aleyhisselâm) Dedi ki: «O halde mühim işiniz neden ibarettir ey gönderilmiş zâtlar?» (O melekler de) Dediler ki: «Şüphe yok, biz günahkârlar olan bir kavme gönderildik.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: "Biz suçlu bir kavme gönderildik. "
Şaban Piriş = -Biz, günahkar bir topluma gönderildik, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Biz, suçlu bir kavim üzerine gönderildik:
Seyyid Kutub = Dediler ki: «Biz suçlu bir kavme gönderildik.»
Suat Yıldırım = (32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."
Süleyman Ateş = Dediler: "Biz suçlu bir kavme gönderildik."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Gerçek şu ki biz, suçlu günahkâr bir kavme gönderildik.»
Ümit Şimşek = Dediler ki: 'Biz mücrim bir kavme gönderildik.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Biz, suçlulardan oluşan bir topluma gönderildik."
İskender Ali Mihr = Dediler ki: “Muhakkak ki biz, mücrim bir kavme gönderildik.”
İlyas Yorulmaz = Onlar “Biz suçlu bir topluluk için gönderildik. ”
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
Zâriyât / 33 -
Li nursile aleyhim hıcâreten min tînin.
Diyanet İşleri = (32-34) Onlar şöyle dediler: “Biz suçlu bir kavme (Lût’un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Üstlerine balçıktan taşlar yağdırmak için.
Abdullah Parlıyan = Aşırı gidip, ölçüyü kaçıran bu toplum üzerine, pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırmak için.
Adem Uğur = Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).
Ahmed Hulusi = "Tepelerine balçıktan taşlar (lavlar) geçirelim diye. "
Ahmet Tekin = 'Üzerlerine, çamurdan dökülerek, pişirilmiş taşlar yağdırmaya geldik.'
Ahmet Varol = Üzerlerine çamurdan taşlar yağdıralım diye.
Ali Bulaç = "Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için."
Ali Fikri Yavuz = Üzerlerine çamurdan (pişirilmiş) taşlar atmak için...
Ali Ünal = “Başlarına çamurdan pişirilmiş taşlar indireceğiz,
Bayraktar Bayraklı = “Üzerlerine taşlanmış çamur yağdırmak için.”
Bekir Sadak = (32-34) Elciler: «Suclu bir milletin uzerine, Rabbinin katindan isaretli olarak, asiri gidenlere mahsus sert taslar gondermekle gorevlendirildik» dediler.
Celal Yıldırım = (33-34) Ki aşırı gidenlerin, ölçüyü kaçıranların üzerine Rabbin yanında işaretlenmiş balçıktan taş yağdıralım diye.
Cemal Külünkoğlu = (32-34) (Onlar da:) “Biz, günahkâr bir kavme (Lut kavmine), üzerlerine çamurdan (iyice pişirilmiş/sertleştirilmiş) taş(lar) yağdırmak için gönderildik. (Bu taşlar,) haddi aşanlar için Rabbinin katında damgalanmış (herkes adına ayrı ayrı işaretlenmiş taşlardır)” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (32-34) Elçiler: 'Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik' dediler.
Diyanet Vakfi = «Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»
Edip Yüksel = 'Üzerlerine balçıktan taşlar göndermek için...'
Elmalılı Hamdi Yazır = Üzerlerine çamurdan taşlar salmak için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Üzerlerine çamurdan taşlar salmak için,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onların üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.
Gültekin Onan = "Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için."
Harun Yıldırım = “Üzerlerine çamurdan taşlar atalım diye;”
Hasan Basri Çantay = «Çünkü üzerlerine çamurdan taşlar atacağız»,
Hayrat Neşriyat = 'Tâ ki onların üzerine çamurdan (pişmiş) taşlar atalım.'
İbni Kesir = Ki; üzerlerine çamurdan taşlar yağdıralım.
Kadri Çelik = “Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için.”
Muhammed Esed = ki onlara taş gibi sert ceza darbeleri vuralım,
Mustafa İslamoğlu = onların üzerine (gökten) taşlaşmış balçık yağdıralım;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Onların üzerlerine çamurdan taşlar yağdırmak için.»
Ömer Öngüt = "Üzerlerine sert taşlar yağdıralım diye. "
Şaban Piriş = Onların üzerlerine balçıktan yapılmış taşlar atacağız.
Sadık Türkmen = Üzerlerine çamurdan taşlar gönderelim diye.
Seyyid Kutub = Ki onların üzerine çamurdan taşlar salalım;
Suat Yıldırım = (32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."
Süleyman Ateş = "Ki onların üzerine çamurdan taş(lar) salalım."
Tefhim-ul Kuran = «Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için.»
Ümit Şimşek = 'Üzerlerine pişirilmiş çamurdan taşlar yağdıracağız.
Yaşar Nuri Öztürk = "Üzerlerine çamurdan taş atalım diye."
İskender Ali Mihr = Onların üzerlerine balçıktan taşlar yollamak için.
İlyas Yorulmaz = ”O günahkâr topluluğun üzerine, toprakta bulunan taşları atmak için (gönderildik). ”
مُسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
Zâriyât / 34 -
Musevvemeten inde rabbike lil musrifîn(musrifîne).
Diyanet İşleri = (32-34) Onlar şöyle dediler: “Biz suçlu bir kavme (Lût’un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle taşlar ki Rabbinin katında damgalanmış, haddi aşanlar için.
Abdullah Parlıyan = Öyle taşlar ki, bu aşırı gidip, ölçüyü kaçıranlar için, Rabbinin katında işaretlenmiştir.”
Adem Uğur = (Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).
Ahmed Hulusi = "Rabbinin indînde, (hakikate ermeleri için verilmiş kuvveleri) israf edenler için işaretlenmiş (taşlar)!"
Ahmet Tekin = 'Bu taşlar, cahilce davranarak kural tanımayan azgınlar, haddi aşanlar için Rabbinin katında damgalanarak, yağdırılacaktır.'
Ahmet Varol = Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş (haldeki taşlar).'
Ali Bulaç = "(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir."
Ali Fikri Yavuz = Ki o taşlar, Rabbinin katında haddi aşanlar için damgalanmışlardır.”
Ali Ünal = “Sınır tanımaz ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri boşa sarfedenlerin her biri için Rabbinin katında belirlenmiş ve damgalanmış (taşlar).”
Bayraktar Bayraklı = “Rabbinin katından aşırı gidenler için belirlenmiş taşlardan.”
Bekir Sadak = (32-34) Elciler: «Suclu bir milletin uzerine, Rabbinin katindan isaretli olarak, asiri gidenlere mahsus sert taslar gondermekle gorevlendirildik» dediler.
Celal Yıldırım = (33-34) Ki aşırı gidenlerin, ölçüyü kaçıranların üzerine Rabbin yanında işaretlenmiş balçıktan taş yağdıralım diye.
Cemal Külünkoğlu = (32-34) (Onlar da:) “Biz, günahkâr bir kavme (Lut kavmine), üzerlerine çamurdan (iyice pişirilmiş/sertleştirilmiş) taş(lar) yağdırmak için gönderildik. (Bu taşlar,) haddi aşanlar için Rabbinin katında damgalanmış (herkes adına ayrı ayrı işaretlenmiş taşlardır)” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (32-34) Elçiler: 'Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik' dediler.
Diyanet Vakfi = (Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).
Edip Yüksel = 'Rabbin tarafından taşkınlar için işaretlenmiş olarak.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbının nezdinde damgalanmışlar müsrifler için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (her biri) sınırı aşmış olanlar için Rabbinin nezdinde damgalanmışlardır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O taşlardan herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir.» dediler.
Gültekin Onan = Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş (haldeki taşlar).'
Harun Yıldırım = “Rabbinin katında ölçüyü kaçıranlar için işaretlenmiştir.”
Hasan Basri Çantay = «ki (bunların her biri) aşırı hareket edenlere haas olmak üzere Rabbin nezdinde nişanlanmış (dır)».
Hayrat Neşriyat = '(Ki bu taşlar) haddi aşan kimseler için (hangisinin kime isâbet edeceği dahibelirlenerek) Rabbinin katında damgalanmıştır.'
İbni Kesir = Ki; aşırı gidenler için Rabbının katında nişanlanmış.
Kadri Çelik = “(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir.”
Muhammed Esed = bu şekilde kendi kişiliklerini harcamış olanlar(a ceza) için Rabbinin katında belirlenmiş olan (darbeler)".
Mustafa İslamoğlu = kendini harcayanlara, senin Rabbinin katında hedefi belirlenmiş (taşlar).
Ömer Nasuhi Bilmen = «Müsrifler için Rabbin nezdinde alâmetlendirilmiş olarak o taşlar atılacaktır.»
Ömer Öngüt = "Onlar haddi aşanlar için Rabbinin katında işaretlenmiştir. "
Şaban Piriş = Rabbinin katında haddi aşanlar için damgalanmış...
Sadık Türkmen = (her biri) sınırı/haddi aşanlar için, Rabbinin katında işâretlenmiş!”
Seyyid Kutub = Rabbinin katında, haddi aşanlar için işaretlenmiş taşlar.
Suat Yıldırım = (32-34) "Biz" dediler, "Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik."
Süleyman Ateş = "Rabbinin katında, haddi aşanlar için işâretlenmiş (taşlar)."
Tefhim-ul Kuran = «(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir.»
Ümit Şimşek = 'Onlar, haddini aşanlar için Rabbinin katında işaretlenmiştir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Rabbin katında, sınır tanımazlar için işaretlenmiş taşlar."
İskender Ali Mihr = Onlar, Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş olan (taşlardır).
İlyas Yorulmaz = “Rabbinin katında belirlenmiş, haddi aşanları cezalandırmak için. ”
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
Zâriyât / 35 -
Fe ahrecnâ men kâne fîhâ minel mû’minîn(mû’minîne).
Diyanet İşleri = Orada (Lût’un yöresinde) bulunan mü’minleri çıkardık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken, orada inananlardan kim varsa çıkarmıştık.
Abdullah Parlıyan = Derken orada inananlardan kim varsa, çıkarmıştık.
Adem Uğur = Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
Ahmed Hulusi = Biz de, orada iman edenlerden kim varsa çıkardık.
Ahmet Tekin = 'Bunun üzerine orada bulunan mü’minleri çıkardık.'
Ahmet Varol = Derken orada mü'minlerden kim varsa çıkardık.
Ali Bulaç = Bu arada, mü'minlerden orda kim varsa çıkardık.
Ali Fikri Yavuz = Nihayet Lût’un memleketinde bulunan müminleri (oradan) çıkardık, (ki kalan kâfirleri helâk edelim).
Ali Ünal = (Derken elçilerimiz o topluluğa vardılar ve önce) orada bulunan mü’minleri (azap menzilinin dışına) çıkardık.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
Bekir Sadak = Bunun uzerine, suclu milletin arasinda bulunan muminleri cikardik.
Celal Yıldırım = Bunun için orada bulunan mü'minleri çıkardık.
Cemal Külünkoğlu = Bu arada, (Lût'a) inananlardan orda (Sodom'da) kim varsa onları çıkardık.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
Edip Yüksel = Sonra, orada inananlardan kim varsa çıkardık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Binnetîce orada bulunan mü'minleri çıkardık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Nihayet orada bulunan müminleri çıkardık,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
Gültekin Onan = Bu arada, inançlılardan orda kim varsa çıkardık.
Harun Yıldırım = Bu arada mü’minlerden orada kim varsa çıkardık.
Hasan Basri Çantay = Derken orada mü'minlerden kim varsa çıkardık.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine mü’minlerden orada bulunan kim varsa çıkardık.
İbni Kesir = Bunun üzerine orada bulunan mü'minleri çıkardık.
Kadri Çelik = Bu arada müminlerden orda kim varsa çıkardık.
Muhammed Esed = Ve zaman içinde orada bulunan (bazı) müminleri (Lut'un şehrinden) çıkardık;
Mustafa İslamoğlu = Derken mü'minlerden orada bulunanları çıkardık;
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık orada bulunan mü'minlerden kim var ise çıkardık.
Ömer Öngüt = Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
Şaban Piriş = Orada olan müminleri de çıkarmıştık.
Sadık Türkmen = Derken, orada müminlerden kim varsa çıkardık.
Seyyid Kutub = Orada mü'minlerden kim varsa çıkardık.
Suat Yıldırım = Derken, oradaki müminleri şehirden çıkarma emrini verdik.
Süleyman Ateş = Orada bulunan mü'minleri çıkardık.
Tefhim-ul Kuran = Bu arada, mü'minlerden orda kim varsa çıkardık.
Ümit Şimşek = Mü'minlerden kim varsa oradan çıkardık.
Yaşar Nuri Öztürk = Orada, müminlerden kim varsa çıkardık.
İskender Ali Mihr = Sonra orada mü’minlerden kim varsa çıkardık.
İlyas Yorulmaz = “Sonra, o suçlu toplum içerisindeki inanmış olanları içlerinden çıkarmak için gönderildik. ”
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ الْمُسْلِمِينَ
Zâriyât / 36 -
Fe mâ vecednâ fîhâ gayre beytin minel muslimîn(muslimîne).
Diyanet İşleri = Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de bir ev halkından başka Müslüman da bulamamıştık orada.
Abdullah Parlıyan = Gerçekten de bir ev halkından başka, müslüman da bulamamıştık orada.
Adem Uğur = Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.
Ahmed Hulusi = Zaten orada bir evden başkasında teslim olmuşlardan bulamadık!
Ahmet Tekin = 'Zaten orada, bir ev halkının dışında İslâm’ı yaşayan müslüman kimse bulamadık.'
Ahmet Varol = Ancak orada Müslümanlardan sadece bir ev (halkı) bulduk.
Ali Bulaç = Ne var ki, orda müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık.
Ali Fikri Yavuz = Fakat bir evden başka orada müslüman da bulmadık.
Ali Ünal = Şu kadar ki, orada Müslüman olarak tek bir hane halkından başkasını bulmadık.
Bayraktar Bayraklı = Fakat orada bir aile dışında Müslüman bulamadık.
Bekir Sadak = Zaten orada, kendini Allah'a vermis sadece bir tek ev halki bulduk.
Celal Yıldırım = Zaten orada Allah'a teslimiyet gösterenlerden sadece bir ev (aile) bulduk.
Cemal Külünkoğlu = Zaten orada Müslümanlardan, bir ev halkından (Lut ve iki kızından) başka kimse bulmadık.
Diyanet İşleri (eski) = Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk.
Diyanet Vakfi = Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.
Edip Yüksel = Zaten orada bir evin dışında hiç bir müslüman bulmadık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Fakat bir haneden başka orada Müsliman da bulmadık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Fakat Biz orada bir evden başka müslüman da bulamadık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Fakat biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.
Gültekin Onan = Ne var ki, orda müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık.
Harun Yıldırım = Ne var ki orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulmadık.
Hasan Basri Çantay = Fakat orada müslümanlardan bir ev (halkın) dan başkasını da bulmadık.
Hayrat Neşriyat = Zâten orada Müslümanlardan, bir ev (halkı) dışında (kimse) bulmadık.
İbni Kesir = Zaten orada bir evden başka müslüman bulamadık.
Kadri Çelik = Ama biz orada Müslümanlardan olan bir evden başkasını da bulmadık.
Muhammed Esed = çünkü bir (tek) hane dışında orada Bize teslim olan hiç kimse görmedik.
Mustafa İslamoğlu = zaten orada bir hane dışında hiçbir müslüman bulamadık.
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) Fakat orada müslümanlardan bir haneden başka bulmadık. Ve pek acıklı azabtan korkacaklar için orada bir alâmet bıraktık.
Ömer Öngüt = Zaten orada müslümanlardan sadece bir ev halkından başka kimse bulamadık.
Şaban Piriş = Zaten orada, müslüman olan bir evden başkasını da bulamadık.
Sadık Türkmen = Zaten orada bir ev dışında teslim olmuş kişiler de bulamadık.
Seyyid Kutub = Zaten orada bir ev halkından başka müslüman da bulamadık.
Suat Yıldırım = Ama orada, bir hane dışında, Biz’e itaat eden aile bulamadık.
Süleyman Ateş = Zaten orada bir ev (halkın)dan başka müslüman da bulmadık.
Tefhim-ul Kuran = Ne var ki, orda müslümanlardan olan bir evden başkasını da bulmadık.
Ümit Şimşek = Gerçi orada Müslüman bir haneden fazlasını da bulmadık.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık orada, bir ev dışında, müslümanlardan/Allah'a teslim olanlardan hiç kimse bulamıyorduk.
İskender Ali Mihr = Fakat orada, bir evden başkasında, müslümanlardan (bir kimse) bulamadık.
İlyas Yorulmaz = “Biz o toplum içerisinde yalnızca bir evden başka, Allah’a teslim olmuş kimseleri bulamadık” dediler.
وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
Zâriyât / 37 -
Ve tereknâ fîhâ âyeten lillezîne yahâfûnel azâbel elîm(elîme).
Diyanet İşleri = Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve orada, elemli azaptan korkanlara bir delil bırakmıştık.
Abdullah Parlıyan = Ve o memlekette acıklı azaptan korkanlar için, apaçık belgeler, kalıntılar ve ibretli manzaralar bıraktık.
Adem Uğur = Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.
Ahmed Hulusi = Orada o elim azaptan korkanlara bir işaret terkettik.
Ahmet Tekin = Can yakıp, inleten müthiş azaptan korkanlar için orada kalıntılar, ibretler, uyarı işareti bıraktık.
Ahmet Varol = Orada acıklı azaptan korkanlar için bir işaret bıraktık.
Ali Bulaç = Ve orada, acı bir azabtan korkanlar için bir ayet bıraktık.
Ali Fikri Yavuz = Ve öyle acıklı azabdan korkacaklar için orada bir ibret nişanesi bıraktık, (o memleketi harabe ve taş yığını haline getirdik).
Ali Ünal = Neticede, o memlekette (Allah’ın) acı azabından ve cezasından korkanlar için bir ibret mesajı bıraktık.
Bayraktar Bayraklı = O helak olan toplumu o ülkede, elem verici azaptan korkanlar için bir ders olarak bıraktık.
Bekir Sadak = Can yakici azabdan korkanlar icin, o beldede bir isaret, bir kalinti biraktik.
Celal Yıldırım = Orada, elem verici azâbdan korkanlar için açık belge (ibretli kalıntı) bıraktık,» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Ve böylece (o kenti taş yığını haline getirerek) şiddetli azaptan korkanlar için orada bir işaret, bir mesaj bıraktık.
Diyanet İşleri (eski) = Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.
Diyanet Vakfi = Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.
Edip Yüksel = Acı azaptan korkacaklar için orada bir ders bıraktık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve öyle elîm azabdan korkacaklar için orada bir âyet bıraktık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve orada acı bir azaptan korkacak için bir ibret bıraktık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz orada acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.
Gültekin Onan = Ve orada, acı bir azabtan korkanlar için bir ayet bıraktık.
Harun Yıldırım = Ve orada, acı bir azaptan korkanlar için bir alamet bıraktık.
Hasan Basri Çantay = (Bununla beraber) orada elem verici azâbdan, korkacaklar için, bir alâmet de bırakdık.
Hayrat Neşriyat = O (pek) elemli azabdan korkanlar için de orada (ibret alınacak) bir alâmet bıraktık!
İbni Kesir = Elim azabdan korkanlar için orada bir ayet bıraktık.
Kadri Çelik = Ve orada, acıklı bir azaptan korkanlar için bir alamet bıraktık.
Muhammed Esed = Ve böylece (bütün zalimleri bekleyen) şiddetli azaptan korkanlar için orada bir işaret, bir mesaj bıraktık.
Mustafa İslamoğlu = Ve elem verici azaptan korkacak olan kimseler için orada bir işaret, bir mesaj bıraktık.
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-37) Fakat orada müslümanlardan bir haneden başka bulmadık. Ve pek acıklı azabtan korkacaklar için orada bir alâmet bıraktık.
Ömer Öngüt = Acı azaptan korkanlar için, orada bir işaret bıraktık.
Şaban Piriş = Orada, acı azaptan korkan kimseler için bir işaret bıraktık.
Sadık Türkmen = Orada acıklı azaptan korkan kişiler için bir ibret bıraktık.
Seyyid Kutub = Acı azabdan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.
Suat Yıldırım = Ve öyle acı bir azaptan korkanlar için, orada bir alâmet bıraktık.
Süleyman Ateş = Acı azâbdan korkanlar için orada bir ibret bıraktık.
Tefhim-ul Kuran = Ve orada, acıklı bir azabdan korkanlar için bir ayet bıraktık.
Ümit Şimşek = Sonra orada, o acı azaptan korkanlar için bir alâmet bıraktık.
Yaşar Nuri Öztürk = Acıklı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık;
İskender Ali Mihr = Ve orada elîm azaptan korkanlar için delil bıraktık.
İlyas Yorulmaz = Daha sonra gelecek olan Allah dan korkanlar için, onlara verdiğimiz can yakıcı azabı, alınacak bir ibret olarak bıraktık.
وَفِي مُوسَى إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
Zâriyât / 38 -
Ve fî mûsâ iz erselnâhu ilâ fir’avne bi sultânin mubînin.
Diyanet İşleri = Mûsâ kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Mûsâ'da da; hani onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
Abdullah Parlıyan = Musa ve Firavun kıssasında da, aynı ibretli mesajı verdik. Çünkü biz O'nu; Firavun'a apaçık bir delille göndermiştik.
Adem Uğur = Musa'da da (ibretler vardır). Onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
Ahmed Hulusi = Musa'da da. . . Hani Onu Firavun'a apaçık bir delil olarak irsâl etmiştik.
Ahmet Tekin = Mûsâ’da da, ibretler vardır. Apaçık bir ferman ile, ilâhî bir yetki ile görevli olarak Firavun’a özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere göndermiştik.
Ahmet Varol = Musa'da da (ibret vardır). Hani onu apaçık bir belgeyle Firavun'a göndermiştik.
Ali Bulaç = Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik;
Ali Fikri Yavuz = Mûsa’da da ibret vardır: Hani onu açık bir mucize ile Firavun’a gönderdik de;
Ali Ünal = Musa(nın yaşadıkların)da da (bir ibret mesajı vardır). Hatırla ki, O’nu apaçık bir delille Firavun’a göndermiştik.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ'nın başından geçen olaylarda da dersler vardır. Onu apaçık bir delil ile Firavun'a gönderdik.
Bekir Sadak = Musa'nin basindan gecenlerde de ibret vardir: Onu apacik delille Firavun'a gonderdik.
Celal Yıldırım = Musa'nın kıssasında da (ibretli belgeler bıraktık). Hani bir vakit Onu açık belge ve mu'cizeyle Fir'avn'a gönderdik.
Cemal Külünkoğlu = Musa'(nın kıssasında) da (ibretler vardır). Hani biz onu açık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik.
Diyanet Vakfi = Musa'da da (ibretler vardır). Onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
Edip Yüksel = Musa'da da (bir ders vardır). Onu Firavun'a apaçık bir delil ile göndermiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de Musa da: ki onu bir sultan-ı mübîn ile Fir'avne gönderdik de
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de Musa'da (ibret verici deliller vardır) ki, onu açık bir delille Firavun'a gönderdik de,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa'nın kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
Gültekin Onan = Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik;
Harun Yıldırım = Musa’da da... Hani biz onu apaçık bir delille Firavun’a göndermiştik.
Hasan Basri Çantay = Musa (nin kıssasın) da da (ibret vardır). Hani onu apaçık bir hüccetle Fir'avne göndermişdik de,
Hayrat Neşriyat = Mûsâ’da da (ibretler vardır); hani onu apaçık bir delîl ile Fir'avun’a göndermiştik.
İbni Kesir = Musa'da da. Hani onu, apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
Kadri Çelik = Bir de Musa'da (ibret verici deliller vardır). Hani biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik.
Muhammed Esed = Musa (ile Firavun kıssasın)da da (aynı mesajı verdik; çünkü) Biz o'nu Firavun'a açık bir otorite ile göndermiştik,
Mustafa İslamoğlu = Aynı (mesaj) Musa kıssasında da var: Hani Biz onu açık ara muktedir kılan bir güçle Firavun'a göndermiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Mûsa'da da (onun kıssasında da ibret vardır). O vakit ki, O'nu Fir'avun'a apaçık bir bürhan ile gönderdik.
Ömer Öngüt = Musa'da da ibretler vardır. Onu apaçık bir delil ile Firavun'a gönderdik.
Şaban Piriş = Apaçık bir belge ile Firavun’a gönderdiğimiz Musa’da da vardır.
Sadık Türkmen = Musa’da da... (alınacak çok ibretders vardır). Hani onu apaçık bir kanıtla Firavun’a göndermiştik;
Seyyid Kutub = Musa'nın başından geçenlerde de ibretler vardır. Onu apaçık bir delille Fir'avn'a gönderdik.
Suat Yıldırım = Mûsâ’nın olayında da alınacak dersler vardır. Onu âşikâr bir delille (mûcize ile) Firavun’a göndermiştik.
Süleyman Ateş = Mûsâ'da da (ibret alınacak şeyler vardır). Onu açık bir delil ile Fir'avn'e göndermiştik.
Tefhim-ul Kuran = Musa (olayın) da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik;
Ümit Şimşek = Musa'nın kıssasında da ibretler vardır. Biz onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa'da da. Biz onu açık bir kanıtla Firavun'a gönderdik.
İskender Ali Mihr = Ve Hz. Musa’da (da deliller vardır). Onu firavuna apaçık bir sultanla (mucize ile) göndermiştik.
İlyas Yorulmaz = Musa’yı Firavuna sağlam delillerle gönderdiğimizde de alınacak ibretler var.
فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
Zâriyât / 39 -
Fe tevellâ bi ruknihî ve kâle sâhırun ev mecnûnun.
Diyanet İşleri = O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve “Bu bir büyücü veya delidir” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken bütün kuvvetiyle dönmüştü de ya büyücü demişti, yahut da deli.
Abdullah Parlıyan = O bütün ileri gelenleri ve ordusuyla birlikte yüz çevirmişti, kibirlenip, böbürlenmişti de; “Bu Musa bir büyücü veya bir deli” demişti.
Adem Uğur = Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmiş: "O, bir büyücüdür veya bir delidir" demişti.
Ahmed Hulusi = Erkânı ile birlikte yüz çevirdi ve dedi ki: "Bir büyücü yahut mecnun!"
Ahmet Tekin = Firavun, kurmayları ve ordusuyla birlikte, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı istedikleri istikamette yönlendirmişler, Mûsâ’nın peygamberliğine imandan yüz çevirmişler ve Mûsâ’ya: 'Büyüleyerek aklı etki altına alan veya cinlere mahkûm olmuş delidir.' demişlerdi.
Ahmet Varol = Ama o ordusuyla birlikte yüz çevirdi ve: '(Bu Musa) büyücü veya delidir' dedi.
Ali Bulaç = Fakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi.
Ali Fikri Yavuz = O, bütün ordusu ile (imandan) yüz çevirdi ve şöyle dedi: “- Bu, bir sihirbaz, yahud bir mecnundur.”
Ali Ünal = Ama Firavun, kendisine dayandığı ordusuyla birlikte haktan yüz çevirdi ve (Musa hakkında) “Bu”, dedi, “ya bir büyücü veya bir deli.”
Bayraktar Bayraklı = Firavun ve yandaşları yüz çevirdi. Firavun, “Bu, bir büyücüdür veya delidir” dedi.
Bekir Sadak = Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yuz cevirdi; «Sihirbazdir veya delidir» dedi.
Celal Yıldırım = O, bütün ileri gelenleri ve ordusuyla birlikte yüzçevirdi ve «bu ya sihirbazdır, ya da delidir,» dedi.
Cemal Külünkoğlu = O ise, bütün ordusu ile (imandan) yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Bu, bir sihirbaz yahut bir mecnundur.”
Diyanet İşleri (eski) = Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; 'sihirbazdır veya delidir' dedi.
Diyanet Vakfi = Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmiş: «O, bir büyücüdür veya bir delidir» demişti.
Edip Yüksel = Erkanıyla birlikte yüz çevirdi ve 'Ya bir büyücüdür, ya da bir deli,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = O bütün kuvvetiyle tersine gitti: sâhir veya mecnun, dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = o bütün kuvvetiyle tersine gitti: «Bu bir sihirbaz veya delidir!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: «Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir.» demişti.
Gültekin Onan = Fakat o, 'Bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi.
Harun Yıldırım = Fakat o, bütün güç kaynaklarıyla yüz çevirip: “Sihirbaz veya delidir.” dedi.
Hasan Basri Çantay = O, ordusiyle birlikde (îmandan) yüz çevimiş, (onun hakkında) «Ya bir sihirbazdır, yahud bir mecnundur» demişdi.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (Fir'avun) bütün kuvveti (ordusu) ile (îmandan) yüz çevirdi ve (Mûsâ için): '(O) bir sihirbazdır veya bir delidir!' dedi.
İbni Kesir = O, erkanı ile birlikte yüz çevirmiş; ya bir büyücü, ya da bir delidir, demişti.
Kadri Çelik = Fakat o, bütün (kişisel ve askeri) gücüyle yüz çevirdi ve “(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir” dedi.
Muhammed Esed = o zaman (Firavun) kudretinden (dolayı böbürlenerek) karşı koymuştu ve "(Bu Musa) bir büyücü veya bir delidir!" demişti;
Mustafa İslamoğlu = Fakat o iktidarına güvenerek (Musa'ya) karşı çıkmış, üstelik "O, ya bir büyücü ya da bir delidir" demişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Fir'avun) Hemen bütün kuvvetiyle yüz çevirdi ve dedi ki: «Bir sihir edici veya bir delidir.»
Ömer Öngüt = O bütün erkânı ile birlikte yüz çevirdi ve: "Bir sihirbaz veya bir delidir. " dedi.
Şaban Piriş = Firavun, askerlerine güvenerek yüz çevirmiş ve: -Bu ya bir sihirbaz veya bir delidir, demişti.
Sadık Türkmen = Ancak o, bütün kuvvetiyle yanı üzere döndü/sırtını çevirdi. Ve: “Bu bir büyücü veya mecnundur” dedi.
Seyyid Kutub = Fir'avn ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve «Musa, ya bir büyücü ya da bir delidir» dedi.
Suat Yıldırım = Derken bütün kuvvetiyle dönmüştü de ya büyücü demişti, yahut da deli.
Süleyman Ateş = (Fir'avn ona) Yanını çevirdi ve: "Bu, ya büyücü veya cinlidir" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Fakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: «(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir» dedi.
Ümit Şimşek = Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirdi ve 'Bu ya büyücü, ya da delinin biri' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = O tüm gücüyle/tüm seçkin adamlarıyla birlikte yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Bir büyücü yahut mecnun."
İskender Ali Mihr = Fakat o, etrafındakilerle yüz çevirdi ve: “O bir sihirbaz veya delidir.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Firavun, gönderdiğimiz sağlam yaptırımlardan (ikna edici ayetlerden) yüz çevirerek Musa ya “Sihirbaz veya delirmiş” dedi.
فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
Zâriyât / 40 -
Fe ehaznâhu ve cunûdehu fe nebeznâhum fîl yemmi ve huve mulîm(mulîmun).
Diyanet İşleri = Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken onu ve ordusunu helâk etmiş, onları denize atıvermiştik de o kendisini kınayıp durmadaydı.
Abdullah Parlıyan = Ve biz onu ve askerlerini alarak, hepsini denize atmıştık, o esnada ümitsizlik içerisinde, yaptıklarına pişman olarak, kendini kınıyordu, ama son andaki pişmanlık ve kınamanın faydası olmayacaktı.
Adem Uğur = Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu.
Ahmed Hulusi = Bunun üzerine onu ve ordusunu yakaladık da onları denize attık. . . O pişmanlıkla kendi kendini yeriyordu!
Ahmet Tekin = Onu, Allah’a âsî olan ilâhî kuralları tanımayan askerî erkânını ve ordularını da tutup denize attık. O pişmanlık duyarak kendisini kınayıp duruyordu.
Ahmet Varol = Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize attık ki o (bu sırada kendi kendini) kınamaktaydı. [3]
Ali Bulaç = Bunun üzerine, Biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,) 'kınanacak işler yapıyordu.'
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine tuttuk kendisini ve ordularını denize attık. Öyle ki, küfür ve inad üzere bulunuyordu.
Ali Ünal = Neticede Firavun’u da ordularını da kıskıvrak yakaladık ve denizin dibine geçiriverdik. Boğulurken yaptıklarına bin pişman kendini kınıyordu.
Bayraktar Bayraklı = Sonunda onu ve askerlerini denize attık. O, kendini kınayıp duruyordu.
Bekir Sadak = Sonunda onu ve ordularini yakalayip denize attik. O, kinanmayi haketmisti.
Celal Yıldırım = Bu sebeple onu da, ordusunu da yakalayıp (deniz) dalgaları arasına fırlattık ki (o sırada) kendini kınıyordu.
Cemal Külünkoğlu = Biz de onu ve ordularını yakalayıp denizin dibine geçiriverdik. O (boğulma esnasında), pişmanlıkla kendi kendini kınıyordu (ama iş işten geçmişti).
Diyanet İşleri (eski) = Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.
Diyanet Vakfi = Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu.
Edip Yüksel = Onu ve askerlerini yakalayıp denize attık. Bu sonucu haketmişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun üzerine biz de tuttuk kendisini ve ordularını deryaya fırlatıverdik, namerdlik ederken o leîm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine Biz de tuttuk kendisini ve ordularını denize fırlatıverdik o alçak namertlik ederken.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada (inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.
Gültekin Onan = Bunun üzerine, biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,), 'kınanacak işler yapıyordu'.
Harun Yıldırım = O, kınanacak işler yaptığı için, biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık.
Hasan Basri Çantay = Nihayet onu da, ordularını da yakalayıb denize atdık ki o, (bu sırada kendi kendini) kınayıcı idi.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine (biz de) onu ve ordusunu, kendisi kınanacak bir kimse olarak yakalayıp hepsini denize atıverdik.
İbni Kesir = Sonunda onu da, ordularını da yakalayıp denize attık. O, kınanacak işler yapıp durmaktaydı.
Kadri Çelik = Bunun üzerine biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O kınanacak işler yapıp durmaktaydı.
Muhammed Esed = ve Biz onu ve adamlarını yakalayıp hepsini denize atmıştık, (bütün bu olup bitenler için) suçlanması gereken, (Firavun'dan başkası değildi,) yalnız o idi (tek suçlu).
Mustafa İslamoğlu = Derken, Biz de onu ve ordusunu enseledik, hepsini denize döktük: o hala kendi kendisini kınayadursun.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık O'nu da, ordularını da yakaladık, hemen onları denize atıverdik. Ve o, levm edilecek şeyleri yaparken (öyle bir felakete uğramış oldu).
Ömer Öngüt = Biz de onu ve ordusunu tutup denize attık. Bu sırada o, kendisini kınayıp duruyordu.
Şaban Piriş = Biz de onu ve askerlerini yakalamış ve denize atmıştık. O pişman olmuştu.
Sadık Türkmen = Biz de derhal onu ve ordusunu yakaladık onları denize fırlatıverdik; o (Firavun boğulurken) kendi kendini kınıyordu!..
Seyyid Kutub = Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.
Suat Yıldırım = Biz de hem onu, hem ordularını yakalayıp denizin dibine geçiriverdik. Boğulurken, pişmanlıkla kendi kendini kınıyordu.
Süleyman Ateş = Biz de onu ve askerlerini yakaladık, onları denize attık. (O boğulurken pişmanlıkla) Kendi kendini kınıyordu.
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine, biz onu ve ordularını yakalayıp denize attık; (ki o,) 'kınanacak işler yapıp durmaktaydı'.
Ümit Şimşek = Biz de hem onu, hem ordusunu yakalayıp denize attık ki, o sırada o kendi kendisini suçluyordu.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine, onu da ordusunu da yakalayıp suyun ortasına fırlattık. Kendi kendini kınayıp duruyordu.
İskender Ali Mihr = Sonunda onu ve ordularını yakaladık ve böylece onları kınanmış olarak denize attık.
İlyas Yorulmaz = Sonra, bizde Firavun’u ve ordusunu yakaladık ve zavallı, acınacak bir halde denizin içine atıp boğduk.
وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ
Zâriyât / 41 -
Ve fî âdin iz erselnâ aleyhimur rîhal akîm(akîme).
Diyanet İşleri = Âd kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgârı göndermiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Âd kavminde de bir delil var; hani onlara, her şeyi kasıp kavuran bir fırtına göndermiştik.
Abdullah Parlıyan = Ve tüm günahkarları yok eden kasırgayı, üzerlerine saldığımız Âd kavminin başına gelenlerde de, aynı ibretleri görebilirsiniz.
Adem Uğur = Ad kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
Ahmed Hulusi = Ad'da da. . . Hani onların üzerine o hayır ve bereketi olmayan rüzgârı (hortum) irsâl etmiştik. . .
Ahmet Tekin = Âd kavminde de ibretler vardır. Üzerlerine, köklerini kurutacak görevli bir rüzgâr estirmiştik.
Ahmet Varol = Ad (kavminde) de (ibret vardır). Hani onların üzerlerine o kökleri kesen (kısır) rüzgarı göndermiştik.
Ali Bulaç = Ad (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akim) bir rüzgar gönderdik.
Ali Fikri Yavuz = Âd kavminde de ibret vardır: Hani onların üzerine o kökü kurutan rüzgârı göndermiştik.
Ali Ünal = Âd (kavminin başına gelenlerde de aynı şekilde bir ibret mesajı vardır). Onlara ise her şeyi kasıp kavuran ve kökünden kurutan bir kasırga gönderdik.
Bayraktar Bayraklı = ‘Âd kavminde de dersler vardır. Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
Bekir Sadak = (41-42) Ad milletinin basindan gecende de ibret vardir: Onlarin uzerine, ugradigi her seyi birakmayip toza ceviren kuru bir ruzgar gonderdik.
Celal Yıldırım = Âd kıssasında da (ibretli belgeler bıraktık). Hani bir vakit üzerlerine, köklerini kesip yok eden kasırgayı göndermiştik.
Cemal Külünkoğlu = Âd kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine (yaptıkları yüzünden) köklerini kesen bir rüzgâr göndermiştik.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
Diyanet Vakfi = Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
Edip Yüksel = Ad halkında da (bir ders vardır). Üzerlerine korkunç bir rüzgar gönderdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de Âd de, ki üzerlerine o köklerini kesen rüzgarı salıvermiştik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de Ad'da (ibret verici deliller vardır) ki, üzerlerine köklerini kesen rüzgarı göndermiştik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Âd kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek bir rüzgar göndermiştik.
Gültekin Onan = Hani onların üzerine kökleri kesen (akim) bir rüzgar gönderdik.
Harun Yıldırım = Ad’da da... Hani onların üzerine köklerini kesen bir rüzgar gönderdik.
Hasan Basri Çantay = Aad (kavminin helak edilmesin) de de (ibret vardır). Hani onların üzerine o kısır rüzgârı göndermişdik.
Hayrat Neşriyat = Âd (kavmin)de de (ibretler vardır); o vakit onların üzerine (helâk edici) o kısır rüzgârı göndermiştik.
İbni Kesir = Ad'da da. Hani onların üzerine kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.
Kadri Çelik = Ad kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
Muhammed Esed = Ve; canlıları yok eden kasırgayı üzerlerine saldığımız 'Ad (kavminin başına gelenlerde) de (aynı mesajı bulursunuz),
Mustafa İslamoğlu = Aynı (mesaj) Ad kıssasında da var: Hani onlara da köklerini kurutan bir fırtına göndermiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = (41-42) Ve Âd (kavminin kıssasında da (ibret vardır). O vakit ki, onların üzerine faidesiz, muzır rüzgarı gönderdik. Üzerine her uğradığı şeyi bırakmıyordu, illâ ki, onu çürümüş bir kül gibi kılmış oluyordu.
Ömer Öngüt = Âd kavminin başından geçende de ibret vardır. Onların üzerine kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.
Şaban Piriş = Âd’da da vardır. Onların üzerine ölüm rüzgarı göndermiştik.
Sadık Türkmen = Âd kavminde DE!.. Hani, onların üzerlerine de köklerini kesen bir rüzgâr gönderdik.
Seyyid Kutub = Ad kavminde de ibretler vardır. Onlara kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.
Suat Yıldırım = Âd halkında da alınacak dersler vardır. Onlara da ortalığı kasıp kavuran köklerini kurutan bir kasırga gönderdik.
Süleyman Ateş = 'Âd (kavmin)de de (ibret alınacak şeyler vardır). Onlara, köklerini kesen bir rüzgâr gönderdik.
Tefhim-ul Kuran = Ad (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine de köklerini kesen (akîm) bir rüzgâr gönderdik.
Ümit Şimşek = Âd kavminde de ibretler vardır. Onların üzerine de Biz köklerini kazıyan rüzgârı göndermiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Âd kavminde de bir ibret var. Onlar üzerine, her şeyi yerinden söken rüzgârı göndermiştik.
İskender Ali Mihr = Ve Ad (kavminde) de (ibretler, deliller vardır). Onlara, “yok edici” bir rüzgâr göndermiştik.
İlyas Yorulmaz = Ad topluluğuna, her şeyi silip süpüren rüzgârı göndermemizde de, alınacak ibretler var.
مَا تَذَرُ مِن شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ
Zâriyât / 42 -
Mâ tezeru min şey’in etet aleyhi illâ cealethu ker remîm(remîmi).
Diyanet İşleri = Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Nereden geçmiş, neye dokunmuşsa orasını ve o şeyi çürümüş kemiğe döndürmüştü.
Abdullah Parlıyan = Bu kasırga geçtiği her yerde, hiç birşey bırakmadı, herşeyi çürümüş kemiklere ve küle çevirdi.
Adem Uğur = Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
Ahmed Hulusi = Üzerine geldiği hiçbir şeyi ayakta bırakmıyor, onu un ufak kılıyordu!
Ahmet Tekin = Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi canlı bırakmıyor, kül haline getiriyordu.
Ahmet Varol = Üzerinden geçtiği hiçbir şey bırakmaksızın hepsini kül gibi ediyordu.
Ali Bulaç = Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp kül gibi dağıtıyordu.
Ali Fikri Yavuz = Öyle bir rüzgâr ki, uğradığı bir şeyi bırakmıyor, mutlak onu kül gibi savuruyordu.
Ali Ünal = Önüne her ne çıkarsa çıksın, âdeta bir kül halinde savuruyordu.
Bayraktar Bayraklı = Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
Bekir Sadak = (41-42) Ad milletinin basindan gecende de ibret vardir: Onlarin uzerine, ugradigi her seyi birakmayip toza ceviren kuru bir ruzgar gonderdik.
Celal Yıldırım = (Kasırga) nerenin üzerine uğradıysa mutlaka orayı kül haline çeviriyordu.
Cemal Külünkoğlu = O, Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp kül gibi dağıtıyordu.
Diyanet İşleri (eski) = (41-42) Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.
Diyanet Vakfi = Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
Edip Yüksel = Rastgeldiği her şeyi toz toprağa çeviriyordu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Uğradığı bir şey'i bırakmıyor, mutlak onu çürütüp kül gibi ediyordu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (O rüzgar) uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürütüp kül gibi ediyordu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O rüzgar üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.
Gültekin Onan = Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp kül gibi dağıtıyordu.
Harun Yıldırım = Üzerinden geçtiği hiç bir şeyi bırakmıyor, mutlaka çürütüp kül gibi dağıtıyordu.
Hasan Basri Çantay = (Öyle bir rüzgâr ki) her uğradığı şey'i (yerinde) bırakmıyor, mutlakaa onu kül gibi savuruyordu.
Hayrat Neşriyat = (O,) üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu toz gibi ediyordu!
İbni Kesir = İsabet ettiği şeyi bırakmayıp toza çeviriyordu.
Kadri Çelik = (O rüzgâr) Uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka kemik gibi çürütüp kül ediyordu.
Muhammed Esed = (bu kasırga) geçtiği yerde hiçbir şey bırakmadı ve (her şeyi) çürümüş kemiklere benzetti.
Mustafa İslamoğlu = (Bu fırtına) geçtiği yerde hiçbir şey bırakmadı, hepsini kül edip göğe savurdu.
Ömer Nasuhi Bilmen = (41-42) Ve Âd (kavminin kıssasında da (ibret vardır). O vakit ki, onların üzerine faidesiz, muzır rüzgarı gönderdik. Üzerine her uğradığı şeyi bırakmıyordu, illâ ki, onu çürümüş bir kül gibi kılmış oluyordu.
Ömer Öngüt = Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
Şaban Piriş = Dokunduğu her şeyi çürük kemik gibi yapmıştı.
Sadık Türkmen = Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, ancak onu kül gibi yapıp dağıtıyordu.
Seyyid Kutub = Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
Suat Yıldırım = Bu rüzgâr, uğradığı her şeyi derhal kül gibi savuruyordu.
Süleyman Ateş = Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, onu kül gibi ediyordu.
Tefhim-ul Kuran = Üzerinden geçtiği her şeyi (olduğu gibi) bırakmıyor, mutlaka onu çürütüp kül gibi dağıtıyordu.
Ümit Şimşek = Bir rüzgâr ki, dokunduğu herşeyi küle çeviriyordu.
Yaşar Nuri Öztürk = Üzerinden geçtiği her şeyi kül haline getirmeden bırakmıyordu.
İskender Ali Mihr = (O rüzgâr), üzerinden geçtiği (hiç)bir şeyi bırakmayarak, mutlaka kül gibi toz haline getirdi.
İlyas Yorulmaz = O rüzgâr, üzerine geldiği her şeyi biçilmiş ot gibi, ayakta bırakmadı.
وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ
Zâriyât / 43 -
Ve fî semûde iz kîle lehum temetteû hattâ hînin.
Diyanet İşleri = Semûd kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım” denmişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Semûd'da da delil var; hani, muayyen bir zamana dek geçinin demiştik.
Abdullah Parlıyan = Semûd kavminin kıssasında da aynı mesaj vardır ki, biz onlara kısa bir zaman sefanızı sürün bakalım demiştik.
Adem Uğur = Semûd kavminde de (ibretler vardır). Onlara: Bir süreye kadar faydalanın, denmişti.
Ahmed Hulusi = Semud'da da. . . Hani onlara: "Bir süreye kadar yararlanın" denilmişti.
Ahmet Tekin = Semûd kavminde de, ibretler vardır. Hani kendilerine:'Cezalandırma vaktiniz gelinceye kadar, zevk-u safâ sürün, dünya nimetlerinden faydalanın' denilmişti.
Ahmet Varol = Semud'da da (ibret vardır). Hani onlara: 'Bir süreye kadar yararlanın (geçim sürün)' denmişti.
Ali Bulaç = Semud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın" denmişti.
Ali Fikri Yavuz = Semûd kavminde de ibret vardır: Hani onlara “-Bir zamana kadar yaşayın, istifade edin.” denilmişti de,
Ali Ünal = Semûd’da da (ibret mesajları vardır). Kendilerine, “Bir süre daha hayatınızı yaşamaya devam edin bakalım!” dendi.
Bayraktar Bayraklı = Semûd olgusunda da dersler vardır. Çünkü onlara, “Belli süreye kadar nimetlerden faydalanınız” denilmişti.
Bekir Sadak = Semud milletinin basina gelende de ibret vardir: Onlara, «Bir sureye kadar zevklenin» denmisti.
Celal Yıldırım = Semûd kıssasında da (ibretli belgeler bıraktık). Hani bir vakit onlara, «bir süreye kadar yararlanıp geçinin» denilmişti.
Cemal Külünkoğlu = Semûd (kavminde) de (ibretler vardır). Hani onlara: “Bir süreye kadar (dünyadan) faydalanın (eğlenin, alay edin) bakalım” denilmişti.
Diyanet İşleri (eski) = Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, 'Bir süreye kadar zevklenin' denmişti.
Diyanet Vakfi = Semûd kavminde de (ibretler vardır). Onlara: Bir süreye kadar faydalanın, denmişti.
Edip Yüksel = Semud'da da (bir ders vardır). Onlara, 'Belli bir süreye kadar keyfinize bakın' denmişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de Semud'da, ki onlara bir zamana kadar istifade edin denilmişti de
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de Semud'da (ibret verici deliller vardır) ki, onlara: «Bir süreye kadar istifade edin.» denilmişti de,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: «Belirli bir süreye kadar dünyadan yararalanıp, geçinin!» denmişti.
Gültekin Onan = Semud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara: "Belli bir süreye kadar yararlanın" denmişti.
Harun Yıldırım = Semud’da da... Hani onlara: “Belli bir süreye kadar yararlanın.” denmişti.
Hasan Basri Çantay = Semud (kavminin ilhâkin) de de (bir ibret vardır). Hani onlara «Bir zamana kadar fâidelene durun» denilmişdi de,
Hayrat Neşriyat = Semûd (kavmin)de de (ibretler vardır); o zaman onlara: 'Bir zamâna kadar faydalanın (bakalım)!' denilmişti.
İbni Kesir = Semud'da da. Hani onlara: Bir süreye kadar yararlanın, demişti.
Kadri Çelik = Semud kavminde de (ibretler vardır). Onlara da “Bir süreye kadar faydalanın” denmişti.
Muhammed Esed = Semud (kavminin kıssasın)da da (aynı mesaj vardır), ki Biz onlara: "Kısa bir süre sefanızı sürün bakalım!" demiştik,
Mustafa İslamoğlu = Aynı (mesaj) Semud kıssasında da var: Hani onlara da "Bir süreliğine siz de safa sürün bakalım!" denilmişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = (43-44) Semûd'da da (O'nun kıssasında da ibret vardır). O vakit onlara denilmişti ki, «Bir zamana kadar faidelenin.» Onlar ise Rablerinin emrine imtisalden kaçındılar, artık onları bakar oldukları halde yıldırım yakaladı.
Ömer Öngüt = Semud kavminin başına gelenlerde de ibretler vardır. Onlara: "Bir süreye kadar sefa sürüp zevklenin!" denmişti.
Şaban Piriş = Semud da öyle... onlara: -Vakit gelene kadar yaşayın denilmişti.
Sadık Türkmen = Semud kavminde DE!.. Hani onlara: “Bir süreye kadar faydalanın” denilmişti.
Seyyid Kutub = Semud kavminin başına gelende de ibretler vardır: Onlara, «Bir süreye kadar zevklenin» denmişti.
Suat Yıldırım = Semûd ahalisinde de böyle alınacak ibretler vardır. Onlara da "Bir süre hayattan zevk alın bakalım!" denilmişti.
Süleyman Ateş = Semûd (kavmin)de de (ibret alınacak şeyler vardır). Onlara: "Bir süreye kadar sefâ sürün" denmişti.
Tefhim-ul Kuran = Semud (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onlara: «Belli bir süreye kadar metalanıp yararlanın» denmişti.
Ümit Şimşek = Semud'da da ibretler vardır. Onlara da 'Bir süre için nasiplenedurun' denmişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Semûd'da da bir ibret var. Onlara şöyle denmişti: "Bir vakte kadar yiyip içip eğlenin."
İskender Ali Mihr = Ve Semud (kavminde) de (ibretler, deliller vardır). Onlara: “Bir süre metalanın (yararlanın).” denilmişti.
İlyas Yorulmaz = Semud kavmine “Belirlenmiş bir vakte kadar yeryüzünde yaşayın” denildiği zaman da, bir işaret var.
فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ
Zâriyât / 44 -
Fe atev an emri rabbihim fe ehazethumus sâikatu ve hum yanzurûn(yanzurûne).
Diyanet İşleri = Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken Rablerinin emrine karşı azgınlıkta bulunmuşlardı da onları bir yıldırımdır, gelip helâk edivermişti ve onlar da bakıp duruyorlardı.
Abdullah Parlıyan = Çünkü Rablerinin buyruğuna baş kaldırmışlardı. Bunun üzerine ümitsizce, bakınıp dururlarken, bir ceza yıldırımı onları yakalamıştı.
Adem Uğur = Rablerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım çarpıverdi.
Ahmed Hulusi = Rablerinin emrine itaattan çıktılar! Bunun üzerine onlar bakıp dururlarken kendilerini yıldırım yakalayıverdi.
Ahmet Tekin = Rablerinin koyduğu düzene, şer’î hükümlere karşı geldiler. Onlar azâbı beklerlerken, başlarının üzerinde dolaşan felâketi hissede hissede onları yıldırım çarptı.
Ahmet Varol = Ancak Rablerinin emrine başkaldırdılar ve bu yüzden bakıp dururlarken kendilerini yıldırım çarptı.
Ali Bulaç = Ancak Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp dururlarken, onları yıldırım çarpıp yakaladı.
Ali Fikri Yavuz = Rablerinin emrinden uzaklaşıb azmışlardı. Bu yüzden bakınıb dururlarken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.
Ali Ünal = Ama onlar, Rabbilerinin emrinden bütün bütün çıktılar da, kendilerini, bakıp dururlarken (dehşetli bir patlamayla birlikte) o müthiş yıldırım yakalayıverdi.
Bayraktar Bayraklı = Buna rağmen Rablerinin emirlerine karşı geldiler de bakıp dururlarken onları yıldırım çarptı.
Bekir Sadak = Onlar Rablerinin buyrugundan cikmislardi; bunun uzerine kendilerini gozleri gore gore yildirim carpti.
Celal Yıldırım = Onlar ise azgınlık gösterip, Rablarının emrinin dışına çıkmışlardı. Bu yüzden bakıp dururken yıldırım onları yakalayıvermişti.
Cemal Külünkoğlu = Onlar ise Rablerinin buyruğuna başkaldırmışlardı, bu yüzden bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıvermişti.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
Diyanet Vakfi = Rablerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım çarpıverdi.
Edip Yüksel = Rab'lerinin emrine karşı geldiler. Bunun üzerine bakınırlarken onları bir yıldırım çarptı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rablarının emrinden azgınlık ettiler, bu yüzden o sâika kendilerini yakalayıverdi, bakınıp duruyorlardı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rablerinin emrinden azgınlık ettiler (dışarı çıktılar), bu yüzden bakınıp dururlarken yıldırım kendilerini yakalayıverdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.
Gültekin Onan = Ancak rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar; böylece bakıp dururlarken, onları yıldırım çarpıp yakaladı.
Harun Yıldırım = Ancak Rablerinin emrine başkaldırdılar; böylece bakıpdururlarken, onları yıldırım çarpıpyakaladı.
Hasan Basri Çantay = Rablerinin emrinden uzaklaşıb azmışlardı. (Bu yüzden) kendilerine de göre göre, onları yıldırım tutuvermişdi.
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen (onlar) Rablerinin emrine karşı geldiler; bu yüzden, onlar bakıp dururlarken o yıldırım kendilerini yakalayıverdi.
İbni Kesir = Onlar ise Rabblarının emrine başkaldırmışlardı, buyruğundan çıkmışlardı. Bunun üzerine kendilerini göz göre göre yıldırım çarpmıştı.
Kadri Çelik = Ancak rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp dururlarken onları yıldırım çarpıp yakaladı.
Muhammed Esed = (çünkü) Rablerinin buyruğuna baş kaldırmışlardı; bunun üzerine, (ümitsizce) bakınıp dururlarken bir ceza şimşeği onları yakalamıştı,
Mustafa İslamoğlu = Nitekim onlar Rablerinin emrine karşı gelmişlerdi: Ve onlar bön bön bakarken, bir (bela) yıldırımı kendilerini enseleyiverdi;
Ömer Nasuhi Bilmen = (43-44) Semûd'da da (O'nun kıssasında da ibret vardır). O vakit onlara denilmişti ki, «Bir zamana kadar faidelenin.» Onlar ise Rablerinin emrine imtisalden kaçındılar, artık onları bakar oldukları halde yıldırım yakaladı.
Ömer Öngüt = Rablerinin buyruğuna başkaldırdılar. Bu yüzden bakıp dururken kendilerini yıldırım çarpmıştı.
Şaban Piriş = Rab’lerinin emrinden çıkmışlar, bakıp dururlarken onları yıldırım çarpmıştı.
Sadık Türkmen = Rablerinin emrine baş kaldırdılar. Bakınıp dururlarken onları yıldırım yakaladı.
Seyyid Kutub = Rab'lerinin buyruğuna baş kaldırdılar, bu yüzden bakıp dururlarken onları yıldırım yakaladı.
Suat Yıldırım = Onlar Rab’lerinin emrinden uzaklaşıp azıtınca kendileri baka baka, o müthiş yıldırım onları çarpıverdi.
Süleyman Ateş = Rablerinin buyruğuna başkaldırdılar, bu yüzden onlar bakıp dururlarken, onları yıldırım yakaladı.
Tefhim-ul Kuran = Ancak Rablerinin emrine baş kaldırdılar; böylece bakıp dururlarken, onları yıldırım çarpıp yakaladı.
Ümit Şimşek = Onlar Rablerinin emrine karşı geldiler. Onları da göz göre göre yıldırım yakaladı.
Yaşar Nuri Öztürk = Daha sonra onlar, Rablerinin emrine kafa tuttular da gözleri baka baka yıldırım kendilerini yakaladı.
İskender Ali Mihr = Fakat Rab’lerinin emrinden çıktılar. Bunun üzerine, onlar bakıyorlarken, kendilerini yıldırım aldı.
İlyas Yorulmaz = Rablerinin emirlerine isyan ettiler. Sonra onlar bakıp dururken, güçlü bir ses dalgası onları yakaladı.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنتَصِرِينَ
Zâriyât / 45 -
Fe mestetâû min kıyâmin ve mâ kânû muntesirîne.
Diyanet İşleri = Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken ne ayakta durmıya güçleri kalmıştı, ne de bir yardım görmüşlerdi.
Abdullah Parlıyan = Çünkü ne ayakta durmaya güçleri kalmış, ne de yardım görebilmişlerdi.
Adem Uğur = Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
Ahmed Hulusi = Ne ayakta kalmaya güçleri yetti ve ne de yardım gördüler!
Ahmet Tekin = Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
Ahmet Varol = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler ne de yardım bulabildiler.
Ali Bulaç = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler.
Ali Fikri Yavuz = O vakit (bu azabdan kurtulub) kalkmağa güç yetiremediler, bir yardım da görmediler.
Ali Ünal = (Kurtulmak için) ne doğrulabildiler, ne de herhangi bir yerden yardım gördüler.
Bayraktar Bayraklı = Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
Bekir Sadak = Ayaga kalkacak gucleri kalmadi, yardim da gormediler.
Celal Yıldırım = Artık ayağa kalkmaya güç getiremediler, yardım da göremediler.
Cemal Külünkoğlu = Artık ne ayağa kalkacak güçleri kalmıştı ne de yardım edenleri olmuştu.
Diyanet İşleri (eski) = Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.
Diyanet Vakfi = Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
Edip Yüksel = Ne kalkabildiler, ne de yardım görebildiler.
Elmalılı Hamdi Yazır = O vaktı bir kalkınmaya da güç yetiremediler, bir yardım da görmediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O vakit bir kalkınmaya da güç yetiremediler bir yardım da görmediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.
Gültekin Onan = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler.
Harun Yıldırım = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne yardım bulabildiler.
Hasan Basri Çantay = İşte (bu sebeble) ayakda durmıya güç yetiremediler, yardım edenleri de olmadı.
Hayrat Neşriyat = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne de (kendilerine) yardım edilen kimseler oldular.
İbni Kesir = Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım da görmemişlerdi.
Kadri Çelik = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne de (birbirlerine) yardım edebildiler.
Muhammed Esed = çünkü yerlerinden kalkacak durumda bile değillerdi ve kendilerini savunamazlardı.
Mustafa İslamoğlu = ne yerlerinden doğrulmaya, ne de kendilerini savunmaya mecal bulabildiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (45-47) Artık bir kalkınmaya da güç yetiremediler ve yardım görücüler de olmadılar. Nûh kavmini de evvelce (helâk ettik). Şüphe yok ki, onlar fâsıklar olan bir kavim olmuşlardı. Ve göğü bir kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki, biz elbette kâdirleriz.
Ömer Öngüt = Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım edenleri de olmamıştı.
Şaban Piriş = Ne ayakta durmaya güçleri yetmiş, ne de yardım edilenler olmuşlardı.
Sadık Türkmen = O zaman kalkmaya güçleri yetmedi, yardım edenleri de olmadı.
Seyyid Kutub = Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.
Suat Yıldırım = Oldukları yerde çöke kaldılar, ne doğrulabildiler, ne de yardım gördüler.
Süleyman Ateş = (Yurtlarında çöküverdiler) Ne kalkabildiler, ne de (bu duruma) engel olabildiler.
Tefhim-ul Kuran = Artık ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne de yardım bulabildiler.
Ümit Şimşek = Ne ayağa kalkabildiler, ne de kimseden yardım gördüler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ne kalkıp kaçabildiler ne de kendilerine yardım eden oldu.
İskender Ali Mihr = O zaman ayağa kalkmaya muktedir olamadılar. Ve onlar “yardım edilenler” olmadılar.
İlyas Yorulmaz = (Onları yakalayan azaptan dolayı) Ayakta durmaya güçleri yetmediği gibi, birbirlerine yardım bile edemediler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
Zâriyât / 46 -
Ve kavme nûhın min kabl(kablu), inne hum kânû kavmen fâsıkîn(fâsıkîne).
Diyanet İşleri = Bunlardan önce de Nûh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar fâsık bir toplum idiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve daha önce de Nûh kavmi ki şüphe yok, onlar, buyruktan çıkmış bir topluluktu.
Abdullah Parlıyan = Daha önce Nuh kavmini de böylece yok etmiştik. Çünkü onlar da, Allah'ın yolundan çıkmış bir toplum idiler.
Adem Uğur = Daha önce de Nûh kavmini batırmıştık. Çünkü onlar da doğruluktan ayrılmış bir topluluktu.
Ahmed Hulusi = Daha önce de Nuh kavmi. . . Muhakkak ki onlar inancı bozuk bir toplumdu!
Ahmet Tekin = Bunlardan önce de, Nuh kavmini helâk etmiştik. Onlar doğru ve mantıklı düşünmeyi terkeden, fâsık, âsi, bozguncu bir kavimdi.
Ahmet Varol = Bundan önce de Nuh kavmini (helak ettik). Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavimdi.
Ali Bulaç = Bundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar da fasık bir kavim idi.
Ali Fikri Yavuz = Daha önce de Nûh kavmini helâk ettik; çünkü onlar (hakdan ayrılmış küfür içinde bulunan) fâsık bir kavim idiler.
Ali Ünal = Ve daha önce de Nuh’un kavmini (helâk etmiştik). Onlar, her bakımdan yoldan çıkmış bir topluluk idi.
Bayraktar Bayraklı = Bunlardan önce de, Nûh toplumunu helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.
Bekir Sadak = Daha once de Nuh milletini cezalandirmistik. Cunku onlar da yoldan cikmis bir milletti.*
Celal Yıldırım = Bundan önce Nûh milletini de (yok ettik). Çünkü onlar, din ve ahlâk sınırlarını aşan (inkarcı azgın) bir milletti.
Cemal Külünkoğlu = Daha önce Nuh kavmini de (helak ettik). Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler.
Diyanet İşleri (eski) = Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.
Diyanet Vakfi = Bunlardan önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.
Edip Yüksel = Daha önce de Nuh halkını... Onlar yoldan çıkmış bir topluluktu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Daha evvel de Nûh kavmini, çünkü hep onlar yoldan çıkmış fâsık birer kavm idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Daha önce de Nuh kavmini (helak ettik). Çünkü onlar hep yoldan çıkmış birer topluluk idiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.
Gültekin Onan = Bundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar da fasıklar kavmiydi.
Harun Yıldırım = Bundan önce Nuh kavmini de... Çünkü onlar da fasık bir kavim idi.
Hasan Basri Çantay = Daha evvel de Nuuh kavmini (helak etdik). Çünkü onlar (küfr-ü ısyanlarıyle doğrulukdan) çıkmış fâsık kavmdi.
Hayrat Neşriyat = Daha önce de Nûh kavmini (helâk etmiştik). Çünki onlar (peygamberlerini inkâr eden) bir fâsıklar topluluğu idiler.
İbni Kesir = Daha önce de Nuh kavmini. Zira onlar gerçekten fasıklar güruhu idiler.
Kadri Çelik = Bundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar, fasık olan bir kavim idi.
Muhammed Esed = Daha önce Nuh kavmini (de böylece yok etmiştik). Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idi.
Mustafa İslamoğlu = Daha önce de Nuh kavmi (helak olmuştu): Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir kavimdiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (45-47) Artık bir kalkınmaya da güç yetiremediler ve yardım görücüler de olmadılar. Nûh kavmini de evvelce (helâk ettik). Şüphe yok ki, onlar fâsıklar olan bir kavim olmuşlardı. Ve göğü bir kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki, biz elbette kâdirleriz.
Ömer Öngüt = Bunlardan önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir topluluk idiler.
Şaban Piriş = Daha da önce Nuh’un kavmi... Onlarda yoldan çıkmış bir toplum idi.
Sadık Türkmen = Daha önce DE Nuh Kavmini... (bir süre faydalandırmıştık). Şüphesiz onlar(ın tümü) fasık bir kavim idiler.
Seyyid Kutub = Daha önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler.
Suat Yıldırım = Daha önceleri de Nûh’un halkını helâk etmiştik. Çünkü onlar da din yolundan çıkmış kimselerdi.
Süleyman Ateş = Daha önce de Nûh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir toplum idiler.
Tefhim-ul Kuran = Bundan önce Nuh kavmini de (yıkıma uğrattık). Çünkü onlar, fasık olan bir kavim idi.
Ümit Şimşek = Daha önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim haline gelmişlerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Daha önce de Nûh kavmini batırmıştık. Çünkü onlar da doğruluktan ayrılmış bir topluluktu.
İskender Ali Mihr = Ve ondan evvel Nuh kavmi de… Muhakkak ki onlar fasık bir kavimdi.
İlyas Yorulmaz = Daha önceki Nuh kavmine gelince! Onlarda yoldan çıkmış bir topluluktu.
وَالسَّمَاء بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
Zâriyât / 47 -
Ves semâe beneynâhâ bi eydin ve innâ le mûsiûn(mûsiûne).
Diyanet İşleri = Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz, gökleri kurduk kudretle, onlardan daha üstününü, daha büyüğünü kurmaya da gücümüz yeter.
Abdullah Parlıyan = Gökyüzünü ve içerisindekileri, yaratıcı gücümüzle inşa eden biziz ve onlardan daha üstününü ve daha büyüğünü kurmaya da gücümüz yeter veya o gökyüzünü devamlı genişletmekteyiz.
Adem Uğur = Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.
Ahmed Hulusi = Semâya (Evren'e ve de beyin kapasitesine) gelince, onu elimizle bina ettik ve muhakkak ki biz genişleticileriz (boyutsal oluşumlarla - varlıklarla - idrakını genişletmek suretiyle, beyindeki kullanılır alanın genişlemesiyle)!
Ahmet Tekin = Göğü, sonsuz kudretimizle, sayısız teknikle, tutarlı kanunlarla, enerji yükleyerek, nimetlerle dolu olarak biz yükseltip düzenledik, tavan olarak inşa ettik. Ve onu elbette biz genişletmeye, enerji yüklemeye devam ediyoruz, rızkı bollaştırıyoruz. Bunların hepsini yapmaya bizim gücümüz kudretimiz yeter.
Ahmet Varol = Göğü de biz güçle bina ettik ve biz onu genişletmekteyiz. [4]
Ali Bulaç = Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz.
Ali Fikri Yavuz = (Bir de semaya bakın), biz onu kuvvetle bina ettik. Muhakkak ki biz, büyük kudrete sahibiz.
Ali Ünal = Göğe gelince: onu çok sağlam bir şekilde bina ettik; Biz çok geniş bir kudret ve hakimiyet sahibiyiz.
Bayraktar Bayraklı = Göğü kendi kudretimizle biz bina ettik ve biz elbette genişleticiyiz.
Bekir Sadak = Gogu, gucumuzle Biz kurduk; suphesiz biz onu genisleticiyiz.
Celal Yıldırım = Göğü de kudretimizle yapıp kurduk. Şüphesiz ki biz, hep genişleticileriz.
Cemal Külünkoğlu = Göğü biz kudretimizle bina ettik. Şüphesiz onu genişleten de biziz.
Diyanet İşleri (eski) = Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.
Diyanet Vakfi = Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.
Edip Yüksel = Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de Semaya bakın biz onu kuvvetle bina ettik ve şübhe yok ki biz çok vüs'a malikiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de göğe bakın! Biz onu kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki Biz onu genişletmeye de malikiz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.
Gültekin Onan = Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz biz, (onu) genişleticiyiz.
Harun Yıldırım = Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz genişleticileriz.
Hasan Basri Çantay = Biz göğü kuvvetle bina etdik. Çünkü biz muhakkak ve mutlak bir (vüs'at ve) kudrete mâlikizdir.
Hayrat Neşriyat = Göğü de kuvvet(imiz)le binâ ettik; ve şübhe yok ki biz, elbette (devamlı sûrette onu)genişleticileriz.
İbni Kesir = Göğü gücümüzle Biz kurduk. Ve muhakkak ki Biz, genişleticiyiz.
Kadri Çelik = Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz, kudret sahibiyiz.
Muhammed Esed = Evreni (yaratıcı) güc(ümüz) ile inşa eden Biziz; ve şüphesiz Biziz onu istikrarlı bir şekilde genişleten.
Mustafa İslamoğlu = Bütün bir göğü kendi güç ve kudretimizle Biz inşa ettik ve onu sürekli genişleten de Biziz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (45-47) Artık bir kalkınmaya da güç yetiremediler ve yardım görücüler de olmadılar. Nûh kavmini de evvelce (helâk ettik). Şüphe yok ki, onlar fâsıklar olan bir kavim olmuşlardı. Ve göğü bir kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki, biz elbette kâdirleriz.
Ömer Öngüt = Göğü kendi ellerimizle biz bina ettik ve biz onu elbette genişleticiyiz.
Şaban Piriş = Göğü ellerimizle bina ettik. Çünkü biz, çok güçlüyüz.
Sadık Türkmen = Evreni/göğü/uzayı kuvvetle, sapasağlam bina ettik/kurduk. Ve şüphesiz Biz onu genişletiyoruz.
Seyyid Kutub = Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.
Suat Yıldırım = Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz. Çünkü Biz geniş kudret ve hakimiyet sahibiyiz.
Süleyman Ateş = Göğü sağlam yaptık, biz genişleticiyiz (kudretimiz geniştir, göğü öyle genişleten biziz).
Tefhim-ul Kuran = Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz biz, (onu) genişletici olanlarız.
Ümit Şimşek = Göğü elimizle Biz bina ettik ve Biz genişleticiyiz.
Yaşar Nuri Öztürk = Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, genişleticileriz.
İskender Ali Mihr = Ve sema; Biz onu büyük bir kudret ile bina ettik. Ve muhakkak ki (onu) genişletici olan elbette Biziz.
İlyas Yorulmaz = Biz her şeyi kuşatıcı olarak, gökyüzünü bir güçle bina ettik.
وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
Zâriyât / 48 -
Vel arda fereşnâhâ fe ni’mel mâhidûn(mâhidûne).
Diyanet İşleri = Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve yeryüzünü yayıp döşedik, daha da güzel döşeriz.
Abdullah Parlıyan = Biz yeryüzünü de genişce yaydık ve onu pek de güzel düzenledik.
Adem Uğur = Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!
Ahmed Hulusi = Arzı da (enerji hatları - sinir sistemiyle) döşedik. . . Ne güzel döşeyenleriz!
Ahmet Tekin = Sizin yaşamanız, yerleşmeniz, menfaatiniz için, yeryüzünü, tarıma elverişli ovalar, iskana uygun araziler haline, işlevli hale getirdik. Biz ihtiyaçlarınıza uygun olacak şekilde ne güzel düzenleme yapıyoruz.
Ahmet Varol = Yeri de biz döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz!
Ali Bulaç = Yeri de Biz döşeyip yaydık; ne güzel döşeyici(yiz).
Ali Fikri Yavuz = Arzı da döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz!...
Ali Ünal = Yeryüzünü: onu da Biz döşedik; gerçekten ne de güzel döşedik.
Bayraktar Bayraklı = Yeri de döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz!
Bekir Sadak = Yeryuzunu biz yayip dosedik: Ne guzel doseyiciyiz!
Celal Yıldırım = Yeryüzünü döşedik. Ne güzeldir o döşeyenler!
Cemal Külünkoğlu = Yeryüzünü de biz döşedik. (Biz) ne güzel döşeyiciyiz.
Diyanet İşleri (eski) = Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!
Diyanet Vakfi = Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!
Edip Yüksel = Yeri biz döşedik; ne güzel döşeyiciyiz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arzı da döşedik, bakınız biz ne güzel döşeriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yeryüzünü döşedik; bakınız Biz ne güzel döşeriz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!
Gültekin Onan = Yeri de biz döşeyip yaydık; ne güzel döşeyici(yiz).
Harun Yıldırım = Yeri de biz döşeyipyaydık; ne güzel döşeyici!
Hasan Basri Çantay = Yeri de biz döşedik. (Bak biz) ne güzel döşeyiciler (iz)!
Hayrat Neşriyat = Yeri de döşedik; işte (biz) ne güzel döşeyiciler(iz).
İbni Kesir = Yeryüzünü Biz, döşedik. Ne güzel döşeyicileriz.
Kadri Çelik = Yeri de biz döşeyip yaydık; pek de güzel döşeyici olanlarız.
Muhammed Esed = Biz yeri genişçe yaydık ve onu pek de güzel düzenledik!
Mustafa İslamoğlu = Yeri de Biz yayıp döşedik: Biz, ne muhteşem bir döşeyiciyiz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-51) Yeri de döşedik, ne güzel döşeyicilerdir. Ve her şeyden iki çift yarattık. Tâ ki, tefekkür edesiniz. «Artık Allah'a kaçın, şüphe yok ki, ben sizin için O'nun tarafından bir apaçık korkutucuyum. Ve Allah ile beraber başka bir ilâh ittihaz etmeyin. Muhakkak ki, ben sizin için O'ndan bir apaçık korkutucuyum.»
Ömer Öngüt = Yeri de döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz!
Şaban Piriş = Yeryüzünü de yayıp döşedik. Ne güzel döşedik.
Sadık Türkmen = Yeryüzünü de döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz Biz!
Seyyid Kutub = Yeri biz döşedik biz ne güzel döşeyiciyiz.
Suat Yıldırım = Yeryüzünü de Biz döşedik, bakınız Biz ne de güzel döşedik!
Süleyman Ateş = Yeri biz döşedik, (biz) ne güzel döşeyiciyiz.
Tefhim-ul Kuran = Yeri de biz döşeyip yaydık; ne güzel döşeyici olanlar(ız) .
Ümit Şimşek = Yeri de Biz döşedik; ne güzel yayıp düzenliyoruz!
Yaşar Nuri Öztürk = Yeri de biz döşedik. Ne güzel döşeyicileriz!
İskender Ali Mihr = Ve yeryüzü; onu döşek yaptık. İşte ne güzel düzenleyici.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünü de kalacak bir yer yaptık. O yeryüzü kalacaklar için ne güzel bir yer.
وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Zâriyât / 49 -
Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Diyanet İşleri = Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve anar, ibret alırsınız diye her şeyi çift yarattık.
Abdullah Parlıyan = Herşeyden de çift çift yarattık ki, Allah'ı hatırlar, ibret alırsınız diye.
Adem Uğur = Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.
Ahmed Hulusi = Her şeyi iki eşten (pozitif - negatif güç; gen sarmalını oluşturan çiftten) yarattık. . . Belki hatırlayıp düşünürsünüz diye.
Ahmet Tekin = Her türden erkekli dişili çiftler yarattık. Ola ki, düşünüp öğüt alırsınız.
Ahmet Varol = Her şeyden iki çift yarattık. Umulur ki öğüt alırsınız.
Ali Bulaç = Ve Biz, her şeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp düşünürsünüz.
Ali Fikri Yavuz = Her şeyden çift çift yarattık ki, iyice düşünesiniz.
Ali Ünal = Üzerinde düşünüp ders alırsınız diye her şeyi çift yarattık.
Bayraktar Bayraklı = Düşünüp öğüt alasınız diye, her şeyi çift yarattık.
Bekir Sadak = Ibret alasiniz diye her seyi cift cift yaratmisizdir.
Celal Yıldırım = Her şeyden çift çift yarattık ; olur ki düşünüp ibret ve öğüt alırsınız.
Cemal Külünkoğlu = Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki çift yarattık.
Diyanet İşleri (eski) = İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.
Diyanet Vakfi = Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.
Edip Yüksel = Öğüt almanız için de herşeyi çiftler halinde yarattık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem her şeyden iki çift yarattık ki, düşünesiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz her şeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.
Gültekin Onan = Ve biz, her şeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp düşünürsünüz.
Harun Yıldırım = Ve biz her şeyi iki çift yarattık. Umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.
Hasan Basri Çantay = Her şeyden de iki çift yaratdık, olur ki inceden inceye düşünürsünüz diye.
Hayrat Neşriyat = Ve herşeyden çift çift yarattık, olur ki ibret alırsınız.
İbni Kesir = Ve her şeyden çift çift yarattık ki ibret alasınız.
Kadri Çelik = Ve biz, her şeyi çift çift yarattık. Umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.
Muhammed Esed = Ve her şeyin karşıtını yarattık, ki (Allah'ın Tek olduğunu) anlayabilesiniz.
Mustafa İslamoğlu = Her şeyi çift-zıt kutuplu yarattık ki, öğüt ve ibret alabilesiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-51) Yeri de döşedik, ne güzel döşeyicilerdir. Ve her şeyden iki çift yarattık. Tâ ki, tefekkür edesiniz. «Artık Allah'a kaçın, şüphe yok ki, ben sizin için O'nun tarafından bir apaçık korkutucuyum. Ve Allah ile beraber başka bir ilâh ittihaz etmeyin. Muhakkak ki, ben sizin için O'ndan bir apaçık korkutucuyum.»
Ömer Öngüt = İbret alasınız diye her şeyi çift çift yarattık.
Şaban Piriş = Öğüt alasınız diye her şeyden çift çift yarattık.
Sadık Türkmen = Herşeyden çift çift yarattık. Düşünüp öğüt alasınız diye.
Seyyid Kutub = Her şeyden çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.
Suat Yıldırım = Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.
Süleyman Ateş = Her şeyden iki çift (erkek dişi) yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.
Tefhim-ul Kuran = Hem her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz
Ümit Şimşek = Düşünüp ibret alırsınız diye herşeyden çiftler yarattık.
Yaşar Nuri Öztürk = Herşeyden iki çift yarattık ki düşünüp anlayabilesiniz.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.
İlyas Yorulmaz = Biz yeryüzünde her şeyi çift olarak yarattık ki, belki düşünürsünüz.
فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Zâriyât / 50 -
Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = O hâlde Allah’a koşun. Şüphesiz ben, size O’nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık kaçın Allah'a, şüphe yok ki ben size, onun tarafından, apaçık bir korkutucuyum.
Abdullah Parlıyan = Öyleyse: “Boş, anlamsız, sahte ve kötü olan herşeyden kaçıp, Allah'a sığının. Gerçekten ben, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım.
Adem Uğur = O halde Allah'a koşun. Çünkü ben, size O'nun katından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.
Ahmed Hulusi = "(Bedensellik dünyanızdan) Allâh'a firar edin! Ben kesinlikle, O'ndan size apaçık bir uyarıcıyım!"
Ahmet Tekin = 'İnkârdan, isyandan, zulümden, cezadan kaçarak Allah’a sığının. Ben, size, O’nun katından gelmiş, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan bir uyarıcıyım.'
Ahmet Varol = 'O halde Allah'a kaçın. Ben sizin için O'ndan (yana) apaçık bir uyarıcıyım.
Ali Bulaç = Öyleyse, Allah'a doğru (yönelip, şirkten ve bozulmalardan) kaçın. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, de ki: ) O halde hemen Allah’a kaçın, (küfrü bırakıb hemen imana gelin). Gerçekten ben, size, Allah tarafından (azab ile) korkutan açık bir peygamberim.
Ali Ünal = “(Madem bütün bunları yapan Allah’tır ve O, sizin yegâne İlâhınız ve Rabbinizdir,) o halde derhal Allah’a kaçın (O’nun himayesine koşun)! Muhakkak ki ben, sizin için O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Bayraktar Bayraklı = Artık hepiniz Allah'a koşunuz. Şüphesiz ben, sizin için O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Bekir Sadak = De ki: «Oyleyse Allah'a kosusun; dogrusu ben sizi O'nun azabi ile acikca uyaranim.»
Celal Yıldırım = O halde Allah'a doğru yönelip kaçın (O'na güvenip sığının). Şüphesiz ki ben, O'nun tarafından (gönderilen) açık bir uyarıcıyım.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm, de ki:) O halde hemen Allah'a koşun (küfrü bırakıp imana gelin). Şüphesiz ben, size O'nun tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım!
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım.'
Diyanet Vakfi = O hâlde Allah’a koşun. Şüphesiz ben, size O’nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Edip Yüksel = Öyleyse ALLAH'a kaçınız. Ben, O'nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcıyım.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezîrim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «O halde hemen Allah'a kaçın; haberiniz olsun ki, ben size ondan gelen açık bir uyarıcıyım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde Allah'a koşun. Çünkü ben, size O'nun katından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.
Gültekin Onan = Öyleyse, Tanrı'ya doğru (yönelip, şirkten ve bozulmalardan) kaçın. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.
Harun Yıldırım = Öyleyse Allah’a doğru kaçın. Gerçekten ben sizi O’ndan yana açıkça korkutupuyarıyorum.
Hasan Basri Çantay = O halde (Habîbim, de ki:) «Hepiniz Allaha kaçın. Hakıykat, ben sizi On (un azabın) dan açıkça korkutan (bir peygamber) im».
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim! De ki:) 'O hâlde Allah’a kaçın! Şübhesiz ki ben, size O’nun tarafından (gönderilmiş) apaçık bir korkutucuyum.'
İbni Kesir = Öyleyse Allah'a koşun. Doğrusu ben; size, O'ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Kadri Çelik = Öyleyse Allah'a doğru koşun. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıp korkutmakta olanım.
Muhammed Esed = Böylece, (ey Muhammed, onlara söyle:) "(Sahte ve kötü olan her şeyden) Allah'a sığının! Gerçek şu ki ben, O'nun tarafından görevlendirilmiş açık bir uyarıcıyım!
Mustafa İslamoğlu = Şu halde (de ki): "Allah'a kaçınız! Şüphe yok ki ben O'nun katından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-51) Yeri de döşedik, ne güzel döşeyicilerdir. Ve her şeyden iki çift yarattık. Tâ ki, tefekkür edesiniz. «Artık Allah'a kaçın, şüphe yok ki, ben sizin için O'nun tarafından bir apaçık korkutucuyum. Ve Allah ile beraber başka bir ilâh ittihaz etmeyin. Muhakkak ki, ben sizin için O'ndan bir apaçık korkutucuyum.»
Ömer Öngüt = Allah'a kaçınız! Ben size O'nun katından apaçık bir korkutucuyum.
Şaban Piriş = -O halde Allah’a sığının, çünkü ben, ondan size (gönderilen) apaçık uyarıcıyım.
Sadık Türkmen = Öyleyse; “(edindiğiniz sahte ilahlardan) Allah’a kaçın/sığının! Şüphesiz ben size, O’ndan gelen apaçık uyarıcıyım.
Seyyid Kutub = O halde Allah'a koşun. Çünkü ben, sizi O'ndan açık bir şekilde korkutuyorum.
Suat Yıldırım = "O halde, Allah’a kaçın, çabuk Allah’ın himayesine koşun. Zira ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen âşikâr bir elçiyim."
Süleyman Ateş = "O halde Allâh'a kaçın, ben size O'nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım."
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse, Allah'a doğru (yönelip, şirkten ve bozulmalardan) kaçın. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıp korkutmakta olanım.
Ümit Şimşek = Hepiniz Allah'a koşun. Ben Onun tarafından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Yaşar Nuri Öztürk = O halde Allah'a kaçın/sığının! Ben size O'ndan gelmiş açıklayıcı bir uyarıcıyım.
İskender Ali Mihr = Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.
İlyas Yorulmaz = Allah’a (emirlerini yerine getirmek için) koşun. Ben sizin için yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Zâriyât / 51 -
Ve lâ tec’alû meallâhi ilâhen âhar(âhara), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Diyanet İşleri = Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Allah'la berâber bir başka mâbut kabûl etmeyin; şüphe yok ki ben size, onun tarafından, apaçık bir korkutucuyum.
Abdullah Parlıyan = Ve Allah'la beraber başka ilahlar kabul etmeyin. Gerçekten ben, O'nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım.”
Adem Uğur = Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size O'nun tarafından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.
Ahmed Hulusi = "Allâh yanı sıra tanrı oluşturmayın! Ben kesinlikle, O'ndan size apaçık bir uyarıcıyım!"
Ahmet Tekin = 'Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Ben size, O’nun tarafından gelmiş sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcıyım.'
Ahmet Varol = Allah'la beraber başka bir ilah uydurmayın. Ben sizin için O'ndan (yana) apaçık bir uyarıcıyım.
Ali Bulaç = Allah ile beraber başka bir ilah(ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.
Ali Fikri Yavuz = Ve Allah ile beraber başka bir ilâh uydurmayın. Gerçekten ben, size, Allah tarafından (azab ile) korkutan açık bir peygamberim.
Ali Ünal = “Allah’ın yanısıra başka bir ilâh icat etmeyin. Muhakkak ki ben, sizin için O’nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”
Bayraktar Bayraklı = Allah ile birlikte başka bir tanrı edinmeyiniz. Şüphesiz ben, sizin için O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Bekir Sadak = «Allah'in yaninda baskasini tanri kilmayin; dogrusu ben sizi O'nun azabi ile acikca uyaranim.»
Celal Yıldırım = Allah ile beraber başka bir Tanrı edinmeyin. Muhakkak ki ben, O'ndan size (gönderilen) açık bir uyarıcıyım..
Cemal Külünkoğlu = Allah ile beraber başka ilahlar edinmeyin! Gerçekten ben, size, O'nun tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım!
Diyanet İşleri (eski) = 'Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım.'
Diyanet Vakfi = Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size O'nun tarafından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.
Edip Yüksel = ALLAH ile birlikte başka tanrılar edinmeyin. Ben O'nun tarafından size gönderilmiş bir uyarıcıyım.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve Allahla beraber başka bir Tanrı uydurmayın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezîrim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın; haberiniz olsun ki ben size ondan gelen açık bir uyarıcıyım.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.»
Gültekin Onan = Tanrı ile beraber başka bir tanrı(yı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.
Harun Yıldırım = Allah ile birlikte başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben sizi O’ndan yana açıkça korkutupuyarıyorum.
Hasan Basri Çantay = «Allahın yanına diğer bir Tanrı daha katmayın. Hakıykat, ben sizi (Allahın azabından) apâşikâr korkutan (bir peygamber) im».
Hayrat Neşriyat = 'Allah ile berâber başka bir ilâh edinmeyin! Doğrusu ben, size O’nun tarafından(gönderilmiş) apaçık bir korkutucuyum.'
İbni Kesir = Allah ile birlikte başka bir tanrı edinmeyin. Doğrusu ben; size, O'ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Kadri Çelik = Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben sizi O'ndan yana açıkça uyarıp korkutmakta olanım.
Muhammed Esed = Allah'ın yanısıra başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayın. Şüphesiz ben, O'nun tarafından görevlendirilmiş açık bir uyarıcıyım!"
Mustafa İslamoğlu = Allah'la beraber, başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayınız! Elbette ben O'nun katından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Ömer Nasuhi Bilmen = (48-51) Yeri de döşedik, ne güzel döşeyicilerdir. Ve her şeyden iki çift yarattık. Tâ ki, tefekkür edesiniz. «Artık Allah'a kaçın, şüphe yok ki, ben sizin için O'nun tarafından bir apaçık korkutucuyum. Ve Allah ile beraber başka bir ilâh ittihaz etmeyin. Muhakkak ki, ben sizin için O'ndan bir apaçık korkutucuyum.»
Ömer Öngüt = Allah ile birlikte başka bir ilâh edinmeyin. Ben sizi O'nun katından apaçık bir korkutucuyum.
Şaban Piriş = Allah ile beraber başkasını ilah edinmeyin. Ben, ondan size apaçık uyarıcıyım!
Sadık Türkmen = Allah ile beraber başka bir ilâh/tanrı uydurmayın! Şüphesiz ben size O’ndan gelen apaçık bir uyarıcıyım.”
Seyyid Kutub = Allah ile beraber başka tanrılar uydurmuyorum. Ben size O'nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Suat Yıldırım = Sakın Allah’ın yanı sıra başka mâbud icad etmeyin. İşte ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen aydınlatıcı bir elçiyim.
Süleyman Ateş = "Allâh ile beraber başka tanrılar uydurmayın. Ben size O'nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım."
Tefhim-ul Kuran = Allah ile beraber başka bir ilah(ı ortak) kılmayın. Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıp korkutmakta olanım.
Ümit Şimşek = Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Ben Onun tarafından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'ın yanına başka bir ilah koymayın! Ben size O'ndan gelmiş açıklayıcı bir uyarıcıyım.
İskender Ali Mihr = Ve Allah ile beraber başka ilâhlar kılmayın. Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.
İlyas Yorulmaz = Allah ile beraber başka bir ilah da edinmeyin. Bundan dolayı ben, sizin için açıkça bir uyarıcıyım.
كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
Zâriyât / 52 -
Kezâlike mâ etellezîne min kablihim min resûlin illâ kâlû sâhırun ev mecnûn(mecnûnun).
Diyanet İşleri = İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, “O bir büyücüdür” yahut “bir delidir” demiş olmasınlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Böylece onlardan önce de hiçbir peygamber gelmedi ki ona büyücü, yahut da deli demesinler.
Abdullah Parlıyan = İşte böyle, kendilerinden önce yaşamış olanlara da hangi elçi geldiyse, mutlaka, “Bu bir sihirbazdır veya delidir!” dediler.
Adem Uğur = İşte böylece, onlardan öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O, bir büyücüdür veya delidir, dediler.
Ahmed Hulusi = İşte (gerçek durum) böyle! Onlardan öncekilere de (Allâh'a, hakikatlerine çağıran) herhangi bir Rasûl geldiğinde, mutlaka: "Bu büyücü veya mecnun" dediler.
Ahmet Tekin = Geçmişteki peygamber-toplum ilişkileri böyle cereyan etmişti. Onlardan öncekilere de herhangi bir Rasul geldiğinde ona mutlaka:'Büyüleyici söz söyleyerek aklı etkileyen biridir veya cinlere mahkum olmuştur, delidir.' dediler.
Ahmet Varol = İşte böyle. Onlardan öncekilere de ne zaman bir peygamber geldiyse muhakkak: 'Büyücü veya delidir' dediler.
Ali Bulaç = İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, senin kavmin, sana sihirbaz yahud mecnûn dediği gibi), onlardan evvelki ümmetler de bir peygamber gelince; muhakkak böyle; ya sihirbaz dediler, ya mecnun...
Ali Ünal = Bunun gibi, onlardan (Mekkelilerden) önce gelip geçmiş topluluklardan hangisine bir rasûl gelmişse, mutlaka muhatapları O’nun için, “Bu, ya büyücü veya bir deli!” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Aynen bunların yaptığı gibi, onlardan öncekilere de bir peygamber geldiğinde ona “büyücü” ya da “deli” demişlerdi.
Bekir Sadak = Onlardan oncekilere, herhangi bir peygamber gelince: «Sihirbazdir» veya «Delidir» derlerdi.
Celal Yıldırım = Bunun gibi onlardan öncekilere de ne kadar bir peygamber gönderdikse, mutlaka, «bu bir sihirbazdır veya delinin biridir,» demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = İşte böyle! Onlardan öncekilere bir peygamber geldiğinde (mutlaka onun için de): “o bir büyücüdür yahut bir delidir” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: 'sihirbazdır' veya 'Delidir' derlerdi.
Diyanet Vakfi = İşte böylece, onlardan öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O, bir büyücüdür veya delidir, dediler.
Edip Yüksel = İşte böyle, onlardan öncekilere her ne zaman bir elçi geldiyse, 'Bu, bir büyücüdür,' yahut 'Bu bir delidir,' derlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Böyle, bunlardan evvelkiler bir Resul gelince behemehal ya sahir dediler ya mecnun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böyle, onlardan öncekiler bir peygamber gelince muhakkak: «Ya sihirbaz, ya delidir» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böylece onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: «Bir sihirbazdır veya bir delidir.» dediler.
Gültekin Onan = İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir.
Harun Yıldırım = İşte böyle; onlardan öncekiler de bir rasul gelmeyiversin; mutlaka: “Sihirbaz veya deli.” derlerdi.
Hasan Basri Çantay = Onlardan evvelkilere de herhangi bir peygamber gelmedi ki (onun hakkında da) mutlakaa böylece sihirbaz, yahud mecnun dediler.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte böyle, onlardan öncekilere ne zaman bir peygamber geldiyse, mutlaka (ona da): '(O) bir sihirbazdır veya mecnundur!' dediler.
İbni Kesir = İşte böyle. Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde sadece; büyücüdür veya delidir, dediler.
Kadri Çelik = İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka, “Büyücü veya cinlenmiş” dediler.
Muhammed Esed = İşte böyle, kendilerinden önce yaşamış olanlara da hangi elçi geldiyse, mutlaka, "(O) bir göz boyayıcı(dır), yahut bir deli!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = İşte böyle! Onlardan öncekiler, kendilerine gelen her peygambere mutlaka "sihirbaz" ya da "mecnun" dediler;
Ömer Nasuhi Bilmen = Böylecedir. Onlardan evvelkilere de bir peygamber gelmedi ki illâ «Sâhirdir veya mecnûndur,» dediler.
Ömer Öngüt = İşte böyle. Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen: "Bir sihirbaz veya bir delidir. " dediler.
Şaban Piriş = İşte, böyle... Onlardan öncekilere de bir elçi gelmedi ki ona sihirbaz veya mecnun dememiş olsunlar.
Sadık Türkmen = Işte böyle! Onlardan öncekilere de ne kadar peygamber geldiyse, mutlaka: “Büyücü ya da mecnundur” dediler.
Seyyid Kutub = İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: «Büyücü veya cinlenmiş» dediler.
Suat Yıldırım = İşte böyle... Senin hemşehrilerinden önceki ümmetlere ne zaman bir elçi geldiyse mutlaka ona muhatapları büyücü veya deli dediler.
Süleyman Ateş = İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka: "Büyücü veya cinlenmiş" dediler.
Tefhim-ul Kuran = İşte böyle; onlardan öncekiler de herhangi bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onlar da: «Büyücü veya cinlenmiş» demişlerdir.
Ümit Şimşek = Şimdi olduğu gibi, onlardan öncekilere de ne zaman bir peygamber gelse ya büyücü demişlerdi, ya deli.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böyle! Onlardan önce herhangi bir resul geldiğinde, mutlaka şöyle dediler: "Ya büyücüdür ya deli."
İskender Ali Mihr = İşte böyle, onlardan öncekiler de, (kendilerine) gelen resûle “sihirbazdır veya mecnundur”dan başka bir şey demediler.
İlyas Yorulmaz = Böylece, onlardan önce gelen elçilerin getirdiklerinin karşılığında söyledikleri, yalnızca “Sihirbaz veya delirmiş” demeleri olmuştur.
أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
Zâriyât / 53 -
E tevâsav bih(bihî), bel hum kavmun tâgûn(tâgûne).
Diyanet İşleri = Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar, azgın bir topluluktu.
Abdullah Parlıyan = Geçenlerle sonraki gelenler, bu sözü birbirlerine tavsiye mi ettiler de, hep aynı itirazı yapıyorlar. Hayır, onlar ve bunlar hepsi azgın ve taşkın kimselerdir.
Adem Uğur = Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.
Ahmed Hulusi = Bunu (genetik olarak) birbirlerine tavsiye mi ettiler! Hayır, onlar taşkınlık içinde olan bir toplumdur!
Ahmet Tekin = Bu düşünce tarzını, nesilden nesile birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır, onlar azgın bir toplumdur.
Ahmet Varol = Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
Ali Bulaç = Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.
Ali Fikri Yavuz = Hepsi de bu sözü birbirine tavsiye mi ettiler? Doğrusu onlar hep azgınlar topluluğudur.
Ali Ünal = Yoksa birbirlerine tavsiyede mi bulundular, aralarında anlaştılar da mı hep böyle söylediler!? Hayır, onların hepsi tuğyankâr birer topluluktu (da, ondan böyle diyorlardı).
Bayraktar Bayraklı = Onlar bunu nesilden nesile vasiyet mi etmişlerdi? Doğrusu onlar, haddi aşan bir toplumdur.
Bekir Sadak = Oncekiler sonrakilere boyle mi vasiyet ettiler? Hayir; bunlar azgin bir millettir.
Celal Yıldırım = Onlar, birbirlerine bu hususta böyle mi vasiyette bulundular? Hayır, onlar azgınlığı huy ve sanat edinen bir millettir.
Cemal Külünkoğlu = Onlar bu (düşünce tarzı)nı birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki nesilden nesile hep aynı şeyi söyleyip duruyorlar)? Hayır, onlar azgınlığı huy ve sanat edinen bir millettir.
Diyanet İşleri (eski) = Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.
Diyanet Vakfi = Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.
Edip Yüksel = Bunu (söylemeyi) birbirlerine öğütlediler mi? Doğrusu, onlar sınırı aşan bir topluluktur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hep buna vasıyyetleştiler mi? Hayır hep onlar azgın kavımlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler! Hayır, onlar azgın kavimler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.
Gültekin Onan = Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.
Harun Yıldırım = Onlar bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar azgın ve taşkın bir kavimdirler.
Hasan Basri Çantay = Hepsi de bunu birbirine tavsiye mi etdiler?! Hayır, onlar (umumiyyetle) azgınlar güruhunun ta kendileridir.
Hayrat Neşriyat = Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (de aynı şeyi söylüyorlar)? Hayır! Onlar, bir azgınlar topluluğudur.
İbni Kesir = Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar; azgın birer topluluktu.
Kadri Çelik = Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır, onlar azgın ve taşkın bir kavimdirler.
Muhammed Esed = Onlar bu (düşünce tarzı)nı birbirlerine miras olarak mı aktarmışlar? Hayır, onlar azgınca bir küstahlığa kapılmış bir topluluktur!
Mustafa İslamoğlu = yoksa onlar bunu birbirlerine mi bulaştırdılar? Ama hayır, belli ki onlar (da bunlar da bizzat kendileri) Allah'a başkaldırmış azgın bir topluluktular.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunu birbirine vasiyet mi ettiler? Hayır... Onlar azgın bir kavimdir.
Ömer Öngüt = Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
Şaban Piriş = Bunu birbirlerine mi tavsiye ettiler? Hayır, onlar, taşkın bir toplum idiler.
Sadık Türkmen = Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Aksine onlar azgın bir topluluktur.
Seyyid Kutub = Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır onlar azgın bir topluluktur.
Suat Yıldırım = Birbirlerine tavsiye mi ettiler, aralarında anlaştılar mı ki hep aynı şeyleri söylediler? Hayır, böyle bir tavsiye yok ama, onlar azgınlıkta müşterekler. İşte ondan, böyle söylerler.
Süleyman Ateş = Bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyi söylüyorlar)? Doğrusu, onlar azgın bir topluluktur.
Tefhim-ul Kuran = Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler.
Ümit Şimşek = Yoksa birbirlerine akıl mı verdiler? Hayır, onlar bir azgınlar topluluğu da ondan.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunu aralarında vasiyetleştiler mi? Hayır, azıp sapmış bir topluluk bunlar.
İskender Ali Mihr = Onu (resûle “sihirbaz veya mecnun” demeyi, sonrakilere) vasiyet mi ettiler? Hayır, onlar azgın bir kavimdir.
İlyas Yorulmaz = Sizde birbirinize, elçiye onların söylediklerini mi söyleyeceksiniz? Hayır böyle söyleyenler, azgın topluluklardır.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنتَ بِمَلُومٍ
Zâriyât / 54 -
Fe tevelle anhum fe mâ ente bi melûm(melûme).
Diyanet İşleri = Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Artık yüz çevir onlardan, bundan dolayı da kınanmazsın sen.
Abdullah Parlıyan = O halde onlardan yüz çevir, bundan dolayı kınanacak değilsin.
Adem Uğur = Artık onlara aldırma. (Davete uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.
Ahmed Hulusi = Onlardan yüz çevir! Sen (bu yüzden) kınanacak değilsin.
Ahmet Tekin = Artık onlardan uzak dur. Onların takındıkları tavırlardan dolayı sen kınanacak değilsin.
Ahmet Varol = Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
Ali Bulaç = Öyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin.
Ali Fikri Yavuz = Onun için, onlardan yüz çevir; artık (tebliğ vazifeni yaptın ve bizim katımızda) kınanacak değilsin.
Ali Ünal = O halde (ey Rasûlüm), onlarla tartışmaya girme, bırak onları; böyle yapmakla kınanıp suçlanacak değilsin.
Bayraktar Bayraklı = Artık onlardan yüz çevir! Bundan sonra sen hiç kınanmazsın.
Bekir Sadak = Onlardan yuz cevir; sen kinanacak degilsin.
Celal Yıldırım = Onlardan yüzçevir; bu yüzden kınanacak değilsin.
Cemal Külünkoğlu = Onun için, onlardan uzak dur. Artık (vazifeni yaptın ve bizim katımızda) kınanacak değilsin.
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.
Diyanet Vakfi = Artık onlara aldırma. (Davete uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.
Edip Yüksel = Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun için onlardan yüz çevir, artık sen levm olunacak değilsin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun için onlardan yüz çevir, artık sen kınanacak değilsin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
Gültekin Onan = Öyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin.
Harun Yıldırım = Öyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık kınanacak değilsin.
Hasan Basri Çantay = O halde (Habîbim) onlardan yüz çevir. Artık sen, kınanacak (mes'ûl olacak) değilsin.
Hayrat Neşriyat = Artık onlardan yüz çevir; bu yüzden kınanacak bir kimse değilsin!
İbni Kesir = Onlardan yüz çevir. Artık sen, kınanacak değilsin.
Kadri Çelik = Öyleyse sen onlardan yüz çevir; artık sen kınanacak değilsin.
Muhammed Esed = O halde, onlardan yüz çevir, (bu durumda) senin bir suçun olmaz;
Mustafa İslamoğlu = Artık onları kendi hallerine bırak, (sen kendi işine bak); böyle yaptığın takdirde kınanacak değilsin.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şimdi onlardan yüz çevir, artık sen kınanılacak değilsin.
Ömer Öngüt = Onlardan yüz çevir. (Dâvetine uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.
Şaban Piriş = -Onlardan yüz çevir, bundan dolayı kınanacak değilsin.
Sadık Türkmen = Öyleyse onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
Seyyid Kutub = Onlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin.
Suat Yıldırım = Sen de onlardan yüz çevir, yeterince onlara hakkı anlatmaya çalıştığından artık bundan ötürü seni kimse ayıplayamaz.
Süleyman Ateş = Onlardan yüz çevir, sen kınanacak değilsin.
Tefhim-ul Kuran = Öyleyse sen, onlardan yüz çevir; artık sen, kınanacak değilsin.
Ümit Şimşek = Sen onlardan yüz çevir; artık kınanmazsın.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık onlardan yüz çevir. Sen bu yüzden kınanmayacaksın.
İskender Ali Mihr = O halde onlardan yüz çevir, artık sen kınanacak değilsin.
İlyas Yorulmaz = Sen bu sözleri söyleyenlerden yüz çevir. Zira sen, (onların azgınlıklarından dolayı) kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
Zâriyât / 55 -
Ve zekkir fe innez zikrâ tenfeul mû’minîn(mû’minîne).
Diyanet İşleri = Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve öğüt ver, gerçekten de öğüt, inananlara fayda verir.
Abdullah Parlıyan = Ama yine sen kulak veren herkese, öğüt vermeye devam et. Çünkü bu hatırlatmalar mü'minlere fayda sağlar.
Adem Uğur = Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.
Ahmed Hulusi = Hatırlat! Muhakkak ki hatırlatma iman edenlere fayda verir!
Ahmet Tekin = Sen yine de, Kur’ân ile öğüt vermeye, tebliğe devam et. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir.
Ahmet Varol = Sen öğüt ver. Doğrusu öğüt mü'minlere yarar verir.
Ali Bulaç = Sen öğüt verip hatırlat! Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar.
Ali Fikri Yavuz = Sen, (Kur’an ile) öğüd ver çünkü öğüd ve nasihat müminlere fayda verir.
Ali Ünal = Bununla beraber, tebliğine ve gerçeği hatırlatıp öğüt vermeye devam et. Çünkü öğüt ve hatırlatma, her zaman için mü’ minlere (ve imana açık ruhlara) fayda verir.
Bayraktar Bayraklı = Öğüt ver, çünkü öğüt müminlere fayda verir.
Bekir Sadak = Ogut ver; dogrusu ogut inananlara fayda verir.
Celal Yıldırım = Ve sen öğüt vermeğe devam et. Çünkü gerçekten hatırlatmada bulunup öğüt vermek mü'minlere fayda verir.
Cemal Külünkoğlu = Ama yine de (kulak veren herkese) öğüt vermeye devam et! Çünkü bu hatırlatmalar inananlara fayda sağlar!
Diyanet İşleri (eski) = Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.
Diyanet Vakfi = Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.
Edip Yüksel = Hatırlat, çünkü hatırlatmak inananlara yarar sağlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onunla beraber va'z-u nasıhate devam et, çünkü va'z, mü'minlere fayda verir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bununla beraber öğüt vermeye devam et; çünkü öğüt müminlere fayda verir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.
Gültekin Onan = Sen öğüt verip hatırlat! Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, inançlılara yarar sağlar.
Harun Yıldırım = Ama öğüt veriphatırlat; gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar.
Hasan Basri Çantay = Sen (sâde Kur'an ile) va'z et. Çünkü şübhesiz öğüt mü'minlere fâide verir.
Hayrat Neşriyat = Yine de (Kur’ân ile) nasîhat et; çünki doğrusu nasîhat, mü’minlere fayda verir.
İbni Kesir = Sen, öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
Kadri Çelik = Sen uyarıp hatırlat; çünkü gerçekten uyarıp hatırlatma, müminlere yarar sağlar.
Muhammed Esed = ama yine de (kulak veren herkese) hatırlatmaya devam et! Çünkü bu hatırlatmalar müminlere fayda sağlar.
Mustafa İslamoğlu = Ama uyarmayı sürdür; en azından bir uyarının mü'minlere yararı olur!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sen öğüt ver. Çünkü şüphe yok, öğüt mü'minlere faide verir.
Ömer Öngüt = Öğüt ver, hatırlat. Çünkü öğüt ve nasihat müminlere fayda verir.
Şaban Piriş = Öğüt ver, çünkü öğüt inananlara fayda verir.
Sadık Türkmen = Sen yine de (kulak veren herkese) hatırlat/öğüt ver. Çünkü öğüt/hatırlatmak müminlere fayda verir!
Seyyid Kutub = Ancak yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak, mü'minlere fayda verir.
Suat Yıldırım = Bununla beraber yine de hatırlatıp öğüt ver! Zira gerçeği hatırlatıp nasihatte bulunma, inananlara ve inanacaklara fayda verir.
Süleyman Ateş = Ama yine de hatırlat, çünkü hatırlatmak inananlara yararlıdır.
Tefhim-ul Kuran = Sen öğüt verip hatırlat! Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü'minlere yarar sağlar.
Ümit Şimşek = Öğüt vermeye devam et; çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
Yaşar Nuri Öztürk = Hatırlat/öğüt ver; çünkü hatırlatıp öğüt vermek müminlere yarar sağlar.
İskender Ali Mihr = Ve öğüt verip hatırlat. Muhakkak ki tezekkür, mü’minlere fayda verir.
İlyas Yorulmaz = Sen yalnızca öğüt ver. Senin vereceğin öğüt inananlara fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Zâriyât / 56 -
Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.
Diyanet İşleri = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Abdullah Parlıyan = Ve iyi bilin ki, ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Adem Uğur = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Ahmed Hulusi = Ben cinni ve insi yalnızca (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarmak suretiyle) kulluk etmeleri için yarattım!
Ahmet Tekin = Ben cinleri ve insanları yalnız beni ilâh tanısınlar, candan müslüman olarak bana teslim olsunlar, saygıyla bana kulluk ve ibadet etsinler, yalnızca benim şeriatıma bağlansınlar, bana boyun eğsinler diye yarattım.
Ahmet Varol = Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.
Ali Bulaç = Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.
Ali Fikri Yavuz = Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Ali Ünal = Ben, cinleri ve insanları ancak (Ben’i tanısınlar ve) Bana ibadet etsinler diye yarattım.
Bayraktar Bayraklı = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.[583]
Bekir Sadak = Cinleri ve insanlari ancak Bana kulluk etmeleri icin yaratmisimdir.
Celal Yıldırım = Ben, cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım.
Cemal Külünkoğlu = Ben cinleri ve insanları yalnızca (beni tanımaları ve) bana kulluk etmeleri için yarattım.
Diyanet İşleri (eski) = Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.
Diyanet Vakfi = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Edip Yüksel = Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve ben, Cinn-ü İns'i ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ben cinleri ve insanlan ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
Gültekin Onan = Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.
Harun Yıldırım = Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.
Hasan Basri Çantay = Ben cinleri de, insanları da (başka bir hikmete değil) ancak bana kulluk etsinler diye yaratdım.
Hayrat Neşriyat = (Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!
İbni Kesir = Ben, cinnleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.
Kadri Çelik = Ben cinleri de insanları da yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.
Muhammed Esed = Ve (onlara söyle!) Görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım.
Mustafa İslamoğlu = Ben görünür-görünmez, bilinir-bilinmez tüm iradeli varlıkları sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Ömer Öngüt = Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.
Şaban Piriş = Cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.
Sadık Türkmen = Ben cinleri (insanın algılayamadığı varlıkları) ve insanları ancak Bana ibadet etmeleri için yarattım.
Seyyid Kutub = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Suat Yıldırım = Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.
Süleyman Ateş = Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
Tefhim-ul Kuran = Ben, cinleri de, insanları da, yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.
Ümit Şimşek = Ben cinleri ve insanları Bana kulluk etsinler diye yarattım.
Yaşar Nuri Öztürk = Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.
İskender Ali Mihr = Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.
İlyas Yorulmaz = Bilinmeyen ve bilinen her şeyi, bana kulluk etsinler diye yarattım.
مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
Zâriyât / 57 -
Mâ urîdu minhum min rızkın ve mâ urîdu en yut’imûni.
Diyanet İşleri = Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan ne bir rızık istiyorum ve ne beni doyurmalarını istiyorum.
Abdullah Parlıyan = Ve ben onlardan ne rızık istiyorum, ne de beni doyurmalarını.
Adem Uğur = Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Ahmed Hulusi = Ben onlardan yaşam gıdası istemiyorum; Beni beslemelerini de istemiyorum.
Ahmet Tekin = Onlardan rızık, ekmek, aş ve servet istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Ahmet Varol = Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve beni beslemelerini de istemiyorum.
Ali Bulaç = Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup beslemelerini de istemiyorum.
Ali Fikri Yavuz = Ben, onlardan bir rızk istemiyorum, (ben onları kendilerine yahud başka bir kimseye rızık versinler diye yaratmadım); bana (kullarıma) yemek yedirmelerini de istemiyorum.
Ali Ünal = Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.
Bayraktar Bayraklı = Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Bekir Sadak = Onlardan bir rizik istemem; Beni doyurmalarini da istemem.
Celal Yıldırım = Onlardan hiçbir rızık istemiyorum ve beni yedirip içirmelerini de dilemiyorum.
Cemal Külünkoğlu = Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup beslemelerini de beklemiyorum.
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.
Diyanet Vakfi = Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Edip Yüksel = Onlardan ne bir rızık istiyorum, ne de beni beslemelerini.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ben onlardan bir rızk istemiyorum, bana yemek yedirmelerini de istemiyorum
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yemek yedirmelerini de istemiyorum.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.
Gültekin Onan = Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup beslemelerini de istemiyorum.
Harun Yıldırım = Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurupbeslemelerini de istemiyorum.
Hasan Basri Çantay = (57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâ'dır.
Hayrat Neşriyat = (Ben) onlardan bir rızık istemiyorum; beni doyurmalarını da istemiyorum.
İbni Kesir = Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Kadri Çelik = Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve ben, onların beni doyurup beslemelerini de istemiyorum.
Muhammed Esed = (Ama dikkat edin,) Ben onlardan ne bir rızık istiyorum ne de Beni gözetip beslemelerini.
Mustafa İslamoğlu = Onlardan ne bir rızık bekliyorum ne de beni beslemelerini:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve ben onlardan bir rızık istemiyorum ve bana yemek yedirmelerini de istemiyorum.
Ömer Öngüt = Ben onlardan rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.
Şaban Piriş = Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.
Sadık Türkmen = Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve Beni doyurup beslemelerini de istemiyorum.
Seyyid Kutub = Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum.
Suat Yıldırım = (57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâ'dır.
Süleyman Ateş = Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum.
Tefhim-ul Kuran = Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve ben, onların beni doyurup beslemelerini de istemiyorum.
Ümit Şimşek = Ben onlardan bir rızık istemiyorum; Beni doyurmalarını da istemiyorum.
Yaşar Nuri Öztürk = Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni yedirip doyurmalarını da istemiyorum.
İskender Ali Mihr = Onlardan (hiç)bir rızık istemiyorum ve Beni doyurmalarını da istemiyorum.
İlyas Yorulmaz = Ben onlardan herhangi bir rızık istemediğim gibi, beni doyurmalarını da istemiyorum.
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
Zâriyât / 58 -
İnnallâhe huver rezzâku zul kuvvetil metîn(metînu).
Diyanet İşleri = Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Allah'tır rızık veren kuvvet sâhibi ve kuvvetine aciz gelmesi mümkün olmayan.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz her canlının rızkını veren Allah'tır, kuvvetine acizlik gelmeyen tek kuvvet sahibi de yine Allah'tır.
Adem Uğur = Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki Allâh; "HÛ" Rezzâk'tır, Zül Kuvvet'il Metiyn'dir.
Ahmet Tekin = Allah, işte O rızkı ve serveti verendir. Güç, kuvvet ve sarsılmaz bir kudret sahibidir.
Ahmet Varol = Şüphesiz rızkı veren, sağlam güç sahibi olan Allah'tır.
Ali Bulaç = Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır.
Ali Fikri Yavuz = Şüphesiz Allah, evet O, Rezzak ve metin kuvvet sahibidir.
Ali Ünal = Muhakkak ki Allah’tır bütün varlıkların rızkını tam olarak ve tam zamanında veren, kâmil kuvvet ve iktidar sahibi olan.
Bayraktar Bayraklı = Şüpesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.
Bekir Sadak = suphesiz riziklandiran da, guc ve kuvvet sahibi olan da Allah'tir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Allah, O'dur rızık veren metin kuvvet sahibi..
Cemal Külünkoğlu = (Bilsinler ki) bütün rızıkları veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah'tır.
Diyanet İşleri (eski) = Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.
Edip Yüksel = Kuşkusuz Rızık veren, Kuvvet sahibi ve Güçlü olan ancak ALLAH'tır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhe yok ki Allah, rezzak, kuvvet sahibi metîn o
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz Allah, rızık veren, sarsılmaz kuvvet sahibi O'dur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.
Gültekin Onan = Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Tanrı'dır.
Harun Yıldırım = Şüphesiz Allah, evet O, Rezzak ve metin kuvvet sahibidir.
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz rızkı veren, O pek çetin kuvvet saahibi Allahın kendisidir.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki Rezzâk (çokça rızık veren), kuvvet sâhibi, Metîn (aslâ sarsılmaz) olan ancak Allah’dır.
İbni Kesir = Şüphesiz ki rızıklandıran, güç ve kuvvet sahibi olan Allah'tır.
Kadri Çelik = Şüphesiz rızıklandıran da güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.
Muhammed Esed = çünkü bizzat Allah bütün rızıkları verendir, her türlü kudretin Sahibidir, baki olandır!
Mustafa İslamoğlu = çünkü Allah, evet, bütün rızıkları veren mutlak ve sınırsız güç ve kudret sahibi O'dur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki Allah'tır rızık veren metin, kuvvet sahibi olan O'dur.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.
Şaban Piriş = Şüphesiz rızıklandırıcı olan, çetin kuvvet sahibi Allah’tır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz o Allah çokça rızık yaratandır, sarsılmaz kuvvet sahibidir.
Seyyid Kutub = Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.
Suat Yıldırım = (57-58) Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâ'dır.
Süleyman Ateş = Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sâhibi olan ancak Allah'tır.
Tefhim-ul Kuran = Hiç şüphesiz, rızık veren, O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır.
Ümit Şimşek = Bütün rızıkları veren o Allah'tır ki, sarsılmaz ve karşı konulmaz kuvvet sahibidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Hiç kuşkusuz, Allah Rezzâk'tır, bol bol rızık verir. Kuvvet sahibidir, Metîn'dir, güçlü ve dayanıklıdır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Allah; O, rızık verendir, güç, kuvvet sahibidir.
İlyas Yorulmaz = Elbette ki Allah, her şeyin rızkını veren güç ve kuvvet sahibi olan O dur.
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
Zâriyât / 59 -
Fe inne lillezîne zalemû zenûben misle zenûbi ashâbihim fe lâ yesta’cilûni.
Diyanet İşleri = Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendilerine zulmedenlere, arkadaşlarının payı gibi bir azap payı var, artık acele etmesinler.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz yaratılış gayesi dışında yaşamaya devam edenler, geçmişteki arkadaşları gibi azaptan paylarını alacaklardır. Öyleyse onu acele istemesinler.
Adem Uğur = Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmişlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler!
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki zâlim olanlar, (kendilerinden önceki geçmiş) arkadaşlarının payları benzeri (azaptan) paylarını alacaklardır! Acele etmesinler.
Ahmet Tekin = Baskı, zulüm ve işkenceyle, temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyenlerin hakka riayet etmeyenlerin, haksızlık edenlerin, şirke girenlerin isyan ve inkârda ısrar edenlerin geçmişteki yandaşlarının payı gibi, azaptan dolgun bir payları vardır. Onu, benden küstahça acele vermemi istemesinler.
Ahmet Varol = Muhakkak ki, o zulmedenlerin (geçmişteki) arkadaşlarının payları gibi (azaptan) payları vardır. Şu halde acele etmesinler.
Ali Bulaç = Artık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.
Ali Fikri Yavuz = Onun için, muhakkak o zulmedenlere (Mekke kâfirlerine, kendilerinden önceki) arkadaşlarının (azab) payı gibi, bir pay vardır. Şimdi o azabı acele istemesinler.
Ali Ünal = Öyleyse, (iman ve ibadette O’na şirk koşarak veya O’na ibadet etmekten kaçınarak) zulüm işleyenlerin azapta, elbette (helâk edilen) yoldaşlarının payı gibi bir payları olacaktır. O bakımdan, o azabı bir an önce göndermemi istemelerine hiç gerek yok.
Bayraktar Bayraklı = Bu haksızlığı yapanların, benzerleri gibi elbette azaptan payları vardır. Artık onun acele gelmesini istemesinler.
Bekir Sadak = Zulmedenlerin, gecmis arkadaslarinin suclarina benzer suclari vardir; cezalarini Benden acele istemesinler.
Celal Yıldırım = Doğrusu o zulmedenlerin (önceki) arkadaşlarının günahları gibi günahları vardır. Artık acele etmesinler.
Cemal Külünkoğlu = Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmiş arkadaşlarının payı gibi bir azap payı vardır. O halde (o azabın gelmesi için) acele etmesinler.
Diyanet İşleri (eski) = Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.
Diyanet Vakfi = Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmişlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler!
Edip Yüksel = Elbette, bu zulmedenlerin de (geçmiş) yoldaşlarının payına benzer bir payları vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun için muhakkak ki o zulm edenlere arkadaşlarının payı gibi dolgun bir pay vardır, şimdi onu acele etmesinler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun için muhakkak o zulmedenlere arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir pay vardır, şimdi onu acele istemesinler!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır. Ama şimdi onu acele istemesinler.
Gültekin Onan = Artık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.
Harun Yıldırım = Artık gerçekten, zulmedenler için, arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.
Hasan Basri Çantay = Artık muhakkak ki o zulmedenler için (geçmiş) arkadaşlarının (azâb) hissesi gibi bir nasıyb (-i hüsran) vardır. Şimdi (onu) acele istemesinler.
Hayrat Neşriyat = Onun için muhakkak ki o zulmedenlerin (geçmiş) arkadaşlarının nasîbi gibi(azabdan) bir nasibleri vardır; artık benden (onu) acele istemesinler!
İbni Kesir = Muhakkak ki zulmedenlerin, arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır. Acele etmesinler.
Kadri Çelik = Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları (cezaları) vardır. O halde (cezasını) benden acele istemesinler.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, zulüm işleyenler, (geçmişteki) arkadaşları gibi (kötülükten) paylarını alacaklardır. Öyleyse (akibetlerini) çabuklaştırmayı benden istemesinler!
Mustafa İslamoğlu = Bakın, elbette kendilerine kıyanların payına düşen, (seleflerinin) payına düşenin aynısı olacaktır: şu halde, (bu payı) acele istemelerine gerek yoktur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Şimdi şüphe yok ki, zulmeden kimseler için arkadaşlarının nâsibleri gibi birçok nâsip vardır, artık acele etmesinler.
Ömer Öngüt = Muhakkak ki bu (zamanda) zulmedenlerin de (geçmişteki zâlim) arkadaşlarının paylarına benzer (azaptan) payları vardır. O halde acele etmesinler!
Şaban Piriş = Zalimlik edenlerin de (kendilerinden önceki) arkadaşlarının günahları gibi günahları vardır. Acele etmesinler.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ki bu zulmeden/hain kimselere, arkadaşlarının azap payı gibi bir pay vardır. Acele etmesinler.
Seyyid Kutub = Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmiş arkadaşlarının payı gibi bir azab payı vardır. Acele etmesinler.
Suat Yıldırım = Muhakkak ki şimdiki zalimlerin de, daha önceki meslekdaşlarının payı gibi, bir azap payı vardır. Acele etmelerine hiç gerek yok, nasılsa ona kavuşacaklar!
Süleyman Ateş = Muhakkak ki, bu zulmedenlerin de (geçmiş) arkadaşlarının payı gibi bir azâb payı vardır, (ötekilerin başına gelen azâb gibi bir azâb bunların da başına gelecektir), acele etmesinler.
Tefhim-ul Kuran = Artık gerçekten, zulmedenler için, (geçmişteki) arkadaşlarının günahlarına benzer bir günah vardır. Şu halde acele etmesinler.
Ümit Şimşek = O zulmedenlerin de, tıpkı gelip geçmiş arkadaşlarının payına benzer şekilde, azaptan birer payı vardır; onun için acele etmesinler.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki, zulmedenlerin, tıpkı arkadaşlarının günahları gibi günahları vardır. O halde acele etmesinler.
İskender Ali Mihr = İşte muhakkak ki zulmedenlerin (azaptan) nasibi, arkadaşlarının nasibi (azabı) gibidir. Artık Benden (azabı) acele istemesinler.
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki, haksızlık yapanların işledikleri suç, kendileri gibi zulmedenlerin yaptıkları suçun aynısıdır. O halde benden (bu suçların karşılığını) acilen istemesinler.
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِن يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
Zâriyât / 60 -
Fe veylun lillezîne keferû min yevmihimullezî yûadûn(yûadûne).
Diyanet İşleri = Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkâr edenlerin hâline!
Abdulbaki Gölpınarlı = Yazık kâfirlere, kendilerine vaadedilen günden.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlere, vaat olunan azap günü, vay onların hallerine.
Adem Uğur = Başlarına gelecek (acı) günlerinden dolayı vay o kafirlerin haline!
Ahmed Hulusi = Kendilerine vadolunan (uyarıldıkları) o süreçlerinin azabından dolayı yazıklar olsun o Hakikati inkâr edenlere!
Ahmet Tekin = Tehdit edildikleri o günden dolayı, vay kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin haline!
Ahmet Varol = Kendilerine vaadedilen o günlerinden dolayı kâfirlerin vay hallerine!
Ali Bulaç = Kendilerine va'dedilen o (azab) günlerinden dolayı vay o inkâr edenlere.
Ali Fikri Yavuz = Artık o azabla korkutuldukları günlerinden dolayı, Kur’an’ı ve Peygamberi inkâr edenlere şiddetli azab olsun...
Ali Ünal = Madem öyle, kendisiyle tehdit edildikleri o günden dolayı vay o küfredenlerin haline!
Bayraktar Bayraklı = Uyarıldıkları günden dolayı vay hallerine o inkârcıların![584]
Bekir Sadak = Soz verilen gunun azabindan vay o inkar edenlere! *
Celal Yıldırım = Va'dolundukları günlerinden (o günün azabından) vay kâfirlerin hâline!
Cemal Külünkoğlu = Uyarıldıkları (azap) günlerinden dolayı vay o inkârcıların hâline!
Diyanet İşleri (eski) = Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere!
Diyanet Vakfi = Başlarına gelecek (acı) günlerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!
Edip Yüksel = Kendilerine söz verilen günden dolayı vay haline şu inkarcıların!
Elmalılı Hamdi Yazır = artık o va'dolundukları günlerinden vay o küfredenlere!...
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık o tehdit edildikleri günlerin azabından vay o küfredenlere!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kendilerine vaad edilen günlerinde uğrayacakları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!.
Gültekin Onan = Kendilerine vaadedilen o (azab) günlerinden dolayı vay o küfredenlere.
Harun Yıldırım = Tehdit olundukları o günlerinden dolayı küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlere veyl olsun!
Hasan Basri Çantay = İşte kendilerine va'd (ve tehdîd) edilegelen günlerinden (dolayı) vay o küfredenlere!
Hayrat Neşriyat = İşte va'd olunup durdukları o günlerinden dolayı o kâfirlerin vay hâline!
İbni Kesir = Kendilerine vaadedilen günlerinden dolayı vay kafirlere.
Kadri Çelik = Kendilerine vaat edilen o (azap) günlerinden dolayı vay o küfre sapanlara!
Muhammed Esed = Hakikati inkara şartlanmış olanların vay haline; haber verilen Günde (başlarına gelecekler için vay haline onların!)
Mustafa İslamoğlu = İmdi, inkarda direnenlerin tehdit edildikleri o gün başlarına geleceklerden dolayı vay haline!
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık vaadolunur oldukları günlerinden dolayı vay kâfir olan kimselere.
Ömer Öngüt = Kendilerine vaad edilen günlerinden dolayı kâfirlerin vay haline!
Şaban Piriş = Kendilerine vaat edilen günlerden dolayı kafirlerin vay haline!
Sadık Türkmen = Kendilerine vadedilen günlerinden dolayı, vay o gerçeği inkâr edenlere/gizleyenlere!
Seyyid Kutub = Söz verilen günün azabından vay o kafirlerin haline!
Suat Yıldırım = Ama tehdit olundukları o gün de gelince, çekeceklerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!
Süleyman Ateş = Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!
Tefhim-ul Kuran = Kendilerine va'dedilen o (azab) günlerinden dolayı vay o küfretmekte olanlara.
Ümit Şimşek = Kendilerine vaad olunan o günlerinden kâfirlerin çekecekleri var!
Yaşar Nuri Öztürk = O vaat edildikleri günlerinden dolayı vay kâfirlerin haline!
İskender Ali Mihr = Bu durumda vaadolundukları (kıyâmet) günü sebebiyle inkâr edenlerin vay haline.
İlyas Yorulmaz = Kendilerine vaat edilen hesap gününden dolayı, gerçekleri inkar edenlerin vay hallerine.
51-ZARİYAT:
"Tozdurup
savuranlara andolsun."ZERV,
tozutup götürmek, savurmak, kırıp ufalamak demektir.
ZÂRİYÂT: Kırıp
ufalayan veya savuran, ya da toz duman edip götüren kuvvetler demektir. Mesela
toprağı ve başka şeyleri tozdurup savuran rüzgarlar, volkanları püskürten,
yaratıkları kırıp dağıtan ve yayıp açan melekler ve barut, dinamit gibi sonradan
bulunmuş ve bulunacak şiddetli patlayıcı, tahrip edici ve yakıcı bütün sebepler
bu kavrama dahildir. Beydâvî, "Bütün yaratıkları savuran sebepler" demekle
bu genelliği göstermiştir. Müfessirlerin çoğunluğunun "rıyah" yani rüzgarlar
ile yetinmesi Hz. Ali'den gelen rivayete göredir ki bu tefsir "kavram" itibarıyla
değil bir "örnek ile tefsir" olsa gerektir. Yoksa kavram itibarıyla nesiller
dünyaya getiren doğurgan kadınlar diye de mânâ verilmiştir.
2- Sonra bir
ağırlık yüklenenlere, yağmur yüklenen bulutlar, bulutları taşıyan rüzgarlar
veya gebe kadınlar veya bütün bunların sebepleri ki bunlar öncekilerin aynısı
da, başkası da olabilir. Önce tozdurur, sonra da yüklenir, taşır, veya tozdurup
savuran başka, taşıyıp götüren başka olur, bir ordunun ağırlıkları ve ganimetleri
gibi.
3- Sonra da
kolaylıkla akanlara, gemiler ve benzeri trenler, otomobiller gibi.
4- Sonra
da bir emir taksim edenlere yemin olsun, yani bütün bunları idare etmek, tozdurulan
taşınan, götürülen şeyleri varacakları yerlere yetiştirmek için yüce Allah'ın
emrini ayırıp dağıtan meleklere, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail gibi emir
meleklerine yemin olsun, bunlara yemin, cezanın meydana gelmesinde özellikle
hizmetlerini hatırlatmadır. Yani sayılan bu kuvvetlerin önemlerine işaret
ile kesin bir şekilde uyarıda bulunur ki;
5- Size vaad
olunan, muhakkak doğrudur. Kâf Sûresi'nde geçtiği üzere size yapılmakta bulunan
vaadler ve tehdidler, o yeni yaradılış, dirilme ve çıkma, girme ve ebedilik
hep doğrudur.
6- Ve din
mutlaka olacaktır, din yani ceza ve sorumluluk vardır. Amellerinin cezası,
iyiliğe çalışanlara iyilikle mükafat, kötülüğe çalışanlara kötülükle ceza
mutlaka olacak, herkes ettiğini bulacaktır.
7- "Zatü'l-hubük"
semaya yemin ederim. "Zatilhubük" niteliği, eşsiz bir ifadedir. Bunun mânâsının
ne olduğu hakkında çok şeyler söylenmiştir.
HUBÜK: "Habike'nin
de, "Hibâk"in de çoğulu olabilir. "Târika" "Turuk" "Misal" "Müsül" gibi.
HABÎKE: Dikkat
ve özenle sağlam sanatlı dokunmuş yol yol, menevişli güzel kumaşa denir.
HİBAK" de,
rüzgar hoş estiği zaman denizde veya kumda meydana gelen yol yol kıvrıntılara
denir. Saçların çok kıvırcıklığından meydana gelen dalgalanmalara, yani ondülasyona
hubük denir. Kelimenin kökü olan "Habk" sıkı bağlayıp sağlam yapmak, ve kumaşı
sıkı, sağlam ve üzerinde sanat eseri ortaya çıkacak şekilde güzel bir zemin
üzere dokumak anlamına gelir ki aslı, "sefâkat" yani kumaşı sağlam ve güzel
dokumak diye özetlenmiştir. Birçok kimse, hâreli yollu yollu mânâsı ile "yollara
sahip" diye tefsir etmiştir. Bundan da bazı kimseler yıldızların yörüngeleri
mânâsına kendilerine özel yollar, bazıları da, ilim ve bilgiye götüren ve
yaratanın birliğine, kudretine, ilmine ve hikmetine delalet eden aklî yolları
anlamışlar, bazıları da saman yolları, adına kehkeşan da denilen samanyollarını
söylemişlerdir. Fakat İbnü Abbas, Katade, İkrime, Mücahid, ve Rebî'den rivayet
olunduğuna göre de "güzel, düzgün yaratılışlı", Mücahid'den diğer bir rivayette
de "yapısı sağlam" diye tefsir olunmuştur. Mânâyı kısaca özetleyen bu ifadeden
biz şunu anlıyoruz ki gökyüzü, yıldızları ve türlü yörünge ve yıldızların
döndükleri yerlerle pek sıkı ve son derece sanatlı bir biçimde dokunmuş güzel
nakışları olan düzgün ve sağlam, üzeri menevişli bir kumaşa benzetilmiş ve
buna yemin ile, onun genel biçiminde tevhîde delalet eden ve yaratıcısının
birlik ve kudretini gösteren güzel ve sağlam uyum ve ahenk hatırlatılarak
sözleri değişik olanlara bir yasaklamada bulunulmuş, görüş ayrılıklarının
tevhide döndürülmesi gerektiği anlatılmıştır. "Habk" kökü, hem yolları hem
de sağlam ve güzel bir dokuma mânâsını taşıması itibarıyla bunda, dağınıklıkları
birleştiren yüksek bir toplumun manzarasına da işaret vardır. Bunun yedinci
sema olduğunu söyleyenler olmuş ise de "sema cinsi" olması daha uygundur.
Şu halde mânânın özeti şudur:
8-O sağlam
ve düzgün dokunmuş meneviş kumaşlı güzel ve yüksek semaya dikkatinizi çekerek
söylerim ki: Siz gerçekten farklı farklı ifadelerde bulunuyorsunuz. Sözleriniz
birbirini tutmuyor, bir hüküm altında toplanmıyorsunuz. "Gökleri ve yeri yaratan
Allah" dersiniz, sonra da tutar başkalarına taparsınız. Çeşitli ilahlara taptığınız
için, gittiğiniz yollar ve amaçlarınız bir hedefte birleşmiyor, hakta birleşmediğiniz
için peygambere bazen sihirbaz, bazen kâhin, bazen şair bazen de deli gibi
birbirini tutmaz sözler söylüyorsunuz! Bir taraftan dinin, yani cezanın olacağına
inanmıyor, Hakk'a uymayan görüşleri benimsiyorsunuz, bir taraftan da ileride
bize şefaat ederler diye putlara tapıyorsunuz.
9- Ondan çevrilen
çevrilir. O çeşitli görüşlerden dönmesi takdir edilmiş olan döner, doğruya
iman eder. İman etmeyenlere gelince "O kendi tahminlerini ileri atanlar kahrolsun..."
yahut hak yolundan saptırılmış, sapıklık da tabiatı ve huyu olmuş bulunan
çevirilenler, o doğru ve gerçekleşecek olan vaad ve tehdide, ahiret ve cezaya
iman etmekten saptırılır, çeşitli görüşlere ve kanaatlere sürüklenirler.
10-11- O kahrolası
harraslar, yani sırf kendi zan ve tahminlerine göre atan, fikir adına kendi
heveslerini ileri süren yalancılar ki onlar bir cehalet içinde, yani herşeyi
kuşatan bir sel gibi kendilerini her noktadan sarıp bürümüş olan batak, bir
sarhoşluk veya bir cehalet içinde şuursuzdurlar. Allah'ın emrinden gafiller,
başlarına gelecek felaketin farkında değiller.
12- O din
günü, yani gerçekleşeceği haber verilen o cezanın günü ne zaman? diye soruyorlar.
İnanmadıkları için eğlenmek istiyorlar.
13- İşte cevabı:
Onların ateş üzerinde kıvrandırılacakları gündür.
"FİTNE"nin
asıl mânâsı: Altın ve gümüş gibi herhangi bir maden cevherinin iyisini kötüsünden
ayırmak için ateşe atılmasıdır. Bundan meşakkate sokmak, sınamak yani imtihan
etmek, azdırmak , çok beğenip tutulmak gibi fitnenin sonucu, lazımı olan mânâlarda
da kullanılır.
14-16-Nitekim
"Tadın fitnenizi!" Azaba yahut azab ve meşakkate sebep olan küfür ve fesat
mânâsınadır. "Bu işte, sizin acele ile istediğiniz!" yani böyle denecek. Yani
nasıl olduğunu ve miktarını tayin ve takdir edemiyeceğiniz Cennetler ve pınarlarda,
Rablerinin kendilerine verdiğini alarak, yani hoşnutlukla kabul edip razı
ve hoşnud olarak. Çünkü onlar ondan önce, yani dünyada iyi amel işleyen kimselerdedirler.
Güzel ameller yapar ve güzel yaparlardı, onun için mükafata ve sevaba layık
olmuşlardı, onu hoşnutluk içinde gülerek alırlar. Bu cümle "Rablarının vermesi'nin
sebebini gösterirken, takvanın da yalnız menfi, eylemsiz bir mahiyette olmayıp
aynı zamanda güzel işler yapmak mânâsında müsbet bir mânâ ifade ettiğini anlatır.
17- Onun için
bu da şöyle açıklanıyor: Geceden pek az uyurlardı. "Birazı hariç geceleri
kalk namazı kıl!" (Müzzemmil 73/2) âyetinin mânâsına göre amel ederler, Allah
şevki, ahiret endişesi ile gözlerine uyku girmez, ibadet eder, vazife yaparlardı.
HUCU', az
uyku, ve özellikle gece uykusu, demektir. Âyet metnindeki ziyade veya mevsul
veya masdarlık bildiren bir harftir. Olumsuzluk bildiren bir harf olarak şöyle
de mânâ verilmiştir: "Bazı gece biraz bile uyumazlar, hepsini ihya ederlerdi."
Bir rivayette de "Az idiler, geceden uyumazlardı." diye iki cümle olarak mânâ
verilmişse de ağır basan şık birincisidir.
18- Ve seher
vakitleri onlar istiğfar ederlerdi. Yani geceleri öyle ibadet etmekle birlikte
sanki günah ile vakit geçirmiş gibi seher vakitleri de yatmaz, kusurları için
af dilerlerdi. Âyetteki zamiri ile ifadede kasır vardır. Yani dua ve istiğfarın
en güzel zamanı olan seher vakitleri öyle icabet ve kabule şayan istiğfarı
onlar, o iyi kimseler yaparlar.
19- Mallarında
da dilenci ve mahrum için bir hak vardı.
SAİL, isteyen,
dilenen, MAHRUM, iffetinden dolayı zengin zannedildiği için sadakadan dahi
mahrum bulunan muhtaç demektir. Resul-i Ekrem (s.a.v)'den rivayet edilmiştir
ki: "Miskîn bir yemek iki yemek ve bir lokma iki lokma ve bir hurma iki hurma,
kendisini savacak olan değil" buyurmuş. O halde miskin kimdir? demişler, "Miskin;
öyle bir kimsedir ki, bulamaz ve bilinip kendisine sadaka da verilemez." buyurmuş.
İbnü Abbas'tan bir rivayette: Kazanamayan bedbaht denilmiş, bazıları da rızık
sebepleri kendisine yaklaşmış olduğu halde uzaklaşmış, mahrum kalmış olan
düşkün diye tefsir etmişler ise de önceki daha kapsamlıdır. "Hak" deyimi zahiren
bunun vacib olduğunu ifade eder. Onun için Kâdî Münzir İbnü Saîd, bunun farz
olan zekat olduğu kanaatine varmıştır. Fakat bu sûrenin Mekkî, ve zekatın
Medine'de farz kılınmış olması dolayısıyla çokları bunu nafile sadaka olarak
anlamışlar, ve zekattan ayrı olarak kendilerinin taahhüt ettikleri "bol bir
nasip" diye tefsir etmişlerdir. İslam toplumunun yükselmesinde çok büyük önemi
olan bu noktanın özellikle dikkat çekici olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur.
20-21- Yeryüzünde
de âyetler vardır, kesin bilgi edinecekler için nefislerinizde de nice deliller
vardır ki cezanın ve hesaba çekilmenin olacağını ve dinin hak olduğunu gösterirler.
Yeryüzünde dolaşan ve yerküreyi inceleyenler iyi çalışanlarla çalışmayanların,
korunanlarla korunmayanların, tasdik edenlerle inanmayanların akıbetlerindeki
farkı gösterecek çok deliller bulurlar. Vicdanlarla başvurulması halinde de
iman eden herkes, yaratılmasının merhalelerinden Allah'ın kudretini ve her
günkü hayatında bile vazife ve sorumluluğunun varlığını anlar.
22- Semada
da rızkınız, yağmur sıcaklık vesaire gibi rızık sebepleri ve size vaad edilen
şeyler var yahut mukadder. Bunun zahiri yukarıki gibi vaad ve tehdidi içine
alır. Fakat çoğunlukla sevap ile tefsir etmişler ve cennetin yedinci semanın
üstünde, Arş'ın altında olduğunu nakletmişlerdir.
23- İşte o
sema ve yer yüzünün Rabbine yemin olsun ki, O size edilen vaad mutlaka haktır
tıbkı sizin konuşmanız, söylemeniz gibi, yani sizin konuşmanız nasıl kesin
olan bir şey ise sorumluluğunuz, vaad olunan ceza ve mükafaatınız da öylece
olacaktır.
Yeryüzü ve
nefislerdeki bu deliller bazı örnekler ile açıklanıp peygamberliği beyan etmek
için buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
24- Ey Muhammed!
İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?
25- Hani onlar
İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size
de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.
26- İbrahim,
sonra ailesine giderek semiz bir buzağı (eti) getirdi.
27- Onu önlerine
sürerek: "Yemez misiniz?" dedi.
28- Yemediklerini
görünce onlardan içine bir korku düştü. Onlar İbrahim'e: "Korkma!" dediler
ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
29- Bunun
üzerine karısı (Sâre) bir çığlık atarak geldi ve elini yüzüne vurarak: "Ben
kısır bir kocakarıyım, nasıl çocuğum olur?" dedi.
30- Misafir
melekler: "Evet bu böyledir. Rabbin böyle buyurdu. Gerçekten O hüküm ve hikmet
sahibidir. Herşeyi hakkıyla bilir." dediler.
31- İbrahim,
kendisine misafir olarak gelen meleklere: "Acaba sizin asıl önemli işiniz
nedir ey elçiler?" dedi.
32- Onlar:
"Gerçekten biz günahkâr bir kavim (olan Lût kavmine) gönderildik.
33- Onların
üzerine çamurdan pişirilmiş sert taşlar yağdıracağız.
34- O taşlardan
herbirinin haddi aşanlardan kime isabet edeceği Rabbin katında işaretlenmiştir."
dediler.
35- Nihayet
biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
36- Fakat
biz orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimseyi de bulamadık.
37- Biz orada
acı bir azabdan korkan kimseler için bir ibret nişanesi bıraktık.
38- Musa'nın
kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu apaçık bir delille Firavun'a göndermiştik.
39- Firavun
ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş, onun hakkında: "Bu bir sihirbazdır, ya
da bir delidir." demişti.
40- Nihayet
biz onu ve ordularını yakalayıp hepsini denize attık. Firavun ise o sırada
(inadından dolayı pişmanlık duyarak) kendi kendini kınıyordu.
41- Âd kavminin
helâkinde de bir ibret vardır. Hani biz onların üzerine köklerini kesecek
bir rüzgar göndermiştik.
42- O rüzgar
üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi dağıtıyordu.
43- Semud
kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: "Belirli bir süreye kadar
dünyadan yararalanıp, geçinin!" denmişti.
44- Onlarsa
Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp
dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.
45- Artık
onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkabildiler, ne de yardım gördüler.
46- Daha önce
de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdiler.
24- "Geldi
mi sana?" Bu ifade, hikayenin büyüklüğü ve vahiy ile bildirdiği hakkında bir
uyarıdır.
HADİS, insana
gerek uyanıklık anında gerek uykuda vahiy veya işitme biçiminde gelen söze
denir. Biz bu gibi yerlerde "kıssa" diyoruz.
DAYF, aslında
misafire ikram ve ziyafetin kaynağı olan meyil mânâsına mastar olmakla tekil
ve çoğul anlamında kullanılır. Eski Türkçe'de buna "konuk" derlerdi. Biz "misafir"
diyoruz. Fakt biz bunu Arapça'da bilinen yolcu mânâsı ile değil, Araplar'ın
"dayf" dediği mânâ ile Türkçe bir kelime gibi kullanıyoruz. Burada kelimenin
mânâsı çoğuldur. Çünkü "ikram edilenler" sıfatı ile nitelenmişlerdir. Bunlar
Enbiya Sûresi'nde "Lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır." (Enbiya 21/26)
buyurulduğu üzere Allah katında ikrama eren şerefli meleklerdir. Hz. İbrahim
de bunlara eşi Sâre ile kendisi bizzat hizmet etmek ve ziyafet vermek suretiyle
ikram eylemiştir. Bir rivayette "on iki melek" bir rivayette de "üç melek:
Cebrail, Mikail, İsrafil" denilmiştir.
25- Selam
cümlesinden hafifletilmiş bir cümledir. "Sana selam verir selamet dileriz."
demek gibidir. Selam "aleyküm selam" demektir.
Merfu halinde
sübut mânâsı olması itibarıyla daha kuvvetli bir selam ile cevap vermiştir.
Münker, yani görülmedik, tanınmadık, acaib bir topluluk dedi. İslâm'ın alameti
olan ve o zaman bilinmeyen selam verişleri, hal ve tavırları tuhafına gitmiş
bu suretle kimliklerini gizleyerek geldiklerini de sezer gibi olmuştur.
26- Derhal
bir yolunu bularak eşine sıvıştı, yani misafirlere sezdirmeksizin önce yemek
tedariki için ailesine koştu, demek ki, misafire ikramın adabından birincisi
budur. Gitti ne yaptı ise yaptı. Çok geçmeden semiz bir buzağı getirdi. Hûd
Sûresi'nde kebap edilmiş, kızartılmış olduğu (Hud, 11/69) geçmişti. Burada
da semizliği anlatılıyor. Demişler ki genel olarak malı sığır cinsi idi. Onun
için en güzel ikram olmak üzere semiz danayı seçti.
27- Hemen
onu yakınlarına koydu yemez misiniz? dedi. Bunun yemeğe buyurun mânâsına bir
teklif veya ne için yemiyorsunuz? mânâsına bir soru olma ihtimali olduğu söylenmiştir.
28- Bunun
üzerine onlardan içine bir korku düştü. "Yemeğe el uzatmadıklarını görünce
onlardan işkillendi." (Hud, 11/70) Çünkü düşmanlık ve tepkiye delalet eden
bir mânâdan uzak kalmaz. İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre melek olduklarını
sezdi, azab için gelmiş olmaları ihtimali hatırına gelerek korktu. "Korkma"
dediler, ve ona çok bilgili bir oğlu olacağını müjdelediler. Hud Sûresi'nde
açıklandığı üzere bu oğul İshak'tır. Saffat'da, "İşte o zaman biz onu uslu
bir oğul ile müjdeledik" (Saffat, 37/101) âyeti ile müjdelenen İsmail idi.
"Alîm" yani büluğ çağından sonra çok bilgili olacak bir oğul ki peygamberlik
ile de tefsir edilmiştir. Bu vasıf ile müjde hem hayatını hem de olgunluğunu
beyan ile müjdelemedir.
29- Bunun
üzerine hanımı yüzünü döndü. Müfessirler diyorlar ki: Hanımı Sâre bir köşede
bakıyordu, o müjdeyi işitince utandı evine gitmek içini yüzünü döndü.
SARRE, "Sarir"
kelimesinden türeme "haykırma" mânâsınadır. Yani, a... diye içini çekerek
bir çığlık kopardı da elini yüzüne çarptı ve kısır bir ihtiyar kocakarı dedi.
Yani ihtiyarlamış, bununla birlikte gençliğinde bile doğurmamış kısır bir
koca karı çocuk mu doğurur?
30-Buna kar
dediler ki öyle Rabbin buyurdu, yani biz o söylediğimizi kendimizden söylemiyoruz,
yalnız Rabbinin kelamını haber veriyoruz. Şüphesiz ki O, öyle Hakîm öyle Alîm'dir.
Hikmetiyle dilediğini yapar ve nasıl yapacağını bilir. Bundan dolayı O'nun
dediği mutlaka olur.
31-Bu şekilde
İbrahim (a.s) onların Allah tarafından gönderilmiş melek olduklarını anladığı
gibi görevli oldukları vazifenin bu müjdelemeden ibaret olmadığını da sezerek
Dedi: Şu halde "hatb"ınız nedir?
HATB, önemli
bir iş yani bir müjdeden sonra asıl gönderilmenize sebeb olan iş nedir? Ey
"mürseller", Allah tarafından gönderilmiş şanlı elçiler!
32- "Günahkâr
bir kavme" yani Lut kavmi üzerlerine salmak için, memleketlerinin altını üstüne
çevirdikten sonra üzerlerine yağdırmak için
33-34- çamurdan
taşlar, çamurdan taşlaşmış "siccîl" Rabbinin katında damgalanmış nişanlanmış,
hangisinin kime ve nasıl isabet edeceği takdir olunmuş, belli edilmiş o müsrifler
için, cürümde fasıklıkta ve günahta haddini aşmış, aşırıya kaçmış azgınlar
için alametleriyle tertib edilmiş, hazırlanmış, mendud,
35- "Biz orada
bulunan müminleri çıkardık." âyet metninde geçen "fâ" fasîha fâ'sıdır. Mahzuf,
yani zikredilmeyen cümleleri özetler. Yani diğer sûrelerde beyan olunduğu
üzere o kavmin köyüne vardıklarında, orada müminlerden kim varsa çıkardık.
36-38- Fakat
orada bir evden başka müslüman bulmadık. Yani bir evden başka mümin yoktu,
onun için bir ev halkından başka selamete çıkan bulunmadı ki o ev Hz. Lut'un
evi idi, karısından başka bütün ailesi mümin oldukları için beraberinde selamete
çıkmış kurtulmuşlardı. Demek Hz. Lût'un açıkladıklarına daha başka iman eden
bulunsaydı onlar da kurtulacaklardı. Burada "müslimîn" (müslümanlar) "müminîn"
(müminler) eş anlamlı gibi kullanılmış olmakla birlikte selamet bulanlar mânâsını
da ifade etmektedir.
39-40- yani
bir müjdeden sonra asıl gönderilmenize sebeb olan iş nedir? Ey "mürseller",
Allah tarafından gönderilmiş şanlı elçiler! "Günahkâr bir kavme" yani Lut
kavmi üzerlerine salmak için, memleketlerinin altını üstüne çevirdikten sonra
üzerlerine yağdırmak için çamurdan taşlar, çamurdan taşlaşmış "siccîl" Rabbinin
katında damgalanmış nişanlanmış, hangisinin kime ve nasıl isabet edeceği takdir
olunmuş, belli edilmiş o müsrifler için, cürümde fasıklıkta ve günahta haddini
aşmış, aşırıya kaçmış azgınlar için alametleriyle tertib edilmiş, hazırlanmış,
mendud, "Biz orada bulunan müminleri çıkardık." âyet metninde geçen "fâ" fasîha
fâ'sıdır. Mahzuf, yani zikredilmeyen cümleleri özetler. Yani diğer sûrelerde
beyan olunduğu üzere o kavmin köyüne vardıklarında, orada müminlerden kim
varsa çıkardık. Fakat orada bir evden başka müslüman bulmadık. Yani bir evden
başka mümin yoktu, onun için bir ev halkından başka selamete çıkan bulunmadı
ki o ev Hz. Lut'un evi idi, karısından başka bütün ailesi mümin oldukları
için beraberinde selamete çıkmış kurtulmuşlardı. Demek Hz. Lût'un açıkladıklarına
daha başka iman eden bulunsaydı onlar da kurtulacaklardı. Burada "müslimîn"
(müslümanlar) "müminîn" (müminler) eş anlamlı gibi kullanılmış olmakla birlikte
selamet bulanlar mânâsını da ifade etmektedir. Ve orada bir âyet bıraktık,
yani o köylerin battığı yerde bir alamet kalmıştır ki yerküredeki alametlerden
birisidir.
İbnü Cerir,
"birçok istifli taşlar" demiş. Bazıları da bir kokar su demiştir. Bununla
birlikte, "Ankebût" Sûresi'nde "Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir kavim
için oradan apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır." (Ankebut, 29/35) âyetinde
geçtiği üzere âyetten murat, "ayet-i kelamiye" yani sözlü ilâhî ayetleri olması
da mümkündür ki, bu olayın vahiyle inen ilâhî kitaplarda zikredilmesi ile
dillere destan olan bir ibret âyeti bırakılması demek olur. Bu şekliyle mânâ:
Onlar hakkında bir âyet de bıraktık demek olacağından bu mânâya göre "Musa'da
da.." ifadesinin hiçbir hazifsiz buraya atfı sahih olur. Önceki mânâda ise,
"Musa'da da kıldık." diye âmil yani fiil takdiri ile üzerine atfolunur. Yahut
"Musa'da da bir âyet vardır." takdirindedir. Bu takdirde üzerine atfı caiz
görenler olmuştur. Kuvvetli açık bir delil ile, yani mucizelerle gönderdik
de Firavun rüknü ile, yani bütün kuvvetiyle veya kavminden dayanmış olduğu
kuvvetine güvenerek yüz çevirdi, Allah'ın âyetlerine iman etmedi. Kınanacak
fiiller yaparken yani küfür ve azgınlık ile cinayetler yapıp dururken. Müfessirlerin
gösterdiği bu mânâ, suda boğulmasından önceki halini beyan olur. Bir de "nefsini
kınayarak" demek olabilir ki suda boğulurken "Gerçekten İsrailoğulları'nın
inandığı Tanrı'dan başka Tanrı olmadığına ben de iman ettim." (Yunus, 10/90)
diyerek gösterdiği pişmanlığı ifade eder.
41- Akîm bir
rüzgar, hiç hayır ve faydası olmayan aşılama ve tozlaşma yapmaz bir rüzgar.Gerçi
"akîm" müteaddi yani geçişli de olabildiği için burada akîm bırakıcı, helak
edici mânâsına olması daha uygun olacaktır.
42-Nitekim
şöyle tefsir olunuyor: "Uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürütüp
kül gibi ediyordu." Çürümüş kül gibi tozup dağılıveren
43- "Onlara:
Bir zamana kadar istifade edin, denilmişti." Bunu Hûd Sûresi'nde geçen "Yurdunuzda
üç gün daha yaşayın." (Hud, 11/65) ifadesi ile tefsir edenler olmuş ise de
o, den sonra, bunun ise fâ'nın delaletine göre utüv'den önce olması dolayısı
ile daha önceden verilmiş bir fırsat olması gerektiği söylenmiştir.
44-45-Yani
Salih (a.s)'in gönderilmesi ile verilen fırsattan istifade etmediler de Rablerinin
emrinden kaçınarak azgınlık ettiler, onun için kendilerini yıldırım çarpıverdi.
Yani azab yakalayıverdi. Diğer sûrelerde "sayha" haykırış, burada ise "sâika"
yani "yıldırım" denilmiştir ki maksat aynı musibettir. Bakıp duruyorlardı,
üç gün denilmiş olduğu ve alametleri görülmeye başladığı için azabı gözetmeye
başlamışlardı. Azabı beklemenin ise azabdan daha acı olduğu da unutulmamalıdır.
Veya azaba çarpılmış henüz can çekişirken birbirlerinin bütün felaket ve korkunçluğunu
görüp duruyorlardı.
Bakıyorlardı
da ne kendi kendilerine kalkmaya güçleri yetiyordu, ne de bir yardım bulabiliyorlardı.
Bu ifadeler herhangi bir suretle batmakta olan bir kavmin bütün dehşeti ile
manzarasını göstermektedir.
46- Bunlardan
önce Nuh kavmini de helak etmiştik.
"Nuh kavmini
helak ettik." takdirindedir. Yahut deki üzerine atfedilmiş olarak o mânâdadır.
Çünkü o helak edilenler hep fasık birer kavim idiler. Onun için helak edildiler.
Bu şekilde bunlar yeryüzünde cezanın olacağına delalet eden birer örnektirler.
Bunu haber verdikten ve beyan ettikten sonra yükselmeye davet için buyuruluyor
ki:
Meâl-i Şerifi
47- Biz göğü
kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.
48- Yeryüzünü
de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!
49- Biz herşeyden
iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.
50- Ey Muhammed!
de ki: "Öyleyse Allah'a koşun, gerçekten ben size O'nun tarafından gönderilmiş
apaçık bir uyarıcıyım.
51- Allah'la
beraber başka bir tanrı uydurmayın (O'na ortak koşmayın). Gerçekten ben size
O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım."
52- Böylece
onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka:
"Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler.
53-
Onlar birbirlerine bunu mu tavsiye ettiler? Hayır onlar azgın bir kavimdir.
54- Ey Muhammed!
Sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
55- Sen öğüt
verip hatırlat. Çünkü, hatırlatmak müminlere fayda verir.
56- Ben cinleri
ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.
57- Ben onlardan
herhangi bir rızık istemiyorum. Beni yedirmelerini de istemiyorum.
58- Şüphesiz
ki, rızık veren O sağlam kuvvet sahibi olan Allah'tır.
59- Şüphsiz
ki, zulmedenlerin geçmiş arkadaşlarının payı gibi, dolgun bir azab payı vardır.
Ama şimdi onu acele istemesinler.
60- Kendilerine
vaad edilen günlerinde uğrayacakaları azabdan dolayı vay inkâr edenlerin haline!..
47- "Bir de
semaya bakın biz onu kuvvetle bina ettik." "İzmar alâ şaritati't-tefsir"dir.
Yani semanın âmili olan "fiil" gizlenmiş de zamirine taalluk ettirilerek diye
tefsir edilmiştir. Eserden, bunu yapan müessirin çıkarılmasını ifade eden,
bir üslubda lafız mânânın muhtevasına terkibi ile de uyum sağlamıştır.
EYD, "yed"
kelimesinin çoğulu olabilirse de burada "Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla."
(Sâd, 38/17) âyetinde olduğu gibi teyidin aslı olan "kuvvet" mânâsına olması
daha ağır basar. Bu beyan "Allaha kaçın!" ifadesi ile "Ben cinleri ve insanları
ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat, 51/56) âyetinin muhtevasına
ve mânâsına önceden yapılmış bir hazırlıktır. Nitekim "Şüphesiz rızık veren
güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zâriyât, 51/58) âyeti ile teyid
olunacaktır. Ve hiç şüphesiz biz çok genişliğe malikiz. Bunun iki mânâsı vardır:
Birisi, kudret genişliğini ifade eder. Kudret ve kuvvetimiz öyle geniştir
ki semayı bina ile tükenmedikten başka onu daha çok genişletebilir. Bu mânâ
hem, "Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç
gelecektir." (Fâtır, 35/35), hem de "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır."
(Bakara, 2/255) âyetlerinin mânâlarını andırır. Birisi de zenginliği, nimet
ve nimet vermede genişliği ifade eder, biz darlıkları genişletiriz. Yalvaran
darda kalmışlara icabet eden, sıkıntıları açan, ihtiyaçları gideren, fakirleri
zenginleştiren, nimet vereniz, demek olur.
48- Yer yüzünü
de döşedik, türlü nimetlerle donattık, döşek gibi altınıza serdik ki üzerinde
bir zamana kadar durup hayattan nasip alasınız. Daha da ne güzel döşeriz,
türlü nimetlerle döşenmiş olduğu gibi ilerde daha güzelini döşeyecek, daha
güzel nimetler verecek kuvvet ve kudret de mevcuttur.
49- Her şeyden
de iki çift yarattık. İbnü Zeyd gibi bazı zatlar, bunu her cins hayvandan
erkek ve dişi çeşitleri olarak anlamışlar ve açıklamışlardır ki "Orada gönül
açan her türden (bitkiler) yetiştirdik." (Kaf, 50/7) âyeti gereğince bitkileri
de buna katabiliriz.
Mücahid hareket
ve hareketsizlik, gece ve gündüz, gökyüzü ve yeryüzü, siyah ve beyaz, sağlık
ve hastalık, tad ve acı, sevap ve ceza, genel olarak birbirine zıt olan şeylere
ve birbirinin karşıtı olan herşeye işaret olunduğunu söylemiştir. Diğer bazıları
da eşyanın çeşitlere ayrılması ile tefsir etmişlerdir ki, en azı iki çeşit
olur. Bu çeşitlilik zaman zaman çeşitli ifadelerle ve tasniflerle hatırlatılmak
istenmiştir. Beydâvî yalnız bu mânâyı göstererek "Her cinsten iki çeşit" diye
tefsir etmiştir. Bu mânâ öncekileri de içine alması açısından daha kapsamlıdır.
Ancak bu takdirde "Herşey"den maksat, sadece cins olmuş oluyor. İfadenin zahiri
ise her ferdi içine almaktadır. Onun için biz bundan herşeyin dış alemde ve
iç dünyada veya haricî ve zihnî olmak üzere iki özelliğini ifade eden ve dış
dünya ile iç alemi arasında çift bir uyum ile tecelli eden idrak meselesine
de bir işaret anlıyoruz. Gerçi herşey bize iç alem dışındaki biçimini hikaye
eden bir izlenim ile tecelli eder ve hakikat bu iki şeklin bir diğerine uyumu
ile bilinir ki bunun birine "asîl" birine "zıllî" dahi denilir. Herhangi bir
şeyden hasıl olan her şuur yani algılama olayında bu ikilik kaçınılmazdır.
Bu ikilik içinde birleştirilmeden hiçbir şeyin varlığına inanılamaz ve tefekkür
edilip düşünülemez. "Düşünesiniz" buyurulması da bunu destekler. Yalnız şunu
dikkatten kaçırmamak gerekir ki buradaki "Herşeyi" "Yarattık" karinesi ile
ancak yaratıklara şamil olabilir. "Şüphesiz O herşeye kadirdir." (En'am, 6/17)deki
"şey" gibidir. Bu "şey" kavramı içine yüce Allah dahil değildir. Çünkü O,
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (Şûrâ, 42/11) hükmü ile ifade edilen bir
ilahtır. Mahluk (yaratılmış) olmadığı gibi yaratık olan şey ile evlilik ilişkisine
girmekten de münezzehtir. O "Ehad"dir, "Samed"dir. "Onun hiçbir dengi yoktur."
(İhlas, 112/4), "O'nun eşi ne de çocuğu olmamıştır." Onun kendi zatı hakkındaki
ilmi, çalışmakla elde edilen ilim kabilinden değil, bizzat olan "ilm-i huzurî"
ile olduğu için zihin suretine (ideye) muhtaç olmayan ve dolayısıyla zatına
bir eş gerekmeyen ezelî bir ilimdir. Allah'a da "şey" denilir diye "Fütuhat-ı
Mekkiyye"de Muhyiddin-i Arabî'nin buradaki "her şey"e O'nu da katar yollu
değerlendirmede bulunması doğru değildir. "Herşeyin yaratıcısı" (En'am 6/102)
ifadesindeki "şey" kelimesine Allah dahil olmadığı gibi burada da dahil değildir.
Kısaca çift olmaktan maksat, yalnız dış dünyadaki çeşitlilik ve eşyanın birbirinin
karşıtı olması değildir, hem dış alemdeki hem de zihinlerdeki, biçimlerle
dış dünyadaki ve iç dünyadaki çeşitlilik ve karşıtlığı da içine alır. Yüce
Allah kuvvet ve kudret genişliğini göstermek üzere semayı bina etmiş ve yerküreyi
döşemiş ve herşeyden çift çift yaratmıştır ki düşünesiniz, çiftler arasındaki
ilişkileri düşünesiniz de yaratanın kuvvet ve kudretini, yaratmasının hikmetini,
cezasının şiddetini, nimetinin genişliğini, bugünün, yarınını dünyanın ahiretini,
ahiretin ceza ve sevabını anlayasınız.
50- O halde
düşünüp de hep Allah'a kaçın, O'nun cezasından o elîm azabdan korunmak, Cennet
ve pınarlar ile müjdelenen müttakiler içine girmek için iman ve tevhid, güzel
amel ve kulluk ile O'nun koruması altına girin. Haberiniz olsun ki ben sizin
için O'nun tarafından açıklayan bir uyarıcıyım, şirk koşanlara ve isyan edenlere
hazırlanmış azabı haber vermeye görevli bir peygamber, hem de peygamberliği
açık âyetler ve mucizelerle belli veya anlatılması gerekli olan şeyleri güzel
anlatan bir peygamberim.
51-Yani "böyle
söyle ey Muhammed!" Ve Allah ile birlikte diğer bir ilâh edinmeyin. Bu yasaklık
ilk önce kaçınılması gerekli olan en büyük günahı ayrıca hatırlatmaktadır.
52-Bu böyledir,
yani; "Onlardan öncekiler bir resul gelince ya sihirbaz dediler, ya da deli."
Bu âyet Resulullah'a bir tesellidir.
53- Ona vasiyetleştiler
mi? Yani sihirbaz ve deli demeyi öncekilerle şimdikiler hep birbirlerine tavsiye
mi ettiler? Nerde edecekler, çoklarının birbirlerinden haberleri bile yok.
Hayır onlar, Peygamberler'e öyle sihirbaz veya deli diyenler hep tuğyan etmiş,
azgınlar zümresidir. Hakk'a karşı azgınlık etmekte, azgınlık sıfatında görüş
birliği içinde oldukları için onun gereği olan sözleri de birbirlerine benziyor.
54- Onun için
sen şimdi onlardan yüz çevir, zikrolunduğu üzere "Allah'a kaçın." "Allah ile
birlikte başka bir ilah daha benimsemeyin!" diye davete tekrar edip tebliğ
vazifeni yaptığın halde onlar inad ile azgınlıkta ısrar ettiklerinden dolayı
artık onlarla mücadele ve münakaşadan kaçın, kendilerinden yüz çevir. O şekilde
kınanacak sen değilsin, sende kusur olmaz.
55- Onunla
beraber hatırlatmaya devam et, yani vazife ve sorumluluğu hatırlatarak vaaz
ve nasihata devam et. Çünkü hatırlatma müminlere menfaat verir. Va'z ve nasihat
ile vazifenin ve sorumluluğu hatırlatmanın müminlere faydası olur. İman etmiş
olanların unumamasına, gaflete düşmemesine, imanlarının kuvvetlenmesine neşelerinin
artmasına bilmediklerinin öğrenilmesine hatta iman etme eğiliminde olanların
imana gelmesine sebep olur.
56-Hatırlatılması
gerekli olan vazifenin esasının ne olduğuna gelince; Ben cinleri ve insanları
ancak bana ibadet ve kulluk etsinler diye yarattım. İşte hatırlatılması gereken
vazife budur. Cin ve insan cinsinin yaratılmasının hikmeti Allah'ı tanıyıp
ona ibadet ve kulluk etmektir. Bunun dışında başka şeylere tüketilen ömürler,
ameller zayi edilmiş olur, onun için azabı hak eder. Bazıları "bana ibadet
etsinler diye..." ifadesinde "beni tanısınlar diye" şeklinde bir tefsir nakletmişlerdir.
Bunun mânâsı da "Beni mabud tanısınlar." demektir. Bu ise benim emirlerimi
tutarak bana kulluk ve ibadet etsinler demeye gelir. İbadet ve kulluk, isteyerek
yapılan fiillerden olarak istenen fiil oldukları için bazılarının bunu yapmaması
insan ve cin cinsi için en mükemmel gaye olmasına aykırı olmaz. Bundan yüce
Allah'ın muradının geri kalmış ve yerine getirilmemiş olması mânâsının çıkarılması
da gerekmez. Çünkü bu gibi yerlerde, Fıkıh bilginlerinin dedikleri gibi "Hikmet,fertlerin
herbiri itibarıyla değil, cins itibarıyla göz önüne alınır." Kısaca bunun
mânâsı ibadet ile mükellef olmak üzere yarattık demektir. Yoksa hepsinin salih
kullardan olmasını tekdir eyledik, demek değildir.
57-Böyle
ibadet ve kulluğun yararının Allah'a ait olmayıp yine kulların menfaatleri
için olduğuna dikkat çekmek için buyuruluyor ki: Ve ben onlardan bir rızık
istemem, bana yemek yedirmelerini de istemem, yani diğer efendilerin kullarından,
uşaklarından bekledikleri gibi efendilerin menfaatine kulluk değil.
58- Zira Allah'ın
kendisidir o rızık veren ve kuvvet sahibi metin, yani kuvvetli şiddetli, onun
için O'na kulluk, O'nun kuvvetinden istifade ile kullarına yararlı olmak ve
o sayede vaad buyurduğu yüksek sevaba ermek içindir. Onun için Allah'a kaçın,
ve Allah'a kulluk edin.
59- Zira o
zulüm edenlere, peygambere inanmayıp Allah'a kulluktan kaçan, şirk ve azgınlık
ile kendilerini ebedi azaba sürükleyerek nefislerine yazık etmiş olan Mekke
müşrikleri gibilere arkadaşlarının hisseleri gibi dolgun bir hisse var.
ZENÛB, su
dağıtan sakaların su taksim ettikleri dolgun büyük bir küfedir ki burada azabdan
pay almak mânâsına istiare olunmuştur. Şimdi onu benden acele istemesinler.
"Bu tehdid ne zaman gerçekleşecektir?" (Yâsin, 36/48) deyip durmasınlar.
60- Çünkü
kendilerine vaad olunan o günlerinden dolayı vay o inkâr edenlere! Zira sûrenin
başında geçtiği üzere "Muhakkak o size vaad olunan her halde doğrudur ve muhakkak
ceza, şüphesiz olacaktır." (Zâriyât, 51/5-6) Bu mânâ şimdi bir de Tûr Sûresi
ile teyid olunacak, pekiştirilecektir.