اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مَّعْرِضُونَ
Enbiyâ / 1 -
Ikterabe lin nâsi hisâbuhum ve hum fî gafletin mu’ridûn(mu’ridûne).
Diyanet İşleri = İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanların hesap günü yaklaştı da hâlâ onlar gaflet içinde, yüz çevirmedeler.
Abdullah Parlıyan = İnsanların hesap verme anı yaklaştığı halde, onlar bundan yüz çeviriyorlar.
Adem Uğur = İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.
Ahmed Hulusi = İnsanlara yaptıklarının sonucunu görme süreci yaklaşmıştır! Onlar ise kozaları içinde aldırmaz bir hâldeler!
Ahmet Tekin = İnsanların hesaba çekilme günü yaklaştı. Onlar hâlâ gaflet içinde, Kur’ân öğrenimine, Kur’ân öğretimine, İslâm’ı tebliğe, Kur’ân ilkelerinin yaşanmasına engel tedbirler alıyorlar, şeriattan yüz çeviriyorlar.
Ahmet Varol = İnsanların hesapları yaklaştı. Oysa onlar gaflet içinde, yüz çevirmektedirler.
Ali Bulaç = İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
Ali Fikri Yavuz = İnsanların hesab vakti (kıyamet günü) yaklaştı. Onlar ise, halâ bundan gaflette, yan çizib aldırmıyorlar.
Ali Ünal = İnsanlar için hesap verme vakti yaklaştı, fakat onlar halâ koyu bir gaflet ve umursamazlık içinde dalmış gidiyorlar.
Bayraktar Bayraklı = İnsanların hesapları yaklaştı; fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler.[323]
Bekir Sadak = insanlarin hesap gorme zamani yaklasti, fakat onlar hala habersiz, hakdan yuz ceviriyorlar.
Celal Yıldırım = İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı; onlar hâlâ gaflet içinde (Hak'tan) yüzçevirirler.
Cemal Külünkoğlu = İnsanlar için hesap görme vakti yaklaştığı halde onlar hâlâ gaflet içinde gerçeğe yüz çeviriyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hala habersiz, hakdan yüz çeviriyorlar.
Diyanet Vakfi = İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.
Edip Yüksel = İnsanların hesapları yaklaştı; ancak onlar hâlâ bir aymazlık içinde yüz çevirmektedirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yaklaştı nâsa hisabları onlar ise hâlâ gaflette aldırmıyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsanlara hesap zamanı yaklaştı. Onlar ise hala gaflet içinde aldırmıyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsanların hesab (görme) zamanı yaklaştı. Onlar ise hâlâ gaflet içinde, yan çizip aldırmıyorlar.
Gültekin Onan = İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
Harun Yıldırım = İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.
Hasan Basri Çantay = İnsanların hesâb (günleri yaklaşdı. Böyleyken onlar (haalâ) gaflet içindedirler, (bunu tefekkürden) yüz çeviricidirler.
Hayrat Neşriyat = İnsanlara hesabları yaklaştı; fakat onlar (hâlâ) gaflet içinde (o güne îmân ile hazırlanmaktan) yüz çeviren kimselerdir.
İbni Kesir = İnsanların hesab zamanı yaklaştı. Fakat onlar hala gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
Kadri Çelik = İnsanların sorgulaması yakınlaştı, kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.
Muhammed Esed = İnsanlar için hesap görme vakti yaklaşıyor; ama onlar (bu yaklaşan şeye karşı) hala inatla umursamazlık gösteriyorlar.
Mustafa İslamoğlu = İnsanlar için yaptıklarının hesabını verme vakti oldukça yaklaştı; fakat onlar hala gaflet içerisinde (bu gerçeğe) sırt çeviriyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Nâsa hesapları yaklaştı. Halbuki, onlar gaflet içinde yüz çevirir kimselerdir.
Ömer Öngüt = İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içindedirler.
Şaban Piriş = İnsanların hesabı yaklaşmış olmasına rağmen onlar, gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
Sadık Türkmen = Insanlarin hesapları yaklaştı, oysa onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler.
Seyyid Kutub = İnsanların hesap verme günü yaklaştığı halde onlar halâ gaflet içinde gerçeğe yüz çeviriyorlar.
Suat Yıldırım = İnsanların hesap verme vakti yaklaştı. Ama onlar hâlâ koyu bir gaflet içinde haktan yüz çevirmekteler.
Süleyman Ateş = İnsanların hesapları yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler.
Tefhim-ul Kuran = İnsanların sorgulaması yakınlaştı, kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.
Ümit Şimşek = Hesapları yaklaştı; ama insanlar hâlâ gaflette, aldırmıyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Yaklaştı insanlara hesapları! Ve onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirip durmadalar.
İskender Ali Mihr = İnsanlar için hesap vakti yaklaştı. Ve onlar, gaflet içinde yüz çevirenlerdir.
İlyas Yorulmaz = İnsanlar ve gaflet içinde (Rablerinin uyarılarına) yüz çevirmiş iken, hesap saatleri yaklaşmıştır.
مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ
Enbiyâ / 2 -
Mâ ye’tîhim min zikrin min rabbihim muhdesin illâstemeûhu ve hum yel’abûn(yel’abûne).
Diyanet İşleri = (2-3) Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rablerinden, Kur'ân'a âit yeni bir âyet geldi mi onu alaya alarak dinlerler, oyun sanırlar.
Abdullah Parlıyan = Ne zaman kendilerine bir uyarıcı, hatırlatıcı mesaj gelse, onu ancak alaya alarak, aldırmayarak, oyun yerine koyarak dinliyorlar.
Adem Uğur = Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak dinlerler.
Ahmed Hulusi = Rablerinden gelen her yeni uyarıyı, alaya alarak dinliyorlar!
Ahmet Tekin = Rablerinden gelen, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân âyetlerinden her yeni ikazı alaya alırlarken kesinlikle ona kulak da kabartıyorlar.
Ahmet Varol = Ne zaman kendilerine Rablerinden yeni bir uyarı gelse onu ancak alaya alarak dinlerler.
Ali Bulaç = Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı, hep eğlenerek dinliyorlar.
Ali Ünal = Ne zaman onlara kendilerini uyarmak ve aydınlatmak için yeni bir vahiy gelse, onu sadece bir oyun ve eğlenme tavrı içinde dinlemektedirler.
Bayraktar Bayraklı = Rabblerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü alaya alarak dinlerler.
Bekir Sadak = (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtari mutlaka, gonulleri gaflet icinde eglenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantilarinda: «Bu zat, sizin gibi bir insandan baska bir sey midir? Siz, goz gore gore sihre mi uyarsiniz?» diye konusurlar.
Celal Yıldırım = Rablarından kendilerine gelen her yeni uyarıyı mutlaka eğlenerek dinlerler.
Cemal Külünkoğlu = (2-3) Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir öğüt (ve ihtar) gelse, onlar bunu, hep alaya alırlar. (Hem de) kalpleri eğlenceye dalarak (dinlerler). Zulme sapanlar, (aralarında) gizlice şöyle fısıldaşırlar: “Bu Muhammed, sadece sizin gibi bir insan değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?”
Diyanet İşleri (eski) = (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: 'Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?' diye konuşurlar.
Diyanet Vakfi = (2-3) Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak, kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?
Edip Yüksel = Her ne zaman Rab'lerinden kendilerine yeni bir mesaj (zikr) gelse, onu ciddiye almadan dinlerler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rablarından kendilerine gelen her yeni ıhtarı mutlak eğlenerek dinliyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı ancak alaya alarak dinliyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Rablerinden kendilerine gelen her yeni hatırlatmayı hep eğlenerek dinliyorlar.
Gültekin Onan = Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.
Harun Yıldırım = Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak dinlerler.
Hasan Basri Çantay = (2-3) Rablerinden kendilerine yeni bir ihtaar gelmeye dursun, onlar bunu ille istihza ederek ve kalbleri oyuna dalarak dinlemişlerdir. Zaalimler gizli fısıltı ile (şöyle) konuşdular: «Bu sizin gibi bir insandan başka mıdır? Kendiniz görüb (ve bilib) dururken şimdi sihre mi geleceksiniz»?
Hayrat Neşriyat = (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. Ve o zulmedenler, (aralarında) şu fısıldamaları gizli tuttular: 'Bu(Muhammed), sâdece sizin gibi bir insan değil midir? Şimdi siz, görüp dururken sihre mi geliyorsunuz?'
İbni Kesir = Rabblarından kendilerine yeni bir uyarı gelmeye dursun; onlar, bunu mutlaka eğlenerek dinlemişlerdir.
Kadri Çelik = Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, onlar bunu mutlaka eğlence konusu yaparak dinlemektedirler.
Muhammed Esed = Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir uyarıcı, hatırlatıcı (mesaj) gelse, onu ancak alaya alarak dinliyorlar,
Mustafa İslamoğlu = Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir uyarı gelse, onu da sadece alaya alarak dinliyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlara Rablerinden yeni bir ihtar gelmez ki, illâ onu müstehziyâne bir halde dinlerler.
Ömer Öngüt = Rablerinden kendilerine gelen her yeni zikri (öğüt ve uyarıyı) mutlaka alaya alarak dinlerler.
Şaban Piriş = Rab’lerinden gelen her yeni uyarıyı ancak alay ederek dinlerler.
Sadık Türkmen = Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı/öğüdü, ancak alay konusu ederler!
Seyyid Kutub = Onlar Rabb'lerinden gelen her yeni uyarıyı kesinlikle alaya alarak dinliyorlar.
Suat Yıldırım = (2-3) Rab’leri tarafından kendilerine gelen her yeni uyarıyı, alaya alıp kalpleri eğlenceye dalarak dinlerler. Hem o zalimler aralarında kulis yapıp, şu fısıltıyı, gizlice yayarlar: "O da sizin gibi bir insandan başka bir şey değil. Şimdi siz göz göre göre sihire mi kapılacaksınız yani?"
Süleyman Ateş = Kendilerine Rablerinden gelen her yeni ikazı mutlaka eğlenerek dinlerler.
Tefhim-ul Kuran = Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, onlar bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinlemektedirler.
Ümit Şimşek = Onlara ne zaman Rablerinden yeni bir öğüt gelse, eğlenerek dinlerler.
Yaşar Nuri Öztürk = Rablerinden kendilerine ulaşan, söze bürünmüş her yeni öğüt ve hatırlatmayı ancak eğlenerek dinliyorlar.
İskender Ali Mihr = Rabbinden, yeni bir zikir (uyarı) gelmeye görsün. Onu, ancak oynayarak (alay ederek) dinlerler.
İlyas Yorulmaz = İnsanlara ne zaman Rablerinden meydana gelen bir öğüt gelse, ancak öğütleri alay edip oynayarak dinlemişlerdir.
لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّواْ النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ
Enbiyâ / 3 -
Lâhiyeten kulûbuhum ve eserrûn necvellezîne zalemû hel hâzâ illâ beşerun mislukum, e fe te’tûnes sihre ve entum tubsırûn(tubsırûne).
Diyanet İşleri = (2-3) Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Kalpleri de oyuna dalmıştır da o zâlimler, fısıltıyla konuşarak bu da sizin gibi bir insandan başka bir mahlûk mu ki, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız derler.
Abdullah Parlıyan = Kalpleri geçici hoşnutluklar peşinde, yaratılış maksadına aykırı davrananlar, birbirleriyle gizlice konuştukları şu düşünceyi saklıyorlar: “Bu peygamber, ancak sizin gibi bir insan değil mi? O halde siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?”
Adem Uğur = Kalpleri hep eğlencede(gaflette), hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?
Ahmed Hulusi = Akılları fikirleri oyun eğlencede! O, nefslerine zulmedenler, aralarında fısıldaşıyorlar: "Sizden farklı bir beşer mi sanki! Ne olduğunu görüp dururken, sihirli sözlerine mi kapılıyorsunuz?"
Ahmet Tekin = Akılları, gönülleri, Kur’ân üzerinde düşünmekten, anlamaktan uzak, eğlencede. Baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faliyetleri engelleyenler, İslâm aleyhinde propagandaya devam eden zâlimler, haksız tepki duyanlar, hakkı tanımayanlar gerçek düşüncelerini saklayarak kulaktan kulağa fısıltı yayıyorlar:' Bu Muhammed, sizin gibi bir insan olmaktan öte biri midir? Göz göre göre aklınızı etki altına alan büyüleyici bir söze mi kapılıyorsunuz?'
Ahmet Varol = Kalpleri de eğlencededir. Zulmedenler: 'Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Şimdi siz gözünüz göre göre sihre mi gideceksiniz?' diye aralarında gizlice konuşurlar.
Ali Bulaç = Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?"
Ali Fikri Yavuz = Kalbleri daima eğlencede (gaflette), hem o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: “- Bu, ancak sizin gibi bir insan. Artık göz göre sihre mi gidiyorsunuz? (Sihir ve yalanı mı tasdik ediyorsunuz, sizin gibi bir insan hiç peygamber olur mu?)
Ali Ünal = Kalbleri de geçici zevklere dalıp gitmiş. Ayrıca, (Allah’a şirk koşmakla en büyük zulmü işleyen o) zalimler, aralarında gizliden gizliye fısıldaşıp (rasûlümüz hakkında), “O da sizin gibi bir beşer, şimdi göz göre göre bir büyüye mi kapılacaksınız?” demektedirler.
Bayraktar Bayraklı = Kalpleri başka şeylerle oyalanarak haksızlık edenler, aralarında fısıldaşarak, “Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Siz göre göre büyüyü mü kabul edip inanacaksınız?” derler.
Bekir Sadak = (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtari mutlaka, gonulleri gaflet icinde eglenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantilarinda: «Bu zat, sizin gibi bir insandan baska bir sey midir? Siz, goz gore gore sihre mi uyarsiniz?» diye konusurlar.
Celal Yıldırım = Kalbleri (iyice) oyun ve eğlenceye dalmıştır. O zulmedenler gizli gizli görüşüp fısıldaşırlar: «Bu da sizin gibi ancak bir insandır. Siz görüp durduğunuz halde sihre büyüye mi gidiyorsunuz?» (derler).
Cemal Külünkoğlu = (2-3) Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir öğüt (ve ihtar) gelse, onlar bunu, hep alaya alırlar. (Hem de) kalpleri eğlenceye dalarak (dinlerler). Zulme sapanlar, (aralarında) gizlice şöyle fısıldaşırlar: “Bu Muhammed, sadece sizin gibi bir insan değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?”
Diyanet İşleri (eski) = (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: 'Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?' diye konuşurlar.
Diyanet Vakfi = (2-3) Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak, kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?
Edip Yüksel = Kalpleri pervasızdır. Zalimler gizlice birbirleriyle görüştüler: 'Bu adam sizin gibi bir insan değil mi? Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Kalbleri hep oyunda hem onlar o zalimler şu gizli fısıltıyı sirleştiler: bu sırf sizin gibi, bir beşer artık göre göre sihire mi gidiyorsunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kalpleri hep oyunda, hem o zalimler gizlice fısıldaştılar: «Bu ancak sizin gibi bir insan! Artık göz göre göre büyüye mi gidiyorsunuz?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kalbleri hep eğlencede (gaflette), hem o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: «Bu, ancak sizin gibi bir insan. Artık göz göre göre sihre mi gidip uyarsınız?»
Gültekin Onan = Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi"? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?"
Harun Yıldırım = Kalpleri hep eğlencede(gaflette),hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?
Hasan Basri Çantay = (2-3) Rablerinden kendilerine yeni bir ihtaar gelmeye dursun, onlar bunu ille istihza ederek ve kalbleri oyuna dalarak dinlemişlerdir. Zaalimler gizli fısıltı ile (şöyle) konuşdular: «Bu sizin gibi bir insandan başka mıdır? Kendiniz görüb (ve bilib) dururken şimdi sihre mi geleceksiniz»?
Hayrat Neşriyat = (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. Ve o zulmedenler, (aralarında) şu fısıldamaları gizli tuttular: 'Bu(Muhammed), sâdece sizin gibi bir insan değil midir? Şimdi siz, görüp dururken sihre mi geliyorsunuz?'
İbni Kesir = Kalbleri gaflet içerisinde. Zulmedenler gizlice fısıldaştılar: Bu sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göre göre büyüye mi aldanacaksınız?
Kadri Çelik = Kalpleri (ilahi hatırlatmayı, sadece dünyayla) oyalanırken (dinlemektedirler). Zulme sapanlar, gizlice fısıldaştılar (da şöyle dediler): “Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyken, siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi yönelirsiniz?”
Muhammed Esed = kalpleri geçici hoşnutluklar peşinde; bununla birlikte, zulme (böylece) niyetli olanlar (birbirlerine şunu söylerken) gerçek düşüncelerini saklıyorlar: "(Peygamber olduğunu söyleyen) bu kişi sizin gibi ölümlü biri değil mi? Peki öyleyse, böyle göz göre göre büyü ürünü bir söze mi kapılacaksınız?"
Mustafa İslamoğlu = Onların aklı fikri oyunda oynaştadır; üstelik bilinci altüst olan bu kimseler el altından şöyle fiskos yapıyorlar: "Bu da sizin gibi ölümlü bir insan değil mi? Şu halde siz, göz göre göre büyüye kapılıp gidecek misiniz?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Kalpleri gaflet içinde olarak (dinlemiş olurlar) ve zulmetmiş olanlar, pek gizlice fısıltıda bulunurlar da (derler ki) «Bu, sizin gibi bir beşerden başka değil, artık siz görür kimseler olduğunuz halde sihre mi geleceksiniz?»
Ömer Öngüt = Kalpleri gaflet içerisindedir. O zulmedenler kendi aralarında şöyle fısıldaştılar: “Bu, sizin gibi bir beşer değil midir? Siz göz göre göre sihrin peşinden mi gidiyorsunuz?”
Şaban Piriş = Zalimler kalpleri gaflet içerisinde gizlice fısıldaşıyorlar: -Bu, (Muhammed) sizin gibi bir insandan başka bir şey mi? Göz göre göre büyülenecek misiniz?
Sadık Türkmen = Onların kalpleri/gönülleri hep eğlencededir/ilgisizdir... Zulmedenler gizlice şöyle fısıldaştılar: “Bu, sadece sizin gibi bir insan değil mi? Yoksa siz, göz göre göre bir büyüye mi kapılacaksınız?”
Seyyid Kutub = Kalpleri oyundadır. Bu zalimler gizlice şöyle fısıldaştılar; «Şu Muhammed, sadece sizin gibi bir insan değil mi? Gözünüz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?»
Suat Yıldırım = (2-3) Rab’leri tarafından kendilerine gelen her yeni uyarıyı, alaya alıp kalpleri eğlenceye dalarak dinlerler. Hem o zalimler aralarında kulis yapıp, şu fısıltıyı, gizlice yayarlar: "O da sizin gibi bir insandan başka bir şey değil. Şimdi siz göz göre göre sihire mi kapılacaksınız yani?"
Süleyman Ateş = Kalbleri eğlencededir. O zulmedenler, aralarında şu konuşmayı gizlediler: "Bu (Muhammed) de sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz, göre göre büyüye mi kapılacaksınız?"
Tefhim-ul Kuran = Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulme sapanlar, gizlice fısıldaştılar: «Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre siz büyüye mi geleceksiniz?»
Ümit Şimşek = Kalpleri hep oyundadır. O zalimler gizlice fısıldaşarak dediler ki: 'Bu da sizin gibi bir beşer değil mi? Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?'
Yaşar Nuri Öztürk = Kalpleri hep oyun ve oyalanmada. O zulüm sergileyenler, şu yolda bir fısıldaşmayı iyice koyulaştırdılar: "Bu adam, sizin gibi bir insandan başkası değil. Gözünüz baka baka büyüye mi gidiyorsunuz!"
İskender Ali Mihr = Onların kalpleri, (Allah’ın söylediklerine) önem vermemekte. Ve zulmedenler, gizlice (şöyle) fısıldaştılar: “Bu (Hz. Muhammed S.A.V), sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey mi? Yoksa siz, görerek (göz göre göre) sihre mi kapılıyorsunuz?”
İlyas Yorulmaz = Kalpleri, anlamsız şeylerle oyalanmakta ve zulmedenler kendi aralarında yaptıkları gizli toplantılarda “Bu da yalnızca sizin gibi bir insan, gözlerinizle gördüğünüz halde, onun yaptığı sihiri kabul edecek misiniz?” dediler.
قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاء وَالأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Enbiyâ / 4 -
Kâle rabbî ya’lemul kavle fîs semâi vel ardı ve huves semîul alîm(alîmu).
Diyanet İşleri = Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Peygamber de, Rabbim der, gökte söylenen sözü de bilir, yeryüzünde söyleneni de ve odur duyan, bilen.
Abdullah Parlıyan = Peygamber dedi ki: “Benim Rabbim, gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. Herşeyi işiten ve herşeyin aslını bilen O'dur.”
Adem Uğur = (Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.
Ahmed Hulusi = (Hz. Rasûlullah): "Benim Rabbim semâda ve arzda konuşulanı bilir. . . O, Semi'dir, Aliym'dir" dedi.
Ahmet Tekin = Peygamber:' Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. Hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Rabbim gökte de yerde de (her) sözü bilir. O, duyandır, bilendir.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işitendir, bilendir."
Ali Fikri Yavuz = (Hz. Peygamber, o müşriklere şöyle) dedi: “- Rabbim gökte ve yerde (söylenen) her sözü bilir. O, SEMÎ’dir = her şeyi işitir, ALÎM’dir = her şeyi bilir.
Ali Ünal = (Rasûlümüz ise) şöyle diyor: “Rabbim, gökte olsun yerde olsun söylenen her sözü bilir. O, Semî’ (her şeyi Hakkıyla İşiten)dir; Alîm (her şeyi Hakkıyla Bilen)dir.”
Bayraktar Bayraklı = Peygamber, “Rabbim, gökte ve yerde söyleneni bilir. O her şeyi işiten ve her şeyi bilendir” dedi.
Bekir Sadak = Peygamber: «Benim Rabbim gokte ve yerde soyleneni bilir. O, isitendir, bilendir» dedi.
Celal Yıldırım = (Onların bu tutumuna karşı Peygamber de şöyle) dedi: «Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir; O her şeyi işiten ve bilendir.»
Cemal Külünkoğlu = (Peygamber onlara) dedi ki: “Rabbim gökte ve yerde olan her sözü bilir. O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, (her şeyi) hakkıyla bilendir.”
Diyanet İşleri (eski) = Peygamber: 'Benim Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir. O, işitendir, bilendir' dedi.
Diyanet Vakfi = (Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Rabbim yerde ve gökte her sözü bilir. O İşitendir, Bilendir. '
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi: rabbım söyleneni bilir: Gökte de Yerde de ve o öyle semî, öyle alîmdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Peygamber) dedi ki: «Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir; O, herşeyi işitendir, bilendir»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Peygamber: «Benim Rabbim gökte ve yerde (söylenen) her sözü bilir. O, her şeyi işitir, her şeyi bilir» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Benim rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işitendir, bilendir."
Harun Yıldırım = (Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.
Hasan Basri Çantay = (Onlara) dedi ki: «Rabbim gökdeki, yerdeki (her) sözü bilir. O, hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir».
Hayrat Neşriyat = (Peygamber:) 'Rabbim, gökte ve yerde (konuşulan) her sözü bilir. Çünki O, Semî'(herşeyi işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Benim Rabbım; gökte ve yerde söyleneni bilir. O; Semi'dir. Alim'dir
Kadri Çelik = Dedi ki: “Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir. O, işitendir, bilendir.”
Muhammed Esed = De ki: "Benim Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir; her şeyi işiten ve her şeyin aslını bilen O'dur".
Mustafa İslamoğlu = (Ve) dedi ki: "Rabbim gökte ve yerde söylenen her sözü, her düşünceyi bilmektedir: zira O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Rabbim gökteki ve yerdeki söyleneni bilir ve O, her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Benim Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir. O, işitendir, bilendir. ”
Şaban Piriş = Peygamber: - Rabbim gökte ve yerde ne söyleniyorsa bilir. O işitendir, bilendir! dedi.
Sadık Türkmen = O dedi ki: “Benim Rabbim, gökyüzünde ve yeryüzünde (söylenen) her sözü bilir. O işitendir, bilendir.”
Seyyid Kutub = Peygamber dedi ki; «Benim Rabb'im, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir, o işiten ve bilendir.
Suat Yıldırım = Resul dedi ki: "Rabbim gökte olsun, yerde olsun, söylenen her sözü bilir. O öyle mükemmel işitir, öyle mükemmel bilir ki!"
Süleyman Ateş = Dedi ki: "Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir, (O'ndan gizli kalan hiçbir şey yoktur). O, işitendir, bilendir."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işitendir, bilendir.»
Ümit Şimşek = Peygamber dedi ki: Gökte ve yerde söylenen sözü Rabbim bilir. O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Rabbim, gökteki sözü de yerdeki sözü de bilir. O, herşeyi duyan, her şeyi bilendir!"
İskender Ali Mihr = (O şöyle) dedi: “Benim Rabbim, semadaki ve yerdeki sözü bilir. Ve O, (en iyi) işiten, (en iyi) bilendir.”
İlyas Yorulmaz = Elçi onlara “ Benim Rabbim, göklerde ve yerde söylenmiş sözleri en iyi bilendir. Çünkü O her şeyi işiten ve her şeyi en iyi bilendir” dedi.
بَلْ قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الأَوَّلُونَ
Enbiyâ / 5 -
Bel kâlû adgâsu ahlâmin belifterâhu bel huve şâır(şâırun), felye’tinâ bi âyetin kemâ ursilel evvelûn(evvelûne).
Diyanet İşleri = Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hattâ derler ki: Bu sözler, saçma sapan rüyadan ibâret, belki de kendisi uyduruyor bunları, hattâ o, bir şâir. Değilse neden evvelkilere gönderildiği gibi bize bir mûcize gösteremiyor?
Abdullah Parlıyan = Onlar diyorlar ki: “Muhammed'in bu söyledikleri karmakarışık rüyalardır, belki de bütün bunları kendisi uyduruyor. Hayır O sadece bir şairdir. Öyle değilse önceki peygamberlerin getirdikleri mucizeler gibi bir mucize getirsin!”
Adem Uğur = Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin.
Ahmed Hulusi = Şöyle de dediler: "Konuştukları kuruntulardan oluşan rüyalarıdır! Muhtemelen uyduruyor. . . Hayır, O bir şairdir! (Eğer böyle değilse) geçmişte yaşamış Rasûllerdeki gibi mucizesini göstersin!"
Ahmet Tekin = Onlar:' Hayır, bunlar saçma sapan hayallerdir... Yok canım, o sözleri uydurmuştur... Hayır, hayır, o bir şâirdir... Böyle değilse eğer, özgürce sorumluluklarını yerine getiren önceki peygamberler gibi, o da bize hak peygamber olduğuna dair bir delil, maddî bir mûcize getirsin.' dediler.
Ahmet Varol = 'Hayır; bu ancak karışık rüyalardan ibarettir. Hayır, bunu o kendisi uydurmuştur. Hayır o bir şairdir. Öyle değilse öncekilere gönderildiği gibi bize bir ayet (mucize) getirsin' dediler.
Ali Bulaç = "Hayır" dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin."
Ali Fikri Yavuz = (Müşriklerden bir kısmı şöyle) dediler: “- Hz. Muhammed’in (a.s.) getirdiği bu ayetler, rüya saçmalarıdır, yok onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse, evvelki peygamberlerin getirdiği mucizeler gibi, o da bize bir mucize getirsin.”
Ali Ünal = (Kur’ân’ı nasıl bir kaynağa atfedecekleri konusunda kafaları iyice karışmışlık içinde,) “Yok yok,” dediler, “(bu bir büyü değil;) bu, olsa olsa karmakarışık rüyalardan ibaret bir şey. Hayır hayır, peygamberlik iddia eden o zat, onu kendisi uyduruyor. Hayır, öyle de değil, o zat, galiba bir şair. Şair de değil diyelim, eğer gerçekten peygamberse, daha önce gönderilmiş olan peygamberler gibi o da bir mucize gösterse ya!”
Bayraktar Bayraklı = Onlar, “Hayır, bunlar karışık rüyalardır, onu kendisi uydurmuştur. Hayır o şairdir. Haydi, önceki peygamberler gibi bir belge getirsin!” dediler.
Bekir Sadak = Onlar: «Hayir; bunlar karisik ruyalardir", «Hayir, onu uydurmustur» «Hayir; o sairdir,» «Haydi onceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar, «hayır, (Kur'ân ve Muhammed'in dedikleri) olsa olsa (şuur altında biriken) rüya saçmalarıdır. Hayır, O bunları uydurmuştur; hayır O şâirdir; değilse, bize önceki peygamberlere gönderildiği gibi bir mu'cize getirsin» derler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar dediler ki: “Hayır, Muhammed'in söyledikleri karmakarışık düşlerdir, bu sözler onun uydurmasıdır. Hayır, o bir şairdir. Öyle değilse bize daha önceki peygamberlerin gösterdiklerine benzer bir mucize göstersin.”
Diyanet İşleri (eski) = Onlar: 'Hayır; bunlar karışık rüyalardır', 'Hayır; onu uydurmuştur', 'Hayır; o şairdir', 'Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin' dediler.
Diyanet Vakfi = «Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin.»
Edip Yüksel = Hatta, 'Boş hayallerdir,' 'Onu o uydurmuş,' ve 'O bir şairdir, daha önceki elçiler gibi o da bize mucizeler getirsin,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dediler: adgâsü ahlâm, yok onu uydurdu, yok o bir şâir, yoksa bize evvelkilerin gönderildikleri gibi bir âyet getirsin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Onlar): «Bunlar bir takım karışık rüyalar; yok onu kendisi uydurdu; yok o bir şairdir; öyle değilse, önceki peygamberlerin gönderdikleri gibi, bize bir mucize getirsin!» derler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Hayır, bunlar karışık rüyalardır; yok, onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin» dediler.
Gültekin Onan = "Hayır" dediler. "(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır, o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet getirsin."
Harun Yıldırım = "Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin."
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Hayır, (bunlar) saçma sapan rü'yâlardır. Hayır, onu kendisi uydurmuşdur. Hayır, o, bir şâirdir. (Bunlar değilse) o halde evvelki (peygamber) lere gönderildiği gibi o da bize bir mu'cize getirsin».
Hayrat Neşriyat = (Onlar: 'Kur’ân sihirdir' dedikten sonra:) 'Hayır! (Bunlar) karmakarışık rüyâlardır. Hayır! Onu (kendisi) uydurmuştur. Hayır! O bir şâirdir; o hâlde (gerçekten peygamberse) öncekilere gönderildiği gibi, (o da) bize bir mu'cize getirsin!' dediler.
İbni Kesir = Onlar: Hayır, bunlar saçma sapan rüyalardır. Hayır onu uydurmuştur, hayır o, şairdir. Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin dediler.
Kadri Çelik = “Hayır” dediler. (Bunlar) Karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi düzüp uydurmuştur; hayır, o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin.”
Muhammed Esed = "Yoo", diyorlar, "(Muhammed'in bu söyledikleri) karmakarışık rüyalardan ibaret!" "Yok yok, bütün bunları kendisi uyduruyor!" "Hayır, o sadece bir şairdir!" "Peki, madem öyle, önceki (peygamberlerin mucizelerle) gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirse ya!"
Mustafa İslamoğlu = "Hayır!" dediler; "(Bunlar) karma karışık düşlerdir!.. Yok yok, onu kendisi uydurmuştur!.. Bu da değilse, o bir şair olmalı... İyi ama, önceden gönderilen (peygamberler) gibi bize bir mucize getirse ya!.."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Hayır,» dediler, «Karışık rüyâlardır, Hayır, onu iftira etmiştir, o belki bir şairdir. İmdi bize evvelkilerin gönderilmiş oldukları gibi bir âyet getiriversin.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Hayır! Bunlar karmakarışık rüyâlardır. Hayır! Onu kendisi uydurmuştur. Hayır! O şâirdir. Eğer öyle değilse bize hemen önceki peygamberler gibi bir âyet (mucize) getirsin. ”
Şaban Piriş = -Hayır, dediler. Bunlar rüya saçmalıkları .. Hayır, onu o uydurmuştur. Hayır, O şairdir! Haydi, önceki peygamberler gibi bize bir mucize getirsin!
Sadık Türkmen = Ama onlar dediler ki: “Bunlar karmakarışık boş düşlerdir; hayır onu kendisi uydurdu. Yok yok, o bir şairdir! Haydi bize, öncekilere gönderildiği gibi bir mucize getirsin!”
Seyyid Kutub = O zalimler dediler ki; «Hayır, Muhammed'in söyledikleri birtakım karmaşık, birbirinden kopuk hayallerdir. Hayır, bu sözler O'nun uydurmasıdır. Hayır, O bir şairdir. Öyle değilse bize daha önceki peygamberlerin gösterdiklerine benzer bir mucize göstersin.»
Suat Yıldırım = (Kur’ân’ı kime mal edecekleri konusunda şaşırıp kaldılar, cevapları kendilerini bile tatmin etmeyip durmadan fikir değiştirdiler.) "Hayır!" dediler, "bu adğâsu ahlam: karışık karışık rüyalar." "Yok yok, böyle değil, anlaşılan onu kendisi uydurmuş!" "Hayır! bu da değil, galiba o bir şair!", "Öyleyse önceki peygamberlere verilen mûcizeler kabilinden istediğimiz mûcizeyi bize göstersin!"
Süleyman Ateş = "Hayır, dediler, (bu) karmakarışık hayallerdir; hayır onu uydurmuş; hayır o şâ'irdir. (Eğer gerçekten peygamberse) öncekilerin, (mu'cizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mu'cize getirsin."
Tefhim-ul Kuran = «Hayır» dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi düzüp uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin.»
Ümit Şimşek = Onlar 'Yok, bu karmakarışık rüyalardan ibarettir. Yok, kendisi uydurdu. Yok, o bir şairdir,' dediler. 'Değilse, bize, tıpkı öncekilere gönderilenler gibi bir âyet getirsin.'
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle de dediler: "Saçma sapan rüyalar bunlar! Belki de uydurduğu bir yalandır. Belki de bir şairdir o. Hadi bir mucize getirsin bize, öncekilere gönderildiği gibi..."
İskender Ali Mihr = “Hayır, karışık rüyalardır. Hayır, belki onu uydurdu. Hayır, belki de o bir şairdir. Öyleyse evvelkilere gönderildiği gibi bize (de) âyet (mucize) getirsin.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Hayır, onlar “Onun söyledikleri karma karışık hayaller, belki onun uydurduğu sözlerdir, belki de o bir şairdir. Hâlbuki o elçi bizi ikna etmek için, daha önceki toplumlara gönderilen mucizeler gibi, bize de mucize getirse ya” dediler.
مَا آمَنَتْ قَبْلَهُم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
Enbiyâ / 6 -
Mâ âmenet kablehum min karyetin ehleknâhâ, e fe hum yu’minûn(yu’minûne).
Diyanet İşleri = Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?
Abdullah Parlıyan = Geçmişte helak ettiğimiz toplumlardan hiç biri, kendilerine gönderilen peygamberlere inanmamışlardı. Bunlar mı iman edecekler sanki?
Adem Uğur = Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?
Ahmed Hulusi = Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı da iman etmemişti. . . Onlar mı iman edecekler?
Ahmet Tekin = Onlardan önce yok ettiğimiz, helâk ettiğimiz hiçbir memleket iman etmemişti. Onlar mı iman edecekler?'
Ahmet Varol = Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir kent (halkı) iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? [1]
Ali Bulaç = Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?
Ali Fikri Yavuz = Mekke, müşriklerinden evvel helâk ettiğimiz hiç bir memleket halkı iman etmedi; şimdi onlar mı iman edecekler?
Ali Ünal = Ama (mucize göstermiş bulunan) o önceki peygamberlerin neticede helâk ettiğimiz kavimlerinden hiç birisi (kendilerine gösterilen mucizeden sonra) iman etmedi ki, (şimdi bunlar iman etsin!)
Bayraktar Bayraklı = Bunlardan önce helâk ettiğimiz toplumların da hiçbiri iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecekler?
Bekir Sadak = Onlardan once yoketmis oldugumuz kasabalar halki inanmadilar, bunlar mi inanacaklar?
Celal Yıldırım = Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir kasaba halkı imân etmemişti, bunlar mı inanacaklar?
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) Onlardan önce (yaptıkları yüzünden) helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecek?
Diyanet İşleri (eski) = Onlardan önce yoketmiş olduğumuz kasabalar halkı inanmadılar, bunlar mı inanacaklar?
Diyanet Vakfi = Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?
Edip Yüksel = Bunlardan önce yok ettiğimiz toplumlardan hiç biri inanmamıştı. Şimdi bunlar mı inanacak?
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlardan evvel ihlâk ettiğimiz hiç bir karye iyman etmedi şimdi onlar mı iyman edecekler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir belde halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?
Gültekin Onan = Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) inanmamıştı; şimdi bunlar mı inanacak?
Harun Yıldırım = Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?
Hasan Basri Çantay = Onlardan evvel helak etdiğimiz hiç bir memleket (halkı helak olub gitdi), îman etmedi de (şimdi) bunlar mı îman edecekler?
Hayrat Neşriyat = Onlardan önce, kendisini helâk ettiğimiz hiçbir şehir (halkı) îmân etmemişti; şimdi onlar mı îmân edecekler?
İbni Kesir = Onlardan önce helak etmiş olduğumuz kasaba halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?
Kadri Çelik = Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?
Muhammed Esed = Geçmişte helak ettiğimiz toplumlardan hiç biri (kendilerine gönderilen peygamberlere) inanmamışlardı; şimdi, bunlar mı inanacak?
Mustafa İslamoğlu = Onlardan önce kendilerini (inkarda ısrarlarından dolayı) helak ettiğimiz nice kentler iman etmemişlerdi, şimdi bunlar mı iman edecekler?
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunlardan evvel helâk ettiğimiz hiçbir belde (ahalisi) imân etmemişti, şimdi bunlar mı imân edecekler?
Ömer Öngüt = Bunlardan önce yoketmiş olduğumuz hiçbir memleket halkı iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecekler?
Şaban Piriş = Onlardan önce, helâk ettiğimiz şehir halkı da iman etmemişti. Bunlar mı edecek?!
Sadık Türkmen = Bunlardan önce (mucizeyi görüp iman etmeyen ve) helâk ettiğimiz hiçbir kent halkı inanmamıştı. Şimdi (mucizeden dolayı) bunlar inanacaklar mı?
Seyyid Kutub = Oysa onlardan önceki helâk ettiğimiz kentlerin hiçbiri inanmamıştı. Şimdi onlar mı inanacaklar?
Suat Yıldırım = Kendilerinden önce imha ettiğimiz hiç bir şehir halkı iman etmedi, şimdi bunlar mı iman edecekler?
Süleyman Ateş = Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir kent (halkı) inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?
Tefhim-ul Kuran = Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?
Ümit Şimşek = Onlardan önce helâk ettiğimiz beldelerden de hiçbiri inanmamıştı. Şimdi bunlar mı inanacak?
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan önce yere batırdığımız hiçbir yurt ve uygarlık iman etmemiştir. Onlar mı iman edecekler!...
İskender Ali Mihr = Onlardan önce helâk ettiğimiz ülkelerden (hiç)biri îmân etmediler. Öyleyse onlar mı îmân edecekler?
İlyas Yorulmaz = Onlardan önce helak ettiğimiz bir kasaba halkı da, gönderdiğimiz mucizelere inanmamıştı. Peki, şimdi onlar (göndereceğimiz mucizelere) inanacaklar mı?
وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
Enbiyâ / 7 -
Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Diyanet İşleri = Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.
Abdulbaki Gölpınarlı = Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erleri göndermiştik insanlara, bilmiyorsanız sorun kitap ehlinin bilginlerine.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! Biz senden önce de peygamber olarak meleklerden değil, ancak kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkeklerden elçiler gönderdik. Yani kadınlardan peygamber göndermedik. Bunun için o inkâr edenlere de ki, eğer kendiniz bilmiyorsanız bilenlere sorun.
Adem Uğur = Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.
Ahmed Hulusi = Senden önce, kendilerine erkeklerden başkasını vahiy ile irsâl etmedik. . . Eğer bilmiyorsanız, geçmiş hakkında bilgi sahibi kişilere sorun.
Ahmet Tekin = Biz senden önce de, ancak kendilerine vahiy ile irtibat kurduğumuz, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, liyâkatli, güvenilir erkekleri peygamber olarak görevlendirdik. Bilmiyorsanız bilenlere, kutsal kitapları bilenlere sorun.
Ahmet Varol = Senden önce de (elçi olarak) kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkalarını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline [2] sorun.
Ali Bulaç = Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
Ali Fikri Yavuz = Biz, senden önce de, ancak kendilerine vahy ettiğimiz bir takım (senin gibi) erkek peygamberler gönderdik. Haydin, kitab ehli olanların alimlerine sorun, eğer bilmiyorsanız.
Ali Ünal = (Rasûlüm,) Biz senden önce de peygam ber olarak ancak kendilerine vahiyde bulunduğumuz erkekler gönderdik. (Ey müşrikler ve daha başkaları,) eğer bu konuda bilginiz yoksa, (Ehli Kitap âlimleri başta olmak üzere) ilim ehline, (bilhassa vahye dayalı bilgiye sahip olanlara) sorun.
Bayraktar Bayraklı = Biz, senden önce, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız Kur'ân'ı bilenlere sorunuz!
Bekir Sadak = Senden once de, kendilerine vahyettigimiz adamlar gonderdik. Bilmiyorsaniz kitablilara sorun.
Celal Yıldırım = Senden önce ancak Kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. (Kadınlardan peygamber göndermedik). Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun.
Cemal Külünkoğlu = Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun!
Diyanet İşleri (eski) = Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız kitablılara sorun.
Diyanet Vakfi = Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.
Edip Yüksel = Senden önce, insanların dışında elçi göndermedik; onlara vahyediyorduk. Bilmiyorsanız uzmanlara sorunuz
Elmalılı Hamdi Yazır = Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Senden önce de Biz, sadece kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekler gönderdik; bilmiyorsanız, haydi bilgisi olanlara sorun!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkek(peygamber)ler gönderdik. Bilmiyorsanız kitap ehli olanlara sorun.
Gültekin Onan = Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
Harun Yıldırım = Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.
Hasan Basri Çantay = Biz senden evvel de kendilerine vahy etdiğimiz erkeklerden başkasını (peygamber olarak) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.
Hayrat Neşriyat = Senden önce de kendilerine vahyetmekte olduğumuz birtakım erkeklerden başkasını(peygamber olarak) göndermedik; eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre (âlimlere) sorun!
İbni Kesir = Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız; zikir ehline sorun.
Kadri Çelik = Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (melekleri) peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
Muhammed Esed = Biz senden önce de (ey Muhammed,) kendilerine vahiy indirilen (ölümlü) adamlardan başkasını (elçi olarak) göndermedik; bunun içindir ki, (o inkarcılara de ki:) "Eğer kendiniz bilmiyorsanız, önceki kitapları okuyup izleyen kimselere sorun".
Mustafa İslamoğlu = Biz senden önce de kendilerine mesajlarımızı ilettiğimiz (ölümlü) insanlardan başka birilerini peygamber olarak göndermedik. Hem eğer (bu konuda bir şey) bilmiyorsanız, (geçmiş) vahiylerin mensuplarına sorun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve senden evvel de göndermedik, ancak kendilerine vahyeder olduğumuz birtakım erkekler gönderdik. Eğer siz bilmez kimseler oldunuz ise artık bilgin zâtlardan sorunuz.
Ömer Öngüt = Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.
Şaban Piriş = Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik. Kitap ehline sorun, eğer bilmiyorsanız ..
Sadık Türkmen = Biz senden önce de, vahyettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik. Haydi zikir ehline (Tevrat, Zebur ve İncil’i bilenlere) sorun. Eğer (o kitapları okumayı) bilmiyor iseniz!..
Seyyid Kutub = Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Bilmiyorsanız şayet zikir ehline sorun.
Suat Yıldırım = Biz senden önce de, ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Şayet bilmiyorsanız, bunu bilenlere sorunuz.
Süleyman Ateş = Biz, senden önce yalnız kendilerine vahyedilen erkeklerden başkasını elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız Zikir ehline (Kitap sâhiplerine) sorun.
Tefhim-ul Kuran = Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, şu halde zikir ehline sorun.
Ümit Şimşek = Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başka birşey değildi. Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.
Yaşar Nuri Öztürk = Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz erler gönderdik. Hadi, sorun zikir/Kur'an ehline, eğer bilmiyorsanız...
İskender Ali Mihr = Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.
İlyas Yorulmaz = Senden öncede gönderdiğimiz birtakım adamlara da vahy etmiştik. Eğer bilmiyorlarsa, bunları vahiy kültürünü bilenlere (ehli kitaba) sorsunlar.
وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ
Enbiyâ / 8 -
Ve mâ cealnâhum ceseden lâ ye’kulûnet taâme ve mâ kânû hâlidîn(hâlidîne).
Diyanet İşleri = Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onları yemek yemeyen bir kalıp olarak yaratmamıştık ve onlar, ebedî de değillerdi.
Abdullah Parlıyan = Biz o peygamberleri yiyip içen bir yapıda yaratmıştık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
Adem Uğur = Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.
Ahmed Hulusi = Onları (Nebi/Rasûlleri), yemeğe ihtiyacı olmayan bedenli olarak meydana getirmedik! (Onlar dünyada) ebedî kalıcılar da değillerdi.
Ahmet Tekin = Biz peygamberleri yeyip içmeyen, beşer tabiatından uzak birer varlık haline getirmedik. Onlar bu dünyada ölümsüz, ebedî kalıcı da değiller.
Ahmet Varol = Biz onları yemek yemeyen cesetler kılmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
Ali Bulaç = Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.
Ali Fikri Yavuz = Biz peygamberleri yemek yemez birer cesed olarak yaratmadık. Dünyada ebediyyen kalıcı da değildirler.
Ali Ünal = Biz onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık. Onlar ebedî de değillerdi.
Bayraktar Bayraklı = Biz onlara yemek yemez bir vücut vermedik, onlar ölümsüz de değillerdi.
Bekir Sadak = Biz onlari yemek yemez birer ceset kilmadik ve onlar olumsuz de degillerdi.
Celal Yıldırım = Biz, o peygamberleri yemek yemiyen birer cesed kılmadık ve onlar (Dünya'da) ebedî de değillerdi.
Cemal Külünkoğlu = Biz, onları yemek yemeyen cesetler olarak yaratmadık. Onlar (dünyada) ebedi kalıcı da (ölümsüz de) değillerdir.
Diyanet İşleri (eski) = Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi.
Diyanet Vakfi = Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.
Edip Yüksel = Onları, yemek yemeyen bedenler olarak yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = biz onları hem yemek yemez bir cesed yapmadık hemde mühalled değildiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz onları yemek yemez bir ceset yapmadık; ölümsüz de değildiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onları yemek yemez birer cesed kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi.
Gültekin Onan = Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.
Harun Yıldırım = Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.
Hasan Basri Çantay = Biz onları yemek yemez birer cesed olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyâda) ebedî de değillerdi.
Hayrat Neşriyat = Hem onları yemek yemeyen cesedler yapmadık; (onlar) ölümsüz kimseler de değillerdi.
İbni Kesir = Biz onları; yemek yemez bir ceset kılmadık ve onlar, ebedi de değillerdi
Kadri Çelik = Biz onları (peygamberleri), yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar temelli kalıcılar da değillerdi.
Muhammed Esed = (Göreceksiniz ki,) Biz o'nları yiyip içmeye ihtiyaç duymayan bir yapıda yaratmamıştık; o'nlar ölümsüz de değillerdi.
Mustafa İslamoğlu = Biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik; dahası onlar ölümsüz de değildiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onları taam yemez birer ceset kılmadık ve onlar bâki kalan kimseler de olmadılar.
Ömer Öngüt = Biz onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık. Onlar ebedî de değillerdi.
Şaban Piriş = Biz onlara yemek yemez bir vücut vermedik, onlar ölümsüz de değillerdi.
Sadık Türkmen = Biz onları, yemek yemeyen cesetler yapmadık! (Onlar dünyada), ölümsüz/ebedi kalıcı da değillerdi.
Seyyid Kutub = Biz onları yemek yemez organizmalar olarak yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
Suat Yıldırım = Biz onları yiyip içmeyen bedenden ibaret kılmadık; hem dünyada onlar ebedî olarak da kalmadılar.
Süleyman Ateş = Biz onları yemek yemeyen ceset(ler) yapmadık. (Onlar), ölümsüz de değillerdi.
Tefhim-ul Kuran = Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.
Ümit Şimşek = Biz onları yiyip içmeyen cesetler halinde yaratmadık; onlar ölümsüz de değillerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onları yemek yemez bir ceset olarak yaratmadık. Onlar sonsuza dek kalıcı da değillerdi.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, onları (vahyettiğimiz ricalleri) yemek yemeyen bir beden (vücut) kılmadık. Ve onlar, halidin (ebedî, ölümsüz) değillerdir.
İlyas Yorulmaz = Biz, yiyip içmeyen hiçbir canlı (ceset) yaratmadık ve yarattıklarımızın hiç birisi de ölümsüz değildir.
ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ
Enbiyâ / 9 -
Summe sadaknâhumul va’de fe enceynâhum ve men neşâu ve ehleknâl musrifîn(musrifîne).
Diyanet İşleri = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra vaadimizi gerçekleştirmiştik onlara da onları da kurtarmıştık, dilediklerimizi de ve imansızlıkta ileri gidenleri helâk etmiştik.
Abdullah Parlıyan = Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Bunun için kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, ölçüsüz davrananları da helak ettik.
Adem Uğur = Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.
Ahmed Hulusi = Sonra Onlara bildirimimizi gerçekleştirdik; Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtarıp, müsrifleri helâk ettik.
Ahmet Tekin = Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Peygamberleri, sünnetimize, düzenimizin yasalarına uygun olarak, irademizin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselerle, mü’minlerle birlikte kurtardık. Allah’ın emirlerine cahilce davranarak âsi olanları, koyduğu kuralları tanımayanları, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyanları, azgınları da yokettik.
Ahmet Varol = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri ise helak ettik.
Ali Bulaç = Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.
Ali Fikri Yavuz = Sonra onlara olan vadimizi doğruya çıkardık da hem onları, hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. Müşrikleri ise helak ettik.
Ali Ünal = Onlara (yardım ve zafer va’dettik); va’ dimizde durduk ve hem onları hem de beraberlerinde bulunan ve kurtulmalarını dilediğimiz mü’minleri kurtardık; (kendilerine verilen hayat, akıl ve kabiliyetler gibi bütün sermayeleri boşa harcayıp) haddi aşkın davrananları ise helâk ettik.
Bayraktar Bayraklı = Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Onları ve dilediklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri de helâk ettik.
Bekir Sadak = Sonra Biz onlara verdigimiz sozu yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardik; asiri gidenleri ise yok ettik.
Celal Yıldırım = Sonra da onlara verdiğimiz sözü doğrulukla yerine getirdik. Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, (inkârda, sapıklık ve azgınlıkta) aşırı gidenleri ise yok ettik.
Cemal Külünkoğlu = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Hem kendilerini ve hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. (Hakka karşı direnmede) haddi aşanları ise helâk ettik.
Diyanet İşleri (eski) = Sonra Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri ise yok ettik.
Diyanet Vakfi = Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.
Edip Yüksel = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; onları dilediklerimizle birlikte kurtardık; aşırı gidenleri de helak ettik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra onlara olan va'de sadık olduk da kendilerini ve dilediklerimizi necata çıkarıp müsrifleri helâk ettik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri helak ettik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; hem onları, hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık, aşırı gidenleri yok ettik.
Gültekin Onan = Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.
Harun Yıldırım = Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.
Hasan Basri Çantay = Sonra biz onlara olan va'd (imiz) in doğruluğunu gösterdik de hem kendilerini, hem kimleri diliyorsak onları kurtardık. İftiracıları ise helak etdik.
Hayrat Neşriyat = Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik de kendilerini ve dilediğimizkimseleri kurtardık; haddi aşanları ise helâk ettik.
İbni Kesir = Nihayet onlara verdiğimiz sözün doğruluğunu gösterdik. Kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri de yok ettik.
Kadri Çelik = Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da aşırı gidenleri yıkıma uğrattık.
Muhammed Esed = Sonuç olarak, Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik ve bunun için kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık; ama kendi kendilerini ziyan edenleri ise yok ettik.
Mustafa İslamoğlu = Nitecede Biz onlara verdiğimiz sözü tuttuk; bunun sonucunda onları ve dilediklerimi kurtarıp, (hayatlarını) amaçsızca harcayanları ise helak ettik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra onlara olan vaadi gerçekleştirdik de onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık ve müsrif olanları da helâk ettik.
Ömer Öngüt = Sonra onlara verdiğimiz sözü dosdoğru yerine getirdik. Hem kendilerini hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları da yok ettik.
Şaban Piriş = Onlara verdiğimiz sözü tuttuk, onları ve dilediklerimizi kurtardık, gaflet ve cehalette diretenleri de helak ettik.
Sadık Türkmen = Sonra, onlara verdiğimiz sözde sadık kaldık/sözü yerine getirdik; onları ve dilediklerimizi (onlarla birlikte inananları) kurtardık, aşırı gidenleri de imha ettik.
Seyyid Kutub = Sonra sözümüzü tutarak onları ve dilediğimiz kimseleri kurtararak ölçülerimizi çiğneyen azgınları yokettik.
Suat Yıldırım = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Onları ve beraberlerinde bulunan dilediğimiz kullarımızı kurtardık, haddi aşanları ise helâk ettik.
Süleyman Ateş = Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, onları ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri helâk ettik.
Tefhim-ul Kuran = Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.
Ümit Şimşek = Sonra kendilerine verdiğimiz sözü yerine getirdik; onları ve daha başka dilediklerimizi kurtarıp inkârla haddini aşanları helâk ettik.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra onlara verilen söze sadık kaldık da onları ve dilediklerimizi kurtardık. Ve israfa saplanıp haddi aşanları helâk ettik.
İskender Ali Mihr = Sonra onlara olan vaade, sadık kaldık. Böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık. Ve müsrifleri (haddi aşanları) helâk ettik.
İlyas Yorulmaz = Sonra onlara ettiğimiz vaatleri doğruladık, onları ve dilediğimizi kurtardık ve kendilerine yazık edenleri de azapla yok ettik.
لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Enbiyâ / 10 -
Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra size bir kitap indirdik ki o kitapta şerefiniz, yüceliğiniz anılmadadır, hâlâ mı akıl etmezsiniz?
Abdullah Parlıyan = Andolsun size öyle bir kitap indirdik ki, şeref ve itibarınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacakmısınız?
Adem Uğur = Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?
Ahmed Hulusi = Yemin olsun ki, size, içinde zikriniz olan (hakikatinizi HATIRLATAN) BİLGİ inzâl ettik! Aklınız almıyor mu?
Ahmet Tekin = Andolsun size, içinde haklarınızı ve sorumluluklarınızı, ilâhî emirleri ve günahtan korunma yollarını, dininizi, şeriatınızı, şanınızı şerefinizi yükseltecek hükümranlık esaslarını hatırlatan, insanı ve insanî değerleri anlatan bir kitap, Kur’ân indirdik. Hâlâ bu kitabın mahiyetini, manasını kavramayacak mısınız?
Ahmet Varol = Andolsun ki size içinde sizin için öğüt bulunan [3] bir kitap indirdik. Akıl etmiyor musunuz?
Ali Bulaç = Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?
Ali Fikri Yavuz = (Ey Kureyş topluluğu), size öyle muazzam bir kitap indirmişiz ki, (iman ettiğiniz kakdirde) bütün şerefiniz ondadır. Halâ akıllanmıyacak mısınız?
Ali Ünal = Size, size olan mesajı içeren bir kitabı indirmiş bulunuyoruz. Aklınızı kullanmaz mısınız?
Bayraktar Bayraklı = Andolsun size, içinde şerefiniz bulunan bir kitap indirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Bekir Sadak = And olsun ki,size serefiniz ve ogut veren bir Kitap indirdik; akletmiyor musunuz?*
Celal Yıldırım = And olsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki şeref ve itibarınız ondadır (onunla gerçekleşir). Hâlâ aklınızı kullanmıyacak mısınız ?
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, biz, size içinde şeref ve itibarınız bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullan(arak ondan yararlan)mayacak mısınız?
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki,size şerefiniz ve öğüt veren bir Kitap indirdik; akletmiyor musunuz?
Diyanet Vakfi = Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?
Edip Yüksel = Size, size olan mesajı içeren bir kitabı indirmiş bulunuyoruz. Aklınızı kullanmaz mısınız?
Elmalılı Hamdi Yazır = Şanım hakkı için size bir kitab indirdik ki bütün şanımız onda? Hâlâ akıllanmıyacakmısınız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şanınız ondadır; hala akıllanmayacak mısınız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Ey Kureyş topluluğu!) And olsun, size öyle bir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
Gültekin Onan = Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akletmeyecek misiniz?
Harun Yıldırım = Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?
Hasan Basri Çantay = Andolsun, size öyle bir kitab indirmişizdir ki (bütün) zikir (ve şeref) iniz ondadır. Haalâ akıllanmıyacak mısınız?
Hayrat Neşriyat = And olsun ki size, içinde zikriniz bulunan (sizi şereflendiren) bir Kitab indirdik. Hiç akıl erdirmiyor musunuz?
İbni Kesir = Andolsun ki; size, içinde zikrinizin bulunduğu bir Kitab indirdik. Hala akletmiyor musunuz?
Kadri Çelik = Şüphesiz size, içinde (öncekilere ait gerçekleri anımsatan) hatırlatmalarınızın bulunduğu bir kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?
Muhammed Esed = (Ey İnsanlar!) Gerçek şu ki, Biz size, akılda tutmanız gereken her şeyi kapsayan ilahi bir mesaj indirdik: hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz size, içinde size şeref ve itibar kazandıran bir mesaj indirmiş bulunuyoruz: şu halde, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
Ömer Nasuhi Bilmen = Kasem olsun ki, size bir kitap indirdik ki, sizin şerefiniz ondadır. Hâlâ âkilâne düşünmez misiniz?
Ömer Öngüt = Andolsun ki, içinde zikriniz (şerefiniz) bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?
Şaban Piriş = Size de, içinde sizin için uyarıların yer aldığı bir kitap indirdik. Hâlâ, aklınızı kullanmıyor musunuz?
Sadık Türkmen = (ey insanlar!) Gerçek şu ki; size içinde öğüdünüz bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanarak inanmıyor musunuz?
Seyyid Kutub = Andolsun ki, size namınızı yücelten, öğütler içeren bir kitap indirdik. Buna aklınız ermiyor mu?
Suat Yıldırım = Muhakkak ki, hayatınız için gerekli notları içeren, size şan ve şeref sağlayan bir kitap indirdik. Neden düşünmüyorsunuz?
Süleyman Ateş = Andolsun, size, içinde Zikr'iniz bulunan bir Kitap indirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?
Ümit Şimşek = Size de bir kitap indirdik ki, şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, size bir Kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız/zikriniz/şerefiniz yalnız ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?
İskender Ali Mihr = Andolsun ki; içinde, sizi zikreden (sizden bahseden) bir kitap indirdik. Hâlâ akıl etmez misiniz?
İlyas Yorulmaz = Hiç şüphe yok ki, içinde size öğütlerle dolu bir kitap indirdik. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ
Enbiyâ / 11 -
Ve kem kasamnâ min karyetin kânet zâlimeten ve enşe’nâ ba’dehâ kavmen âharîn(âharîne).
Diyanet İşleri = Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Zulmeden nice şehirleri helâk ettik de ondan sonra diğer toplulukları yarattık.
Abdullah Parlıyan = Hem bilmiyor musunuz ki, biz yaratılış gayesine aykırı davranan, nice toplumları kırıp geçirdik de, onların yerine başka toplumlar meydana getirdik.
Adem Uğur = Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.
Ahmed Hulusi = Zâlim olan nice bölgeyi kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka halklar inşa ettik.
Ahmet Tekin = Biz, halkı zâlim, âsi, kâfir, duyarsız, temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen nice memleketleri kırıp geçirdik. Onlardan sonra başka milletler var ettik.
Ahmet Varol = Biz zalim olan nice kenti helak ettik ve onlardan sonra başka kavimler var ettik.
Ali Bulaç = Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.
Ali Fikri Yavuz = Biz, kâfir olan nice memleket halkını kırıp geçirdik ve bunların helâkinden sonra da, başkalarını bir kavim olarak yarattık.
Ali Ünal = Biz, halkı (Allah’a şirk koşmakla) en büyük zulmü işlemiş ve kendilerine yazık etmiş nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra yerlerinde başka topluluklar var ettik.
Bayraktar Bayraklı = Biz, halkı zulüm yapan nice ülkeleri yerle bir ettik. Ondan sonra yerlerine başka topluluklar vücuda getirdik.
Bekir Sadak = Halki zalim olan nice kasabalari kirip gecirdik ve onlardan sonra baska milletler varettik.
Celal Yıldırım = Zâlim olan nice kasaba halkını kırıp geçirdik de onlardan sonra başka bir kavim yaratıp oluşturduk.
Cemal Külünkoğlu = Biz, zulmeden nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka toplumlar yarattık.
Diyanet İşleri (eski) = Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler varettik.
Diyanet Vakfi = Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.
Edip Yüksel = Nice ülkeleri, haksızlık etmelerinden ötürü kırıp geçirdik ve ardlarından başka toplumlar varettik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Halbuki biz zulmetmekte olan nice memleket kırdık geçirdik ve arkasından diğerlerini başka bir kavm olarak neşet ettirdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Oysa Biz zulmetmekte olan nice memleket halkını kırıp geçirdik , arkasından da diğerlerini başka bir topluluk olarak meydana getirdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz halkı zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler var ettik.
Gültekin Onan = Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.
Harun Yıldırım = Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.
Hasan Basri Çantay = Biz (küfür ve) zulmeden nice memleketi kırıb geçirdik, sonra ardından da diğer kavm (ler) i yaratdık.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (halkı) zâlim olan nice şehirleri kırıp geçirdik; onlardan sonra da başka kavimler meydana getirdik.
İbni Kesir = Biz, zulmeden nice kasabayı kırıp geçirdik. Ve onlardan sonra başka bir kavmi var ettik.
Kadri Çelik = Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.
Muhammed Esed = Hem (bilmiyor musunuz ki) Biz, zulümde ısrar eden nice toplumları kırıp geçirdik de onların yerine başka toplumlar meydana getirdik!
Mustafa İslamoğlu = Üstelik Biz, zulümde ısrarcı olan nice beldeleri kırıp geçirdik; ve (bunun) ardından onların (yerine) başka bir toplum ikame ettik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve halbuki, biz nice zulmeden beldeyi helâk ettik ve onlardan sonra başka başka birer kavim vücuda getirdik.
Ömer Öngüt = Zâlim olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka bir topluluk var ettik.
Şaban Piriş = Biz zalim olan nice ülkeleri kırıp geçirdik. Onlardan sonra, başka bir toplum var ettik.
Sadık Türkmen = Oysa biz, halkı zulmeden nice kentleri kırıp geçirdik! Onlardan sonra da, diğerlerini başka bir topluluk olarak inşa etmişizdir.
Seyyid Kutub = Halkları zalim olan nice şehri kırıp geçirdik de arkasından başka halklar ortaya çıkardık.
Suat Yıldırım = Zulme batmış nice beldelerin bellerini kırdık, onlardan sonra da başka toplumlar yarattık.
Süleyman Ateş = (Halkı) zulmeden nice şehri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka bir topluluk getirdik.
Tefhim-ul Kuran = Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.
Ümit Şimşek = Zulmeden nice beldeyi Biz kırıp geçirdik; sonra da yerlerine başka kavimler getirdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Zulmetmiş nice kenti/medeniyeti biz kırıp geçirdik ve arkalarından başka bir topluluk oluşturduk.
İskender Ali Mihr = Ve Biz, zalim olan nice ülkeleri kırdık (döktük, yok ettik). Ve ondan sonra başka kavimler inşa ettik (yarattık).
İlyas Yorulmaz = Kasabalardan, haksızlık yaptıkları için, nicelerini yok edip, başka kavimleri onların yerine yerleştirdik (inşa ettik).
فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَرْكُضُونَ
Enbiyâ / 12 -
Fe lemmâ ehassû be’senâ izâ hum minhâ yerkudûn(yerkudûne).
Diyanet İşleri = Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Azâbımızı hissettiler mi hemen kaçmaya başlıyorlardı ondan.
Abdullah Parlıyan = Azabımızın başlarına geleceğini hissettikleri zaman, hemen oradan kaçmaya davranırlardı.
Adem Uğur = Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!
Ahmed Hulusi = Şiddetimizi hissettiklerinde bir de bakarsın, oradan kaçıyorlar!
Ahmet Tekin = Onlar azâbımızın şiddetini hissettikleri zaman, hemen vasıtalarına binip topuklayarak yılgın bir vaziyette oradan kaçıyorlardı.
Ahmet Varol = Onlar zorlu azabımızı hissettiklerinde hemen oradan kaçıyorlardı.
Ali Bulaç = Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.
Ali Fikri Yavuz = Onlar azabımızın şiddetini duydukları zaman memleketlerinden kaçıyorlardı.
Ali Ünal = Ne zaman ki hak ettikleri cezanın bir baskın şeklinde gelmekte olduğunu hissettiler, işte o zaman bir bozgun halinde beldelerinden kaçmaya durdular.
Bayraktar Bayraklı = Azabımızı hissettiklerinde, oralardan kaçmaya başladılar.
Bekir Sadak = Onlar bizim baskinimizi hissettiklerinde, oradan kacmaga koyuluyorlardi.
Celal Yıldırım = Onlar, yok edici baskınımızı hissedince hemen oradan tabana kuvvet kaçmağa koyuldular.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, azabımızın gelip çattığını fark ettiklerinde oralardan uzaklaşıp kaçıyorlardı.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmağa koyuluyorlardı.
Diyanet Vakfi = Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!
Edip Yüksel = Azabımızı hissettikleri anda ondan kaçmaya çalışıyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Be'simizi hissettikleri vakit, hemen oradan üzengi depiyorlardı,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Azabımızı hissettikleri zaman, hemen oradan üzengi tepiyorlardı (kaçıyorlardı).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman oradan kaçmaya koyuluyorlardı.
Gültekin Onan = Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.
Harun Yıldırım = Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!
Hasan Basri Çantay = Azabımızı hissettiklerinde, oralardan kaçmaya başladılar.
Hayrat Neşriyat = Onlar bizim baskinimizi hissettiklerinde, oradan kacmaga koyuluyorlardi.
İbni Kesir = Bizim baskınımızı hissettikleri zaman; onlar, oradan kaçmaya yelteniyordu
Kadri Çelik = Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.
Muhammed Esed = Ve onlar Bizim cezalandırıcı kudretimizi hissetmeye başlar başlamaz, hemen oradan kaçmaya davranırlardı.
Mustafa İslamoğlu = Ve onlar Bizim ezici gücümüzü hissettikleri zaman, derhal oradan kaçmaya yeltendiler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, onlar Bizim azabımızı hissettiler. Onlar hemen oralardan süratle kaçınmaya başladılar.
Ömer Öngüt = Onlar bizim azabımızı hissettiklerinde oradan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.
Şaban Piriş = Azabımızı hissettikleri zaman, ondan süratle kaçıyorlardı.
Sadık Türkmen = Azabımızı hissettikleri zaman, hemen oradan hızlıca kaçışıyorlardı!
Seyyid Kutub = Bu zalimler azabımızın gelip çattığını farkettiklerinde derhal şehirlerinden kaçmaya koyuluyorlardı.
Suat Yıldırım = Onlar bizim baskınımızı hisseder etmez, derhal bineklerine yönelip kaçmaya yeltendiler.
Süleyman Ateş = Azâbımızı hissettikleri zaman onlar, derhal oradan (kaçmak için hayvanlarını) mahmuzluyorlardı.
Tefhim-ul Kuran = Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.
Ümit Şimşek = Onlar, daha azabımızı hisseder etmez kaçışmaya başladılar.
Yaşar Nuri Öztürk = Şiddetimizi hissettiklerinde hiç vakit geçirmeksizin oradan dört nala kaçıyorlardı.
İskender Ali Mihr = Böylece (şiddetli) azabımızı hissettikleri zaman onlar, ondan kaçarlar.
İlyas Yorulmaz = Onlar azabımızın geleceğini hissettikleri anda, hemen oradan kaçmaya çalışırlardı.
لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ
Enbiyâ / 13 -
Lâ terkudû verciû ilâ mâ utriftum fîhi ve mesâkinikum leallekum tus’elûn(tus’elûne).
Diyanet İşleri = Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kaçmayın, dönün sâhip olduğunuz mallara, nîmetlere ve evlere; çünkü sorguya çekileceksiniz.
Abdullah Parlıyan = Boşuna kaçmayın, bol bol verilip içinde şımardığınız nimetlere ve yurtlanıza dönün. Çünkü siz yaptıklarınızdan sorguya çekileceksiniz. Böylece kaybettiklerini anlarlar da
Adem Uğur = Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!
Ahmed Hulusi = "Kaçmayın; bolluktan şımardığınız yere, meskenlerinize dönün ki sorgulanasınız. "
Ahmet Tekin = 'Yılgın vaziyette, vasıtalarınıza binip topuklayarak kaçmayın. Size verilen nimetlere, refaha, yurtlarınıza dönün. Bunlar hesaba çekilmenize vesile olacak.'
Ahmet Varol = 'Kaçmayın, size sağlanan refaha ve yurtlarınıza dönün. Olur ki sorguya çekilirsiniz.'
Ali Bulaç = "Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz."
Ali Fikri Yavuz = (Melekler onlara şöyle dedi): “- Kaçmayın, içinde bulunduğunuz nimete ve evlerinize dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz.”
Ali Ünal = “Hayır, kaçmayın! Dönün o içine gömülüp şımardığınız refah ve konfora, o meskenlerinize(!) Dönün ki, bakarsınız, fakirler ve ihtiyaç sahipleri bir şey istemek için başınıza üşüşür, size bir şey danışmak, bir şey sormak için gelenler olur..(!)”
Bayraktar Bayraklı = “Kaçmayınız! İçinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönünüz! Çünkü size sorular sorulacak.”
Bekir Sadak = "Kosup kacmayin; size nimet verilen yere, yurdlariniza donun, elbette sorguya cekileceksiniz» dedik.
Celal Yıldırım = Kaçmayın, refah içinde geçirdiğiniz nimetlere ve konaklarınıza dönünüz; çünkü elbette sorguya çekileceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = (Onlara:) “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü siz sorguya çekileceksiniz” (denildi).
Diyanet İşleri (eski) = 'Koşup kaçmayın; size nimet verilen yere, yurdlarınıza dönün, elbette sorguya çekileceksiniz' dedik.
Diyanet Vakfi = «Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!»
Edip Yüksel = Kaçmayın, lüks ve savurganlık için yaşadığınız yere, evlerinize dönünüz. Çünkü sorguya çekileceksiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = yok, dedik: tepinmeyin, dönün o içinde şımartıldığınız şeylere ve meskenlerinize, ki sorguya çekileceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yok tepinmeyin, dönün içinde şımartıldığınız nimetlere ve yurtlarınıza ki, sorguya çekileceksiniz! dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Koşup kaçmayın; size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün ki, sorguya çekileceksiniz» dedik.
Gültekin Onan = "Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz."
Harun Yıldırım = "Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!"
Hasan Basri Çantay = (Onlara:) «Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha, yurdlarında dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz» (denildi).
Hayrat Neşriyat = 'Kaçmayın, içinde şımartıldığınız şeye (ni'metlere) ve evlerinize dönün ki(başınıza gelenlerden) suâl olunasınız!'
İbni Kesir = Koşup kaçmayın, size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün. Elbette sorguya çekileceksiniz.
Kadri Çelik = “Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; belki yine (fakir birice yardım) istenirsiniz de onları kovarsınız, ha!”
Muhammed Esed = (Ama sanki kendilerine:) "Kaçmaya kalkışmayın; bolluk ve keyif içinde sizi şımartan şeylere, evlerinize yurtlarınıza dönün, ki belki (yapıp ettiklerinizden ötürü) sorguya çekileceksiniz!" (denmiş gibi, kaybettiklerini anlarlar).
Mustafa İslamoğlu = Durun, kaçmayın! Haydi, sizi küstahça şımartan konforlu yaşantınıza ve konuklarınıza geri dönün! Ne yani, herhalde hesaba çekilecektiniz!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Kaçmayınız ve içinde mütenaim olduğunuz yere ve meskenlerinize geri dönünüz. Umulur ki siz, sual olunacaksınız.»
Ömer Öngüt = Kaçmayın! İçinde şımarıp azdığınız nimetlere ve meskenlerinize dönün! Çünkü sorguya çekileceksiniz.
Şaban Piriş = -Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Belki size bir şey sorulur.
Sadık Türkmen = ”boşuna kaçmayın! İçinde şımartıldığınız lüks hayata ve evlerinize dönün! Çünkü sorgulanacaksınız.”
Seyyid Kutub = Kaçmayınız, sizi baştan çıkaran nimetlere ve evlerinize dönünüz ki, sorguya çekileceksiniz!
Suat Yıldırım = "Yok," dedik, "tepinmeyin, dönün o içinde şımardığınız refah ve konfora! Dönün o konaklarınıza ki sorguya çekileceksiniz."
Süleyman Ateş = (Boşuna) Kaçmayın, (bol bol verilip) içinde şımartıldığınız(ni'metler)e ve yurtlarınıza dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz!
Tefhim-ul Kuran = «Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz.»
Ümit Şimşek = Kaçmasanıza! Dönün içinde yüzdüğünüz nimetlere ve konaklarınıza; çünkü sorgulanacaksınız.
Yaşar Nuri Öztürk = Kaçmayın, içinde servet şımarıklığına düştüğünüz yere, meskenlerinize dönün ki, hesaba çekilebilesiniz.
İskender Ali Mihr = Kaçmayın ve orada şımartıldığınız (her isteğinizin yerine getirildiği) şeye (yere) ve meskenlerinize geri dönün ki (orada), sorgulanacaksınız.
İlyas Yorulmaz = “Kaçmayın, sizin (diğer insanlardan) farklı olduğunuzu zannettiğiniz şeylere ve oturduğunuz mekanlara dönün. Elbette ki yaptıklarınızdan sorulacaksınız” denildi.
قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
Enbiyâ / 14 -
Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = “Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yazıklar olsun bize derler, gerçekten de zulmetmiştik biz.
Abdullah Parlıyan = ve yalnızca “Yazıklar olsun bize, doğrusu biz yaratılış gayesine aykırı davrananlardan olduk!” derler.
Adem Uğur = Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Yazıklar olsun bize! Gerçekte zulmedenlerden olmuşuz!"
Ahmet Tekin = 'Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz inkâr ile isyan ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, hakka riayet etmeyen zâlim kimselermişiz.' dediler.
Ahmet Varol = 'Yazık bize! Gerçekten biz zalimlermişiz' dediler.
Ali Bulaç = "Yazıklar bize" dediler. "Gerçekten biz, zalimmişiz."
Ali Fikri Yavuz = (Onlar kurtuluştan ümid keserek): “- Vay bizlere! Biz gerçekten zalimler idik.” dediler.
Ali Ünal = “Eyvahlar olsun!” dediler, “Ne yaptık biz! Kendimize yazık ettik; biz gerçekten zalimlermişiz!”
Bayraktar Bayraklı = “Vay başımıza gelenlere!” dediler. “Gerçekten biz zâlim insanlarmışız.”
Bekir Sadak = «Vay basimiza gelenlere! Dogrusu biz haksizlik yapmis kimseleriz» dediler.
Celal Yıldırım = (Kaçmakla kurtulamıyacaklarını anlayınca), vay yazık oldu bize! Doğrusu biz zâlimler idik, dediler.
Cemal Külünkoğlu = (Kurtulamayacaklarını anlayınca onlar da:) “Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten kendimize zulmetmişiz” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Vay başımıza gelenlere! Doğrusu biz haksızlık yapmış kimseleriz' dediler.
Diyanet Vakfi = «Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız.»
Edip Yüksel = 'Vay bize, biz gerçekten zulmedenlermişiz,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Vay bizlere: bizler cidden zalimler idik dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Onlar da): «Vay bizlere! Gerçekten bizler zalim insanlardık!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar da: «Vay bizlere! Biz gerçekten zalimler idik» dediler.
Gültekin Onan = "Yazıklar bize" dediler. "Gerçekten biz, zalimmişiz."
Harun Yıldırım = "Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız."
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Ne yazık bize! Biz hakıykaten zaalimler idik».
Hayrat Neşriyat = (Onlar:) 'Eyvah başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim kimselermişiz!' dediler.
İbni Kesir = Dediler ki: Vay başımıza gelenlere; doğrusu biz, zalimler idik.
Kadri Çelik = “Yazıklar olsun bize!” dediler. “Gerçekten biz, zalimlermişiz!”
Muhammed Esed = Ve yalnızca: "Vah bize!" diye yanıp yakınırlardı, "Doğrusu, gerçekten zalim kimselerdik biz!"
Mustafa İslamoğlu = Onlar "Vah bize!" diyecekler; "Şu kesin ki, bizler hep zulümde ısrar ettik!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Vay halimize! Muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Vay başımıza gelenlere! Biz gerçekten zâlimlermişiz. ”
Şaban Piriş = -Eyvah bize, dediler. Biz haksızlık etmiştik.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz zulmedenlerdendik.”
Seyyid Kutub = Eyvahlar olsun! Biz gerçekten kendimize zulmetmişiz dediler.
Suat Yıldırım = "Eyvah! dediler, gerçekten biz zalim kimselermişiz! (Eyvah! Eyvah!)"
Süleyman Ateş = "Eyvah bize, dediler, gerçekten biz zâlimlermişiz!"
Tefhim-ul Kuran = «Yazıklar bize» dediler. «Gerçekten biz, zalimmişiz.»
Ümit Şimşek = 'Eyvah!' dediler. 'Biz gerçekten kendimize yazık etmişiz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Eyvah bize! Biz gerçekten zalimlermişiz."
İskender Ali Mihr = “Yazıklar olsun bize! Muhakkak ki biz, zalimler olmuştuk.” dediler.
İlyas Yorulmaz = (Azap onları yakaladığında) “Yazıklar olsun bize, gerçekten biz haksızlık yapanlardan olduk” demişlerdi.
فَمَا زَالَت تِّلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ
Enbiyâ / 15 -
Fe mâ zâlet tilke da’vâhum hattâ cealnâhum hasîden hâmidîn(hâmidîne).
Diyanet İşleri = Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları kesilmiş bir ot, ateşi yanıp bitmiş bir kül yığını haline getirinciye dek sözleri, ancak budur işte.
Abdullah Parlıyan = Bu mırıldanmaları sürüp giderken, biz onları biçilmiş ekin gibi yaptık, sönüp gittiler.
Adem Uğur = Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.
Ahmed Hulusi = Onların bu iddiaları sürüp gitti. . . Tâ ki biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş ateşe döndürene kadar.
Ahmet Tekin = Biz onları biçilmiş bir ekin ve sönen ocaklar haline getirinceye kadar, onların bu itirafları sürüp gider.
Ahmet Varol = Bu haykırmaları biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş kül yığını haline getirinceye kadar kesilmedi.
Ali Bulaç = Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.
Ali Fikri Yavuz = Biz, onları, sönmüş kül yığını olarak biçilmiş bir ekin haline getirinceye kadar, hep sözleri bu feryad olmuştur.
Ali Ünal = Onları ekin gibi biçip bir kül yığını haline getirinceye kadar bu feryatları sürüp gitti.
Bayraktar Bayraklı = Biz, kendilerini kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateş külüne çevirinceye kadar, bu feryatları sürüp gider.
Bekir Sadak = Biz onlari bicilmis ot ve bir yigin kul haline getirinceye kadar haykirmalari devam etti.
Celal Yıldırım = Onların biçilmiş ot, sönüp bir yığın kül haline gelinceye kadar hayıflanıp söylenmeleri böyle oldu.
Cemal Külünkoğlu = Onların bu feryatları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş bir ateş (kül) haline getirinceye kadar devam etti.
Diyanet İşleri (eski) = Biz onları biçilmiş ot ve bir yığın kül haline getirinceye kadar haykırmaları devam etti.
Diyanet Vakfi = Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.
Edip Yüksel = Onları biçip tüketinceye kadar bu yalvarışlarını tekrarlayıp duracaklar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Artık bütün davaları bu oldu kaldı, nihayet onları öyle yapdık ki biçildiler, söndüler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık olanca feryatları bu oldu kaldı. Neticede onları öyle yaptık ki, biçildiler, söndüler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz, onları biçilmiş bir ekin ve bir yığın kül haline getirinceye kadar hep sözleri bu feryad olmuştur.
Gültekin Onan = Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.
Harun Yıldırım = Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.
Hasan Basri Çantay = Nihayet biz onları biçilmiş bir ot, ocakları sönmüş (bir kül yığını) haaline getirinceye kadar dâima feryadları bu (söz) olmuşdur.
Hayrat Neşriyat = Artık biz onları, biçilmiş (ekin) ve sönmüş (ateşe dönen) kimseler hâline getirinceye kadar, duâları bu (feryâd) olmakta devâm etti.
İbni Kesir = Bu haykırmaları devam edip dururken Biz; onları, biçilmiş bir ot, sönmüş bir ocak haline getirdik.
Kadri Çelik = Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş ateş durumuna getirinceye kadar da son bulmadı.
Muhammed Esed = Ve bu yakınmaları, Biz kendilerini biçilmiş bir tarlaya (ya da) bir kül yığınına çevirinceye kadar sürüp giderdi.
Mustafa İslamoğlu = Ve onların bu yazıklanmaları, Biz kendilerini biçilmiş ekin haline getirip sönmüş köze çevirinceye kadar devam edip gidecek.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onların bütün çağırmaları, bundan başka olmadı. Tâ ki onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık.
Ömer Öngüt = Biz onları kuruyup biçilmiş ekin haline, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu haykırmaları sürüp gitti.
Şaban Piriş = Bu haykırışları devam edip dururken, biz onları biçilmiş ekine, sönmüş ocağa çevirdik.
Sadık Türkmen = Bu homurdanışları sürüp giderken, Biz onları biçilmiş ekin gibi yaptık, sönüp gittiler.
Seyyid Kutub = Onlar böyle vahlanıp dururken biz kendilerini biçilmiş ekinler gibi cansız yere seriverdik.
Suat Yıldırım = Bu feryatları sürüp gitti. Nihayet onları öyle yaptık ki biçildiler, sönüp kül oldular...
Süleyman Ateş = Bu mırıldanmaları sürüp giderken biz onları, biçilmiş (ekin gibi) yaptık, sönüp gittiler.
Tefhim-ul Kuran = Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.
Ümit Şimşek = Biz onları kökten biçip ocaklarını söndürünceye kadar böylece feryat edip durdular.
Yaşar Nuri Öztürk = Bu davaları sürüp giderken biz onları kökten biçiverdik, sönüp silindiler.
İskender Ali Mihr = Böylece onların bu davaları (şikâyetleri); Biz onları, biçilmiş ekin (gibi) sönmüş hale getirinceye (ölünceye) kadar bitmedi.
İlyas Yorulmaz = Onların bu haykırışları, biçilmiş ekin sapları gibi yerlere serilinceye kadar, devam etti.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ
Enbiyâ / 16 -
Ve mâ halaknâs semâe vel arda ve mâ beynehumâ lâıbîn(lâıbîne).
Diyanet İşleri = Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz, göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında olanları, bir eğlence diye yaratmadık.
Abdullah Parlıyan = Bir de şunu iyi bilin ki gökleri ve yeri, bu ikisi arasında var olan herşeyi amaçsız, anlamsız bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
Adem Uğur = Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.
Ahmed Hulusi = Semâyı, arzı ve aralarındakileri oyuncak olarak halketmedik (çok büyük işlevleri vardır)!
Ahmet Tekin = Biz gökleri ve yeri, ikisinin arasındaki varlıkları ve imkânları, oyun oynarken, eğlence sonucu, sebepsiz, hikmetsiz yaratmadık.
Ahmet Varol = Biz göğü, yeri ve bu ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
Ali Bulaç = Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.
Ali Fikri Yavuz = Biz, gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.
Ali Ünal = Biz göğü, yeri ve aralarında bulunan her şeyi oyun ve eğlencemiz olsun diye yaratmadık.
Bayraktar Bayraklı = Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında var olan hiçbir şeyi, bir oyun olarak yaratmadık.
Bekir Sadak = Biz gokleri, yeri ve ikisinin arasindakileri oyun olsun diye yaratmadik.
Celal Yıldırım = Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyuncak olarak yaratmadık.
Cemal Külünkoğlu = Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
Diyanet İşleri (eski) = Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
Diyanet Vakfi = Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.
Edip Yüksel = Göğü, yeri ve aralarındakileri oyun oynamak için yaratmadık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz, göğü, yeri ve arasındakileri oyunculuk etmek üzere yaratmadık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.
Gültekin Onan = Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.
Harun Yıldırım = Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular olarak yaratmadık.
Hasan Basri Çantay = Biz göğü de, yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyuncular (ın işi) olarak yaratmadık.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (biz), göğü, yeri ve bunların arasında bulunanları, oyuncular(ın işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.
İbni Kesir = Biz; göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
Kadri Çelik = Biz, göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları oynaşanlar (ve eğlenenler) olarak yaratmadık.
Muhammed Esed = Bir de, (şunu bilin ki,) gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında var olan hiçbir şeyi bir oyun, bir eğlence olarak yaratmadık;
Mustafa İslamoğlu = (Ey insanlar!) Biz göğü, yeri ve bunların arasındakileri bir oyun olsun diye yaratmadık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve göğü ve yeri ve bunların aralarında olanları, oyuncular olarak yaratmadık.
Ömer Öngüt = Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyun olsun diye yaratmadık.
Şaban Piriş = Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
Sadık Türkmen = Bir de (şunu bilin ki) Biz; gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunanları; bir oyun, bir eğlence olarak yaratmadık!
Seyyid Kutub = Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları oyun olsun diye yaratmadık.
Suat Yıldırım = Elbette Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
Süleyman Ateş = Biz göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlence için yaratmadık.
Tefhim-ul Kuran = Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.
Ümit Şimşek = Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenip eğlendirelim diye yaratmadık.
İskender Ali Mihr = Biz; yeri, göğü ve ikisinin arasındaki şeyleri, oyun (eğlence) olsun diye yaratmadık.
İlyas Yorulmaz = Şüphesiz ki biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
لَوْ أَرَدْنَا أَن نَّتَّخِذَ لَهْوًا لَّاتَّخَذْنَاهُ مِن لَّدُنَّا إِن كُنَّا فَاعِلِينَ
Enbiyâ / 17 -
Lev eradnâ en nettehıze lehven lettehaznâhu min ledunnâ in kunnâ fâılîn(fâılîne).
Diyanet İşleri = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Eğlence için bir kadın edinmek isteseydik kendi katımızdakilerden edinirdik, fakat biz, böyle bir şey yapmayız.
Abdullah Parlıyan = Çünkü bir oyun ve eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızda, şanımıza uygun bir anlamda edinirdik. Ama biz böyle gereksiz şeyleri yapan olmadık.
Adem Uğur = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan değiliz.
Ahmed Hulusi = Eğer bir oyun - eğlence oluşturmak dileseydik, elbette onu kendi ledünnümüzden edinirdik! Biz bunları yapmayız!
Ahmet Tekin = Eğer biz bir zevk, bir eğlence ile, bir eş, bir çocukla ilgilenmek isteseydik, bunu kendi nezdimizdekilerden seçer, ilgilenirdik. Biz böyle yapanlardan değiliz.
Ahmet Varol = Biz eğer bir eğlence edinmek isteseydik elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Eğer yapacak olsaydık!
Ali Bulaç = Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Ali Fikri Yavuz = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.
Ali Ünal = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, (sizi de kâinatı da yaratmadan) onu Kendi katımızda edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Bayraktar Bayraklı = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, herhalde bunu kendi tarafımızdan edinirdik. Biz, bunu yapanlardan değiliz.
Bekir Sadak = Egelenme dileseydik, bunu yapacak olsaydik, sanimiza uygun sekilde yapardik; ama yapmayiz.
Celal Yıldırım = Eğer biz oyun eğlence edinmeyi dileseydik, elbette onu kendi katımızda (kudretimizin yüceliğine uygun anlamda) edinirdik. Ama biz böyle (gereksiz şeyleri) yapanlar da (hiç bir zaman) olmadık.
Cemal Külünkoğlu = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik (irademizin eseri olurdu). Ne var ki biz böyle (bütün bunları eğlenmeniz için) yapmadık.
Diyanet İşleri (eski) = Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık; ama yapmayız.
Diyanet Vakfi = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan değiliz.
Edip Yüksel = Bir eğlence edinmek dileseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Evet, böyle bir işi dileseydik!
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer bir eğlence ittihaz etmiş olsa idik onu kendi ledünnümüzden ittihaz ederdik, yapacak olsa idik öyle yapardık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan yapardık. Yapacak olsaydık öyle yapardık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.
Gültekin Onan = Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Harun Yıldırım = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. biz yapanlardan değiliz.
Hasan Basri Çantay = Eğer biz bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi canibimizden edinirdik elbet. Biz (böyle) yapanlar da değiliz.
Hayrat Neşriyat = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; (ama onu gerçekten) yapacak kimseler olsaydık!
İbni Kesir = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat asla edinmedik.
Kadri Çelik = Eğer biz bir oyun ve eğlence edinmek isteseydik, yapmak istediğimiz takdirde bunu kendi katımızdan edinirdik.
Muhammed Esed = (çünkü,) eğer bir oyun, bir eğlence edinmek dileseydik, bunu herhalde kendi katımızdan edinirdik; ama hiç böyle bir şeyi diler miyiz!
Mustafa İslamoğlu = Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; ne ki bunu asla yapacak değiliz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer Biz bir eğlence edinmek istese idik elbette onu kendi tarafımızdan edinirdik, eğer yapacak olsa idik.
Ömer Öngüt = Eğer biz oyun-eğlence edinmek isteseydik, herhalde onu kendi katımızdan edinirdik. Bunu yapsaydık böyle yapardık.
Şaban Piriş = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Ama bunu yapmadık.
Sadık Türkmen = Biz, eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Eğer yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Seyyid Kutub = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, özümüzden kaynaklanan bir eğlence edinirdik. Yapacak olsak böyle yapardık.
Suat Yıldırım = Eğlenmek isteseydik nezdimizde eğlenecek çok şey bulurduk! Faraza yapacak olsak, öyle yapardık!
Süleyman Ateş = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Tefhim-ul Kuran = Eğer biz, bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
Ümit Şimşek = Eğer bir oyun edinmek isteseydik, kendi katımızdan edinirdik-tabii, eğer böyle bir şey yapacak olsaydık!
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Ama böyle yapanlar değildik/yapsaydık öyle yapardık.
İskender Ali Mihr = Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik, (bunu) yapacak olsaydık mutlaka onu, Kendi katımızdan edinirdik.
İlyas Yorulmaz = Eğer biz kendimize oyun ve eğlence isteseydik, bunu kendi katımızda edinirdik. Ve bunu yapmaya da gücümüz yeter.
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
Enbiyâ / 18 -
Bel nakzifu bil hakkı alâl bâtıli fe yedmeguhu fe izâ huve zâhikun, ve lekumul veylu mimmâ tasıfûn(tasıfûne).
Diyanet İşleri = Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz, gerçeği, aslı olmayan şeye karşı izhâr ederiz de onu tamâmıyla iptâl ederiz ve bâtıl, helâk olup gider o zaman. Ona isnâd ettiğiniz şeylerden dolayı yazıklar olsun size.
Abdullah Parlıyan = Hayır, biz gerçeği aslı olmayan şeylere karşı çıkarırız da onun tamamen işi bitirilmiş olur ve batıl böylece yok olup gider. O halde, Allah'a yakıştırdığınız her türlü şeyden dolayı, yazıklar olsun size.
Adem Uğur = Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
Ahmed Hulusi = Bilakis biz, Hakk'ı (hakikati) bâtılın (vehme dayalı fikirlerin) üzerine indiririz de, onun düşünce sistemini paramparça eder. . . Bir de bakarsın ki o can çekişerek yok olup gider. . . Tanımlamalarınızdan dolayı yazıklar olsun size!
Ahmet Tekin = Doğrusu, biz gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek bu hak kitabın, Kur’ân’ın getirdiklerini, bâtılın başına başına vururuz, onun beynini parçalar. Bir de bakarsın ki, bâtıl o anda yok olup gitmiştir. Allah’a yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı size yazıklar olsun.
Ahmet Varol = Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsınız o yokolup gitmiştir. Nitelemelerinizden dolayı yazık size!
Ali Bulaç = Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.
Ali Fikri Yavuz = Hayır, biz hakkı bâtılın tepesine atarız da onu parçalar. Bir de bakarsın, o anda (bâtıl) mahvolmuştur. (Allah çocuk edinmiştir, melekler Allah’ın kızlarıdır, gibi) Allah’a isnad ettiğiniz (noksan) vasıflardan ötürü size yazıklar olsun!...
Ali Ünal = Biz, asla boş şeylerle uğraşmayız. Bilakis hakkı bâtılın tepesine indiririz de, hak onun beynini parçalar ve bâtılın hemen canı çıkıverir. Buna rağmen (Allah, yaratılış, hayat, insan ve kâinat hakkındaki) boş düşünce ve nitelemelerinizden dolayı yazık size!
Bayraktar Bayraklı = Tersine biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. O halde Allah'a yakıştırdığınız sıfatlardan ötürü, yazıklar olsun size!
Bekir Sadak = Gercegi batilin basina carpariz ve onun beynini parcalar; boylece batil ortadan kalkar. Allah'a yakistirdiginiz vasiflardan oturu yaziklar olsun size!
Celal Yıldırım = Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki bâtıl yok oluvermiştir. (Allah'a yakıştırmaya çalıştıkları) vasıflardan dolayı çok, hem çok yazıklar olsun size!
Cemal Külünkoğlu = Hayır, biz hakkı batılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki batıl yok oluvermiştir. (Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
Diyanet İşleri (eski) = Gerçeği batılın başına çarparız ve onun beynini parçalar; böylece batıl ortadan kalkar. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü yazıklar olsun size!
Diyanet Vakfi = Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
Edip Yüksel = Hayır, biz gerçeği batılın üstüne atarız da onu tepeler ve yok eder. Yakıştırdıklarınızdan ötürü vay halinize.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hayır biz hakkı bâtılın tepesine fırlatırız da beynini parçalar, bir de bakarsın o anda mahvolmuştur, vay sizlere de o ettiğiniz vasıflardan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hayır, Biz hakkı batılın tepesine fırlatırız da beynini parçalar, bir de görürsün ki, (batıl) o anda yok olup gitmiştir! Allah'a isnad ettiğiniz o nitelikler yüzünden vay sizlere.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hayır, biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın (batıl) o anda yok olup gitmiştir. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü size yazıklar olsun.
Gültekin Onan = Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Tanrı'ya karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.
Harun Yıldırım = Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir. yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
Hasan Basri Çantay = Hayır, biz hakkı baatılın tepesine (indirib) atarız da o, bunun beynini parçalar. Bir de görürsünüz ki bu, yok olub gitmişdir. (Allaha karşı) vasf (ve isnâd) etmekde olduğunuz (iftiralar) dan dolayı yazıklar olsun size!
Hayrat Neşriyat = Bil'akis hakkı, bâtılın üzerine atarız da onu parçalar; bir de bakarsın ki o (bâtıl)yok olmuştur. (Allah’a, yalan yanlış) isnâd etmekte olduğunuz vasıflardan dolayı vay sizin hâlinize!
İbni Kesir = Hayır Biz; gerçeği batılın tepesine indiririz de onun beynini parçalar. Bir de bakarsın ki; o, yok olup gitmiştir. Allah'a yakıştırdıklarınızdan dolayı yazıklar olsun size.
Kadri Çelik = Hayır, biz hakkı batılın üstüne atarız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) yakıştırdığınız vasıflardan ötürü yazıklar olsun size!
Muhammed Esed = Tersine, Biz (gerçek bir yaratma eylemiyle) hakkı batılın başına çarparız da bu onu paramparça eder ve böylece beriki yok olur gider. O halde, (Allah'a) yakıştırdığınız şeylerden ötürü yazıklar olsun size!
Mustafa İslamoğlu = Aksine Biz, mutlak hakikate atıf olan (amaçlı ve anlamlı yaratılış) gerçeğini, malum amaçsız ve anlamsızlığın başına çalarız da, o berikinin belini kırar; işte o zaman beriki de yok olup gider. İşte (Yaratan ve yaratılan) konusunda bu türden tanımlamalarınızdan dolayı yazıklar olsun size!
Ömer Nasuhi Bilmen = Hayır. Biz hakkı bâtılın üzerine atarız da onu parçalar da derhal yok olup gitmiş bulunur ve şiddetli azap olsun size, o tavsif ettiğiniz şeylerden dolayı.
Ömer Öngüt = Hayır! Biz hakkı bâtılın tepesine şiddetle indirip atarız da, onun beynini parçalar. Bir de görürsünüz ki bâtıl yok olup gitmiştir. Allah'a yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
Şaban Piriş = Bilakis, hakkı, batılın üzerine fırlatırız, o da onun beynini parçalar, böylece batıl sönüp gider. (Allah’a) isnat ettiğiniz vasıflardan dolayı yazıklar olsun size!
Sadık Türkmen = Hayır, Biz hakkı/gerçeği/doğruyu yalanın/batılın üzerine atarız da, onun beynini parçalar, bir de bakarsın ki, derhal canı çıkmıştır/yok olup gitmiştir! Yazıklar olsun size! Allah’a yakıştırdığınız yalan/yanlış nitelemelerden dolayı.
Seyyid Kutub = Hayır, biz hakkı (gerçeği), batılın (eğriliğin), başına çarparız da batılın beyni parçalanır ve yok oluverir. Allah'a yakıştırdığınız uygunsuz sıfatlardan ötürü vay gele başınıza!
Suat Yıldırım = Hayır! Biz gerçeği söyler, gerçeği yaparız! Hakkı batılın tepesine indiririz de beynini parçalar, bir anda canı çıkar o batılın! Allah hakkındaki böyle boş düşüncelerinizden ötürü yuh aklınıza, yazıklar olsun size!
Süleyman Ateş = Hayır, biz hakkı bâtılın üstüne atarız da o onun beynini parçalar, derhal (bâtılın) canı çıkar. Allah'a yakıştırdığınız niteliklerden ötürü de vay siz(in haliniz)e!
Tefhim-ul Kuran = Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.
Ümit Şimşek = Biz hakkı bâtılın üstüne öyle bir atarız ki, onu darmadağın eder ve bâtıl yok olup gider. Size de, Allah'a yakıştırdığınız şeyler yüzünden hayıflanmak kalır.
Yaşar Nuri Öztürk = Hayır, biz hakkı, bâtılın üzerine fırlatırız da o, onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o yok olup gitmiştir. Yakıştırdığınız niteliklerden ötürü yazıklar olsun size!
İskender Ali Mihr = Hayır, Biz, hakkı bâtılın üzerine atarız. Böylece onu mahveder. O zaman o (bâtıl), zail olmuştur. Vasfettiğiniz (Allah’a isnat ettiğiniz) şeylerden dolayı size yazıklar olsun.
İlyas Yorulmaz = Biz hakkı (gerçek doğruları) batılın üzerine atarız da, kafasını gözünü parçalarız, sonrada birden bire batıl yok olup gider. Kendi kendinize (Allah için) uydurduğunuz vasıflara yazıklar olsun.
وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ
Enbiyâ / 19 -
Ve lehu men fîs semâvâti vel ard(ardı), ve men indehu lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn(yestahsirûne).
Diyanet İşleri = Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde ve onun katındakiler, ona kulluk etmekten çekinip ululanmadıkları gibi yorulmazlar, bıkmazlar da.
Abdullah Parlıyan = Çünkü göklerde ve yerde var olan herşey O'nundur. O'nun yanında bulunan melekler, O'na kulluk etmekte asla, ne kibre kapılırlar, ne de usanıp bıkarlar.
Adem Uğur = Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.
Ahmed Hulusi = Semâlarda ve arzda kim varsa O'nun (El Esmâ mânâlarının açığa çıkması) içindir! "HÛ"nun indînde olanlar, O'nun kulluğunu ne benliklerini katarak büyüklenmiş olurlar ne de bezginlik duyarlar!
Ahmet Tekin = Göklerdeki ve yerdeki akıllı ve sorumlu varlıkların tamamı O’nun koyduğu düzenin içindedir. Kendi katında olanlar da, O’na kulluk ve ibadette ne büyüklük taslarlar, ne serkeşlik ederler, ne de yorulurlar.
Ahmet Varol = Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun huzurundakiler O'na ibadette büyüklüğe kapılmazlar ve yorulmazlar.
Ali Bulaç = Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar.
Ali Fikri Yavuz = Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar Allah’ındır. O’nun katındakiler (melekler), kendisine ibadet etmekten ne çekinirler, ne de yorulurlar.
Ali Ünal = Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’a aittir. Ve O’nun nezdinde bulunan melekler, O’na ibadeti asla gurur meselesi yapmadıkları gibi, ibadetten de yorulup usanmazlar.
Bayraktar Bayraklı = Göklerde ve yerde var olan herkes/her şey O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etmek hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.
Bekir Sadak = Goklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katinda olanlar O'na kulluk etmekten cekinmezler ve usanmazlar.
Celal Yıldırım = Göklerde ve yerde bulunan her şey O'nundur. O'nun huzurunda bulunanlar O'na ibâdet etmeyi (bir hafiflik sayıp) büyüklük taslamazlar ve bıkkınlık da duymazlar.
Cemal Külünkoğlu = (19-20) Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk da duymazlar. Hiç ara vermeksizin gece gündüz O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar.
Diyanet Vakfi = Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.
Edip Yüksel = Göklerde ve yerde kim varsa O'na aittir. Yanındakiler, O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve duraksamazlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onundur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Oysa göklerde, yerde kim varsa O'nundur, O'nun huzurundakiler O'na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten ne çekinirler, ne de yorulurlar.
Gültekin Onan = Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar.
Harun Yıldırım = Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.
Hasan Basri Çantay = Göklerde ve yerde bulunan kişiler Onundur. Onun huzuurundaki kişiler kendisine ibâdet etmekden asla kibirlenmezler, yorulmazlar da.
Hayrat Neşriyat = Göklerde ve yerde kim varsa O’nun (kulu)dur. O’nun katında bulunan (melek)ler de O’na ibâdet etmekte kibirlenmezler ve yorulmazlar.
İbni Kesir = Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usanmazlar.
Kadri Çelik = Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur, O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve onlar yorgunluk da duymazlar.
Muhammed Esed = Çünkü, göklerde ve yerde var olan her şey O'nundur; O'nun yanında yer alanlar O'na kulluk etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar.
Mustafa İslamoğlu = Zira, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'na aittir; nitekim O'nun tarafında yer alanlar, O'na kulluk etmede ne kibre kapılırlar, ne de bıkıp usanırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve göklerde ve yerde kim varsa O'nun içindir ve O'nun huzurundakiler, O'na ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler ve yorgunluk da duymazlar.
Ömer Öngüt = Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usanmazlar.
Şaban Piriş = Göklerde ve yerde kim varsa Allah’a aittir. O’nun katında bulunanlar, O’na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usanmazlar.
Sadık Türkmen = Göklerde ve yeryüzünde kim varsa, O’nundur. O’nun katında bulunanlar, O’na kulluk hususunda büyüklenmezler ve üşenmezler.
Seyyid Kutub = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler hiçbir büyüklük kompleksine kapılmaksızın ve hiç bıkmaksızın O'na ibadet ederler.
Suat Yıldırım = Halbuki göklerde olsun, yerde olsun kim varsa O’nun mülküdür. O’nun nezdindeki melekler O’na ibadeti, ne gurur meselesi yapar, ne de ibadetten yorulurlar.
Süleyman Ateş = Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun yanında bulunanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve yorulmazlar.
Tefhim-ul Kuran = Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur, O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve onlar yorgunluk da duymazlar.
Ümit Şimşek = Göklerde ve yerde kim varsa Onundur. Onun katındakiler ise, Ona kulluk etmekten ne yüksünür, ne usanırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerde ve yerde kim varsa O'na aittir. Ve O'nun katındakiler, O'na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar.
İskender Ali Mihr = Semalardaki (göklerdeki) ve arzdaki (yerdeki) bütün kişiler, O’nundur. Ve O’nun katında olan kişiler (huzur namazını kılanlar), O’na ibadet etmekten kibirlenmezler ve onlar yorulmazlar.
İlyas Yorulmaz = Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. Onun katında olanlar (melekler), O na ibadet etmekten kaçınıp kibirlenmezler ve kulluktan kaçmayı da düşünmezler.
يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
Enbiyâ / 20 -
Yusebbihûnel leyle ven nehâre lâ yefturûn(yefturûne).
Diyanet İşleri = Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hiç durmadan gece gündüz onu noksan sıfatlardan tenzîh ederler.
Abdullah Parlıyan = Gece gündüz bıkmadan, yorulmadan O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.
Adem Uğur = Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.
Ahmed Hulusi = Gece ve gündüz (yaratılış amaçlarındaki işlevlerine devam suretiyle) tespih ederler; Hiç kesintisiz!
Ahmet Tekin = Onlar gece ve gündüz Allah’ı tesbih ederler, usanmazlar.
Ahmet Varol = Gece ve gündüz tesbih eder; hiç ara vermezler.
Ali Bulaç = Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.
Ali Fikri Yavuz = Gece gündüz, hep Allah’ı tesbih ederler, usanmazlar.
Ali Ünal = Gece ve gündüz, usanmadan, ara vermeden Allah’a tesbihte bulunur, (O’nun ortağı olma, anlamsız iş yapma gibi her türlü kusur ve hususiyetten mutlak manâda uzak bulunduğunu ilan ederler).
Bayraktar Bayraklı = Onlar bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tesbih ederler/anarlar.
Bekir Sadak = Gece ve gunduz, bikmadan tesbih ederler.
Celal Yıldırım = Gece gündüz durmadan, dinlenmeden tesbîh ederler.
Cemal Külünkoğlu = (19-20) Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk da duymazlar. Hiç ara vermeksizin gece gündüz O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.
Diyanet İşleri (eski) = Gece ve gündüz, bıkmadan tesbih ederler.
Diyanet Vakfi = Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.
Edip Yüksel = Gece ve gündüz, hiç yorulmadan O'nu yüceltip anarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Gece gündüz ona tesbih ederler, fütur getirmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gece gündüz O'nu tesbih ederler, usanmazlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gece gündüz (hep Allah'ı) tesbih ederler, usanmazlar.
Gültekin Onan = Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.
Harun Yıldırım = Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz tesbih ederler.
Hasan Basri Çantay = Onlar gece gündüz ara vermeyerek (Onu) tesbîh (ve tenzîh) ediyorlar.
Hayrat Neşriyat = Gece gündüz usanmadan (O’nu) tesbîh ederler!
İbni Kesir = Gece gündüz hiç durmaksızın O'nu tesbih ederler.
Kadri Çelik = Gece ve gündüz, hiç usanmaksızın tesbih ederler.
Muhammed Esed = Gece gündüz, bıkmadan yorulmadan O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.
Mustafa İslamoğlu = Onlar, gece gündüz demeden aralıksız O'nun aşkın ve yüce olan zatını anarlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Gece ve gündüz tesbihte bulunurlar. Asla fütur getirmezler.
Ömer Öngüt = Hiç ara vermeksizin, bıkıp usanmaksızın gece gündüz tesbih ederler.
Şaban Piriş = Gece ve gündüz hiç durmadan O’nu tesbih ederler.
Sadık Türkmen = Gecede ve gündüzde tesbih/kulluk ederler, hiç aksatmazlar.
Seyyid Kutub = Hiç ara vermeksizin, gece gündüz O'nu noksanlıklardan tenzih ederler.
Suat Yıldırım = Gece gündüz, usanmadan, ara vermeden tesbih ve ibadet ederler.
Süleyman Ateş = Gece gündüz tesbih ederler, hiç ara vermezler.
Tefhim-ul Kuran = Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.
Ümit Şimşek = Gece gündüz, durmadan Onu tesbih ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Gece ve gündüz tespih ederler, bıkıp usanmazlar.
İskender Ali Mihr = Onlar, gece ve gündüz ara vermeden (Allah’ı) tesbih ederler (daimî zikrin sahibidirler).
İlyas Yorulmaz = Onlar gece ve gündüz (sürekli hiç ara vermeden) Allah’ı yüceltirler ve Allah’a yakışmayan bir vasfı O na uydurmazlar.
أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِّنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنشِرُونَ
Enbiyâ / 21 -
Emittehazû âliheten minel ardı hum yunşirûn(yunşirûne).
Diyanet İşleri = Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?
Abdulbaki Gölpınarlı = Yoksa onlar, yeryüzünde, ölüleri diriltecek mâbutlar mı edindiler?
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar yeryüzünde birtakım sahte ilahlar edindiler de, onlar mı ölüleri diriltecekler?
Adem Uğur = Yoksa (o müşrikler), yerden birtakım tanrılar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?
Ahmed Hulusi = Yoksa onlar yeryüzünde, kabirdeki ölüleri (bedenlerdeki şuurundan gâfil bilinçleri) dirilten (hakikatlerini hatırlatıp yaşatan) tanrılar mı edindiler?
Ahmet Tekin = Yoksa müşrikler yeryüzündekiler arasından tanrılar edindiler de, ölüleri onlar mı ölümünden önceki vasıflarla diriltecek?
Ahmet Varol = Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı diriltecekler?
Ali Bulaç = Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?
Ali Fikri Yavuz = Yoksa (Mekke halkı) bir takım ilâhlar edindiler de yerden ölüleri onlar mı diritecekler?
Ali Ünal = Yoksa o müşrikler, göklerden ümitlerini kesip, bu defa yerden birtakım ilâhlar edindiler de, onlar mı ölüleri diriltip yerden kaldıracaklar?
Bayraktar Bayraklı = Yoksa müşrikler yerden birtakım tanrılar edindiler de onlar mı diriltecekler?
Bekir Sadak = Yeryuzunde edindikleri tanrilar mi, onlar mi oluleri diriltecekler?
Celal Yıldırım = Yoksa yeryüzünde bir takım ilâhlar edindiler de onlar mı ölüleri diriltip kaldıracaklar?
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?
Diyanet İşleri (eski) = Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı, onlar mı ölüleri diriltecekler?
Diyanet Vakfi = Yoksa (o müşrikler), yerden birtakım tanrılar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?
Edip Yüksel = Onlar, diriltebilecek yeteneğe sahip tanrılar mı edindiler yeryüzünden?
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa bir takım ilâhlar edindiler de Arzdan neşri onlar mı yapacaklar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa bir takım tanrılar edindiler de yeryüzünden; diriltmeyi onlar mı yapacaklar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa (Mekke müşrikleri) birtakım ilâhlar edindiler de yerden ölüleri onlar mı diriltecekler?
Gültekin Onan = Yoksa onlar, yerden bir takım tanrılar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?
Harun Yıldırım = Yoksa, yerden birtakım tanrılar edindiler de, onlar mı diriltecekler?
Hasan Basri Çantay = Yoksa onlar yerden bir takım Tanrılar edindiler de (ölüleri) onları mı diriltecekler?
Hayrat Neşriyat = Yoksa (o müşrikler) yerden birtakım ilâhlar edindiler de, (ölüleri) onlar mı diriltecekler?
İbni Kesir = Yoksa onlar; yerden bir takım tanrılar edindiler de onlar mı ölüleri diriltecekler?
Kadri Çelik = Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı (ölüleri) diriltecekler?
Muhammed Esed = Yine de bazı insanlar, birtakım dünyevi varlıkları, bunların (ölüleri) diriltebileceği yanılgısı içinde, tanrı ediniyorlar;
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onlar (gökyüzü yerine), kendileri (ilah diye tapınılan o cansız nesneler) tarafından canlandırılsınlar diye mi yeryüzünden ilah ediniyorlar?
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlar yerden birtakım tanrılar mı edindiler ki, onlar ölüleri dirilteceklerdir.
Ömer Öngüt = Yoksa yeryüzünde bir takım ilâhlar edindiler de ölüleri onlar mı diriltip kaldıracaklar?
Şaban Piriş = Yoksa onlar, yeryüzünde ilahlar edindiler de onlar mı ölüyü diriltecekler?
Sadık Türkmen = Yoksa onlar yeryüzünden birtakım ilâhlar edindiler de, onlar mı ölüleri tekrar diriltecekler?
Seyyid Kutub = Yoksa müşrikler, ölüleri diriltebilecek yeryüzü kaynaklı ilahlar mı edindiler?
Suat Yıldırım = Buna rağmen, yine de onlar, yerde birtakım varlıkları, insanları öldükten sonra diriltecekleri zannı ile tanrı edindiler.
Süleyman Ateş = Yoksa (o müşrikler), yerden birtakım tanrılar edindiler de (ölüleri) onlar mı diriltecek?
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?
Ümit Şimşek = Yoksa onlar yerde birtakım tanrılar edindiler de ölüleri onlar mı diriltiyor?
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa yerden bazı ilahlar edindiler de topraktan çıkarıp diriltme işini onlar mı yapacak?
İskender Ali Mihr = Yoksa onlar, arzdan (yerden) ilâhlar mı edindiler? Onları (o ilâhlar mı) diriltecek?
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar, yer yüzünde ilahlar edindiler de, onlar mı yeryüzüne nimetler yağdırıyor?
لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
Enbiyâ / 22 -
Lev kâne fîhimâ âlihetun illâllâhu le fesedetâ, fe subhânallâhi rabbil arşi ammâ yasıfûn(yasıfûne).
Diyanet İşleri = Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gökte ve yerde, Allah'tan başka bir mâbut daha olsaydı gök de bozulup mahvolurdu, yer de. Şüphe yok ki arşın Rabbi Allah, onların söyledikleri şeylerden yücedir, münezzehtir.
Abdullah Parlıyan = Göklerde ve yerde Allah'tan başka tapılacaklar bulunsaydı, gökler ve yerler karmakarışık olup, düzeni bozulurdu. Şüphe yok ki, arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları herşeyin ötesinde ve üstündedir.
Adem Uğur = Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.
Ahmed Hulusi = Eğer o ikisinde (semâlar ve arz) Allâh'tan başka tanrılar olsaydı, elbette o ikisi de düzenini yitirirdi! Arş'ın Rabbi Allâh, onların vasıflamalarından münezzehtir.
Ahmet Tekin = Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve göklerin nizamı, düzeni, dengesi bozulurdu. Arş’ın, sınırsız kudret ve iktidar makamının Rabbi olan Allah onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.
Ahmet Varol = O ikisinde [4] Allah'tan başka ilahlar olsaydı ikisi de bozulup giderdi. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendirmelerinden münezzehtir.
Ali Bulaç = Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.
Ali Fikri Yavuz = Eğer yer ile gökte Allah’dan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar, yok olurdu. O halde, Arş’ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden (bütün noksanlıklardan) berî ve yücedir.
Ali Ünal = Oysa Allah’tan başka göklerde ve yerde ilâhlar bulunmuş olsaydı, onlardaki denge ve düzen bozulur, her şey karmakarışık olurdu. Öyleyse, Arş’ın Rabbi olan (gökleri ve yeri yaratıp onları mutlak idaresi altında tutan) Allah, Kendisiyle ilgili olarak uydurdukları, (kâinatın tedbir ve idaresinde ortakları bulunmak gibi) her türlü nitelemeden mutlak manâda uzaktır.
Bayraktar Bayraklı = Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan uzaktır.
Bekir Sadak = Eger yerle gokte Allah'tan baska tanrilar olsaydi, ikisi de bozulurdu. Arsin Rabbi olan Allah, onlarin vasiflandirdiklarindan munezzehtir.
Celal Yıldırım = Eğer gökte ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı gökle yerin düzeni bozulup altüst olurdu. Arş'ın Rabbı olan Allah onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.
Cemal Külünkoğlu = Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle göklerin ve yerin düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer yerle gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.
Diyanet Vakfi = Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.
Edip Yüksel = O ikisinde (gökler ve yerde) ALLAH'tan başka tanrılar olsaydı ikisi de kaosa girecekti. Mutlak otoritenin sahibi ALLAH onların nitelemelerinden çok yücedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yerde Gökte Allahtan başka ilâhlar olsa idi ikisi de fâsid olmuş gitmişti, rabbın o arşın rabbı Allah münezzeh sübhandır onların isnad ettikleri vasıflardan
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı bunların ikisi de mahvolup gitmişti. O Arş'ın Rabbi olan Allah onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzehtir, beridir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden (bütün noksanlıklardan) beridir, münezzehtir.
Gültekin Onan = Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Tanrı'nın dışında tanrılar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın rabbi olan Tanrı onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.
Harun Yıldırım = Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.
Hasan Basri Çantay = Eğer her ikisinde Allahdan başka Tanrılar olsaydı onların ikisi de muhakkak ki harab olup gitmişdi. Demek, arşın Rabbi olan Allah, onların vasf (ve isnâd) edegeldikleri şeylerden yücedir, münezzehdir.
Hayrat Neşriyat = Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah’dan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi(ve onlarda görünen şu intizam) fesâda uğrardı (bozulup giderdi). Öyle ise, arşın Rabbi olan Allah, onların isnâd etmekte oldukları vasıflardan münezzehtir.
İbni Kesir = Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı; bunların ikisi de muhakkak bozulup gitmişti. Arş'ın Rabbı olan Allah; onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.
Kadri Çelik = Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Egemenlik tahtının Rabbi olan Allah, onların nitelendirdikleri şeylerden yücedir.
Muhammed Esed = oysa, (anlamıyorlar ki,) göklerde ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde yıkılıp giderdi! Bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız kudret ve yücelik sahibi Allah, insanların tanımlama ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyin ötesinde, her şeyin üstündedir!
Mustafa İslamoğlu = Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer o ikisinde (gökler ile yerde) Allah'tan başka ilâhlar olsa idi elbette ikisi de fesada uğramış olurdu. Binaenaleyh Arş'ın rabbi olan Allah Teâlâ, onların vasfettikleri şeylerden münezzehtir.
Ömer Öngüt = Yerde ve gökte eğer Allah'tan başka ilâh bulunmuş olsaydı, ikisi de bozulup giderdi. Arşın Rabbi olan Allah onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.
Şaban Piriş = Oysa yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, yer de gök de bozulup giderdi. Hükümranlığın sahibi olan Allah, onların nitelemelerinden çok yücedir.
Sadık Türkmen = Eğer gökte ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bu iki alem de bozulup gitmişti. Arş’ın sahibi Allah onların yanlış nitelendirmelerinden yücedir!
Seyyid Kutub = Eğer yerde ve gökte Allah'dan başka ilahlar olsaydı yerin ve göğün düzeni altüst olurdu. Arş'ın rabbi olan Allah, o müşriklerin asılsız yakıştırmalarından münezzehtir.
Suat Yıldırım = Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!
Süleyman Ateş = Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de, gök de) bozulup gitmişti. Arş'ın sâhibi Allâh, onların nitelendirmelerinden yüce(münezzeh)dir.
Tefhim-ul Kuran = Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.
Ümit Şimşek = Eğer gökte ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisinde de düzen kalmazdı. Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı şeylerden uzaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer, yerde gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, o ikisi de mutlaka fesada uğrardı. Arşın Rabbi o Allah, onların nitelendirmelerinden yücedir, uzaktır.
İskender Ali Mihr = Eğer ikisinde de (semada ve arzda), Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de (yer de, gök de) mutlaka fesada uğrardı. Arşın Rabbi Allah, onların vasıflandırdığı (isnat ettikleri) şeylerden münezzehtir.
İlyas Yorulmaz = Eğer göklerde ve yeryüzünde Allah dan başka ilahlar olsaydı, her ikisi de fesada uğrardı. Yüce arşın sahibi Allah, onların yakıştırdıkları vasıfların hepsinden uzaktır.
لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ
Enbiyâ / 23 -
Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hum yus’elûn(yus’elûne).
Diyanet İşleri = O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yaptığından sorulmaz ona, fakat onlardır sorumlu olanlar, sorguya çekilenler.
Abdullah Parlıyan = Allah'a yaptığından dolayı sorulmaz, ama o insanlar, yaptıklarından mutlaka Allah tarafından sorguya çekileceklerdir.
Adem Uğur = Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.
Ahmed Hulusi = Yaptığından soru sorulmaz! Onlar sorgulanır (yaptıklarının sonucu yaşatılır)!
Ahmet Tekin = O yaptıklarından sorumlu değildir. Onlar ise hesaba, sorguya çekilecekler.
Ahmet Varol = O yaptığından sorumlu tutulmaz; oysa onlar sorumlu tutulurlar.
Ali Bulaç = O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.
Ali Fikri Yavuz = Allah, yaptığından sorumlu olmaz; kullar ise sorumlu olurlar.
Ali Ünal = O, yaptıklarından sorumlu tutulmaz; ama onların ilâh edindikleri şuurlu varlıklar yaptıklarından sorumludur ve sorguya çekileceklerdir. (Şu halde bunlar, nasıl ilâh olabilirler?)
Bayraktar Bayraklı = Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir.
Bekir Sadak = O, yaptigindan sorumlu degildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardir.
Celal Yıldırım = O, yaptığından sorulmaz; onlar ise (yaptıklarından) sorulurlar.
Cemal Külünkoğlu = (Allah,) yaptıklarından sorumlu tutulmaz (O'na kimse hesap soramaz), oysa onlar sorguya çekilirler.
Diyanet İşleri (eski) = O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.
Diyanet Vakfi = Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.
Edip Yüksel = O, yaptığından sorulmaz; fakat onlar sorulurlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O yaptığından mes'ul olmaz onlar ise mes'uldürler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O yaptığından sorumlu olmaz, onlar ise sorumludurlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O, yaptığından sorumlu olmaz, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.
Gültekin Onan = O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.
Harun Yıldırım = Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.
Hasan Basri Çantay = O, yapacağından mes'ûl olmaz, fakat onlar mes'ûl olurlar.
Hayrat Neşriyat = (O,) yapmakta olduğundan suâl olunmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.
İbni Kesir = O; yaptığından sorumlu değildir, fakat onlar sorumludurlar.
Kadri Çelik = O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.
Muhammed Esed = O edip eylediği şeylerden ötürü sorguya çekilemez; ama onlar (mutlaka) sorgulanacaklar:
Mustafa İslamoğlu = O, yaptıklarından dolayı asla sorgulanamaz; fakat onlar her daim sorgulanırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ yapacağından sual olunmaz. Onlar ise sual olunur.
Ömer Öngüt = O yaptığından sorulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir.
Şaban Piriş = O, yaptığından hesaba çekilmez, fakat onlar hesaba çekilirler.
Sadık Türkmen = O, yaptığından sorulmaz, oysa onlar, sorguya çekilirler!
Seyyid Kutub = O yaptıklarından sorumlu değildir. Oysa onlar davranışlarından sorumludurlar.
Suat Yıldırım = O, yaptıklarından sorumlu değildir. O’nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.
Süleyman Ateş = O, yaptığından sorulmaz, ama onlar, sorulurlar.
Tefhim-ul Kuran = O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler.
Ümit Şimşek = Onun yaptıklarından sual olunmaz; onlar ise hesaba çekileceklerdir.
Yaşar Nuri Öztürk = O, yaptığından hesaba çekilmez ama onlar hesaba çekilirler.
İskender Ali Mihr = O (Allah), yaptığı şeylerden mesul (sorumlu) değildir. Ve onlar, (yaptıklarından) mesuldür (sorgulanırlar).
İlyas Yorulmaz = Yüce Allah, yaptığı hiçbir şeyden dolayı sorgulanamaz, ama onlar yaptıklarından sorulur.
أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَن مَّعِيَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ
Enbiyâ / 24 -
Emittehazû min dûnihî âliheten, kul hâtû burhânekum, hâzâ zikru men maiye ve zikru men kablî, bel ekseruhum lâ ya’lemûnel hakka fe hum mu’ridûn(mu’ridûne).
Diyanet İşleri = Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ondan başka bir mâbut mu kabûl ettiler? De ki: Getirin delîlinizi öyleyse. İşte benimle berâber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitapları. Hayır, onların çoğu, gerçeği bilmiyorlar ve bundan dolayı da yüz çeviriyorlar.
Abdullah Parlıyan = Hal böyle iken onlar yine de, Allah'tan başka ilahlar, düzmece tanrılar ediniyorlar. Ey peygamber! De ki: “Haydi sizler, Allah'tan başkalarına da ilahlık yakıştırılabileceğine dair, bir delil getirin bakalım.” İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitapları. Hayır, onların çoğu gerçeği bilmiyorlar ve bundan dolayı da, inatla yüz çeviriyorlar.
Adem Uğur = Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab'ı ve benden öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.
Ahmed Hulusi = Yoksa O'nun dûnunda tanrılar mı edindiler? De ki: "Kanıtınızı getirin hadi! Bu (lâ ilâhe illâllah) benimle beraber olan kimsenin de zikridir (hatırladığı hakikattir); benden önce olan kimsenin de zikridir (hatırladığı hakikattir)". . . Hayır, onların çoğunluğu Hakk'ı bilmiyorlar. . . Bundan ötürü yüz çeviricilerdir.
Ahmet Tekin = Yoksa onu bırakıp, kulları durumundakilerden ilâhlar mı edindiler?'Kesin delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların, milletimin okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’ı, işte benden öncekilerin kutsal kitapları.' de. Hayır onların çoğu gerekçeli, hikmete dayalı indirilen, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak kitabı, Kur’ân’ı bilmiyorlar. Bu sebeple Kur’ân’dan, tevhidden, Allah’ın Rasûlüne itaatten yüz çeviriyorlar, Kur’ân öğretimini, Kur’ân ilkelerini, şeriatı engelleyici tedbirler alıyorlar.
Ahmet Varol = Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: 'Kesin delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların zikri [5] de, benden öncekilerin zikri de budur.' Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyor bundan dolayı onlar yüz çevirmektedirler.
Ali Bulaç = Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitabı) ve benden öncekilerin de zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa Allah’dan başka ilâhlar mı edindiler? (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “- (Putlara ibadete dair varsa) delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı (Kur’an) ve benden evvelki ümmetlerin kitabı! (Bu kitablarda Allah’a ortak koşulmamıştır).” Doğrusu, onların çoğu hakkı bilmezler (Kur’an ve Peygamberi tanımazlar) da onun için yüz çevirirler.
Ali Ünal = Demek O’ndan başka ilâhlar edindiler ha! (Rasûlüm,) de onlara: “Madem öyle, haydi delillerinizi getirin. İşte, benimle birlikte olanların uydukları Kur’ân ve işte benden öncekilerin tâbi oldukları kitaplar. (Bunların hepsinde yazılı olan, Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığıdır.)” Ama onların çoğu, ilimle alâkası olan ve dolayısıyla gerçeği yanlıştan ayırt edebilecek seviyede insanlar değildirler; bu sebeple de ondan yüz çeviriyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: “Haydi delillerinizi getiriniz! İşte, benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.
Bekir Sadak = O'nu birakip tanrilar mi edindiler? De ki: «Kesin delilinizi getirin. iste benim ve ummetimin Kitap'i ve senden oncekilerin kitablari.» Hayir; onlarin cogu gercegi bilmez de yuz cevirirler.
Celal Yıldırım = Yoksa Allah'tan başka ilâhlar mı edindiler? De ki : Haydi getirin kesin hüccetlerinizi! İşte (bu Kur'ân) benimle beraber olanların zikri ve benden öncekilerin zikridir! Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler de o sebeple yüzçevirirler.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? Onlara de ki: “Bu konudaki delilinizi ortaya koyunuz. Bu kitap, gerek benimle birlikteki inananlara yönelik direktifleri ve gerekse benden önceki peygamberlere ilişkin bilgileri içeriyor.” Hayır, onların çoğu gerçeğin ne olduğunu bilmeksizin ona sırt çevirirler.
Diyanet İşleri (eski) = O'nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: 'Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin Kitap'ı ve senden öncekilerin kitapları.' Hayır; onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.
Diyanet Vakfi = Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab'ı ve benden öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.
Edip Yüksel = O'nun dışında tanrılar mı edindiler? De ki, 'Delilinizi getirin. Bu, benim çağımdakilerin de mesajıdır, benden öncekilerin de mesajıdır.' Ne var ki, onların çoğu gerçeği bilmediğinden yüz çevirirler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: haydi getirin bürhanınızı, işte benimle beraber olanların zikri ve benden evvelkilerin zikri, fakat çokları hakkı bilmezler de onun için ı'raz ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa O'ndan başka tanrılar mı edindiler? De ki: «Haydi getirin delilinizi; işte benimle beraber onların kitabı ve benden öncekilerin kitabı!» Fakat çoğu gerçeği bilmezler de onun için yüz çevirirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa O'ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: «Kesin delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı.» Hayır, onların çoğu gerçeği bilmezler de onun için yüz çevirirler.
Gültekin Onan = Yoksa O'ndan başka tanrılar mı edindiler? De ki: "Kesin kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birtikte olanların zikri (Kitabı) ve benden öncekilerin de zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar.
Harun Yıldırım = Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab'ı ve benden öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.
Hasan Basri Çantay = Ondan başka Tanrılar edindiler ha? Sen (onlara) de ki: «(Varsa) delilinizi getirin. İşte benimle beraber olan (müslüman) ların kitabı, (işte) benden evvel gelenlerin kitabı (da meydanda)». Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler de bunun için yüz çeviricidirler onlar.
Hayrat Neşriyat = Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: 'Delîlinizi getirin! İşte benimle berâber olanların Kitâb’ı (Kur’ân) ve benden önceki (ümmet)lerin Kitâb’ı (olan Tevrât ve İncîl)!' Hayır! Onların çoğu hakkı bilmezler de (onun için, haktan) yüz çeviricilerdir.
İbni Kesir = Yoksa O'ndan başka tanrılar mı edindiler? De ki: Kesin delilinizi getirin işte benimle birlikte olanların zikri ve benden öncekilerin zikri. Hayır onların çoğu hakkı bilmezler de onun için yüz çevirirler.
Kadri Çelik = Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Kesin kanıtınızı getirin. İşte bu, benimle birlikte olanların zikri (kitabı) ve (bu da) benden öncekilerin zikri (kitabı ki içinde hiçbir delilleri yok)!” Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı da (onlar haktan) yüz çevirenlerdir.
Muhammed Esed = (hal böyleyken), onlar yine de, kulluk etmek için O'nun yerine (düzmece) tanrılar ediniyorlar! (Ey Peygamber,) de ki: "Haydi, siz de davanızı destekleyecek bir delil getirin: İşte bu, benimle birlikte olanların ve benden önceki (peygamber)lerin dile getirip durdukları ilahi öğretidir". Hayır, onların çoğu gerçeği bilmiyor ve bunun için de (ondan) inatla yüz çeviriyorlar.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onlar (bu gerçeğe rağmen) O'nun dışında ilahlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: "Haydi, siz de kendi delilinizi getirin! İşte bu, hem benimle birlikte olanların hem de benden öncekilerin dile getirdikleri (ortak) mesajdır". Ama hayır, onların çoğu bu (açık) gerçeği bilmiyorlar; bu nedenle (ondan) yüz çeviriyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa O'ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: «Delillerinizi getiriniz. İşte bu benimle beraber olanların kitabı ve benden evvelkilerin kitabı.» Hayır. Onların çoğu hakkı bilmezler de onun için onlar yüz döndürücülerdir.
Ömer Öngüt = Yoksa O'ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Delilinizi getirin. İşte bu, benimle birlikte olanların da zikridir, benden öncekilerin de zikridir. ” Doğrusu onların çoğu hakkı bilmezler, bunun için de yüz çevirirler.
Şaban Piriş = Yoksa Allah’dan başka ilâhlar mı edindiler? (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: “- (Putlara ibadete dair varsa) delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların kitabı (Kur’an) ve benden evvelki ümmetlerin kitabı! (Bu kitablarda Allah’a ortak koşulmamıştır).” Doğrusu, onların çoğu hakkı bilmezler (Kur’an ve Peygamberi tanımazlar) da onun için yüz çevirirler.
Sadık Türkmen = Yoksa o’ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi kesin delilinizi getirin. İşte, benimle beraber olanların delili/öğüdü/kitabı ve benden öncekilerin kitabı/öğüdü/delili!” Aksine; onların birçoğu gerçeği bilmiyorlar. Onlar yüz çeviriyorlar.
Seyyid Kutub = Yoksa onlar O'nun dışında başka ilahlar mı edindiler? Onlara de ki; «Bu konudaki delilinizi ortaya getiriniz. Bu kitap, gerek benimle birlikteki mü'minlere yönelik direktifleri ve gerekse benden önceki peygamberlere ilişkin bilgileri içeriyor.» Hayır onların çoğunluğu gerçeğin ne olduğunu bilmeksizin ona sırt çevirirler.
Suat Yıldırım = O'nu birakip tanrilar mi edindiler? De ki: «Kesin delilinizi getirin. iste benim ve ummetimin Kitap'i ve senden oncekilerin kitablari.» Hayir; onlarin cogu gercegi bilmez de yuz cevirirler.
Süleyman Ateş = Yoksa O'ndan başka tanrılar mı edindiler? De ki: "(Bu hususta kesin) delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların da öğütü ve benden öncekilerin de öğütü budur." Ama çokları hakkı bilmezler, bundan dolayı onlar, (haktan) yüz çevirirler.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: «Kesin kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitabı) ve benden öncekilerin de zikri.» Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler.
Ümit Şimşek = Yoksa Ondan başka tanrılar mı edindiler? De ki: Getirin delilinizi. İşte benim yanımdaki kitap, işte öncekilerin kitabı! Lâkin onların çoğu hakkı bilmiyor ve ondan yüz çeviriyor.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa O'nun dışında bazı ilahlar mı edindiler? De ki: "Susturucu delilinizi getirin! Benimle beraber olanların da benden öncekilerin de Zikir'i budur. Ne yazık ki onların çokları hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler."
İskender Ali Mihr = Yoksa O’ndan (Allah’tan) başka ilâhlar mı edindiler? “Haydi burhanınızı (kesin delilinizi) getirin. (İşte) bu, benimle beraber olanların ve benden öncekilerin zikridir (kitabıdır).” de. Fakat onların çoğu, hakkı bilmezler. Bu sebeple onlar, yüz çevirenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onlar Allah dan başka ilahlar mı edindiler? Deki “O zaman O ndan başka ilahlar olduğuna dair sağlam kanıtlar getirin. ” İşte bunlar (Kur’an ayetleri), benimle beraber olanlar ve benden öncekiler için de bir öğüttür. Ancak onların pek çoğu bu gerçekleri bilmedikleri için, gelen bu doğrulardan yüz çeviriyorlar.
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ
Enbiyâ / 25 -
Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin illâ nûhî ileyhi ennehu lâ ilâhe illâ ene fa’budûni.
Diyanet İşleri = Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, benden başka yoktur tapacak, bana kulluk edin ancak diye vahyetmeyelim.
Abdullah Parlıyan = Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona: “Benden başka gerçek ilah yoktur, şu halde bana kulluk edin!” diye vahyetmiş olmayalım.
Adem Uğur = Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: "Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım.
Ahmed Hulusi = Senden önce bir Rasûl irsâl etmedik ki Ona: "Tanrı yoktur, sadece Ben! O hâlde bana kullukta olduğunuzu fark edin" diye vahyetmiş olmayalım.
Ahmet Tekin = Senden önce özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevlendirdiğimiz her rasule, kesinlikle:'Yalnızca ben hak ilâhım. Beni ilâh tanıyın, candan müslüman olarak bana bağlanın, saygıyla bana kulluk ve ibadet edin, yalnızca benim şeriatıma bağlanın, bana bo-yun eğin.' diye vahyetmeye devam ettik, hala da ediyoruz.
Ahmet Varol = Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: 'Benden başka ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım.
Ali Bulaç = Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: "Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin."
Ali Fikri Yavuz = Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmıyalım: “- Gerçek şu ki, benden başka İlâh yoktur. Onun için bana ibadet edin.”
Ali Ünal = Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona, “Ben’den başka ilâh yoktur, öyleyse yalnız Bana ibadet edin!” diye vahyetmiş olmayalım.
Bayraktar Bayraklı = Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona “Benden başka ilâh yoktur, o halde bana kulluk ediniz” diye vahyetmiş olmayalım.
Bekir Sadak = Senden once gonderdigimiz her peygambere: «Benden baska tanri yoktur, Bana kulluk edin» diye vahyetmisizdir.
Celal Yıldırım = Senden önce gönderdiğimiz, istisnasız her peygambere şöyle vahyettik : Şüphesiz ki benden başka ilâh yoktur, artık bana ibâdet edin.,
Cemal Külünkoğlu = Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin!” diye vahyetmiş olmayalım.
Diyanet İşleri (eski) = Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: 'Benden başka tanrı yoktur, Bana kulluk edin' diye vahyetmişizdir.
Diyanet Vakfi = Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: «Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin» diye vahyetmiş olmayalım.
Edip Yüksel = Senden önce bir elçi göndermedik ki kendisine, 'Benden başka tanrı yoktur; sadece Bana kulluk ediniz,' diye vahyetmiş olmayalım.
Elmalılı Hamdi Yazır = Senden evvel hiç bir Resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmıyalım: hakikat bu: benden başka ilâh yoktur, onun için hep bana ıbadet edin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: «Gerçek şu ki, Benden başka ilah yoktur; onun için hep Bana ibadet edin.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: «Gerçek şu ki benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin.»
Gültekin Onan = Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: "Benden başka tanrı yoktur, öyleyse bana ibadet edin."
Harun Yıldırım = Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: "Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım.
Hasan Basri Çantay = Biz senden evvel hiç bir peygamber göndermedik (ya'ni hiç biri müstesna değildir) ki ille ona şu hakikati vahy etmişizdir: «Benden başka hiç bir Tanrı yok. O halde bana ibâdet «din».
Hayrat Neşriyat = Senden önce hiçbir peygamber de göndermedik ki, ona: 'Şu muhakkak ki, benden başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk edin!' diye vahyeder olmayalım.
İbni Kesir = Senden önce gönderdiğimiz her peygambere mutlaka: Ben'den başka tanrı yoktur. Bana kulluk edin, diye vahyetmişizdir.
Kadri Çelik = Senden önce, “Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmiş olmadığımız hiç bir peygamber göndermedik.
Muhammed Esed = Oysa, Biz senden önce de peygamberleri yalnızca: "Benden başka tanrı yok, öyleyse (yalnızca) Bana kulluk edin!" diye vahyederek gönderdik.
Mustafa İslamoğlu = Halbuki Biz, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin tümüne her mesajı ısrarla ilettik; o da şu: "Benden başka ilah yok, o halde yalnız Bana kulluk edin!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, illâ ona şöyle vahyetmiştik: «Muhakkak ki, Benden başka ilâh yoktur. Artık Bana ibadet ediniz.»
Ömer Öngüt = Resulüm! Senden evvel gönderdiğimiz her peygambere: “Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin!” diye vahyetmişizdir.
Şaban Piriş = Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki ona: -Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım.
Sadık Türkmen = Senden önce, hiçbir elçi göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: “Şüphesiz ki, Benden başka İlâh yoktur, öyleyse Bana kulluk edin.”
Seyyid Kutub = Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere «Benden başka ilah yoktur, sırf bana kulluk ediniz» diye vahyettik.
Suat Yıldırım = Nitekim senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki ona: "Benden başka İlah yok, öyleyse yalnız Bana ibadet edin!" diye vahyetmiş olmayalım.
Süleyman Ateş = Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: "Benden başka tanrı yoktur, bana kulluk edin!" diye vahyetmiş olmayalım.
Tefhim-ul Kuran = Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, ona şunu vahyetmiş olmayalım: «Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana ibadet edin.»
Ümit Şimşek = Biz senden önce hangi peygamberi gönderdiysek, ona 'Benden başka tanrı yoktur; sadece Bana kulluk edin' diye vahyetmişizdir.
Yaşar Nuri Öztürk = Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmayalım: "Gerçek şu: İlah yok benden başka, artık bana kulluk/ibadet edin."
İskender Ali Mihr = Ve senden önce: “Benden başka ilâh yoktur.” diye (kendisine) vahyetmediğimiz bir resûl göndermedik. Öyleyse (sadece) Bana kul olun!
İlyas Yorulmaz = Biz senden önce gönderdiğimiz tüm elçilere “Yalnızca tek ilah benim, benden başka ilah yok. O halde sadece bana kulluk edin” diye vahy etmişizdir.
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُّكْرَمُونَ
Enbiyâ / 26 -
Ve kâlûttehazer rahmânu veleden subhânehu, bel ıbâdun mukramûn(mukramûne).
Diyanet İşleri = (Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derler ki: Rahman, kendisine evlât edinmiştir, hâşâ, yücedir, münezzehtir bundan, onlar, kadirleri yüceltilmiş kullardır.
Abdullah Parlıyan = Rahman olan Allah, melekleri kendisine evlat edindi dediler. Haşa O Allah, ölümlülere mahsus olan, evlat edinme eksikliğinden mutlak anlamda uzaktır. Bilakis o melekler, Allah'ın seçkin, şerefli kullarıdır.
Adem Uğur = Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.
Ahmed Hulusi = "Rahman çocuk edindi" dediler! Subhan'dır O! Bilakis, ikrama nail olmuş kullardır (İsa ve Allâh'ın kızları diye vehmedilen melekler).
Ahmet Tekin = Onlar:'Sınırsız rahmeti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, lütfuna, hayırlara mazhar eden Rahman olan Allah oğul edindi' dediler. Allah bundan münezzehtir. Melekler, Allah’ın kızları değil, bilâkis lütuf ve ihsana, ikrama mazhar olmuş kullardır.
Ahmet Varol = 'Rahman çocuk edindi' dediler. O münezzehtir. Hayır (melekler) şerefli kılınmış kullardır.
Ali Bulaç = "Rahman (olan Allah) çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.
Ali Fikri Yavuz = Böyle iken (Mekke halkı) dediler ki: “- Rahmân (çok merhametli olan Allah) çocuk edindi. (Melekler Allah’ın kızlarıdır, dendi).” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler, (Allah’ın çocukları değil) ikram olunmuş kullardır.
Ali Ünal = Buna rağmen, bazıları da kalkıp “Rahmân bir çocuk edindi!” iddiasında bulunmaktadır. O, böyle bir şeyden mutlak manâda uzaktır. Onların evlât dedikleri melekler, O’nun ikram ve takdirine mazhar olmuş kullarıdır.
Bayraktar Bayraklı = “Rahmân çocuk edindi” dediler. Hâşâ! O, bundan uzaktır. Bilakis onlar, lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.
Bekir Sadak = "Rahman cocuk edindi» dediler. Hasa; hayir; melekler serefli kilinmis kullardir.
Celal Yıldırım = Rahman (olan Allah) çocuk edindi, dediler. O, (çocuk edinmekten) çok yücedir, münezzehtir. Hayır onlar, (o melekler) ikrama ermiş şerefli kullardır.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar ise:) “Rahman (olan Allah) evlat edindi” dediler. Hâşâ, O bundan uzaktır. Onların evlat dedikleri, Allah'ın şerefli kullarıdır.
Diyanet İşleri (eski) = 'Rahman çocuk edindi' dediler. Haşa; hayır, melekler şerefli kılınmış kullardır.
Diyanet Vakfi = Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.
Edip Yüksel = 'Rahman bir çocuk edindi,' dediler. O yücedir. Oysa onlar onurlu kullardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Böyle iken dediler ki: Rahman veled ittihaz etti, tenzih o sübhana, doğrusu onlar ikram olunmuş kullardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Böyle iken dediler ki: «Rahman çocuk edindi.» Allah bundan münezzehtir. Doğrusu (o çocuk dedikleri) sadece şerefli bir takım kullardır;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böyle iken dediler ki: «Rahmân çocuk edindi.» Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah'ın çocukları değil) ikram olunmuş kullardır.
Gültekin Onan = "Rahman çocuk edindi" dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.
Harun Yıldırım = Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.
Hasan Basri Çantay = «O çok esirgeyici (Allah) evlâd edindi» dediler. Onun şaanı bundan yücedir, münezzehdir. Hayır (evlâd dedikleri) onlar, ikrama mazhar edilmiş kullardır (meleklerdir).
Hayrat Neşriyat = 'Rahmân (olan Allah, melekleri) çocuk edindi' dediler; (hâşâ!) O, bundan münezzehtir. Bil'akis (onlar) şerefli kılınmış kullardır.
İbni Kesir = Dediler ki: Rahman çocuk edindi. O'nun şanı yücedir. Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır.
Kadri Çelik = “Rahman (olan Allah) çocuk edindi” dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler, Allah'ın çocukları değil), yüce kılınmış kullardır.
Muhammed Esed = Yine de, bazıları kalkıp: "Rahman kendine bir oğul edinmiştir!" diyor. O yüceler yücesi (ölümlülere özgü bu tür eksiklerden) mutlak anlamda uzaktır! Hayır, (Allah'ın "soyundan" gelmiş gözüyle baktıkları o kimseler) yalnızca Allah'ın seçkin kullarıdır:
Mustafa İslamoğlu = Ama (onların takipçileri arasından) yine de "Rahman çocuk edindi" diyenler çıktı. O şanı yüce olan, (ölümlülere has bu tür) tanımlamalardan sonsuzca uzaktır; aksine, (Allah'ın soyundan geldiğini iddia ettikleri o kimseler), ilahi ikrama mazhar olan kullardır:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Rahmân evlat ittihaz etti. O bundan münezzehtir.» Hayır, (onlar) ikram olunmuş kullardır.
Ömer Öngüt = “Rahman çocuk edindi. ” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis (melekler) ikrama erdirilmiş kullardır.
Şaban Piriş = -Rahman, çocuk edindi, dediler. Haşa o bundan uzaktır. Aksine onlar değerli kullardır.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Rahmân çocuk edindi.” O, (bundan) münezzehtir/yücedir/uzaktır! Hayır, ama onlar ikram olunmuş/değerli birtakım kullardır;
Seyyid Kutub = Müşrikler «Rahman olan Allah evlat edindi» dediler. Haşa! O böyle bir şeyden münezzehtir. Tersine melekler, onurlu kullardır.
Suat Yıldırım = Gerçek bu iken, bazıları kalkıp: "Rahman evlat edindi!" iddiasında bulundular. O, bundan münezzehtir. Bilakis onların evlat dedikleri melekler O’nun ikram ve takdirine mazhar olmuş kullarıdır.
Süleyman Ateş = "Rahmân çocuk edindi." dediler. O, yücedir. Hayır (Rahmân'ın çocukları sanılan melekler, O'nun) değerli kullar(ı)dır.
Tefhim-ul Kuran = «Rahman (olan Allah) çocuk edindi» dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.
Ümit Şimşek = Onlar ise 'Rahmân evlât edindi' dediler. Hâşâ, O bundan münezzehtir. Onların evlât dedikleri, Allah'ın şerefli kullarıdır.
Yaşar Nuri Öztürk = "Rahman çocuk edindi" dediler. Hâşâ, bundan arınmıştır O! Onlar, lütuflandırılmış kullardır.
İskender Ali Mihr = Ve: “Rahmân evlât edindi.” dediler. O, Sübhan’dır (münezzehtir). Hayır, (onlar, kendilerine) ikram edilmiş kullardır.
İlyas Yorulmaz = Onlar “Rahman, (melekleri) çocuk edindi” dediler. Allah çocuk edinmekten uzaktır. Halbuki onların bahsettikleri kimseler (melekler), kendilerine ikramlarda bulunulan kullardır.
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُم بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ
Enbiyâ / 27 -
Lâ yesbikûnehu bil kavli ve hum bi emrihî ya’melûn(ya’melûne).
Diyanet İşleri = Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların sözleri, hep onun emrine uygundur ve onlar, dâimâ onun emrini yerine getirirler.
Abdullah Parlıyan = O melekler sözle bile olsa, O'nun önüne geçmezler ve ancak O'nun buyruğuyla hareket ederler.
Adem Uğur = O'ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.
Ahmed Hulusi = Sözleri, O'nun hükmü önüne geçmez! Onlar, O'nun hükmünü uygular.
Ahmet Tekin = Melekler, Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep onun emriyle hareket ederler.
Ahmet Varol = Onlar sözle (de olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler.
Ali Bulaç = Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp etmektedirler.
Ali Fikri Yavuz = Melekler, Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep onun emriyle hareket ederler.
Ali Ünal = Ancak O’nun söylediklerini söyler, O’ nun sözünün üzerine söz katmazlar ve sadece O’nun emriyle işler, ancak O’nun emrini yerine getirirler.
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.
Bekir Sadak = Allah'tan once soz soyleyemezler; ancak O'nun emri uzerine is islerler.
Celal Yıldırım = Sözleriyle O'nun önüne geçmezler ve ancak O'nun buyruğuyla amel ederler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar, O'ndan önce (Allah kendilerine konuşma hakkı vermeden) söz söylemezler ve hep O'nun emriyle iş görürler.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'tan önce söz söyleyemezler; ancak O'nun emri üzerine iş işlerler.
Diyanet Vakfi = O'ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.
Edip Yüksel = Onlar O'ndan önce söz söylemezler; O'nun emirlerini ise titizlikle uygularlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun sözünün önüne geçmezler hep onun emriyle hareket ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = onlar Allah'ın sözünün önüne geçmezler, hep O'nun emriyle hareket ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar Allah'ın sözünün önüne geçmezler, hep O'nun emriyle hareket ederler.
Gültekin Onan = Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun buyruğuyla yapıp etmektedirler.
Harun Yıldırım = O'ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.
Hasan Basri Çantay = Bunlar söz (leriy) le asla Onun önüne geçemezler. (Bil'akis) bunlar Onun emriyle hareket ederler.
Hayrat Neşriyat = (O melekler) söz ile O’nun önüne geçmezler (kendiliklerinden söylemezler) ve onlar ancak O’nun emriyle iş yaparlar.
İbni Kesir = Onlar, sözle asla O'nun önüne geçemezler. Ancak O'nun emriyle hareket ederler.
Kadri Çelik = Onlar sözle (bile olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle yapıp etmektedirler.
Muhammed Esed = Sözkonusu kimseler, O kendileriyle konuşmadan asla konuşmazlar; ve ancak O'nun buyruğuyla edip eylerler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar, kendi sözlerini O'nun sözünün önüne geçirmezler: yani onlar sadece O'nun talimatıyla hareket ederler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar, söz ile O'na tekaddüm etmiş olmazlar ve onlar O'nun emriyle amelde bulunurlar.
Ömer Öngüt = O'ndan önce söz söylemezler ve yalnız O'nun emriyle hareket ederler.
Şaban Piriş = Sözleriyle onun önüne geçmezler ve yalnız O’nun emriyle iş yaparlar.
Sadık Türkmen = Onlar Allah’ın sözünün önüne geçmezler ve O’nun emriyle hareket ederler.
Seyyid Kutub = Onlar sözle (de olsa) O'nun önüne geçmezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler.
Suat Yıldırım = O, kendilerine sormadıkça hiç bir söz söylemezler, sadece O’nun emirlerini yerine getirirler.
Süleyman Ateş = Melekler, Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep onun emriyle hareket ederler.
Tefhim-ul Kuran = Ancak O’nun söylediklerini söyler, O’ nun sözünün üzerine söz katmazlar ve sadece O’nun emriyle işler, ancak O’nun emrini yerine getirirler.
Ümit Şimşek = Allah'tan önce konuşmazlar; onlar, sadece O'nun emri ile hareket ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar O'nun sözünün önüne geçmezler; onlar yalnız O'nun emriyle iş yaparlar.
İskender Ali Mihr = Onlar, söz ile O’nun (Allah’ın önüne) geçmezler. Ve onlar, O’nun (Allah’ın) emriyle amel ederler.
İlyas Yorulmaz = Söz olarak, asla Allah’ın önüne geçmezler ve onlar yapacaklarını Allah’ın emri ile yaparlar.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ
Enbiyâ / 28 -
Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn(muşfikûne).
Diyanet İşleri = Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.
Abdulbaki Gölpınarlı = O bilir, onların önlerinde ve artlarında ne varsa ve Tanrı rızâsına mazhar olandan başkasına şefâat de edemezler ve onlar, onun korkusundan ürkerler.
Abdullah Parlıyan = Allah onların yaptıklarını da, yapacaklarını da bilir ve onlar Allah'ın hoşnut olacağı kimselere, şefaat edebilirler ve hepsi de, Allah korkusundan dolayı titrerler.
Adem Uğur = Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!
Ahmed Hulusi = Onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. . . Onlar, ancak rızasını kazanmış kişilere şefaat ederler. . . Onlar, O'nun haşyetinden titrerler.
Ahmet Tekin = Allah onların aşikâre, saklı, gizli yaptıklarını, yapacaklarını bilir. Allah’ın rızasına mazhar olmuş kullarından başkasına şefaat etmezler. Onlar korku içinde, Allah’ın emirlerine itina göstererek, saygıdan titrerler.
Ahmet Varol = O (Allah) onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. O'nun korkusuyla titremektedirler.
Ali Bulaç = O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir; onlar şefaat etmezler (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.
Ali Fikri Yavuz = Allah, onların önlerindekinide, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir ve onlar, O’nun rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat edemezler. Hepsi O’nun korkusundan titrerler.
Ali Ünal = O, onların yaptıklarını da, yapmakta olduklarını ve yapacaklarını da bilir; onlar, ancak O’nun razı olduğu mü’min kulları hakkında şefaatte bulunabilir, (onlar için bağışlanma diler ve dua eder)ler; (yoksa müşriklerin iddia ettikleri gibi, Allah katında onlar hakkında şefaatte bulunacak değillerdir). Hepsi de, O’na duydukları derin saygı ve tazim sebebiyle kalbleri tir tir titrer.
Bayraktar Bayraklı = Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Allah'ın rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler.[324]
Bekir Sadak = Allah, onlarin yaptiklarini ve yapmakta olduklarini bilir. Onlar Allah'in hosnut oldugu kimseden baskasina sefaat edemezler; O'nun korkusundan titrerler.
Celal Yıldırım = Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ancak Allah'ın razı olacağı kimse için şefaat ederler ve onlar Allah korkusundan saygıyla titrerler.
Cemal Külünkoğlu = Allah, onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Onlar, O'nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O'na olan saygılarından titrerler.
Diyanet İşleri (eski) = Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O'nun korkusundan titrerler.
Diyanet Vakfi = Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!
Edip Yüksel = O onların geçmişini ve geleceğini bilir. Onlar O'nun hoşnut olduğu kullarından başkası için şefaat etmezler. Onlar bile O'nun karşısında saygıyla titrerler.
Elmalılı Hamdi Yazır = O onların önlerindekini arkalarındakini bilir ve onlar onun rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi onun haşyetinden titrerler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Allah'ın razı olacağı kimselerden başkasına şefaat etmezler. Hepsi O'nun korkusundan titrerler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.
Gültekin Onan = O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir onlar şefaat etmezler (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.
Harun Yıldırım = Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!
Hasan Basri Çantay = Önlerindekini de, arkalarındakini de O bilir. Bunlar, Onun rızâsına ermiş olandan başka kimseye şefaat etmezler. Bunlar Onun korkusundan titreyenlerdir.
Hayrat Neşriyat = (Allah) onların önlerindekini ve arkalarındakini (yaptıklarını ve yapacaklarını)bilir; (O’nun) râzı olduğu kimseden başkasına şefâat etmezler ve onlar O’nun korkusundan titreyen kimselerdir.
İbni Kesir = O, onların önlerindekilerini de bilir, arkalarındakini de bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O'nun korkusundan titrerler.
Kadri Çelik = O, önlerindekini de arkalarındakini de bilmektedir. Onlar (kendisinden) hoşnut olunandan başkasına şefaat de etmezler ve onlar, O'nun haşyetinden içleri titremekte olanlardır.
Muhammed Esed = O, onların gözünün önünde olanları da bilir, onlardan gizli tutulan şeyleri de bilir; bunun içindir ki, onlar, O'nun (zaten) hoşnut olduğu insanların dışında kimseye yan çıkıp kayıramazlar; çünkü (herkesten önce) onların kendileri O'nun korkusuyla titrerler.
Mustafa İslamoğlu = O, onların bildiklerini de bilmediklerini de bilir. Ki zaten onlar, O'nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler: zira onlar O'nun yüceliği karşısında derin bir saygıyla titrerler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onların ilerilerindekini de gerilerindekini de bilir ve razı olduğundan başkasına şefaat de edemezler ve onlar O'nun mehabetinden kemal-i itina ile korkar kimselerdir.
Ömer Öngüt = Allah, onların öndekilerini de bilir, arkalarındakini de bilir. Onlar, Allah'ın râzı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O'nun korkusundan titrerler.
Şaban Piriş = Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Allah’ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler. O’nun korkusundan tir tir titrerler.
Sadık Türkmen = Allah onların önlerinde ve arkalarında ne varsa, bilir. Allah’ın razı olduğu kimseden başkasına aracılık/şahitlik/şefaat edemezler. Onlar, O’nun korkusundan saygıyla titrerler.
Seyyid Kutub = Allah, onların önlerindekini ve arkalarında bıraktıklarını (yapacaklarını ve yaptıklarını) bilir. Onlar sadece Allah'ın hoşnut olduğu kimselere şefaat ederler ve Allah'ın korkusundan titrerler.
Suat Yıldırım = O onların yaptıklarını da yapacaklarını da, açıkladıklarını da gizlediklerini de bilir. Onlar, sadece O’nun razı olduğu kimse hakkında şefaat ederler. O’na duydukları tazimden ötürü çekinir, titrerler.
Süleyman Ateş = (Allâh) Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Allâh'ın) râzı olduğundan başkasına şefâ'at edemezler ve onlar, O'nun korkusundan titrerler.
Tefhim-ul Kuran = O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilmektedir; onlar şefaat de etmezler; (kendisinden) hoşnut olunandan başka. Ve onlar, O'nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.
Ümit Şimşek = Allah onların geçmişini de bilir, geleceğini de. Onlar, ancak Allah'ın rıza göstereceği kimseler için şefaat ederler; Onun korkusuyla da ürpermektedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat etmezler. Ve onlar O'nun korkusundan titrerler.
İskender Ali Mihr = Onların önünde ve arkasında olan şeyleri (muhafız melekleri) bilir. Ve onlar, (Allah’ın) rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun (Allah’ın) haşyetinden korkanlardır.
İlyas Yorulmaz = Allah onların önlerinde olanı da, arkalarında olanı da bilir. O melekler yalnızca Allah’ın razı olduğundan başkasına yardım (şefaat) edemezler ve onlar Allah korkusundan dolayı saygı içerisindedirler.
وَمَن يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِّن دُونِهِ فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ
Enbiyâ / 29 -
Ve men yekul minhum innî ilâhun min dûnihî fe zâlike neczîhi cehennem(cehenneme), kezâlike neczîz zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan kim, ben de ondan ayrı bir mâbûdum derse onu cehennemle cezâlandırırız; zâlimleri böyle cezâlandırırız biz.
Abdullah Parlıyan = Onlardan her kim ki: “Gerçekten ben O'nun dışında bir ilahım” diyecek olsa, biz onu cehennemle cezalandırırız. Yaratılış gayesi dışında hareket edenleri, biz böyle cezalandırmaktayız.
Adem Uğur = Onlardan her kim: "Tanrı O değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!
Ahmed Hulusi = Onlardan kim: "Ben, O'nun dûnunda bir tanrıyım" derse; ona, bunun sonucunu cehennem olarak yaşatırız! İşte zalimlere sonucunu böyle yaşatırız.
Ahmet Tekin = İçlerinden biri, faraza:'Onun ötesinde ben de ilâhım' derse biz onu cehennemle cezalandırırız. Şirkte, inkârda, isyanda ısrar eden zâlimleri biz böyle cezalandırırız.
Ahmet Varol = Onlardan kim: 'Ben O'ndan ayrı bir ilahım' derse onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.
Ali Bulaç = Onlardan her kim: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.
Ali Fikri Yavuz = İçlerinden kim: “- Ben, O’ndan başka bir ilâhım.” derse, biz ona cehennemi ceza olarak veririz. Zalimleri, biz böyle cezanlandırırız.
Ali Ünal = İçlerinden biri kalkıp da, “Allah’ın yanısıra ben de ilâhım!” diyecek olsa, ona vereceğimiz ceza Cehennem’dir. Biz, hadlerini bilmeyip de O’na ortak olmaya kalkan zalimleri böyle cezalandırırız.
Bayraktar Bayraklı = Onlardan kim: “Allah'tan başka ben de bir tanrıyım” derse, işte onu cehennemle cezalandırırız. Zâlimlerin cezasını böyle veririz.
Bekir Sadak = Bunlar icinde kim «Ben, Allah'tan baska bir tanriyim» derse, iste onu cehennemle cezalandiririz. Zulmedenlerin cezasini boyle veririz. *
Celal Yıldırım = Onlardan kim, «ben Allah'tan başka bir tanrıyım» derse, işte onu Cehennem ile cezalandırırız. Zulmedenleri de işte böylece cezalandırırız.
Cemal Külünkoğlu = İçlerinden her kim, “Allah'tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
Diyanet İşleri (eski) = Bunlar içinde kim 'Ben, Allah'tan başka bir tanrıyım' derse, işte onu cehennemle cezalandırırız. Zulmedenlerin cezasını böyle veririz.
Diyanet Vakfi = Onlardan her kim: «Tanrı O değil, benim!» derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!
Edip Yüksel = Onlardan kim, 'Ben O'nun yanında bir tanrıyım,' derse onu cehennemle cezalandırırız; zalimleri biz böyle ödüllendiririz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve içlerinden her kim ben ondan başka bir ilâhım derse biz ona Cehennemi ceza veririz, zalimleri biz böyle cezalandırırız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İçlerinden her kim: «Ben O'ndan başka ilahım!» derse, Biz ona cehennemi ceza olarak veririz; zalimleri Biz böyle cezalandırırız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İçlerinden kim: «Ben, O'ndan başka bir ilâhım» derse, biz ona cehennemi ceza olarak veririz. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.
Gültekin Onan = Onlardan her kim: "Gerçekten ben, O'nun dışında bir tanrıyım" diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.
Harun Yıldırım = Onlardan her kim: "Tanrı O değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!
Hasan Basri Çantay = Bunlardan kim «Tanrı O değil, ben im» derse onu cehennemle cezalandırırız. Biz o zaalimleri de böylece cezalandıracağız.
Hayrat Neşriyat = Onlardan her kim: 'Doğrusu ben, O’ndan başka bir ilâhım!' derse, (biz) onu da Cehennemle cezâlandırırız. İşte zâlimleri böyle cezâlandırırız.
İbni Kesir = Bunlardan kim: Tanrı O değil de benim derse; onu derhal cehennemle cezalandırırız. Biz, zalimlerin cezasını böyle veririz.
Kadri Çelik = Onlardan her kim, “Gerçekten ben O'nun dışında bir ilahım” diyecek olursa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız.
Muhammed Esed = Ve eğer onlardan biri: "O'nun gibi ben de bir tanrıyım" diyecek olsaydı mutlaka onu cehennemle cezalandırırdık: (çünkü) zalimleri biz böyle cezalandırırız.
Mustafa İslamoğlu = Kaldı ki onlardan biri "O'ndan bir alt basamakta da olsa, sonuçta ben de bir ilahım demiş olsaydı, bu takdirde onu cehennemle cezalandırırdık: Çünkü haddini bilmeyenleri Biz böyle cezalandırırız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onlardan her kimi, «Şüphe yok ki ben O'ndan başka bir ilâhım,» derse onu cehennem ile cezalandırırız. İşte zalimleri böylece cezalandıracağız.
Ömer Öngüt = Onlardan her kim: “Ben de Allah'tan başka bir ilâhım. ” derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz zâlimleri böyle cezalandırırız.
Şaban Piriş = Onlardan kim: -Allah’tan başka ben de ilahım! derse, Onu cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.
Sadık Türkmen = Ve eğer onlardan (iddia ettikleri melek veya elçilerden) biri: “O’nun (Allah’ın) yanı sıra, ben de bir ilahım” diyecek olsaydı, mutlaka onu cehennemle cezalandırırdık. (Çünkü) Biz, zalimleri böyle cezalandırırız.
Seyyid Kutub = Eğer onlardan biri «Ben Allah'ın dışında ilahım» derse onu cehennem ile cezalandırırız. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.
Suat Yıldırım = Onlardan kim çıkıp da "O’nun yanı sıra ben de İlahım!" diyecek olursa, buna karşılık cehennemi veririz. İşte Biz zalimleri böyle cezalandırırız.
Süleyman Ateş = Onlardan her kim: "Ben O'ndan başka bir tanrıyım!" derse onu cehennemle cezâlandırırız. Biz zâlimleri böyle cezâlandırırız.
Tefhim-ul Kuran = Onlardan her kim ki: «Gerçekten ben, O'nun dışında bir ilahım» diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırmaktayız.
Ümit Şimşek = Onlardan kim kalkıp da 'Allah'ın yanı sıra ben de bir tanrıyım' diyecek olursa, cezasını Cehennemle veririz. Zalimleri Biz böyle cezalandırıyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = İçlerinden her kim, "Ben O'nun dışında bir ilahım" derse böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri işte böyle cezalandırırız biz.
İskender Ali Mihr = Ve onlardan kim: “Muhakkak ki ben, O’ndan başka bir ilâhım.” derse, işte o zaman onu cehennem ile cezalandırırız. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.
İlyas Yorulmaz = Onların içerisinden kim “Bende Allah dan başka bir ilahım” derse, artık onu cehennem ile cezalandırırız. Haksızlık yapanları da böyle cezalandıracağız.
أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Enbiyâ / 30 -
E ve lem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlar görmezler mi ki gerçekten de göklerle yer birdi de biz onları ayırdık ve her şeyi, sudan yarattık, hâlâ mı inanmazlar?
Abdullah Parlıyan = O Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, görmüyorlar mı ki göklerin ve yerin başlangıçta bir bütün olduğunu, sonradan onları bizim ayırdığımızı; yaşayan herşeyi su sayesinde canlı kıldığımızı? Hâlâ inanmayacaklar mı?
Adem Uğur = İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
Ahmed Hulusi = O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (atom altı boyutuyla) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (algılayıcı kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2O) oluşturduk. . . Hâlâ iman etmiyorlar mı?
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, göklerin, yerin, yaşa-maya, ürün vermeye elverişsiz ve işlevsiz olduğunu, bizim onları, yaşamaya, ürün vermeye elverişli ve işlevli hale getirdiğimizi, göklerde ve yerde hayat-destek ortamları ve imkânları oluşturduğumuzu, bütün can-lıları, hayvanları, bitkileri sudan hazırlayıp var ettiğimizi görmüyorlar mı, anlamıyorlar mı? Bilimden birazcık nasibi olanlar hâlâ iman etmeyecekler mi?
Ahmet Varol = İnkar edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişikken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hala iman etmeyecekler mi?
Ali Bulaç = O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?
Ali Fikri Yavuz = O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?
Ali Ünal = (Kâinatın idaresini başka ilâhlara taksim eden) o küfredenler düşünüp nazara almazlar mı ki, göklerle yer kendi içlerinde dürülmüş, bitişik bir halde idi de, Biz onları birbirinden ayırdık. Canlı olan her şeyi de ‘su’dan meydana getirdik. Bu gerçek karşısında halâ iman etmeyecekler mi?
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenler, göklerin ve yerin birbirine yapışık olduğunu, bizim onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Buna rağmen inanmayacaklar mı?[325]
Bekir Sadak = inkar edenler, gokler ve yer yapisikken onlari ayirdigimizi ve butun canlilari sudan meydana getirdigimizi bilmezler mi? inanmiyorlar mi?
Celal Yıldırım = İnkarcı sapıklar, göklerin ve yerin bitişik olduğunu, onları bizim ayırdığımızı ve her canlı olanı sudan yaratıp meydana getirdiğimizi görüp anlamıyorlar mı ? Hâlâ inanmıyorlar mı?
Cemal Külünkoğlu = İnkârcılar, göklerin ve yerin (başlangıçta bir madde halinde) tek bir bütün olduğunu ve bizim sonradan onu (büyük bir patlama ile) ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı?
Diyanet İşleri (eski) = İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? İnanmıyorlar mı?
Diyanet Vakfi = İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
Edip Yüksel = İnkar edenler, görmezler mi ki gökler ve yer bitişik durumda idi de biz onları patlattık? Ayrıca her canlıyı da sudan yarattık. Hâlâ inanmıyacaklar mı?
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya o küfredenler görmedilerde mi ki Semavât-ü Arz bitişik idiler de biz onları ayırdık, hayatı olan her şey'i sudan yaptık, hâlâ inanmıyorlar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O küfredenler görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idiler de Biz onları ayırdık; canlı olan her şeyi sudan yaptık. Hala inanmıyorlar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?
Gültekin Onan = O küfredenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?
Harun Yıldırım = İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?
Hasan Basri Çantay = Göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları birbirinden yarıb ayırdığımızı, her diri şey'i de sudan yaratdığımızı o küfr (ve inkâr) edenler görmedi (ler) mi? Haalâ inanmayacaklar mı onlar?
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenler görmediler mi ki, şübhesiz gökler ve yer birbirine bitişik idiler de onları ayırdık ve her canlı şeyi, sudan yaptık. Hâlâ îmân etmiyorlar mı?
İbni Kesir = O küfredenler görmezler mi ki; gökler ve yer bitişikken Biz ayırdık onları. Ve her şeyi sudan canlı kıldık. Hala inanmıyorlar mı?
Kadri Çelik = Küfre sapanlar, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?
Muhammed Esed = Peki, hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar, göklerin ve yerin (başlangıçta) bir tek bütün olduğunu ve Bizim sonradan onu ikiye ayırdığımızı ve yaşayan her şeyi sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Hala inanmayacaklar mı?
Mustafa İslamoğlu = İnkarda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve (hareket edebilen) her canlıyı sudan var ettik? Buna rağmen hala inanmayacaklar mı?
Ömer Nasuhi Bilmen = O kâfir olanlar bilmediler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik bir halde iken Biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hâlâ imân etmezler mi?
Ömer Öngüt = İnkâr edenler görmediler mi? Göklerle yer önceleri bitişik bir halde idiler de, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Onlar hâlâ inanmıyorlar mı?
Şaban Piriş = İnkar edenler, görmez mi ki gökler ve yer birleşik iken onları (biz) ayırdık ve her şeye sudan hayat sağladık. Hala inanmayacaklar mı?
Sadık Türkmen = Peki inkâr edenler görmediler mi ki; gökler ve yeryüzü (başlangıçta) tek ve bitişik/gaz halinde/bir bütün idiler de Biz onları ayırdık! Canlı olan herşeyi sudan yarattık! Hâlâ inanmıyorlar mı?
Seyyid Kutub = Kâfirler, gökler ile yer birbirine yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi görmüyorlar mı? Onlar yine de iman etmiyorlar mı?
Suat Yıldırım = Hakkı, inkâr edenler görüp bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?
Süleyman Ateş = O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyorlar mı?
Tefhim-ul Kuran = O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?
Ümit Şimşek = İnkâr edenler görmedi mi: Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden ayırdık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ mı inanmıyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = O küfre sapanlar görmediler mi ki gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan oluşturduk. Hâlâ iman etmeyecekler mi?
İskender Ali Mihr = İnkâr edenler (kâfirler), semaların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?
İlyas Yorulmaz = Gerçekleri inkar edenler, gökleri veri bitişik olarak görmüyorlar mı? Halbuki biz göklerle yerin arasını ayırdık. Biz canlı olan her şeyi sudan yarattık. Artık iman etmeyecekler mi?
وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَن تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Enbiyâ / 31 -
Ve cealnâ fîl ardı ravâsiye en temîde bi him ve cealnâ fîhâ ficâcen subulen leallehum yehtedûn(yehtedûne).
Diyanet İşleri = Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsanlarla berâber çalkalanmasın diye yeryüzünde metin dağlar yarattık ve yollarını bulsunlar, maksatlarına ersinler diye de orada geniş yollar açtık.
Abdullah Parlıyan = Dünya hareketiyle, okyanuslar dalgalarıyla insanları sarsmasın diye, yeryüzünde sapasağlam dağlar yerleştirdik. Doğru hareket etsinler, şaşırmadan varacakları yere varsınlar diye, o yeryüzünde yollar ve geçitler meydana getirdik.
Adem Uğur = Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.
Ahmed Hulusi = Arzda, kendilerini sallayıp sarsmasın diye sâbit dağlar (vücutta organlar) oluşturduk. . . Dağlar arasında geniş yollar oluşturduk ki doğru yolu bulsunlar.
Ahmet Tekin = Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye ağır baskılı, oturaklı, derin temellere dayalı dağlar yerleştirdik. İstedikleri yerlere gide-bilsinler diye orada dağlar arasında geniş açık geçitler, yollar açtık.
Ahmet Varol = Yeryüzü onları sarsmasın diye üzerinde sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye orada geniş yollar açtık.
Ali Bulaç = Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık.
Ali Fikri Yavuz = Yeryüzünde, insanları çalkalamamak için sabit dağlar yarattık; dağlar arasında pek çok yollar yaptık ki, doğru gidebilsinler.
Ali Ünal = Yer, hareketiyle insanları sarsmasın diye orada sağlam kazıklar (dağlar) var ettik ve şaşırmadan seyahat edip, hedeflerine varabilmeleri için geniş yollar açtık.
Bayraktar Bayraklı = İnsanları sarsmaması için yerin üstüne sabit dağlar yerleştirdik. Dağlar arasında geçitler ve yollar açtık ki yollarını bulabilsinler.
Bekir Sadak = Yeryuzune, insanlar sarsilmasin diye sabit daglar yerlestirdik; rahat gidebilsinler diye aralarinda genis yollar varettik.
Celal Yıldırım = Yeryüzü, insanları sarsıp çalkalar diye onda sabit dağlar oluşturduk (da sarsıntıyı önledik); doğru hareket edebilsinler (şaşırmadan varacakları yere varsınlar) diye onda yollar geçitler meydana getirdik.
Cemal Külünkoğlu = Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik. Yolu bulmaları için onda geniş geçitler (yollar) açtık.
Diyanet İşleri (eski) = Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik; rahat gidebilsinler diye aralarında geniş yollar varettik.
Diyanet Vakfi = Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.
Edip Yüksel = Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik. Yolu bulmaları için onda geniş geçitler açtık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Arzda da onları çalkalar diye baskılar oturttuk, hem onda bol bol açıklıklar yaptık ki doğru gidebilsinler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yeryüzünde de onları çalkalar diye, baskılar oturttuk (sabit dağlar yerleştirdik), doğru gidebilsinler diye orada bol bol açıklıklar (yollar) yaptık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.
Gültekin Onan = Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık.
Harun Yıldırım = Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.
Hasan Basri Çantay = Yer (yüzün) de, onları (insanları) çalkalar diye, sabit sabit dağlar yaratdık. Aralarında da bol bol yollar açdık. Tâki (maksadlarına) ersinler.
Hayrat Neşriyat = Onları sarsar diye yeryüzünde (buna mâni' olacak) sâbit dağlar yaptık ve orada genişce yollar açtık. Tâ ki doğru gidebilsinler!
İbni Kesir = Onlar sarsılmasın diye yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdik. Doğru yoldan gitsinler diye orada geniş yollar açtık.
Kadri Çelik = İnsanlar sarsılmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdik ve aralarında geniş yollar (vadiler) var ettik. Umulur ki (ibret alarak) hidayete ererler.
Muhammed Esed = Ve (görmüyorlar mı ki,) onları sarsmasın diye arz üzerine sapasağlam dağlar yerleştirdik; ve kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler açtık;
Mustafa İslamoğlu = Ve yeryüzünde kendilerini sarsar diye kalkmaz kımıldamalar dağlar var ettik; ve onların aralarında, yollarını bulabilsinler diye vadiler açtık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yeryüzünde onları çalkalar diye sabit dağları yarattık ve onlara geniş yollar açtık, tâ ki maksatlarına erebilsinler.
Ömer Öngüt = Yer onları sarsmasın diye, onun üstünde sâbit dağlar yarattık ve doğru gidebilmeleri için orada geniş yollar açtık.
Şaban Piriş = Sarsılmasınlar diye yeryüzünde sabit dağlar, yollarını bulabilsinler diye orada geniş yollar yaptık.
Sadık Türkmen = Yeryüzünde onlar için sarsılmasınlar diye sabit dağlar oturttuk. Ve orada geniş geniş yollar açtık, doğru gidebilsinler/yollarını kolayca bulabilsinler diye.
Seyyid Kutub = Yeryüzü dengede dursun da insanları sarsmasın diye orada köklü dağlar yarattık ve istedikleri yere gidebilsinler diye o dağlarda geçit veren yollar açtık.
Suat Yıldırım = Yerin insanları sarsmaması için oraya dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ermeleri için orada geniş yollar, geçitler yaptık.
Süleyman Ateş = Yer, onları sarsar diye, onun üstünde yüksek dağlar yarattık. Ve istedikleri yere gidebilmeleri için orada geniş yollar açtık.
Tefhim-ul Kuran = Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık. Ve orada iniş yolları açtık. Ta ki (maksatlarına) ulaşabilsinler.
Ümit Şimşek = Sizi sarsmasın diye yere sağlam dağlar diktik; gidecekleri yere ulaşsınlar diye onda geniş yollar açtık.
Yaşar Nuri Öztürk = Yerküreye, onları çalkalamasın diye bir takım dağlar diktik. Ve orada geniş geniş yollar açtık ki, doğru gidebilsinler.
İskender Ali Mihr = Ve arzda (yeryüzünde), onları sarsar diye (sarsmaması için) dağlar kıldık. Ve orada geniş yollar oluşturduk. Umulur ki (böylece) onlar, hidayete ererler (ulaşırlar).
İlyas Yorulmaz = Yer yüzünde dağları insanlara referans olsun diye var ettik ve dağların arasında yollar meydana getirdik ki, gidecekleri yollarını belirlesinler.
وَجَعَلْنَا السَّمَاء سَقْفًا مَّحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ
Enbiyâ / 32 -
Ve cealnâs semâe sakfen mahfûzâ(mahfûzen), ve hum an âyâtihâ mu’ridûn(mu’ridûne).
Diyanet İşleri = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Gökyüzünü, korunmakta olan bir tavan yaptık, onlarsa hâlâ delillerinden yüz çevirmedeler.
Abdullah Parlıyan = Ve göğü de güvenli bir kubbe ve çatı olarak yükselttik, fakat onlar gökyüzünün işaret ve alametlerinden yüz çeviriyorlar.
Adem Uğur = Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.
Ahmed Hulusi = Semâyı da korunmuş bir tavan kıldık. . . Onlar onun işaretlerine aldırmıyorlar.
Ahmet Tekin = Göğü de dengesi, çekimi ve düzeni kudretimizle korunan bir tavan haline getirdik. Kâfirler, Allah’ın kudret ve azametine delâlet eden gökteki delilleri görmekten, düşünmekten yüz çeviriyorlar.
Ahmet Varol = Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlarsa ondaki ayetlerden yüz çevirmektedirler.
Ali Bulaç = Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.
Ali Fikri Yavuz = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Kâfirler ise, gökyüzünün alâmetlerinden (güneş, ay ve yıldızlarından = Allah’ın kudret ve azametine delâlet edişlerinden) yüz çeviriyorlar.
Ali Ünal = Gökyüzünü de (hem şeytanlara, hem de çökmeye karşı) korunmuş bir tavan kıldık. Böyle iken (o inanmayanlar, gökyüzünde varlığımızı, birliğimizi, mutlak ve ortaksız hakimiyetimizi apaçık gösteren) bunca delili halâ görmek istemiyor, halâ onlardan yüz çeviriyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Oysa onlar bundaki delilleri görmezlikten geliyorlar.
Bekir Sadak = Gogu karisikliktan korunmus bir tavan kildik; oysa onlar bundaki delillerden yuz ceiriyorlar.
Celal Yıldırım = Göğü de (bozulup dengesizliğe düşmekten) korunmuş bir tavan (gibi) yaptık. Halbuki onlar, bundaki belge ve delillerden yüzçeviriyorlar.
Cemal Külünkoğlu = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.
Diyanet İşleri (eski) = Göğü karışıklıktan korunmuş bir tavan kıldık; oysa onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar.
Diyanet Vakfi = Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.
Edip Yüksel = Göğü korunmuş bir tavan yaptık. Buna rağmen onlar ondaki işaretlere ilgisiz durmaktadırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Semayı da mahfuz bir sakıf yaptık, onlar ise onun âyetlerinden yüz çeviriyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise O'nun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Kâfirler ise, gökyüzünün alâmetlerinden (Allah'ın kudret ve azametine delalet eden delillerinden) yüz çeviriyorlar.
Gültekin Onan = Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.
Harun Yıldırım = Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirirler.
Hasan Basri Çantay = Biz gök yüzünü de korunmuş bir tavan (gibi) yapdık. Onlar ise bunun âyetlerinden yüz çeviricidirler.
Hayrat Neşriyat = Göğü de (düşmekten) muhâfaza edilmiş bir tavan yaptık. Onlar ise, onun delillerinden yüz çeviren kimselerdir.
İbni Kesir = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan kıldık. Fakat onlar, bundaki ayetlerden yüz çeviriyorlar.
Kadri Çelik = Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler.
Muhammed Esed = ve göğü güvenli bir kubbe, bir çatı olarak yükselttik? Ve yine de onlar (yaratılışın) bu açık işaretlerine inatla sırt çeviriyor,
Mustafa İslamoğlu = Ve göğü güvenlikli bir kubbe olarak tepelerine diktik; ama onlar, bu tür göstergelerle işaret ettiğimiz (hakikatlere) sırt çeviriyorlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve gökyüzünü de bir mahfuz tavan yaptık. Halbuki, onlar onun âyetlerinden yüz çeviricilerdir.
Ömer Öngüt = Biz göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise hâlâ gökyüzünün âyetlerinden (delillerinden) yüz çevirmektedirler.
Şaban Piriş = Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Buna rağmen onlar, bundaki ayetlerden yüz çeviriyorlar.
Sadık Türkmen = Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise O’nun ayetlerinden yüz çevirmektedirler.
Seyyid Kutub = Göğü dengesizlikten korunmuş bir tavan, bir çatı yaptık. Onlar ise gökteki ayetlere, düşündürücü kanıtlara dönüp bakmıyorlar.
Suat Yıldırım = Göğü de dengesizliğe düşmekten korunmuş bir tavan durumunda yarattık. Onlarsa hâlâ gökteki delillerden yüz çevirmektedirler.
Süleyman Ateş = Göğü, korunmuş bir tavan yaptık; onlarsa hâlâ göğün, (Allâh'ın) âyetlerinden yüz çevirmektedirler.
Tefhim-ul Kuran = Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler.
Ümit Şimşek = Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Göğü, korunmuş bir tavan yaptık. Ama onlar göğün ayetlerinden hâlâ yüz çeviriyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve semayı (gökleri) muhafaza edilmiş bir tavan kıldık. Ve onlar, O’nun âyetlerinden yüz çevirenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Semayı da korunaklı (sağlam, çökmez) bir tavan olarak yaptığımız halde, yine onlar görünen (Allah’ı işaret eden) ayetlerden hala yüz çevirenlerdir.
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Enbiyâ / 33 -
Ve huvellezî halakal leyle ven nehâra veş şemse vel kamer(kamere), kullun fî felekin yesbehûn(yesbehûne).
Diyanet İşleri = O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
Abdulbaki Gölpınarlı = O, öyle bir mâbut ki geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratmıştır, hepsi de gökte yüzüp durmada.
Abdullah Parlıyan = O Allah ki geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. O uzayda dolaşan gök cisimlerinin hepsi, birer yörüngede yüzüp gitmektedir.
Adem Uğur = O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı... yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
Ahmed Hulusi = "HÛ" ki, geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratmıştır. Her biri yörüngesinde (enerji - dalga okyanusunda) yüzmektedir!
Ahmet Tekin = O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri kendi yörüngesinde hareket etmekte, yüzmekte, dolaşmaktadır.
Ahmet Varol = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörünge üzerinde yüzmektedir.
Ali Bulaç = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor.
Ali Fikri Yavuz = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır.
Ali Ünal = O’dur geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan; (güneş ve ay gibi, gök cisimlerinin) her biri, kendi yörüngesinde yüzüp durmaktadır.
Bayraktar Bayraklı = Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Onların her biri bir yörüngede akıp gitmektedirler.
Bekir Sadak = Geceyi ve gunduzu, gunesi ve ayi yaratan O'dur. Herbiri bir yorungede yurur.
Celal Yıldırım = Gece ve gündüzü; Güneş ve Ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir.
Cemal Külünkoğlu = O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. (Onların) her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Diyanet İşleri (eski) = Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yürür.
Diyanet Vakfi = O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı... yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
Edip Yüksel = O ki geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratmıştır. Bunların hepsi bir yörüngede yüzer.
Elmalılı Hamdi Yazır = Halbuki o, o hâlık ki geceyi, gündüzü ve Şems-ü Kameri yaratmış, bütün o ecram her biri birer felekte yüzüyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Oysa, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; bunların herbiri birer yörüngede yüzüyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır.
Gültekin Onan = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor.
Harun Yıldırım = O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı... yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
Hasan Basri Çantay = O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır ve bütün bunlar kendi dâiresi içinde yüzmekde (devr etmekde) dirler.
Hayrat Neşriyat = Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
İbni Kesir = Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzer.
Kadri Çelik = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
Muhammed Esed = ve (görmüyorlar ki,) geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı -hepsi de uzayda dolaşan (o gök cisimlerini)- yaratan O'dur!
Mustafa İslamoğlu = Oysa ki geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan da O'dur; (ama yıldız ve gezegenlerin) hepsi de (kendileri için tesbit edilen) bir yörüngede akıp durmaktadırlar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o (Hâlik-i Azîm) dir ki, geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay'ı yaratmıştır. Herbiri bir felekte yüzmektedir.
Ömer Öngüt = Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir.
Şaban Piriş = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Hepsi bir yörüngede yüzer.
Sadık Türkmen = Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri, kendisi için belirlenmiş bir yörüngede akar durur!
Seyyid Kutub = Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan O'dur. Bunların herbiri kendi yörüngelerinde yüzerler.
Suat Yıldırım = Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Süleyman Ateş = Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan O'dur. (Bunların) her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Tefhim-ul Kuran = Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
Ümit Şimşek = Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ayı yaratan da Odur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedir.
Yaşar Nuri Öztürk = O odur ki, geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yarattı. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
İskender Ali Mihr = Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Hepsi feleklerinde (yörüngelerinde) yüzerler.
İlyas Yorulmaz = O Allah ki, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Onların hepsi bir yörünge içerisinde hareket ediyorlar (yüzüyorlar).
وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِّن قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِن مِّتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ
Enbiyâ / 34 -
Ve mâ cealnâ li beşerin min kablikel huld(hulde), e fe in mitte fe humul hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?
Abdulbaki Gölpınarlı = Senden önce de ebedî olarak yaşayacak hiçbir insan yaratmadık; sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar?
Abdullah Parlıyan = Senden önce de, hiçbir insana dünyada ölümsüzlük imkanı vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar bu dünyada?
Adem Uğur = Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?
Ahmed Hulusi = Senden önce hiçbir beşere sonsuz yaşam oluşturmadık! Sen öleceksin de, onlar ebedî midir?
Ahmet Tekin = Ey Muhammed, senden önce de hiçbir beşere ebedî hayat vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi yaşayacaklar?
Ahmet Varol = Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?
Ali Bulaç = Senden önce hiç bir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?
Ali Fikri Yavuz = Senden önce hiçbir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?
Ali Ünal = (Rasûlüm), senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Gerçek bu iken, sen öleceksin de, (iştiyakla senin ölümünü bekleyen) o inkârcılar ebedî mi kalacaklar?
Bayraktar Bayraklı = Biz, senden önce hiçbir beşere sonsuz yaşam vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar sonsuz mu kalacaklar?
Bekir Sadak = Senden once de hicbir insani olumsuz kilmadik, sen olursun de onlar baki kalir mi?
Celal Yıldırım = Senden önce de hiçbir insana (Dünya'da) ebedîlik vermedik. Sen ölürsün de onlar ebedî mi kalırlar?
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) Biz senden önce de hiçbir insana (dünyada) ebedîlik vermedik. Sen ölürsün de onlar ebedî mi kalırlar?
Diyanet İşleri (eski) = Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı?
Diyanet Vakfi = Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?
Edip Yüksel = Senden önce hiç bir insanı ölümsüz kılmadık. Sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de biz senden evvel hiç biri beşer için huld nasîb etmedik, şimdi ser ölürsen onlar muhalled mi kalacaklar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de Biz senden önce hiçbir kimseye ölümsüzlük vermedik. Eğer sen ölürsen onlar baki mi kalacaklar?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar?
Gültekin Onan = Senden önce hiç bir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?
Harun Yıldırım = Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?
Hasan Basri Çantay = Biz senden evvel de hiçbir beşere (dünyâda) ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen (sanki) onlar baakıy midirler?
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Senden önce de hiçbir insana (dünya hayâtında) ölümsüzlük vermedik. Şimdi (sen) ölürsen, sanki onlar (dünyada) ebedî kalacak kimseler midir?
İbni Kesir = Senden önce hiç bir insanı ebedi kılmadık. Sen ölürsen; onlar baki mi kalırlar?
Kadri Çelik = Senden önce hiç bir beşere temelli kalıcılık vermedik; şimdi sen ölürsen onlar temelli kalıcılar mı olacak?
Muhammed Esed = (Ey peygamber, sana inanmayanlara hatırlat ki,) Biz senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik; ve imdi, sen ölürsen bunlar kendilerinin sonsuza kadar yaşayacaklarını mı sanıyorlar?
Mustafa İslamoğlu = (Ey Peygamber!) Biz, senden önce yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik. Hem sanki sen öleceksin de, onlar ebediyyen yaşayacaklar mı?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve senden evvel hiçbir insana daimi bir hayat vermedik. Şimdi sen ölür isen onlar bâki kalıcılar mıdırlar?
Ömer Öngüt = Resulüm! Biz senden önce hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?
Şaban Piriş = Senden önce hiç bir insanı ölümsüz kılmadık. Sen öleceksin de onlar kalacaklar mı?
Sadık Türkmen = (ey elçi, sana inanmayanlara hatırlat ki); Biz senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik! Şimdi, eğer sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?
Seyyid Kutub = Senden önceki hiçbir insana ölümsüzlük imkânı vermiş değiliz. Sanki sen ölürsen onlar sonsuza dek yaşayacaklar mı?
Suat Yıldırım = Senden önce hiçbir insana dünyada, ebedî hayat nasib etmedik. Sanki sen ölsen, onlar ebedî mi kalacaklar!
Süleyman Ateş = Senden önce hiçbir insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar?
Tefhim-ul Kuran = Senden önce hiç bir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?
Ümit Şimşek = Senden önce hiçbir beşere Biz ölümsüzlük vermedik. Yoksa sen ölünce onlar bâki mi kalacak?
Yaşar Nuri Öztürk = Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ölümsüz mü olacaklar?"
İskender Ali Mihr = Ve senden önce bir beşeri, ebedî (ölümsüz) kılmadık. Öyleyse sen ölürsen, o zaman onlar, ebedî mi olacaklar (ölmeyecekler mi)?
İlyas Yorulmaz = Biz, önceden hiçbir insanı ölümsüz yaratmadık. Peki şimdi sen ölürsen, onlar sonsuza kadar yaşayacaklar mı?
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Enbiyâ / 35 -
Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneten, ve ileynâ turceûn(turceûne).
Diyanet İşleri = Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Herkes, ölümü tadacak ve sizi, bir sınama olarak hayırla, şerle de denemedeyiz ve dönüp tapımıza geleceksiniz.
Abdullah Parlıyan = Her can ölümü tadacaktır, sizi imtihan olsun diye iyilik ve kötülüklerle sınarız. Sonunda hepiniz bize döndürüleceksiniz.
Adem Uğur = Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.
Ahmed Hulusi = Her nefs (bilinç) ölümü TADACAKTIR! Biz kuvvelerinizi keşfedesiniz diye sizi şerr ve hayır ile deneriz. . . Bize döndürülürsünüz.
Ahmet Tekin = Biz, sizi felâketli günlerin getireceği belâlarla, refahın doğuracağı sıkıntılarla imtihan ederken, her nefis, her canlı ölümü tadacaktır. Bizim huzurumuza getirilerek hesaba çekileceksiniz.
Ahmet Varol = Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak biz sizi hayra da şerre de mübtela kılıyoruz. (Sonuçta) bize döndürüleceksiniz.
Ali Bulaç = Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz.
Ali Fikri Yavuz = Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de, sonunda bize döndürüleceksiniz.
Ali Ünal = Her nefis, ölümü tatmaya mahkûmdur (ve dolayısıyla bir gün) onu mutlaka tadacaktır. Sizi, gerçek değeriniz nedir ortaya çıksın diye şerler ve hayırlar arasında imtihan ediyoruz. Zaten Bize dönme yolundasınız ve neticede huzurumuza getirileceksiniz.
Bayraktar Bayraklı = Her canlı ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi iyilikle ve kötülükle imtihan ederiz. Siz ancak bize döndürüleceksiniz.
Bekir Sadak = Her can olumu tadacaktir. Bir imtihan olarak size iyilik ve kotuluk veririz. Sonunda Bize donersiniz.
Celal Yıldırım = Her canlı ölümü tadıcıdır ve sizi imtihan olsun diye iyilik ve kötülükle mübtelâ kılarız, (yaratılışınız bu iki şeyi işlemeye müsatddir). Sonunda bize döndürüleceksiniz
Cemal Külünkoğlu = Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi bir imtihan olarak, şerle de, hayırla da deniyoruz ve (sonunda) bize döndürüleceksiniz.
Diyanet İşleri (eski) = Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz.
Diyanet Vakfi = Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.
Edip Yüksel = Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir test olarak iyi ve kötü olaylarla sınarız ve dönüşünüz bizedir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her nefis ölümü tadacak ve sizi bir imtihan olarak şer ve hayr ile mübtelâ kılacağız, hepiniz de nihayet bize irca' olunacaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her canlı ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilik ile deneyeceğiz; hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.
Gültekin Onan = Her nefs ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz.
Harun Yıldırım = Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Her can ölümü tadıcıdır. Sizi bir imtihan olarak hayr ile de, şer ile de deniyoruz. (Nihayet yine) ancak bize döndürüleceksiniz.
Hayrat Neşriyat = Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.
İbni Kesir = Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi iyilik ve kötülükle deneriz. Sonunda, Bize döndürüleceksiniz.
Kadri Çelik = Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi kötülük ve iyilik ile deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz bize döndürüleceksiniz.
Muhammed Esed = Her can ölümü tadacaktır; ne var ki, (hayatın) iyi ve kötü (tezahürleriyle) karşı karşıya getirerek sınıyoruz sizi; ve sonunda hepiniz Bize döneceksiniz.
Mustafa İslamoğlu = Her can ölümü tadacaktır; şu da var ki, Biz sizi seçip ayırmak için hayır ve şer ile sınava tabi tutuyoruz: zaten sonunda bize döneceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Her nefs, ölümü tadacaktır ve sizi bir imtihan olmak üzere şer ile ve hayr ile deneriz ve Bize döndürüleceksiniz.
Ömer Öngüt = Her insan ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Sonra bize döndürüleceksiniz.
Şaban Piriş = Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi kötü ve iyi şeylerle deneriz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.
Sadık Türkmen = Her can/nefis ölümü tadacaktır! Size ‘açığa çıkarıcı ve yaptıklarınızın karşılığı olarak’; kötülüğün de iyiliğin de (size dokunmasına) izin veriyoruz! Ve sonunda Bize/huzurumuza döndürülürsünüz.
Seyyid Kutub = Her canlı, ölümü tadacaktır. Nasıl davranacağınızı görelim diye sizi hem kötülükle ve hem de iyilikle sınavdan geçiririz. Sonunda bize döneceksiniz.
Suat Yıldırım = Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.
Süleyman Ateş = Her nefis, ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptelâ kılıyoruz. Ve (sonunda) bize döndürüleceksiniz.
Tefhim-ul Kuran = Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan etmekteyiz ve siz bize döndürüleceksiniz.
Ümit Şimşek = Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olsun diye Biz sizi hem kötülükle, hem iyilikle deneyeceğiz. Sonunda ise huzurumuza döneceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Her canlı, ölümü tadacaktır. Biz bir imtihan olarak sizi şer ile de hayır ile de deniyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.
İskender Ali Mihr = Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şer fitneleri ile imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.
İlyas Yorulmaz = Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi, şer ve hayır gibi iki imtihan malzemesi ile deniyoruz. Dönüşünüz bizedir.
وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُم بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ
Enbiyâ / 36 -
Ve izâ raâkellezîne keferû in yettehızûneke illâ huzuvâ(huzuven), e hâzâllezî yezkuru âlihetekum, ve hum bi zikrir rahmâni hum kâfirûn(kâfirûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kâfir olanlar, seni görünce ancak alaya alırlar, bu mudur derler, mâbutlarınızı anan, halbuki onlar rahmânı anmayı inkâr ederler.
Abdullah Parlıyan = Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler seni görünce, ancak alaya alırlar ve “İlahlarınızı diline dolayan bu mu?” derler. Rahman'ın indirdiği Kur'ân'ı inkâr edip, kabul etmeyenler de işte bunlardır.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.
Ahmed Hulusi = Hakikat bilgisini inkâr edenler seni gördüklerinde, "Bu mu tanrılarınız hakkında konuşan!" diyerek seni küçümsemekten başka bir şey yapmazlar. . . Oysa Hakikatleri olan Rahmaniyet hatırlatılınca, onu inkâr etmekteler!
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kafirler, seni gördükleri zaman:'Sizin ilâhlarınızı, diline dolayan bu mu?' diyerek seni hep alay konusu yaparlar. Halbuki onlar, Rahmet sahibi Rahman olan Allah’ın kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.
Ahmet Varol = İnkar edenler seni gördüklerinde seni ancak alay konusu edinmektedirler. 'Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?' Oysa Rahman'ın zikrini [6] inkar edenler işte onlardır.
Ali Bulaç = İnkâr edenler seni gördüklerinde, seni yalnızca alay konusu ediyorlar (ve:) "Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?" (derler.) Oysa Rahman (olan Allah)ın sözünü (Kitabını) inkar edenler kendileridir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), O inkâr edenler, seni gördükleri zaman da seni alaya alıyorlar ve: “- Bu mu, ilâhlarınızı ayıblayıp duran?” diyorlar. Halbuki onlar, Rahmân’ın Kur’an’ını inkâr ediyorlar.
Ali Ünal = O küfürde diretenler, seni gördükleri zaman seninle alay ediyor, “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan adam?” diyor (ve sahte ilâhlarına söz edilmesine tahammül gösteremiyorlar). Ama (kendilerini yaratıp besleyen, merhametle sarıp sarmalayan) Rahmân’ın anılmasına dayanamıyor, O’nun Kitabını inkâr ediyor (ve bunu bir suç olarak görmüyorlar).
Bayraktar Bayraklı = İnkârcılar seni gördüklerinde, “Sizin tanrınızı diline dolayan bu mudur?” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. Oysa kendileri, çok merhametli olan Allah'ı anmayı inkâr ediyorlar.
Bekir Sadak = inkarcilar seni gordukleri zaman, suphesiz, seni alaya almaktan baska bir sey yapmazlar. «Sizin tanrilarinizi diline dolayan bu mudur?» derler ve Rahman'in Kitabini iste onlar inkar ederler.
Celal Yıldırım = O küfredenler, seni gördükleri zaman alaya almaktan başka bir şey yapmazlar; «bu mu ilâhlarınızı diline dolayıp duran ?» derler. Rahmân'ın (indirdiği) Kur'ân'ı inkâr edip kâfir olanlar da ancak bunlardır.
Cemal Külünkoğlu = İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar: “Bu mudur ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahman (olan Allah)'ın kitabını inkâr ediyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = İnkarcılar seni gördükleri zaman, şüphesiz, seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. 'Sizin tanrılarınızı diline dolayan bu mudur?' derler ve Rahman'ın Kitabını işte onlar inkar ederler.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: «Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?» diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.
Edip Yüksel = Kafirler (gerçeği örtenler) seni gördüklerinde, 'Tanrılarınızı diline dolayan bu mu,' diye alaylarına hedef yapmaktan başka bir tepki göstermiyorlar. Rahman'ın mesajını tümüyle inkar etmektedir onlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O küfredenler seni gördükleri vakıt da seni alaya tutuyorlar, bu mu ilâhlarınızı anıp duran diyorlar, halbuki onlar hep rahmânın zikrine küfrediyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O küfredenler seni gördükleri zaman, seni alaya alıyorlar ve: «İlahlarınızı diline dolayan bu mudur?» diyorlar. Halbuki, onlar hep Rahman'ın zikrine küfür ediyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O inkârcılar seni gördükleri zaman, seni alaya alıyorlar ve «İlâhlarınızı diline dolayan bu mudur?» diyorlar. Halbuki onlar Rahmân'ın kitabını inkâr ediyorlar.
Gültekin Onan = Küfredenler seni gördüklerinde, seni yalnızca alay konusu ediyorlar (ve:) "Sizin tanrılarınızı diline dolayan bu mu?" (derler.) Oysa Rahmanın zikrine küfredenler kendileridir.
Harun Yıldırım = (Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?" diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını inkâr edenlerin ta kendileridir.
Hasan Basri Çantay = O küfr (ü inkâr) edenler seni gördükleri zaman, seni istihza (mevzuu) ndan başka bir şey edinmezler: «Sizin Tanrılarınızı diline dolayan bu mu?» derler. Halbuki çok esirgeyici Allahın (indirdiği) Kur'ânı inkâr ile kâfir olanlar onlardır, onların kendileridir.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) İnkâr edenler ise seni gördükleri zaman, seni ancak alaya alırlar. 'İlâhlarınızı diline dolayan bu mudur?' (derler). Hâlbuki onlar, Rahmân’ın Kitâbı’nı inkâr edenlerin ta kendileridir.
İbni Kesir = Küfredenler seni gördükleri zaman, alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. Ve: Tanrılarınızı diline dolayan bu mudur? derler. İşte Rahman'ın kitabını inkar edenler onlardır.
Kadri Çelik = Küfre sapanlar seni gördükleri zaman, “Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?” diyerek seni hep alaya alırlar. Hâlbuki onlar, Rahman'ın zikrini inkâr edenlerin ta kendileridir.
Muhammed Esed = Ama hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar ne zaman seni gözönüne alsalar, (birbirlerine:) "Bu mu sizin tanrılarınızı diline dolayan?" (diyerek) seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. Ve Rahman'dan her söz edişlerinde hakkı örtbas etmeye kalkışanlar da yine böyleleridir!
Mustafa İslamoğlu = Ve o küfre saplanmış olanlar ne zaman seni görseler, sadece alaya almak amacıyla "Bu muymuş sizin ilahlarınızı diline dolayan?" diye (dudak bükerler); ama iş, Rahman (adının) anılıp yüceltilmesine gelince: onu ısrarla tanımazdan gelen de yine onlar olur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kâfir olanlar seni gördükleri zaman, seni ancak istihzâya alarak: «Bu mu sizin ilâhlarınıza atıp duran?» (derler). Halbuki, onlar Rahmân zikredilince hep O'nu inkâr edicilerdir.
Ömer Öngüt = Kâfirler seni gördükleri zaman: “Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mudur?” diyerek seni hep alaya alırlar. Oysa onlar Rahman'ın zikrini inkâr edenlerin tâ kendileridir!
Şaban Piriş = Kafirler seni gördüklerinde, ancak seninle alay ederler: -İlahlarınızı diline dolayan bu mu? derler, işte Rahman’ın zikrini/kitabını inkar edenler onlardır.
Sadık Türkmen = O inkâra sapanlar seni gördükleri zaman, seni ancak alaya alırlar: “İlâhlarınızı diline dolayan kişi bu mu?” Oysa onlar Rahmân’ın öğüdünü inkâr edenlerdir.
Seyyid Kutub = Kâfirler seni gördüklerinde birbirlerine «ilahlarınıza dil uzatan adam bu mu?» diyerek seni alaya almaktan geri durmazlar. Oysa kendileri «Rahman» olan Allah'ı hatırlamaya bile yanaşmazlar.
Suat Yıldırım = Kâfirler seni görünce: "Bu mu sizin ilahlarınızı diline dolayan adam!" diye alay etmekten başka bir şey yapmazlar. Ama bütün kâinatı yaratan Rahman’a gelince Onun anılmasını reddediyorlar.
Süleyman Ateş = Kâfirler seni gördükleri zaman: "Sizin tanrılarınızı diline dolayan bu mu?" diye seninle alay ederler. Oysa kendileri Rahmân'ın Zikri(uyarısı)nı kabul etmiyorlar.
Tefhim-ul Kuran = Küfre sapanlar seni gördüklerinde, seni yalnızca alay konusu edinmektedirler (ve:) «Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?» (derler.) Oysa Rahman (olan Allah) ın sözünü (Kitabını) inkâr edenler kendileridir.
Ümit Şimşek = İnkâr edenler seni gördüklerinde alaya alırlar, 'Tanrılarınızı diline dolayan adam bu mu?' diye. Rahmân'ın anılmasına karşı ise onlar kâfir kesilirler.
Yaşar Nuri Öztürk = O küfredenler seni gördüklerinde, seni şu şekilde alaya almaktan başka birşey yapmazlar: "İlahlarınızı diline dolayan bu mu?" Ama Rahman'ın zikrini/Kur'an'ı bizzat onlar örtüp inkâr ediyorlar.
İskender Ali Mihr = Ve inkâr edenler (kâfirler), seni gördükleri zaman: “Sizin ilâhlarınızı zikreden (onlar hakkında konuşan) bu mu?” diyerek, seni sadece alay konusu edinirler. Ve onlar, Rahmân’ın Zikri’ni (Kitabı’nı) inkâr edenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Gerçekleri inkar edenler seni gördüklerinde, öncelikle Rahmanını inkar etmiş bir halde birbirlerine “İlahlarınızı kötüleyerek bahseden adam bu mu?” diyerek, yalnızca seninle alay ediyorlar.
خُلِقَ الْإِنسَانُ مِنْ عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ
Enbiyâ / 37 -
Hulikal insânu min acelin, se urîkum âyâtî fe lâ testa’cilûni.
Diyanet İşleri = İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnsan, pek aceleci yaratılmıştır; delillerimi yakında göstereceğim size, acele etmeyin.
Abdullah Parlıyan = İnsan pek aceleci, tezcanlı olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi, delillerimi pek yakında göstereceğim, bunu benden acele istemeyin!
Adem Uğur = İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
Ahmed Hulusi = İnsan, hemen oluşturmak isteyen (aceleci) olarak yaratılmıştır! İşaretlerimi (ne demek olduğunu) size yakında göstereceğim. . . (Onların oluşmasında) acele etmeyin!
Ahmet Tekin = İnsan kokmuş balçıktan, acûl tabiatlı yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi, mûcizelerimi, tehdidimin doğruluğunu göstereceğim. Benden bunu acele istemeyin.
Ahmet Varol = İnsan (adeta) 'acele'den yaratılmıştır. [7] Size ayetlerimi göstereceğim, benden aceleyle istemeyin.
Ali Bulaç = İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin.
Ali Fikri Yavuz = İnsanda acelecilik yaratıldı. Yakında size (azaba dair) alâmetlerimi göstereceğim. Şimdi siz acele etmeyin.
Ali Ünal = İnsan, acelecilik karakteriyle yaratılmış (gibi acelecilik gösterir). (O bakımdan, “Kendisiyle tehdit edildiğimiz şu azap ne zaman?” diye alaylı alaylı soruyorlar.) Şu anda onu Ben’den hemen istemeyin, nasıl olsa yakında size o azabı göstereceğim.
Bayraktar Bayraklı = İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Âyetlerimi yakında size göstereceğim, artık onların çabuk gelmesini istemeyiniz.
Bekir Sadak = insan aceleci olarak yaratilmistir. Size ayetlerimi gosterecegim, bunu Benden acele istemeyin.
Celal Yıldırım = İnsan (karakteri gereği) aceleden (acele hareket etme duygusuyla) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim, artık siz pek acele etmeyin.
Cemal Külünkoğlu = İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında mesajlarımı(n işaret ettiği azap gerçeğini) göstereceğim. Şimdi benden (azabın) acele gelmesini istemeyin!
Diyanet İşleri (eski) = İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim, bunu Benden acele istemeyin.
Diyanet Vakfi = İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
Edip Yüksel = İnsanlar aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi (işaretlerimi) göstereceğim; acele etmeyin.
Elmalılı Hamdi Yazır = İnsan aceleden yaratıldı, yarın ben onlara âyetlerimi göstereceğim şimdi siz acele etmeyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnsan aceleci olarak yaratılmıştır; ama yarın ben onlara delillerimi göstereceğim; şimdi siz acele etmeyin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnsan pek aceleci, tezcanlı olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi, delillerimi pek yakında göstereceğim, bunu benden acele istemeyin!
Gültekin Onan = İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin.
Harun Yıldırım = İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.
Hasan Basri Çantay = İnsan (lar sanki) aceleden yaratılmış. Size âyetlerimi göstereceğim. Benden onu acele istemeyin!
Hayrat Neşriyat = İnsan (çok sabırsız, çok aceleci olarak sanki) acele’den yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi (tehdidlerimi) göstereceğim. Artık benden (onu) acele istemeyin!
İbni Kesir = İnsan aceleden yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim. Ama o kadar çabuk istemeyin.
Kadri Çelik = İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi benden acele istemeyin.
Muhammed Esed = İnsan tezcanlı bir yaratıktır; (fakat yakında) mesajlarımı(n işaret ettiği gerçeği) size göstereceğim; şimdi (bunu) Benden acele istemeyin!
Mustafa İslamoğlu = İnsanoğlu aceleci bir yaratılışa sahiptir; zamanı gelince size mesajlarımı (gerçek olduğunu) göstereceğim; dolayısıyla acele etmenize hiç gerek yok.
Ömer Nasuhi Bilmen = İnsan aceleden yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim, artık isti'câlde bulunmayın.
Ömer Öngüt = İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim, bunu benden acele istemeyin.
Şaban Piriş = İnsan aceleci yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim, onun için acele etmeyin.
Sadık Türkmen = Insan acelecidir! Ben size ayetlerimi(n işâret ettiği gerçekleri) göstereceğim. Şimdi (yargılanma/din/hesap/ceza günü için) acele etmeyin!
Seyyid Kutub = İnsanın yaratılışında «acelecilik» mayası vardır. Size ayetlerimi, mucizelerimi yakında göstereceğim; biraz sabırlı olunuz.
Suat Yıldırım = İnsan, yaratılışça çok acelecidir (Bunu pek iyi biliyorum. Onun için, kendisini uyardığın azabın çarçabuk gelmeyişini alay konusu ediyor). Hele durun biraz, Beni de aceleye getirmeyin, yakında âyetlerimi size göstereceğim!
Süleyman Ateş = (İnsanın tabiatinde acelecilik vardır. Öye acelecidir ki, sanki) İnsan aceleden yaratılmıştır. (Durun,) Size âyetlerimi göstereceğim, benden acele istemeyin.
Tefhim-ul Kuran = İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin.
Ümit Şimşek = İnsan aceleci yaratılmıştır. Hiç acele etmeyin; Ben size âyetlerimi göstereceğim.
Yaşar Nuri Öztürk = İnsan, aceleden yaratılmıştır. Ayetlerimi size göstereceğim. Benden acele istemeyin!
İskender Ali Mihr = İnsan aceleci olarak yaratıldı. Size âyetlerimi göstereceğim. Artık Benden acele istemeyin.
İlyas Yorulmaz = İnsan tez canlı (aceleci) olarak yaratılmıştır. “Size vaat ettiğim ayetleri (azabı, ölümü) onlara göstereceğim. Bunları benden acil olarak göstermemi istemeyin. ”
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Enbiyâ / 38 -
Ve yekûlûne metâ hâzâl va’du in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Diyanet İşleri = Bir de “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Doğru söylüyorsanız derler, ne zaman yerine gelecek vaadiniz?
Abdullah Parlıyan = Onlar sa: “Sözünüzde gerçekçi iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” derler.
Adem Uğur = Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu tehdit?
Ahmed Hulusi = "Eğer doğru söyleyenler iseniz şu vadedilen ne zamandır?" derler.
Ahmet Tekin = 'Söylediklerinde doğru isen, ne zaman gerçekleşecek bu tehdit, bu nihaî yargı?' diyorlar.
Ahmet Varol = Diyorlar ki: 'Eğer doğru sözlüler iseniz, şu vaad (kıyamet ve azap) ne zamandır?'
Ali Bulaç = "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu vaid (edilen günün sorgu ve azabı) ne zamandır?" derler.
Ali Fikri Yavuz = Bir de (Mekke Kâfirleri): “- Doğru söyleyenler iseniz, bu va’d ne zaman?” diyorlar.
Ali Ünal = Ama onlar yine de, “Bu tehdidin vakti ne zaman? Doğru sözlüyseniz, (gösterin artık şu azabı!)” diye söylenmekten geri durmuyorlar.
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenler, “Doğru söylüyorsanız bizi tehdit ettiğiniz azap ne zaman?” derler.
Bekir Sadak = «Dogru sozlu iseniz bildirin bu tehdit ne zamandir?» derler.
Celal Yıldırım = Onlar size, «eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşir) ? derler.
Cemal Külünkoğlu = Bir de: “Eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğru sözlü iseniz bildirin bu tehdit ne zamandır?' derler.
Diyanet Vakfi = «Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu tehdit?»
Edip Yüksel = 'Doğru sözlü iseniz O verilen söz ne zaman gerçekleşecek,' diye meydan okuyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de bu va'd ne zaman? Doğru iseniz, diyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de: «Bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir; eğer doğru söylüyorsanız?» diyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Doğru sözlü iseniz (bildirin) bu vaad ne zamandır?» derler.
Gültekin Onan = "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu vaid (edilen günün sorgu ve azabı) ne zamandır?" derler.
Harun Yıldırım = "Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman (gerçekleşecek) bu tehdit?"
Hasan Basri Çantay = «Eğer doğrucular iseniz, derler, bu tehdîd (in tahakkuku) ne zaman»?
Hayrat Neşriyat = 'Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va'd (edilen azab) ne zaman?' diyorlar.
İbni Kesir = Doğru sözlüler iseniz bu vaad ne zaman? derler.
Kadri Çelik = “Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu vaat ne zamandır?” derler.
Muhammed Esed = Ama (mesajlarımı ciddiye almayanlar:) "Eğer doğru sözlü kimselerseniz, (cevap verin, ey inananlar), (Allah'ın nihai yargısı konusunda ileri sürdüğünüz) söz ne zaman gerçekleşecek?" diye sorup duruyorlar.
Mustafa İslamoğlu = Buna rağmen onlar diyorlar ki: "Eğer sözünüze sadıksanız (cevap verin bakalım): bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve derler ki, «Bu vaad ne zaman, eğer siz sâdıklar iseniz?»
Ömer Öngüt = Onlar: “Eğer doğru sözlü iseniz bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” derler.
Şaban Piriş = -Doğru söylüyorsanız bu vaat ne zamandır? derler.
Sadık Türkmen = Diyorlar ki: “Eğer, doğru sözlüler iseniz bu söz ne zamandır?”
Seyyid Kutub = Eğer söylediğiniz doğru ise bu tehdidiniz ne zaman gerçekleşecek? dediler.
Suat Yıldırım = Ama yine de onlar: "Gerçeği söylüyorsanız, gösterin artık bu azabı, bu vâdin gerçekleşmesini daha ne kadar bekleyeceğiz!" diye söyleniyorlar.
Süleyman Ateş = "Doğru söyleyenler iseniz bu (bizi) tehdid (ettiğiniz azâb) ne zaman?" diyorlar.
Tefhim-ul Kuran = «Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va'id (edilen günün sorgu ve azabı) ne zamandır?» derler.
Ümit Şimşek = Bir de 'Eğer doğru iseniz bu vaad ettiğiniz şey ne zaman?' diyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Diyorlar ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz bu vaat ne zaman?"
İskender Ali Mihr = “Eğer siz doğru söyleyenlerseniz, bu vaad ne zaman (yerine getirilecek)?” derler.
İlyas Yorulmaz = Denildiği halde, onlar yinede inananlara “Allah’ın bizim için vaat ettikleri ne zaman olacak, eğer doğru söylüyorsanız (başımıza getirin)” derler.
لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ
Enbiyâ / 39 -
Lev ya’lemullezîne keferû hîne lâ yekuffûne an vucûhihimun nâra ve lâ an zuhûrihim ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
Diyanet İşleri = İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler!
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir bilselerdi kâfir olanlar önlerinden, artlarından kendilerini saran ateşi defedemeyecekleri ve hiçbir yardım da göremeyecekleri zamânı.
Abdullah Parlıyan = O Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler, önlerinden ve arkalarından kendilerini saran ateşi savamayacakları ve yardım da görmeyecekleri anı bir bilselerdi.
Adem Uğur = Bir bilseler o küfredenler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları ve hiçbir taraftan yardım görmeyecekleri zamanı?
Ahmed Hulusi = Hakikat bilgisini inkâr edenler, ne vechlerinden (iç dünyalarından) ne de sırtlarından (dıştan) yakanı önleyemeyecekleri; kendilerine yardım da olunmayacağı zamanı bir bilselerdi!
Ahmet Tekin = Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler, yüzlerinden ve sırtlarından saran ateşi bertaraf edemeyecekleri, kendilerine yardım edilemeyecek zamanı bir bilseler!
Ahmet Varol = İnkar edenler yüzlerinden de arkalarından da ateşi savamayacakları ve yardım göremeyecekleri zamanı bir bilselerdi.
Ali Bulaç = O inkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi püskürtemeyecekleri ve hiç yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi.
Ali Fikri Yavuz = Peygamberi ve Kur’an’ı inkâr edenler, ne yüzlerinden, ne arkalarından ateşi men edemiyecekleri ve asla yardım olunamıyacakları vakti bir bilseler!... (Küfür üzere bulunmazlar ve azabı istemezlerdi.)
Ali Ünal = O küfürde ısrar edenler, Ateş’i yüzlerinden de sırtlarından da savamayacakları, üstelik ondan kurtulma adına hiçbir yardım da görmeyecekleri zamanı keşke bir bilselerdi!
Bayraktar Bayraklı = İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım dahi edilemeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Bekir Sadak = Bu kafirler, atesi yuzlerinden ve sirtlarindan menedemeyecekleri ve yardim da goremiyecekleri zamani keske bilseler.
Celal Yıldırım = O küfredenler, önlerinden ve arkalarından kendilerini saran ateşi men'edemiyecekleri ve yardım da göremiyecekleri anı bir bilselerdi..
Cemal Külünkoğlu = İnkârcılar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kimseden de bir yardım bulamayacakları o günü keşke bilselerdi (de inansalardı)!
Diyanet İşleri (eski) = Bu kafirler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından menedemeyecekleri ve yardım da göremiyecekleri zamanı keşke bilseler.
Diyanet Vakfi = İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları, kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Edip Yüksel = İnkar edenler, yüzlerinden ve arkalarından ateşi savamıyacakları ve yardım da görmeyecekleri anı bir bilselerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bilseler o küfredenler ne yüzlerinden ne arkalarından ateşi men'edemiyecekleri, ve hiç bir taraftan yardım olunmıyacakları o demi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir bilseler o küfredenler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları ve hiçbir taraftan yardım görmeyecekleri zamanı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu kâfirler ateşi yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri zamanı, bir bilseler!
Gültekin Onan = O küfredenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi püskürtemeyecekleri ve hiç yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi.
Harun Yıldırım = İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından (saran) ateşi savamayacakları, kendilerine yardım dahi edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Hasan Basri Çantay = O küfredenler yüzlerinden ve arkalarından (saran) ateşi hiçbir suretle meni' edemeyecekleri, kendilerinin yardım da göremeyecekleri zamaanı bir bilse (ler) di.
Hayrat Neşriyat = İnkâr edenler yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve kendilerine yardım (da) edilmeyecekleri o zamânı biliyor olsalardı (o azâbı bu kadar acele istemezlerdi)!
İbni Kesir = O küfredenler; yüzlerinden ve sırtlarından ateşi engellemeyecekleri ve yardım göremeyecekleri zamanı keşki bilseler.
Kadri Çelik = O küfre sapanlar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiç yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi!
Muhammed Esed = Hakkı inkara şartlanmış olan bu insanlar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kimseden bir yardım bulamayacakları o günü keşke bilselerdi!
Mustafa İslamoğlu = İnkarda ısrar eden bu kimseler, yüzlerini ve sırtlarını ateşten koruyamayacakları, dahası hiçbir yardım da alamayacakları anın (dehşetini) keşke bir bilseler!
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer o kâfir olanlar, o zamanı bir bilseler idi ki, ne yüzlerinden ve ne de arkalarından ateşi men edemiyeceklerdir ve onlar yardım da olunamayacaklardır.
Ömer Öngüt = Kâfirler ne yüzlerinden ne de sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Şaban Piriş = O kafirler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi engelleyemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri zamanı keşke bilselerdi.
Sadık Türkmen = Inkâr edenler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları, yardım da edilmeyecekleri gerçeğini bir bilselerdi!
Seyyid Kutub = Kâfirler, cehennem ateşini yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları ve hiç kimseden yardım göremeyecekleri anın dehşetini eğer bilseler, böyle yapmazlardı!
Suat Yıldırım = Dini olduğu gibi, bu azabı da böyle inkâr edenler, onun tepelerine ineceğini, o ateşin yüzlerini ve sırtlarını yalamasını önleyemeyeceklerini, kendilerine yardım edecek hiç kimsenin bulunmayacağını bir bilselerdi!
Süleyman Ateş = İnkâr edenler, ne yüzlerinden, ne de sırtlarından ateşi savamayacakları ve yardım da olunmayacakları zamanı bir bilselerdi (onu böyle acele istemezlerdi)!
Tefhim-ul Kuran = O küfre sapanlar, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi püskürtmeyecekleri ve hiç yardım alamayacakları zamanı bir bilselerdi.
Ümit Şimşek = Bir bilseydi kâfirler o ânı ki, ateşi ne yüzlerinden uzaklaştırabilirler, ne arkalarından; hiç kimseden bir yardım da görmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = O inkâr edenler, ne yüzlerinden ne sırtlarından azabı uzak tutamayacakları ve hiçbir yardım da göremeyecekleri zamanı bir bilselerdi!
İskender Ali Mihr = İnkâr edenler, (cehennem) ateşini yüzlerinden ve sırtlarından gideremeyecekleri ve yardım olunmayacakları zamanı keşke bilselerdi.
İlyas Yorulmaz = Doğruları inkar edenler o hesap gününde, yüzlerini ve sırtlarını çepe çevre saran ateşi elleriyle engelleyemeyeceklerini bir bilselerdi. Onlara orada asla yardım edilmez.
بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ
Enbiyâ / 40 -
Bel te’tîhim bagteten fe tebhetuhum fe lâ yestetî’ûne reddehâ ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hattâ o gün, onlara birdenbire geliverecek de şaşırtacak onları ve onu reddetmeye güçleri yetmeyeceği gibi mühlet de verilmeyecek onlara.
Abdullah Parlıyan = Hayır, o kıyamet onlara aniden gelecek de, kendilerini şaşırtacak ve artık onu geri çevirmeye güç yetiremeyecekler ve onlara mühlet de verilmeyecektir.
Adem Uğur = Bilâkis kendilerine o (kıyamet) öyle âni gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet verilir.
Ahmed Hulusi = Bilakis (vadolunanı yaşatacak vefat {bedenin hayatiyetini yitirmesiyle meydana gelen kopuş}) onlara ansızın gelir de, kendilerini şaşkına çevirir! Artık onu ne geri çevirmeye güçleri yeter ve ne de kendilerine mühlet verilir.
Ahmet Tekin = Doğrusu bu azap onlara, ansızın gelecek ve onları şaşırtacaktır. Artık ne geri çevrilmesine güçleri yetecek, ne tevbeleri ve özür dilemeleri sebebiyle cezaları geciktirilecek, ne de kendilerine göz açtırılacaktır.
Ahmet Varol = Hayır o, onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkına çevirecek. Artık ne onu geri çevirmeye güç yetirebilecekler ne de kendilerine süre tanınacak.
Ali Bulaç = Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak.
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu bu azab (kıyamet), onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacaktır. Artık ne geri çevrilmesine güçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir.
Ali Ünal = Azap, başlarında ansızın patlayıp onları öyle bir şaşırtacak ki, yerlerinde mıhlayacak. Artık ne onu savmaya güçleri yetecek, ne de kendilerine ondan kurtulma adına bir süre tanınacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Bilakis, kendilerine o öyle ani gelir ki, onları şaşırtır. Artık ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet verilir.
Bekir Sadak = Belki aniden gelecek de onlari sasirtacaktir. Artik onu geri ceviremezler; kendileri de ertelenmez.
Celal Yıldırım = Hayır, o onlara aniden gelecek de kendilerini şaşırtacak ve artık onu geri çevirmeye güç getiremiyecekler ve onlara süre de tanınmıyacak..
Cemal Külünkoğlu = Doğrusu o aniden gelecek ve onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Belki aniden gelecek de onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çeviremezler; kendileri de ertelenmez.
Diyanet Vakfi = Bilâkis kendilerine o (kıyamet) öyle âni gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet verilir.
Edip Yüksel = Nitekim, onlara ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecektir. Ne onu geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine süre verilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Doğrusu o onları bağdeten gelecek de kendilerini dondura kalacak, artık ne reddini güçleri yetecek ne de kendilerine mühlet verilecek
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Doğrusu o azap onlara ansızın gelecek de kendilerini dondurakalacaktır; artık ne geri çevrilmesine göçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu bu azap onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacaktır. Artık ne geri çevrilmesine güçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir.
Gültekin Onan = Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak.
Harun Yıldırım = Bilâkis kendilerine o (kıyamet) öyle âni gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne reddedebilirler onu, ne de kendilerine mühlet verilir.
Hasan Basri Çantay = Belki (bu), onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacakdır. Artık onu redde muktedir olamayacaklar (ı gibi), onlara mühlet de verilmeyecekdir.
Hayrat Neşriyat = Bil'akis (kıyâmet) onlara ansızın gelecek de onları dehşete düşürecektir; artık ne onu geri çevirebilirler, ne de kendilerine (tevbe için) mühlet verilir!
İbni Kesir = Doğrusu o aniden gelecek ve onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecektir. Ve onlara mühlet de verilmeyecektir.
Kadri Çelik = Hayır, onlara ansızın gelecek de böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne de onlara süre tanınacak.
Muhammed Esed = Yoo, (o Son Saat) apansız gelip çatacak ve onları şaşkına çevirecek; öyle ki, ne onu geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine soluk alacak zaman verilir.
Mustafa İslamoğlu = Ama hayır, o (an) birdenbire gelecek ve onları şaşkına çevirecektir; artık ne onu geri çevirebilecekler, ne de kendilerine zaman tanınacaktır!
Ömer Nasuhi Bilmen = Belki onlara ansızın gelecek, hemen onları hayrette bırakacak, artık onu ne redde takat getirebileceklerdir ve ne de onlara mühlet verilecektir.
Ömer Öngüt = Doğrusu o, onlara ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecek. Artık onu ne geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine mühlet verilir.
Şaban Piriş = (Azap) onlara aniden gelecek ve onları dehşete düşürecektir. Onu geri çevirmeye asla güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir.
Sadık Türkmen = O, onlara aniden gelir ve onları şaşkına çevirir! Sonra onu geri çeviremezler. Kendilerine mühlet de verilmez.
Seyyid Kutub = Aslında o tehdit, apansız bir şekilde karşılarına çıkıverir de şaşkınlıktan donakalırlar. O zaman onu ne başlarından savabilirler ve ne de kendilerine mühlet verilir.
Suat Yıldırım = Onların beklentilerinin hilafına, o ateş öyle apansız gelecek ki, kendileri birden donakalacaklar. Artık ne onu geri çevirecek güçleri olacak, ne de kendilerine süre verilecek!
Süleyman Ateş = Doğrusu o, onlara ansızın gelecek, onları şaşırtacak, ne onu reddedebilecekler, ne de kendilerine süre verilecek.
Tefhim-ul Kuran = Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne de onlara süre tanınacak.
Ümit Şimşek = O an birden bire geliverir; onlar da öylece donakalır. Artık ne azabı geri çevirmeye güçleri yeter, ne kendilerine süre tanınır.
Yaşar Nuri Öztürk = Doğrusu şu ki, o onlara ansızın gelecek de onları şaşkınlıktan donduracak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ne de yüzlerine bakılacak.
İskender Ali Mihr = Hayır, onlara (azap) ansızın gelecek. Böylece onları dehşette bırakacak. Artık onu reddetmeye (geri çevirmeye) güçleri yetmeyecek. Ve de onlara bakılmayacak.
İlyas Yorulmaz = Acele istedikleri Allah’ın vaadi ansızın onlara geldiği zaman, bu seferde gelen azap onları şaşkına çevirir. Azabı kendilerinden geri çevirmeye de güçleri yetmez. Onlara hiç bakılmaz.
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون
Enbiyâ / 41 -
Ve lekadistuhzie bi rusulin min kablike fe hâka billezîne sehırû minhum mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki senden önceki peygamberlerle de alay edilmiştir de onlarla alayları yüzünden alay ettikleri azâba uğrayıvermişlerdir.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Senden önce gelen nice peygamberler de, alaya alınmışlardı da, o alaya alanları, alay ettikleri azap kuşatıvermişti.
Adem Uğur = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
Ahmed Hulusi = Andolsun, senden önceki Rasûllerle de alay edildi de; küçümsedikleri şey, alay edenleri her yönden kuşattı.
Ahmet Tekin = Kesinlikle senden önceki Rasullerle alay edildi. Onları, alaya alanları, alay konusu etmeye devam ettikleri şeyin gücü kuşattı, işlerini bitirdi.
Ahmet Varol = Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Ancak alay edenleri, alaya aldıkları şey kuşatıverdi.
Ali Bulaç = Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları (azap) sarıp kuşatıverdi.
Ali Fikri Yavuz = Yemin olsun ki, senden evvel bir çok peygamberlerle alay edildi de, içlerinden alay edenleri, o alay ettikleri şey (azab) kuşatıverdi.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm!) Şurası bir gerçek ki, senden önce de nice rasûllerle alay edildi. Fakat alay konusu yaptıkları hakikatler, kendisine karşı uyarılıp da istihza ile karşıladıkları azap, maskaralıkla Rasûlleri küçük düşürmeye çalışanların üzerine çöküp, onları mahvetti.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
Bekir Sadak = And olsun ki, senden once bir cok peygamber alaya alinmisti da, alaya alanlari, eglendikleri sey mahvetmisti. *
Celal Yıldırım = And olsun ki, senden önceki peygamberler de alaya alınmıştı da alaya alanları alay ettikleri şey (çepeçevre) kuşatmıştı.
Cemal Külünkoğlu = (Resulüm!) Andolsun ki, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, senden önce birçok peygamber alaya alınmıştı da, alaya alanları, eğlendikleri şey mahvetmişti.
Diyanet Vakfi = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
Edip Yüksel = Senden önceki elçilerle de alay edildi. Ancak onlarla alay edenleri, eğlenceye aldıkları şey kuşatıverdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kasem olsun ki senden evvel bir çok Peygamberlerle istihzâ edildi de içlerinden alay edenleri o istihzâ ettikleri şey kuşatıverdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, senden önce bir çok peygamberlerle istihza edildi de içlerinden alay edenleri o alay ettikleri şey kuşatıverdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yemin olsun ki, senden önce birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alay ettikleri şey (azap) kuşatıverdi.
Gültekin Onan = Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları (azap) sarıp kuşatıverdi.
Harun Yıldırım = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
Hasan Basri Çantay = Andolsun, senden evvelki peygamberlerle de istihza (alay) edilmişdir de alay etmekde oldukları şeyler (kavmlerinin) içinden istihza eden o maskaraların kendilerini kuşatmışdır.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, senden önceki enbiyâ (peygamber)ler ile alay edildi de onlarla maskaralık edenleri o kendisiyle alay etmekte oldukları şey (kahredici bir azâb olarak)kuşatıverdi.
İbni Kesir = Andolsun ki; senden önce de bir çok peygamberle alay edilmişti. Ama alaya alanları, eğlendikleri şey mahvetmişti.
Kadri Çelik = Şüphesiz senden önceki peygamberlerle de alay edildi; fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları sarıp kuşatıverdi.
Muhammed Esed = (Ey Muhammed,) senden önceki elçilerle de alay edilmişti ama ne var ki, onları küçümseyen kimseleri, sonunda, alay edip durdukları şeyin kendisi tepeleyiverdi.
Mustafa İslamoğlu = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları alaya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak ki, senden evvel de birçok peygamberler ile alayda bulunulmuştur. Artık onlar ile istihzada bulunanları kendisiyle alayda bulundukları şey kuşatıverdi.
Ömer Öngüt = Andolsun ki, senden önceki birçok peygamberle de alay edilmişti. Onları alaya alanları, o alay ettikleri şey kuşatıverdi.
Şaban Piriş = Andolsun ki, senden önce bir çok peygamberlerle istihza edildi de içlerinden alay edenleri o alay ettikleri şey kuşatıverdi.
Sadık Türkmen = Ant olsun, senden önceki elçilerle de alay edildi. Ancak onlarla alay eden kimseleri, kendisiyle alay ettikleri şey kuşatıverdi!
Seyyid Kutub = Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları (azap) sarıp kuşatıverdi.
Suat Yıldırım = Senden önce de nice peygamberlerle böyle alay edilmişti. Ama alay konusu yaptıkları o azap, alay edenleri her taraftan sarıvermişti.
Süleyman Ateş = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi, ama onlarla alay edenleri, o alay ettikleri şey kuşatıverdi.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları sarıp kuşatıverdi.
Ümit Şimşek = Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Sonra o alay edenleri, alaya alıp durdukları şey kuşatıverdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, senden önceki resullerle de alay edilmiştir. Sonunda, onlarla eğlenenleri, alay konusu yaptıkları şey kuşatıverdi.
İskender Ali Mihr = Andolsun ki senden önce (de) resûllerle alay edildi. Sonra alay etmiş oldukları şey, alay edenleri kuşattı.
İlyas Yorulmaz = Bu azaptan önce, elçilerle alay edilip eğlenilmişti. Alay etmeleri karşılığında, onlardan alay edenlere de azap hak olmuş oldu.
قُلْ مَن يَكْلَؤُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِم مُّعْرِضُونَ
Enbiyâ / 42 -
Kul men yekleukum bil leyli ven nehâri miner rahmân(rahmâni), bel hum an zikri rabbihim mu’ridûn(mu’ridûne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) De ki: “(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân’ın azabından sizi kim koruyacak?” Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Kim koruyabilir rahmandan sizi geceleyin ve gündüzün? Fakat onlar, Rablerini anmaktan yüz çevirirler.
Abdullah Parlıyan = De ki: “Gece ya da gündüz, sizi Rahman olan Allah'tan geliverecek bir azaptan kim koruyabilir?” Öyle iken onlar, Allah'ı anmaktan yüz çevirirler.
Adem Uğur = De ki: Allah'a karşı sizi gece gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.
Ahmed Hulusi = De ki: "Gece ve gündüzünüzde, Rahman'dan (özündeki Rahmanî hakikatin gereklerini yaşayamamanın sonucu olan azap hâlinden) sizi kim korur?". . . Hayır, onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviricilerdir!
Ahmet Tekin = 'Geceleyin ve gündüz sizi Rahman olan Allah’tan kim koruyacak?' de. Buna rağmen, onlar Rablerini zikirden, Rablerinin övünç kaynağı Kur’ân’dan, Kur’ân’ı tebliğden yüz çeviriyorlar, şeriatı engelleme tedbirleri alıyorlar.
Ahmet Varol = De ki: 'Gece ve gündüz sizi Rahman'dan kim koruyabilir?' Hayır, onlar Rablerinin zikrinden [8] yüz çevirmektedirler.
Ali Bulaç = De ki: "Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah)tan kim koruyabilir?" Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, kâfirlere) de ki: “- Sizi, gece ve gündüz o Rahmân’dan kim koruyabilir?” Fakat onlar Rablerinin kitabından yüz çevirmişlerdir.
Ali Ünal = De ki: “Eğer gece veya gündüz size azap göndermek istese, sizi o Rahmân’a karşı kim koruyabilir? Bu apaçık gerçek ortada iken, O’na yönelecekleri yerde Rabbilerinin kitabından yüz çeviriyorlar.
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Allah'a karşı sizi gece gündüz kim koruyacak?” Buna rağmen onlar Rabblerini anmaktan yüz çevirirler.
Bekir Sadak = De ki: «Geceleyin ve gunduzun sizi Rahman'dan kim koruyabilir? Ama onlar Rablerinin Kitabindan yuz cevirmektedirler.
Celal Yıldırım = Geceleyin ya da gündüzleyin sizi Rahman (olan Allah)'dan (gelecek azâbdan) kim koruyabilir? Aksine onlar, Rablarının zikrinden (kitabından) yüzçevirirler.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman'dan (Allah'ın azabından) kim koruyabilir?” Fakat yine de onlar, Rablerini anmaktan yüz çeviriyorlar.
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman'dan kim koruyabilir?' Ama onlar Rablerinin Kitabından yüz çevirmektedirler.
Diyanet Vakfi = De ki: Allah'a karşı sizi gece gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.
Edip Yüksel = De ki, 'Sizi Rahman'dan başka kim gece ve gündüz koruyabilir?' Ama onlar, Rab'lerinin mesajından tümüyle yüz çeviriyorlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki sizi: gece ve gündüz o rahmandan kim koruyabilir? Fakat onlar rablarının zikrinden sarfı nazar etmişlerdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Sizi gece ve gündüz o Rahman'dan kim koruyabilir Ama onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmişlerdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmân'dan kim koruyabilir?» Ama onlar Rablerinin kitabından yüz çevirmektedirler.
Gültekin Onan = De ki: "Gece ve gündüz sizi Rahman'dan kim koruyabilir?" Hayır, onlar rablerini zikirden yüz çevirenlerdir.
Harun Yıldırım = De ki: Allah'a karşı sizi gece gündüz kim koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini anmaktan yüz çevirirler.
Hasan Basri Çantay = De ki: «Allah (ın) geceleyin, gündüzün (gelebilecek azabına karşı) o çok esirgeyici olan (Allahdan başka) sizi koruyabilir»? Hayır, onlar (korkmak şöyle dursun) Rablerini hatırlayıb anmakdan (bile) yüz çeviricidirler.
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Gece ve gündüz Rahmân(ın azâbın)dan sizi kim koruyabilir?' Hayır! Onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirenlerdir.
İbni Kesir = De ki: Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman'dan kim koruyabilir? Ne var ki onlar, Rabblarının zikrinden yüz çevirmektedirler.
Kadri Çelik = De ki: “Gece ve gündüz sizi Rahman'dan kim koruyabilir?” Hayır, onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirenlerdir.
Muhammed Esed = De ki: "Gece ya da gündüz, sizi Rahman'a karşı kim koruyabilir?" Hayır hayır, onlar Rablerini hatırlatan mesajdan bütün bütün yüz çevirmiş kimselerdir!
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Sizi O sınırsız rahmet kaynağına karşı, gece ya da gündüz kim koruyacak? Ama hayır, onlar Rablerinin uyarılarından yüz çeviriyorlar."
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Sizi gece ve gündüz o Rahmân'dan kim koruyabilir?» Belki onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirici kimselerdir.
Ömer Öngüt = De ki: “Sizi gece ve gündüz Rahman'dan kim koruyabilir?” Buna rağmen onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.
Şaban Piriş = De ki: -Gece ve gündüz sizi Rahman’dan kim koruyabilir? Buna rağmen onlar, Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.
Sadık Türkmen = De ki: “Gece ve gündüz sizi, Rahman’dan (uzakmaşmanız sebebiyle O’ndan) kim koruyabilir? Aksine onlar yine de Rablerinin uyarısından yüz çevirmekteler.
Seyyid Kutub = De ki; «Gece gündüz sizi 'Rahman' olan Allah'ın azabından kim koruyabilir?» Fakat onlar Rabb'lerini hatırlamaya yanaşmıyorlar.
Suat Yıldırım = De ki: "Geceleyin veya gündüzün gelecek tehlikelere karşı o Rahman’dan başka sizi kim koruyabilir?" Ama bunu bilip Kendisine yönelecekleri yerde, onlar Rab’lerini anmaktan yüz çevirmekteler.
Süleyman Ateş = De ki: "Gece gündüz, sizi Rahmân'dan kim koruyacak?" Hayır, onlar, Rablerinin Zikr'inden yüz çeviriyorlar.
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Gece ve gündüz sizi Rahman (olan Allah) tan kim koruyabilir?» Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirenlerdir.
Ümit Şimşek = De ki: Geceler ve gündüzler boyunca sizi o Rahmân'dan kim koruyacak? Onlar yine de Rablerini anmaktan yüz çeviriyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Sizi gece ve gündüz Rahman'dan kim koruyabilir?" Hayır, hayır! Onlar, Rablerinin zikrinden/Kur'an'ından yüz çeviriyorlar.
İskender Ali Mihr = “Sizi, gündüz ve gece Rahmân’dan (Allah’ın azabından) kim korur?” de. Hayır, onlar Rab’lerinin zikrinden yüz çevirenlerdir.
İlyas Yorulmaz = Onlara deki “Söyleyin bakalım, gece ve gündüz Rahman dan sizi kim koruyacak?” Hayır, onlar Rablerinin hatırlatmalarından hep yüz çevirmişlerdi.
أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُم مِّن دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنفُسِهِمْ وَلَا هُم مِّنَّا يُصْحَبُونَ
Enbiyâ / 43 -
Em lehum âlihetun temneuhum min dûninâ, lâ yestetîûne nasra enfusihim ve lâ hum minnâ yushabûn(yushabûne).
Diyanet İşleri = Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onların, azâbımızı kendilerinden menedecek bir mâbutları mı var yoksa? O mâbutların, ne kendilerine yardım etmeye güçleri yeter, ne de bizden bir yardım görür kâfirler.
Abdullah Parlıyan = Yoksa onlar, gerçekten kendilerini bizim elimizden kurtaracak ilahları olduğunu mu düşünüyorlar? Hayır, o ilah edindikleri sahte şeyler kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alaka ve destek görmezler.
Adem Uğur = Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? (O ilâh dedikleri şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.
Ahmed Hulusi = Yoksa onların, kendilerini koruyacak bizim dûnumuzda ilâhları mı var? (Oysa) onlar (vehmettikleri tanrılar), ne kendi nefslerini kurtaracak güce sahip olurlar; ne de tarafımızdan destek görürler.
Ahmet Tekin = Yoksa onlar için kendilerini azabımızdan menedecek ilâhlar mı vardır? Kendi nefislerine yardıma muktedir olamazlar ve onlar Bizden sehabet de görmezler.
Ahmet Varol = Yoksa onların kendilerini bize karşı savunacak ilahları mı var? Onlar kendi kendilerine yardım etmeye güç yetiremezler. Bizim tarafımızdan ise yakınlık göremezler. [9]
Ali Bulaç = Yoksa bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.
Ali Fikri Yavuz = Yoksa onlar için, kendilerini azabımızdan menedecek, İlâhlar mı var? O taptıkları putlar ve İlâhlar, kendi nefislerini kurtaramıyacakları gibi, azabımızdan da kurtulamıyacaklardır.
Ali Ünal = Ne o, yoksa akılları sıra Biz’den başka kendilerini savunup koruyacak ilâhları mı var? İlâhlaştırdıkları o varlıkların bizzat kendilerine bile yardımları olmadığı gibi, Biz’den de görecekleri hiçbir dostluk, hiçbir yakınlık yoktur.
Bayraktar Bayraklı = Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım tanrıları mı var? O tanrılar, kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.
Bekir Sadak = Yoksa kendilerini bize karsi savunacak tanrilari mi var? O tanrilar kendilerine bile yardim edemezler. Katimizdan da dostluk gormezler.
Celal Yıldırım = Yoksa kendilerini bizim (azabımızdan koruyup) engelleyecek bizden başka tanrıları mı vardır ? (Nerede ?..) O tanrılar kendilerine yardıma güç. getiremezler, bizden ise hiç dostluk ve yakınlık göremezler.
Cemal Külünkoğlu = Yoksa onların, kendilerini (azabımızdan) koruyacak bizim dışımızda başka ilahları mı var? O sözde ilahlar kendilerine bile yardım edecek güçte olmadıkları gibi bizden de destek göremezler.
Diyanet İşleri (eski) = Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? O tanrılar kendilerine bile yardım edemezler. Katımızdan da dostluk görmezler.
Diyanet Vakfi = Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? (O ilâh dedikleri şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.
Edip Yüksel = Yoksa onları bize karşı savunacak tanrıları mı var? Halbuki onlar kendilerine bile yardım edemezler ve biz de sahip çıkmayız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Yoksa onlar için kendilerini önümüzden men'edecek ilâhlar mı var? Onlar kendi nefislerini bile kurtaramıyacakları gibi bizden sahabet de olunmazlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yoksa onlar için kendilerini önümüzden koruyacak tanrılar mı var? Onlar kendilerini kurtaramayacakları gibi Bizden himaye de görmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? O tanrılar kendilerine bile yardım edemezler, katımızdan da dostluk görmezler.
Gültekin Onan = Yoksa bize karşı kendilerini, engelleyerek koruyabilecek tanrıları mı var? Onların kendi nefslerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.
Harun Yıldırım = Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? (O ilâh dedikleri şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek görmezler.
Hasan Basri Çantay = Yoksa onların bize karşı müdâfaa edebilecek (başkaca) Tanrıları var mı? (Tapdıkları o nesneler) kendi nefislerine bile yardım etmiye güc yetiremezler. Bizden ise hiç sahaabet göremezler onlar.
Hayrat Neşriyat = Yoksa onlar için, kendilerini (azâbımızdan) men' edecek bizden başka ilâhlar mı var? (O ilâhlar) ne kendi nefislerine yardım edebilirler, ne de tarafımızdan onlara sâhib çıkılır!
İbni Kesir = Yoksa kendilerini Bize karşı savunacak tanrıları mı var? Oysa bunlar kendilerine bile yardım edemezler. Bizden yakınlık da görmezler.
Kadri Çelik = Yoksa onların, bizden başka, kendilerini (azabımızdan) koruyabilecek ilahları mı var? Onların birbirlerine yardıma güçleri yetmez ve bizden de yardım görmezler.
Muhammed Esed = Yoksa onlar, gerçekten, kendilerini Bizim elimizden kurtaracak tanrıları olduğunu mu (düşünüyorlar)? Onların bu (düzmece) tanrıları kendi kendilerini bile koruyacak durumda değiller; öyleyse, (onlara tapınanlara, onlara güvenenlere de) Bize karşı kimse arka çıkamayacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Yoksa onların Bizim dışımızda kendilerini savunacak birtakım ilahları mı var? O (sahte ilahlar) kendilerine dahi yardım edecek güçten yoksunlar; üstelik onlara katımızdan hiç bir himaye de ulaşmayacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yoksa onlar için kendilerini azabımızdan menedecek ilâhlar mı vardır? Kendi nefislerine yardıma muktedir olamazlar ve onlar Bizden sehabet de görmezler.
Ömer Öngüt = Yoksa kendilerini bize karşı koruyacak ilâhları mı var? Onlar kendilerine bile yardım edemezler. Onlar bizden de dostluk görmezler.
Şaban Piriş = Yoksa onları bizim alçaltmamızdan koruyacak ilahları mı var? Oysa o ilahları, kendilerine bile yardım edemezler. Bizden de bir yakınlık göremezler.
Sadık Türkmen = Yoksa onların, kendilerini Bizden engelleyerek koruyacak ilâhları mı var? Onlar kendilerine bile güç yetiremezler. Tarafımızdan onlara sahip çıkılmaz.
Seyyid Kutub = Yoksa onların, kendilerini koruyacak bizim dışımızda başka ilahları mı var? O sözde ilahlar kendilerine bile yardım edecek güçte olmadıkları gibi bizden de destek göremezler.
Suat Yıldırım = Ne o, yoksa, akılları sıra, onların Bizden başka kendilerini savunacak tanrıları mı var? (Nerede!) O tanrılaştırdıkları nesneler kendi kendilerini bile koruyamazlar. Öyleyse, o müşrikleri Bize karşı hiç mi hiç koruyamazlar. Onlar Bizim tarafımızdan zaten bir destek görmezler.
Süleyman Ateş = Yoksa onları, bize karşı koruyacak tanrıları mı var? Onlar, ne kendilerine yardım edebilirler, ne de bizim tarafımızdan onlara sâhip çıkılır.
Tefhim-ul Kuran = Yoksa onların, bize karşı kendilerini, engellemeyle koruyabilecek ilahları mı var? Onların kendi nefislerine bile yardıma güçleri yetmez ve onlar bizden yakınlık bulamazlar.
Ümit Şimşek = Yoksa onları Bizden koruyacak başka tanrıları mı var? Oysa onların kendilerine bile bir yardımı olmaz; Bizden de hiçbir dostluk görmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Yoksa onların; kendilerini bize karşı siperleyecek tanrıları mı var? Ne kendilerine yardıma güç yetirebilirler ne de bizden bir dostluğa muhatap olurlar.
İskender Ali Mihr = Yoksa onların, Bizden men eden (azabımızdan onları koruyan) ilâhları mı var? Onların, kendilerine dahi yardım etmeye güçleri yetmez. Ve onlara, Bizim tarafımızdan sahip çıkılmaz.
İlyas Yorulmaz = Yoksa onların başka ilahları varda, bizden gelen azaba engel mi olacak? Halbuki o sahte ilahları kendilerine yardım etmeye bile güçleri yetmez. Onlar (sahte ilahlar) bizim yanımızda onlara arka çıkmayı dahi düşünemezler.
بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ
Enbiyâ / 44 -
Bel metta’nâ hâulâi ve âbâehum hattâ tâle aleyhimul umur(umuru), e fe lâ yerevne ennâ ne’til arda nenkusuhâ min etrâfihâ, e fe humul gâlibûn(gâlibûne).
Diyanet İşleri = Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?
Abdulbaki Gölpınarlı = Hattâ biz, onların da, atalarının da ömürlerini uzattık, ömürleri boyunca onları geçindirdik, fakat görmezler mi ki yerlerine, yurtlarına girip hâkim oldukları yerleri daraltıp azaltmadayız; hâlâ onlar mı üstün olanlar?
Abdullah Parlıyan = Kaldı ki biz bunlara da, bunların atalarına da ömürlerinin sonuna kadar hayatın tadını çıkararak avunmalarına fırsat verdik. Fakat bu insanlar görmüyorlar mı İslâm orduları vasıtasıyla memleketleri, her taraftan daraltılarak eksiltilmiş oluyor veya yeryüzünün sahip olduğu en iyi şeylerden hergün biraz daha yoksun bırakarak, cezalandırıcı müdahelelerimizle nasıl yokladığımızı… Şu halde üstün gelecek onlar mı, yoksa biz miyiz?
Adem Uğur = Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?
Ahmed Hulusi = Hayır, biz bunları ve atalarını (dünya nimetlerinden) yararlandırdık. O kadar ki, onlara ömür çok uzun geldi (bitmeyecekmiş gibi)! Görmüyorlar mı ki biz arza (fiziksel bedene) geliyoruz, onun etrafından onu noksanlaştırıyoruz (tâ ki yaşlanır ve ölümü tadar). . . Galipler onlar mı?
Ahmet Tekin = Doğrusu onlara da, atalarına da zevk-u sefa içinde hayat yaşattık. Hatta o ömür, onlara uzun bile geldi. Şimdi yurtlarını her taraftan işgal edip topraklarını aldığımızı, boyunlarını vurduğumuzu, kendilerini esir edip sıkıştırdığımızı hâlâ görmüyorlar mı? Bu durumda galip olanlar, üstün gelenler onlar mı?
Ahmet Varol = Doğrusu biz onları ve atalarını yararlandırdık. Öyle ki ömür onlara uzun geldi. Bizim yere gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Şu halde üstün gelenler onlar mıdır?
Ali Bulaç = Evet, biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı?
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu biz, o kâfirleri ve atalarını yaşattık, hatta o ömür, onlara uzun geldi. Fakat şimdi görmüyorlar mı, kâfirlerin arazisini alıb etrafından (müslümanlara feth ettirmekle) azaltıyoruz. O halde galib gelenler onlar mı?
Ali Ünal = Gerçek şu ki, Biz o müşriklere de, babalarına da geçimlikler verdik; öyle ki, başlarına bir şey gelmeden uzun asırlar emniyet içinde yaşadılar. (Şu anda kendilerini aldatan da bu.) Ama Bizim (ilim, irade ve kudretimizle) yerde tasarrufta bulunup, onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Böyle iken, onlar nasıl galip olabilir?
Bayraktar Bayraklı = Doğrusu biz o inkârcıları ve babalarını dünya nimetlerinden yararlandırdık. Öyle ki uzun süre bu şekilde yaşadılar. Onlar, bizim, şimdi bulundukları topraklara gelip, oraları azar azar ele geçirdiğimizi görmüyorlar mı? Onlar inananlara galip geleceklerini mi sanıyorlar?
Bekir Sadak = Biz bunlara ve babalarina gecimlikler verdik de omurleri uzadi; simdi memleketlerini her yandan eksilttigimizi gormuyorlar mi? stun gelen onlar midir?
Celal Yıldırım = Doğrusu biz, bunları da babalarını da geçindirdik de ömürleri uzayıp gitti. Yerlerine (yaşadıkları ülkelerine) gelip onu çevresinden yavaş yavaş eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelenler onlar mıdır?
Cemal Külünkoğlu = Doğrusu biz onlara ve atalarına geniş geçim imkânları bağışladık da uzun yıllar refah içinde yaşadılar. Ama artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? Durum böyle iken onlar nasıl galip gelebilirler?
Diyanet İşleri (eski) = Biz bunlara ve babalarına geçimlikler verdik de ömürleri uzadı; şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mıdır?
Diyanet Vakfi = Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?
Edip Yüksel = Halbuki biz onları ve atalarını yaşlanıncaya kadar nimetlendirdik. Yeryüzünün uçlarından habire eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Buna rağmen onlar mı üstün gelecek?
Elmalılı Hamdi Yazır = Doğrusu biz, onları ve atalarını yaşattık hattâ o ömür onlara uzun geldi, fakat şimdi görmüyorlar mı o Arzı etrafından eksiltip duruyoruz, o halde galip onlar mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Doğrusu Biz onları ve atalarını yaşattık, hatta o ömür onlara uzun geldi. Fakat şimdi görmüyorlar mı ki, yeryüzünü etrafından eksiltip duruyoruz? O halde üstün gelen onlar mıdır?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu biz o kâfirleri ve atalarını yaşattık, hatta o ömür onlara uzun geldi. Fakat şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı? O halde üstün gelen onlar mıdır?
Gültekin Onan = Evet, biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı?
Harun Yıldırım = Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?
Hasan Basri Çantay = Evet, biz onları da, atalarını da — (bu dünyâda) ömür (leri) tepelerini aşıb uzayıncaya kadar — (yaşatıb) geçindirdik. Fakat şimdi görmüyorlar mı ki biz o arza gelib etrafından (tedricen) eksiltib duruyoruz. O halde gaalib olanlar onlar mı?
Hayrat Neşriyat = Hayır, onları da atalarını da (dünya ni'metlerinden) faydalandırdık, nihâyet ömür(leri) kendilerine uzun geldi (ölmeyeceklerini sandılar). Şimdi görmüyorlar mı ki, muhakkak biz (ben Azîmüşşân), yeryüzüne (kâfirlerin memleketlerine, mü’minlere yardım etmek sûretiyle) geliyor, onu etrâfından (Müslümanların fetihleriyle) eksiltip duruyoruz. O hâlde galib gelenler onlar mı?
İbni Kesir = Evet Biz; onlara da, atalarına da geçimlikleri verdik. Öyle ki ömürleri kendilerine uzun geldi. Fakat şimdi görmüyorlar mı ki; Biz; o yeryüzüne gelip çevresinden eksiltip durmaktayız. Onlar mıdır galip gelenler şu halde?
Kadri Çelik = Biz bunlara ve babalarına geçimlikler verdik de ömürleri uzadı; şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi (topluca yıkıma uğrattığımızı) görmüyorlar mı? Hal böyleyken onlar mıdır üstün gelenler?
Muhammed Esed = Kaldı ki, Biz bunlara da, bunların atalarına da, ömürlerinin sonuna kadar, hayatın tadını çıkararak avunmalarına fırsat verdik; fakat bu insanlar, Bizim yeryüzüne -üzerindeki en iyi, en güzel şeyleri her gün biraz daha eksilterek- vaziyet ettiğimizi görmüyorlar mı? Buna rağmen, yine de baskın çıkacaklar(ını umuyorlar) mı?
Mustafa İslamoğlu = Hayır, Biz onları ve atalarını geçici zevklere daldırdık; ta ki ömrün kendileri için böyle uzayıp gideceği (zehabına kapılsınlar): İyi ama, onlar görmüyorlar mı ki Biz yeryüzüne müdahil olup, ona (ait değerleri) her bir tarafından eksiltiyoruz? Bir de kalkıp kazanacaklarını umuyorlar, öyle mi?
Ömer Nasuhi Bilmen = Evet. Biz onlara ve babalarına mühlet verdik, tâ ki kendilerine ömürleri uzatmış oldu. Görmüyorlar mı ki, Biz yurtlarına varıp onu etrafından eksiltiyoruz. O halde galip olanlar onlar mı?
Ömer Öngüt = Biz onları da atalarını da barındırdık, kendilerine geçimlikler verdik. Ömür kendilerine (hiç bitmeyecek kadar) uzun geldi. Oysa onlar, bizim yeryüzüne gelip, onu her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mı?
Şaban Piriş = Evet, biz onlara da atalarına da geçimlikler verdik. Öyle ki, uzun süre yaşadılar. Şimdi onlar, yeri etrafından eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Onlar mı galip gelecekler?
Sadık Türkmen = Aksine biz onları ve atalarını faydalandırdık/nimetlerle yaşattık. Hatta, o ömür kendilerine uzun geldi! Fakat bu insanlar görmüyorlar mı; yeryüzünü, toprağı/kara parçasını uçlarından eksilttiğimizi!.. Şimdi, üstün gelen onlar mıdır?
Seyyid Kutub = Aslında biz onlara ve atalarına geniş geçim imkânları bağışladık da uzun yıllar refah içinde yaşadılar. Fakat bizim, kâfirlerin yurtlarını uçlarından kırptığımızı, müslümanlar lehine alanlarını daralttığımızı görmüyorlar mı? Acaba üstün gelen onlar mıdır?
Suat Yıldırım = Kaldı ki Biz onlara da, babalarına da nimet verdik. Öyle ki uzayan ömürlerinin tadını çıkarıp avundular. Ama hükmümüzün yere yönelerek onu yavaş yavaş eksilttiğini görmüyorlar mı? Durum böyle iken onlar nasıl galip gelebilirler?
Süleyman Ateş = Biz onları ve atalarını yaşattık, nihâyet kendilerine ömür uzun geldi, (ebedi yaşayacaklarını sandılar). Bizim, yere gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mı (yoksa biz miyiz)?
Tefhim-ul Kuran = Evet, biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyleki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi. Fakat şimdi, bizim gerçekten yere gelip onu çevresinden eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde, üstün gelenler onlar mı?
Ümit Şimşek = Biz bunları da, atalarını da nimetlerimizden nasiplendirdik. Öyle ki, ömürleri onlara pek uzun göründü. Fakat Bizim gelip de yeryüzünü kenarlarından eksiltmekte olduğumuzu onlar görmüyorlar mı? Böyleyken yine onlar mı üstün gelmiş oluyorlar?
Yaşar Nuri Öztürk = Gerçek şu ki, biz onları ve atalarını, ömür kendilerine uzun gelecek kadar nimetlendirdik. Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı?
İskender Ali Mihr = Hayır, onlara da uzun gelen bir ömür boyunca onları ve babalarını, Biz metalandırdık (faydalandırdık). Arza gelip, onu etrafından nasıl eksilttiğimizi hâlâ görmüyorlar mı? Öyleyse gâlip gelenler (üstün olanlar) onlar mı?
İlyas Yorulmaz = Halbuki onlara ve onların atalarına uzun süre yaşayabilecekleri bir ömür sağladık. Onlar görmüyorlar mı? Yeryüzünde olanları biz getiriyoruz, yeryüzünün her tarafındakileri (yaratmış olduklarımızı) yine biz eksiltiyoruz. Böyle olduğu halde, bize galip mi gelecekler?
قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاء إِذَا مَا يُنذَرُونَ
Enbiyâ / 45 -
Kul innemâ unzirukum bil vahyi ve lâ yesmeus summud duâe izâ mâ yunzerûn(yunzerûne).
Diyanet İşleri = De ki: “Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Ben sizi vahiyle korkutup duruyorum ancak, fakat sağırlar, korkutuldukları zaman da kendilerini dâvet edenin sözünü duymazlar.
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! De ki: “Ben yalnızca, vahye dayanarak sizi uyarıyorum!” Fakat sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman, kendilerini ikaz edenin sözünü duymazlar.
Adem Uğur = De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.
Ahmed Hulusi = De ki: "Ben sizi sadece vahiy ile uyarıyorum". . . (Ne var ki) sağırlar uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler!
Ahmet Tekin = 'Ben, sizi kesinlikle vahy ile uyarı-yorum' de. Hak ve hakikate, çevresindeki olup bitenlere karşı sağır kesilenler, uyarıl-maya devam edilirken de hakka daveti duymazlıktan gelirler.
Ahmet Varol = De ki: 'Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum. Ama sağırlar uyarıldıklarında çağrıyı duymazlar.'
Ali Bulaç = De ki: "Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp korkutuyorum. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm, kâfirlere) de ki: “- Ben sizi ancak vahy ile (Kur’an’la) korkutuyorum.” Amma onlar ne kadar korkutulsalar (faydası yok, çünkü) sağırlar daveti işitmezler.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm,) de ki: “Ben sizi başka bir şeyle değil, ancak (kendisinde hiçbir şüphe olmayan) vahiyle ve ona dayanarak uyarıyorum; fakat sağırlar uyarıldıkları zaman kendilerine yapılan çağrıyı duyamazlar ki, uyarının tesiri olsun.”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum.” Fakat manen sağır olanlar, uyarıldıkları zaman, bu çağrıyı duymazlar.
Bekir Sadak = De ki: «Ben ancak sizi vahy ile uyariyorum» Uyarildiklari zaman, sagirlar cagriyi duymazlar.
Celal Yıldırım = De ki: Ben ancak sizi vahiy ile uyarıyorum. Ama ne kadar uyarılsalar da sağırlar uyarı davetini işitmezler.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarılsalar da çağrıyı işitmezler.
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Ben ancak sizi vahy ile uyarıyorum' Uyarıldıkları zaman, sağırlar çağrıyı duymazlar.
Diyanet Vakfi = De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.
Edip Yüksel = 'Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum,' de. Ne var ki, sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmez.
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki ben sizi ancak vahyile inzar ediyorum, amma ne kadar inzar edilseler sağırlar da'veti işitmezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum; ama sağırlar ne kadar uyarılsalar çağrıyı işitmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Ben sizi ancak vahiyle korkutup uyarıyorum,» uyarıldıkları zaman sağırlar çağrıyı duymazlar.
Gültekin Onan = De ki: "Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıp korkutuyorum. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler."
Harun Yıldırım = De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.
Hasan Basri Çantay = De ki: «Ben ancak vahy ile sizin başınıza gelecek tehlikeleri haber veriyorum». (Fakat) sağırlar inzâr (ve tehdîd) edilecekleri zaman duymazlar.
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Sizi ancak vahiy ile korkutuyorum. Fakat sağırlar, korkutulmakta oldukları zaman çağrıyı işitmez!'
İbni Kesir = De ki: Ben ancak sizi vahiy ile uyarıyorum. Sağırlar uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmezler.
Kadri Çelik = De ki: “Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıp korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler.”
Muhammed Esed = De ki: "Ben yalnızca vahye dayanarak sizi uyarıyorum!" Ne var ki, (kalbi) sağır olan kimseler bu çağrıyı işitmeyecek(ler)dir, defalarca uyarılsalar da.
Mustafa İslamoğlu = (Ey Muhammed!) "Ben sizi sadece vahiyle uyarıyorum!" de. Ama, ne kadar uyarılsalar da (kalbi) sağır olanlar bu çağrıyı işitmeyecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Ben sizi ancak vahy ile korkutuyorum. Sağır olanlar ise korkutuldukları zaman dâveti işitmezler.»
Ömer Öngüt = Resulüm! De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile korkutuyorum. Fakat sağır olanlar, uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmezler. ”
Şaban Piriş = De ki: -Sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Uyarıldıkları zaman ancak sağırlar çağrıyı işitmez.
Sadık Türkmen = De ki: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum,” ama sağırlar, uyarıldıkları zaman çağrıyı işitmiyorlar.
Seyyid Kutub = De ki; «Ben vahyin mesajına dayanarak sizi uyarıyorum.» Fakat sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitemezler.
Suat Yıldırım = De ki: "Ben Sizi sadece vahiyle uyarıyorum. Fakat belli ki sağırlar ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duyamazlar."
Süleyman Ateş = De ki: "Ben ancak sizi vahiyle uyarıyorum. Ama sağır(lar) uyarıldıkları zaman çağırıyı işitmez(ler)."
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler.»
Ümit Şimşek = De ki: Ben sizi vahye dayanarak uyarıyorum. Fakat sağırlar, bir uyarıya muhatap olduklarında çağrıyı işitmiyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum." Ama sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler ki!
İskender Ali Mihr = De ki: “Ben, sizi sadece vahiy ile uyarıyorum.” Ve sağırlar, uyarıldıkları zaman (uyarıldıkları) şeye daveti işitmezler.
İlyas Yorulmaz = Deki “Ben sizi bu vahy ile uyarıyorum. Ancak sağır olanlar, uyarıldıkları zaman bu çağrıyı işitmezler. ”
وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
Enbiyâ / 46 -
Ve le in messethum nefhatun min azâbi rabbike le yekûlunne yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak “Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik” diyeceklerdir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat onlara Rabbinin azâbından bir koku bile esse derhal eyvahlar olsun bize derler gerçekten de biz zâlimdik.
Abdullah Parlıyan = Andolsun onlara, Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, “Eyvah bize, gerçekten biz, yaratılış gayesi dışında hareket edenlerden olmuşuz!” derler.
Adem Uğur = Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!" derler.
Ahmed Hulusi = Yemin olsun, eğer onlara Rabbinin azabından bir esinti dokunsa elbette: "Yazık bize! Doğrusu biz zâlimlermişiz" derler.
Ahmet Tekin = Onlara, Rabbinin azâbından ufak bir esinti dokunsa hiç şüphesiz:'Vah bize, hakikaten biz şirkte, inkârda, isyanda ısrar eden zâlim kimselermişiz' derler.
Ahmet Varol = Andolsun ki onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa mutlaka: 'Yazık bize! Gerçekten biz zalimlermişiz' diyeceklerdir.
Ali Bulaç = Andolsun, onlara Rabbinin azabından 'bir ufak esinti' dokunacak olsa hiç tartışmasız; "Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız" diyecekler.
Ali Fikri Yavuz = Yemin olsun ki, Rabbinin azabından az bir şey onlara dokunursa, muhakkak şöyle diyecekler: “- Vay bizlere! Biz gerçekten zalimlerdik.”
Ali Ünal = Ama şurası kesin ki, onlara Rabbinin azabından bir esinti bile dokunsa, “Eyvahlar olsun! Biz ne yaptık böyle! Kendimize yazık ettik; biz, gerçekten zalimlermişiz!” derler.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun, Rabbinin azabı onlara hafifçe dokunsa, “Vah bize! Doğrusu, biz haksızlık yaptık” derler.
Bekir Sadak = Rabbinin azasindan onlara bir esinti dokunsa: «Vah bize! Dogrusu biz haksizdik» derler.
Celal Yıldırım = Yemin ederim ki, Rabbın azabından onlara bir esinti dokunsa, elbette, «yazıklar olsun bize ! Doğrusu biz zâlimler idik» diyecekler.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun, onlara Rabbinin azabından bir ufak esinti dokunacak olsa hiç tartışmasız; “Yazıklar olsun bize! Gerçekten bizler zulme sapanlarmışız” diyecekler.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbinin azabından onlara bir esinti dokunsa: 'Vah bize! Doğrusu biz haksızdık' derler.
Diyanet Vakfi = Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, «Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!» derler.
Edip Yüksel = Kendilerine, Rabbinin azabından bir esinti dokunsa, 'Vay bize, biz gerçekten zalimlermişiz,' derler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Maamafih kasem olsun rabbının azâbından onlara bir nefha dokunursa muhakkak diyeceklerdir ki vay bizlere! Bizler cidden zâlimler idik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yemin olsun ki, Rabbinin azabından çok az birşey onlara dokunursa, muhakkak diyeceklerdir ki: «Vay bizlere, biz gerçekten zalimlerdik»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yemin olsun ki, Rabbinin azabından az bir şey onlara dokunursa, muhakkak «Vay bizlere, biz gerçekten zalimlerdik» diyeceklerdir.
Gültekin Onan = Andolsun, onlara rabbinin azabından "bir ufak esinti" dokunacak olsa hiç tartışmasız; "Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız" diyecekler.
Harun Yıldırım = Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "Vah bize! Hakikaten biz zalim kimselermişiz!" derler.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki Rabbinin azabından onlara ednâ bir şey dokunsa muhakkak: «Yazıklar olsun bize. Biz gerçekden zaalimlermişiz» diyeceklerdir.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, onlara Rabbinin azâbından hafif bir kokucuk, azıcık dokunsaelbette: 'Eyvah bize! Gerçekten biz zâlim kimselermişiz!' derler.
İbni Kesir = Andolsun ki Rabbının azabından onlara bir esinti dokunsa; eyvahlar bize, doğrusu biz gerçekten zalimlermişiz, diyeceklerdir.
Kadri Çelik = Şüphesiz onlara Rabbinin azabından bir ufak esinti dokunacak olsa, “Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız” diyeceklerdir.
Muhammed Esed = Yine de, kendilerini Rabbinin azabından bir esinti yoklasa, hiç şüphe yok, hemen, "Vah bize!" derler, "Doğrusu, zalim kimselerdik biz!"
Mustafa İslamoğlu = Fakat, Rabbinin azap rüzgarından onlara bi efilti dokunsa, hemen "Yazıklar olsun bize!" derler, "Meğerse biz, zulmü karakter haline getirmişiz!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, Rabbinin azabından hafif bir şey onlara dokunacak olsa elbette diyeceklerdir ki: «Eyvah bizlere! Şüphe yok ki, biz zalimler olmuştuk.»
Ömer Öngüt = Andolsun ki Rabbinin azabından onlara az bir esinti dokunsa: “Vah bize! Gerçekten biz zâlim kimselermişiz!” derler.
Şaban Piriş = Onlara Rabb’inin azabından bir esinti dokunsa: -Eyvah, biz gerçekten haksızlık edenler idik, derler.
Sadık Türkmen = Eğer onlara, Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunuverse; “Eyvah bizlere, gerçekten biz, zalim kimselermişiz” derler.
Seyyid Kutub = Andolsun ki, Rabb'inin azabının en hafif bir fiskesi eğer onlara değse kesinlikle «Eyvahlar olsun! Biz gerçekten kendimize zulmetmişiz» derler.
Suat Yıldırım = Eğer onlara Rabbinin azabından bir esinti bile dokunsa: "Eyvah, yazıklar olsun bize, biz gerçekten kendimizi bu azaba müstahak etmekle kendimize zulmetmişiz!" derler.
Süleyman Ateş = Andolsun, onlara Rabbinin azâbından bir esinti dokunsa, "Eyvah bize, biz gerçekten zâlimlermişiz," derler.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, onlara Rabbinin azabından 'bir ufak esinti' dokunacak olsa hiç tartışmasız; «Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız» diyecekler.
Ümit Şimşek = Onlara Rabbinin azabından bir esinticik dokunacak olsa, 'Eyvah bize,' diyeceklerdi. 'Biz gerçekten kendimize yazık etmişiz!'
Yaşar Nuri Öztürk = Rabbinin azabından onlara bir esinti dokunsa, yemin olsun şöyle diyecekler: "Vay bizlere, biz zalimlermişiz!"
İskender Ali Mihr = Ve eğer, onlara Rabbinin azabından bir esinti dokunursa, mutlaka: “Bize yazıklar olsun, gerçekten biz, zalimler olduk.” derler.
İlyas Yorulmaz = Rabbinin azabından bir parça onlara isabet etse, hemen “Yazıklar olsun bize, haksızlık yapanlardan (zalimlerden) olduk” derler.
وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ
Enbiyâ / 47 -
Ve nedaul mevâzînel kısta li yevmil kıyâmeti fe lâ tuzlemu nefsun şey’â(şey’en) ve in kâne miskâle habbetin min hardalin eteynâ bihâ, ve kefâ binâ hâsibîn(hâsibîne).
Diyanet İşleri = Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kıyâmet günü, adâlet terâzilerini kuracağız, hiçbir kimse hiçbir şeyde haksızlığa uğramıyacak, hattâ hardal tânesi ağırlığında bir işin bile karşılığını vereceğiz, bizim hesap görüşümüz yeter.
Abdullah Parlıyan = Ve kıyamet günü öyle doğru, öyle hassas teraziler kurarız ki, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz, bir hardal tanesi kadar bile olsa, herşeyi tartıya sokarız. Hesap görücü olarak, kimse bizden ileriye geçemez.
Adem Uğur = Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.
Ahmed Hulusi = Kıyamet sürecinde ulûhiyet hükümlerine göre ölçütler koyarız! Hiçbir nefs (benlik - bilinç) en küçük bir zulme uğramaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa dahi onu getiririz. Hesap görücüler olarak biz (hakikatlerindeki Hasiyb özelliği) kâfiyiz.
Ahmet Tekin = Biz, Kıyamet gününün gerçekleşmesi dolayısıyla herkesin amellerine, haklarına, mükâfatlarına ve cezalarına göre ebedî hayattaki mevkilerini belirleyecek adâlet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş, bir hardal tanesi kadar da olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap görenler olarak biz herkese yeteriz.
Ahmet Varol = Kıyamet günü için adalet terazilerini koyarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. Bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
Ali Bulaç = Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.
Ali Fikri Yavuz = Biz, kıyamet günü için, (insanların amel defterlerini tartmak üzere) adalet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramıyacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görenler olarak da, (şanı yüce olan) biz kâfiyiz.
Ali Ünal = Kıyamet Günü ortaya o güne has tam doğru ve hassas terazileri koyar ve insanların dünyada iken yaptıklarını tartarız da, kimseye en küçük bir haksızlık yapılmaz. Hardal danesi ağırlığınca da olsa yapılan her işi tartıya koyarız. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.
Bayraktar Bayraklı = Biz, kıyamet günü için adâlet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş, bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.
Bekir Sadak = Kiyamet gunu dogru teraziler kurariz; hic bir kimse hicbir haksizliga ugratilmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapilani ortaya koyariz. Hesap goren olarak Biz yeteriz.
Celal Yıldırım = Kıyamet gününe has adalet terazileri koyacağız. Hiçbir kimse en az bir haksızlığa uğramaz. Hardal tanesi ağırlığında olsa bile (yapılan iyilik ve kötülüğü) getirip ortaya koyacağız. Hesapçılar olarak biz yeteriz.
Cemal Külünkoğlu = Kıyamet günü (öyle) doğru, (öyle hassas) teraziler kuracağız ki, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacak. Bir hardal tanesi kadar bile olsa her şeyi tartıya sokacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
Diyanet İşleri (eski) = Kıyamet günü doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak Biz yeteriz.
Diyanet Vakfi = Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.
Edip Yüksel = Diriliş günü için adalet terazileri kurarız. Kimseye hiç bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bir ağırlığı bile hesaba katacağız. Biz, hesapçı olarak yeteriz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz ise Kıyamet günü için mizanlara adâleti koruz da hiç bir nefis, zerrece zulm edilmez, bir hardel tanesi ağırlığınca da olsa onu getirir koruz, hisabcı da biz yeteriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz ise, kıyamet günü için dürüst teraziler koyarız; hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmez; bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir koruz. Hesap gören olarak da Biz yeteriz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.
Gültekin Onan = Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.
Harun Yıldırım = Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.
Hasan Basri Çantay = Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacakdır. (O şey) bir hardal dânesi kadar bile olsa onu getiririz (mîzâna koyarız). Hesabcılar olarak da biz yeteriz.
Hayrat Neşriyat = Kıyâmet günü (amellerin tartılması için) adâlet terâzilerini kurarız; artık kimse bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal dânesi ağırlığında (bir amel) bile olsa, onu getiririz. Hesab görücüler olarak da biz yeteriz.
İbni Kesir = Biz; kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Hiç kimse hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesab görenler olarak da Biz, yeteriz.
Kadri Çelik = Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.
Muhammed Esed = Ve Kıyamet Günü (öyle) doğru, (öyle hassas) teraziler kurarız ki, kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz; bir hardal tanesi kadar bile olsa, (iyi ya da kötü) her şeyi tartıya sokarız; hesap görücü olarak kimse Bizden ileri geçemez!
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz, Kıyamet Günü dosdoğru tartan teraziler kurarız da, hiçbir kişi en küçük bir haksızlığa uğratılmaz; hatta hardal tanesi ağırlığında bir şey olsa, onu dahi gündeme getiririz: Biz, hesap görücü olarak yeter de artarız bile...
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Biz Kıyamet gününde adâlet terazilerini koruz da artık hiçbir nefis bir şey ile zulmedilmez. Velev ki (bir amel) bir hardal tanesi ağırlığınca olsun, onu da getiririz. Muhasipler olmak üzere Biz kifâyet ederiz.
Ömer Öngüt = Biz kıyamet günü adalet terazileri kuracağız. Hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan bir iyilik hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
Şaban Piriş = Kıyamet günü adalet terazileri kurarız. Hiç kimse bir haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca bile olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.
Sadık Türkmen = Kiyamet/diriliş günü için adalet terazileri kurarız. Artık hiçbir nefse zulüm/haksızlık edilmez. Eğer (yapılanlar) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz (ortaya koyarız). Hesap görenler olarak, Biz yeteriz!
Seyyid Kutub = Kıyamet günü doğru tartan, duyarlı teraziler kurarız. Orada hiç kimseye haksızlık edilmez. İşlenen amel, bir hardal tanesi kadar bile olsa onu ortaya kovarız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
Suat Yıldırım = Biz kıyamet gününe mahsus, öyle doğru ve hassas teraziler koyacağız ki, hiçbir kimseye zerre kadar haksızlık edilmez. Hardal tanesi ağırlığınca da olsa, yapılan iyi veya kötü işi oraya getirip tartarız. Hesap görücü olarak Biz fazlasıyla yeteriz.
Süleyman Ateş = Kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez (insanın yaptığı iş), bir hardal dânesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesab gören olarak biz yeteriz.
Tefhim-ul Kuran = Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak biz yeteriz.
Ümit Şimşek = Kıyamet gününde Biz adalet terazilerini kurarız. Hiç kimseye en küçük bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar birşey bile olsa, onu ortaya koyarız. Hesap görücü olarak Biz kâfiyiz.
Yaşar Nuri Öztürk = Kıyamet günü için adalet terazilerini kuracağız/adaleti terazilere koyacağız. Hiç kimseye zerre kadar zulüm edilmeyecek. Hardal tanesi kadar birşey olsa onu ortaya getiririz. Hesapçılar olarak biz yeteriz!
İskender Ali Mihr = Ve Biz, kıyâmet günü adalet mizanlarını koyarız. O zaman, kimseye hiçbir şeyle zulmedilmez. Ve hardal tanesi kadar bir ağırlık olsa, onu getiririz (hayat filminde gösteririz). Ve Bize, hesap görücüler kâfidir.
İlyas Yorulmaz = Kıyamet günü adalet terazisini kurarız, en küçük hardal tanesi kadar bir şey de olsa, onu getiririz ve hiçbir nefse haksızlık yapılmaz. Biz hesap görücüler olarak yeteriz.
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء وَذِكْرًا لِّلْمُتَّقِينَ
Enbiyâ / 48 -
Ve lekad âteynâ mûsâ ve hârûnel furkâne ve dıyâen ve zikren lil muttakîn(muttakîne).
Diyanet İşleri = Andolsun, biz Mûsâ ile Hârûn’a, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkân’ı (Tevrat’ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun ki Mûsâ'ya ve Hârûn'a, hakkı bâtıldan ayıran ve çekinenlere ışık ve öğüt olan kitabı verdik.
Abdullah Parlıyan = Ve gerçek şu ki biz, Musa ile Harun'a Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için, doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir ölçü, ışık saçan bir kaynak ve bir uyarıcı, hatırlatıcı olarak kitabı verdik.
Adem Uğur = Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan'ı verdik.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki biz Musa ve Harun'a Furkan'ı (Hak ile bâtılı ayırt edeni), korunmak isteyenler için bir ışık ve bir hatırlatıcı olarak verdik.
Ahmet Tekin = Biz Mûsâ’ya ve Hârûn’a hakkı bâtıldan, helâli haramdan, imanı küfürden ayıran bilgileri içeren şeriat, mûcizeler vermiş, düşmanlarına karşı zafer ihsan etmiş, Tevrat’ı lütfetmiştik. O, takvâ sahipleri için, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için bir ışık ve bir öğüt idi.
Ahmet Varol = Andolsun biz Musa ile Harun'a takva sahipleri için bir ışık ve bir öğüt olarak hakkı batıldan ayıran kitabı (furkanı) verdik.
Ali Bulaç = Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.
Ali Fikri Yavuz = Yemin olsun ki, biz Mûsa ile Hârûn’a, takva sahipleri için bir nasihat ve bir nur olarak, hak ile bâtılı ayıran Tevrat’ı vermiştik.
Ali Ünal = Doğrusu Biz, Musa ve Harun’a Furkan’ı (hakkı bâtıldan ayıran Kitabı) verdik ve onu, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar için baştan sona bir ışık ve öğüt kaynağı kıldık.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun, Mûsâ ve Hârûn'a eğriyi doğrudan ayıran kitabı, takvâ sahipleri için ışık ve hatırlatıcı bilgi kaynağı olarak verdik.[326]
Bekir Sadak = And olsun ki, Musa ve Harun'a egriyi dogrudan ayiran Kitap'i sakinanlar icin isik ve ogut olarak verdik.
Celal Yıldırım = And olsun ki biz Musâ ile Harun'a hak ile bâtılı ayıran, Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanlar için bir ışık, bir öğüt olan kitap verdik.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki biz, Musa ve Harun'a, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir ışık ve öğüt olan Tevrat'ı verdik.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, Musa ve Harun'a eğriyi doğrudan ayıran Kitap'ı sakınanlar için ışık ve öğüt olarak verdik.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan'ı verdik.
Edip Yüksel = Musa'ya ve Harun'a Yasalar Kitabını, erdemliler için bir ışığı, bir mesajı verdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Celâlim hakkı için biz Musâ ile Harûna fürkan ve bir zıya ve bir zikir vermiştik, müttekıler için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki: «Musa ile Harun'a Furkan'ı (Tevrat'ı) bir de ışık ve Allah'tan korkanlar için de bir öğüt vermiştik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yemin olsun ki, Musa ve Harun'a eğriyi doğrudan ayıran kitabı, takva sahibleri için bir ışık ve öğüt olarak verdik.
Gültekin Onan = Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.
Harun Yıldırım = Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan'ı verdik.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz Musa ile Hâruunu bir zıyaa, takvaa saahibleri için de bir şeref olan fürkaanı verdik.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, Mûsâ ve Hârûn’a (hak ile bâtılı ayıran) Furkan’ı ve takvâ sâhibleri için bir ışık ve bir nasîhat olan (Tevrât)ı verdik.
İbni Kesir = Andolsun ki; Biz Musa ile Harun'a Furkan ışık, takva sahibleri için de bir zikir verdik.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz Musa ve Harun'a, takva sahipleri için bir ışık, bir hatırlatma ve hakla batılı ayıranı (Tevrat'ı) verdik.
Muhammed Esed = Ve gerçek şu ki, Biz Musa ile Harun'a, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler için doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir ölçü, ışık saçan bir kaynak ve bir uyarıcı, hatırlatıcı (olarak vahyimizi) bahşettik;
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz, Musa ve Harun'a, hakkı batıldan ayıran, karanlıkları aydınlatan ve sorumluluk bilincine sahip olanlara (yabancılaştıkları özlerini) hatırlatan bir mesaj vermiştik;
Ömer Nasuhi Bilmen = Kasem olsun ki, Biz Mûsa'ya ve Harun'a Furkan ve bir ziya ve muttakîler için bir öğüt vermiştik.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Musa'ya ve Harun'a takvâ sahipleri için bir ışık ve öğüt olan Furkan'ı verdik.
Şaban Piriş = Musa ve Harun’a Sakınanlar için aydınlık zikir (öğüt) ve furkanı verdik.
Sadık Türkmen = Ve gerçek ŞU Kİ Biz Musa’ya ve Harun’a, Furkan’ı (gerçekle yalanı ayırdedici özelliği olanı) verdik; korunup sakınanlar için bir ışık ve bir öğüt olarak...
Seyyid Kutub = Andolsun ki, biz Musa ile Harun'a doğru ile eğriyi ayırdeden ve takvalılar için ışık ve öğüt olan kitab'ı verdik.
Suat Yıldırım = Biz, Mûsâ ile Harun’a, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir ışık ve öğüt olan Furkan’ı (hakkı batıldan ayıran kitabı) verdik.
Süleyman Ateş = Andolsun biz, Mûsâ'ya ve Hârûn'a hak ve bâtılı ayırdeden ve korunanlar için bir ışık ve öğüt olan Kitabı verdik.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik.
Ümit Şimşek = Biz Musa ile Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık ve öğüt olarak, hakkı bâtıldan ayırt eden Tevrat'ı vermiştik.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, biz, Mûsa'ya ve Hârun'a hak ile bâtılı ayıran, korunanlar için bir ışık ve öğüt olan furkanı verdik.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Biz, Musa (A.S)’a ve Harun (A.S)’a, takva sahipleri için Furkan’ı (Tevrat’ı), bir Işık (Nur) ve Zikir olarak verdik.
İlyas Yorulmaz = Muhakkak ki, Musa’ya ve Harun’a, Allah dan sakınıp korunanlar için, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edici, geleceğe ışık tutan ve bir öğüt olan (Tevrat)’ı verdik.
الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ وَهُم مِّنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
Enbiyâ / 49 -
Ellezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve hum mines sâati muşfikûn(muşfikûne).
Diyanet İşleri = Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = O çekinenler, görmedikleri halde Rablerinden korkarlar ve kıyâmetten ürküp titrerler.
Abdullah Parlıyan = O bilinçli ve duyarlı kimseler, görmedikleri halde, Rablerinden korkar ve kıyametin gelivermesinden de korkarak titrer, dururlar.
Adem Uğur = (O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.
Ahmed Hulusi = Onlar ki gaybları olarak Rablerinden haşyet ederler. . . Onlar o Saat'ten de titrerler.
Ahmet Tekin = Allah’a sığınanlar, saklı-gizli hallerinde, görmedikleri halde, gıyaben Rablerinden korkanlardır, O’na saygı duyanlardır. Onlar Kıyamet’in kopacağı ânın dehşeti dolayısıyla korku içinde Allah’ın emirlerine itina gösterenlerdir.
Ahmet Varol = Onlar [10] Rablerinden gıyaben korkarlar ve onların kıyamet saatinden içleri titrer.
Ali Bulaç = Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden 'içleri titremekte olanlardır.'
Ali Fikri Yavuz = Onlar, o takva sahibleridir ki, yalnızlıkta Rablerinden titrerler ve onlar, kıyamet azabından da korkarlar.
Ali Ünal = Onlar, Kendisini görmedikleri halde Rabbilerine karşı tam bir saygı duyup tazim gösterirler ve yine onlar, Kıyamet’ten de korkup titrerler.
Bayraktar Bayraklı = Takvâ sahipleri, görmedikleri halde Rabblerine bilinçli bir şekilde saygı duyarlar; onlar kıyametten korkan kimselerdir.
Bekir Sadak = Onlar gormedikleri halde Rablerinden korkarlar; kiyamet saatinden de titrerler.
Celal Yıldırım = O sakınanlar ki Rablarından gıyabında saygı ile korkarlar ve Kıyametin meydana geliş saatinden endişe içinde titreyip dururlar.
Cemal Külünkoğlu = O (Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşaya)nlar, algı ve tasavvurlarının ötesinde olmasına rağmen Rablerin(in (azabın)dan korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar; kıyamet saatinden de titrerler.
Diyanet Vakfi = (O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.
Edip Yüksel = Onlar ki kimse kendilerini görmezken bile Rab'lerini sayarlar ve Saatin dehşetini duyarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O müttekıler için ki rablarına gıyabda haşyet beslerler ve o saatten titrer dururlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O takva sahipleri için ki, gıyabında Rablerinden korkarlar ve kıyamet endişesiyle titrer dururlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar, kıyamet saatinden de titrerler.
Gültekin Onan = Onlar rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden 'içleri titremekte olanlardır.'
Harun Yıldırım = (O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.
Hasan Basri Çantay = (Öyle takvaa saahibleri) ki onlar tenhâda da Rablerine candan saygı gösterirler. Onlar kıyâmetden korkanlardır.
Hayrat Neşriyat = (Takvâ sâhibleri) o kimselerdir ki, yalnızken (de) Rablerinden korkarlar, onlar kıyâmetten de korkan kimselerdir.
İbni Kesir = Onlar ki görmedikleri halde, Rabblarından korkarlar ve kıyamet saatından titrerler.
Kadri Çelik = Onlar, (azabı) görmedikleri halde Rablerinden bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyametten dolayı içleri titremekte olanlardır.
Muhammed Esed = o (bilinçli, duyarlı) kimseler ki, algı ve tasavvurlarının ötesinde olsa da, Rablerinden korkar ve Son Saat'in kaygısıyla titrerler.
Mustafa İslamoğlu = onlar ki, idrak sınırını aşan bir hakikat olsa da Rablerinden korkarlar; yine onlar (görürcesine inandıkları) Son Saat'ten dolayı titrerler.
Ömer Nasuhi Bilmen = O muttakîler ki Rablerinden tenhada da büyük bir korku ile korkarlar ve onlar Kıyametten de titreyicilerdir.
Ömer Öngüt = O takvâ sahipleri ki görmedikleri halde Rablerinden korkarlar ve kıyametten de titrerler.
Şaban Piriş = Onlar, görmedikleri halde Rablerinden korkan ve kıyamet saatinden de sakınan kimselerdir.
Sadık Türkmen = Onlar görmeden Rablerinden korkarlar ve onlar kıyamet saatinden içleri ürpermekte olanlardır.
Seyyid Kutub = Onlar Rabb'lerinden görmeden korkarlar ve kıyamet gününün dehşetinden ürkerler.
Suat Yıldırım = O müttakiler, görmedikleri halde Rab’lerini gıyabında tazim eder ve hem de kıyametten, o duruşma saatinden korkup titrerler.
Süleyman Ateş = Korunanlar görmeden Rablerinden korkarlar ve (Duruşma) sâ'at(in)den de titrerler.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, Rablerine karşı gayb ile (O'nu görmedikleri halde) bir haşyet içindedirler ve onlar, kıyamet saatinden 'içleri titremekte olanlardır.'
Ümit Şimşek = O takvâ sahipleri ki, görmedikleri halde Rablerinden korkarlar. Onlar, kıyamet gününün de korkusu içindedirler.
Yaşar Nuri Öztürk = O korunanlar ki, hiç görmeden Rablerinden korkarlar. Kıyamet saatinden de ürperirler onlar.
İskender Ali Mihr = Onlar, gaybde (görmedikleri halde) Rab’lerine huşû duyarlar. Ve onlar, o saatten (kıyâmet saatinden) korkanlardır.
İlyas Yorulmaz = Onlar o kimselerdir ki, Allah’ı görmedikleri halde, O na saygı gösteren ve kıyamet saatinden de korkanlardır.
وَهَذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ أَنزَلْنَاهُ أَفَأَنتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ
Enbiyâ / 50 -
Ve hâzâ zikrun mubârakun enzelnâhu, e fe entum lehu munkirûn(munkirûne).
Diyanet İşleri = İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bu da kutlu Kur'ân'dır, bunu da indirdik; inkâr mı edeceksiniz onu?
Abdullah Parlıyan = Ve indirdiğimiz bu son kitapta, öncekiler gibi uyarıcı, hatırlatıcı, kutlu bir öğüttür. Siz O'nu inkâr mı edeceksiniz?
Adem Uğur = İşte bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?
Ahmed Hulusi = Bu da inzâl ettiğimiz mübarek bir hatırlatmadır! Siz O'nu inkâr edenler misiniz?
Ahmet Tekin = İşte bu okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân da, indirdiğimiz hayrı öğreten, insanlara faydalı, kutsal bir kitaptır, hayırlı bereketli bir öğüttür, bir ikazdır. Şimdi onu mu inkâr ediyorsunuz?
Ahmet Varol = Bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz onu inkar mı ediyorsunuz?
Ali Bulaç = Bu, bizim ona indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şu halde onu inkar edecek olanlar siz misiniz?
Ali Fikri Yavuz = İşte bu Kur’an da, bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir (İman edenler için rahmet ve feyiz kaynağıdır). Şimdi siz (ey Mekke halkı), bunu mu inkar ediyorsunuz?
Ali Ünal = İşte bu Kur’ân da, şimdi indirmekte olduğumuz kutlu ve her bakımdan bereket yüklü bir kitaptır. Hal böyle iken, siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
Bayraktar Bayraklı = İşte bu Kur'ân da bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?
Bekir Sadak = iste bu, indirdigimiz kutsal bir Kitap'dir. Siz mi onu inkar ediyorsunuz?*
Celal Yıldırım = İşte bu (Kur'ân), indirdiğimiz mubarek bir kitaptır. Şimdi sız mı bunu inkâr ediyorsunuz ?!
Cemal Külünkoğlu = İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
Diyanet İşleri (eski) = İşte bu, indirdiğimiz kutsal bir Kitap'dır. Siz mi onu inkar ediyorsunuz?
Diyanet Vakfi = İşte bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?
Edip Yüksel = Bu, da ona indirdiğimiz kutsal bir mesajdır. Siz şimdi ona karşı mı çıkıyorsunuz?
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz mübarek zikirdir şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu (Kur'an) da Bizim indirdiğimiz mübarek bir uyarıdır. Şimdi siz bunu mu inkar ediyorsunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte bu (Kur'ân) da indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
Gültekin Onan = Bu, bizim ona indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şu halde onu inkar edecek olanlar siz misiniz?
Harun Yıldırım = İşte bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?
Hasan Basri Çantay = İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz feyz kaynağı bir zikirdir. Şimdi siz mi bunu inkâr edicilersiniz?
Hayrat Neşriyat = İşte bu (Kur’ân) da, mübârek bir zikirdir ki onu (biz) indirdik. Şimdi siz onu inkâr edenler misiniz?
İbni Kesir = İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Yoksa siz onu inkar mı ediyorsunuz?
Kadri Çelik = Bu (Kur'an), bizim ona indirdiğimiz bereket dolu olan bir hatırlatıcıdır. Şimdi siz mi onu inkâr edicilersiniz?
Muhammed Esed = Ve indirdiğimiz bu (mesaj da, öncekiler gibi) uyarıcı hatırlatıcı kutlu bir mesajdır; hal böyleyken yine de onu inkar mı edeceksiniz?
Mustafa İslamoğlu = İşte bu da, kendisini Bizim indirdiğimiz mübarek bir hatırlatıcı mesajdır: Peki, bu durumda siz onu hala inkar edecek misiniz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve işte bu (Kur'an) bir mübarek zikirdir ki, onu Biz indirdik. Artık siz mi onu münkir kimselersiniz?
Ömer Öngüt = İşte bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
Şaban Piriş = İşte, bu da indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi bunu inkar mı ediyorsunuz?
Sadık Türkmen = Işte bu da (sizin için) ona indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
Seyyid Kutub = Bu Kur'an, tarafımızdan indirilmiş kutsal bir öğüttür. Siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
Suat Yıldırım = İşte bu da sana indirdiğimiz kutlu bir mesajdır. Hal böyle iken siz onu inkâr mı edeceksiniz?
Süleyman Ateş = Bu (Kur'ân) da ona (yani Muhammed'e) indirdiğimiz mübârek (çok faydalı) bir öğüttür. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz? (Ne kadar gâfilsiniz siz)!
Tefhim-ul Kuran = Bu, bizim ona indirdiğimiz mübarek olan bir zikirdir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?
Ümit Şimşek = Bu Kur'ân ise Bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu inkâr mı edeceksiniz?
Yaşar Nuri Öztürk = Bu, bereketli bir Zikir'dir ki, onu indirdik. Yoksa siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
İskender Ali Mihr = Ve bu, Bizim indirdiğimiz Mübarek Bir Zikir’dir. Siz, hâlâ O’nu inkâr edenler misiniz?
İlyas Yorulmaz = Bu mübarek kıldığımız öğüdü (Kur’an’ı) biz indirdik. Şimdi siz onu inkar mı ediyorsunuz?
وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِه عَالِمِينَ
Enbiyâ / 51 -
Ve lekad âteynâ ibrâhîme ruşdehu min kablu ve kunnâ bihî âlimîn(âlimîne).
Diyanet İşleri = Andolsun, daha önce de İbrahim’e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki daha önce İbrâhim'e onu doğru yola sevkedecek delilleri vermiştik ve onun, buna ehil olduğunu da biliyorduk.
Abdullah Parlıyan = Andolsun biz, Musa'dan çok önce İbrahim'e de, O'nu doğru yola sevkedecek, dürüstlük ve bilgi gücü vermiştik. Biz O'nun halini ve buna ehil olduğunu pek iyi biliyorduk.
Adem Uğur = Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki biz İbrahim'e daha önceden rüşdünü (olgunluk düşüncesi - hanîflik) verdik. . . Biz Onu bilirdik.
Ahmet Tekin = Biz, peygamber olarak görevlendirilmeden önce İbrâhim’e, doğruluk olgunluk, akıl yürütme, tahlil kabiliyeti ve ufuk aydınlığı nasip etmiştik. Biz onun olgunluğu ve üstün hasletlere sahip olmayı hak ettiğini biliyorduk.
Ahmet Varol = Andolsun biz daha önce İbrahim'e doğru yolu bulma kabiliyeti vermiştik ve biz onu biliyorduk.
Ali Bulaç = Andolsun, bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.
Ali Fikri Yavuz = Azametim hakkı için, biz Mûsa’dan evvel de İbrahîm’e hidayetini vermiştik ve biz, buna (peygamberliğe) ehil olduğunu biliyorduk.
Ali Ünal = Andolsun, (Musa ve Harun’dan da) önce İbrahim’e, (O’nda özellikle öne çıkan kalb safiyeti ve niyet duruluğu sebebiyle) gerçeğin bilgisini vermiştik. Biz, O’nu her bakımdan çok iyi biliyorduk.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki, daha önce İbrâhim'e de doğru düşünme yeteneği vermiştik. Biz onu biliyorduk.[327]
Bekir Sadak = And olsun ki, daha once Ibrahim'e de akla uygun olani gostermistik. Biz onu biliyorduk.
Celal Yıldırım = And olsun ki, bundan önce de İbrahim'e rüşdünü (uygun olanı, doğru yolu, doğru düşünmeyi) vermiştik ve biz bunu bilenlerdik..
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, biz daha önce İbrahim'e de doğru yolu bulma yeteneğini vermiştik. Zaten biz onu(n peygamberliğe ehil olduğunu) biliyorduk.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, daha önce İbrahim'e de akla uygun olanı göstermiştik. Biz onu biliyorduk.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
Edip Yüksel = Biz daha önce de İbrahim'e anlama ve kavrama yeteneğini bağışlamıştık. Biz onu çok iyi biliyorduk.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şanım hakkı için bundan evvel de İbrahime rüşdünü vermiştik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, bundan önce de İbrahim'e olgunluğunu vermiştik ve onun buna layık olduğunu da biliyorduk.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = And olsun ki biz daha önce İbrahim'e de rüşdünü vermiştik (akla uygun olanı göstermiştik). Biz onu biliyorduk.
Gültekin Onan = Andolsun, bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.
Harun Yıldırım = Andolsun ki İbrahim’e daha önceden, doğru yolu bulma imkanı vermiştik ve biz onu bilenlerdik.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz daha evvel Ibrâhîme de rüşdünü verdik ve biz onu (n buna ehil olduğunu) bilenlerdik.
Hayrat Neşriyat = Ve and olsun ki, daha önce İbrâhîm’e de rüşdünü (doğruyu bulma kabiliyetini)vermiştik ve onu(n buna ehil olduğunu) bilenler idik.
İbni Kesir = Andolsun ki; Biz, daha önce İbrahim'e de rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenlerdik.
Kadri Çelik = Şüphesiz bundan (erginlik çağına ermeden) önce İbrahim'e rüştünü (peygamberliği) vermiştik ve biz onu (buna liyakatli) bilenlerdik.
Muhammed Esed = Ve gerçek şu ki, Biz (Musa'dan) çok önce İbrahim'e (de) sağduyu vermiştik; ve o'na (yön veren saiki) biliyorduk,
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz, (Musa'dan) çok daha önce İbrahim'e de doğru işleyen bir muhakeme vermiştik; (İbrahim'in) bununla (doğru yolu bulacağını) daha baştan biliyorduk.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve andolsun ki, İbrahim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve Biz O'na âlimler idik.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz daha önce İbrahim'e de rüşd (doğru yolu bulma kabiliyeti) vermiştik. Zaten biz onu biliyorduk.
Şaban Piriş = Daha önce de İbrahim’e doğru yolu göstermiştik. Biz onu biliyorduk.
Sadık Türkmen = Ve gerçek ŞU Kİ, Biz (Musa’dan) çok daha önce İbrahim’e de, doğru yolu bulma yetisi vermiştik. Biz onu çok iyi biliyoruz.
Seyyid Kutub = Andolsun ki, daha önce de İbrahim'e doğru ile eğriyi ayırdetme yeteneği vermiştik. Onun peygamberliğe elverişli olduğunu biliyorduk.
Suat Yıldırım = Biz Mûsâ’dan önce de İbrâhim’e hidâyet ve akl-ı selim verdik. Biz onun halini pek iyi biliyorduk.
Süleyman Ateş = Andolsun biz, daha önceden İbrâhim'e de doğru yolu bulma yeteneğini vermiştik. Zaten biz onu(n olgun insan olduğunu) biliyorduk.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, bundan önce de İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.
Ümit Şimşek = Daha önce Biz İbrahim'e de doğru yolu bulmasını sağlayacak bir sağduyu ve olgunluk vermiştik; çünkü onun buna lâyık olduğunu biliyorduk.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, İbrahim'e daha önceden, doğruyu bulma gücünü vermiştik. Onu bilmekteydik biz.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki daha önce İbrâhîm (A.S)’a rüşdünü (irşad yetkisini) verdik. Ve Biz, onu (irşada ehil olduğunu) bilenlerdik.
İlyas Yorulmaz = Biz İbrahim’i çok iyi bilen olduğumuz için, (ona elçiliğimizi vermeden) daha önce olgunluk (doğru düşünme yeteneğini) vermiştik.
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ
Enbiyâ / 52 -
İz kâle li ebîhi ve kavmihî mâ hâzihit temâsîlulletî entum lehâ âkifûn(âkifûne).
Diyanet İşleri = Hani o, babasına ve kavmine, “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani atasına ve kavmine, nedir bu tapıp durduğunuz heykeller demişti.
Abdullah Parlıyan = Hani O bir vakit, babasına ve toplumuna: “Şu karşısına geçip tapınmakta olduğunuz bunca heykeller nedir?” demişti.
Adem Uğur = O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.
Ahmed Hulusi = Hani (İbrahim) babasına ve halkına demişti ki: "Kendilerine tapındığınız bu heykeller de nedir?"
Ahmet Tekin = Hani İbrâhim babasına ve kavmine:'Şu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti.
Ahmet Varol = O babasına ve kavmine: 'Sizin kendilerine tapınmakta olduğunuz şu heykeller de nedir?' demişti.
Ali Bulaç = Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?
Ali Fikri Yavuz = O zaman, babasına ve kavmine şöyle demişti: “- Sizin tapmakta olduğunuz heykeller nedir?”
Ali Ünal = Hani İbrâhim babasına ve kavmine:'Şu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti.
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim, babasına ve toplumuna, “Şu karşısına geçip tapmakta olduğumuz heykeller de ne oluyor?” demişti.[328]
Bekir Sadak = Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?
Celal Yıldırım = Hani o bir vakit babasına ve kavmine, «nedir bu üzerine kapanıp durduğunuz heykeller?» demişti.
Cemal Külünkoğlu = Hani o, babasına ve kavmine: “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim, babasına ve milletine: 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti.
Diyanet Vakfi = O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.
Edip Yüksel = Babasına ve halkına, 'Kendinizi adadığınız bu heykeller de neyin nesidir,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = O vakıt ki babasına ve kavmine ne bu başına toplanıb durduğunuz temasîl dedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O vakit babasına ve kavmine dedi ki: «Başına toplanıp durduğunuz şu putlar nedir?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O zaman o, babasına ve kavmine: «Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?» demişti.
Gültekin Onan = Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?"
Harun Yıldırım = Hani babasına ve kavmine demişti ki: “İbadet edip durduğunuz bu heykeller de ne oluyor?”
Hasan Basri Çantay = O zaman o, babasına ve kavmine: «Sizin tapmakda olduğunuz bu heykeller nedir?» demişdi.
Hayrat Neşriyat = Hani babasına ve kavmine: 'Sizin şu kendilerine tapınıcı olduğunuz heykeller de nedir?' demişti.
İbni Kesir = Hani o, babasına ve kavmine demişti ki: Şu tapınıp durduğunuz heykeller de nedir?
Kadri Çelik = Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de nedir?”
Muhammed Esed = babasına ve halkına (şöyle): "Kendinizi bu kadar yürekten adadığınız bu biçimsel nesneler nedir?" dediği zaman,
Mustafa İslamoğlu = Hani o babasına ve kendi toplumuna "Sizin kendilerine tapınıp durduğunuz bu heykeller de neyin nesi?" dediği zaman,
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: «Nedir bu timsaller ki, siz onlara (tapınmaya) devam edip duruyorsunuz?»
Ömer Öngüt = Babasına ve kavmine: “Sizin şu karşısında durup da tapmakta olduğunuz heykeller nedir?” dedi.
Şaban Piriş = Babasına ve kavmine: -Kendilerine bağlandığınız bu heykeller nedir? demişti.
Sadık Türkmen = Hani, babasına ve halkına dedi ki: “Karşısında durup, önlerinde eğildiğiniz şu temsilî heykeller nedir?”
Seyyid Kutub = Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de nedir?”
Suat Yıldırım = O vakit babasına ve halkına: "Nedir bu karşısında durup taptığınız heykeller?" dedi.
Süleyman Ateş = Hani o babasına ve kendi toplumuna "Sizin kendilerine tapınıp durduğunuz bu heykeller de neyin nesi?" dediği zaman,
Tefhim-ul Kuran = O vakit ki, babasına ve kavmine dedi ki: «Nedir bu timsaller ki, siz onlara (tapınmaya) devam edip duruyorsunuz?»
Ümit Şimşek = O vakit İbrahim babası ile kavmine, 'Nedir bu tapıp durduğunuz suretler?' diye sormuştu.
Yaşar Nuri Öztürk = Babasına ve kavmine: -Kendilerine bağlandığınız bu heykeller nedir? demişti.
İskender Ali Mihr = (İbrâhîm A.S), babasına ve kavmine şöyle demişti: “Sizin ibadet ettiğiniz bu heykeller nedir?”
İlyas Yorulmaz = Babası ve kavmine “Samimi ve içinizden gelerek kulluk ettiğiniz bu heykeller de neyin nesi?” demişti.
قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءنَا لَهَا عَابِدِينَ
Enbiyâ / 53 -
Kâlû vecednâ âbâenâ lehâ âbidîn(âbidîne).
Diyanet İşleri = "Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz dediler, atalarımızı bunlara tapıyor bulduk.
Abdullah Parlıyan = “Biz, atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler.
Adem Uğur = Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Atalarımızı bunlara tapanlar olarak gördük (biz de onları taklit ediyoruz işte). "
Ahmet Tekin = Onlar: 'Atalarımızı bunlara taparken gör-dük' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Biz atalarımızı onlara tapar bulduk.'
Ali Bulaç = "Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Onlar: “- Biz, atalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk.” dediler.
Ali Ünal = “Biz” dediler, “atalarımızı da onlara tapar bulduk.”
Bayraktar Bayraklı = Onlar da, “Babalarımızı bunlara tapar bulduk” demişlerdi.
Bekir Sadak = «Babalarimizi onlara tapar bulduk» demislerdi.
Celal Yıldırım = Onlar da, «babalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk» demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar:) “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Babalarımızı onlara tapar bulduk' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.
Edip Yüksel = 'Atalarımızı onlara tapar bulduk,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Atalarımızı bunlara ıbadet ediyor bulduk dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Atalarımızı bunlara tapar bulduk,» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk» dediler.
Gültekin Onan = "Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
Harun Yıldırım = “Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk.” Dediler.
Hasan Basri Çantay = Onlar: «Biz atalarımızı bunların tapıcıları olarak bulduk» dediler.
Hayrat Neşriyat = (Onlar:) 'Atalarımızı onlara tapan kimseler bulduk' dediler.
İbni Kesir = Onlar da: Babalarımızı bunlara tapar bulduk, demişlerdi.
Kadri Çelik = “Biz babalarımızı bunlara ibadet ediciler bulduk” dediler.
Muhammed Esed = "Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" diye cevap verdiler.
Mustafa İslamoğlu = onlar şöyle cevap verdiler: "Atalarımızı onlara kulluk eder bulduk!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Biz babalarımızı bunlara ibadet ediciler bulduk.»
Ömer Öngüt = Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk. ” dediler.
Şaban Piriş = Onlar ise: -Atalarımızı onlara kulluk ederken bulduk, dediler.
Sadık Türkmen = “biz, atalarımızı bunlara tapıcılar olarak bulduk” dediler.
Seyyid Kutub = Onlar da «Babalarımızı onlara tapar bulduk» dediler.
Suat Yıldırım = "Biz, dediler, atalarımızı bunlara tapar bulduk, biz de onların yaptıklarını yapıyoruz."
Süleyman Ateş = "Babalarımızı onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz.)" dediler.
Tefhim-ul Kuran = «Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk» dediler.
Ümit Şimşek = Onlar 'Biz atalarımızı bunlara tapar halde bulduk' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder bulduk."
İskender Ali Mihr = “Babalarımızı ona (onlara) ibadet ediyor bulduk.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlarda “Biz atalarımızı onlara (putlara) ibadet ederken bulduk” dediler.
قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Enbiyâ / 54 -
Kâle lekad kuntum entum ve âbâukum fî dalâlin mubîn(mubînin).
Diyanet İşleri = İbrahim, “Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = O da andolsun ki demişti, siz de apaçık bir sapıklık içindesiniz, atalarınız da.
Abdullah Parlıyan = İbrahim: “Doğrusu siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindeymişsiniz” dedi.
Adem Uğur = Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.
Ahmed Hulusi = (İbrahim) dedi ki: "Yemin ederim ki, sizin de atalarınızın da sapık bir düşüncede olduğu apaçık ortada!"
Ahmet Tekin = 'Andolsun ki, sizler de atalarınız da, tamamen başlarına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet ve bozuk düzen içindesiniz' dedi.
Ahmet Varol = (İbrahim) dedi ki: 'Andolsun siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz."
Ali Fikri Yavuz = (Hz. İbrâhîm, onlara) dedi ki: “- Yemin olsun, siz ve atalarınız açık bir sapıklık içindesiniz.”
Ali Ünal = İbrahim, “Doğrusu şu ki,” diye cevap verdi, “nasıl siz, evet bizzat sizler nasıl apaçık bir sapkınlık içinde iseniz, atalarınız da öyle bir sapkınlık içinde imiş.”
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim, “Andolsun ki, sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Bekir Sadak = Ibrahim: «And olsun ki sizler de babalariniz da apacik bir sapiklik icindesiniz» deyince:
Celal Yıldırım = O da, «yemin ederim ki siz de, babalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz» demişti.
Cemal Külünkoğlu = (İbrahim:) “Yemin ederim ki siz de, atalarınız da çok açık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim: 'And olsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz' deyince:
Diyanet Vakfi = Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.
Edip Yüksel = 'Doğrusu, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz,' deyince,
Elmalılı Hamdi Yazır = Kasem olsun ki dedi, siz de atalarınız da açık bir dalâl içindesiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İbrahim: «Andolsun ki, siz de, atalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İbrahim: «And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz."
Harun Yıldırım = Dedi ki: “Andolsun siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Hasan Basri Çantay = (İbrâhîm) dedi: «Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz».
Hayrat Neşriyat = (İbrâhîm:) 'Yemîn olsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz' dedi.
İbni Kesir = O: Andolsun ki sizler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içerisindesiniz, demişti.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Şüphesiz siz ve babalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Muhammed Esed = (İbrahim:) "Doğrusu, siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindeymişsiniz!" dedi.
Mustafa İslamoğlu = Dedi ki: "Doğrusu siz de, atalarınız da başından beri açık bir sapıklık içindeymişsiniz."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Kasem olsun ki,» dedi, «siz de, babalarınız da pek açık bir sapıklık içinde bulunmuş oldunuz.»
Ömer Öngüt = “Doğrusu siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz. ” dedi.
Şaban Piriş = -Hiç kuşkusuz siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorsunuz dedi.
Sadık Türkmen = Dedi ki: “Ant olsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
Seyyid Kutub = İbrahim «Gerek siz, gerekse babalarınız gerçekten koyu bir sapıklığa düşmüşsünüz» dedi.
Suat Yıldırım = "Yemin ederim ki, dedi, siz de atalarınız da besbelli bir sapıklık içindesiniz."
Süleyman Ateş = "Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz!" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.»
Ümit Şimşek = İbrahim 'And olsun ki,' dedi, 'siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklıktasınız.'
Yaşar Nuri Öztürk = (İbrahim) dedi ki: 'Andolsun siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.'
İskender Ali Mihr = (İbrâhîm A.S): “Andolsun ki siz ve babalarınız, apaçık dalâlettesiniz.” dedi.
İlyas Yorulmaz = “Şüphe yok ki siz ve önceki atalarınız gerçekten apaçık sapıklık içindesiniz” demişti.
قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ
Enbiyâ / 55 -
Kâlû e ci’tenâ bil hakkı em ente minel lâıbîn(lâıbîne).
Diyanet İşleri = “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, bize bir gerçekle mi geldin demişlerdi, yoksa oyun oynayanlardan mısın?
Abdullah Parlıyan = İbrahim'e: “Sen bu sözle karşımıza çıkarken, gerçekten ciddi misin, yoksa bizimle oynuyor musun, şaka mı yapıyorsun?”
Adem Uğur = Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Sen bize Hak olarak mı geldin yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?"
Ahmet Tekin = Onlar:'Bize hak, doğru bir mesaj mı getirdin, yoksa sen şaka mı ediyorsun?' dediler.
Ahmet Varol = Onlar: 'Sen bize hakkı mı getirdin yoksa şaka yapanlardan mısın?' dediler.
Ali Bulaç = 'Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?"
Ali Fikri Yavuz = Onlar: “- Sen bize (doğru mu söylüyorsun) hakikatı mı getirdin, yoksa sen şakacılardan mısın (bizimle mi eğleniyorsun)?” dediler.
Ali Ünal = “Şimdi senin şu söylediğin gerçek mi, yoksa sen şaka mı ediyorsun?” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar da, “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun?” dediler.
Bekir Sadak = «Ben bize gercegi mi getirdin yoksa saka mi ediyorsun?» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar, «sen bize hakikati mi getirdin, yoksa sen şaka mı ediyorsun ?» demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar:) “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?' dediler.
Diyanet Vakfi = Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?
Edip Yüksel = 'Bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyun mu oynuyorsun,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dediler: ciddi mi söylüyorsun yoksa sen şakacılardan mısın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Ciddi mi söylüyorsun, yoksa sen şakacılardan mısın?» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar : «Sen bize gerçeği mi getirdin (Sen ciddi mi söylüyorsun), yoksa şaka mı ediyorsun?» dediler.
Gültekin Onan = "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (benimle) oyun oynayanlardan mısın?"
Harun Yıldırım = “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
Hasan Basri Çantay = Onlar: «Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen şakacılardan mısın?» dediler.
Hayrat Neşriyat = (Onlar:) '(Sen) bize hak ile mi geldin (ciddî mi konuşuyorsun), yoksa sen şaka yapanlardan mısın?' dediler.
İbni Kesir = Onlar: Sen, bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizimle eğleniyor musun? dediler
Kadri Çelik = Dediler ki: “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?”
Muhammed Esed = "Sen (bu sözle) karşımıza çıkarken tamamen ciddi misin yoksa o şakacı insanlardan biri misin?" diye sordular.
Mustafa İslamoğlu = Dediler ki: "Sen (bunları söylerken) gerçekten ciddi misin, yoksa bize (şakacıktan) bir oyun mu oynuyorsun?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Sen bize hak ile mi geldin, yoksa sen latife edenlerden misin?»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa şaka mı yapıyorsun?”
Şaban Piriş = -Bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizimle eğleniyor musun? dediler.
Sadık Türkmen = 'Sen bize gerçeği mi getirdin yoksa şaka mı ediyorsun?' dediler.
Seyyid Kutub = Onlar: “Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa şaka mı ediyorsun?” dediler.
Suat Yıldırım = Onlar: "Sen ciddi misin, yoksa şakacı insanların yaptığı gibi bizimle eğleniyor musun?" dediler.
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa şaka yapanlardan mısın?"
Tefhim-ul Kuran = «Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?»
Ümit Şimşek = 'Ciddî mi söylüyorsun, yoksa bizimle eğleniyor musun?' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Sen gerçeği mi getirdin yoksa oynayıp eğlenenlerden biri misin?"
İskender Ali Mihr = “Sen, bize hakkı mı getirdin yoksa sen (bizimle) oyun mu oynuyorsun?” dediler.
İlyas Yorulmaz = Onlar İbrahim’e “Sen şimdi bize gerçekleri söylemeye mi geldin, yoksa bizimle oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ
Enbiyâ / 56 -
Kâle bel rabbukum rabbus semâvâti vel ardıllezî fatarahunne ve ene alâ zâlikum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Diyanet İşleri = İbrahim, dedi ki: “Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. O, bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O, hayır demişti, Rabbiniz, göklerin ve yeryüzünün Rabbidir, onları yaratmıştır ve ben de bu söze tanık olanlardanım.
Abdullah Parlıyan = İbrahim: “Yoo!” dedi. “Bilakis ciddi söylüyorum. Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ben de bu gerçeğe şahitlik edenlerdenim.”
Adem Uğur = Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.
Ahmed Hulusi = (İbrahim) dedi ki: "Hayır (oyun değil bu)! Rabbiniz, semâların ve arzın Rabbidir ki, onları belli bir işlev ve sistemle yaratmıştır! Ben buna şahitlerdenim. "
Ahmet Tekin = İbrâhim:'Hayır! Şaka yapmıyorum. Rabbiniz gökleri ve yeri ilk önce, benzersiz yaratan, göklerin ve yerin yaratıcısı, düzeninin hâkimi, Rabbidir. Ben de buna inanan ve tasdik edenlerdenim.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Hayır. Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.
Ali Bulaç = "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim."
Ali Fikri Yavuz = (İbrâhîm şöyle) dedi: “- Doğrusu sizin Rabbiniz, hem göklerin, hem de yerin Rabbidir ki, bütün bunları O yaratmıştır ve ben de size bu dediğime şahidlik edenlerdenim.
Ali Ünal = “Şaka ne demek?” dedi İbrahim: “Gerçek şu ki Rabbiniz, göklerin ve yerin onları yaratıp belli bir sistem ve prensipler üzerine oturtan Rabbidir. Ve ben, bu gerçeğe şahitlik edenlerdenim.”
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim şöyle dedi: “Hayır, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim/inananlardanım.”
Bekir Sadak = O soyle dedi: «Hayir; Rabbiniz, goklerin ve yerin Rabbidir ki onlari O yaratmistir. Ben de buna sahidlik edenlerdenim.»
Celal Yıldırım = İbrahim onlara, «bilâkis (ciddi söylüyorum). Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbıdır ki onları yokluk karanlığını yırtıp yaratmıştır ve ben de şâhid olanlardanım» demişti.
Cemal Külünkoğlu = “Hayır” dedi (İbrahim). “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir. Onları O yaratmıştır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.”
Diyanet İşleri (eski) = O şöyle dedi: 'Hayır; Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahidlik edenlerdenim.'
Diyanet Vakfi = Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Aslında sizin Rabbiniz (Sahibiniz) göklerin ve yerin Rabbidir; onları ayırarak yaratmıştır. Ben buna tanıklık edenlerdenim.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Doğrusu, dedi: rabbınız o Göklerin ve Yerin rabbıdır ki onları yaratmıştır ve ben buna şehadet edenlerdenim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İbrahim: «Doğrusu, Rabbiniz o göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır ve ben buna şehadet edenlerdenim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O şöyle dedi: «Hayır Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahidlik edenlerdenim.»
Gültekin Onan = "Hayır dedi. "Sizin rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir, onları kendisi yaratmıştır (fatarahünne) ve ben de buna şehadet edenlerdenim."
Harun Yıldırım = Dedi ki: “Hayır, sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.”
Hasan Basri Çantay = O da: «Hayır, dedi, sizin Rabbiniz hem göklerin, hem yerin Rabbidir ki bunları O yaratmışdır ve ben de buna yakıyn haasıl edenlerdenim».
Hayrat Neşriyat = (İbrâhîm şöyle) dedi: 'Hayır! Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yoktan var etmiştir; ben de buna şâhidlik edenlerdenim.'
İbni Kesir = O da dedi ki: Hayır, Rabbınız göklerin ve yerin Rabbıdır ki onları, O yaratmıştır. Ve ben bunlara şahidlik edenlerdenim.
Kadri Çelik = “Hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şahadet edenlerdenim.”
Muhammed Esed = (İbrahim:) "Yoo!" dedi, "Ama sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; yani, onları O yoktan var edip düzene sokmuştur: ve ben de bu gerçeğe tanıklık edenlerden biriyim!"
Mustafa İslamoğlu = (İbrahim): "Asla!" dedi, "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır; ve ben de bu gerçeğe tanıklık etmek için (size gönderilen) biriyim.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Hayır. Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir ki, onları yaratmıştır ve ben O'na şehâdet edenlerdenim.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Hayır! Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, bunları O yaratmıştır. Ben de buna şâhitlik edenlerdenim. ”
Şaban Piriş = -Hayır, sizin Rabb’iniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ben de bunu kesin olarak bilenlerdenim.
Sadık Türkmen = “hayır!” (sizinle oyun oynamıyor ve eğlenmiyorum) dedi. “Rabbiniz göklerin ve yeryüzünün Rabbidir. Onları O yaratmıştır. Ben buna (gerçeğe) şahitlik edenlerdenim.”
Seyyid Kutub = İbrahim dedi ki; «Hayır, Rabb'iniz göklerin ve yerin Rabb'idir, onları yoktan vareden O'dur. Ben bu gerçeğin tanıklarından biriyim.»
Suat Yıldırım = "Yoo! Şaka ne demek! dedi İbrâhim. Doğrusu sizin Rabbiniz, ancak gökleri ve yeri yarattığı gibi bütün onların da Rabbi olan Zattır. Ben de bu gerçeğe şahitlik edenlerdenim."
Süleyman Ateş = "Hayır, dedi, Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır. Ben de buna şâhidlik edenlerdenim."
Tefhim-ul Kuran = «Hayır» dedi. «Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim.»
Ümit Şimşek = İbrahim dedi ki: 'Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onların hepsini yoktan yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Hiç de değil! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır. Ben de bunlara tanıklık edenlerdenim."
İskender Ali Mihr = “Hayır sizin Rabbiniz, semaların ve arzın Rabbidir ve onları yaratandır. Ve ben, buna şahit olanlardanım.” dedi.
İlyas Yorulmaz = İbrahim onlara “Hayır tam tersine, sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri en uygun bir şekilde yaratandır ve bende öyle olduğunu gözlemleyip, şahitlik ediyorum. ”
وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ
Enbiyâ / 57 -
Ve tallâhi le ekîdenne asnâmekum ba’de en tuvellû mudbirîn(mudbirîne).
Diyanet İşleri = Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve andolsun Allah'a ki siz dönüp gittikten sonra ben, onlara yapacağımı yapacağım.
Abdullah Parlıyan = Ve içinden: “Allah'a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp uzaklaşır uzaklaşmaz, putlarınıza bir oyun oynayacağım.”
Adem Uğur = Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!
Ahmed Hulusi = Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım.
Ahmet Tekin = “Allah’a yemin olsun ki, arkanızı dönüp gittikten sonra, putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım!”
Ahmet Varol = Ve Allah'a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.'
Ali Bulaç = "Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım."
Ali Fikri Yavuz = "Allah'a and olsun ki siz dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım!"
Ali Ünal = İbrahim, “Allah’a yemin olsun,” diye karar verdi, “siz dönüp gittikten sonra putlarınıza öyle bir oyun oynayacağım ki!”
Bayraktar Bayraklı = Sonra içinden şöyle geçirdi: Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım.
Bekir Sadak = «Allah'a yemin ederim ki, siz ayrildiktan sonra, putlariniza bir tuzak kuracagim!»
Celal Yıldırım = Allah'a and olsun ki, siz arkanızı çevirip gittiğinizde elbette putlarınıza bir tuzak kuracağım, (diye kendi kendine fısıldamıştı).
Cemal Külünkoğlu = “Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Allah'a yemin ederim ki, siz ayrıldıktan sonra, putlarınıza bir tuzak kuracağım!'
Diyanet Vakfi = Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!
Edip Yüksel = 'ALLAH'a and içerim ki, siz gider gitmez, ardınızdan heykellerinize karşı bir plan uygulayacağım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve tallahi siz dönüp gittikten sonra putlarınıza lâbüdd bir tedbir yapacağım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Vallahi siz dönüp gittikten sonra putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.»
Gültekin Onan = "Andolsun Tanrı'ya, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım."
Harun Yıldırım = “Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.”
Hasan Basri Çantay = «Allaha yemîn ederim ki siz arkanızı dönüb gitdikden sonra ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım».
Hayrat Neşriyat = 'Ve Allah’a yemîn olsun ki, (siz) arkasını dönen kimseler olarak dönüp gittikten sonra putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım!'
İbni Kesir = Allah'a yemin ederim ki; siz, arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım.
Kadri Çelik = “Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.”
Muhammed Esed = Ve (içinden:) "Allah'a yemin olsun, siz arkanızı dönüp uzaklaşır uzaklaşmaz putlarınızı yere sereceğim!" diye ekledi.
Mustafa İslamoğlu = Derken, (İbrahim kendi içinden şu kararı aldı): "Allah'a yemin olsun ki, siz dönüp gittikten sonra, putlarınız için tasarladığım şeyi mutlaka gerçekleştireceğim!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Vallahi yemin ederim ki, siz dönüp gittikten sonra elbette putlarınıza bir mekrde bulunacağım.»
Ömer Öngüt = “Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım. ”
Şaban Piriş = Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım.
Sadık Türkmen = “Allah’a yemin olsun ki, arkanızı dönüp gittikten sonra, putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım!”
Seyyid Kutub = Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım, bir komplo düzenleyeceğim.
Suat Yıldırım = Ve içinden: "Allah’a yemin ederim ki, siz dönüp gittikten sonra mutlaka bu putlarınızın başına bir çorap öreceğim!" diye ekledi.
Süleyman Ateş = "Allah'a and olsun ki siz dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım!"
Tefhim-ul Kuran = «Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.»
Ümit Şimşek = 'Allah'a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza bir oyun edeceğim.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Allah'a yemin ederim, sırtınızı dönüp gidişinizden sonra, putlarınıza bir oyun çevireceğim."
İskender Ali Mihr = Allah’a yemin olsun, siz arkanızı döndükten (gittikten) sonra ben mutlaka sizin putlarınıza hile yapacağım.
İlyas Yorulmaz = “Allah’a yemin olsun ki siz onların yanından ayrıldıktan sonra, ben onlara bir hile düşünüyorum (yapacağım)” dedi
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ
Enbiyâ / 58 -
Fe cealehum cuzâzen illâ kebîran lehum leallehum ileyhi yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Derken (İbrahim) belki kendisine başvururlar diye içlerinden bir büyüğü bırakarak onları (putları) paramparça etti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları paramparça etti, yalnız, ona baş vursunlar diye büyüklerini bıraktı.
Abdullah Parlıyan = O, putların hepsini paramparça etti, yalnız kendisine başvursunlar diye, en büyük putu bıraktı.
Adem Uğur = Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.
Ahmed Hulusi = (Nihayet İbrahim) belki ona gidip sorarlar diye, en büyükleri dışında putları paramparça etti.
Ahmet Tekin = Sonunda İbrâhim onların büyük putlarının dışında, bütün putlarını paramparça etti. Büyük puta başvururlar diye düşündü.
Ahmet Varol = Böylece belki ona başvururlar diye büyükleri dışında putları paramparça etti.
Ali Bulaç = Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.
Ali Fikri Yavuz = Nihayet o putları paramparça etti, yalnız bunların büyüğünü bıraktı ki, belki ona müracaat ederler (de hadiseyi sorarlar).
Ali Ünal = Sonra da o putların hepsini paramparça etti, yalnız halkın en büyük kabul ettiği putu bıraktı ki, dönüp gelsinler (ve durumu ondan öğrensinler)!
Bayraktar Bayraklı = Onlar gidince hepsini paramparça edip içlerinden büyüğünü, ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.
Bekir Sadak = Hepsini paramparca edip, iclerinden buyugunu ona basvursunlar diye, saglam birakti.
Celal Yıldırım = Derken İbrahim, onları parça parça etti; ancak dönüp başvururlar diye (putların) en büyüğünü kırmadı.
Cemal Külünkoğlu = Arkasından o putları kırıp paramparça etti, fakat bilgisine başvursunlar diye en büyük putu sağlam bıraktı.
Diyanet İşleri (eski) = Hepsini paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye, sağlam bıraktı.
Diyanet Vakfi = Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.
Edip Yüksel = Hepsini param parça etti; ancak belki ona danışırlar diye en büyüklerine dokunmadı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken onları parça parça etti, ancak bir büyüklerini bıraktı ki belki ona müracaat ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derken, onları parça parça etti. Ancak büyüklerinden birini bıraktı ki belki ona müracaat ederler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Derken o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.
Gültekin Onan = Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.
Harun Yıldırım = Derken, ona başvururlar diye büyükleri dışında onların hepsini paramparça etti.
Hasan Basri Çantay = Derken o, bunları parça parça etdi. Yalınız onların büyüğünü bırakdı, belki ona müracaat ederler diye.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet (İbrâhîm) onları (o putları) paramparça etti; ancak onların büyüğünü(bıraktı) ki, belki ona mürâcaat ederler!
İbni Kesir = Derken hepsini paramparça edip içlerinden büyüğünü, ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.
Kadri Çelik = Derken o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine müracaat ederler diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.
Muhammed Esed = Ve en büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti; belki dönüp (bu olup biten için) ona başvururlar diye.
Mustafa İslamoğlu = Nihayet, onların tümünü paramparça etti; dönüp de kendisine başvurabilsinler diye (!) onların en iri yarı olanına dokunmadı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onları parça parça etti. Ancak onların bir büyüğünü değil, belki kendisine müracaat ederler diye.
Ömer Öngüt = Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız içlerinden büyüğünü, ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.
Şaban Piriş = Sonunda İbrahim hepsini paramparça edip, içlerinden büyüğünü ona başvursunlar diye sağlam bıraktı.
Sadık Türkmen = Sonunda, onları paramparça etti. Ancak onların en büyüğünü bıraktı ki, onlar belki ona müracaat ederler, diye!
Seyyid Kutub = Arkasından o putları kırıp parça parça etti, fakat bilgisine (!) başvursunlar diye en büyük putu sağlam bıraktı.
Suat Yıldırım = Onların bütün putlarını paramparça etti, yalnız, halk, belki de olup biten olay hakkında kendisine sorarlar düşüncesiyle, onların büyüklerine dokunmadı.
Süleyman Ateş = Nihâyet (İbrâhim) onları parça parça etti, yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye(!)
Tefhim-ul Kuran = Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça kıldı; belki ona başvururlar diye.
Ümit Şimşek = Sonra onları parça parça etti; yalnız, gelip sorsunlar diye büyüklerine dokunmadı.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonunda onları parça parça etti. Yalnız en büyüklerini bıraktı ki, dönüp ona başvurabilsinler.
İskender Ali Mihr = Sonra onları (putları) cüz cüz (parça parça) yaptı. Onların büyük olanı hariç. Umulur ki böylece onlar, ona rücu ederler (dönerler).
İlyas Yorulmaz = Putların hepsini paramparça etti, putlara tapanlar döndüklerinde onu bulsunlar diye, yalnızca onların en büyüğünü bıraktı.
قَالُوا مَن فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ
Enbiyâ / 59 -
Kâlû men feale hâzâ bi âlihetinâ innehu le minez zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Onlar, “Kim yaptı bunu tanrılarımıza! Muhakkak o zalimlerden biridir” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mâbutlarımıza kim yaptı bu işi dediler, şüphe yok ki o gerçekten de zâlimlerden.
Abdullah Parlıyan = Onlar dönüp puthanede olanları görünce: “Bunları putlarımıza kim yaptı?” diye sordular. “Her kimse, O'nun haksızca iş yapan biri olduğunda kuşku yok!” dediler.
Adem Uğur = Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Bunu tanrılarımıza kim yaptı ise, muhakkak ki o zâlimlerdendir. "
Ahmet Tekin = Onlar:'Tanrılarımıza bunu kim yaptı. Kesinlikle o zâlimlerden, saygısızlardan biridir' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: «İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, O zalimlerdendir.»
Ali Bulaç = "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler.
Ali Fikri Yavuz = (Kâfirler bayram yerinden döndükleri zaman) dediler ki: “- Bunu, bizim İlâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir.”
Ali Ünal = Halk, tapınağa gelip de putları paramparça görünce, “Kimdir bunu ilâhlarımıza reva gören? Her kimse, şüphesiz o zalimin teki olmalı!” diye bağrıştılar.
Bayraktar Bayraklı = Putperestler, “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir” dediler.
Bekir Sadak = Milleti: «Tanrilarimiza bunu kim yapti? Dogrusu o zalimlerden biridir» dediler.
Celal Yıldırım = İlâhlarımıza bu işi kim yaptı? O elbette zâlimlerdendir, dediler.
Cemal Külünkoğlu = (Onlar dönünce:) “Kim yaptı bunu ilahlarımıza? (Her kimse) muhakkak o zalimlerden biridir!” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Milleti: 'Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir' dediler.
Diyanet Vakfi = Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.
Edip Yüksel = 'Her kim Tanrılarımıza bunu yaptıysa gerçek bir zalimdir!,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunu bizim ilâhlarımıza kim yapmış? Her halde o zalimlerden biri dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Bunu bizim tanrılarımıza kim yapmış? Muhakkak o zalimlerden biridir,» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Kavmi) «Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir.» dediler.
Gültekin Onan = "Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler.
Harun Yıldırım = Dediler ki: “İlahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o zalimlerdendir.”
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Bunu bizim Tanrılarımıza kim yapdı? Her halde o, zaalimlerden biri (olacak)».
Hayrat Neşriyat = (Onlar döndükleri zaman:) 'Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Hiç şübhesiz o, zâlimlerden biridir' dediler.
İbni Kesir = Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir, dediler.
Kadri Çelik = “Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir” dediler.
Muhammed Esed = (Dönüp de olanları görünce:) "Kim yaptı bunu tanrılarımıza?" diye sordular, "Her kimse, o'nun çok zalim biri olduğundan kuşku yok!"
Mustafa İslamoğlu = (Olan bitene vakıf olunca, birbirlerine) dediler ki: "Kim yaptı bunu ilahlarımıza? Her kimse, onun haddini bilmez biri olduğu apaçık ortada.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «İlâhlarımıza bunu kim yaptı ise şüphe yok ki, O zalimlerdendir.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o zâlimlerden biridir. ”
Şaban Piriş = -İlahlarımıza bunu kim yaptı? Elbette o zalim biridir, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Şüphesiz ki o, zalimlerden/hainlerden birisidir.”
Seyyid Kutub = Soydaşları «Bu işi ilahlarımıza kim yaptı? Kim yaptı ise o gerçekten bir zalimdir» dediler.
Suat Yıldırım = Dönüp de olanları görünce dediler ki: "Kim acaba tanrılarımıza bunu reva gören? Her kimse o, muhakkak ki zalimin teki!"
Süleyman Ateş = (Döndükleri zaman): "Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o zâlimlerden biridir." dediler.
Tefhim-ul Kuran = «Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir» dediler.
Ümit Şimşek = 'Tanrılarımıza bunu yapan kim?' dediler. 'Hiç şüphesiz o zalimlerdendir.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Tanrılarımıza bunu yapan kesinlikle zalimlerdendir."
İskender Ali Mihr = “Bizim ilâhlarımıza bunu kim yaptı? Muhakkak ki o, gerçekten zalimlerdendir.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Puta tapanlar “Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Putlarımızı parçalayan kimse şüphesiz ki putlara haksızlık yapmıştır. ”
قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ
Enbiyâ / 60 -
Kâlû semi’nâ feten yezkuruhum yukâlu lehû ibrâhîm(ibrâhîmu).
Diyanet İşleri = (İçlerinden bazıları), “İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir genç duymuştuk dediler, İbrâhim deniyordu adına, onlardan bahsediyordu.
Abdullah Parlıyan = İçlerinden bazıları: “İbrahim denen bir gencin, o tanrıları diline doladığını işitmiştik” dediler.
Adem Uğur = (Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Bunlar hakkında konuşan (geçersiz olduklarından söz eden) İbrahim diye bir genç işitmiştik. "
Ahmet Tekin = Bazıları:'İbrâhim denilen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk' dediler.
Ahmet Varol = 'Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını duyduk' dediler.
Ali Bulaç = "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler.
Ali Fikri Yavuz = (Yine kâfirlerden bir takımı) dediler: “- İşittik ki, bir delikanlı bunları kötülüyor, kendisine İbrâhîm deniyormuş.”
Ali Ünal = İçlerinden bazıları, “Bir gencin onları diline doladığını işitmiştik,” dediler, “adı İbrahim olan bir genç!”
Bayraktar Bayraklı = Bazıları, “Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş” dediler.
Bekir Sadak = (60-61) Bazilari: «Ibrahim denen bir gencin onlari diline doladigini duymustuk» deyince, «O halde bunlarin sahidlik edebilmeleri icin onu halkin gozu onune getirin» dediler.
Celal Yıldırım = Onlardan bir kısmı, «İbrahim denen bir gene bunları diline dolayıp duruyordu» dediler.
Cemal Külünkoğlu = (Bir kısmı:) “İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (60-61) Bazıları: 'İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk' deyince, 'O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin' dediler.
Diyanet Vakfi = (Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.
Edip Yüksel = 'Onları diline dolayan bir delikanlı işittik, kendisine İbrahim deniliyormuş,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir delikanlı işittik bunları anıyor adına İbrahim deniyormuş dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Aralarında): «İbrahim adında bir delikanlının, bunlara dil uzattığını duymuştuk;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Bazıları) «İbrahim denen bir gencin, onları diline doladığını duymuştuk» dediler.
Gültekin Onan = "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler.
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik.”
Hasan Basri Çantay = Dediler: «İşitdik ki kendisine Ibrâhîm denilen bir gene bunları diline doluyordu».
Hayrat Neşriyat = (Bazıları:) 'Onları diline dolayan bir genç işittik; kendisine İbrâhîm deniyormuş' dediler.
İbni Kesir = Dediler ki: Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını duymuştuk.
Kadri Çelik = “Kendisine İbrahim denilen bir gencin, bunları diline doladığını işittik” dediler.
Muhammed Esed = İçlerinden bazıları: "İbrahim denen bir gencin o (tanrı)ları diline doladığını işitmiştik" dediler.
Mustafa İslamoğlu = (Onlardan bazıları) "Adına İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığı kulağımıza kadar geldi" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Kendisine İbrahim denilen bir genci işittik ki, onları anıp duruyormuş.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Bunları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrahim deniliyormuş. ”
Şaban Piriş = -İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk, dediler.
Sadık Türkmen = “onları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrahim deniliyormuş” dediler.
Seyyid Kutub = Duyduğumuza göre 'İbrahim adında bir delikanlı bu ilahlarımıza dil uzatıyordu' dediler.
Suat Yıldırım = İçlerinden bazıları: "Sahi! İbrâhim adındaki bir delikanlının onları diline doladığını işitmiştik!"
Süleyman Ateş = "Onları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrâhim deniliyormuş," dediler.
Tefhim-ul Kuran = «Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik» dediler.
Ümit Şimşek = Dediler ki: 'İbrahim adında bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Onları diline dolayan bir genç duymuştuk. Kendisine 'İbrahim' deniyor."
İskender Ali Mihr = “Ona (kendisine), İbrâhîm denen gencin, onları zikrettiğini (putlardan bahsettiğini) işittik.” dediler.
İlyas Yorulmaz = “İbrahim denen bir gencin, putların aleyhinde konuştuğunu duymuştuk. ”
قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ
Enbiyâ / 61 -
Kâlû fe’tû bihî alâ a’yunin nâsi leallehum yeşhedûn(yeşhedûne).
Diyanet İşleri = (Bir kısmı da) “O hâlde haydi, onu insanların gözü önüne getirin. Belki (bu konuda) şahitlik ederler” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyleyse dediler, onu halkın gözü önüne getirin de söylediği söze tanıklıkta bulunsunlar.
Abdullah Parlıyan = “O'nu insanların gözü önüne getirin, mahkemesi ve cezalandırılması halk önünde olsun da, belki ona şahit olunca, ondan ibret alırlar.”
Adem Uğur = O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Onu tutuklayıp halkın gözleri önüne getirin ki, herkes olaya şahit olsun. "
Ahmet Tekin = 'O halde onu halkın gözü önüne çıkarın. Olur ki, onu teşhis ederler.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Öyleyse onu insanların gözlerinin önüne getirin. Olur ki onlar da şahit olurlar!'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."
Ali Fikri Yavuz = (Nemrud ve kavminin ileri gelenleri şöyle) dediler: “- Öyle ise, onu insanların gözleri önüne getirin, belki (yaptığı işe) şahidlik ederler.”
Ali Ünal = “Öyleyse,” dedi diğerleri, “getirin onu halkın önüne; (bakarsınız suçunu itiraf eder de,) aleyhinde şahit olurlar!”
Bayraktar Bayraklı = “O halde, onu hemen insanların gözü önüne getirin, belki şâhitlik ederler” dediler.
Bekir Sadak = (60-61) Bazilari: «Ibrahim denen bir gencin onlari diline doladigini duymustuk» deyince, «O halde bunlarin sahidlik edebilmeleri icin onu halkin gozu onune getirin» dediler.
Celal Yıldırım = Bunların şahitlik etmeleri ic!n onu halkın önüne getirin, dediler.
Cemal Külünkoğlu = “Haydi, getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsun” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (60-61) Bazıları: 'İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk' deyince, 'O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin' dediler.
Diyanet Vakfi = O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.
Edip Yüksel = 'Onu kamunun huzuruna çıkarın ki tanık olsunlar,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydin dediler: getirin onu nâsın gözleri önüne belki şehadet ederler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = hadi onu halkın gözleri önüne getirin, belki (onlar da aleyhinde) şehadet ederler.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «O halde onu insanların gözleri önüne getirin, olur ki (aleyhinde) şahidlik ederler» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona şahid olsunlar.”
Hasan Basri Çantay = Dediler: «O halde onu insanların gözleri önüne getirin. Olur ki onlar da (aleyhinde) şâhidlik ederler».
Hayrat Neşriyat = 'Öyle ise onu insanların gözü önüne getirin; belki (onun yaptığına) şâhidlik ederler' dediler.
İbni Kesir = Dediler ki: O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu insanların gözleri önüne getirin.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.”
Muhammed Esed = (Berikiler:) "Onu insanların karşısına çıkarın, (aleyhine) tanıklık etsinler!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = (Diğerleri) dediler ki: "Onu insanların önüne çıkarın; belki görgü şahitliği yapacak birileri çıkar!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Haydin dediler. O'nu nâsın gözleri önüne getiriniz; umulur ki onlar şehâdette bulunurlar.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “O halde onu hemen insanların gözü önüne getirin, belki şâhitlik ederler. ”
Şaban Piriş = -Şahitlik etmeleri için onu halkın gözü önüne getirin, dediler.
Sadık Türkmen = (diğerleri) dediler ki: “Derhal, onu insanların gözleri önüne getirin, onlar da şahit olsunlar.”
Seyyid Kutub = O halde onu yakalayıp halkın karşısına getiriniz ki, herkes bu suçunun tanığı olsun dediler.
Suat Yıldırım = "Haydin, dediler, getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsunlar."
Süleyman Ateş = "Onu insanların gözü önüne getirin de (nasıl cezâlandırılacağına) tanık olsunlar" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.»
Ümit Şimşek = 'Öyleyse onu halkın önüne çıkarın da başına geleceklere herkes şahit olsun' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler."
İskender Ali Mihr = “Öyleyse onu, insanların gözü önüne getirin! Böylece onlar şahit olurlar.” dediler.
İlyas Yorulmaz = “İbrahim’i insanların karşısına getirin, belki İbrahim’in putları kırdığına dair şahitlik eden birisi bulunur. ” dediler.
قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ
Enbiyâ / 62 -
Kâlû e ente fealte hâzâ bi âlihetinâ yâ ibrâhîm(ibrâhîmu).
Diyanet İşleri = (İbrahim gelince) “Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey İbrâhim dediler, bu işi sen mi yaptın mâbutlarımıza?
Abdullah Parlıyan = İbrahim onların yanlarına getirilince, O'na: “Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” diye sordular.
Adem Uğur = Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Tanrılarımıza (heykellere - putlara) bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?"
Ahmet Tekin = İbrâhim gelince:'Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrâhim?' dediler.
Ahmet Varol = 'İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?' dediler.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"
Ali Fikri Yavuz = (Hz. İbrâhîmi huzura getirdikleri zaman ona şöyle) dediler: “- Sen mi bunu İlâhlarımıza yaptın, ey İbrâhîm?”
Ali Ünal = “Söyle bakalım İbrahim,” dediler, “sen misin ilâhlarımıza bunu yapan?”
Bayraktar Bayraklı = “İbrâhim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler.
Bekir Sadak = Ibrahim gelince, ona: «Ey Ibrahim Bunu tanrilarimiza sen mi yaptin?» dediler.
Celal Yıldırım = Ey İbrahim! Bunu sen mi yaptın ilâhlarımıza ? dediler.
Cemal Külünkoğlu = (İbrahim gelince) “Ey İbrahim! Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza?” diye sordular.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim gelince, ona: 'Ey İbrahim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?' dediler.
Diyanet Vakfi = Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.
Edip Yüksel = 'İbrahim, tanrılarımıza bunu sen mi yaptın,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dediler: sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ya İbrahim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dediler ki: «Sen mi yaptın bunu tanrılarımıza ey İbrahim?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (İbrahim gelince ona) «Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?» dediler
Gültekin Onan = Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?"
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”
Hasan Basri Çantay = «Ey Ibrâhîm, dediler, sen mi Tanrılarımıza bu işi yapdın?»
Hayrat Neşriyat = (İbrâhîm’i getirdikten sonra:) 'Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?' dediler.
İbni Kesir = Ey İbrahim; tanrılarımıza bu işi sen mi yaptın? dediler.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Ey İbrahim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”
Muhammed Esed = (İbrahim onların yanına getirilince, o'na) "Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrahim?" diye sordular.
Mustafa İslamoğlu = (Getirerek) "İlahlarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?" diye sorguladılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Ey İbrahim, Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?”
Şaban Piriş = Dediler ki: -Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?
Sadık Türkmen = (İbrahim yanlarına getirilince ona sordular): “Ey İbrahim! İlâhlarımıza/tanrılarımıza bunu sen mi yaptın?” diye.
Seyyid Kutub = Soydaşları O'na «Ey İbrahim, bu işi ilahlarımıza sen mi yaptın?» dediler.
Suat Yıldırım = "Söyle bakalım İbrâhim!" dediler, "sen mi yaptın tanrılarımıza karşı bu işi?"
Süleyman Ateş = (İbrâhim'i getirdiler), dediler ki: "İbrâhim, tanrılarımıza sen mi bunu yaptın?"
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?»
Ümit Şimşek = 'İbrahim,' dediler. 'Tanrılarımıza bunu yapan sen misin?'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?"
İskender Ali Mihr = “Ey İbrâhîm! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?” dediler.
İlyas Yorulmaz = Kavmi “Ey İbrahim! İlahlarımıza bunları yapan sen misin?” diye sordular.
قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ
Enbiyâ / 63 -
Kâle bel fealehu kebîruhum hâzâ fes’elûhum in kânû yentıkûn(yentıkûne).
Diyanet İşleri = Dedi ki: “Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!”
Abdulbaki Gölpınarlı = O, belki de şu put yapmıştır bu işi dedi, büyükleri bu, söyliyebilirse sorun ona.
Abdullah Parlıyan = İbrahim: “Belki onu, putların büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorsa ona sorun” dedi.
Adem Uğur = Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
Ahmed Hulusi = (İbrahim) dedi ki: "Hayır! Onların şu büyükleri yapmıştır onu! Onlara (putlara) sorun, eğer konuşabiliyorlarsa!"
Ahmet Tekin = 'Hayır. Bu işi onların büyüğü, şu büyük put yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara, şu yerdekilere sorun.' dedi.
Ahmet Varol = 'Belki bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!' dedi.
Ali Bulaç = "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."
Ali Fikri Yavuz = İbrâhîm dedi ki: “Belki onların şu büyüğü bunu yapmıştır. Sorun bakalım onlara, eğer söylerlerse...
Ali Ünal = “Kim bilir, belki o yapmıştır,” dedi İbrahim, “işte şu büyükleri. Eğer konuşurlarsa, putların kendilerine sorun!”
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim, “Hayır, onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun” dedi.
Bekir Sadak = Ibrahim: «Belki onu su buyukleri yapmistir, konusabiliyorlarsa onlara sorun» dedi.
Celal Yıldırım = İbrahim, «belki bu işi onların en büyüğü yapmıştır, eğer konuşabiliyorlarsa, onlara sorun» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (İbrahim:) “Belki şu büyükleri yapmıştır. En iyisi, siz onlara sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!” diye cevap verdi.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim: 'Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun' dedi.
Diyanet Vakfi = Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
Edip Yüksel = 'Hayır, o işi işte şu büyükleri yaptı. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa!,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Belki dedi şu büyükleri yapmıştır, sorun bakalım onlara eğer söylerlerse
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (İbrahim): «Belki onu şu büyükleri yapmıştır; sorun bakalım onlara, eğer söyleyebilirlerse» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İbrahim: «Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun» dedi.
Gültekin Onan = "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."
Harun Yıldırım = Dedi ki: “Hayır, bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.”
Hasan Basri Çantay = Dedi: «Belki bu işi onların şu büyüğü yapmışdır! O halde (başlarına geleni) onlara sorun, eğer söylerlerse»!
Hayrat Neşriyat = (İbrâhîm:) 'Belki onu bu büyükleri yapmıştır; onlara bir sorun bakalım, eğer konuşuyorlarsa!' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Belki onu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorsa onlara sorun.
Kadri Çelik = “Hayır” dedi. “Bu yapmıştır. Bu onların büyükleridir. Eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.”
Muhammed Esed = (İbrahim:) "Bu işi, belli ki, şu yapmıştır, putların en irisi yani: ama en iyisi, siz kendiniz onlara sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!"
Mustafa İslamoğlu = (İbrahim) "Hayır!" dedi, "Bunu yapsa yapsa, şu en iri-yarı olanı yapmış olmalıdır; en iyisi mi siz kendilerine sorun; tabi ki eğer cevap verebilirlerse!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Sorun bakalım, eğer söyleyebilirlerse, belki bu işi şu büyük put yapmıştır!”
Şaban Piriş = -Hayır, onu, şu büyükleri yapmıştır. Eğer, konuşabiliyorlarsa onlara sorun, dedi.
Sadık Türkmen = (İbrahim) dedi ki: “Aksine bu işi, belli ki onların şu büyükleri yapmış! Eğer konuşurlarsa, en iyisi onlara sorun!”
Seyyid Kutub = İbrahim soydaşlarına dedi ki; «Aslında bu işi şu en büyükleri yapmıştır. Bunu onların kendilerine sorunuz. Tabii ki, eğer konuşabiliyorlarsa.»
Suat Yıldırım = "Belki de," dedi, "şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşurlarsa sorun bakalım onlara!"
Süleyman Ateş = "Hayır dedi, (büyük putu göstererek) işte şu büyükleri yapmış; onlara sorun, eğer konuşurlarsa (!)"
Tefhim-ul Kuran = «Hayır» dedi. «Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.»
Ümit Şimşek = İbrahim 'Hayır, onu yapan şu büyükleridir,' dedi. 'Konuşabiliyorlarsa kendilerinden sorun.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!"
İskender Ali Mihr = (İbrâhîm A.S) şöyle dedi: “Hayır, bunu onların büyüğü yaptı. Haydi eğer onlar konuşuyorlarsa (konuşabiliyorlarsa) onlara sorun!”
İlyas Yorulmaz = İbrahim “Belki de bunu onlara putların en büyüğü yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa, kırılan putlara sorun” dedi.
فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ
Enbiyâ / 64 -
Fe raceû ilâ enfusihim fe kâlû innekum entumuz zâlimûn(zâlimûne).
Diyanet İşleri = Bunun üzerine birbirlerine dönüp, “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Birbirlerine dönüp de gerçekten de zâlimsiniz siz dediler.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine birbirlerine veya vicdanlarına dönüp: “Doğrusu asıl zalim olan, yani yaratılış gayesi dışında yaşamak suretiyle yoldan çıkan biziz!” diyerek kendilerini suçlamış oldular.
Adem Uğur = Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler.
Ahmed Hulusi = Şöyle bir düşündükten sonra: "Muhakkak ki siz, evet siz zâlimlersiniz" dediler (birbirlerine).
Ahmet Tekin = Bunun üzerine akılları başlarına gelerek mantıklı düşündüler. Birbirlerine dönüp:'Siz, evet siz bu cansız putlara kulluk ve ibadet etmekle kendilerine haksızlık eden zâlimlersiniz' dediler.
Ahmet Varol = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurarak: 'Şüphesiz sizsiniz asıl zalimler, siz' dediler.
Ali Bulaç = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de: “- Doğrusu siz haksızsınız.” dediler.
Ali Ünal = Bunun üzerine, gerçeğe uyanan vicdanlarına yöneldiler ve (kendi içlerinde itirafta bulunup) dediler: “Biziz, evet (en büyük yanlışı ve haksızlığı yapan) asıl zalim biziz!”
Bayraktar Bayraklı = (64-65) Kendi kendilerine dönüp birbirlerine, “Doğrusu siz zâlimlerdensiniz” dedikten sonra, gönüllerindeki eski inançları depreşerek, “Ey İbrâhim! Sen bunların konuşmayacağını bilirsin” dediler.
Bekir Sadak = (64-65) Kendi kendilerine: «Dogrusu siz haksizsiniz", sonra kafalarinda olan eski inanclarina donerek: «Ey Ibrahim! Bunlarin konusmayacagini, and olsun ki, bilirsin» dediler.
Celal Yıldırım = Bunun üzerine kendi vicdanlarına dönüp: «Şüphesiz ki siz haksızlarsınız» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Bunun üzerine vicdanlarına başvurarak birbirlerine «asıl zalimler sizlersiniz» dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine vicdanlarına dönüp içlerinden: "Asıl zalim İbrâhim değil, bu âciz putlara ibadet edip bel bağlayan sizler, biz müşriklermişiz!" dediler.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.
Edip Yüksel = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da: «Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz» dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de dediler: doğrusu siz haksızsınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de: «Doğrusu siz haksızsınız!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: «Doğrusu siz haksızsınız.»
Gültekin Onan = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.
Harun Yıldırım = Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: “Muhakkak asıl zalimler sizlersiniz.”
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine vicdanlarına dönüb (birbirlerine) dediler ki: «Hiç şübhesiz (asıl) zaalimler sizsiniz, siz»!
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine (orada bulunanlar) kendi vicdanlarına döndüler de (kendi kendilerine): 'Gerçekten zâlim olanlar, ancak sizlersiniz' dediler.
İbni Kesir = Bunun üzerine kendilerine dönüp dediler ki: Hiç şüphesiz zalimler sizsiniz siz.
Kadri Çelik = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da (kendi kendilerine), “Şüphesiz zalim olanlar sizlersiniz” deyiverdiler.
Muhammed Esed = Bunun üzerine birbirlerine dönüp: "Doğrusu, asıl zalim olan sizlermişsiniz!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine kendi iç dünyalarına döndüler ve (kendi kendilerine) "Siz var ya, siz" dediler, "işte asıl haddini bilmezin ta kendisisiniz!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de dediler ki: «Siz şüphe yok ki, zalimlersiniz.»
Ömer Öngüt = Kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine): “Hakikaten sizler zâlimlersiniz!” dediler.
Şaban Piriş = Bunun üzerine kendilerine gelip: -Siz, gerçekten haksızsınız dediler.
Sadık Türkmen = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da birbirlerine: “Gerçekten siz zalimlersiniz” dediler.
Seyyid Kutub = Bunun üzerine vicdanlarına başvurarak birbirlerine «asıl zalimler sizlersiniz» dediler.
Suat Yıldırım = Bunun üzerine vicdanlarına dönüp içlerinden: "Asıl zalim İbrâhim değil, bu âciz putlara ibadet edip bel bağlayan sizler, biz müşriklermişiz!" dediler.
Süleyman Ateş = Kendi vicdanlarına başvurup (içlerinden): "Hakikaten sizler haksızsınız!" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da: «Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz» dediler.
Ümit Şimşek = Vicdanlarının sesini dinlediklerinde, 'Gerçekten zalim olan biziz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine kendi benliklerine döndüler de şöyle dediler: "Siz, zalimlerin ta kendilerisiniz."
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine kendilerine geldiler, sonra da (kendileri için); “Muhakkak ki siz; siz zalimlersiniz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Sonlar puta tapanlar kendi aralarında konuşmak için döndüler ve “Gerçekten siz (bu putlara kulluk etmekle) kendi kendinize haksızlık yapıyorsunuz” dediler.
ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ
Enbiyâ / 65 -
Summe nukisû alâ ruûsihim, lekad alimte mâ hâulâi yentıkûn(yentıkûne).
Diyanet İşleri = Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, “Andolsun, bunların konuşmayacağını sen de bilirsin” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra başlarını eğdiler ve andolsun ki dediler, sen de bunların konuşmadığını bilirsin.
Abdullah Parlıyan = Ama çok geçmeden, yine eski düşünce tarzlarına döndüler ve İbrahim'e: “Bu putların konuşamadıklarını, kendin de pekala biliyorsun!” dediler.
Adem Uğur = Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.
Ahmed Hulusi = Sonra gene kafaları alt üst olup eski fikirlerinde ısrarla: "Sen gerçekten bilirsin ki, bunlar konuşmazlar!" (dediler).
Ahmet Tekin = Sonra da eski kafalarına, eski inanç ve tartışmalarına döndüler.'Sen bunların konuşmayacağını pekâlâ biliyorsun' dediler.
Ahmet Varol = Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: 'Andolsun bunların konuşamayacaklarını sen de bilirsin!'
Ali Bulaç = Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."
Ali Fikri Yavuz = Sonra yine eski kafalarına (akıllarına) döndüler (ve Nemrud İbrâhîm’e şöyle dedi.) Sen gerçekten biliyorsun ki, bu putlar konuşamazlar.
Ali Ünal = Ne var ki, ardından (kendilerini küfre iten aynı sebeplerle) yeniden serkeşliklerine, eski hallerine dönüp İbrahim’e, “Sen de pekalâ bilirsin ki, bunlar konuşmaz!” diye çıkıştılar.
Bayraktar Bayraklı = (64-65) Kendi kendilerine dönüp birbirlerine, “Doğrusu siz zâlimlerdensiniz” dedikten sonra, gönüllerindeki eski inançları depreşerek, “Ey İbrâhim! Sen bunların konuşmayacağını bilirsin” dediler.
Bekir Sadak = (64-65) Kendi kendilerine: «Dogrusu siz haksizsiniz", sonra kafalarinda olan eski inanclarina donerek: «Ey Ibrahim! Bunlarin konusmayacagini, and olsun ki, bilirsin» dediler.
Celal Yıldırım = Sonra da başları üzerine döndüler de: «And olsun ki bunların konuşamıyacağını sen de bilirsin» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Fakat sonra yine eski dik kafalılıklarına dönerek İbrahim'e: “Sen de iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (64-65) Kendi kendilerine: 'Doğrusu siz haksızsınız', sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: 'Ey İbrahim! bunların konuşmayacağını, and olsun ki, bilirsin' dediler.
Diyanet Vakfi = Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.
Edip Yüksel = Sonra tekrar eski kafalarına döndüler: 'Bunların konuşamadığını sen gayet iyi bilirsin!'
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra yine tepeleri üstü ters döndüler, sen cidden bilirsin ki bunlar söylemez dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra tepeleri üstü ters döndüler: «Sen gerçekten bunların konuşmadığını bilirsin.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: «And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.» dediler.
Gültekin Onan = Sonra yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."
Harun Yıldırım = Sonra başaşağı edildiler de: “Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar.”
Hasan Basri Çantay = Sonra yine (eski) kafalarına döndürüldüler; «Andolsun ki bunların söz söylemeyeceğini sen de bilirsin» dediler.
Hayrat Neşriyat = Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: 'Yemîn olsun (sen de) bilirsin ki, bunlar konuşmazlar!' (dediler).
İbni Kesir = Sonra eski kafalarına döndürüldüler: Bunların konuşamayacağını, andolsun ki; sen de bilirsin, dediler.
Kadri Çelik = Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler de, “Şüphesiz bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin” (dediler).
Muhammed Esed = Ama çok geçmeden yine eski düşünce tarzlarına döndüler ve (İbrahim'e:) "Bu (put)ların konuşamadıklarını kendin de pekala biliyorsun!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = Fakat daha sonra, baş aşağı çevrilmiş bilinç haline (geri dönerek); "Doğrusu, onların konuşamayacağını kendin de çok iyi biliyorsun!" (dediler).
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra da başları üzerine döndürüldüler de (dediler ki:) «Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.»
Ömer Öngüt = Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler. “Sen de pekâlâ bunların konuşmadığını biliyorsun. ” dediler.
Şaban Piriş = Sonra yine eski kafalarına döndüler ve: -Onların konuşamayacağını sen çok iyi bilirsin, dediler.
Sadık Türkmen = Sonra, yine eski kafalarına/düşüncelerine döndüler: “Kesinlikle sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar!”
Seyyid Kutub = Fakat sonra yine eski dik kafalılıklarına dönerek İbrahim'e «Sen de iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar,» dediler.
Suat Yıldırım = Fakat bunu dışa vurmayıp sonra yine önceki görüşlerine dönüp İbrâhim’e: "Bunların konuşmadıklarını sen de pek iyi bilirsin!" dediler.
Süleyman Ateş = Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: "Sen de bilirsin ki bunlar konuşmazlar," dediler.
Tefhim-ul Kuran = Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: «Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.»
Ümit Şimşek = Sonra yine eski kafalarına döndüler. 'Bunların konuşmayacağını sen de biliyorsun' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra, yine kendi kafalarına döndürüldüler: "Vallahi, sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar."
İskender Ali Mihr = Sonra onların başları öne eğildi. (Hz. İbrâhîm’e): “Andolsun ki sen, bunların konuşmadığını (konuşamadığını) biliyordun.” (dediler).
İlyas Yorulmaz = Sonra eski görüşlerine geri dönüp İbrahim’e “Bunların konuşamadıklarını sen çok iyi biliyorsun” dediler.
قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ
Enbiyâ / 66 -
Kâle e fe ta’budûne min dûnillâhi mâ lâ yenfeukum şey’en ve lâ yadurrukum.
Diyanet İşleri = İbrahim, şöyle dedi: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?”
Abdulbaki Gölpınarlı = İbrâhim, peki dedi, öyleyse Allah'ı bırakıp da ne diye tapıyorsunuz size ne bir faydası dokunan, ne bir zararı gelen şeylere?
Abdullah Parlıyan = İbrahim: “O halde” dedi. “Allah'ı bırakıpta size hiçbir şekilde ne yararı, ne de zararı dokunmayan şeylere mi tapınıyorsunuz?
Adem Uğur = İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?
Ahmed Hulusi = (İbrahim) dedi ki: "Allâh dûnunda size hiçbir yarar ya da zarar da veremeyen şeylere mi tapınıyorsunuz?"
Ahmet Tekin = İbrâhim:'Öyleyse, siz Allah’ı bırakıp kulları durumundaki, size hiçbir fayda sağlamayan, hiç zarar veremeyecek olan putlara hâlâ tapacak mısınız?' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir yararı ve zararı olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?
Ali Bulaç = Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"
Ali Fikri Yavuz = İbrâhîm: “- O halde Allah’ı bırakıb da size hiç bir fayda veremiyecek ve zarar da yapamıyacak şeylere mi tapıyorsunuz?
Ali Ünal = “İyi de,” dedi İbrahim, “o zaman siz Allah’ı bırakıp da, size en küçük bir faydası olmayan ve zarar verme gücü de bulunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?
Bayraktar Bayraklı = (66-67) İbrâhim, “O halde, Allah'ı bırakıp size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Aklınızı kullanmıyor musunuz?” dedi.
Bekir Sadak = (66-67) Ibrahim: «O halde, Allah'i birakip da size hicbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsiniz? Size de, Allah'i birakip taptiklariniza da yaziklar olsun! Akletmiyor musunuz?» dedi.
Celal Yıldırım = İbrahim: «Siz Allah'ı bırakıp hiçbir şey ile size yarar ve zarar vermeyecek şeylere mi tapıyorsunuz ?!
Cemal Külünkoğlu = (66-67) (Bunun üzerine İbrahim) dedi ki: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah'ı bırakıp da, size fayda ve zarar veremeyecek olan şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah'ı bir yana bırakıp taptığınız putlarınıza da yuh olsun! Hala akıllanmayacak mısınız?”
Diyanet İşleri (eski) = (66-67) İbrahim: 'O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?' dedi.
Diyanet Vakfi = İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?
Edip Yüksel = 'ALLAH'ın yanında Size hiç bir yararı ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde dedi: Allahı bırakıp da size hiç bir faide veremiyecek, zarar da edemiyecek nesnelere mi tapıyorsunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (İbrahim) dedi: «O halde Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyecek nesnelere mi tapıyorsunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (İbrahim) dedi: «O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz?»
Gültekin Onan = Dedi ki: "O halde, Tanrı'yı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"
Harun Yıldırım = Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”
Hasan Basri Çantay = (Ibrâhîm) dedi: «Öyleyse Allâhı bırakıb da size hiçbir şeyle ne fâide, ne zarar yapamayacak olan (bu put) lara haalâ tapacak mısınız»?
Hayrat Neşriyat = (İbrâhîm) şöyle dedi: 'Öyle ise Allah’ı bırakıp da, size bir fayda vermeyen, hem size bir zararı da dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?'
İbni Kesir = Dedi ki: O halde Allah'ı bırakıp da size hiç bir fayda veya zarar veremeyecek şeylere ne diye taparsınız?
Kadri Çelik = Dedi ki: “O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapmaktasınız?”
Muhammed Esed = (İbrahim:) "O halde" dedi, "Allah'ı bırakıp da, size hiçbir şekilde ne yararı ne de zararı dokunmayan şeylere mi tapınıyorsunuz?
Mustafa İslamoğlu = (İbrahim) "Ne yani" dedi, "şimdi siz Allah'ı bırakıp da, size hiçbir yarar sağlayamayan ve hiç bir zarardan (da sizi koruyamayan) nesnelere mi kulluk ediyorsunuz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile faide veremiyecek ve zarar da veremiyecek bir şeye ibadet eder misiniz?»
Ömer Öngüt = İbrahim dedi ki: “O halde Allah'ı bırakıp da hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere ne diye tapıyorsunuz?”
Şaban Piriş = İbrahim: -O halde Allah’ı bırakıp da size hiç bir şekilde fayda ya da zarar vermeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? dedi.
Sadık Türkmen = Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da size fayda veya zarar veremeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
Seyyid Kutub = Bunun üzerine İbrahim dedi ki; «Allah'ı bırakıp size ne fayda ve ne de zarar dokunduramayan bu putlara mı tapıyorsunuz?»
Suat Yıldırım = Dedi ki: «O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapmaktasınız?»
Süleyman Ateş = "Peki, dedi, siz Allâh'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?"
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapmaktasınız?»
Ümit Şimşek = İbrahim dedi ki: 'Allah dururken, size ne bir yarar, ne de bir zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = İbrahim dedi: "Siz, Allah'ın berisinden, size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, zarar veremeyen şeylere mi tapıyorsunuz?"
İskender Ali Mihr = (İbrâhîm A.S): “Hâlâ size bir faydası ve zararı olmayan, Allah’tan başka şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.
İlyas Yorulmaz = İbrahim onlara “O halde, size ne bir fayda, nede bir zarar veremeyen Allah dan başka şeylere mi kulluk ediyorsunuz?”
أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Enbiyâ / 67 -
Uffin lekum ve li mâ ta’budûne min dûnillâhi, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Diyanet İşleri = “Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Yuh size de, Allah'ı bırakıp taptığınız şeylere de; akıl etmez misiniz ki?
Abdullah Parlıyan = Yuh olsun size de, Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün bu nesnelere de! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
Adem Uğur = Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
Ahmed Hulusi = "Yazık size! Allâh dûnunda taptıklarınıza! Aklınızı kullanamıyor musunuz?"
Ahmet Tekin = 'Size de, Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden taptıklarınıza da yazıklar olsun. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?'
Ahmet Varol = Size de Allah'tan ayrı taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akıl etmiyor musunuz?
Ali Bulaç = "Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"
Ali Fikri Yavuz = Yuh size ve Allah’dan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmıyacak mısınız?” dedi.
Ali Ünal = “Yuh size ve Allah’ı bırakıp da taptığınız şu şeylere! Halâ düşünüp akletmeyecek misiniz?”
Bayraktar Bayraklı = (66-67) İbrâhim, “O halde, Allah'ı bırakıp size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Aklınızı kullanmıyor musunuz?” dedi.
Bekir Sadak = (66-67) Ibrahim: «O halde, Allah'i birakip da size hicbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsiniz? Size de, Allah'i birakip taptiklariniza da yaziklar olsun! Akletmiyor musunuz?» dedi.
Celal Yıldırım = Size de, Allah'tan başka taptıklarınıza da yuh olsun ! Hâlâ aklınızı kullanmıyacak mısınız ?» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (66-67) (Bunun üzerine İbrahim) dedi ki: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah'ı bırakıp da, size fayda ve zarar veremeyecek olan şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah'ı bir yana bırakıp taptığınız putlarınıza da yuh olsun! Hala akıllanmayacak mısınız?”
Diyanet İşleri (eski) = (66-67) İbrahim: 'O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?' dedi.
Diyanet Vakfi = Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
Edip Yüksel = 'Yuh size ve ALLAH'ın yanında taptıklarınıza. Aklınızı kullanmaz mısınız?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Yuf size ve Allahdan başka taptıklarınıza! hâlâ akıllanmıyacak mısınız?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hala akıllanmayacak mısınız!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?»
Gültekin Onan = "Yuh size ve Tanrı'dan başka taptıklarınıza. Siz yine de akletmeyecek misiniz?"
Harun Yıldırım = “Yuh size ve Allah’tan başka ibadet ettiklerinize. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
Hasan Basri Çantay = «Yuf size ve Allâhı bırakıb tapmakda olduklarınıza! Akıllanmayacak mısınız siz»?
Hayrat Neşriyat = 'Size de, Allah’dan başka tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Hiç akıl erdirmez misiniz?'
İbni Kesir = Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Daha akıllanmayacak mısınız?
Kadri Çelik = “Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Siz yine de akıllanmayacak mısınız?”
Muhammed Esed = Yazıklar olsun size de, Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün bu nesnelere de! Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?"
Mustafa İslamoğlu = Size de, Allah'ı bırakıp taptığınız bütün bu nesnelere de yuh olsun! Siz hiç mi akıllanmayacaksınız?!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç âkılâne düşünmeyecek misiniz?»
Ömer Öngüt = “Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?”
Şaban Piriş = Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka kulluk ettiklerinize, hiç aklınızı kullanmayacak mısınız?
Sadık Türkmen = Yuh size ve Allah’ı bırakıp ta taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?”
Seyyid Kutub = Yuh olsun size ve Allah'ı bir yana bırakıp taptığınız putlarınıza! Sizin hiç kafanız çalışmıyor mu?
Suat Yıldırım = (66-67) "O halde," dedi, Allah’tan başka, size ne fayda ne de zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size de, Allah’tan başka o taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
Süleyman Ateş = "Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?"
Tefhim-ul Kuran = «Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?»
Ümit Şimşek = 'Yuh olsun size de, Allah'tan başka taptıklarınıza da! Hâlâ akıllanmıyor musunuz?'
Yaşar Nuri Öztürk = "Yazıklar olsun size ve Allah'ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
İskender Ali Mihr = Size ve Allah’tan başka taptığınız şeylere yazıklar olsun. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?
İlyas Yorulmaz = “Size ve Allah dan başka kulluk ettiklerinize yazıklar olsun, aklınızı hiç kullanmıyor musunuz?” dedi.
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ
Enbiyâ / 68 -
Kâlû harrikûhu vansurû âlihetekum in kuntum fâılîn(fâılîne).
Diyanet İşleri = (İçlerinden bazıları), “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir şey yapacaksanız dediler, yakın onu da mâbutlarınıza yardım edin.
Abdullah Parlıyan = Onlar: “Eğer İbrahim'e ceza olarak birşey yapacaksanız, O'nu yakın ki, tanrılarınıza arka çıkın ve yardımcı olun” dediler.
Adem Uğur = (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Onu (İbrahim'i) yakarak tanrılarınıza destek verin. . . Eğer elinizden bir şey gelirse (bunu yapın). "
Ahmet Tekin = Bir kısmı, saray ileri gelenleri:'Eğer bir şey yapmakta kararlı iseniz, şunu yakın da, tanrılarınıza yardım edin, öclerini alın' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın da ilahlarınıza yardım edin!'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun."
Ali Fikri Yavuz = (Nemrud ve kavmi şöyle) dediler: “- Bunu (İbrâhîm’i) yakın da İlâhlarınızın öcünü alın; eğer bir iş yapacaksanız...”
Ali Ünal = “Yapmanız gereken bir şey varsa, yakın O’nu ve ilâhlarınıza sahip çıkın!” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Putperestler, “Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın da, tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Bekir Sadak = Onlar: «Bir sey yapacaksaniz, sunu yakin da tanrilariniza yardim edin» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar, «eğer (İbrahim'e ceza olarak bir şey) yapacaksanız onu ateşte yakın da tanrılarınıza yardımcı olun» dediler.
Cemal Külünkoğlu = (Onlardan bazıları:) “Eğer yapacağınız bir şey varsa, o da bunu (İbrahim'i) yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Onlar: 'Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin' dediler.
Diyanet Vakfi = (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.
Edip Yüksel = 'Bir şey yapacaksanız onu yakın da tanrılarınızı destekleyin,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Siz bunu, dediler: yakın da ilâhlarınızın öcünü alın, bir iş yapacaksınız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Onlar): «Siz bunu yakın da tanrılarınızın öcünü alın, eğer birşey yapacaksanız!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar: «Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve tanrılarınıza yardımda bulunun."
Harun Yıldırım = Dediler ki: “Eğer yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.”
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Ona yakın! (bu suretle) Tanrılarınıza yardım edin, eğer (bir iş) yapanlarsanız».
Hayrat Neşriyat = (Bazıları:) 'Eğer (bir iş) yapacak kimseler iseniz, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin!' dediler.
İbni Kesir = Onlar: Bir şey yapacaksanız şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin, dedi
Kadri Çelik = Dediler ki: “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.”
Muhammed Esed = "Eğer (bir şey) yapacaksanız" dediler, "bari o'nu yakın da, böylece tanrılarınıza arka çıkmış olun!"
Mustafa İslamoğlu = "Onu yakın!" diye bağrıştılar; "İlle de bir şey yapacaksanız (böyle yapın) ki, ilahlarınızı desteklemiş olasınız!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «O'nu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz. Eğer yapacak kimseler iseniz.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Eğer bir iş yapacaksanız, şunu yakın da ilâhlarınıza yardım edin!”
Şaban Piriş = -Eğer bir şey yapacaksanız, şunu yakın da, ilahlarınıza yardım edin, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Onu yakın ve böylece ilâhlarınıza arka çıkın/yardım edin! Eğer bir iş yapacaksanız.”
Seyyid Kutub = O zaman soydaşları «Eğer ilahlarınızın tarafını tutacaksanız İbrahim'i ateşe atınız da böylece onları destekleyiniz» dediler.
Suat Yıldırım = "Eğer yapacağınız bir şey varsa, dediler, o da bunu yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!"
Süleyman Ateş = Dediler: "Onu yakın, tanrılarınıza yardım edin, eğer bir iş yapacaksanız."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.»
Ümit Şimşek = 'Eğer bir iş yapacaksanız,' dediler, 'onu yakarak tanrılarınıza yardımcı olun.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Yakın bunu! Eğer birşey yapacak kişilerseniz, ilahlarınıza yardım edin."
İskender Ali Mihr = “Eğer yapabilirseniz, onu (İbrâhîm A.S’ı) yakın! Ve ilâhlarınıza yardım edin.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Kavmi “İbrahim’i ateşe atın. Eğer onu yakarsanız, ilahlarınıza yardım etmiş olursunuz” dediler.
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Enbiyâ / 69 -
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrâhîm(ibrâhîme).
Diyanet İşleri = “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey ateş dedik, soğu İbrâhim'e karşı ve bir zarar verme ona.
Abdullah Parlıyan = Onlar İbrahim'i ateşe atınca biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk, serin ve selamet ol!” dedik.
Adem Uğur = Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol! dedik.
Ahmed Hulusi = Dedik: "Ey Ateş. . . İbrahim'e serin ve selâm (selâmet) ol!"
Ahmet Tekin = Biz:'Ey ateş, İbrâhim’e karşı serin, zararsız ve selâmet yeri ol' dedik.
Ahmet Varol = Biz de dedik ki: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.'
Ali Bulaç = Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."
Ali Fikri Yavuz = (Kudret sahibi olan) biz de dedik ki: “- Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve selâmet ol.”
Ali Ünal = Biz de, “Ey ateş!” buyurduk, “İbrahim’e karşı serin ve selâmet ol!”
Bayraktar Bayraklı = Biz, “Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve esenlik ol!” dedik.
Bekir Sadak = Biz: «Ey ates! Ibrahim'e karsi serin ve zararsiz ol» dedik.
Celal Yıldırım = Biz de «ey ateş! Serin ve esenlik ol İbrahim'e» dedik.
Cemal Külünkoğlu = (Biz de:) “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
Diyanet İşleri (eski) = Biz: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol' dedik.
Diyanet Vakfi = «Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik.
Edip Yüksel = 'Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve güvenilir ol,' dedik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey nâr, serin ve selâmet ol İbrahime dedik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz: «Ey ateş, İbrahim'e serin ve zararsız ol!» dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz: «Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol» dedik.
Gültekin Onan = Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."
Harun Yıldırım = “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol!” dedik.
Hasan Basri Çantay = Biz de dedik: «Ey ateş, Ibrâhîme karşı serin ve selâmet ol».
Hayrat Neşriyat = (Onu ateşe attıklarında:) 'Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve selâmetli ol!' dedik.
İbni Kesir = Biz de: Ey ateş; İbrahim'e serin ve selamet ol, dedik.
Kadri Çelik = Biz de dedik ki: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol.”
Muhammed Esed = (Ne var ki) Biz "Ey ateş, serin ol, İbrahim'e dokunma!" dedik.
Mustafa İslamoğlu = Biz "Ey ateş!" dedik; "İbrahim'e karşı serin ve esenlikli ol!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedik ki: «Ey Ateş! İbrahim üzerine serin ve selâmet ol.»
Ömer Öngüt = Biz de: “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!” dedik.
Şaban Piriş = -Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol! dedik.
Sadık Türkmen = Biz de dedik ki: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol!”
Seyyid Kutub = Bunun üzerine biz dedik ki; «Ey ateş, İbrahim'e karşı yakıcılığını yitir, O'na zarar verme.»
Suat Yıldırım = Biz ateşe şöyle ferman ettik: "Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selâmet ol ona!"
Süleyman Ateş = Biz de: "Ey ateş, İbrâhim'e serin ve esenlik ol!" dedik.
Tefhim-ul Kuran = Biz de dedik ki: «Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol.»
Ümit Şimşek = Biz de 'Ey ateş, İbrahim'e serinlik ve esenlik ol' buyurduk.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz de şöyle dedik: "Ey ateş, İbrahim'e bir serinlik ol, bir selam ol!"
İskender Ali Mihr = “Ey ateş! İbrâhîm (A.S)’a (karşı) soğuk ve selâmet (zararsız) ol.” dedik.
İlyas Yorulmaz = Biz de ateşe “Ey ateş! İbrahim’e serin ve güvenli ol” dedik.
وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ
Enbiyâ / 70 -
Ve erâdû bihî keyden fe cealnâ humul ahserîn(ahserîne).
Diyanet İşleri = Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları en çok zarar edenler durumuna düşürdük.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, İbrâhim'e bir düzen kurmak istedilerse de biz, onları en büyük bir ziyâna uğrattık.
Abdullah Parlıyan = Bu arada onlar, İbrahim'e tuzak kurmaya çalıştılar, ama biz onların bütün yapıp ettiklerini boşa çıkardık.
Adem Uğur = Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.
Ahmed Hulusi = Ona bir tuzak kurmak istediler; onların yaptığını geçersiz kıldık!
Ahmet Tekin = Ona bir kötülük planı hazırlamak istediler. Fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.
Ahmet Varol = Ona bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz asıl kendilerini hüsrana uğrattık.
Ali Bulaç = Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
Ali Fikri Yavuz = İbrâhîm’e bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz, kendilerini daha ziyade hüsrana düşürdük. (üzerlerine sinek musallat ederek onları helâk ettik).
Ali Ünal = İbrahim’i tuzağa düşürmek istediler, fakat Biz onları öyle bir hüsrana uğrattık ki, (asıl tuzağa düşenler kendileri oldular).
Bayraktar Bayraklı = Ona tuzak kurmak istediler. Biz de onları daha çok kayba uğrattık.
Bekir Sadak = Ona duzen kurmak istediler, fakat Biz onlari husrana ugrattik.
Celal Yıldırım = İbrahim'e tuzak kurmak istediler. Biz de onları hüsrana uğrattık.
Cemal Külünkoğlu = Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz tuttuk onları en rezil duruma düşürdük.
Diyanet İşleri (eski) = Ona bir kötülük planı hazırlamak istediler. Fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.
Diyanet Vakfi = Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.
Edip Yüksel = Böylece onun için bir plan uygulamak istediler de biz onları başarısızlığa mahkum ettik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İbrâhîm’e bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz, kendilerini daha ziyade hüsrana düşürdük. (üzerlerine sinek musallat ederek onları helâk ettik).
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona düzen kurmak istediler, fakat biz kendilerini daha fazla hüsrana uğrattık.
Gültekin Onan = Ona tuzak kurmak istediler. Biz de onları daha çok kayba uğrattık.
Harun Yıldırım = Ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
Hasan Basri Çantay = Ona (böyle) bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz kendilerini daha ziyâde hüsrana düşenler (den) kıldık.
Hayrat Neşriyat = Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat kendilerini daha çok hüsrâna uğrayanlar kıldık.
İbni Kesir = Ona düzen kurmak istediler. Ama Biz, onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
Kadri Çelik = Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
Muhammed Esed = Bu arada onlar İbrahim'e tuzak kurmaya çalıştılar; ama Biz onların bütün yapıp ettiklerini boşa çıkardık:
Mustafa İslamoğlu = İşte onlar (İbrahim'e) karşı bir düzen kurmak istediler; fakat Biz onların (düzenini) boşa çıkardık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve O'na bir hud'ada bulunmak istediler. Biz de onları ziyâde hüsrâna uğramış kimseler kıldık.
Ömer Öngüt = Böylece ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrattık.
Şaban Piriş = -Ona bir tuzak kurmak istediler. Ama onları hüsrana uğrattık.
Sadık Türkmen = Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini, hüsrana uğrayanlardan kıldık.
Seyyid Kutub = Onlar O'nu tuzağa düşürmek istediler. Biz ise onları en ağır hüsrana uğrattık.
Suat Yıldırım = Hülasa onu tuzağa düşürmek istediler ama, Biz asıl onları hüsrana uğrattık. Asıl tuzağa düşenler kendileri oldular.
Süleyman Ateş = Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de, asıl kendilerini hüsrâna uğrattık.
Tefhim-ul Kuran = Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
Ümit Şimşek = Onlar İbrahim'i tuzağa düşürmek istediler; Biz ise onları hüsranın en büyüğüne attık.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona tuzak kurmak istediler de biz onları hüsranın en beterine uğrayanlar yaptık.
İskender Ali Mihr = Ve ona tuzak kurmak istediler. Fakat Biz, onları daha çok hüsrana düşürdük.
İlyas Yorulmaz = Kavmi İbrahim’e tuzak kurmak istedi, bizde onları engelleyerek hayal kırıklığına uğrattık.
وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ
Enbiyâ / 71 -
Ve necceynâhu ve lûtan ilâl ardılletî bâraknâ fîhâ lil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onu da, Lût'u da kurtarıp âlemlere kutlu ettiğimiz yere ulaştırdık.
Abdullah Parlıyan = Ve biz O'nu da, kardeşinin oğlu Lût'u da gelecek bütün çağlar için kutlu kıldığımız ülkeye ulaştırdık.
Adem Uğur = Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.
Ahmed Hulusi = Biz Onu (İbrahim'i) da Lût'u da, insanlar için bereketlendirdiğimiz o bölgeye eriştirip, kurtardık.
Ahmet Tekin = Onu da, Lût’u da, âlemler için, insanlar için kutsal kıldığımız topraklara ulaştırıp kurtardık.
Ahmet Varol = Onu da Lut'u da içinde alemler için bereketler verdiğimiz yere (ulaştırıp) kurtardık.
Ali Bulaç = Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.
Ali Fikri Yavuz = Böylece İbrâhîm’i ve (kardeşinin oğlu) Lût’u, (Nemrud ve kavminden) kurtardık ve onları, içinde alemlere bereketler verdiğimiz arza (Şam’a) ulaştırdık.
Ali Ünal = O’nu ve (kendisine iman etmiş bulunan) Lût’u bütün insanlar için kutlu ve feyizli kıldığımız (ŞamFilistin) diyarına ulaştırdık ve böylece (o kâfirlerin elinden) bütünüyle kurtardık.
Bayraktar Bayraklı = Biz, İbrâhim ve Lût'u kurtararak âlemler için kutsal kıldığımız topraklara ulaştırdık.
Bekir Sadak = Onu da, Lut'u da, alemler icin kutsal kildigimiz yere ulastirip kurtardik.
Celal Yıldırım = Hem ibrahim'i, hem Lût'u âlemler için mubarek kıldığımız ülkeye (ulaştırıp) kurtardık.
Cemal Külünkoğlu = (71-72) O'nu da, (kardeşinin oğlu) Lut'u da, gelecek bütün çağlar için bereketli kıldığımız bir beldeye (Şam'a) ulaştırıp kurtardık. Ona İshak'ı ve bir de fazladan (İshak'ın oğlu) Yakub'u bağışladık ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık.
Diyanet İşleri (eski) = Onu da, Lut'u da, alemler için kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.
Diyanet Vakfi = Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.
Edip Yüksel = Onu ve Lut'u, tüm insanlar için kutsal kıldığımız topraklara ulaştırıp kurtardık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onu Lût ile beraber kurtarıp içinde âlemîne bereketler verdiğimiz Arza çıkardık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu Lut ile beraber kurtarıp içinde alemlere bereketler verdiğimiz yere çıkardık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onu da, Lût'u da, âlemler için bereketli ve kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.
Gültekin Onan = Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.
Harun Yıldırım = Onu ve Lut’u kurtarıp içinde, alemler için bereketlendirdiğimiz yere çıkardık.
Hasan Basri Çantay = Onu da, Lutu da — içinde âlemler için bereketler verdiğimiz arza (ulaşdırıb) — kurtardık.
Hayrat Neşriyat = Onu ve (kardeşinin oğlu) Lût’u, içinde âlemler için (maddî-ma'nevî) bereketler kıldığımız yere (Şam’a ulaştırıp) kurtardık.
İbni Kesir = Onu da, Lut'u da alemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık
Kadri Çelik = Onu da Lut'u da âlemler için bereketli kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.
Muhammed Esed = ve o'nu da, (kardeşinin oğlu) Lut'u da, gelecek bütün çağlar için kutlu kıldığımız bir beldeye ulaştırarak kurtardık.
Mustafa İslamoğlu = Dahası onu ve (yeğeni) Lut'u (oradan) kurtararak, bütün milletler için mübarek kıldığımız yurda ilettik.
Ömer Nasuhi Bilmen = (71-72) Ve O'nu ve Lût'u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vardır. Ve O'na İshak'ı ve fazla olarak da Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de sâlihler kıldık.
Ömer Öngüt = Biz onu ve Lut'u kurtarıp, âlemlere bereketler verdiğimiz yere ulaştırdık.
Şaban Piriş = Onu da Lût’u da alemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp, kurtardık.
Sadık Türkmen = Onu ve Lût’u kurtarıp, içinde âlemlere bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık!
Seyyid Kutub = Arkasından İbrahim'i, Lut ile birlikte kurtararak onları insanlar için verimli ve bereketli kıldığımız bir bölgeye yerleştirdik.
Suat Yıldırım = Onu Lût ile beraber kurtarıp, bütün insanlar için kutlu ve feyizli kıldığımız diyara ulaştırdık.
Süleyman Ateş = Onu ve Lût'u kurtarıp, âlemlere bereketli kıldığımız bir yere getirdik.
Tefhim-ul Kuran = Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.
Ümit Şimşek = Onu ve Lût'u kurtararak bütün insanlar için mübarek kıldığımız bir diyara ulaştırdık.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onu da Lût'u da kurtarıp içinde âlemlere bereketler sakladığımız toprağa ulaştırdık.
İskender Ali Mihr = Âlemler içinde bereketli kıldığımız arz’a, onu ve Hz. Lut’u (ulaştırıp) kurtardık.
İlyas Yorulmaz = Biz İbrahim ve Lut’u, insanların yaşadığı her dönem için örnek olsun diye, yer yüzünde bereketli kıldığımız bir yere, kurtarıp yerleştirdik.
وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِحِينَ
Enbiyâ / 72 -
Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe nâfileten, ve kullen cealnâ sâlihîn(sâlihîne).
Diyanet İşleri = Ona İshak’ı ve ayrıca da Yakub’u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ona İshak'ı verdik, Yakup'u da istemeden ihsân ettik ve hepsini de temiz ve iyi kişiler kıldık.
Abdullah Parlıyan = O İbrahim'e, İshâk'ı üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve bunların herbirini temiz ve dürüst kişiler kıldık.
Adem Uğur = Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; herbirini sâlih insanlar yaptık.
Ahmed Hulusi = Biz Ona İshak'ı bağışladık, fazladan da Yakup'u verdik. . . Hepsini sâlihler kıldık.
Ahmet Tekin = Ona İshak’ı bağışladık. Üstelik dileğinden de fazlasını, torun olarak Yâkub’u verdik. Her birini, dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi mü’minler, sâlih kimseler olarak yetiştirdik.
Ahmet Varol = Ona İshak'ı ve fazladan da Yakub'u bahşettik. Hepsini de salih kimseler eyledik.
Ali Bulaç = Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.
Ali Fikri Yavuz = İbrâhîme (evlad olarak) İshak’ı, üstelik bir de Yakûb’u ihsan ettik ve her birini salih kimselerden yaptık.
Ali Ünal = O’na ayrıca İshak’ı, üstelik bir de (torun olarak) Yakub’u ihsan ettik. Ve hepsini, her zaman sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapan kimseler kıldık.
Bayraktar Bayraklı = İbrâhim'e İshâk'ı ve ilâve bir bağış olmak üzere Ya‘kûb'u verdik. Her birini iyi kimseler kıldık.
Bekir Sadak = Ibrahim'e, buna ilaveten ishak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kildik.
Celal Yıldırım = Ve ibrahim'e İshâk'ı, fazla olarak da Yâkub'u verdik ve hepsini de iyi yararlı kişiler kıldık.
Cemal Külünkoğlu = (71-72) O'nu da, (kardeşinin oğlu) Lut'u da, gelecek bütün çağlar için bereketli kıldığımız bir beldeye (Şam'a) ulaştırıp kurtardık. Ona İshak'ı ve bir de fazladan (İshak'ın oğlu) Yakub'u bağışladık ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık.
Diyanet İşleri (eski) = İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık.
Diyanet Vakfi = Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; herbirini sâlih insanlar yaptık.
Edip Yüksel = Ona ödül olarak İshak'ı ve Yakub'u verdik. Hepsini erdemli kıldık
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve ona İshakı ihsan ettik, fazla olarak Ya'kubu da ve her birini salihînden kıldık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ona İshak'ı lütfettik, üstelik Yakub'u da; ve onların herbirini iyi kimseler yaptık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona (İbrahim'e) İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve herbirini salih kimseler kıldık.
Gültekin Onan = Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.
Harun Yıldırım = Ona İshak’ı bağışladık, üstüne de Yakub’u; her birini salihler kıldık.
Hasan Basri Çantay = Ona (İbrâhîme) Ishaakı, üstelik bir de Ya'kuubu ihsan etdik ve (bunların) her birini saalih (zât) ler yapdık.
Hayrat Neşriyat = Ve ona (İbrâhîm’e) İshâk’ı ve fazla(sıyla bir lütûf) olarak da (torunu olan)Ya'kub’u ihsân ettik. Ve her birini sâlih kimseler kıldık.
İbni Kesir = Ona İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik. Ve her birini salih kimseler kıldık.
Kadri Çelik = Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u. Her birini salihler kıldık.
Muhammed Esed = Ve o'na ayrıca İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u armağan ettik, ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık;
Mustafa İslamoğlu = Ve ona bir armağan olarak İshak'ı ve (onun oğlu) Yakub'u bahşettik; ve onların hepsini kişilik ve erdem sahibi kıldık;
Ömer Nasuhi Bilmen = (71-72) Ve O'nu ve Lût'u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vardır. Ve O'na İshak'ı ve fazla olarak da Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de sâlihler kıldık.
Ömer Öngüt = Ona İshak'ı hediye ettik, fazladan bir bağış olmak üzere Yâkub'u lütfettik. Her birini sâlih insanlar yaptık.
Şaban Piriş = Ve ona, İshak’ı, üstelik bir de Yakub’u bağışladık. Her ikisini de dürüst kimseler kıldık.
Sadık Türkmen = Ona ishak’ı hediye ettik, üstelik (İshak’ın ardından torunu) Yakub’u da; hepsini (toplumlarına) faydalı kişiler/salihlerden kıldık.
Seyyid Kutub = Üstelik İbrahim'e, İshak'ı ve fazladan bir bağış olarak Yakub'u lütfettik ve hepsini de salih kimseler yaptık.
Suat Yıldırım = Ona ayrıca İshak’ı, üstelik bir de Yâkub’u ihsan ettik. Hepsini de erdemli insanlar kıldık.
Süleyman Ateş = Ona İshak'ı hediye ettik, üstelik (torunu) Ya'kûb'u da (verdik). Hepsini de iyi insanlar yaptık.
Tefhim-ul Kuran = Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.
Ümit Şimşek = Ve ona İshak'ı verdik. Ayrıca bir de Yakub'u bağışladık. Hepsini de iyi ve hayırlı kullar eyledik.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona İshak'ı bağışladık, ayrıca Yakub'u da hediye ettik. Hepsini hak ve barış için çalışan insanlar yaptık.
İskender Ali Mihr = Ve ona, İshak (A.S)’ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)’ı vehbî (armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık.
İlyas Yorulmaz = Biz İbrahim’e, İshak’ı ve Yakub’u fazladan bağışladık. Onların hepsini salih kullardan olmalarını sağladık.
وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ
Enbiyâ / 73 -
Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâti, ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).
Diyanet İşleri = Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onları öyle rehberler ettik ki emrimizle halkı doğru yola sevk ederler ve onlara hayırlı işleri, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve onlar, bize ibâdet eden kişilerdi.
Abdullah Parlıyan = Ve onları öyle rehber ve önderler yaptık ki, emrimizle toplumu doğru yola sevkederler ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz konusunda duyarlı ve devamlı olmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar daima bize ibadet eden kimselerdi.
Adem Uğur = Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.
Ahmed Hulusi = Onları hükmümüzce hakikate erdiren önderler kıldık. . . Onlara hayırlı işler yapmayı, salâtı ikame etmeyi ve zekât vermeyi vahyettik. . . Kulluklarının farkındalığında idiler.
Ahmet Tekin = Onları, var ettiğimiz planın gereği, doğru yolu gösteren imamlar, önderler olarak hazırlayıp yetiştirdik. Onlara, dünya ve âhiret için hayırlı işler yapmayı, Allahın emirlerini yerine getirmeyi, namazı âdâbına riayet ederek, aksatmadan kılmayı, vicdanı, serveti, sosyal bünyeyi arındıran, berekete vesile olan zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar bizi ilâh tanıyan, candan müslüman olarak bize bağlanan, saygıyla bize kulluk ve ibadet eden kimselerdi.
Ahmet Varol = Onları bizim emrimizle doğruya ileten önderler kıldık. Kendilerine hayırları işlemeyi, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
Ali Bulaç = Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Ve hepsini (İbrâhîm’i, İshak’ı ve Yakûb’u) emrimizle doğru yol gösteren imamlar (önderler) yaptık. Kendilerine hayırlar işlemeği, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahy eyledik. Onlar hep bize ibadet ediyorlardı (asla putlara tapmıyorlardı).
Ali Ünal = Onları emrimiz ve yönlendirmemizle insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine her türlü hayrı işlemeyi, bütün şartlarına uyarak, vaktinde ve aksatmadan namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar, kendilerini Bize ibadete adamış kullarımızdı.
Bayraktar Bayraklı = Onları, emrimiz doğrultusunda insanlara yol gösteren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, bize hep kulluk ettiler.
Bekir Sadak = Onlari, buyrugumuz altinda insanlari dogru yola goturen onderler yaptik; onlara, iyi isler yapmayi, namaz kilmayi, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.
Celal Yıldırım = Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlı işleri işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Zaten onlar bize ibâdet eden kullardı.
Cemal Külünkoğlu = Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi (varlıkları paylaşmayı) vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kullardı (Allah'tan başka hiçbir varlığa tanrısal nitelikler yakıştırmazlardı).
Diyanet İşleri (eski) = Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.
Diyanet Vakfi = Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.
Edip Yüksel = Biz onları, emrimize göre yol gösteren önderler kıldık. Onlara iyi işlerin nasıl yapılacağını, namazın nasıl gözetileceğini ve zekatın nasıl verileceğini vahyettik. Onlar bize kulluk edenlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve hepsini emrimizle yol gösteren imamlar ettik ve kendilerine hayırlar işlemeği, namaz kılmayı zekât vermeyi, vahyeyledik ve hep bize âbid idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve hepsini, emrimizle yol gösteren rehberler yaptık ve kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Hepsi Bize kulluk eden kimselerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.
Gültekin Onan = Ve onları kendi buyruğumuzla hidayete yönelten imamlar kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
Harun Yıldırım = Ve onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermelerini vahyettik. Onlar yalnızca bize ibadet eden kimselerdi.
Hasan Basri Çantay = Onları emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler kıldık, kendilerine hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyetdik. Onlar bize ibâdet edicilerdi,
Hayrat Neşriyat = Onları emrimizle (insanlara) hak yolu gösteren imamlar (kendisine tâbi' olunan rehberler) yaptık; onlara hayırlı işler yapmayı, namazı hakkıyla edâ etmeyi ve zekât vermeyi vahyettik. (Onlar) bize kulluk eden kimselerdi.
İbni Kesir = Onları emrimizle insanlara doğru yolu gösteren imamlar kıldık. Ve onlara hayırlar yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kulluk eden kimselerdi.
Kadri Çelik = Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayırlı işleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
Muhammed Esed = ve onları buyruklarımız doğrultusunda (başkalarına) yol gösteren önderler yaptık; çünkü onlara iyi ve yararlı işler yapmayı, salat konusunda duyarlı ve devamlı olmayı, arınmak için verilmesi gereken şeyi vermeyi vahyettik; böylece onlar hep Bize kulluk ettiler.
Mustafa İslamoğlu = ve onları talimatlarımız çerçevesinde herkese doğru yolu gösteren önderler yaptık; nitekim onlara hayırlı işler yapmalarını, Allah'a ibadetin hakkını vermelerini, arınmak ve yücelmek için gerekli bedeli ödemelerini vahyettik: Nihayet, onların tümü de sadece Bize kulluk eden kimselerdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onları imamlar kıldık ki, Bizim emrimizle rehber-i hidâyette bulunurlar ve onlara hayırlı işleri yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve Bize ibadet edenler oldular.
Ömer Öngüt = Onları emrimizle doğru yolu gösteren rehberler kıldık. Onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize hep kulluk eden kimselerdi.
Şaban Piriş = Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kılıp, onlara hayır işlemeyi, namazı kılmayı, zekatı vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.
Sadık Türkmen = Onları emrimizle doğru yolu gösteren liderler/önderler yaptık! Onlara hayırlı işler yapmayı, namazı kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar Bize kulluk eden kimselerdi.
Seyyid Kutub = Onları emrimiz uyarınca insanları doğru yola ileten önderler yaptık. Onlara yararlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi.
Suat Yıldırım = Onları buyruklarımızla insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar yalnız Bize ibadet ederlerdi.
Süleyman Ateş = Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden(insan)lardı.
Tefhim-ul Kuran = Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
Ümit Şimşek = Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnız Bize ibadet eden kullardı.
Yaşar Nuri Öztürk = Onları, bizim buyruğumuzla yol alan önderler yaptık. Onlara iyilikler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, yalnız bize kulluk ediyorlardı.
İskender Ali Mihr = Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.
İlyas Yorulmaz = Biz onları, bizim emirlerimiz doğrultusunda hareket ededen bir ümmet olmalarını sağladık. Onlara yararlı işlerin neler olduğunu, namaz kılmalarını, zekat vermelerini ve yalnızca bize kulluk etmeleri gerektiğini vahy ettik.
وَلُوطًا آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَت تَّعْمَلُ الْخَبَائِثَ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ
Enbiyâ / 74 -
Ve lûtan âteynâhu hukmen ve ılmen ve necceynâhu minel karyetilletî kânet ta’melul habâise, innehum kânû kavme sev’in fâsikîn(fâsikîne).
Diyanet İşleri = Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Lût'a da peygamberlik ve bilgi verdik ve halkı, kötü işlerde bulunan şehirden kurtardık onu; gerçekten de onlar, kötü ve buyruktan çıkmış bir topluluktu.
Abdullah Parlıyan = Ve Lût'a da doğru ile eğrinin seçiminde, sağlam bir muhâkeme yetisi ve ilim verdik ve O'nu çirkin davranışlar ortaya koyan bir toplumun elinden kurtardık. Şüphesiz ki onlar kötü, doğru yoldan çıkmış, ahlaksız bir toplum idi.
Adem Uğur = Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.
Ahmed Hulusi = Lût'a (gelince), Ona bir hüküm ve bir ilim verdik. . . Onu çirkin şeylerleri işleyen o kentten kurtardık. . . Muhakkak ki onlar bozuk inançlı, kötü bir kavim idi.
Ahmet Tekin = Lût’u da hatırlayarak insanlara anlat. Biz ona hikmete dayalı hükümranlık yargı ve icra yetkesi, şeriat ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapmakta olan memleketten, Sodom’dan kurtardık. Onlar, bilinçli olarak tepelerinden tırnaklarına kadar kötülüğe batmış, doğru ve mantıklı düşünmenin, hakça bir düzenin dışına çıkan fâsık, âsi, bozguncu bir kavim idi.
Ahmet Varol = Lut'a da hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavimdiler.
Ali Bulaç = Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi.
Ali Fikri Yavuz = Lût’a da bir hikmet (peygamberlik) ve bir ilim verdik. Onu kötülükler yapmakta olan memleketten (Sedûm halkından) kurtardık. Gerçekten onlar, fâsık olan kötü bir kavim idiler.
Ali Ünal = Lût’u da, (aynı şekilde bu önderlerden kıldık ve) kendisine her meselede doğru ve yerinde karar verebilme, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti, hikmet ve ilim verdik. Onu iğrenç işler yapan memleket halkından kurtardık. Gerçekten o halk, kötülüğe batmış ve bütünüyle yoldan çıkmış bir güruhtu.
Bayraktar Bayraklı = Lût'a gelince, ona da hüküm ve ilim verdik; onu çirkin işler yapmakta olan halkından kurtardık. Zira onlar, gerçekten fena işler yapan kötü bir topluluktu.[329]
Bekir Sadak = Lut'a da hukum ve ilim verdik; onu, cirkin isler isleyen kasabadan kurtardik. Dogrusu onlar yoldan cikmis kotu bir milletti.
Celal Yıldırım = Lût'a da hüküm hikmet ve ilim verdik ve onu çok iğrenç işlerde bulunan kasabadan kurtardık. Şüphesiz ki onlar, kötü, doğru yoldan çıkmış ahlâksız bir kavim idi.
Cemal Külünkoğlu = (74-75) Lût'a da bir hikmet (peygamberlik) ve bilgi verdik. Onu, halkı iğrenç işler yapan o kentten kurtardık. Onlar gerçekten çirkin davranışları huy edinmiş kötü bir toplumdu. Ve onu (Lut'u) rahmetimizle kuşattık. Çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.
Diyanet İşleri (eski) = Lut'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir milletti.
Diyanet Vakfi = Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.
Edip Yüksel = Lut'a da bilgi ve bilgelik verdik. Onu, çirkin işler işleyen topluluktan kurtardık. Onlar, yoldan çıkmış kötü bir toplumdu
Elmalılı Hamdi Yazır = Lût, ona da huküm, bir ılim verdik ve onu habasetler işliyen o karyeden kurtardık, hakıkat onlar kötü, fasık bir kavm idiler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Lut'a, ona da bir hüküm ve ilim verdik. Onu çirkeflikler işleyen o beldeden kurtardık; doğrusu onlar kötü ve fasık bir kavim idiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz Lût'a da bir hüküm, bir ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar kötü, fasık bir kavimdi.
Gültekin Onan = Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık, şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan fasıklar kavmi olmuşlardı.
Harun Yıldırım = Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.
Hasan Basri Çantay = Lûta, (evet) ona da bir hüküm, bir ilim verdik. Onu kötülükler yapmakda devam eden o memleketden kurtardık. Hakıykat onlar fena bir kavm idiler, fâsıkdılar.
Hayrat Neşriyat = Lût’a da (vahyettik)! Ona da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan o şehirden kurtardık. Gerçekten onlar, kötü bir fâsıklar topluluğu idiler.
İbni Kesir = Lut'a da. Ona hüküm ve ilim verdik, onu çirkin işler yapan o memleketten kurtardık. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış kötü bir kavim idiler.
Kadri Çelik = Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, yoldan çıkmış kötü bir kavimdi.
Muhammed Esed = Ve Lut'a da (doğru ile eğrinin seçiminde) sağlam bir muhakeme yetisi ve ilim verdik; ve o'nu çirkin davranışlar ortaya koyan bir toplumun elinden kurtardık. (Bu toplumu ise yok ettik, çünkü) gerçekten günaha gömülüp gitmiş yoz bir toplumdu.
Mustafa İslamoğlu = Lut'a da sağlam bir muhakeme ve seçip ayırma yeteneği kazandıran bir bilgi tasavvuru bahşettik; ve onu çirkin eylemleriyle tanınan kentten kurtardık; çünkü onlar yoldan çıkmış yoz bir kavimdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Lût'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu habîsane hareketlerde bulunan bir memleketten kurtardık ki; onlar hakikaten fâsıklar olan bir fena kavim idiler.
Ömer Öngüt = Lut'a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavim idi.
Şaban Piriş = Lut’a da hikmet ve ilim verdik. Onu çirkin iş yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar, yoldan çıkmış kötü bir toplum idi.
Sadık Türkmen = Ve lut’a gelince... Ona da hüküm/yargı gücü ve ilim verdik. Onu iğrenç işler yapmakta olan bir kentten kurtardık. Gerçekten onlar; fasık/doğru yoldan sapmış kötülük topluluğu idiler!
Seyyid Kutub = Lût'a da egemenlik ve bilgi verdik. Onu, halkı iğrenç işler yapan o kentten kurtardık. Onlar gerçekten çirkin davranışları huy edinmiş kötü bir toplumdur.
Suat Yıldırım = (74-75) Lût’a da hüküm ve ilim verdik ve onu iğrenç işler yapan şehir halkından kurtardık ki gerçekten onlar kötü ve itaat dışına çıkmış fâsık bir güruh idiler. Kendisini de şefkat ve himayemize aldık. O gerçekten erdemli kimselerdendi.
Süleyman Ateş = Lût'a da hüküm (hükümranlık, peygamberlik, hikmet) ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapan bir kentten kurtardık. Gerçekten onlar yoldan çıkan kötü bir kavim idiler.
Tefhim-ul Kuran = Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi.
Ümit Şimşek = Lût'a da hüküm ve ilim verdik ve onu pis işlerin işlendiği bir beldeden kurtardık. O belde halkı gerçekten de yoldan çıkmış, kötü bir kavimdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Lût'a da hükümranlık ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran bir kentten kurtardık. O kent halkı yoldan çıkmış kötü bir kavimdi.
İskender Ali Mihr = Ve Lut (A.S)’a hikmet ve ilim verdik. Ve habaîs (kötülükler, ahlâksızlıklar) işleyen ülkeden onu kurtardık. Muhakkak ki onlar, fasık olan kötü bir kavimdi.
İlyas Yorulmaz = Lut’a da hükümler ve bilgiler verdik. Lut’u çok çirkin işler yapan bir kasaba halkından kurtardık. Gerçekte o kasaba halkı yoldan çıkmış bir topluluktu.
وَأَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ
Enbiyâ / 75 -
Ve edhalnâhu fî rahmetinâ, innehu mines sâlihîn(sâlihîne).
Diyanet İşleri = Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve rahmetimize ithâl ettik onu; gerçekten de temiz kişilerdendi o.
Abdullah Parlıyan = Ve Lût'u da rahmetimizle kuşattık. Çünkü O, gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.
Adem Uğur = Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.
Ahmed Hulusi = Onu rahmetimize kattık. . . Muhakkak ki O sâlihlerden idi.
Ahmet Tekin = Lût’u rahmet deryamıza gark ettik. O dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi mü’minlerden, sâlih kimselerdendi.
Ahmet Varol = Ve onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o salihlerdendi.
Ali Bulaç = Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.
Ali Fikri Yavuz = Biz, Lût’u rahmetimizin içine koyduk; çünkü o, cidden salih kimselerdendi.
Ali Ünal = Onu, ayrıca rahmetimizle sarıp sarmaladık. Doğrusu O, daima meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapan seçkinlerdendi.
Bayraktar Bayraklı = Lût'u rahmetimize aldık; doğrusu o, iyilerdendi.
Bekir Sadak = Lut'u rahmetimizin icine aldik; dogrusu o iyilerdendi.*
Celal Yıldırım = Lût'u rahmetimize aldık ; çünkü o, iyi yararlı kişilerden idi.
Cemal Külünkoğlu = (74-75) Lût'a da bir hikmet (peygamberlik) ve bilgi verdik. Onu, halkı iğrenç işler yapan o kentten kurtardık. Onlar gerçekten çirkin davranışları huy edinmiş kötü bir toplumdu. Ve onu (Lut'u) rahmetimizle kuşattık. Çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.
Diyanet İşleri (eski) = Lut'u rahmetimizin içine aldık; doğrusu o iyilerdendi.
Diyanet Vakfi = Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.
Edip Yüksel = Onu merhametimizin kapsamına aldık, çünkü o erdemlilerden idi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onu ise rahmetimize idhal eyledik, çünkü o cidden salihînden idi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu ise rahmetimizin içine aldık. Çünkü o iyi kişilerdendi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onu ise rahmetimizin içine aldık. Çünkü o salihlerdendi.
Gültekin Onan = Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.
Harun Yıldırım = Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.
Hasan Basri Çantay = Onu rahmetimizin ta içine koyduk. Çünkü o, saalihlerdendi.
Hayrat Neşriyat = Ve onu (Lût’u) rahmetimizin içine aldık. Gerçekten o, sâlih kimselerdendi.
İbni Kesir = Ve onu rahmetimize kattık. Doğrusu o, salih kimselerdendi.
Kadri Çelik = Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.
Muhammed Esed = Ve (Lut'u) rahmetimizle kuşattık: çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.
Mustafa İslamoğlu = Ama (Lut'a bir şey olmadı), onu rahmetimizle kuşatmıştık; zira o dürüst ve erdemli kimselerdendi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onu rahmetimize idhal ettik, çünkü o, şüphe yok sâlihlerden idi.
Ömer Öngüt = Onu rahmetimizin içine aldık. Çünkü o sâlihlerden idi.
Şaban Piriş = O’nu da rahmetimize dahil ettik. Çünkü o, iyi ve dürüst kimselerdendi.
Sadık Türkmen = Biz onu (Lut’u) rahmetimize dahil ettik. Şüphesiz o, (insanlığa) yararlı/salihlerden biri idi.
Seyyid Kutub = Lût'u rahmetimizin kapsamına aldık. O gerçekten salih kullarımızdan biri idi.
Suat Yıldırım = (74-75) Lût’a da hüküm ve ilim verdik ve onu iğrenç işler yapan şehir halkından kurtardık ki gerçekten onlar kötü ve itaat dışına çıkmış fâsık bir güruh idiler. Kendisini de şefkat ve himayemize aldık. O gerçekten erdemli kimselerdendi.
Süleyman Ateş = Ve onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, Sâlihlerden idi.
Tefhim-ul Kuran = Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.
Ümit Şimşek = Böylece onu rahmetimize aldık. Çünkü o iyi ve hayırlı kimselerdendi.
Yaşar Nuri Öztürk = Onu rahmetimizin içine soktuk. O, hak ve barış için çalışanlardandı.
İskender Ali Mihr = Ve onu rahmetimizin içine dahil ettik. Muhakkak ki o, salihlerdendir.
İlyas Yorulmaz = Lut’u rahmetimizle kuşattık. Çünkü o hep doğru işler yapan (salih) bir kimse idi.
وَنُوحًا إِذْ نَادَى مِن قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ
Enbiyâ / 76 -
Ve nûhan iz nâdâ min kablu festecebnâ lehu fe necceynâhu ve ehlehu minel kerbil azîm(azîmi).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Nûh da bundan önce hani nidâ etmişti de duâsını kabûl etmiştik, onu ve âilesini, yürekleri bile yakan pek büyük bir dertten kurtarmıştık.
Abdullah Parlıyan = Ve Nuh'u da hatırla, hani O, İbrahim ve Lût'dan çok önce bize yakarmıştı ve biz de O'nun bu yakarışına cevap vermiş, O'nu ve O'nunla beraber olanları büyük bir felaketten kurtarmıştık.
Adem Uğur = Daha önce Nuh da dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Ahmed Hulusi = Nuh. . . Hani daha önce bize yönelmişti de, Ona icabet etmiş; (böylece) Onu ve ehlini o aziym sıkıntıdan kurtarmıştık.
Ahmet Tekin = Nûh’u da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Nûh, daha önce niyaz etmişti. Onun duasını kabul edip, dileğini yerine getirdik. Kendisini, ailesini, iman edenleri büyük sıkıntıdan kurtardık.
Ahmet Varol = Nuh da daha önce yakarmıştı. Biz onun duasını kabul etmiş, böylece onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Ali Bulaç = Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık.
Ali Fikri Yavuz = Nûh’u da hatırla ki, daha önce o dua etmişti de, biz duasını kabul etmiştik. Böylece kendisini ve ona bağlıları, o büyük âfetten (Tufan’dan) kurtardık.
Ali Ünal = Nuh’u da söz konusu önderlerden kıldık. O, (İbrahim’den ve Lût’tan da) önce yaşamış ve Bize yakarmıştı. Biz de, yakarışını kabul buyurup, O’nu ve ev halkıyla birlikte kavminden de kendisine iman ederek gerçek ve has ailesi içine dahil olanları o çok büyük âfetten kurtarmıştık.
Bayraktar Bayraklı = Nûh da, daha önce yalvarmıştı; onun da duasını kabul etmiştik. Kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.[330]
Bekir Sadak = Nuh da daha onceleri Bize yalvarmisti, onun duasini kabul edip, kendisini ve ailesini buyuk sikintidan kurtardik.
Celal Yıldırım = Nuh'u da hatırla, hani o bir duâ etmişti de duasını kabul edip onu da, ev halkını da büyük bir felâket ve sıkıntıdan kurtardık.
Cemal Külünkoğlu = (76-77) Nuh'u da hatırla! Hani o bir dua etmişti de duasını kabul edip onu da, ev halkını da büyük bir felâket ve sıkıntıdan kurtarmıştık. Ayetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.
Diyanet İşleri (eski) = Nuh da daha önceleri Bize yalvarmıştı, onun duasını kabul edip, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
Diyanet Vakfi = Nuh'u da (hatırla). Hani o dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Edip Yüksel = Daha önce Nuh da bizi çağırmıştı. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtararak duasına cevap verdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Nuhu da, zira mukaddemâ nidâ etmişti, biz de duâsını kabul ettik de kendisini ve ehlini büyük bir sıkıntıdan kurtardık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Nuh'u da. Zira daha önce dua etmişti. Biz de onun duasını kabul ettik; kendisini ve ailesini büyük bir sıkıntıdan kurtardık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
Gültekin Onan = Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ehlini (ailesini) büyük bir üzüntüden kurtardık.
Harun Yıldırım = Daha önce Nuh da dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Hasan Basri Çantay = Nuuhu da (hatırla). Çünkü o, daha evvel düâ etmişdi de biz onu kabul eylemişdik. Nihayet kendisini de, ehlini de o büyük sıkıntıdan kurtardık.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Nûh’u da (an)! Hani daha önce (o da) duâ etmişti de onun duâsını kabûl edip, kendisini ve (îmân eden) ehlini o büyük sıkıntıdan (tûfandan)kurtarmıştık.
İbni Kesir = Nuh'u da. Hani daha önceleri Bize niyaz etmişti. Onun duasını kabul edip kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
Kadri Çelik = Nuh'u da (hatırla). Hani o dua etmiş de böylece biz onun duasını kabul etmiştik. Ardından, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Muhammed Esed = Ve Nuh(u da hatırla); hani, o (İbrahim ve Lut'tan) çok önce (Bize) yakarmıştı ve Biz de o'nun (bu yakarışına) cevap vermiş, o'nu ve o'nunla beraber olanları büyük bir felaketten kurtarmıştık;
Mustafa İslamoğlu = Onlardan çok daha önce Nuh da Bize yalvarmış, bunun üzerine Biz de onun duasını kabul etmiş, onu ve onun yakınlarını büyük bir beladan kurtarmıştık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Nûh'u (da Yâd et)! O vakit ki, o evvelce niyazda bulunmuştu. Biz de O'na icabet etmiş, nihâyet O'nu da, ehlini de pek büyük bir gamdan necâta erdirmiştik.
Ömer Öngüt = Daha önce Nuh duâ etmiş, biz onun duâsını kabul etmiştik. Böylece kendisini ve âilesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Şaban Piriş = Nuh’u da.. Hani o, daha önce dua etmişti de, biz de ona karşılık vermiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Sadık Türkmen = Ve nuh’u da hatırla! Hani o, daha önce Bize yalvarmıştı. Biz de onun duasını kabul ettik. Kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
Seyyid Kutub = Nuh'a gelince hani O, daha önce bize yalvarmıştı. Biz de O'nun duasını kabul ederek kendisini ve yakınlarını o büyük afetten kurtardık.
Suat Yıldırım = Nuh’u da önderlerden kıldık. O İbrâhim ve Lut’dan çok önce, Bize yakarmıştı. Biz de duasını kabul buyurup onu, yakınlarını, evlatlarını ve halkından iman edenleri büyük bir beladan kurtardık.
Süleyman Ateş = Nûh'u da (an), o da bunlardan önce bize yalvarmıştı. Biz de onun du'âsını kabul edip kendisini ve âilesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
Tefhim-ul Kuran = Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık.
Ümit Şimşek = Daha önce de Nuh Bize dua ettiğinde onun duasına cevap vermiş, onu ve ailesini o büyük felâketten kurtarmıştık.
Yaşar Nuri Öztürk = Nûh'a gelince, o da daha önce bize yakarmıştı. Yakarışına cevap verdik de onu ve ailesini, o büyük sıkıntıdan kurtardık.
İskender Ali Mihr = Ve Nuh (A.S), daha önce nida etmişti (seslenmiş, dua etmişti). Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Böylece onu ve ehlini (ailesini) büyük bir üzüntüden kurtardık.
İlyas Yorulmaz = Nuh da daha önce bize yardım için seslenmişti. Onun çağrısına icabet ettik, onu ve ailesini büyük bir sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
Enbiyâ / 77 -
Ve nasarnâhu minel kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ, innehum kânû kavme sev’in fe agraknâhum ecmaîn(ecmaîne).
Diyanet İşleri = Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve delillerimizi yalanlayan bir topluluğa karşı yardım etmiştik ona; gerçekten de kötü bir topluluktu onlar ve bu yüzden hepsini de sulara boğmuştuk.
Abdullah Parlıyan = O'nu ayetlerimizi yalan sayan bir topluma karşı, yardım edip O'nun intikamını aldık. Şüphesiz ki onlar, kötü bir kavim idi, biz de hepsini olduğu gibi tufanda boğduk.
Adem Uğur = Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.
Ahmed Hulusi = Ona, kendilerindeki işaretlerimizi yalanlayan halka (karşı) yardım etmiştik. . . Muhakkak ki onlar kötü bir topluluk idi. . . Biz de onların hepsini birden suda boğduk.
Ahmet Tekin = Âyetlerimizi, mûcizelerimizi yalanlayan kavimden onu koruduk. Onlar bilinçli olarak serâpâ suça, günaha batmış bir kavimdi. Onların hepsini tufanda boğduk.
Ahmet Varol = Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım ettik. Onlar kötü bir kavimdiler, biz de onların tümünü suda boğduk.
Ali Bulaç = Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardım edip öcünü aldık'. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.
Ali Fikri Yavuz = Bir de âyetlerimizi tekzip eden o kavimden Nûh’u kurtarıp öcünü aldık. Gerçekten onlar, kötü bir kavim idiler. Biz de hepsini birden boğduk.
Ali Ünal = Âyetlerimizi yalanlayan topluluğa karşı yardım etmiştik O’na. O topluluk da gerçekten kötülüğe batmış bir güruhtu ve bu yüzden hepsini suda boğmuştuk.
Bayraktar Bayraklı = Nuh'u, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavimdi. Bu yüzden hepsini suya gömdük.[331]
Bekir Sadak = Ayetlerimizi yalanlayan millete karsi ona yardim ettik. Dogrusu onlar fena bir milletti, hepsini suda bogduk.
Celal Yıldırım = Ve âyetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım edip intikam aldık. Şüphesiz ki onlar kötü bir kavim idi; biz de hepsini olduğu gibi (tufanda) boğduk.
Cemal Külünkoğlu = (76-77) Nuh'u da hatırla! Hani o bir dua etmişti de duasını kabul edip onu da, ev halkını da büyük bir felâket ve sıkıntıdan kurtarmıştık. Ayetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.
Diyanet İşleri (eski) = Ayetlerimizi yalanlayan millete karşı ona yardım ettik. Doğrusu onlar fena bir milletti, hepsini suda boğduk.
Diyanet Vakfi = Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.
Edip Yüksel = Ayetlerimizi inkar eden toplumlara karşı onu destekledik. Onlar, kötü bir toplum olduklarından hepsini boğduk.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve âyetlerimizi tekzib eden kavmden öcünü aldık, hakikat onlar kötü bir kavm idiler, biz de hepsini birden gargettik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ayetlerimize yalan diyen kavimden öcünü aldık. Gerçekten onlar kötü bir kavimdiler, Biz de hepsini birden boğuverdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun öcünü aldık. Şüphesiz onlar kötü bir kavimdiler. Biz de hepsini (suda) boğduk.
Gültekin Onan = Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardım edip öcünü aldık.' Şüphesiz onlar kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.
Harun Yıldırım = Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.
Hasan Basri Çantay = Onun, âyetlerimizi yalanlayan kavminden, biz öcünü aldık. Hakıykat onlar kötü bir kavmdiler. Biz de işte topunu birden (suda) boğduk.
Hayrat Neşriyat = Âyetlerimizi yalanlayan o kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar, kötü bir kavim idiler de onları hep birlikte suda boğduk.
İbni Kesir = Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım ettik. Doğrusu onlar; kötü bir kavim idiler. Biz de hepsini birden suda boğduk.
Kadri Çelik = Ve ona, ayetlerimizi yalanlayan kavim karşısında (kurtararak) yardım ettik. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.
Muhammed Esed = Onu, ayetlerimizi yalanlayan bir topluma karşı korumuştuk; gerçekten de günaha gömülüp gitmiş bir toplumdu onlar ve bu yüzden Biz de onların hepsini boğuverdik.
Mustafa İslamoğlu = Yine onu, ayetlerimizi yalanlamakta ısrar eden bir topluma karşı desteklemiştik: zira onlar da ahlaken yozlaşmış bir toplumdu; bu yüzden Biz de tümünü boğulmaya terk ettik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Bizim âyetlerimizi tekzîp eden bir kavimden O'nu muaf ettik, şüphe yok ki, onlar kötülük yapan bir kavim idiler. Artık onları cümleten gark ediverdik.
Ömer Öngüt = Âyetlerimizi yalanlayan bir kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar fenâ bir kavimdi. Bu yüzden hepsini birden suda boğduk.
Şaban Piriş = Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım etmiştik. Çünkü onlar kötü bir toplum idi, bu sebeple onların hepsini suda boğmuştuk.
Sadık Türkmen = Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı, ona yardım ettik. Gerçekten onlar, kötülük halkı olmuşlardı. Biz de, onların tümünü boğduk.
Seyyid Kutub = Onu ayetlerimizi yalanlayan soydaşlarının şerrinden kurtardık. Onlar gerçekten kötü bir toplumdu. Bu yüzden hepsini sularda boğduk.
Suat Yıldırım = Âyetlerimizi yalan sayan halka karşı da ona destek olup onlardaki haklarını aldık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idi. Bu yüzden Biz de onların hepsini suda boğduk.
Süleyman Ateş = Ve âyetlerimizi yalanlayan kavimden onun öcünü almıştık. Onlar, kötü bir kavim olmuşlardı, biz de onların hepsini boğmuştuk.
Tefhim-ul Kuran = Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardım edip öcünü aldık.' Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.
Ümit Şimşek = Böylece, âyetlerimizi yalanlayan kavimden onu koruduk. Onlar gerçekten de çok kötü bir kavimdi; Biz de onların hepsini birden boğduk.
Yaşar Nuri Öztürk = Ona, ayetlerimizi yalanlayan topluluğa karşı yardım ettik. Kötülüğün toplumuydu onlar. Hepsini birden batırıp boğduk.
İskender Ali Mihr = Ve âyetlerimizi yalanlayan bir kavme karşı ona yardım ettik. Muhakkak ki onlar, kötü bir kavim oldu. Böylece onların hepsini boğduk.
İlyas Yorulmaz = Ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım etmiştik. Nuh’un kavmi çok kötülük yapan bir topluluk olduğu için, onların hepsini suda boğmuştuk.
وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ
Enbiyâ / 78 -
Ve dâvude ve suleymâne iz yahkumâni fîl harsi iz nefeşet fîhi ganemul kavm(kavmi), ve kunnâ li hukmihim şâhidîn(şâhidîne).
Diyanet İşleri = Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dâvûd'la Süleyman da, hani bir topluluğun koyunları, geceleyin birisinin tarlasına yayılmış, harâp etmişti de bu hususta hüküm vermişlerdi ve biz de hükümlerine tanık olmuştuk.
Abdullah Parlıyan = Davûd ve Süleyman'ı da hatırla, hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şahitler idik.
Adem Uğur = Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.
Ahmed Hulusi = Davud ile Süleyman'ı da (an). . . Hani o ikisi, o ekin hakkında hüküm veriyorlardı. . . Hani bir topluluğun koyunları (geceleyin) ekinin içinde (onları yemek için) yayılmıştı. . . Biz onların hükümlerinin şahitleriydik.
Ahmet Tekin = Dâvûd ve Süleyman’ı da hatırlayarak insanlara anlat. Hani onlar ziyan verilmiş ekili bir tarla konusunda muhakemeler yaparak hükümler veriyorlardı. Bir kavmin davar sürüsü birilerinin ekinine girip yayılmıştı. Biz de onların, bu tür görevler yapan hakimlerin hükümlerini, idarecilerin tasarruflarını denetlemeye, tesbite devam ediyoruz.
Ahmet Varol = Davud ve Süleyman da; hani halkın koyunlarının içine yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükümlerine şahittik.
Ali Bulaç = Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahid idik.
Ali Fikri Yavuz = Davud’u ve Süleyman’ı da hatırla. Hani onlar, ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit geceleyin, bir kavmin davarı ekin tarlasına yayılmıştı (zarar vermişti). Biz de onların verdiği hükme şahitler idik. (Rivayet edildiğine göre, bir adamın koyunları, gece vakti bir çiftçinin ekin tarlasına girmişler ve ekinleri ile bağlarını helâk etmişler. Nihayet, çiftçi zarar talebi ile Hz. Davud’un huzurunda koyun sahibi aleyhine dâva açmış. Zararın kıymeti, koyunların kıymetine denk geldiğinden, Davud A.S. koyunların ekin sahibine verilmesini emretti. Onbir yaşında olan oğlu Süleyman A.S. ise, ekin tarlasını, eski haline gelinceye kadar koyun sahibine vermeyi ve bu müddet içerisinde koyunların sütü ile yünlerinden istifade etmek üzere, koyunları da ekin sahibine vermeyi uygun buldu.)
Ali Ünal = Davud ve Süleyman da önderlerdendi. Hani bir defasında ikisi birlikte telef edilen bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü bir başkasının tarlasına dalıp, ekinleri telef etmişti. Biz de, bütün peygamberlerin hükümleri gibi, o anda mahkemede olup biten her şeye de şahittik.
Bayraktar Bayraklı = Dâvûd ve Süleymân'ı da hatırla! Bir zaman bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir durumda bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.
Bekir Sadak = Davud ve Suleyman da milletin koyunlarinin yayildigi bir ekin hakkinda hukum veriyorlarken, Biz onlarin hukmune sahiddik.
Celal Yıldırım = Dâvud ve Süleyman'ı da an, hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şâhidler idik.
Cemal Külünkoğlu = Davut ve Süleyman'ı da hatırla! Hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şahittik.
Diyanet İşleri (eski) = Davud ve Süleyman da milletin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken, Biz onların hükmüne şahiddik.
Diyanet Vakfi = Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.
Edip Yüksel = Davut ve Süleyman da... Bir defasında, halkın koyunlarının yayıldığı birilerinin ekini hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların kararına tanık olduk.
Elmalılı Hamdi Yazır = Davud ile Süleymanı da, o vakit ki ikisi de hars hakkında huküm veriyorlardı, o vakıt ki ekinde geceleyin kavmin davarı yayılmıştı, biz de hukümlerine şâhid idik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Davud ile Süleyman'ı da. Hani ikisi de ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani bir kavmin davarları ekin içinde geceleyin yayılmıştı; Biz de hükümlerine şahittik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Davud ve Süleyman'ı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani milletin koyunları (geceleyin) içinde yayılmıştı, biz onların hükmüne şahittik.
Gültekin Onan = Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahid idik.
Harun Yıldırım = Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.
Hasan Basri Çantay = Dâvudu ve Süleymanı da (hatırla). Hani onlar ekin (yahud bağ mes'elesi) hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin davarı (geceleyin çobansız olarak ekinin, yahud bağın) içinde yayılmış (zarar yapmış) di. Onların (verdikleri) hükmün biz şâhidleri idik.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Dâvûd’u ve Süleymân’ı da (yâd et)! Bir vakit ekin hakkında hükümveriyorlardı; hani o kavmin koyunları onun (o ekinin) içine (geceleyin) yayılmışlardı. (Biz de) onların hükmüne şâhidler idik.
İbni Kesir = Davud ve Süleyman'a da. Hani kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken; Biz, onların hükmüne şahidlerdik.
Kadri Çelik = Davud ve Süleyman'ı da (hatırla). Hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahitler idik.
Muhammed Esed = Ve Davud ile Süleyman(ı da an): Hani bu ikisi, bir topluluğa ait koyun sürüsünün geceleyin girip otladığı bir ekin hakkında hüküm vereceklerdi ve Biz de o'nların bu hükümlerine tanık idik;
Mustafa İslamoğlu = Davud ve Süleyman'ı da (gündeme taşı)! Hani o ikisi, bir topluluğa ait çobansız ve dağınık koyun sürüsünün gece yayıldığı tarla konusunda karar vereceklerdi; ve Biz de onların kararına şahit idik;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Dâvud ile Süleyman'ı da zikret ki, onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit ki, onun içinde kavmin koyunları yayılmıştı. Ve Biz de onların hükümlerine şahitler olduk.
Ömer Öngüt = Davut ve Süleyman'ı da an! Bir zaman kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.
Şaban Piriş = Davud ve Süleyman’ı da hatırla.. Hani onlar, bir grup insanın koyun sürüsünün içine girip yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz, onların verdiği hükme de şahittik.
Sadık Türkmen = Davud’u ve Süleyman’ı da (an, ikisinden de bahset). İkisi de ekin hakkında hüküm veriyorlardı, hani bir halkın davarları onun içinde otlatılmıştı. Biz de onların hükümlerine şahit idik.
Seyyid Kutub = Davud ve Süleyman'a gelince, hani onlar geceleyin yabancı bir koyun sürüsünün içine dalarak ekinini mahvettiği bir tarlanın davasını hükme bağladıklarında verdikleri hükmün tanığı olmuştuk.
Suat Yıldırım = Davud ile Süleyman’ı da... Hani bir defasında onlar bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Şöyle ki: Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü ekin tarlasına yayılmış, zarar vermişti. Biz de onların bu hükümlerine tanık oluyorduk.
Süleyman Ateş = Dâvûd ile Süleymân'ı da (an); hani onlar, toplumun davarının yayıldığı bir ekin hakkında hükmediyorlardı, biz de onların hükümlerine tanık idik.
Tefhim-ul Kuran = Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahidler idik.
Ümit Şimşek = Davud ile Süleyman'a gelince, onlar da, birgün, birilerinin koyunlarından zarar görmüş bir tarla hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükmüne şahit idik.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Dâvud ile Süleyman... Hani, halkın davarının yayıldığı ekinler hakkında hüküm veriyorlardı da biz hükümlerine tanıklar olmuştuk.
İskender Ali Mihr = Dâvud (a.s) ve Süleyman (a.s), bir kavmin koyunlarının gece (çobansız olarak) içinde yayılıp otladığı ekinler hakkında hüküm veriyorlardı. Ve Biz, onların hükmüne şahittik.
İlyas Yorulmaz = Davut ve Süleyman, bir vakitler bir tarlayı tarumar eden koyunlar hakkında hüküm vermeye çalışıyorlardı. Bizde onların verecekleri hükmü gözetliyorduk (şahitlik ediyorduk).
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ
Enbiyâ / 79 -
Fe fehhemnâhâ suleymân(suleymâne), ve kullen âteynâ hukmen ve ılmen ve sehharnâ mea dâvudel cibâle yusebbihne vet tayr(tayre), ve kunnâ fâılîn(fâılîne).
Diyanet İşleri = Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.
Abdulbaki Gölpınarlı = O hükmü, biz anlatmıştık Süleyman'a ve hepsine de peygamberlik ve bilgi vermiştik ve berâberce Tanrıyı tenzîh etmek için dağları ve kuşları, Dâvûd'a râm ettik ve bunları yaptık, gücümüz yeter yapmaya.
Abdullah Parlıyan = Biz o meselenin çözümünü gerektiren hükmü, Süleyman'a anlattık ki, her ikisine de ayrı bir hüküm, ayrı bir bilgi verdik. Davud'la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Evet biz idik bunları düzenleyip yapanlar.
Adem Uğur = Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.
Ahmed Hulusi = Biz Süleyman'ı bu konuda anlayışlı kıldık! Her birine bir hüküm ve bir ilim verdik. Davud da tespih ederken, dağları ve kuş cinsini hizmetine verirdik. . . Fâiller biz idik.
Ahmet Tekin = Süleyman’ın dava konusu yapılan ihtilâfı daha iyi anlamasını biz sağlamıştık. Biz onların her birine hikmete dayalı hükümranlık yargı ve icra yetkisi, şeriat ve ilim vermiştik. Dâvûd ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları da emrimize boyun eğdirmiştik. Bunları biz yapmaktaydık.
Ahmet Varol = Biz bunu(n hükmünü) Süleyman'a bildirdik. Her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etmeleri üzere dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bütün bunları) yapan bizdik.
Ali Bulaç = Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar biz idik.
Ali Fikri Yavuz = Biz, o meselenin hükmünü Süleymân’a bildirdik. Bununla beraber her birine bir hüküm ve bir ilim vermiştik. Davud ile birlikte tesbih etmek üzere, dağları ve kuşları (ona) bağlı kılmıştık. Biz (bu gibi acaib işleri peygamberlere) yapanlarız.
Ali Ünal = Söz konusu davada isabetli olan hükmü Süleyman’a bildirdik. Biz, peygamberlerin her birine, (kendi misyonları ve içinde bulundukları zaman ve şartlar çerçevesinde) hüküm, doğru ve yerinde karar verebilme kabiliyeti, hikmet ve ilim bahşettik. Dağları, ayrıca kuşları da, Davud’un (ibadet ve münacattaki derinliğine ve sesinin güzelliğine) ram ettik ve onlar, O’nunla birlikte tesbihte bulunuyorlardı. Bütün bunları yapan Biziz.
Bayraktar Bayraklı = Böylece hükmü Süleymân'a biz anlatmıştık. Her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim vermiştik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvûd'a boyun eğdirdik. Biz her şeyi yaparız.
Bekir Sadak = Suleyman'a bu meselenin hukmunu bildirmistik; her birine hukum ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etsinler diye daglari ve kuslari buyruk altina aldik. Bunlari Biz yapmistik.
Celal Yıldırım = Biz onun (çözümünü gerektiren hükmü) Süleyman'a anlattık. Her ikisine de ayrı bir hüküm, ayrı bir bilgi verdik. Dâvud'la beraber tesbîh etsinler diye dağlara ve kuşlara baş eğdirdik; (evet) biz idik (bunları düzenleyip) yapanlar..
Cemal Külünkoğlu = Biz çözüm getirecek hükmü Süleyman'a kavratmıştık. Zaten her birine hükümdarlık ve ilim vermiştik. Davut ile birlikte, Allah'a tespih etsinler diye dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan bizdik.
Diyanet İşleri (eski) = Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik; her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları Biz yapmıştık.
Diyanet Vakfi = Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.
Edip Yüksel = Süleyman'a, doğru anlama yeteneği bağışladık. Herbirine bilgi ve bilgelik verdik. Davud'un emrine dağları ve kuşları verdik. Biz bunları yapmıştık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Derhal onu Süleymana anlattık, bununla berâber her birine bir huküm ve bir ılim vermiştik ve Davudun maıyyetinde dağları müsahhar kılmıştık, kuşlarla beraber tesbih ediyorlardı ve biz bunları yaparız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derhal onu Süleyman'a anlattık; bununla beraber herbirine bir hüküm ve bir ilim vermiştik. Dağları Davud'un emrine amade kılmıştık, kuşlarla beraber tesbih ediyorlardı; Biz bunları yaparız!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz onu(n hükmünü) hemen Süleyman'a bildirmiştik; (zaten) herbirine hüküm ve ilim vermiştik. Davud'la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Bütün bunları) yapan bizdik.
Gültekin Onan = Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık (fefehhemnaha), her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birtikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları ) Yapanlar biz idik.
Harun Yıldırım = Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.
Hasan Basri Çantay = Biz onu (n fetvasını) hemen Süleymana anlatmışdık. (Zâten) biz, her birine hüküm, ve ilim vermişdik. Dağları ve kuşları, Dâvud ile birlikde tesbîh etmek üzere, râm etmişdik. (Bütün bunları) yapanlar bizdik.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine onu (o hâdise hakkındaki hükmü) Süleymân’a anlattık. Bununla berâber her birine hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları, Dâvûd’la berâber tesbîh etmek üzere (ona) itaatkâr kıldık. Ve (bütün bunları) yapanlar (biz) idik.
İbni Kesir = Biz bu hükmü hemen Süleyman'a belletmiştik. Her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları yapanlar Bizdik.
Kadri Çelik = Biz bunu (yargılamayı) Süleyman'a kavrattık. (Davud ve Süleyman'ın) Her birine de hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih eden dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar biz idik.
Muhammed Esed = ve bu olayda Süleyman'ın dava konusunu (daha derinden) anlamasını sağladık; bununla birlikte, Biz her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim bahşetmiştik. Bizim sınırsız kudret ve yüceliğimizi anarken, dağı taşı ve kuşları Davud'un çağrısına boyun eğdirdik; ve Biz (dilediğimiz her şeyi) yapabilme kudretine sahibiz.
Mustafa İslamoğlu = fakat bu davada Süleyman'a (daha) derin bir kavrayış vermiştik. Bununla beraber Biz, her birine sağlam bir muhakeme ve seçip ayırma yeteneği kazandıran bir bilgi tasavvuru bahşettik. Zaten Davud ile birlikte, emrimize amade kıldığımız dağlar da O'nun kudret ve ihtişamını dillendiriyordu, kuşlar da... Zira Biz, her zaman istediğimizi gerçekleştiririz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onu (onun hükmünü) derhal Süleyman'a anlattık ve herbirine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik. Ve Dâvud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Ve (bunları) yapanlar olduk.
Ömer Öngüt = Biz Süleyman'a bu meselenin hükmünü belletmiştik. Biz onların her birine hüküm ve ilim verdik. Davut'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Bunları yapan bizdik.
Şaban Piriş = Onu Süleyman’a belletmiştik. Her birine hikmet ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları hizmetine verdik. Bunları yapan biz idik.
Sadık Türkmen = Biz bunu (hükmü) Süleymana kavrattık, her birine de hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar biz idik.
Seyyid Kutub = Davud'un verdiği bu hükmü, Süleyman'ın kavrayıp onaylamasını sağladık. Her ikisine de egemenlik ve bilgi verdik. Allah'ı noksanlıklardan tenzih etme konusunda dağları ve kuşları Davud'a boyun eğdirdik. Biz bunları yaparız.
Suat Yıldırım = Biz çözümü ihtiva eden hükmü Süleyman’a bildirdik. Bununla beraber, her birine bir hüküm ve bir ilim verdik. Dağları ve kuşları Davud’un emrine verdik. Onunla beraber takdis ve ibadet ederlerdi. Biz dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sahibiz.
Süleyman Ateş = O hükmü Süleymân'a bellettik. Onların hepsine de hükümdarlık ve bilgi verdik. Dâvûd'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik, onunla beraber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız.
Tefhim-ul Kuran = Biz bunu (hükmü) Süleymana kavrattık, her birine de hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar biz idik.
Ümit Şimşek = Biz onu Süleyman'a anlattık. Onların herbirine Biz hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları, onunla beraber tesbih etsinler diye Davud'un emrine verdik. Bütün bunları yapan Bizdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Onu Süleyman'a derhal kavrattık. Herbirine hükümdarlık ve bilgi verdik. Dâvud'a dağları boyun eğdirdik. Kuşlarla beraber tespih ediyorlardı. Yapmak isteyince yapanlarız biz.
İskender Ali Mihr = Böylece onu (bu hükmü), Süleyman (a.s)’a anlattık. Ve hepsine hikmet ve ilim verdik. Dâvud (a.s)’la beraber tesbih eden (etsinler diye) dağları ve kuşları musahhar (emrine amade) kıldık. Ve (bunları) yapan, Biziz.
İlyas Yorulmaz = Sonra Süleyman’ın bu konu hakkındaki verileri doğru kavramasını sağlamış ve hepsine (Davut ve Süleyman’a) hükümler ve ilim verdik. Ve Davut’la beraber Rabbini tesbih eden dağları ve kuşları onun emrine verdik ve biz bunları yapanlardanız (bunları yapabilme gücüne sahibiz).
وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ
Enbiyâ / 80 -
Ve allemnâhu san’ate lebûsin lekum li tuhsınekum min be’sikum, fe hel entum şâkirûn(şâkirûne).
Diyanet İşleri = Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve ona, sizi savaşlarda koruması için zırh yapma sanatını öğrettik, hâlâ mı şükretmezsiniz?
Abdullah Parlıyan = Davud'a, sizin için zırh yapmak sanatını öğrettik. Peki bütün bunlar için şükrediyor musunuz?
Adem Uğur = Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Ahmed Hulusi = Ona (Davud'a), sizin için, savaş sıkıntılarınızdan sizi korusun diye, zırh yapma sanatını talim ettik. . . İmdi siz şükrediyor musunuz?
Ahmet Tekin = Ona, sizi savaşta koruması için zırh yapma tekniğini öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Ahmet Varol = Ona, sizi savaşların şiddetinden korusun diye sizin için zırh yapmayı öğrettik. Ama siz şükrediyor musunuz?
Ali Bulaç = Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?
Ali Fikri Yavuz = Bir de Davud’a, sizi harbin şiddetinden korumak için zırh-elbise sanatını öğrettik. şimdi siz, şükrünü yapıyor musunuz?
Ali Ünal = O’na sizi savaşın şiddeti ve silahların darbesinden koruması için zırh yapma sanatını da öğrettik. (Bütün bu nimetlerim karşısında) acaba gerekli şükrü yerine getiren kimseler misiniz?
Bayraktar Bayraklı = Dâvûd'a, sizi her türlü korkuya karşı koruması için zırh yapmayı öğrettik. Bütün bunlar için şükrediyor musunuz?
Bekir Sadak = Ona, sizi savasta korumak icin zirh yapma sanatini ogrettik, artik sukreder misiniz?
Celal Yıldırım = Sizin için, sizi onun (savaşın) şiddetinden korumak için Davud'a giyilecek şekilde (zırh imâl etme) sanatını öğrettik; artık siz (bunca nimetlere) şükredenler misiniz?
Cemal Külünkoğlu = Bir de sizi savaşınızın şiddetinden koruması için ona, zırh yapma sanatını öğrettik. Peki bütün bunlar için şükrediyor musunuz?
Diyanet İşleri (eski) = Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?
Diyanet Vakfi = Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Edip Yüksel = Sizi savaşlarınızın şiddetinden koruması için zırh yapma sanatını da ona Biz öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Elmalılı Hamdi Yazır = Ona, sizi sizin şiddetinizden koruyacak olan zırh yapma sanatını öğrettik. Peki siz şükrediyor musunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de ona sizin için, sizi savaşınızın şiddetinden korusun diye giyecek sanatını öğretmiştik; şimdi siz şükrünü yerine getiriyor musunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?
Gültekin Onan = Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?
Harun Yıldırım = Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Hasan Basri Çantay = Biz ona sizin için, sizin muhaarebenizin şiddetinden korumak için giyecek (zırh) san'atını öğretdik. Şimdi siz (bundan dolayı) şükredenler misiniz?
Hayrat Neşriyat = Ona, savaşınız(ın şiddetin)den sizi korusun diye sizin için giyecek (zırh) yapma san'atını öğrettik. Şimdi siz şükreden kimseler misiniz?
İbni Kesir = Biz, ona; sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükreder misiniz?
Kadri Çelik = Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye zırh yapma sanatını öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?
Muhammed Esed = Ve sizin için o'na, sizi her türlü korkuya karşı (Allah'a karşı sorumluluk bilinci giysisiyle) zırhlandıracak (üstün) bir korunma sanatı öğrettik; peki, (bütün bunlar için) şükrediyor musunuz?
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz ona, sizi korku ve zilletten kahredecek her belaya karşı koruyacak (manevi) savunma araçları geliştirmeyi öğrettik: Hal böyleyken siz (gereği gibi) şükrediyor musunuz?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sizin için, sizi savaşlarınızın şiddetinden korusun diye giyilecek zırh san'atını O'na (Hazreti Dâvud'a) tâlim ettik. Artık sizler şükrediciler misiniz?
Ömer Öngüt = Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Şaban Piriş = O’na sizi savaşta koruması için zırh yapma sanatını öğrettik. Peki siz, şükrediyor musunuz?
Sadık Türkmen = Bir de ona, sizin için zırh yapma sanatı öğretmiştik; savaşın şiddetinden korusun diye. Ama, siz şükreden kimseler misiniz?
Seyyid Kutub = Savaşta düşmanın darbelerinden korunasınız diye Davud'a zırh yapma sanatını öğrettik. Acaba buna şükredecek misiniz ki?
Suat Yıldırım = Bir de sizi savaşınızın şiddetinden koruması için ona, zırh yapma sanatını öğrettik. Peki bütün bunlar için şükrediyor musunuz?
Süleyman Ateş = Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik. Ama siz şükrediyor musunuz ki?
Tefhim-ul Kuran = Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?
Ümit Şimşek = Sizi savaşlarınızın şiddetinden koruması için zırh yapma sanatını da ona Biz öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Yaşar Nuri Öztürk = Ona, sizi sizin şiddetinizden koruyacak olan zırh yapma sanatını öğrettik. Peki siz şükrediyor musunuz?
İskender Ali Mihr = Sizin için ona, şiddetli çarpışmalarınızda sizi korusun diye elbise (zırh) yapmayı öğrettik. Öyleyse siz şükredenler(den) misiniz?
İlyas Yorulmaz = Savaşlarda sizi sıkıntılardan koruması için, Davud’a elbise (zırh) yapımını öğrettik. Siz hala şükretmeyecek misiniz.
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ
Enbiyâ / 81 -
Ve li suleymâner rîha âsıfeten tecrî bi emrihî ilâl ardılletî bâraknâ fîhâ ve kunnâ bi kulli şey’in âlimîn(âlimîne).
Diyanet İşleri = Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Süleyman'a kasırga gibi esen rüzgârı râm ettik, emriyle, kutladığımız yere esip giderdi ve biz her şeyi biliriz.
Abdullah Parlıyan = Süleyman'a şiddetli esen rüzgarları boyun eğdirdik, O'nun emriyle mübarek kıldığımız yere doğru eserdi. Çünkü, herşeyin aslını ve gerçeğini bilen biziz.
Adem Uğur = Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.
Ahmed Hulusi = Süleyman'a da fırtınayı boyun eğdirdik. . . Onun (Süleyman'ın) hükmüyle, içinde bereketler oluşturduğumuz bölgeye doğru eserdi! Biz, her şeyde bilen biziz.
Ahmet Tekin = Süleyman’ın faydalanması için de, bereketli, kutsal kıldığımız topraklara doğru, onun planlamasına göre kasırga gibi şiddetli esen rüzgârı verdik. Her şey bizim ilmimiz, irademiz, planımız dâhilinde ger-çekleşmeye devam etmektedir.
Ahmet Varol = Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı (boyun eğdirmiştik). O, onun emriyle içini bereketli kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bileniz.
Ali Bulaç = Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.
Ali Fikri Yavuz = Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgârı bağlı kıldık ki, bu rüzgâr onun emriyle, kendisini içine bereketler verdiğimiz yere (Şam’a, civar yerlerden) götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz.
Ali Ünal = Süleyman’ın emrine de fırtına şeklinde esen rüzgârı âmâde kıldık. O, Süleyman’ın emriyle, insanlar için bereketler ve feyizlerle donattığımız (Şam) bölgesine doğru eser (ve O’nu götürür getirirdi.) Biz, her şeyi (gerçek mahiyeti ve bütün hususiyetleriyle) bilmekteyiz.
Bayraktar Bayraklı = Süleymân'ın emrine de zorlu rüzgârı verdik. Onun emriyle, içinde bereketler yarattığımız ülkeye doğru eserdi. Biz her şeyi biliriz.
Bekir Sadak = Bereketli kildigimiz yere dogru, Suleyman'in emriyle yuruyen siddetli ruzgari, onun buyruguna verdik. Biz herseyi biliyorduk.
Celal Yıldırım = Süleyman'a şiddetle esen rüzgârı baş eğdirdik; onun emriyle, mübarek kıldığımız yere akıp eserdi ve biz her şeyi bilenleriz.
Cemal Külünkoğlu = Süleyman'ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz her şeyi hakkıyla biliriz.
Diyanet İşleri (eski) = Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz herşeyi biliyorduk.
Diyanet Vakfi = Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.
Edip Yüksel = Süleyman'a da, bereketli kıldığımız topraklara doğru esen boranın kumandasını verdik. Biz her şeyi iyi biliriz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Süleyman için de şiddetli rüzgârı ki o içine bereketler verdiğimiz Arza emriyle cereyan ediyordu ve biz her şeyi biliriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Süleyman için de, bereketli kıldığımız yere doğru emriyle esip giden şiddetli rüzgarı verdik; Biz herşeyi biliriz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk.
Gültekin Onan = Süleyman için de fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi buyruğuyla içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.
Harun Yıldırım = Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.
Hasan Basri Çantay = Süleymana da şiddetli esen rüzgârı (müsehhar kıldık ki) bu kendisini içerisine (feyz-ü) bereket verdiğimiz yere onun emriyle akar götürürdü. Biz her şey'i bilenleriz.
Hayrat Neşriyat = Süleymân’a da şiddetli esen rüzgârı (boyun eğdirdik); (rüzgâr) onun emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere (Şam’a) akıp giderdi. Ve (biz) herşeyi bilenleriz.
İbni Kesir = Süleyman'a da şiddetli esen rüzgarı müsahhar kıldık. Rüzgar, onun emri ile mübarek kıldığımız yere doğru eserdi. Ve Biz, her şeyi bilenleriz.
Kadri Çelik = Süleyman için de fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere esip giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.
Muhammed Esed = Kutlu ülkeye doğru o'nun buyruğuyla esip gitsin diye o zorlu rüzgarı Süleyman'ın buyruğuna (Biz verdik); çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.
Mustafa İslamoğlu = Kendisini bereketli kıldığımız ülkeye doğru esip O'nun emriyle (çalışan gemileri) yüzdürsün diye şiddetli rüzgarları Süleyman'a (amade kıldık): zira Biziz her şeyin (yasasına) vakıf olan.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Süleyman'a da şiddetli esen rüzgarı (musahhar kıldık) ki, içinde bereketler vücuda getirmiş olduğumuz yere O'nun emriyle cereyan ederdi. Ve Biz her şeye âlimleriz.
Ömer Öngüt = Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı musahhar kıldık. Rüzgâr onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi bilenleriz.
Şaban Piriş = Şiddetle esen rüzgarları da Süleyman’ın hizmetine sunmuştuk. Rüzgar onun emriyle, bereketlendirdiğimiz yere doğru eserdi. Biz her şeyi biliyorduk.
Sadık Türkmen = Firtinali rüzgârı da Süleyman’ın (hizmetine vermiştik); içinde bereketler yarattığımız yere doğru, onun emriyle akıp giderdi! Biz, herşeyi bilenleriz!
Seyyid Kutub = Verimli ve bereketli kıldığımız bölgeye doğru akan fırtınayı O'nun buyruğuna verdik. Her şey bizim bilgimizin kapsamı içindedir.
Suat Yıldırım = Süleyman’a da şiddetli rüzgârı âmade kıldık. Rüzgâr, onun emriyle kutlu beldeye doğru eserdi. Çünkü her şeyin gerçek mahiyetini Biz biliriz.
Süleyman Ateş = Süleymân'a da fırtınayı (boyun eğdirmiştik). Onun emriyle, içinde bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi biliriz.
Tefhim-ul Kuran = Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.
Ümit Şimşek = Süleyman'a da şiddetli rüzgârı boyun eğdirdik ki, onun emriyle, bereketli kıldığımız topraklara doğru eserdi. Çünkü Biz herşeyi hakkıyla biliriz.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Süleyman'a kasırgayı boyun eğdirdik. İçini bereketlerle doldurduğumuz toprağa doğru onun emriyle akıp giderdi. Her şeyi bilenleriz biz.
İskender Ali Mihr = Ve fırtınalı rüzgâr, Hz. Süleyman içindi. (Rüzgâr), bereketli kıldığımız oradaki yerlere onun emriyle giderdi. Ve Biz, herşeyi bileniz (biliriz).
İlyas Yorulmaz = Rabbinin emri ile çevresini bereketli kıldığımız yerlere akıp giden rüzgarı da, Süleyman’ın emrine verdik. Biz her şeyi bilenlerdeniz.
وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ
Enbiyâ / 82 -
Ve mineş şeyâtîni men yegûsûne lehu ve ya’melûne amelen dûne zâlik(zâlike), ve kunnâ lehum hâfızîn(hâfızîne).
Diyanet İşleri = Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Şeytanlardan, onun için denize dalıp ona mücevherat çıkaranlar ve bundan başka daha ayrı işler yapanlar da vardı ve biz de onları korurduk.
Abdullah Parlıyan = Şeytanlardan da O'nun için, dalgıçlık edenleri ve daha başka işler görenleri baş eğdirdik, O'nun buyruğuna verdik ve onları koruyup disipline eden biz idik.
Adem Uğur = Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.
Ahmed Hulusi = Onun (Süleyman) için denizin dibine dalan ve daha başka iş de yapan şeytanlardan da (Süleyman'a hizmet verenler vardı). . . Biz onların bekçileriydik.
Ahmet Tekin = Şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık yapan ve bunun dışında başka işler görenleri de onun hizmetine verdik. Onları biz denetim altında tutuyorduk.
Ahmet Varol = Şeytanlardan onun için (denize) dalan ve bundan başka işler görenleri de (onun emrine vermiştik). Biz onları koruyorduk. [11]
Ali Bulaç = Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik.
Ali Fikri Yavuz = Şeytanlardan da Süleyman için, (denizden inci çıkarmak üzere) dalgıçlık edenleri ve (binalar yapmak gibi) başka iş için çalışanları emrine bağlı kılmıştık. Hep o şeytanları, Süleyman’ın emrinden çıkmamak için koruyan bizdik.
Ali Ünal = Şeytanlar ve cinler içinde bazıları da O’nun için dalgıçlık edip, denizaltındaki cevherleri çıkarıyor ve daha başka işler de yapıyorlardı. Biz, onları sürekli gözetim altında tutuyor ve O’nun hizmet ve itaatından çıkmalarına mani oluyorduk.
Bayraktar Bayraklı = Şeytanlar arasında da, onun için dalgıçlık eden ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.
Bekir Sadak = Dalgiclik yapan ve bundan baska isler de goren seytanlardan da onun buyrugu altina verdik. Onlarin hepsini gozetiyorduk.
Celal Yıldırım = Şeytanlardan da onun için dalgıçlık edenleri ve daha başka işleri görenleri baş eğdirdik ; onun buyruğuna verdik ve onları koruyup disipline eden biz idik.
Cemal Külünkoğlu = Ayrıca (inci için) derin sulara dalan ve başka işler yapan bazı şeytanları da Süleyman'ın emrine verdik. Biz onları (onun için) gözetim altında tutuyorduk.
Diyanet İşleri (eski) = Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini gözetiyorduk.
Diyanet Vakfi = Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.
Edip Yüksel = Ve onun için dalgıçlık yapan ve bunun yanında başka işler de gören şeytanları da... Onları biz gözetiyorduk.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şeytanlardan da onun için dalgıçlık edenleri ve daha başka amel için çalışanları teshır etmiştik ve hep onları zabteden biz idik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şeytanlardan da onun için dalgıçlık yapan ve daha başka işler için çalışanları emrine vermiştik ve onların hepsini zapteden Bizdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini biz gözetiyorduk.
Gültekin Onan = Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik) Biz onların koruyucuları idik.
Harun Yıldırım = Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.
Hasan Basri Çantay = Şeytanlardan onun için denize dalacak ve bundan başka iş (ler) görecek olan kimseleri de (teshîr etdik). Biz onların nigehbânı idik.
Hayrat Neşriyat = Şeytanlardan da, onun için dalgıçlık yapanları ve bundan başka iş görenleri (emrine verdik.) Ve onları koruyanlar (biz) idik.
İbni Kesir = Denize dalacak ve bundan başka işler görecek şeytanları da onun emrine verdik. Onları gözetenler de Bizdik.
Kadri Çelik = Şeytanlar arasından da onun için dalgıçlık eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları (cinleri, itaatsizlikten) gözetip koruyanlardık.
Muhammed Esed = Baş eğmeyen güçlerden (de o'nun buyruğuna verdiklerimiz vardı ki) bunlar o'nun için dalgıçlık ve (bu türden) başka işler yaparlardı. Bu güçleri de gözetim altında tutan yine Bizdik.
Mustafa İslamoğlu = Yine dik başlı birileri, hem onun için dalgıçlık yapıyorlar, hem de bunun dışında başka hizmetler görüyorlardı. Aslında onlara mukayyet olan da Biziz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şeytanlardan onun için dalgıçlık edenleri ve ondan başka ileri yapanları da (musahhar kılmıştık) ve onlar için hıfz edenler Biz olduk.
Ömer Öngüt = Denize dalacak ve bundan başka işler görecek şeytanları da onun emrine verdik. Onları gözetenler de bizdik.
Şaban Piriş = Denize dalan ve bundan başka işleri de gören şeytanları da ona boyun eğdirdik. Onları gözetenler de biz idik.
Sadık Türkmen = Azılı suçlu tutukluların arasından da onun için, dalgıçlık yapa(rak inciler çıkara)n ve bundan başka işlerde çalışan kimseleri de (emrine vermiştik). Böylece onları, onun emrinde tutan/koruyan da Bizdik!
Seyyid Kutub = Ayrıca O'nun hesabına derin sulara dalan ve başka işler yapan bazı şeytanları da Süleyman'ın emrine verdik. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.
Suat Yıldırım = Kendisi için dalgıçlık ve daha başka birtakım işler yapan bazı cinleri (şeytanları) da onun emrine verdik. Biz onları gözetim altında tutardık.
Süleyman Ateş = Kendisi için denize dalan ve bundan başka işler yapan bazı şeytânları da emrine vermiştik. Biz onları onun emrinde tutuyorduk.
Tefhim-ul Kuran = Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik.
Ümit Şimşek = Dalgıçlık yapan ve daha başka işler gören şeytanları da ona boyun eğdirdik. Biz onların hepsini görüp gözetiyorduk.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendisi için dalgıçlık eden, daha başka iş de yapan bazı şeytanları da onun emrine verdik. Biz onları koruyup gözetiyorduk.
İskender Ali Mihr = Ve şeytanlardan, onun için denize dalanlar ve bundan başka işler yapanlar (da) vardı. Ve onları (onun emrinde) muhafaza eden, Bizdik.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünde Allah’a isyan etmiş azgın topluluklardan, içlerinde dalgıçlık, çeşitli işçilikler ve bundan başka daha pek çok işler yapan kimseleri Süleyman’ın emrine verdik. Ve biz onları hep gözetliyoruz.
وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
Enbiyâ / 83 -
Ve eyyûbe iz nâdâ rabbehû ennî messeniyed durru ve ente erhamur râhimîn(râhimîne).
Diyanet İşleri = Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Eyyub da hani Rabbine nidâ etmişti de gerçekten demişti, bana zarar dokundu ve sen, merhametlilerin en merhametlisisin.
Abdullah Parlıyan = Eyyûb'u da an. Hani O Rabbine şöyle yakarmıştı: “Başıma bu dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin!”
Adem Uğur = Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.
Ahmed Hulusi = Eyyub. . . Hani Rabbine: "Gerçekten hastalık beni yıprattı ve sen Erhamur Rahıymiynsin" diye nida etti.
Ahmet Tekin = Eyyûb’u da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Rabbine:'Bana bir dert, başıma uzun süren bir hastalık geldi. Sana sığındım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.' diye niyaz etmişti.
Ahmet Varol = Eyyub('u) da (an). Hani o Rabbine: 'Doğrusu bu dert bana dokundu ve sen merhametlilerin en merhametlisisin' diye yakarışta bulunmuştu.
Ali Bulaç = Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın."
Ali Fikri Yavuz = Eyyûb’u da hatırla, zira: “- Bana, gerçekten hastalık isabet etti. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” diye Rabbine dua etmişti.
Ali Ünal = Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an: Hani O, “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” diye yalvarmıştı.
Bayraktar Bayraklı = Eyyûb'u da hatırla! Hani Rabbine, “Başıma bir belâ geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.[332]
Bekir Sadak = Eyyub da: «Basima bir bela geldi, (Sana sigindim), Sen merhametlilerin merhametlisisin» diye Rabbine nida etmisti.
Celal Yıldırım = Eyyûb'u da an, hani bir vakit o, Rabbına şöyle (boyun eğip) seslenmişti : «Doğrusu dert ve maraz bana gelip sürtündü. Sen ise merhamet edenlerin en çok merhametlisisin.»
Cemal Külünkoğlu = Ve Eyyub'u (da hatırla ki) o: “Ey Rabbim! Bir derde yakalandım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye yalvarmıştı.
Diyanet İşleri (eski) = Eyyub da: 'Başıma bir bela geldi, (Sana sığındım), Sen merhametlilerin merhametlisisin' diye Rabbine nida etmişti.
Diyanet Vakfi = Ve eyyub’u da... (an ki); hani o, Rabbine şöyle dua etmişti: “Şüphesiz bu dert, bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!”
Edip Yüksel = Eyyub da... Rabbine şöyle yalvarmıştı: 'Bana felaket dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Eyyubu da, zira «enni messeniyed durru ve ente erhamur rahimîn» diye rabbına nidâ etti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eyyub'u da hatırla ki, Rabbine, 'Bana zarar dokundu; Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin' diye dua etmişti.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eyyûb da: «Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametlilerin en merhametlisisin» diye Rabbine nida etti.
Gültekin Onan = Eyüp de; hani o rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın."
Harun Yıldırım = Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.
Hasan Basri Çantay = Eyyubu da (hatırla.) Hani o, Rabbine: «Hakıykat, bana (bu) derd (gelib) çatdı. Sen esirgeyicilerin esirgeyicisisin» diye niyaz etmişdi.
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Eyyûb’ü de (an)! Hani Rabbine: 'Zarar gerçekten bana dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin' diye nidâ etmişti.
İbni Kesir = Eyyub'a da. Hani Rabbına niyaz etmiş: Bu dert beni sarıverdi. Sen, merhametlilerin merhametlisisin, demişti.
Kadri Çelik = Eyyub'u da (an). Hani o Rabbine, “Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye seslenmişti.
Muhammed Esed = Ve Eyyub'u (da an ki) o: "Ey Rabbim, dert beni buldu; ama Sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye yakarmıştı.
Mustafa İslamoğlu = Eyyub'u da (gündeme taşı)! Hani o bir zamanlar; "Bu dert gelip beni buldu, ama Sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye Rabbine yalvarmıştı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Eyyûb'u da (an) o vakit ki, Rabbine nidâ etti, (dedi ki:) «Şüphe yok, beni zarar kapladı, ve Sen (Yarabbi) rahmet edenlerin en merhametlisisin.»
Ömer Öngüt = Eyyub'u da an! Hani Rabbine: “Bana bir dert gelip çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. ” diye niyaz etmişti.
Şaban Piriş = Eyyûb da: - Başıma bir bela geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin, diye yalvardığı zaman...
Sadık Türkmen = Ve eyyub’u da... (an ki); hani o, Rabbine şöyle dua etmişti: “Şüphesiz bu dert, bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!”
Seyyid Kutub = Eyyüb'e gelince hani O «Bir derde yakalandım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin» diye Rabb'ine seslenmişti.
Suat Yıldırım = (83-84) Eyyûb’u da an. Hani o: "Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın" diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.
Süleyman Ateş = Eyyûb'u da an. O, Rabbine: "Bu dert bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye du'â etmişti.
Tefhim-ul Kuran = Eyup da; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: «Şüphe yok, bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.»
Ümit Şimşek = Eyyub'u da hatırla ki, Rabbine, 'Bana zarar dokundu; Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin' diye dua etmişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Eyyûb... Rabbine şöyle yakarmıştı: "Dert gelip çattı bana; sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin."
İskender Ali Mihr = Ve Hz. Eyüp, Rabbine (şöyle) nida etmişti: “Muhakkak ki, bana bir zarar isabet etti (hastalık geldi). Ve Sen, rahmet edenlerin en çok rahmet edenisin.”
İlyas Yorulmaz = Eyyüp de Rabbine yalvararak “Rabbim! Bana zarar veren bir şeyler dokundu. Ancak sen merhametlilerin en çok merhamet edenisin” diyerek seslenmişti.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ
Enbiyâ / 84 -
Festecebnâ lehu fe keşefnâ mâ bihî min durrin ve âteynâhu ehlehu ve mislehum meahum rahmeten min ındinâ ve zikrâ lil âbidîn(âbidîne).
Diyanet İşleri = Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken duâsını kabûl ettik de ne zarara uğradıysa giderdik ve katımızdan rahmet ve ibâdet edenlere ibret olmak üzere ona âilesini ve onlarla berâber daha da bir mislini verdik.
Abdullah Parlıyan = Derken duasını kabul ettik de, O'nu çektiği dertten kurtardık ve katımızdan bir rahmet ve ibadet edenlere bir ibret ve hatıra olmak üzere, O'na ailesini ve onlarla beraber, hastalık dolayısıyla kaybettiklerinin bir mislini de verdik.
Adem Uğur = Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.
Ahmed Hulusi = Biz de Ona icabet ettik ve hastalığından kurtardık. . . Ayrıca ona, indîmizden bir rahmet ve abidler (yakîn gelene kadar gerekli çalışmaları yapanlar) için hatırlatma olarak, ehlini ve onlarla beraber onların mislini de verdik.
Ahmet Tekin = Onun duasını kabul ettik. Başına gelen dertten, hastalıktan onu kurtardık. Katımızdan bir rahmet, bizi tanımada, candan müslüman olarak bize bağlanmada, saygıyla bize kulluk ve ibadette daim olanlara bir hâtıra, inkâr edenlere de bir uyarı olmak üzere, kaybettiği nüfusunu bir kat artırarak ona yeni bir nesil verdik.
Ahmet Varol = Biz de onun duasını kabul ettik, üzerindeki derdi kaldırdık ve tarafımızdan bir rahmet, ibadet edenler için de bir ibret olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.
Ali Bulaç = Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.
Ali Fikri Yavuz = Biz de duasını kabul edip hemen kendisindeki hastalığı giderdik. Tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için de bir hatıra olmak üzere, ona (diriltmek suretiyle) hem ailesini (çoluk çocuğunu), hem onlarla beraber daha bir katını verdik.
Ali Ünal = Biz de, O’nun bu yalvarışını kabul buyurup, katımızdan bir rahmet ve kendilerini Allah’a ibadete adamışlar için bir ibret olarak dert ve sıkıntılarını giderdiğimiz gibi, kendisine önceki ailesinin yanısıra bir o kadarını daha bağışladık.
Bayraktar Bayraklı = Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelen sıkıntıyı kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tekrar ailesini ve olanlarla beraber bir katını daha vermiştik.[333]
Bekir Sadak = Biz de onun duasini kabul etmis ve basina gelenleri kaldirmistik. Katimizdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatira olmak uzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermistik.
Celal Yıldırım = Onun duasını kabul etmiş, kendisinden o dert ve marazı gidermiştik ve bizden bir rahmet, ibâdete gönül verip devam edenlere bir anı olmak üzere ona, ailesini, onlarla beraber (kaybettiklerinin) bir mislini de vermiştik.
Cemal Külünkoğlu = Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.
Diyanet İşleri (eski) = Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.
Edip Yüksel = Biz ona cevap vererek ne sıkıntısı varsa onu giderdik. Katımızdan bir rahmet, kulluk edenlere bir hatırlatma olarak kendisine, ailesini ve onların bir mislini verdik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz de duâsını kabul ettik de hemen kendisindeki durru açtık ve tarafımızdan bir rahmet ve âbidler için bir muhtıra olmak üzere ona ehlini ve beraberlerinde onların bir mislini de verdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz de duasını kabul ettik; hemen kendisindeki sıkıntıyı giderdik. Tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir uyarı olmak üzere ona ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha verdik!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz de onun duasını kabul ettik de başına gelenleri kaldırdık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha verdik .
Gültekin Onan = Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik, ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ehlini (ailesini) ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.
Hasan Basri Çantay = Biz de onu (n bu duasını) kabul etmiş, kendisindeki o zararı gidermiş, tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir haatıra olmak üzere hem ailesini, hem onlarla beraber daha bir mislini ona vermişdik.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine (biz de) onun duâsını kabûl etmiştik de kendisinde bulunan zararı(o hastalığı) açmış (kaldırmış)tık; katımızdan bir rahmet ve (bize) kulluk edenlere bir ibret olmak üzere, ona âilesini ve onlarla berâber bir mislini daha verdik.
İbni Kesir = Biz de onun duasını kabul etmiş ve uğradığı sıkıntıyı kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona hem ailesini, hem de bir katını vermiştik.
Kadri Çelik = Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatırlatıcı olmak üzere onun duasını kabul ettik, uğradığı sıkıntısını giderdik ve ona aile efradını, ayrıca onlarla birlikte bir mislini daha verdik.
Muhammed Esed = Bunun üzerine, o(nun bu yakarışı)na karşılık verdik ve o'nu çektiği dertten kurtardık; ayrıca, o'na katımızdan bir rahmet ve Bize kulluk edenlere bir ders olmak üzere, sayılarını bir kat artırarak yeni bir zürriyyet verdik.
Mustafa İslamoğlu = Biz de onun duasını kabul etmiş ve onu bizar eden dertten kurtarmıştık; dahası katımızdan bir rahmet ve gereği gibi kulluk edenlere bir öğüt olmak üzere, ona yakınlarını bir kat daha artırarak geri vermiştik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz de O'nun duasını kabul ettik de O'nda olan ızdırabı açıverdik ve O'na ehlini ve onlar ile beraber onların bir mislini kendi tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir mev'ize olmak üzere verdik.
Ömer Öngüt = Biz de onun bu niyazını kabul etmiş, uğradığı sıkıntıyı kaldırmış, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere ona hem âilesini hem de kaybettikleriyle beraber bir mislini daha vermiştik.
Şaban Piriş = Onun duasını kabul etmiş ve sıkıntısını gidermiştik. Ona, ailesini ve onlarla beraber, katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir ibret olarak bir katını daha vermiştik.
Sadık Türkmen = Biz de onun duasını kabul ettik, kendisinde bulunan sıkıntıyı kaldırdık. Ona ailesini ve onlarla beraber bir katını/daha fazlasını da verdik. Katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir öğüt olmak üzere.
Seyyid Kutub = Biz de duasını kabul ederek pençesine düştüğü derdi giderdik. Ayrıca karşılıksız rahmetimizin bir eseri olarak ve bize kulluk edenlerin her zaman anacakları bir örnek olsun diye eski ailesini kendisine bir kat fazlası ile yeniden bağışladık.
Suat Yıldırım = (83-84) Eyyûb’u da an. Hani o: "Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın" diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.
Süleyman Ateş = Biz de onun du'âsını kabul etmiş, kendisine bulaşan derdi kaldırmıştık; ona tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir öğüt olarak âilesini ve onlarla beraber bir katını daha vermiştik.
Tefhim-ul Kuran = Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.
Ümit Şimşek = Biz de onun duasını kabul ettik, bütün dertlerini giderdik; katımızdan bir rahmet eseri ve Allah'a kulluk edenlere bir ibret olarak, ailesini ve bir o kadarını daha ona bağışladık.
Yaşar Nuri Öztürk = Hemen cevap verdik ona, kendisindeki derdi kaldırdık. Tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatırlatma olarak, ona ailesini ve beraberinde benzerlerini de verdik.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Böylece zarar veren şeyi giderdik (hastalığı iyileştirdik). Kullara bir zikir (öğüt) ve katımızdan bir rahmet olsun diye. Ona ehlini (ailesini) ve onlarla beraber bir mislini daha verdik.
İlyas Yorulmaz = Bizde onun çağrısına karşılık verdik ve ona dokunan zararı ortadan kaldırdık ve Eyyüb’e, ehline ve onunla beraber olup da, onlar gibi Rablerine kulluk edenlere, katımızdan bir rahmet ve Rablerine kulluk edenlere de öğüt verdik.
وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ
Enbiyâ / 85 -
Ve ismâîle ve idrîse ve zelkifl(zelkifli), kullun mines sâbirîn(sâbirîne).
Diyanet İşleri = İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve İsmâîl de, İdris de, Zül-Kifl de, hepsi de sabredenlerdendi.
Abdullah Parlıyan = İsmail, İdris ve Zü'lkifl'i de an. Hepsi de her türlü sıkıntıya göğüs geren, sabırlı peygamberlerdendiler.
Adem Uğur = İsmâil’i, İdrîs’i, Zü’l-Kifl’i de hatırla. Bunların her biri de sabredenlerdendi.
Ahmed Hulusi = İsmail, İdris ve Zülkifl. . . Hepsi sabredenlerdendi.
Ahmet Tekin = İsmâil, İdris ve Zülkifl’i de hatırlayarak insanlara anlat. Hepsi de sabırla mücadeleye devam eden, metanetli kimseler-dendi.
Ahmet Varol = İsmail, İdris ve Zulkifl('i) de (an). Hepsi sabredenlerdendi.
Ali Bulaç = İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.
Ali Fikri Yavuz = İsmâil’i, İdrîs’i, Zü’l-Kifl’i de hatırla. Bunların her biri de sabredenlerdendi.
Ali Ünal = Önderler içinde İsmail, İdris ve Zülkifl’i de hatırla. Onların her biri, sabırla bütünleşmiş kullarımızdandı.
Bayraktar Bayraklı = İsmâil'i, İdrîs'i ve Zülkifl'i de an. Hepsi de sabreden kimselerdendi.
Bekir Sadak = ismail, idris ve Zulkifl hakkinda anlattigimizi da an; onlarin herbiri sabredenlerdendi.
Celal Yıldırım = İsmail, İdris ve Zelkifl'i de an, hepsi de sabredenlerdi.
Cemal Külünkoğlu = İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de (hatırla! Bunların) hepsi sabredenlerdendi.
Diyanet İşleri (eski) = İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi.
Diyanet Vakfi = İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de (yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.
Edip Yüksel = Ayrıca İsmail, İdris ve ZülKifl de... Hepsi güçlüklere karşı dirençli kişilerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = İsmaili de, İdrisi de, Zül'kıfli de; hepsi sabirînden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İsmail, İdris ve Zülkifl'i de. Hepsi sabredenlerdendi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İsmail, İdris ve Zülkifl'i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi.
Gültekin Onan = İsmail, İdris ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi.
Harun Yıldırım = İsmail'i, İdris'i ve Zülkifi de (yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.
Hasan Basri Çantay = İsmâîli, Idrîsi, Zülfikü de (yâdet. Bunların) her biri de sabr (ve sebat) edenlerdendi.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) İsmâîl’i, İdrîs’i ve Zülkifl’i de (hatırla)! Hepsi de sabredenlerdendi.
İbni Kesir = İsmail'e, İdris'e ve Zülkifl'e de. Onların her biri sabredenlerdendi.
Kadri Çelik = İsmail, İdris ve Zülkifl'i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi.
Muhammed Esed = Ve İsmail ile İdris(i) ve (o'nlar gibi) kendisini andla (Allah'a) bağlayan herkesi (an ki): o'nların hepsi darlığa göğüs geren kimselerdi,
Mustafa İslamoğlu = İsmail'i, İdris'i ve yükümlülük alan kişiyi de (gündeme taşı); hepsi de sıkıntıya karşı direnen kimselerdendi:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve İsmail ve İdris ve Zülkifl'i (de yâd et). Hepsi de sabredenlerden idiler.
Ömer Öngüt = İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de an! Hepsi de sabreden kimselerdendi.
Şaban Piriş = İsmail, İdris ve Zülkifl de. Hepsi sabredenlerdendi.
Sadık Türkmen = İsmail'e, İdris'e ve Zülkifl'e de. Onların her biri sabredenlerdendi.
Seyyid Kutub = İsmail, İdris ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi.
Suat Yıldırım = İsmâil’i, İdris’i, Zülkifl’i de an! Onların hepsi sabır fazileti ile bezenmişlerdi.
Süleyman Ateş = İsmâ'il'i, İdris'i, Zu'l-Kifl'i de an; hepsi de sabredenlerdendi.
Tefhim-ul Kuran = İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.
Ümit Şimşek = İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi.
Yaşar Nuri Öztürk = İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de (yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.
İskender Ali Mihr = Ve Hz. İsmail ve Hz. İdris ve Hz. Zelkifli; hepsi sabredenlerdendir.
İlyas Yorulmaz = İsmail, İdris ve Zülkifli. Bunların hepsi Allah’ın sabırlı kullarından idiler.
وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ
Enbiyâ / 86 -
Ve edhalnâhum fî rahmetinâ, innehum mines sâlihîn(sâlihîne).
Diyanet İşleri = Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onları rahmetimize ithâl ettik; gerçekten de temiz kişilerdendi onlar.
Abdullah Parlıyan = Bu yüzden onların hepsini rahmetimizle kuşatmıştık, gerçekten de onlar dürüst ve erdemli kişilerdi.
Adem Uğur = Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.
Ahmed Hulusi = Onları rahmetimizin içine dâhil ettik. . . Muhakkak ki onlar sâlihlerden idiler.
Ahmet Tekin = Onları rahmet deryamıza gark ettik. Onlar dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi mü’minler, sâlih kimseler arasındadır.
Ahmet Varol = Onları da rahmetimize soktuk. Çünkü onlar salihlerdendi.
Ali Bulaç = Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih kimselerdi.
Ali Fikri Yavuz = Bunları da rahmetimizin içine aldık; çünkü salihlerdendiler.
Ali Ünal = Onları da rahmetimizle sarıp sarmaladık. Onlar, daima meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapan seçkinlerdendi.
Bayraktar Bayraklı = Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.
Bekir Sadak = Onlari rahmetimizin icine aldik; dogrusu onlar iyilerdendi.
Celal Yıldırım = Onları rahmetimize aldık. Şüphesiz ki onlar iyi yararlı kişilerdendi.
Cemal Külünkoğlu = Onların hepsini rahmetimizle kuşatmıştık. Gerçekten de onlar dürüst ve erdemli kimselerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi.
Diyanet Vakfi = Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.
Edip Yüksel = Biz onları rahmetimiz kapsamına aldık; çünkü onlar erdemli kişilerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunları da rahmetimize idhal eyledik, çünkü cidden salihîndendirler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunları da rahmetimizin içine aldık. Çünkü onlar gerçekten iyi kimselerdendirler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları da rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten salih olanlardandı.
Gültekin Onan = Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih kimselerdi.
Harun Yıldırım = Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.
Hasan Basri Çantay = Onları da rahmetimizin içerisine sokduk. Onlar hakıykaten saalihlerdendi.
Hayrat Neşriyat = Onları da rahmetimize dâhil ettik. Çünki onlar sâlih kimselerdendi.
İbni Kesir = Ve onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar; salih kimselerdendi.
Kadri Çelik = Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih olanlardandı.
Muhammed Esed = Ve bu yüzden o'nları(n hepsini) rahmetimizle kuşatmıştık; gerçekten de onlar dürüst ve erdemli kimselerdi!
Mustafa İslamoğlu = bu yüzden onları rahmetimize gark ettik: Zira onlar dürüst ve erdemli kimselerdendi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve onları rahmetimize idhâl ettik. Şüphe yok ki, onlar sâlihlerden idiler.
Ömer Öngüt = Onları rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten sâlihlerdendi.
Şaban Piriş = Onları rahmetimize dahil etmiştik. Çünkü onlar doğrulardandı.
Sadık Türkmen = Onları rahmetimize dahil ettik/girdirdik. Çünkü onlar (insanlığa) yararlı/salih/iyi kimselerdendi.
Seyyid Kutub = Her üçünü de rahmetimizin kapsamına aldık. Onlar gerçekten salih kullarımızdandı.
Suat Yıldırım = Bundan ötürü onları rahmetimize aldık. Gerçekten onlar salih ve erdemli kişilerdi.
Süleyman Ateş = Onları rahmetimize soktuk, çünkü onlar Sâlihlerdendi.
Tefhim-ul Kuran = Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih olanlardandı.
Ümit Şimşek = Biz de onları rahmetimize aldık. Çünkü onlar iyi ve hayırlı kimselerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Hepsini rahmetimize soktuk. Onlar hak ve barış için çalışanlardandı.
İskender Ali Mihr = Ve onları, rahmetimizin içine dahil ettik. Muhakkak ki onlar, salihlerdendir.
İlyas Yorulmaz = Onları Rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz ki onlar doğru işler yapan kullardı.
وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
Enbiyâ / 87 -
Ve zennûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve Zünnun da hani öfkelenip gitmişti de sanmıştı ki bizim gücümüz yetmeyecek ona; derken karanlıklarda nidâ ederek gerçekten de senden başka yoktur tapacak, tenzîh ederim seni ve şüphe yok ki ben, zâlimlerden oldum demişti.
Abdullah Parlıyan = Kendisini balığın yuttuğu Yûnus'u da an. Hani bir vakit O, toplumuna kızarak gitmişti. Bizim kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı toplumunun arasından kaçmakla kendisini kurtaracağını sanmıştı. Nihayet balığın karnında, karanlıklar içinde kalıp: “Senden başka gerçek ilah yoktur, sınırsız kudret ve yüceliğinle sen, herşeyin üstündesin, doğrusu ben yapılması gerekeni yapmamak suretiyle kendime haksızlık edenlerdenim!” diye dua etmişti.
Adem Uğur = Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti.
Ahmed Hulusi = ZünNun (Yunus). . . Hani kızarak çekip gitmiş ve kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti! Nihayet karanlıklar içinde: "Tanrı yok (benliğim yok); sadece Sen (hakikatimi oluşturan El Esmâ mânâların)! Senin (Esmâ mânâlarını açığa çıkaran olarak bu işlevimle) tespihindeyim! Muhakkak ki ben zâlimlerden oldum" diye yönelmişti.
Ahmet Tekin = Balina mahkûmunu, (Yûnus’u) da hatırlayarak insanlara anlat. Hani o kavminin tutumundan dolayı öfkeye kapılarak çekip gitmişti. Bizim, kendisini darda koymayacağımızı, sıkıştıramayacağımızı sanmıştı. Balığın karnında karanlıklar içinde:'Hak ilâh yalnızca sensin. Seni tenzih ve tesbih ederim. Zâlimlerden, âsilerden oldum.' diye niyaz etmişti.
Ahmet Varol = Balık sahibi (Yunus'u) da (an). Hani o öfkeli olarak gitmiş ve bizim kendisini darlığa sokmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıkların içinde: 'Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zalimlerden oldum' diye yakarışta bulunmuştu.
Ali Bulaç = Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu.
Ali Fikri Yavuz = Zü’n-Nûn’i (Balık sahibini = Yûnus’u) da hatırla. Hani o, (dinini kabul etmiyen kavmine) öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiç bir zaman sıkıştırmıyacağımızı sanmıştı. Derken (yutulduğu balığın karnındaki) karanlıklar içinde: “- Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum.” diye dua etmişti.
Ali Ünal = Önderler içinde Zünnûn’u da an. O, (inkârda direten ve uyarılardan hiç etkilenmeyen halkına) kızarak onları terk etmişti. Bizim hiçbir zaman kendisini sıkıştırmayacağımıza inanıyordu. Sonra, (düştüğü balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” diye yakardı.
Bayraktar Bayraklı = Zü'n-Nûn'u/Yunus'u da hatırla! O, öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini aslâ sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum” diye yalvardı.[334]
Bekir Sadak = Zunnun hakkinda soyledigimizi de an. O, ofkelenerek giderken, kendisini sikintiya sokmayacagimizi sanmisti; fakat sonunda karanliklar icinde: «Senden baska tanri yoktur, Sen munezzehsin, dogrusu ben haksizlik edenlerdenim» diye seslenmisti.
Celal Yıldırım = Zünnûn'u da an, hani bir vakit o öfkelenerek gitmişti de kendisini hiç sıkıştırmıyacağımızı sanmıştı; ne var ki o karanlıklar içinde, «senden başka ilâh yoktur, seni tenzîh ederim ; doğrusu ben kendime haksızlık edenlerdenim» diye duâ etmişti.
Cemal Külünkoğlu = Zünnûn'u (balık sahibi/Yunus'u) da (hatırla!) Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken (balığın karnında) karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye yalvarmıştı.
Diyanet İşleri (eski) = Zünnun (Balık Sahibi; Yunus) hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde: 'Senden başka tanrı yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim' diye seslenmişti.
Diyanet Vakfi = Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!» diye niyaz etti.
Edip Yüksel = ZanNun (yani isminde 'Nun' harfi bulunan Yunus) da... Protesto ederek görevini terketmişti. Kendisini kontrol edemiyeceğimizi sandı. Sonunda, (balığın karnındaki) karanlıklar içinde, 'Senden başka tanrı yok. Sen yücesin. Ben yanlış davrandım,' diye yalvardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Zennunu da; hani öfkelenerek gitmişti de biz kendisini aslâ sıkıştırmayız zannetmişti, derken zulmetler içinde «la ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minezzalimîn» diye nidâ etti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Zünnun'u (Yunus'u) da. Hani öfkelenerek gitmişti de Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken karanlıklar içinde: «Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum diye.» seslendi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Zünnun'u (balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: «Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum» diye seslenmişti.
Gültekin Onan = Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi / sıkıştırmayacağımızı / ele geçirmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu.
Harun Yıldırım = Zünnûn'u da. O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti.
Hasan Basri Çantay = O balık saahibini de (hatırla). Hani o, (kavmine) öfkelenmiş olarak gitmişdi de bizim kendisini hiçbir zaman sıkışdırmayacağımızı sanmışdı. Derken o, karanlıklar içinde (kalıb): «Senden başka hiçbir Tanrı yokdur. Seni tenzîh ederim. Hakıykat ben haksızlık edenlerden oldum» diye (Allaha) niyaz etmişdi.
Hayrat Neşriyat = Zünnûn’u da (balık sâhibi Yûnus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak,(bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) aslâ sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken(balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): 'Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!' diye nidâ etmişti.
İbni Kesir = Zünnun'a da. Hani o, öfkelenerek giderken kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. Ama sonunda karanlıklar içinde: Sen'den başka hiç bir ilah yoktur. Tenzih ederim seni, doğrusu ben, haksızlık edenlerden oldum, diye niyaz etmişti.
Kadri Çelik = Balık sahibi (Yunus'u da an). Hani o, kızmış vaziyette gitmişti de kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde, “Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten de ben zulmedenlerden oldum” diye çağrıda bulunmuştu.
Muhammed Esed = Ve o balık olayının kahramanı(nı da an); hani, o gücümüzün kendisine ulaşamayacağını sanarak öfkeyle çıkıp gitmişti! Ama sonra (düştüğü bunalımın) derin karanlığı içinde: "Senden başka tanrı yok! Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen her şeyin üstündesin: doğrusu ben gerçekten büyük bir haksızlık yaptım!" diye seslenmişti.
Mustafa İslamoğlu = Ve balık olayının kahramanını da (gündeme taşı)! Hani bir zamanlar o, hakkında işlem yapmayacağımızı düşünerek, öfkeyle (görev yerinden) çekip gitmişti. Derken o (düştüğü) zifiri karanlığın içerisinde "İbadete layık başka ilah yok; sadece yüceler yücesi olan Sen varsın: hiç şüphesiz ben (bu tavrımla) zalimlerden biri olup çıktım!" diye yakarmıştı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Zünnûn'u da (yâd et) o vakit ki, gazebnâk olarak gitmişti. Bizim kendisini muaheze etmiyeceğimizi zannetmişti. Derken zulmetler içinde (kalıp) niyazda bulundu ki: «(Yarabbi!) Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim, şüphe yok ki ben zalimlerden oldum.»
Ömer Öngüt = Zünnun'u (Yunus'u) da an! Hani o bir vakit öfkeli bir hâlde geçip gitmişti. Kendisini hiç sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde: “Allah'ım! Senden başka ilâh yoktur, sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. Gerçekten ben zâlimlerden oldum. ” diye niyaz etti.
Şaban Piriş = Zunnûna da.. Hani o, öfkeli olarak giderken, aleyhinde hüküm vermeyeceğimizi zannetmişti. Karanlıklar içinde seslendi: - Senden başka ilah yoktur, Sen tüm noksanlıklardan yücesin. Gerçekten ben, zalimlerden oldum.
Sadık Türkmen = Ve o balık olayının kahramanı/Zünnun’u da (burada an). Hani o, kavmine kızarak gitmişti. Bizim, kendisine güç yetirebileceğimizi unutmuştu. Nihayet karanlıklar içinde (Balina karnında) yalvardı: “Senden başka İlâh yoktur. Sen yücesin/eksiklikten uzaksın/Seni tenzih ederim! Gerçekten ben (kendine zulmeden) zalimlerden oldum!”
Seyyid Kutub = Zunnun'a (Yunus'a) gelince hani o öfke içinde yurdundan ayrılırken artık bizim kendisini sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonra karanlıklar içinde «Senden başka ilah yoktur, sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, ben gerçekten bir zalim oldum» diye bize seslendi.
Suat Yıldırım = Zünnûn’u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: "Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!"
Süleyman Ateş = Zünnûn'u (balık karnına girmiş olan Yûnus ibn Matta'yı) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı. Nihâyet karanlıklar içinde (kalıp): "Senden başka tanrı yoktur. Senin şânın yücedir, ben zâlimlerden oldum!" diye yalvardı.
Tefhim-ul Kuran = Balık sahibi (Zünnun yani Yunus'u da) ; hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki, kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar için de: «Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten de ben zulmedenlerden oldum» diye çağrıda bulunmuştu.
Ümit Şimşek = Balık sahibini de an. Hani o öfkelenerek gitmişti de Bizim onu bu yüzden sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde iken 'Senden başka tanrı yok; Sen her kusurdan münezzehsin. Ben ise kendisine yazık edenlerden oldum' diye niyaz etmişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Zünnûn. Hani kızarak gitmişti de ona asla güç yetiremeyeceğimizi/ölçüyü kendisine uygulamayacağımızı sanmıştı. Sonra, karanlıkların bağrında şöyle yakardı: "Senden başka ilah yok, tespih ederim seni. Kuşkusuz, ben zalimlerden oldum."
İskender Ali Mihr = Ve Zennûn (Yunus A.S), gadaba gelerek (öfkelenerek) gitmişti. Böylece ona muktedir olamayacağımızı (hükmedemeyeceğimizi) zannetti. Sonra karanlıklar içinde (şöyle) nida etti: “Senden başka İlâh yoktur. Sen Sübhan’sın (herşeyden münezzehsin). Muhakkak ki ben, zalimlerden oldum.”
İlyas Yorulmaz = Ve balık sahibi, hani o kızgınlıkla öfkelenip gitmişti. Ona güç yetiremeyeceğimizi zannetmişti de, karanlıklar içerisinden “Senden başka hiçbir ilah yok ve sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın, ancak ben (aciz bir kul olarak) kendi kendime haksızlık yaptım” diye seslenmişti.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنجِي الْمُؤْمِنِينَ
Enbiyâ / 88 -
Festecebnâ lehu ve necceynâhu minel gamm(gammi), ve kezâlike nuncil mu’minîn(mu’minîne).
Diyanet İşleri = Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken duâsını kabûl etmiştik onun ve gamdan kurtarmıştık onu ve böyle kurtarırız insanları.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine biz de, O'nun duasını kabul ettik ve O'nu kederden kurtardık. İşte biz, mü'minleri böyle kurtarırız.
Adem Uğur = Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.
Ahmed Hulusi = Biz de Ona icabet ettik! Kendisini içine düştüğü bunalımdan kurtardık! İman edenleri işte böyle kurtarırız.
Ahmet Tekin = Bunun üzerine onun duasını kabul et-tik. Onu, gamdan, üzüntüden kurtardık. Onu kurtardığımız gibi, bugün şuurlu ve kâmil mü’minleri de kurtarıyoruz.
Ahmet Varol = Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz mü'minleri böyle kurtarırız.
Ali Bulaç = Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
Ali Fikri Yavuz = Biz de duasını kabul ettik, kendisini kederden kurtardık. İşte biz, müminleri böyle kurtarırız.
Ali Ünal = O’nun yalvarıp yakarışını da kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine onun da duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.
Bekir Sadak = Biz de ona cevap verip, onu uzuntuden kurtarmistik. inananlari boyle kurtaririz.
Celal Yıldırım = Onun duasını kabul ettik de kendisini üzüntü ve sıkıntıdan kurtardık. İşte biz, mü'minleri böyle kurtarırız.
Cemal Külünkoğlu = Biz de duasını kabul edip kendisini kederden kurtarmıştık. İşte biz inananları böyle kurtarırız.
Diyanet İşleri (eski) = Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. inananları böyle kurtarırız.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine onun duasını kabul et-tik. Onu, gamdan, üzüntüden kurtardık. Onu kurtardığımız gibi, bugün şuurlu ve kâmil mü’minleri de kurtarıyoruz.
Edip Yüksel = Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz mü'minleri böyle kurtarırız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz de duasını kabul ettik, kendisini kederden kurtardık. İşte biz, müminleri böyle kurtarırız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız.
Gültekin Onan = Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz inançlıları da böyle kurtarırız.
Harun Yıldırım = Biz de ona cevap verip, onu uzuntuden kurtarmistik. inananlari boyle kurtaririz.
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine biz de onu (n bu duasını) kabul etdik, kendisini gamdan selâmete erdirdik. İşte biz îman edenleri böyle kurtarırız.
Hayrat Neşriyat = Nihâyet (biz de) onun duâsını kabûl ettik ve onu kederden kurtardık. İşte, mü’minleri böyle kurtarırız.
İbni Kesir = Biz de onun duasını kabul edip üzüntüden kurtarmıştık. İşte inananları böyle kurtarırız.
Kadri Çelik = Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
Muhammed Esed = Bunun üzerine, Biz de onun bu yakarışına karşılık vermiş ve onu düştüğü bunalımdan, sıkıntıdan kurtarmıştık. İnananları Biz işte böyle kurtarırız.
Mustafa İslamoğlu = Bunun ardından Biz de onun yakarışını kabul ettik ve onu içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık: işte Biz, inanıp güvenenleri böyle kurtarırız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık Biz de O'nun duasına icabet ettik de O'nu gamdan kurtardık ve mü'minleri de böylece necâta erdiririz.
Ömer Öngüt = Biz de onun duâsını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.
Şaban Piriş = Onun duasını kabul ettik. Onu üzüntüden kurtardık. İşte müminleri böyle kurtarırız.
Sadık Türkmen = Biz de onun duasını kabul ettik ve onu gamdan/dertten/kederden kurtardık. İşte, Biz inananları böyle kurtarırız!
Seyyid Kutub = Bunun üzerine duasını kabul ederek kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte mü'minleri böyle kurtarırız.
Suat Yıldırım = Onun da duasını kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.
Süleyman Ateş = Biz de onun du'âsını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız.
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
Ümit Şimşek = Biz de duasını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. Mü'minleri Biz böyle kurtarırız.
Yaşar Nuri Öztürk = Hemen imdadına yetiştik. Gamdan kurtardık onu. İnananları işte böyle kurtarırız biz.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Ve onu, gamdan (üzüntüden, kederden) kurtardık. Ve Biz, mü’minleri işte böyle kurtarırız.
İlyas Yorulmaz = Bizde onun çağrısına cevap verdik ve onu sıkıntıdan kurtardık. Biz inananları işte böyle kurtarırız.
وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ
Enbiyâ / 89 -
Ve zekeriyyâ iz nâdâ rabbehu rabbi lâ tezernî ferden ve ente hayrul vârisîn(vârisîne).
Diyanet İşleri = Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve hani Zekeriyya da Rabbine nidâ etmiş ve Rabbim demişti, beni yalnız bırakma ve sensin mîrasçıların en hayırlısı.
Abdullah Parlıyan = Zekeriyya'yı da an. Hani bir vakit O, “Rabbim beni tek başıma çocuksuz bırakma. Ama çocuk vermesen de gam yemem. Çünkü sen, varislerin en hayırlısısın, herşeyim sana kalacaktır!” diye dua etmişti.
Adem Uğur = Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).
Ahmed Hulusi = Zekeriya. . . Hani: "Rabbim. . . Beni hayatta tek başıma bırakma (bir vâris ihsan et)! Sen vârislerin en hayırlısısın" diye Rabbine nida etti.
Ahmet Tekin = Zekeriyyâ’yı da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Rabbine:'Rabbim beni yalnız, çocuksuz, tek ba-şıma bırakma. Sen en hayırlı, bâki olan vârissin. Her şey sonunda senindir.' diye niyaz etmişti.
Ahmet Varol = Zekeriya('yı) da (an). Hani o: 'Rabbim beni yalnız başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın' diye yakarışta bulunmuştu.
Ali Bulaç = Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın."
Ali Fikri Yavuz = Zekeriyyâ’yı da hatırla. Hani Rabbine: “- Rabbim beni yalnız (evlâdsız) bırakma. Sen vârislerin en hayırlısısın!” diye dua etmişti.
Ali Ünal = Zekeriyya’yı da an. Hani O, “Rabbim, beni kendimden sonra arkamdan vekilsiz, vârissiz bırakma. Biliyorum ki Sen, vârislerin en hayırlısısın!” diye yakarmıştı.
Bayraktar Bayraklı = Zekeriyyâ'yı da hatırla! Hani o, Rabbine şöyle yalvarmıştı: “Ey Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen vârislerin en üstünüsün.”
Bekir Sadak = Zekeriya da: «Rabbim! Beni tek basima birakma, Sen varislerin en hayirlisisin» diye nida etmisti.
Celal Yıldırım = Zekeriyyâ'yı da an, hani bir vakit o, «Rabbim, beni tek başıma bırakma ; sen ki vârislerin en hayırlısısın,» diyerek Rabbına duâ edip yalvarmıştı.
Cemal Külünkoğlu = Zekeriya'yı da hatırla! Hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma (çocuksuz) bırakma! (Gerçi) en hayırlı mirasçı sensin, her şey sonunda sana kalacaktır” diye yalvarmıştı.
Diyanet İşleri (eski) = Zekeriya da: 'Rabbim! Beni tek Başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın' diye nida etmişti.
Diyanet Vakfi = Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).
Edip Yüksel = Zekeriya da... Rabbine şöyle yalvarmıştı: 'Rabbim, beni tek bırakma; sen kalıtçıların en iyisisin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Zekeriyyayı da; hani rabbına «rabbi la tezerni ferden ve ente hayrul varisin» diye nidâ etmişti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Zekeriyya'yı da. Hani Rabbine: «Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın.» diye yalvarmıştı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Zekeriya da hani Rabbine: «Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın» diye nida etmişti.
Gültekin Onan = Zekeriya da; hani rabbine çağrıda bulunmuştu: "Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın."
Harun Yıldırım = Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).
Hasan Basri Çantay = Zekeriyyâyi de (an). Hani o, Rabbine: «Rabbim, beni yalınız başıma bırakma. Sen vârislerin en hayırlısısın» diye niyaz etmişdi.
Hayrat Neşriyat = Zekeriyyâ’yı da (yâd et)! Hani (o da) Rabbine: 'Rabbim! Beni tek bırakma; sen(herkes fenâ bulduktan sonra, bâki kalarak) vârislerin en hayırlısısın' diye nidâ etmişti.
İbni Kesir = Zekeriyya'ya da. Hani o, Rabbına niyaz etmiş ve Rabbım; beni tek başıma bırakma. Sen, varislerin en hayırlısısın, demişti.
Kadri Çelik = Zekeriya'yı da (an). Hani Rabbine, “Rabbim! Beni yalnız başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın” diye çağrıda bulunmuştu.
Muhammed Esed = Ve Zekeriya(yı da an ki o'nu da böyle kurtarmıştık;) hani, o da Rabbine seslenerek: "Ey Rabbim!" demişti, "Beni çocuksuz bırakma; fakat, (beni varissiz bıraksan bile, biliyorum ki) herkes göçüp gittikten sonra kalıcı olan biricik varlık Sensin!"
Mustafa İslamoğlu = Zekeriyya'yı da (gündeme taşı)! Hani bir zamanlar o "Rabbim!" diye yalvarmıştı; "Beni (evlatsız) tek başına bırakma! Şu da var ki, Sen varislerin en hayırlısısın!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Zekeriya'yı da (an) o vakit ki, Rabbine nidâ etti, «Yarabbi! Beni yalnız bırakma, Sen vârislerin hayırlısısın» (dedi).
Ömer Öngüt = Zekeriyâ'yı da an! Hani Rabbine niyaz etmişti: “Ey Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen vârislerin en hayırlısısın. ”
Şaban Piriş = Zekeriya da Rabbine: - Rabbim, beni tek başıma bırakma, sen mirasçıların en iyisisin, diye yalvarmıştı.
Sadık Türkmen = Zekeriya’yi da... (an ki, onun da kederini gidermiştik); hani o, Rabbine yalvarmıştı: “Rabbim! Beni tek başıma (evlatsız) bırakma! (Ben vârissiz kalsam bile), (gerçi) Sen, vârislerin en hayırlısı Sensin!”
Seyyid Kutub = Zekeriyya'yı da hatırla. Hani O Rabb'ine «Ya Rabb'i, beni tek, evlatsız bırakma, gerçi en hayırlı mirasçı sensin, her şey sonunda sana kalacaktır» diye seslendi.
Suat Yıldırım = Zekeriyya’yı da an. Hani o: "Ya Rabbî, beni evlatsız, tek başıma bırakma ki (lütf edeceğin evlâdım) bana vâris olsun. Bununla beraber iyi biliyorum ki, herkes fanidir, herkesten sonra baki kalan, bütün vârislerin en iyisi olan Sensin Sen!"
Süleyman Ateş = Zekeriyyâ'yı da (an). Rabbine: "Rabbim, beni tek bırakma! Sen, vârislerin en iyisisin (her şeyim sana kalacaktır)" diye du'â etmişti.
Tefhim-ul Kuran = Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: «Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.»
Ümit Şimşek = Zekeriya'yı da an ki, Rabbine niyaz ederek 'Rabbim, beni yalnız bırakma; Sen vârislerin en hayırlısısın' demişti.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve Zekeriyya. Hani Rabbine yakarmıştı: "Rabbim, beni yapayalnız, bir başıma bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın."
İskender Ali Mihr = Ve Hz. Zekeriya, Rabbine (şöyle) nida etmişti: “Rabbim, beni tek başıma bırakma ve Sen, varislerin en hayırlısısın.”
İlyas Yorulmaz = Zekeriya da Rabbine “Rabbim beni yalnız başıma bırakma. Sen bağış olarak verenlerin en hayırlısısın” diye çağrı yapmıştı.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ
Enbiyâ / 90 -
Festecebnâ lehu, ve vehebnâ lehu yahyâ ve aslahnâ lehu zevcehu, innehum kânû yusâriûne fîl hayrâti ve yed’ûnenâ ragaben ve reheben, ve kânû lenâ hâşiîn(hâşiîne).
Diyanet İşleri = Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya’yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken duâsını kabûl etmiştik onun ve ona Yahya'yı vermiştik ve karısının kısırlığını gidermiştik, doğurmaya kabiliyet vermiştik. Onlar, hayırlı işlerde koşuşurlar, yarışırlar ve umarak, korkarak bize duâ ederlerdi ve onlar, bize karşı gönül alçaklığı gösterirlerdi.
Abdullah Parlıyan = O'nun duasını da kabul ettik ve O'na Yahya'yı armağan ettik, eşini de kendisi için çocuk doğurmaya elverişli bir hale getirdik. Gerçekten bütün bu anlatılan şahıslar, hayır işlerinde koşuşup yarışırlar. Umarak, korkarak bize yalvarır ve derin saygı gösterirlerdi.
Adem Uğur = Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.
Ahmed Hulusi = Biz de icabet ettik, Ona Yahya'yı hibe ettik ve karısını Onun için ıslah ettik (çocuk doğurmak için uygun hâle getirdik). . . Muhakkak ki onlar hayırlı işlerde yarışırlar; ümitle ve korkarak bize dua ederlerdi, huşû duyarlardı.
Ahmet Tekin = Onun da duasını kabul ettik. Ona Yahyâ’yı ihsan ettik. Eşini de, kendisi için çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Bütün peygamberler, dünya ve âhiret için en hayırlı işlerde, Allah’ın emirlerini yerine getirmede koşuşuyorlardı. Umarak ve korkarak bize yalvarıyorlardı. Onlar tam bir samimiyetle, kulluk ve itaat şuuruna ererek saygı ile bize bağlı idiler.
Ahmet Varol = Biz de onun duasını kabul ettik, ona Yahya'yı bahşettik ve hanımını (doğum yapmaya) elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışır, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize gönülden saygı duyarlardı.
Ali Bulaç = Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine biz de duasını kabul edip kendisine (evlâd olarak) Yahyâ’yı verdik; ve zevcesini çocuk doğurur hale getirdik. Bütün bu peygamberler, hayırlara (ibadetlere) koşarlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize karşı çok itaatkârdılar.
Ali Ünal = O’nun da duasını kabul buyurup kendisine Yahya’yı armağan ettik ve hanımını O’nun için çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Gerçekten onlar (Zekeriya, hanımı ve Yahya), yarışırcasına hayırlı işlere koşuşur ve hem ümit, hem endişe içinde Bize yakarırlardı. Doğrusu, Bize karşı derin bir saygı ve baş eğmişlik içindeydiler.
Bayraktar Bayraklı = Biz de duasını kabul ettik ve ona Yahyâ'yı bahşettik. Eşini de kendisi için elverişli hale getirdik. Gerçekten bütün peygamberler hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar bize gönülden saygı duyuyorlardı.
Bekir Sadak = Biz de ona icabet ederek, Yahya'yi bahsetmis, esini de dogum yapacak hale getirmistik. Dogrusu onlar iyi islerde yarisiyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvariyorlardi. Bize karsi gonulden saygi duyuyorlardi.
Celal Yıldırım = Onun duasını kabul ettik de Yahya'yı kendisine bağışladık; eşini de (gebe kalmaya) elverişli duruma getirdik. Şüphesiz ki onlar hayırlı işlerde birbirleriyle yarışıyorlar, ümit besleyerek için için saygı duyup korkarak bize duâ ediyorlardı. Hem bize içten derin saygı duyup (kalbleri) ürperenlerdi onlar..
Cemal Külünkoğlu = Biz de onun duasını kabul buyurduk ve eşini kendisi için, (doğurmaya) elverişli kılarak ona Yahya'yı bağışladık. Gerçekten onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Biz de ona icabet ederek, Yahya'yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.
Diyanet Vakfi = Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.
Edip Yüksel = Duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik. Kendisi için karısının durumunu düzelttik. Çünkü onlar iyi işlerde yarışıyorlar ve bize hem umutluyken ve hem de korku içindeyken yalvarıyorlardı. Onlar bize saygı duyanlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz de duâsını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahyâyı verdik ve onun zevcesini ıslâh eyledik, hakıkat bunlar hayrâtta müsaraat ve bize rağbet ve rehbetle duâ ederlerdi ve bizim için haşı'lerdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Biz de duasını kabul ettik de kendisine Yahya'yı verdik ve onun için eşini çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Doğrusu bunlar hayırlı işlerde yarışır, Bize umut ve korkuyla dua ederlerdi. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz de duasını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahya'yı ihsan ettik. Ve eşini (doğum yapmaya) elverişli hale getirdik. Doğrusu onlar iyiliklerde yarışıyorlar, umarak ve korkarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.
Gültekin Onan = Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı. Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.
Harun Yıldırım = Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.
Hasan Basri Çantay = Biz onu (n) da (bu duasını) kabul ve kendisine Yahyâyi ihsan etdik. Eşini (doğurmıya) saalih kıldık. Hakıykat (bütün) bunlar (bu peygamberler) hayır işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize düâ ederlerdi. Onlar bizim için derin saygı gösterenlerdi.
Hayrat Neşriyat = Bu yüzden (biz de) onun duâsını kabûl ettik ve ona Yahyâ’yı ihsân ettik; (yaşıgeçmiş) hanımını da kendisi için (çocuk sâhibi olmaya) elverişli bir hâle getirdik. Gerçekten onlar (bütün bu peygamberler) hayırlı işlerde koşuşurlar, ümîd ederek ve korkarak bize duâ ederlerdi. Ve bize gönülden bağlı kimselerdi.
İbni Kesir = Biz de ona icabet ederek Yahya'yı ihsan etmiş, eşini doğum yapabilecek bir hale getirmiştik. Doğrusu onlar; hayırlı şeylerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı
Kadri Çelik = Derken duâsını kabûl etmiştik onun ve ona Yahya'yı vermiştik ve karısının kısırlığını gidermiştik, doğurmaya kabiliyet vermiştik. Onlar, hayırlı işlerde koşuşurlar, yarışırlar ve umarak, korkarak bize duâ ederlerdi ve onlar, bize karşı gönül alçaklığı gösterirlerdi.
Muhammed Esed = Ve bunun üzerine o(nun bu yakarışı)na da karşılık verdik ve karısını onun için çocuk doğurabilecek hale getirerek ona Yahya'yı armağan ettik; doğrusu bu üç kişi iyi ve yararlı işlerde birbiriyle yarışır ve Bize korku ve umutla yakarırlar; Bize karşı her zaman saygı ve duyarlık gösterirlerdi.
Mustafa İslamoğlu = Ve Biz onun yakarışını da kabul ettik ve onun eşini kendisi için çocuk doğurmaya elverişli hale getirerek ona Yahya'yı armağan ettik. İşte bunların (üçü) de birbirleriyle hayırlarda yarışan kimselerdi; Bize bollukta da darlıkta da yalvarıp yakarırlardı: zira onlar Bize karşı derin bir saygı duyarlardı.
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz de O'na icabet ettik ve O'na Yahya'yı ihsan eyledik ve O'nun için refikasını ıslah kıldık. Muhakkak ki, onlar hayırlı işlere koşarlardı. Ve Bize rağbetle ve haşyetle dua ederlerdi ve Bizim için mütevazi zâtlar olmuşlardı.
Ömer Öngüt = Biz de onun duâsını kabul ederek, kendisine Yahyâ'yı bağışladık. Eşini de doğum yapacak hâle getirdik. Bütün bu peygamberler hayır işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Onlar bize karşı çok itaatkârlardı, bizim için derin saygı gösterenlerdi.
Şaban Piriş = Onun duasını kabul etmiş ve ona Yahya’yı bağışlamış, eşini de doğum yapabilecek bir hale getirmiştik. Onlar, hayırlarda yarışıyorlar, korku ve ümit ile bize dua ediyorlardı. Bize karşı son derece saygılı idiler.
Sadık Türkmen = Onun duasını kabul ettik ve ona Yahya’yı armağan ettik. Eşini de kendisi için (kısırlığını gidererek) iyileştirdik. Gerçekten onlar, iyi işlerde yarışıyorlardı! Onlar umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Ve Bize, içten gelen derin bir saygı gösterirlerdi.
Seyyid Kutub = Biz de duasını kabul ederek kendisine Yahya'yı armağan etmiş, eşini geçimli ve doğurgan yapmıştık. Bütün bu peygamberler iyi işler yapmaya koşarlar, umut ve korku içinde bize dua ederler, bize gönülden saygı beslerlerdi.
Suat Yıldırım = Onun da duasını kabul buyurduk. Ona Yahya’yı armağan ettik. Bunun için de eşini çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Doğrusu onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem endişe içinde Bize yakarırlardı. Gerçekten Bize derin bir saygı gösterirlerdi.
Süleyman Ateş = Onun du'âsını da kabul buyurduk ve ona Yahyâ'yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah ettik (çocuk doğurmağa elverişli bir hale getirdik). Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize du'â ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.
Tefhim-ul Kuran = Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.
Ümit Şimşek = Biz de onun duasını kabul ettik. Ona Yahya'yı verdik ve eşini de iyileştirdik. Onların hepsi de hayırda yarışırlar ve hem ümit ederek, hem de korkarak Bize dua ederlerdi. Onlar Bize karşı saygılı ve edepli kimselerdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendisine hemen cevap vermiş. Yahya'yı ona hediye etmiş, karısını kendisi için doğurmaya elverişli hale getirmiştik. Onlar, hayırlarda yarışırlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar, bize ürpererek saygı gösterirlerdi.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Ve ona, Yahya (A.S)’ı hibe (armağan) ettik. Ve onun için, zevcesini de ıslâh ettik (çocuğu olabilecek duruma getirdik). Muhakkak ki onlar, hayırlarda yarışırlardı. Ve Bize, rağbet ederek ve korkarak dua ederlerdi. Ve onlar, Bize huşû duyanlardı.
İlyas Yorulmaz = Çağrısına cevap verip, eşini sağlıklı (doğurgan) hale getirerek, ona Yahya’yı bağışladık. Onlar hayırlı işlerde hep önlerde oldular. Gönülden ve korkarak bize dua ederlerdi. Aynı zamanda bize saygı ile boyun eğenlerdendiler.
وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ
Enbiyâ / 91 -
Velletî ahsanet fercehâ fe nefahnâ fîhâ min rûhinâ ve cealnâhâ vebnehâ âyeten lil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani, bir de ırzını koruyan o kız vardı, onu da an; biz, ona rûhumuzdan üflemiştik ve onu ve oğlunu, âlemlere bir delil yapmıştık.
Abdullah Parlıyan = İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de hatırla ki, biz O'na ruhumuzdan üfledik, kendisini de, oğlunu da alemler için bir ibret kıldık.
Adem Uğur = Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.
Ahmed Hulusi = İffetini koruyan o dişiyi (Meryem'i). . . Ona (Meryem'in rahmindeki {ademî yaratışın benzeri olarak} cenine) ruhumuzdan nefhettik (Onda Esmâ'mızdan bazılarının özel mânâlarını açığa çıkartarak İsa'yı {şuur varlığı} halk ettik). . . Onu ve oğlunu âlemler için bir mucize olarak meydana getirdik.
Ahmet Tekin = Namusunu koruyan, beline sahip olan Meryem’i an. Rahmetimizle var ettiğimiz düzenin bir bölümü olan ruhumuzdan nûrânî dalgalar halinde Îsâ’nın bütün hücrelerine ruh yayarak hayat verdik, onu bilinçlendirdik. Meryem’i ve oğlunu âlemlere, insanlara, cinlere ve meleklere kudretimizi gösteren bir mûcize olarak ortaya koyduk.
Ahmet Varol = O ırzını korumuş olan(ı) da (an) ki, biz ona ruhumuzdan üfledik, onu ve oğlunu alemler için bir ayet (ibret) kıldık.
Ali Bulaç = Irzını koruyan (Meryem); biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.
Ali Fikri Yavuz = Irzını helâl ve haramdan koruyan o Meryem’i de hatırla ki, biz ona (Cebraîl vasıtasıyla ve emrimizle meydana gelen) ruhumuzdan intikal ettirdik (de İsa’yı yarattık). Kendisini de, oğlunu da âlemlere bir ibret yaptık.
Ali Ünal = İffet ve namusunu örnek bir tarzda korumuş bulunan Meryem’i de an. Bu iffet ve namus timsaline Ruhumuzdan üfledik ve O’nunla birlikte oğlunu bütün âlemler için bir ibret, (kudret ve eşsiz icraatımıza) bir alâmet yaptık.
Bayraktar Bayraklı = İffetini koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu âlemlere ders kılmıştık.[335]
Bekir Sadak = Mahrem yerini koruyan Meryem'e ruhumuzdan uflemis, onu ve oglunu, alemler icin bir mucize kilmistik.
Celal Yıldırım = İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan o kadını (Meryem'i) de an ki, biz ona ruhumuzdan üfledik; kendisini de oğlunu da âlemlere açık bir âyet (belirgin bir mu'cize) yaptık,
Cemal Külünkoğlu = Irzını korumuş olan kadını (Meryem'i) de hatırla! Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere birer delil yapmıştık.
Diyanet İşleri (eski) = Mahrem yerini koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, alemler için bir mucize kılmıştık.
Diyanet Vakfi = Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.
Edip Yüksel = Ve ırzını koruyan kadın da... Nitekim ona ruhumuzdan üflemiştik. Onu ve oğlunu tüm dünyaya bir işaret yaptık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve o dişiyi de ki ırzını muhkem korudu da kendisine ruhumuzdan nefhettik ve kendisile oğlunu âlemîne bir âyet kıldık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o dişiyi (Meryem' i) de ki, o namusunu korudu da kendisine ruhumuzdan üfledik ve kendisiyle oğlunu alemlere bir mucize yaptık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Irzını koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir mucize kılmıştık.
Gültekin Onan = Irzını koruyan (Meryem); biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.
Harun Yıldırım = Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.
Hasan Basri Çantay = Irzını (bir kala gibi) koruyan o kızı da (yâd et) ki biz ona ruuhumuzdan üflemiş, kendisini de, oğlunu da âlemlere ibret kılmışdık.
Hayrat Neşriyat = İffetini korumuş olanı da (Meryem’i de zikret)! Ona (yarattığımız) rûhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu, âlemler için bir ibret kıldık.
İbni Kesir = Mahrem yerini koruyana da ruhumuzdan üflemiş; onu da, oğlunu da alemler için bir ayet kılmıştık.
Kadri Çelik = Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an). Böylece biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.
Muhammed Esed = Ve o iffetini koruyan (kadın)ı da (an) ki, Biz ona ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu bütün insanlar için (rahmetimizin) bir simgesi kılmıştık.
Mustafa İslamoğlu = Bir de iffetini koruyan o kadını (gündeme taşı)! "Kuşkusuz ona da ruhumuzdan üflemiş; onu ve oğlunu (çağının) bütün insanları için (rahmetimizin) bir belgesi kılmıştık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve ismetini pek güzelce muhafaza etmiş olanı da (yâd et ki) kendisine rûhumuzdan üflemiştik. Ve O'nu ve oğlunu da âlemlere bir âyet kılmıştık.
Ömer Öngüt = Irzını iffetle korumuş olan (Meryem'i) de an! Biz ona ruhumuzdan üflemiş, kendisini de oğlunu da âlemler için bir âyet (mucize) kılmıştık.
Şaban Piriş = Irzını koruyan (Meryeme) de rahmetimizden üflemiş, onu da oğlunu da insanlığa bir belge kılmıştık.
Sadık Türkmen = Ve o İFFETİNİ KoRUMUŞ olanı da!.. Biz ona, (İsa için yarattığımız) ruhumuzdan üfledik. Onu (Meryem’i) ve oğlunu (İsa’yı) âlemler için bir ibret kıldık!
Seyyid Kutub = Irzına dokundurtmayan Meryem'e gelince ona ruhumuzdan bir soluk üfleyerek kendisini ve oğlunu tüm insanlar için gücümüzün sınırsızlığını kanıtlayan bir mucize yaptık.
Suat Yıldırım = İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.
Süleyman Ateş = O ırzını korumuş olan(Meryem)i de an; ona ruhumuzdan bir çocuk üflemiş, kendisini ve oğlunu âlemlere bir ibret yapmıştık.
Tefhim-ul Kuran = Irzını koruyan (Meryem) ; biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.
Ümit Şimşek = İffetini koruyan Meryem'i de an ki, ona Biz ruhumuzdan üflemiş, kendisini ve oğlunu âlemler için bir âyet kılmıştık.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve o, cinsiyet organını/ırzını titizlikle koruyan kadın. Onun bağrına ruhumuzdan üfledik de kendisini ve oğlunu âlemler için bir mucize yaptık.
İskender Ali Mihr = Ve o (Hz. Meryem), ırzını korudu. O zaman Biz, ruhumuzdan onun içine üfledik. Onu ve oğlunu, âlemlere âyet (ibret) kıldık.
İlyas Yorulmaz = İffetini koruyan kadın (Meryem) var ya, ona kendi diriliğimizden[1] canlılığımızdan (Ruhumuzdan) bir can vermiştik. Onu ve oğlunu alemler için alınacak bir ibret yaptık.
إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
Enbiyâ / 92 -
İnne hâzihî ummetukum ummeten vâhıdeten ve ene rabbukum fa’budûni.
Diyanet İşleri = Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hiç şüphe yok ki bir tek ümmetsiniz siz ve ben Rabbinizim, bana kulluk edin.
Abdullah Parlıyan = İşte anlatılan tüm bu peygamberler ve onların yolu olan tevhid ve İslâm milleti, sizin de ümmetiniz olan, tek ümmet ve tek din olan İslâm dinidir. Rabbiniz de benim, yalnızca bana kulluk edin.
Adem Uğur = Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki bu tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir! Ben, sizin Rabbinizim! O hâlde bana kulluğunuzun bilincine erin!
Ahmet Tekin = Bir tek ümmet, yalnızca bu sizin üm-metinizdir. Bir tek din, zamanla değişmeyen tabiî hukuk kurallarını içeren din, yalnızca bu sizin dininiz, bu sizin şeriatınız İslâm’dır. Ben de sizin Rabbinizim. O halde beni ilâh tanıyın, candan müslüman olarak bana teslim olun, saygıyla bana kulluk ve ibadet edin, benim şeriatıma bağlanın, bana boyun eğin.
Ahmet Varol = İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.
Ali Bulaç = Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.
Ali Fikri Yavuz = İşte sizin dininiz olan bu İslâm dini (tevhid dini, bütün peygamberlerde) tek bir dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız bana ibadet edin, emirlerime itaat edin.
Ali Ünal = İşte, (bütün bu peygamberler ve onların arkasından giden ümmetler de dahil olmak üzere mü’minler olarak) hepiniz, aynı inanç üzerinde tek bir ümmetsiniz; Ben de, (sizi yaratan, yaşatan, koruyan ve sizi de kâinatı da idaresinde tutan) Rabbinizim; dolayısıyla yalnızca Bana ibadet edin.
Bayraktar Bayraklı = İşte, sizin bu dininiz, tek bir dindir ve ben de Rabbinizim, artık bana kulluk ediniz.
Bekir Sadak = Dogrusu tevhid dini olan Muslumanlik, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artik Bana kulluk edin.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki bu sizin dininiz ve şeriatınız tek bir din ve şeriattır ve ben de Rabbınızım. Artık bana ibâdet edin.
Cemal Külünkoğlu = İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir (tevhid dini, bütün peygamberlerde tek bir dindir). Ben de (sizin) Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu tevhid dini olan Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık Bana kulluk edin.
Diyanet Vakfi = Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.
Edip Yüksel = İşte sizin topluluğunuz böyle bir (elçiler) topluluğudur. Ben sizin Rabbinizim; sadece bana kulluk edin.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet, rabbınız da bir benim onun için hep bana kulluk edin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte bu, İslam milleti bir tek millet olarak sizin milletinizdir. Rabbiniz de yalnız Benim; onun için hep Bana kulluk edin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu bu sizin ümmetiniz (tevhid dini olan müslümanlık), bir tek ümmettir (bir tek din olarak sizin dininizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Gültekin Onan = Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.
Harun Yıldırım = Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.
Hasan Basri Çantay = Hakıykat, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmetdir. (Şu tevhîd ve İslâm dîni, bir tek dîn olarak, sizin dîninizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.
Hayrat Neşriyat = İşte hiç şübhesiz bu sizin ümmetiniz (olan İslâm Milleti), tek bir ümmettir (tek bir dindir). Ben de sizin Rabbinizim; öyle ise bana kulluk edin!
İbni Kesir = Gerçekten şu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ve Ben de Rabbınızım, artık yalnız Bana ibadet edin.
Kadri Çelik = Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.
Muhammed Esed = (Siz ey inananlar,) gerçek şu ki, bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir: çünkü hepinizin Rabbi Benim; öyleyse (yalnızca) Bana kulluk edin!
Mustafa İslamoğlu = (Ey insanlar!) İşte (burada kısaca anlatılan peygamberler tarihinin de gösterdiği gibi) sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben sizin Rabbinizim: O halde sadece Bana kulluk edin!
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki bu, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de sizin Rabbinizim. Artık Bana ibadet ediniz.
Ömer Öngüt = Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Şaban Piriş = İşte bu, sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, o halde bana kulluk edin.
Sadık Türkmen = (siz ey İNANANLAR), gerçek şu ki; sizin bu toplumunuz/ümmetiniz tek bir ümmettir! Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse, yalnız Bana kulluk edin!
Seyyid Kutub = İşte bu oluşturduğunuz ümmet, tek bir ümmettir, Rabb'iniz de benim. Öyleyse sırf bana kulluk ediniz.
Suat Yıldırım = İşte sizin bu dininiz bir tek dindir. Rabbiniz de Ben’im. Öyle ise yalnız Bana ibadet edin!
Süleyman Ateş = İşte bu sizin ümmetiniz (olan tevhid ve İslâm milleti), bir tek ümmettir. Rabbiniz de benim. Yalnız bana kulluk edin.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.
Ümit Şimşek = İşte bütün bunlar tek bir ümmettir; Ben de hepinizin Rabbiyim. Onun için yalnız Bana kulluk edin.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte şu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de Rabbinimiz. O halde bana kulluk/ibadet edin.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz (topluluğunuz, dîniniz), tek bir ümmettir (dîndir). Ve Ben, sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana kul olun!
İlyas Yorulmaz = Sizin bu anlayış ve inancınız, tek bir inançtı (ümmet) ve bende sizin Rabbinizim. Yalnızca bana kulluk edin.
وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ
Enbiyâ / 93 -
Ve tekattaû emrehum beynehum, kullun ileynâ râciûn(râciûne).
Diyanet İşleri = (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dîne âit işlerinde, kendi aralarında bölük bölük oldu onlar ve hepsi de dönüp bizim tapımıza gelecek.
Abdullah Parlıyan = Ama insanlar, aralarındaki bu din ve ümmet birliğini paramparça ettiler, ayrılığa düştüler, ama hepsi sonunda bize dönecekler.
Adem Uğur = (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.
Ahmed Hulusi = Onlar aralarında işlerini (din - sistem anlayışlarını) paramparça ettiler. . . Hepsi bize rücu edicilerdir.
Ahmet Tekin = İnsanlar, aralarındaki, düzenlerini, işlerini, birliklerini, güçlerini, yönetimlerini, ekonomilerini ve dinlerini parçaladılar. Hepsi bizim huzurumuza gelip hesap verecekler.
Ahmet Varol = Onlar işlerini aralarında parçaladılar. [12] (Sonuçta) hepsi bize dönecektir.
Ali Bulaç = Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar); hepsi bize döneceklerdir.
Ali Fikri Yavuz = Geçen ümmetler, din işlerini aralarında parçaladılar, ayrılıklara düştüler; fakat hepsi bize döneceklerdir.
Ali Ünal = Ne var ki, (peygamberlerden sonra) insanlar Din’de ihtilâfa düştü ve birliklerini parçaladılar. Ama şurası bir gerçek ki, her grup neticede Bize dönmektedir (ve yaptıklarından huzurumuzda hesap vereceklerdir).
Bayraktar Bayraklı = Ama insanlar din konusunda aralarında bölündüler; hepsi bize döneceklerdir.
Bekir Sadak = Ama insanlar, din konusunda aralarinda boluklere ayrildilar, hepsi Bize doneceklerdir. *
Celal Yıldırım = (Ne var ki insanlar) kendi aralarında bölünüp parça parça oldular. (Ama sonunda) hepsi de bize döneceklerdir.
Cemal Külünkoğlu = Fakat insanlar inanç birliğinden ayrılarak çeşitli gruplara bölündüler. Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir.
Diyanet İşleri (eski) = Ama insanlar, din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar, hepsi Bize döneceklerdir.
Diyanet Vakfi = (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.
Edip Yüksel = Fakat onlar işlerinde ayrılığa düştüler; hepsi bize döneceklerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar kumandalarını beyinlerinde parçaladılar, fakat hepsi bize rücu' edecekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar kumandanlarını aralarında parçaladılar, fakat hepsi Bize dönecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ama insanlar din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar ama, hepsi bize döneceklerdir.
Gültekin Onan = Onlar, buyruklarını kendi aralarında parça parça dağıttılar [dinlerinde bölünmeler yaptılar]; hepsi bize döneceklerdir.
Harun Yıldırım = (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.
Hasan Basri Çantay = (Muhaatablardan ba'zıları) aralarında, (din) işlerinde fırka fırka oldular. (Bununla beraber) hepsi yine ancak bize dönücülerdir.
Hayrat Neşriyat = Fakat (yahudilerle hristiyanlar, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler! Hepsi (sonunda) ancak bize dönücüdürler.
İbni Kesir = Onlar aralarında kendi işlerinde bölük bölük oldular. Ama hepsi Bize döneceklerdir.
Kadri Çelik = Onlar işlerini aralarında parça parça ettiler, fakat sonunda hepsi yine bize dönücülerdir.
Muhammed Esed = Ama insanlar aralarındaki bu birliği paramparça ettiler; (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler(ini unutarak).
Mustafa İslamoğlu = Ama onlar birliklerini aralarında paramparça ettiler: (oysa ki) hepsi de sonunda yine Bize dönecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Bazı milletler) Din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular. Hepsi de Bize dönücülerdir.
Ömer Öngüt = Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.
Şaban Piriş = Aralarındaki işlerini paramparça ettiler. Hepsi bize dönecektir.
Sadık Türkmen = Onlar, emri/dini kendi aralarında parçalara ayırdılar. Ama hepsi Bize döneceklerdir.
Seyyid Kutub = Fakat insanlar inanç birliğinden ayrılarak çeşitli gruplara bölündüler. Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir.
Suat Yıldırım = Ama insanlar aralarındaki bu birliği paramparça ettiler. Fakat sonunda yine Bize dönecekler.
Süleyman Ateş = İşlerini aralarında parçaladılar (Tanrıdan gelen dini parça parça ettiler, ayrılığa düştüler); hepsi (sonunda) bize döneceklerdir.
Tefhim-ul Kuran = Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar); hepsi bize döneceklerdir.
Ümit Şimşek = Fakat insanlar dinlerini paramparça ettiler. Hepsi de sonunda huzurumuza dönecekler.
Yaşar Nuri Öztürk = İşlerini aralarında parçaladılar. Hepsi bize dönecekler.
İskender Ali Mihr = Ve emirlerini (uygulamalarını), kendi aralarında böldüler (fırkalara ayrıldılar). Hepsi Bize dönecek olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Sonra aralarındaki birlik ve beraberlik ifadesi olan, inançlarının birliğini parça parça ettiler. Bunları yapanların hepsi (hesap vermek üzere) bize döneceklerdir.
فَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ وَإِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ
Enbiyâ / 94 -
Fe men ya’mel mines sâlihâti ve huve mu’minun fe lâ kufrâne li sa’yihî, ve innâ lehu kâtibûn(kâtibûne).
Diyanet İşleri = Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.
Abdulbaki Gölpınarlı = İnanarak iyi işlerde bulunanların çalışmaları, inkâr edilmez ve biz, şüphe yok ki onları yazmadayız.
Abdullah Parlıyan = Artık her kim, inanarak dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyarsa, onların yaptıkları boşa gitmez. Çünkü biz, onun bütün işlediklerini yazmaktayız.
Adem Uğur = Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.
Ahmed Hulusi = Kim imanlı olarak yararlı bir fiil ortaya koyarsa o çalışmasının karşılığını alır! Biz onun kaydını tutanlarız!
Ahmet Tekin = Kim mü’min olarak, gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarından ve İslâmî düzenden sorumlu olduğu kısmını hayata geçirir, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün kendisini ilgilendiren alanda bollaşmasını sağlarsa, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olursa, cârî-kalıcı hayırlardan-sâlih amellerden imkânları dâhilindekini işlerse, gayretinin, çalışmasının, hâlis niyetinin, emeğinin karşılığı inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onun lehine bunları kaydediyoruz.
Ahmet Varol = Artık kim mü'min olarak salih ameller işlerse onun gayreti inkar edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.
Ali Bulaç = Artık kim, bir mü'min olarak salih amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak) küfran (nankörlük) yoktur. Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız.
Ali Fikri Yavuz = O halde, kim mümin olarak salih amellerden bir amel işlerse, onun yaptığı makbul olur (sevabdan mahrum bırakılmaz). Muhakkak biz, onun işini (melek vasıtasıyla amel defterine) yazarız.
Ali Ünal = O bakımdan, kim mü’min olarak imanı istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işlerden yaparsa, onun gayreti karşılıksız kalmayacaktır. Biz, bütün gayretlerini onun lehine olarak kaydederiz.
Bayraktar Bayraklı = İnanmış olarak iyi amel yapanların çalışması inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.
Bekir Sadak = inanmis olarak yararli is isleyenin ameli inkar edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayiz.
Celal Yıldırım = Artık kim mü'min olduğu halde iyi yararlı amellerde bulunursa, onun iş ve gayreti inkâr edilmiyecektir ve şüphesiz ki biz onları yazmaktayız.
Cemal Külünkoğlu = Artık her kim, bir mü'min olarak faydalı eylemlerde bulunmuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir. Çünkü hiç kuşkusuz biz, bunu onun lehine kaydetmekteyiz.
Diyanet İşleri (eski) = İnanmış olarak yararlı iş işleyenin ameli inkar edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.
Diyanet Vakfi = Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.
Edip Yüksel = Artık kim, bir mü'min olarak salih olan amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak nankörlük) küfran yoktur. Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız.
Elmalılı Hamdi Yazır = İnanmış olarak güzel işler yapan kimsenin emeği boşa gitmez; Biz onun işlediklerini yazıyoruz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Artık kim mü'min olarak yararlı işlerden bir iş yaparsa, onun çalışmasına nankörlük edilmeyecek; şüphesiz Biz onun hesabına yazarız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İnanmış olarak yararlı iş işleyenin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onu yazmaktayız.
Gültekin Onan = Artık kim inançlı olarak salih amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak) küfran yoktur. Şüphesiz biz onun yazıcılarıyız.
Harun Yıldırım = Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.
Hasan Basri Çantay = O halde kim mü'min olarak iyi (amel) lerden bir (şey) yaparsa onun sa'yinin (karşılığı şükran olacakdır), küfran (ve mahrumiyyet) değil. Biz onun hiç şübhesiz yazıcılarıyız.
Hayrat Neşriyat = Artık kim mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, onun çalışması için nankörlük yoktur. Şübhe yok ki biz, onu yazanlarız.
İbni Kesir = Artık inanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkar edilmez. Ve Biz onu yazanlarız.
Kadri Çelik = Artık kim bir mümin olarak salih olan amellerde bulunursa, onun çabasına nankörlük edilmez. Şüphesiz biz onu yazanlarız.
Muhammed Esed = Yine de her kim, hem inanmış, hem de dürüst ve erdemli davranışlardan (bir şeyler) ortaya koymuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir; çünkü, hiç kuşkusuz Biz bunu onun lehine kaydetmekteyiz.
Mustafa İslamoğlu = Neticede, kim iman etmiş olarak o imanla uyumlu davranışlar göstermeye gayret ederse, onun bu gayreti asla görmezden gelinmeyecektir: zira Biz, onun lehine bütün bunları kaydediyoruz.
Ömer Nasuhi Bilmen = İmdi her kim mü'min olduğu halde sâlih sâlih amellerden işlerse artık onun çalışması için inkar yoktur ve şüphe yok ki, Biz onun için yazıcılarız.
Ömer Öngüt = İnanmış olarak sâlih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.
Şaban Piriş = Kim de mümin olarak doğruları yaparsa, onun çabası gözardı edilmeyecektir. Çünkü biz onu yazmaktayız.
Sadık Türkmen = Artik kim gerçeklere inanmış olarak uygun işler yaparsa, o kişinin çalışmasına nankörlük yoktur. Şüphesiz Biz, onun çalışmasını yazanlarız.
Seyyid Kutub = Kim mü'min olarak yararlı ameller işlerse emeği gözardı edilmez. Biz onu mutlaka yazıya geçiririz.
Suat Yıldırım = Bu durumda artık kim mümin olarak makbul ve güzel işler yaparsa onun gayretleri inkâr edilmez, yaptıkları makbul olur. Biz bütün gayretlerini onun hesabına yazıp geçirmekteyiz.
Süleyman Ateş = İmdi kim inanmış olarak iyi işlerden yaparsa onun çalışmasına nankörlük edilmez, biz (onun çalışmasını) yazanlarız.
Tefhim-ul Kuran = Artık kim, bir mü'min olarak salih olan amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak nankörlük) küfran yoktur. Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız.
Ümit Şimşek = İnanmış olarak güzel işler yapan kimsenin emeği boşa gitmez; Biz onun işlediklerini yazıyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine nankörlük edilmez. Biz böylesi lehine kâtiplik ederiz.
İskender Ali Mihr = O halde kim mü’min olarak salihat (nefs tezkiyesi) yaparsa, bundan sonra onun gayretleri (kazandığı dereceler) örtülmez (eksilmez, yok olmaz). Ve muhakkak ki Biz, onu yazanlarız.
İlyas Yorulmaz = Kim inanmış olarak Allah’ın belirlediği şekilde doğru işler yaparsa, o kimsenin yaptıkları hiçbir şeyin üzeri örtülmez ve biz, yaptıklarının hepsini kayda geçirenleriz.
وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
Enbiyâ / 95 -
Ve harâmun alâ karyetin ehleknâhâ ennehum lâ yerciûn(yerciûne).
Diyanet İşleri = Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Helâk ettiğimiz bir şehir halkının, dönüp bizim tapımıza gelmemesine imkân yok.
Abdullah Parlıyan = Kendisini helâk ettiğimiz bir ülke halkının, (dünyaya) geri dönüp yaşamaları haramdır/yasaktır. Katiyen onlar (dünyaya) bir daha geri dönemezler!
Adem Uğur = Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.
Ahmed Hulusi = İmha ettiğimiz bir memleket halkının, mahşerde huzurumuza gelmemesi mümkün değildir.
Ahmet Tekin = Günahları sebebiyle helâk ettiğimiz bir memleket halkının dünyaya tekrar dön-memeleri, tevbeye fırsatlarının olmaması kesin, diriltilmemeleri, huzurumuzda hesaba çekilmemeleri imkânsızdır.
Ahmet Varol = Bizim helak ettiğimiz bir şehre artık (dünya) hayatı haramdır. Şüphesiz onlar bir daha dönemezler.
Ali Bulaç = Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.
Ali Fikri Yavuz = Helâk ettiğimiz bir memleket halkına mümkün değildir, artık onlar tevbeye dönemezler.
Ali Ünal = (İnkâr ve günahlarından dolayı artık kesin dalâlet ve) helâklerine hükmettiğimiz bir halkın ise artık imana dönmesi mümkün olmadığı gibi, (yine aynı sebeplerle) yok ettiğimiz bir halkın da Bize dönmemesi ve (döndükten sonra da iman edip salih işlerde bulunmak üzere) dünyaya geri gönderilmesi de mümkün değildir.
Bayraktar Bayraklı = Helâk ettiğimiz ülke halkının bize dönmemesi imkânsızdır.
Bekir Sadak = Yok ettigimiz kasaba halkinin ahirette ceza gormek uzere Bize donmemesi imkansizdir.
Celal Yıldırım = Yok etmemiz gereken kasaba halkının (yok olduktan sonra dünyaya dönmesi veya yok olma noktasına geldikten sonra pişmanlık duyup tevbe ederek) dönüş yapması haramdır, (mümkün değildir).
Cemal Külünkoğlu = Helak et(meye hükmet)tiğimiz bir memleket için (kurtuluş) imkânsızdır. Hiç şüphesiz onlar, (hayata ve imana) bir daha geri dönmeyeceklerdir.
Diyanet İşleri (eski) = Yok ettiğimiz kasaba halkının ahirette ceza görmek üzere Bize dönmemesi imkansızdır.
Diyanet Vakfi = Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.
Edip Yüksel = Helak ettiğimiz bir toplumun tekrar dönmesi yasaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = İhlâk ettiğimiz karyeye dahi haramdır ki rücu' etmiyecek olsunlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Helak ettiğimiz bir belde (halkı) nın Bize dönmemesi imkansızdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yok ettiğimiz bir memleket (ahalisinin ahiretteki cezasını da çekmek üzere) bize dönmemesi gerçekten imkansızdır.
Gültekin Onan = Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.
Harun Yıldırım = Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.
Hasan Basri Çantay = Helak etdiğimiz bir memleket (ahâlisinin) hakıykaten (mahşere) dönmemeleri imkânsızdır.
Hayrat Neşriyat = Helâk ettiğimiz bir şehrin (halkının mahşer günü bize) dönmemeleri, şübhesiz ki mümkün değildir.
İbni Kesir = Helak ettiğimiz kasaba halkına da haramdır. Onlar geri dönmezler.
Kadri Çelik = Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (dönüş) imkânsızdır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.
Muhammed Esed = Bu bakımdan, yok etmeye karar verdiğimiz herhangi bir toplumun, (tuttuğu günahkarca yoldan) bir daha geri dönmesi asla mümkün değildir!
Mustafa İslamoğlu = Ne ki, Bizim helakine karar verdiğimiz bir toplum mecburi (istikamete girmiştir); artık onların geri dönmesi mümkün değildir;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve kendisini helâk ettiğimiz bir belde (ahalisi) için memnudur ki, onlar dönmeyecekler olsunlar.
Ömer Öngüt = Helâk ettiğimiz bir memleket (halkının) bize dönmemesi imkânsızdır.
Şaban Piriş = Helâk ettiğimiz bir belde halkının da (bize) dönmemesi imkansızdır
Sadık Türkmen = Kendisini helâk ettiğimiz bir ülke halkının, (dünyaya) geri dönüp yaşamaları haramdır/yasaktır. Katiyen onlar (dünyaya) bir daha geri dönemezler!
Seyyid Kutub = Yok ettiğimiz kentlerin halklarının hesap vermek üzere bize dönmemeleri imkânsızdır.
Suat Yıldırım = İmha ettiğimiz bir memleket halkının, mahşerde huzurumuza gelmemesi mümkün değildir.
Süleyman Ateş = Helâk ettiğimiz bir ülkeye artık (yaşamak) harâmdır: Onlar bir daha geri dönemezler.
Tefhim-ul Kuran = Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkânsız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.
Ümit Şimşek = Helâkine hükmettiğimiz bir belde ahalisinin üzerinde yasak vardır; onlar artık geri dönemezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Helâk ettiğimiz bir kente/medeniyete yaşamak haram edilmiştir. Onlar bir daha geri dönemezler.
İskender Ali Mihr = Ve helâk ettiğimiz bir kasaba halkının, oraya dönmesi (yeniden hayata getirilmesi) haramdır (imkânsızdır).
İlyas Yorulmaz = Bizim yeryüzünde helak ettiğimiz bir şehir halkının, tekrar yeryüzüne dönüşü kesinlikle mümkün değildir (yasaklanmıştır).
حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ
Enbiyâ / 96 -
Hattâ izâ futihat ye’cûcu ve me’cûcu ve hum min kulli hadebin yensilûn(yensilûne).
Diyanet İşleri = Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonunda Ye'cüc ve Me'cuc'un seti açılınca ve onlar, her tepeden yeryüzüne saldırınca.
Abdullah Parlıyan = Nihayet yerleri Allah tarafından bilinen, kalabalık nüfuslarıyla ünlü iki toplum olan Ye'cüc ve Me'cüc'ün sedleri açılıp ta yeryüzünü dağılmaları için her tepeden saldıracakları
Adem Uğur = Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;
Ahmed Hulusi = Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc kapılarının açıldığı zaman, her hadebden (yüksekçe yer - belki de uzay gemilerinden) hızlıca inerler!
Ahmet Tekin = Onlar her dere ve tepeden akın edip çıkan Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinin, yollarının açıldığı zamana, kıyametin kopacağı âna kadar berzah âleminde kalırlar.
Ahmet Varol = Nihayet Ye'cuc ve Me'cuc('un setleri) açıldığında onlar her tepeden akın ederler.
Ali Bulaç = Yecuc ve Mecuc (un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler;
Ali Fikri Yavuz = Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddi açılıp da her tepeden saldırdıkları;
Ali Ünal = Nihayet bir zaman gelir, Ye’cuc ve Me’cuc’un önü açılır ve her tepeden yığın yığın akın etmeye başlarlar.
Bayraktar Bayraklı = (96-97) Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc setleri açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman, verilen gerçek söz yaklaştığında inkâr edenlerin gözleri donakalır! “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz, hatta biz zâlim kimselermişiz” derler.[336]
Bekir Sadak = Yecuc ve Mecuc'un seddi yikildigi zaman her dere ve tepeden bosanirlar.
Celal Yıldırım = Sonunda Ye'cûc ve Me'cûc (seddi) açılır da her bir tepeden sökülüp sür'atle inerler.
Cemal Külünkoğlu = Nihayet (kıyamet alametlerinden olan) Ye'cüc ve Me'cüc'ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.
Diyanet İşleri (eski) = Yecüc ve Mecüc'ün seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden boşanırlar.
Diyanet Vakfi = Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;
Edip Yüksel = Nihayet, Yecuc ve Mecuc'un önü açıldığı zaman, onlar her yönden saldırırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc açılıb da her tepeden saldırdıkları
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Nihayet Ye'cuc ve Me'cuc(un seddi) açılıp da her tepeden saldırdıkları;
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc(un seddi) açıldığı zaman, ki onlar her dere ve tepeden akın edip çıkarlar.
Gültekin Onan = (96-97) Yecuc ve Mecuc(un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler. Gerçek olan vaad yaklaşmıştır, işte o zaman, küfredenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler).
Harun Yıldırım = Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;
Hasan Basri Çantay = (96-97) Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (un seddi) açılıb da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaşdığı vakit, işte o zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirib kalacak, «Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik. Hayır, biz zaalim kimselerdik» (diyecekler).
Hayrat Neşriyat = (96-97) Nihâyet Ye’cüc ve Me’cüc’ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va'd (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâredenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. 'Eyvah bize! Hakikaten bundan gaflet içindeydik,(biz) bil'akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!' (derler).
İbni Kesir = Ye'cuc ve Me'cuc açılıp da her tepeden ve dereden akın ettikleri vakit.
Kadri Çelik = Ye'cüc ve Me'cüc (seddi) açılıncaya ve onlar her tepeden akın ettiği zamana kadar (zalimler asla dönmezler).
Muhammed Esed = Ta ki, Yecüc ve Mecüc'ün (dünyaya) salınıp, (yeryüzünün) her köşe(sin)den boşalacakları zamana kadar,
Mustafa İslamoğlu = ta ki Ye'cuc ve Me'cuc'un salınıp, her bir köşeden boşalacakları zamana dek...
Ömer Nasuhi Bilmen = Ye'cüc ve Me'cüc açılıp da onlar her tepeden koşmaya başlayacakları zamana kadar (bu kavimlerin halleri devam eder).
Ömer Öngüt = Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (sedleri) açıldığı zaman her tepeden saldırırlar.
Şaban Piriş = Ne zaman ki Yecüc ve Mecüc serbest bırakılır, her tepeden ve dereden sel gibi akarlar.
Sadık Türkmen = Nihayet yecüc ve Mecüc seddi açıldığında; onlar her bir tepeden akın ederler!
Seyyid Kutub = Sonunda Ye'cuc ile Me'cuc'un önündeki set yıkıldığında bunlar bütün tepelerden akarak her tarafa yayılırlar.
Suat Yıldırım = (96-97) Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vâdin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. "Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!" diyecekler.
Süleyman Ateş = Nihâyet Ye'cûc ve Me'cûc'un önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman,
Tefhim-ul Kuran = Yecuc ve Mecuc(un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler;
Ümit Şimşek = Nihayet Ye'cüc ile Me'cüc'ün önü açılır ve herbir tepeden akın ederler.
Yaşar Nuri Öztürk = Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler.
İskender Ali Mihr = Nihayet yecüc ve mecüc, (sedleri) açıldığı zaman tepelerin hepsinden saldırırlar.
İlyas Yorulmaz = Ancak ye’cüc ve me’cüc için kapılar açılıp da onlar her taraftan akın akın yeryüzüne dağılırlarsa (helak edilmiş kasaba halkı da yeryüzüne geri döner) . [2]
وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ
Enbiyâ / 97 -
Vakterabel va’dul hakku fe izâ hiye şâhısatun ebsârullezîne keferû, yâ veylenâ kad kunnâ fî gafletin min hâzâ bel kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Diyanet İşleri = Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve gerçek vait yaklaşınca işte o zaman kâfir olanlar, gözlerini dikip kalacaklar ve yazıklar olsun bize diyecekler, bundan gafildik, hattâ zâlimdik biz.
Abdullah Parlıyan = Ve gerçekten meydana geleceği bildirilen kıyamet yaklaştığı vakit, işte o zaman Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin gözleri hemen belerip kalacak, “Eyvah bizlere!” diye yakınacaklar. “Bu kıyamet sözüne karşı, hep umursamaz tavırlar gösterdik. Daha doğrusu bizler, yaratılış maksadına aykırı hareket edenlerdik” diyecekler.
Adem Uğur = Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz."
Ahmed Hulusi = Ölüm yaklaştığında, bir de bakarsın ki hakikat bilgisini inkâr edenlerin gözleri dehşetle donar kalır! "Eyvah! Gerçekten biz kozamızda - dünyamızda yaşıyormuşuz (bu gerçeği fark edememişiz)! Hayır, zâlimler imişiz. "
Ahmet Tekin = Gerçek vaat, tehdit, ölüm ve Kıyamet yaklaştığında, işte o zaman kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin gözleri belerir.'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz bu durumdan habersizmişiz. Hayır, hayır, biz inkârda, isyanda, şirkte ısrar eden zâlim kimselermişiz.' derler.
Ahmet Varol = Hak olan vaad yaklaşmıştır. İşte o zaman inkar edenlerin gözleri dışarı fırlar. 'Yazık bize! Doğrusu biz bundan gafletteydik. Hayır, biz zalimlerdik.'
Ali Bulaç = Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkâr edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler).
Ali Fikri Yavuz = Ve hak olan vaad (kıyamet) yaklaştığı vakit, işte o zaman, kâfir olanların gözleri hemen dikilecek: “- Vah bizlere! Biz bundan gaflet ettik, doğrusu kendimize zulmetmiş olduk.” diyecekler.
Ali Ünal = Artık, hak olan o (Kıyamet) va’dinin gerçekleşme vakti de gelip çatmıştır; işte o zaman, hayatları boyu küfürde ısrar etmiş olanların gözleri birden donakalır. “Eyvah bize!” diye feryat ederler; “Bu ânı hiç hesaba katmıyor ve bu an sanki hiç gelmeyecekmiş gibi tam bir umursamazlık içinde davranıyorduk. Meğer biz, ne yanlış yapmış, kendimize ne yazıklar etmişiz!”
Bayraktar Bayraklı = (96-97) Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc setleri açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman, verilen gerçek söz yaklaştığında inkâr edenlerin gözleri donakalır! “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz, hatta biz zâlim kimselermişiz” derler.[336]
Bekir Sadak = Gercek vaad yaklastiginda, inkar edenlerin gozleri beleriverir: «Vah bize! Bundan once gaflet icindeydik, hem de zalimdik» derler.
Celal Yıldırım = Hak olan va'd (Kıyametin safhaları) yaklaşınca bir de bakarsın ki o inkâr edenlerin gözleri belerip kalır, «eyvah bize! Biz bundan gaflette bulunuyorduk; daha doğrusu biz zâlimler idik» derler.
Cemal Külünkoğlu = Gerçek vaadin (kıyamet gününün) eşiğine gelindiğinde inkârcıların bakışları dehşetten donakalacak ve “Yazıklar olsun bize! Doğrusu biz bu ana karşı hep umursamazlık göstermiştik. Biz gerçekten kendimize zulmeden kimselerden olduk” (diyecekler).
Diyanet İşleri (eski) = Gerçek vaad yaklaştığında, inkar edenlerin gözleri beleriverir: 'Vah bize! Bundan önce gaflet içindeydik, hem de zalimdik' derler.
Diyanet Vakfi = Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! «Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.»
Edip Yüksel = Hak sözün gerçekleşmesi yaklaşmış ve kafirlerin gözleri korkudan dona kalmıştır: 'Vah bize, Biz bundan gaflet içinde idik. Biz gerçekten zalimler olduk.'
Elmalılı Hamdi Yazır = ve hak va'd yaklaştığı vakıt, o zaman işte o küfredenlerin derhal gözleri belerecek «eyvah bizlere biz bundan gaflet ettik, hayır kendimize zulmetmiş olduk» diyecekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve gerçek vait yaklaşınca işte o zaman kâfir olanlar, gözlerini dikip kalacaklar ve yazıklar olsun bize diyecekler, bundan gafildik, hattâ zâlimdik biz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve gerçek vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beleriverir. «Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik.» derler.
Gültekin Onan = Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz."
Harun Yıldırım = Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz."
Hasan Basri Çantay = (96-97) Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (un seddi) açılıb da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaşdığı vakit, işte o zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirib kalacak, «Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik. Hayır, biz zaalim kimselerdik» (diyecekler).
Hayrat Neşriyat = (96-97) Nihâyet Ye’cüc ve Me’cüc’ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va'd (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâredenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. 'Eyvah bize! Hakikaten bundan gaflet içindeydik,(biz) bil'akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!' (derler).
İbni Kesir = Ve gerçek vaad yaklaştığı zaman; o küfredenlerin gözleri belerip kalır: Vah bize, bundan önce gaflet içindeydik, biz gerçekten zalimler idik.
Kadri Çelik = Gerçek olan söz yaklaşmıştır. İşte o zaman, küfre sapanların gözleri yuvalarından fırlayacak, “Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zulme sapmıştık” (diyecekler).
Muhammed Esed = (ki o zaman) başa gelmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) söz(ün)ün gerçekleşmesi de yaklaşmış olacaktır. O zaman ki, hakkı inkara şartlanmış olan kimselerin gözleri yerinden oynayacak ve (birbirlerine:) "Vah bize!" (diye yakınacaklar), "Bu (kıyamet sözüne) karşı hep umursamazlık gösterdik! Çünkü, zulüm ve kötülük yap(maya eğilimli ol)an kimselerdik!"
Mustafa İslamoğlu = İmdi, mutlaka gerçekleşecek olan sözün vakti yaklaşmıştır: işte o zaman, küfürde ısrar edenler, gözleri yuvalarından fırlatmış bir halde "Yazıklar olsun bize!" (diyecekler), "Doğrusu biz bu (söze) karşın gaflete dalmışız; dahası (böyle yapmakla) kendi kendimize kıymışız!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve doğru olan vaad (Kıyamet günü) yaklaştığı zaman, artık kâfirlerin gözleri muzdarip bir hale gelecek, (ve diyeceklerdir ki:) «Eyvah bizlere! Biz bundan gaflette bulunmuş olduk. Hayır. Biz zalimler olduk.»
Ömer Öngüt = Gerçek olan vaad yaklaştığında, kâfirlerin gözleri yuvalarından fırlar. “Yazıklar olsun bize! Biz bundan gerçekten gâfildik, hatta biz gerçekten zâlimlermişiz. ” derler.
Şaban Piriş = İşte gerçek vaat yaklaşmıştır. İşte o zaman kafirlerin gözleri dehşetten bakakalır: - Eyvah bize, bundan önce biz gaflet içindeydik. Biz gerçekten zalim kimselerdik.
Sadık Türkmen = (yecüc mecüc seddinin açılışıyla) gerçek olan söz (kıyamet) yaklaşmıştır. İşte o zaman inkârcı kişilerin gözleri donup kalmıştır: “Vah vah, yazıklar olsun bize! Biz bundan gaflet içinde imişiz. Hayır aksine biz zalimlermişiz.”
Seyyid Kutub = Gerçek vaadin (kıyamet gününün) eşiğine gelindiğinde kâfirlerin bakışları dehşetten donakalır ve «Eyvah halimize! Biz bu anın geleceğinden gafil yaşadık, biz gerçekten zalimlerden olduk» derler.
Suat Yıldırım = (96-97) Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vâdin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. "Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!" diyecekler.
Süleyman Ateş = Gerçek va'd (yani kıyâmet) yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır. "Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik (bunun doğru olacağını hiç düşünmüyorduk). Meğer biz zulmediyormuşuz!" (diye mırıldandılar).
Tefhim-ul Kuran = Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, küfre sapanların gözleri yuvalarından fırlayacak: «Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zulme sapmıştık» (diyecekler).
Ümit Şimşek = Artık hak olan vaad yaklaşmış, inkâr edenlerin gözleri donakalmıştır. 'Eyvah bize!' derler. 'Bundan habersizdik. Aslında biz kendimize yazık etmişiz.'
Yaşar Nuri Öztürk = Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. "Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik." derler.
İskender Ali Mihr = Ve hak vaad yaklaştı. İşte o zaman kâfir olanların gözleri (korku ile) büyür. (Derler ki): “Bize yazıklar olsun. Biz bundan gaflet içindeydik. Meğer biz zalimler olmuşuz (kendimize zulmetmişiz).”
İlyas Yorulmaz = Allah’ın vaat ettiği gerçeklerin olması yakınlaşmıştır. O gün geldiğinde, gerçekleri inkar etmiş olanların gözleri şaşkınlık içerisinde “Bu yeniden diriliş gününden bihaber olarak yaşadığımız için, bize yazıklar olsun, böyle yapmakla kendimize haksızlık yapmışız” derler.
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ
Enbiyâ / 98 -
İnnekum ve mâ ta’budûne min dûnillâhi hasabu cehennem(cehenneme), entum lehâ vâridûn(vâridûne).
Diyanet İşleri = Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki siz de, Allah'ı bırakıp taptıklarınız da cehennem odunusunuz, siz, oraya gireceksiniz.
Abdullah Parlıyan = O gün onlara: “Gerçek şu ki; siz de Allah'ı bırakıp taptıklarınız da, cehennem odunusunuz, siz oraya gireceksiniz” denecek.
Adem Uğur = Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki siz de, Allâh dûnundaki taptıklarınız da cehennem yakıtısınız! Siz oraya varacaksınız!
Ahmet Tekin = Siz ve Allah’ı bırakıp, kulları durumundaki taptıklarınız Cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
Ahmet Varol = Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
Ali Bulaç = Gerçekten siz de, Allah'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız.
Ali Fikri Yavuz = Haberiniz olsun, siz (ey Mekke halkı) ve Allah’dan başka taptıklanınız (putlarınız) hep cehennem odunusunuz. Siz hep beraber cehenneme gireceksiniz.
Ali Ünal = “Siz, evet siz ve Allah’ı bırakıp da taptığınız o putlar birer Cehennem odunusunuz. Hep birlikte varacağınız yer, işte orasıdır.”
Bayraktar Bayraklı = Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız. Hepiniz oraya gireceksiniz.
Bekir Sadak = Siz ve Allah'tan baska taptiklariniz, cehennemin yakitisiniz; oraya gireceksiniz.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki siz ve Allah'tan başka taptıklarınız Cehennem odunusunuz ve siz oraya varacaksınız.
Cemal Külünkoğlu = Hiç şüphesiz, siz ve Allah'tan başka kulluk ettikleriniz cehennem yakıtısınız. Siz (hep beraber) oraya (cehenneme) varacaksınız.
Diyanet İşleri (eski) = Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.
Diyanet Vakfi = Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
Edip Yüksel = Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haberiniz olsun ki siz ve Allahdan başka taptığınız nesneler hep Cehennem mermisisiniz, siz, ona vürud edeceksiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberiniz olsun ki, siz ve Allah'tan başka taptığınız nesneler cehennem mermisisiniz; siz oraya gireceksiniz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Siz ve Allah'dan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.
Gültekin Onan = Gerçekten siz de, Tanrı'nın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz; siz ona varacaksınız.
Harun Yıldırım = Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.
Hasan Basri Çantay = Siz de, Allâhı bırakıb tapmakda olduklarınız da hiç şübhesiz ki cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.
Hayrat Neşriyat = Muhakkak ki siz ve Allah’dan başka tapmakta olduklarınız, Cehennemin yakacağısınız! Siz oraya girecek olanlarsınız!
İbni Kesir = Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, şüphesiz ki cehennem odunusunuz. Oraya gireceksiniz.
Kadri Çelik = Gerçekten siz de Allah'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona giricilersiniz.
Muhammed Esed = (O gün onlara:) "Gerçek şu ki, siz ve Allah'ın yerine tapınıp durduğunuz bütün o (düzmece) şeyler cehennemin yakıtısınız: varacağınız yer orasıdır" denecek.
Mustafa İslamoğlu = Şu kesin ki, siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da cehennemin yakıtısınız: sizler ona mutlaka takdim edileceksiniz!
Ömer Nasuhi Bilmen = Şüphe yok ki, siz ve Allah'tan başka taptığınız nesneler cehenneme atılıp yakılacak şeylersiniz. Siz oraya varıp gireceksiniz.
Ömer Öngüt = Siz ve Allah'tan başka taptığınız şeyler cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.
Şaban Piriş = - Siz ve Allah’ı bırakıp da kulluk ettiğiniz şeyler, cehennemin odunusunuz. Oraya gireceksiniz.
Sadık Türkmen = Gerçekten siz de Allah’ın dışında kulluk ettikleriniz de, cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.
Seyyid Kutub = Siz ve Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız sözde ilahlar, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.
Suat Yıldırım = "Hem siz, hem de Allah’tan başka taptığınız tanrılar, hepiniz cehennem odunusunuz, siz hep beraber cehenneme gireceksiniz!"
Süleyman Ateş = Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz.
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten siz de, Allah'ın dışında taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız.
Ümit Şimşek = Siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da Cehennem odunusunuz; hepiniz oraya gireceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = Siz ve Allah'ın berisinden, kulluk/kölelik ettikleriniz, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki siz ve sizin Allah’tan başka taptıklarınız, cehennem yakıtısınız (odunusunuz). Siz, ona girecek olanlarsınız.
İlyas Yorulmaz = Sizin ve Allah dan başka kulluk ettikleriniz, cehennemin yakıtı olacaklar. Sizin götürülecek yeriniz yalnızca orasıdır.
لَوْ كَانَ هَؤُلَاء آلِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ
Enbiyâ / 99 -
Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şunlar, mâbud olsalardı oraya uğramazlardı, halbuki hepsi de orada ebedîdir.
Abdullah Parlıyan = Eğer onlar gerçekten birer ilah olsalardı, o cehenneme uğramazlardı. Halbuki hepsi de orada ebedi kalacaklardır.
Adem Uğur = Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır.
Ahmed Hulusi = Eğer bunlar tanrılar olsalardı, oraya gelip girmezler idi! Hepsi orada ebedî kalıcılardır.
Ahmet Tekin = Onlar tanrı olsalardı, oraya girmezlerdi. Halbuki hepsi orada ebedî kalacaklar.
Ahmet Varol = Eğer onlar ilahlar olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa hepsi orada sonsuza kadar kalacaktır.
Ali Bulaç = Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.
Ali Fikri Yavuz = O taptıklarınız (putlar), eğer ilâh olsalardı, cehenneme girmezlerdi. Halbuki hepsi ebedî olarak orada kalacaklardır.
Ali Ünal = O taptıkları gerçekten ilâh olsaydı oraya girmezlerdi. Ama istisnasız hepsi, orada sonsuzca kalacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Eğer onlar birer tanrı olsalardı cehenneme girmezlerdi. Hepsi orada çok uzun süreli olarak kalacaktır.
Bekir Sadak = Eger bunlar tanri olsaydi cehenneme girmezlerdi; hepsi orada temelli kalacaktir.
Celal Yıldırım = Eğer bu taptıkları (putlar) gerçek ilâhlar olsaydı, elbette Cehennem'e varmazlardı. Hepsi de orada devamlı kalıcılardır.
Cemal Külünkoğlu = Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer bunlar tanrı olsaydı cehenneme girmezlerdi; hepsi orada temelli kalacaktır.
Diyanet Vakfi = Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır.
Edip Yüksel = Onlar tanrılar olsaydı oraya girmeyeceklerdi. Oysa hepsi orada ebedi kalıcıdırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar ilâh olsalardı ona vürud etmezlerdi, halbuki hepsi onda muhalled kalacaklar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi, oysa hepsi orada ebedi kalacaktır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer onlar ilâh olsalardı, oraya girmeyeceklerdi. Hepsi orada temelli kalacaktır.
Gültekin Onan = Eğer onlar (gerçek) tanrılar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.
Harun Yıldırım = Eğer onlar da birer tanrı olsaydı, oraya girmezlerdi. Fakat hepsi de orada sürekli kalacaktır.
Hasan Basri Çantay = Eğer onlar (tapdığınız o yalancı Tanrılar) ma'butlar olsalardı oraya girmeyeceklerdi. (Tapanların da, tapılanların da) hepsi orada ebedî kalıcıdırlar.
Hayrat Neşriyat = Eğer onlar birer ilâh olsaydı, oraya girmezlerdi. Hâlbuki (tapan ve tapılan) hepsiorada ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Şayet bunlar tanrı olsaydı; oraya girmezlerdi. Ve hepsi orada temelli kalacaklardır.
Kadri Çelik = Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona (ateşe) girmezlerdi. Oysa onların tümü (ateşin) içinde temelli kalıcılardır.
Muhammed Esed = Eğer (o tapınıp durduğunuz düzmece nesneler) gerçekten tanrı olsalardı, kuşkusuz, oraya girmezlerdi; ama (işte gördüğünüz gibi,) hepiniz orada yerleşip temelli kalacaksınız!"
Mustafa İslamoğlu = Eğer (tanrılaştırdıkları) gerçek ilah olsalardı, oraya asla girmezlerdi: (ama) hepsi orada temelli kalacaklar:
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer onlar ilâhlar olsalar idi oraya varıp girmezlerdi. Halbuki hepsi de orada ebedîyyen kalıcılardır.
Ömer Öngüt = Eğer onlar birer ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Eğer onlar, ilah olsaydı oraya girmezlerdi. Ama hepsi orada ebedi kalacaklardır.
Sadık Türkmen = Eğer onlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa, hepsi orada sonsuz kalacaklardır.
Seyyid Kutub = Eğer o taptıklarınız, gerçekten ilah olsalardı, cehenneme girmezlerdi. Oysa hepsi sürekli olarak orada kalacaklardır.
Suat Yıldırım = Eğer onlar gerçekten tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. Ama hepsi orada ebedî olarak kalacaklardır.
Süleyman Ateş = Eğer onlar tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa hepsi orada sürekli kalacaklardır.
Tefhim-ul Kuran = Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.
Ümit Şimşek = Eğer onlar da birer tanrı olsaydı, oraya girmezlerdi. Fakat hepsi de orada sürekli kalacaktır.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi. Oysaki, hepsi orada sürekli kalacaklardır.
İskender Ali Mihr = Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Eğer taptıkları ilahlar gerçek ilahlar olsalardı, onlar o cehenneme girmezlerdi. Ancak Allah dan başkasına kulluk edenlerin tamamı, cehennem ateşinde sürekli kalacaklardır.
لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ
Enbiyâ / 100 -
Lehum fîhâ zefîrun ve hum fîhâ lâ yesmeûn(yesmeûne).
Diyanet İşleri = Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Orada şiddetle inleyerek nefes alacak onlar ve onlar, orada hiçbir şey duymayacaklar.
Abdullah Parlıyan = Onlar orada, inim inim inleyecekler, azabın dehşeti ve şiddeti içinde adeta sağır kesilip teselli edici hiçbir şey de işitmeyeceklerdir.
Adem Uğur = Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.
Ahmed Hulusi = Onlar için orada şiddetli - horultulu inleme vardır ve onlar orada (dünyadaki sağırlıklarının devamı olarak) işitmezler!
Ahmet Tekin = Orada onlar inlerler, hiçbir şey de duymazlar, duyma organlarını kullanamazlar, hiçbir şeyden haberleri olmaz.
Ahmet Varol = Onlara orada şiddetli inlemeler vardır ve onlar orada duymazlar.
Ali Bulaç = Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.
Ali Fikri Yavuz = Öyle ki, o putlara tapanların, orada iniltileri vardır, ve onlar orada hiç bir merhamet sesi duymazlar.
Ali Ünal = İnim inim iniltidir Cehennem’de onları bekleyen; ve (dünyada kulaklarını Allah’ın âyetlerine kapamalarının cezası olarak) orada (kendilerine yarayacak) hiçbir şey duymayacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Cehennemde onlara inim inim inlemek düşer. Onlar orada hiçbir şey işitmezler.
Bekir Sadak = Orada onlara ah etmek vardir; birsey de isitemezler.
Celal Yıldırım = Onlara, orada ah, vah edip inlemek vardır ve orada bir şey de işitmiyeceklerdir.
Cemal Külünkoğlu = Onlar için orada bir inleme ve soluma vardır! Ve onlar orada hiçbir şey duymayacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Orada onlara ah etmek vardır; birşey de işitemezler.
Diyanet Vakfi = Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.
Edip Yüksel = Onlar için orada iç çekip inlemek vardır; hiç bir şey de işitemezler.
Elmalılı Hamdi Yazır = Öyle ki onların orada bir zefîri var, bunlar da orada iken işitmiyecekler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onların orada öyle bir iç çekişleri var ki, tapılanlar orada oldukları halde işitmezler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Orada onların bir inlemeleri vardır. Bunlar orada (sağır olup) bir şey de işitemezler.
Gültekin Onan = Orda kendileri için 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.
Harun Yıldırım = Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.
Hasan Basri Çantay = Orada (hakları) inim inim inlemekdir onların (tapılanların). Bunlar orada da (sağır olub bir şey) duymayacaklardır.
Hayrat Neşriyat = Onlar için orada inim inim inlemek vardır. Ve onlar orada (hiçbir şey)işitmezler.
İbni Kesir = Onlar için orada bir inleme ve soluma vardır! Ve onlar orada hiçbir şey duymayacaklardır.
Kadri Çelik = Orada onlara ah etmek vardır; birşey de işitemezler.
Muhammed Esed = Orada onların payına ah edip inlemek düşecek; ve orada (başka) bir şey işitmeyecekler.
Mustafa İslamoğlu = orada onların payına inim inim inlemek düşecek; ve onlar orada (iniltiden başka bir ses) duymayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar için orada gayet şiddetli bir nefes alma vardır ve onlar orada (hiçbir şey) işitemezler.
Ömer Öngüt = Onların orada bir nefes vermeleri var ki! Bir şey de işitmeyeceklerdir.
Şaban Piriş = Orada inim inim inleyecekler ve hiçbir şey işitmeyeceklerdir.
Sadık Türkmen = Orada, onlar için bir inleme vardır. Onlar orada, hiçbir şey duymazlar.
Seyyid Kutub = Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.
Suat Yıldırım = Onlar orada inim inim inleyecekler, kendilerini sevindirecek hiçbir haber de işitmeyeceklerdir.
Süleyman Ateş = Onlar için bir inleme ve soluma vardır! Ve onlar orada (azâbın dehşeti içinde hiçbir şey) işitmezler.
Tefhim-ul Kuran = Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.
Ümit Şimşek = Orada onlar için dehşetli bir inleyiş vardır; başka birşey de işitmezler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar için orada derin bir iç çekiş var. Ve onlar orada hiçbir şey işitmezler.
İskender Ali Mihr = Onlar, orada (ızdırap ile) inlerler. Ve onlar, orada (bir şey) işitmezler.
İlyas Yorulmaz = Onlar ateşin içinde acıdan inleyip duracaklar ve orada iniltiden başka bir şey işitmeyecekler.
إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ
Enbiyâ / 101 -
İnnellezîne sebekat lehum minnâl husnâ ulâike anhâ mub’adûn(mub’adûne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat kendilerine, tarafımızdan güzel bir vaitte bulunulan, haklarında iyilik takdîr edilen kimseler, oradan uzaklaşmışlardır.
Abdullah Parlıyan = Ama gerçekten kendileri için, katımızdan iyilik ve güzellik yazılmış bulunanlara gelince, böyleleri cehennemden uzak tutulacaklardır.
Adem Uğur = Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.
Ahmed Hulusi = Bizden kendilerine güzellik, saadet takdir edilmiş olan kimselere gelince, işte onlar ondan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.
Ahmet Tekin = Amelleri sebebiyle tarafımızdan, kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlar, işte onlar, cehennemden uzak tutulurlar.
Ahmet Varol = Bizden kendileri için önceden güzellik takdir edilmiş olanlar işte onlar oradan uzaklaştırılırlar.
Ali Bulaç = Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte, onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır.
Ali Fikri Yavuz = Şüphesiz ki, kendilerine bizden saadet icap etmiş olanlar, işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.
Ali Ünal = Buna karşılık, haklarında tarafımızdan va’din güzeli (Cennet, Cemâlüllah ve Allah’ın rızası) takdir edilmiş olanlara gelince, onlar Cehennem’den uzak tutulacaklardır.
Bayraktar Bayraklı = Tarafımızdan kendilerine güzel sonuç takdir edilmiş olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar.
Bekir Sadak = Yaptiklarina karsilik katimizdan kendileri icin iyi seyler yazilmis olanlar, iste onlar cehennemden uzak tutulanlardir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki bizden kendilerine en güzel (en doyurucu mutluluk) sözü verilmiş olanlar (var ya), işte onlar Cehennem'den uzak tutulmuşlardır.
Cemal Külünkoğlu = Daha önce (güzel ve faydalı eylemlerinden dolayı) akıbetlerinin iyi olacağını takdir ettiğimiz kimselere gelince; işte onlar cehennemden uzak tutulacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.
Diyanet Vakfi = Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.
Edip Yüksel = Ancak kendilerine mutlu bir son belirlediklerimiz hariç, onlar ondan uzaklaştırılacaklardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhe yok ki haklarında bizden husnâ sebkedenler, bunlar, ondan uzaklaştırılmışlardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphe yok ki, haklarında Bizden güzellik takdir edilmiş olanlar ondan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz katımızdan kendileri için güzel şeyler takdir edilmiş olanlar, işte oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.
Gültekin Onan = Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte, onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır.
Harun Yıldırım = Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki kendileri için bizden en güzel (bir seâdet) sebk etmiş (takdîr edilmiş) olanlar, işte bunlar oradan (cehennemden) uzaklaşdırılmışlardır.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki tarafımızdan kendilerine en güzel (saâdet) takdîr edilmiş olanlar var ya, işte onlar ondan (Cehennemden) uzaklaştırılmış kimselerdir.
İbni Kesir = Şüphesiz ki daha önce, kendilerine Bizden güzellik vaadi geçmiş olanlar; bunlar, oradan uzaklaştırılmışlardır.
Kadri Çelik = Bizden kendilerine önceden güzel bir söz verilmiş olanlar (var ya), işte onlar, ondan (ateşten) uzaklaştırılmış olanlardır.
Muhammed Esed = (Ama,) bakın, kendileri için katımızdan nihai iyilik ve güzellik (yazılmış) bulunanlara gelince; böyleleri (cehennemden) uzak tutulacaklar.
Mustafa İslamoğlu = Ne var ki, katımızdan kendilerine iyilik-güzellik ihsan ettiğimiz kimselere gelince: işte onlar (cehennem)den uzak tutulacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak ki, kendileri için Bizden bir güzellik sebk etmiş olanlar, oradan uzak bulundurulmuşlardır.
Ömer Öngüt = O kimseler ki tâ ezelden haklarında tarafımızdan en güzel bir saâdet sebketmiş, iyilik fermanı çıkmıştır. Bunlar ondan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.
Şaban Piriş = (Yaptıklarına karşılık) Bizden iyilik ödülü kazananlar ise, onlar cehennemden uzak tutulur.
Sadık Türkmen = Tarafimizdan, kendilerine bir güzellik takdir edilen kimseler, işte onlar, ondan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.
Seyyid Kutub = Daha önce akıbetlerinin iyi olacağını takdir ettiğimiz kimselere gelince, onlar cehennemden uzak tutulacaklardır.
Suat Yıldırım = Ama kendileri hakkında Bizden ebedî mutluluk takdir edilmiş olanlar, cehennemden uzak tutulacaklardır.
Süleyman Ateş = Ama bizden kendilerine (ezelde) güzellik geçmiş (mutluluk takdir edilmiş) olanlar, işte onlar, ondan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.
Tefhim-ul Kuran = Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte onlar, ondan uzaklaştırılmış olanlardır.
Ümit Şimşek = Kendileri için güzellik takdir ettiğimiz kimselere gelince, onlar Cehennemden uzak tutulmuştur.
Yaşar Nuri Öztürk = Tarafımızdan kendilerine güzellik hazırlananlara gelince, bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Bizden kendilerine hüsna (güzellikler) ulaşanlar (yazılanlar), işte onlar, ondan (cehennemden) uzaklaştırılanlardır.
İlyas Yorulmaz = Ancak bizden, kendileri için güzellikler yazılmış olanlar, o cehennemden uzak tutulacaklardır.
لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ
Enbiyâ / 102 -
Lâ yesmeûne hasîsehâ, ve hum fî mâştehet enfusuhum hâlidûn(hâlidûne).
Diyanet İşleri = Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Orasının en hafif bir sesini bilmez duymaz onlar ve canlarının dilediği, arzuladığı şeylerin içinde ebedîdir onlar.
Abdullah Parlıyan = Onlar cehennemin uğultusunu da duymazlar, cennette canlarının arzu ettiği şeyler arasında, temelli yaşayıp gidecekler.
Adem Uğur = Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.
Ahmed Hulusi = Onun (cehennemin) gümbürtüsünü işitmezler. . . Nefslerinin arzu ettiği her şey içinde sonsuza dek yaşarlar.
Ahmet Tekin = Bunlar cehennemin uğultusunu duymazlar. Bunlar, canlarının çektiği, istedikleri nimetler içinde ebedî yaşarlar.
Ahmet Varol = Onun uğultusunu duymazlar ve onlar canlarının çektiği şeyler içinde sonsuzdurlar.
Ali Bulaç = Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.
Ali Fikri Yavuz = Cehennemden uzaklaştırılan o cennetlikler, cehennemin hışıltısını bile duymazlar ve bunlar canlarının istediği şeyler (çeşitli nimetler) içinde ebedi olarak kalıcıdırlar.
Ali Ünal = Öyle ki, onun hışırtısını bile duymazlar; (Cennet’te) canlarının çektiği nimetler içinde sonsuzca yaşayıp gideceklerdir onlar.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, cehennemin uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde çok uzun süreli kalırlar.
Bekir Sadak = Cehennemin ugultusunu duymazlar. Canlarinin istedigi seyler icinde temelli kalirlar.
Celal Yıldırım = Cehennem uğultusunu da duymazlar ve onlar canlarının çektiği nîmetler içinde ebedîdirler.
Cemal Külünkoğlu = Onlar onun (cehennemin) hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde (orada) ebedî olarak kalırlar.
Diyanet İşleri (eski) = Cehennemin uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.
Diyanet Vakfi = Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.
Edip Yüksel = Onun uğultusunu işitmezler. Canlarının istediği şeyler içinde ebedi kalırlar.
Elmalılı Hamdi Yazır = ve bunlar canlarının istediğinde muhalled kalacaklardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onun uğultusunu bile duymazlar. Bunlar canlarının istediği şeyler içinde sonsuza dek kalacaklardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunlar onun (cehennemin) uğultusunu bile duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.
Gültekin Onan = Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.
Harun Yıldırım = Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.
Hasan Basri Çantay = Bunlar gönüllerinin dilediği (ni'metler) içinde ebedî (yaşamlarken onun (cehennemin) gizli sesini bile duymazlar.
Hayrat Neşriyat = (O mü’minler) onun (o Cehennemin çok uzak mesâfelerden bile işitilen)uğultusunu duymazlar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler (hesabsız ni'metler) içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.
İbni Kesir = Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.
Kadri Çelik = Onun (cehennemin) uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcılardır.
Muhammed Esed = onlar (cehennemin) soluğunu (bile) işitmeyecekler ve canlarının arzu edegeldiği şeyler arasında sonsuza kadar yaşayıp gidecekler.
Mustafa İslamoğlu = Onlar oranın uğultusunu bile duymayacaklar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler arasında kalıcı bir hayat sürecekler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onun hışıltısını bile duymazlar ve onlar nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir.
Ömer Öngüt = Cehennemin uğultusunu bile duymazlar. Canlarının çektiği nimetler içinde ebedî kalacaklardır.
Şaban Piriş = Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalırlar.
Sadık Türkmen = Onun uğultusunu duymazlar, canlarının istediği şey/nimetler içinde sonsuz kalacaklardır.
Seyyid Kutub = Onlar cehennem ateşinin uğultusunu duymazlar ve ebedi olarak canlarının çektiği nimetler içinde kalırlar.
Suat Yıldırım = Onlar cehennemin hışırtısını bile işitmeyecek, canlarının çektiği nimetler içinde ebedî kalacaklardır.
Süleyman Ateş = Onun uğultusunu duymazlar. Ve canlarının çektiği (ni'metler) içinde ebedi kalırlar.
Tefhim-ul Kuran = Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.
Ümit Şimşek = Onun hışırtısını bile işitmezler. Onlar, canlarının çektiği nimetler içinde ebediyen kalacaklardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Onun uğultusunu duymazlar. Onlar, gönüllerinin istediği şeyler içinde sürekli yaşayacaklardır.
İskender Ali Mihr = Onun (cehennemin) uğultusunu işitmezler. Ve onlar, istedikleri şeyler içinde ebedî kalacak olanlardır.
İlyas Yorulmaz = Onlar cehennemin fokurtularını işitmezler ve canlarının çektiği, kendileri için hazırlanmış güzellikler içinde devamlı kalıcıdırlar.
لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
Enbiyâ / 103 -
Lâ yahzunuhumul fezeul ekberu ve tetelakkâhumul melâiketu, hâzâ yevmukumullezî kuntum tûadûn(tûadûne).
Diyanet İşleri = En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar.
Abdulbaki Gölpınarlı = O en büyük korku, onları hüzünlendirmez ve melekler, onları karşılarlar da işte derler, size vaadedilen gün, bugün.
Abdullah Parlıyan = Kıyamet gününün meydana getireceği, o benzeri olmayan büyük korku bile, o mü'minleri kaygılandırmayacak. Çünkü melekler böyle kimseleri: “Size söz verilen mutlu gün, işte bu gündür!” sözleriyle karşılayacaklar.
Adem Uğur = En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.
Ahmed Hulusi = O en büyük korku (ölüm kavramı kalktığı için) onları üzmez ve melekler onları karşılar: "İşte bu vadolunduğunuz sizin gününüzdür. "
Ahmet Tekin = O en büyük dehşet, kıyamet dahi, onları tasalandırmaz. Melekler, kendilerini:'İşte bu, size va’dedilmiş olan mutlu gününüzdür.' diyerek karşılarlar.
Ahmet Varol = O en büyük korku onları tasalandırmaz. Melekler onları: 'İşte bu, size vaadedilmiş olan gününüzdür' diye karşılarlar.
Ali Bulaç = Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır.
Ali Fikri Yavuz = O en büyük korku (Sûr’a son üfürülüş anı), bunları mahzun etmiyecek ve kendilerini melekler şöyle (demekle) karşılayacaklar: “- İşte bu, size dünyada vaad olunan (mutlu) gününüzdür!...”
Ali Ünal = O en büyük dehşet (olan Sûr’a ikinci üfleyiş) bile onları tasalandırmaz. Kendilerini melekler karşılar ve “İşte, size va’d edilen gün bugündür!” müjdesini verirler.
Bayraktar Bayraklı = En büyük dehşet bile onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini, “Size söz verilen gün, işte bugündür” diye karşılarlar.
Bekir Sadak = En buyuk korku bile onlari uzmez; kendilerini melekler: «Size soz verilen gun iste bugundur» diye karsilarlar.
Celal Yıldırım = En büyük dehşet salan korku onları üzmez. Melekler onları karşılar da «bu size söz verilen gündür!» derler.
Cemal Külünkoğlu = (Diriliş gününün uyandıracağı) o benzeri olmayan büyük korku bile onları kaygılandırmayacak. Çünkü melekler böylelerini: “Size vaadedilen (mutlu) gün işte bugündür!” sözleriyle karşılayacaklardır.
Diyanet İşleri (eski) = En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: 'Size söz verilen gün işte bugündür' diye karşılarlar.
Diyanet Vakfi = En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.
Edip Yüksel = O en büyük korku onları üzmez. Kendilerini melekler, 'İşte bu, size söz verilen gününüzdür!,' diye karşılar.
Elmalılı Hamdi Yazır = O fezeı ekber bunları mahzun etmiyecek ve bunları Melekler şöyle karşılayacaklar: bu işte sizin o gününüz ki va'dolunuyordunuz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O büyük korku bunları mahzun etmeyecek ve bunları melekler şöyle karşılayacaklar: «İşte bu size va'dedilen gününüzdür.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O en büyük korku bunları üzmez; kendilerini melekler: «Size söz verilen gün işte bugündür» diye karşılarlar.
Gültekin Onan = Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size vaadedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır.
Harun Yıldırım = En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.
Hasan Basri Çantay = O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez. Bunları melekler karşılayarak: «Bu, size (dünyâda) va'd olunan (mutlu) gününüzdür» (diye cennet kapıları önünde tebrik ederler).
Hayrat Neşriyat = En büyük dehşet (kıyâmet dahi) onları üzmez! Ve onları melekler karşılar: 'İşte bu, sizin (dünyada iken) va'd edilmekte olduğunuz gününüzdür!' (derler).
İbni Kesir = O en büyük korku bile onları tasalandırmaz. Melekler onları: Size söz verilen gün, işte bu gündür, diye karşılarlar.
Kadri Çelik = En büyük korku bile onları üzmez. Melekler kendilerini, “Size söz verilen gün işte bugündür” diye karşılarlar.
Muhammed Esed = (Kıyamet Günü'nün uyandıracağı) o benzeri olmayan büyük korku bile onları kaygılandırmayacak; çünkü melekler böylelerini "Size söz verilen (mutlu) Gün işte bu Gün'dür!" sözleriyle karşılayacaklar.
Mustafa İslamoğlu = Onları, (kıyamete mahsus) o benzeri görülmemiş dehşetli panik dahi tasalandırmayacak; zira melekler kendilerini "Bu, işte size vaad edilen o (mutlu) gündür!" diye karşılayacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onları en büyük korku mahzun etmez ve onları melekler istikbal ederler. (Ve onlara derler ki:) «İşte bu, sizin vaadolunur olduğunuz gününüzdür.»
Ömer Öngüt = O gün büyük korku onları aslâ tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılar: “İşte bu, size vâdedilmiş olan gününüzdür. ”
Şaban Piriş = O en büyük korku bile onları üzmez. Melekler onları: -Size söz verilen gün, işte bu gündür, diyerek karşılarlar.
Sadık Türkmen = O en büyük korku onları üzmez. Melekler, onları şöyle karşılar: “İşte bu, vadedilmiş olduğunuz gündür.”
Seyyid Kutub = Onları o en büyük korku ürkütmez. Melekler kendilerini «Bugün, size vaktiyle vadedilen gündür» diyerek karşılarlar.
Suat Yıldırım = O en büyük dehşet (Sûra ikinci üfleyiş) dahi onları tasalandırmaz. Melekler onları: "İşte size vâd olunan gün bugündür!" diye karşılarlar.
Süleyman Ateş = O en büyük korku, onları asla tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılar: "İşte bu, size va'dedilen gününüzdür!"
Tefhim-ul Kuran = Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: «İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti» diye melekler onları karşılayacaklardır.
Ümit Şimşek = Dehşetin en büyüğü de onları tasalandırmaz. Onları melekler karşılar, 'İşte size vaad edilen gün' derler.
Yaşar Nuri Öztürk = O en büyük korku onları tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılarlar: "Bu size o vaat edilen gününüzdür!"
İskender Ali Mihr = O en büyük dehşet (korku), onları mahzun etmez. Ve melekler, onları karşılar (ve derler ki): “Bu, sizin vaadolunduğunuz gününüzdür.”
İlyas Yorulmaz = Daha büyük çığlıklar bile onları hüzünlendirmeyecek ve melekler onları karşıladıklarında “İşte size vaat edilen gün, bu gündür” diyecekler.
يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ
Enbiyâ / 104 -
Yevme natvis semâe ke tayyis sicilli lil kutub(kutubi), kemâ bede’nâ evvele halkın nuîduhu, va’den aleynâ, innâ kunnâ fâılîn(fâılîne).
Diyanet İşleri = Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Biz o gün göğü, kitap sahîfelerini dürüp büker gibi dürüp bükeceğiz; önce nasıl yaratmaya başladıysak tekrar yaratacağız, bu, vaadimizdir bizim ve gerçekten de yapacağız bunu, gücümüz yeter yapmaya.
Abdullah Parlıyan = O gün gökleri, kitap sahifeleri dürer gibi dürüp bükeceğiz ve kâinâtı ilk kez nasıl yarattıysak, onu yeniden yine öyle tekrar yaratacağız. Gerçekleştirilmesini kendi üzerimize aldığımız bir sözdür bu. Şüphesiz biz herşeyi yapabilecek güçteyiz.
Adem Uğur = (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi) yaparız.
Ahmed Hulusi = O gün, semâyı yazılı sayfaları dürer gibi düreriz! İlk yaratmaya başladığımız gibi (yer - gök bitişik hâle) onu iade ederiz! Bu vaadimizdir! Gerçekleştirecek olan Biziz!
Ahmet Tekin = Divan kâtiplerinin yazılı evrakıtomar haline getirdikleri gibi göğü toplayıp düreceğimiz günü hatırından çıkarma. Yoktan var etmeye başladığımız ilk gündekine benzer şekilde onu yeniden yaratacağız. Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Biz va’dettiğimizi yaparız.
Ahmet Varol = O gün gökleri, kitapların sayfalarını dürer gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iade ederiz. Bu bizim üzerimize bir vaaddir. Doğrusu biz (istediğimizi) yaparız.
Ali Bulaç = Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, biz yapıcılarız.
Ali Fikri Yavuz = O gün ki, semayı, kitabların sahifesini dürer gibi düreceğiz. (Mahlukatı) ilk yaratışa başladığımız gibi, yine onu iade edeceğiz; üzerimize aldığımız bir vaaddır ki, muhakkak (öldükten sonra) dirilmeyi yapacağız.
Ali Ünal = Gün gelir, göğü üzerine yazı yazılmış sayfaların dürüldüğü gibi dürüp kaldırırız (da, ondan ve ondaki cisimlerden eser kalmaz). Bütün varlığı baştan nasıl kolayca yaratmışsak, (yine aynı kolaylıkla Âhiret hayatı için) yeniden kurar (ve yine aynı kolaylıkla ölüleri diriltiriz). Üzerimize aldığımız bir va’ddir bu. Ve Biz, neyi va’detmişsek onu mutlaka yaparız.
Bayraktar Bayraklı = Göğü, kitap sayfalarını dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak yaratmayı tekrar edeceğiz. Biz bunu yapacağız.[337]
Bekir Sadak = Gogu, kitap durer gibi durdugumuz zaman, yaratmaya ilk basladigimiz gibi katimizdan verilmis bir soz olarak onu tekrar var edecegiz. Dogrusu Biz yapariz.
Celal Yıldırım = O gün göğü, kitap (sahifelerini ya da formalarını) katladığımız gibi katlarız. İlk yaratmaya başladığımız gibi üzerimize gerekli bir va'd olarak tekrar (yaratıp) geri çevireceğiz. Şüphesiz ki biz (böyle) yaparız.
Cemal Külünkoğlu = O gün gökleri kitabın sayfalarını dürer gibi düreceğiz. (Sonra) ilkin başlayıp yarattığımız gibi, yeniden yaratacağız ki, bu bizim için verilmiş bir sözdür. Biz (bunu) mutlaka yapacağız.
Diyanet İşleri (eski) = Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu Biz yaparız.
Diyanet Vakfi = (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi) yaparız.
Edip Yüksel = O gün göğü dosyaları dürer gibi katlar ve yaratılışın ilk durumunu nasıl başlatmışsak ona çeviririz.
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki Semâyı kitablar için defter dürer gibi düreceğiz evvel başladığımız gibi halkı iade edeceğiz, uhdemizde bir va'd, şübhe yok ki biz yaparız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün ki, göğü kitaplar için defter dürer gibi düreceğiz, yaratmaya ilk başladığımız gibi yeniden yaratacağız, bu va'dimizdir. Doğrusu Biz bunları yaparız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Göğü, kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız.
Gültekin Onan = Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaaddir. Elbette, biz yapıcılarız.
Harun Yıldırım = (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi) yaparız.
Hasan Basri Çantay = (Yâdet) o günü ki biz göğü, kitabların sahîfesini dürüb büker gibi, düreceğiz. ilk yaratışa nasıl başladıksa, üzerimizde (hak) bir va'd olarak, yine onu iade edeceğiz. Hakıykatde faailler biziz.
Hayrat Neşriyat = O gün ki, göğü, kitabların sayfasını dürer gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi üzerimizde bir va'd olarak onu iâde ederiz (tekrar yaratırız). Şübhesiz ki biz, (bunu)yapacak olanlarız.
İbni Kesir = Göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün; yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir vaad olarak onu yeniden var edeceğiz. Doğrusu Biz, yapanlar olduk.
Kadri Çelik = Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu Biz yapıcılarız.
Muhammed Esed = O Gün gökleri sayfaları dürer gibi düreceğiz; (ve) alemi ilk kez nasıl yarattıysak onu yeniden yine öyle yaratacağız; gerçekleştirilmesini kendi üzerimize aldığımız bir sözdür bu: şüphesiz, Biz (her şeyi) yapabilecek güçteyiz!
Mustafa İslamoğlu = O gün Biz gökleri, kitap sayfalarını rulo yapar gibi dürüp katlayacağız; mahlukat (evrenini) ilk defa nasıl yaratmışsak, onu öylece tekrar yaratacağız. Bu üstlendiğimiz bir sözdür: zira Biz, evet Biz her istediğimizi hep gerçekleştirmişiz.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Düşününüz) O günü ki, kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi göğü düreceğiz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu iade edeceğiz. üzerimize bir va'addir ki, muhakkak yapıverecekleriz.
Ömer Öngüt = O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi toplayıp düreriz. Sonra onu yaratmaya ilk başladığımız zamanki gibi yine iâde ederiz. Bu bizim vaadimizdir ve biz vaadimizi muhakkak yerine getiririz.
Şaban Piriş = Göğü kitap dürer gibi düreceğimiz gün, ilk defa yaratmaya başladığımız gibi yine onu tekrar ederiz. Söz veriyoruz, elbette bunu yapacağız.
Sadık Türkmen = O gün, gökyüzünü toplayıp katlarız; yazılı kâğıtların tomarlarını/kitabın sayfalarını dürer gibi! İlk yaratmaya başladığımız gibi onu (insanı) yeniden var ederiz. Bu üzerimize (aldığımız) bir vaattir. Şüphesiz Biz, söylediklerimizi/vaatlerimizi yapanlarız.
Seyyid Kutub = O gün göğü, yazılı sayfaların dürüldüğü gibi düreriz. Varlıkları ilk başta nasıl yarattıksa, onları aynı şekilde yeni baştan diriltiriz. Bu yerine getirmeyi üstlendiğimiz bir sözdür. Biz onu mutlaka yaparız.
Suat Yıldırım = Gün gelir, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kâğıdı dürüp rulo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak diriltmeyi de Biz gerçekleştiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biz’iz.
Süleyman Ateş = O gün göğü yazı tomarlarını dürer gibi toplarız. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iâde ederiz. Üzerimize sözdür; biz bunu mutlaka yapacağız.
Tefhim-ul Kuran = Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaidtir. Hiç tartışmasız, biz yapıcılarız.
Ümit Şimşek = O gün kitap sayfalarını dürer gibi semâyı düreriz. Sonra da, ilk yaratışa başladığımız gibi mahlûkatı tekrar yaratırız. Bu Bizim sözümüzdür; mutlaka yerine getireceğiz.
Yaşar Nuri Öztürk = Gün olur göğü, yazı tomarlarını dürer gibi düreriz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu baştan yaparız. Üzerimizde bir vaat olarak biz bunu mutlaka yapacağız.
İskender Ali Mihr = O gün, kitapların yazılı sayfalarını dürer gibi semayı düreceğiz. Onu ilk defa halketmeye başladığımız gibi (eski durumuna) iade edeceğiz (geri döndüreceğiz). Bizim üzerimizde bir vaaddir. Muhakkak ki (bunu) yapacak olan, Biziz.
İlyas Yorulmaz = O kıyamet günü göğü, kitap sayfaları gibi düreceğiz ve tekrar ilk yarattığımız gibi o göğü yeniden inşa edeceğiz. Bunu yapmak bizim için vaattir ve biz bunu kesinlikle yapacağız.
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ
Enbiyâ / 105 -
Ve lekad ketebnâ fîz zebûri min ba’diz zikri ennel arda yerisuhâ ıbâdiyes sâlihûn(sâlihûne).
Diyanet İşleri = Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki biz, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık: Şüphe yok ki yeryüzü, temiz kullarıma mîras kalır.
Abdullah Parlıyan = Tevrat'dan sonra Zebur'da da yazmıştık: “Yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarım varis olacak” diye
Adem Uğur = Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki Zikir'den (önceki hatırlatıcı bilgilerden sonra) sonra Zebur'da (Hikmetler Bilgisi) da yazdık ki: "Arza (bedende Esmâ kuvveleriyle tasarrufa), Benim salâha ermiş kullarım (velâyet hakikati) vâris olur!"
Ahmet Tekin = Andolsun ki, Levh-i Mahfuz’dan, önceki kutsal kitaplardan sonra Zebûr’da da, yeryüzüne, kutsal topraklara, ebedî Cennet yurduna, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçiren, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayan, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olan, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyen, kesinlikle benim şeriatıma bağlanan, bana boyun eğen sâlih kullarımın vâris olacağını yazmıştık.
Ahmet Varol = Andolsun biz Zikir'den [13] sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz Arz'a salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık.
Ali Bulaç = Andolsun, biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık.
Ali Fikri Yavuz = Celâlim hakkı için, biz Tevrat’dan sonra (Davud’a verilen) Zebûr’da yazdık ki: “- Muhakkak cennet arzına, salih kullarım varis olacaktır.”
Ali Ünal = Biz, (Levhı Mahfuz’da kaydedip,) Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazdık ki, yeryüzüne salih (imanlarından kaynaklanan sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha dönük işler yapan) kullarım vâris olacağı, (Kıyamet ve ona sebep olacak hadiseler öncesi) yeryüzü onlara kalacağı (gibi, Cennet arzına da onlar vâris olacaklardır).
Bayraktar Bayraklı = Andolsun Zikir'den/Tevrat'tan sonra Zebûr'da da, “Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır” diye yazmıştık.
Bekir Sadak = And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryuzune ancak iyi kullarimin mirasci oldugunu yazmistik.
Celal Yıldırım = And olsun ki, Zikir ( = Levhi-mahfuz veya Tevrat) dan sonra Zebur'da da yeryüzüne iyi yararlı kullarım vâris olacak diye yazmışızdır.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun, Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da: “Yeryüzüne (dünyaya) muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.
Diyanet Vakfi = Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: «Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır» diye yazmıştık.
Edip Yüksel = Zikir'den sonra Zebur'da da, 'Yeryüzüne benim erdemli kullarım varis olacak,' diye yazıp belirtmiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şanım hakkı için zikirden sonra Zeburda da yazmıştık: ki her halde Arz, ona benim salih kullarım vâris olacaktır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazmıştık ki: « Muhakkak yeryüzüne benim iyi kullarım varis olacaktır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebûr'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.
Gültekin Onan = Andolsun biz zikirden sonra Zebur'da da: "Şüphesiz arza salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık.
Harun Yıldırım = Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.
Hasan Basri Çantay = Andolsun, Tevrâtdan sonra Zebur da da yazmışızdır ki arza (ancak) saalih kullarım mîrascı olur.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: 'Gerçekten yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık.
İbni Kesir = Andolsun ki; Zikir'den sonra Zebur'da da yazdık ki: Yeryüzüne ancak salih kullarım varis olur.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da, “Hiç şüphesiz yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır” diye yazdık.
Muhammed Esed = Ve gerçek şu ki, (insanı) uyarıp öğüt verdikten sonra hikmetlerle dolu bütün ilahi kitaplarda yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarımın varis olacağını kaydettik;
Mustafa İslamoğlu = Ve doğrusu Biz, hatırlatıcı mesajların ardından, bütün ilahi vahiylerin hikmet yüklü sayfasına "(Tekrar yarattığımız) bu yerin varisi salih kullarım olacak" diye yazmışız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Andolsun ki, Zebur'da Zikir'den sonra yazmıştık ki, muhakkak yere Benim sâlih kullarım vâris olacaklardır.
Ömer Öngüt = Andolsun ki Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da yazdık ki: Yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olur.
Şaban Piriş = Zikir (Tevrat)’den sonra Zebur’da da yeryüzüne salih kullarımın mirasçı olacağını yazmıştık.
Sadık Türkmen = Ve gerçek ŞU Kİ, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra, Zebur’da da şöyle yazmıştık: “Şüphesiz yeryüzüne, (faydalı işi en iyi şekilde yapan) iyi kullarım mirasçı olacaktır!”
Seyyid Kutub = Andolsun ki, nezdimizdeki saklı belgelerden sonra peygamberlere indirdiğimiz kutsal kitaplara da «Ancak salih, yapıcı kullar yeryüzünün varisleri olabilirler» diye yazdık.
Suat Yıldırım = Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zeburda da: "Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak" diye yazmışızdır.
Süleyman Ateş = Andolsun Tevrât'tan sonra Zebûr'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek)" diye yazmıştık.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Zikir'den sonra Zebur'da da: «Hiç şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır» diye yazdık.
Ümit Şimşek = And olsun, Biz Tevrat'tan sonra Zebur'da da 'Yeryüzüne, onu ıslah ve imar eden kullarım vâris olacak' diye yazdık.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, zikirden sonra Zebur'da şunu yazmıştık: Yeryüzüne benim iyilik ve barış seven kullarım vâris olacaktır.
İskender Ali Mihr = Andolsun ki; zikirden (Tevrat’tan) sonra Zebur’da, arza salih kullarımızın varis olacağını, yazdık.
İlyas Yorulmaz = Biz kitapların sahifelerin de, insanlara öğütler verdikten (hatırlatmalardan) sonra, “Yeryüzünü kullarımızdan emredilen doğru işleri yapanlar sahiplenecek” diye bildirdik.
إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغًا لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ
Enbiyâ / 106 -
İnne fî hâzâ le belâgan li kavmin âbidîn(âbidîne).
Diyanet İşleri = Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki bu, kullukta bulunan topluluğa bir tebliğdir.
Abdullah Parlıyan = Şüphesiz bunda gerçekten, Allah'a kulluk eden kimseler için, ibretler ve müjdeler vardır.
Adem Uğur = İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki bunda, abidler topluluğu (arınma çalışmaları yapanlar) için açıklayıcı bilgi vardır.
Ahmet Tekin = Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman olarak Allah’a bağlanan, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadete devam ederek görevlerini yerine getiren toplumların ve inkâr eden toplulukların hayrına haklarını, sorumluluklarını ve mükâfatlarını bildirmek için bu Kur’ân’da kesinlikle yeterli öğüt, uyarı ve tebligat vardır.
Ahmet Varol = Şüphesiz bunda kulluk eden bir topluluk için yeterli öğüt vardır.
Ali Bulaç = Hiç şüphesiz bu Kur’ân’da kendilerini Bize ibadete adamış mü’minler için gerekli her gerçek kâfi derecede yer almaktadır.
Ali Fikri Yavuz = İşte bunda, Allah'a kulluk eden bir toplum için bir mesaj vardır.
Ali Ünal = Dogrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimeselere bildiri vardir.
Bayraktar Bayraklı = İşte bunda, Allah'a kulluk eden bir toplum için bir mesaj vardır.
Bekir Sadak = Dogrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimeselere bildiri vardir.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki bu (Kur'ân)da kendini ibâdete veren bir millet için amaca ulaşma ve yeterli öğüt (yolları) vardır.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz bunda Allah'a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır.
Diyanet Vakfi = İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.
Edip Yüksel = Kulluk eden bir toplum için bunda bir bildiri vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhe yok ki bunda âbid bir kavm için kâfi bir öğüd vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz ki, bu Kur'an'da ibadet eden bir kavim için yeterli bir öğüt vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz bu Kur'ân'da kulluk eden kimseler için kâfi bir öğüt vardır.
Gültekin Onan = Doğrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır.
Harun Yıldırım = İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki bu (Kur'an) da âbidler zümresi için (umduklarına) ulaşma (çâreleri) vardır.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki bunda (Kur’ân’da) ibâdet eden bir kavim için (maksada ulaştırıcı)kâfî (bir nasîhat var)dır.
İbni Kesir = Doğrusu bunda ibadet edenler için, tebliğ vardır.
Kadri Çelik = Şüphesiz bu Kur'an'da, kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır.
Muhammed Esed = Şüphesiz, bunda (gerçekten) Allah'a kulluk eden kimseler için bir mesaj vardır.
Mustafa İslamoğlu = Hiç şüphesiz bunda, Allah'a gereği gibi kulluk etmek isteyenler için nice mesajlar vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Muhakkak ki, bunda (Kur'an-ı Mübîn'de) abidler olan bir kavim için mükemmel bir mev'ize vardır.
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki bunda kulluk eden bir topluluk için yeterli bir tebliğ vardır.
Şaban Piriş = Elbette bu (Kur’an’da) kulluk eden bir toplum için açık bir mesaj vardır.
Sadık Türkmen = Şüphesiz bunda, ibadet eden bir kavim için, yeterli bir mesaj/açıklama/öğüt vardır.
Seyyid Kutub = Hiç kuşkusuz bu Kur'an'da Allah'a kulluk edenler için yeterli olacak nitelikte bilgi ve mesaj vardır.
Suat Yıldırım = Bu Kur’ân’da da elbette Allah’a ibadet eden kimseler için bir mesaj vardır.
Süleyman Ateş = Şüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır.
Tefhim-ul Kuran = Gerçek şu ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj' (veya gerçek bir çıkış yolu) vardır.
Ümit Şimşek = İşte bunda, Allah'a kulluk eden bir topluluk için tam ve yeterli bir öğüt vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kuşkusuz, bunda, kulluk eden bir topluluk için kesin bir tebliğ vardır.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki abidler (Allah’a kul olanlar) kavmi için bunda, elbette tebliğ (açıklamalar) vardır.
İlyas Yorulmaz = Bu anlatılanlarda, bize kulluk yapan bir topluluk için, açık anlaşılır bildirimler vardır.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
Enbiyâ / 107 -
Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn(âlemîne).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Abdullah Parlıyan = Bunun içindir ki ey peygamber! Biz seni, ancak alemlere rahmet olmak üzere gönderdik.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Ahmed Hulusi = Seni âlemler (insanlar) için sadece rahmet olarak irsâl ettik!
Ahmet Tekin = Yâ Muhammed, rahmetimizin ve merhametimizin gereği, biz seni kesinlikle bütün âlemlerin, insanların ve cinlerin, varlıkların tamamının hayrına, haklarının korunması için özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, rahmet peygamberi olarak görevlendirip gönderdik.
Ahmet Varol = Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
Ali Bulaç = Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.
Ali Fikri Yavuz = Seni de (ey Rasûlüm), ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm,) seni bütün varlıklar için başka değil, ancak eşsiz bir rahmet olarak gönderdik.
Bayraktar Bayraklı = Biz seni ancak âlemlere merhametimiz gereği gönderdik.
Bekir Sadak = Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gonderdik.
Celal Yıldırım = Biz seni acak önlemlere rahmet olarak gönderdik.
Cemal Külünkoğlu = Ve (bunun içindir ki, ey Peygamber!) Biz seni yalnızca, bütün âlemlere rahmetimizin bir vesilesi olarak gönderdik.
Diyanet İşleri (eski) = Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.
Edip Yüksel = Biz seni tüm halklara bir rahmet olarak gönderdik
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve seni sâde âlemîne rahmet olarak göndermişizdir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Seni sadece bütün kainata rahmet olarak göndermişizdir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Gültekin Onan = Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.
Harun Yıldırım = (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Hasan Basri Çantay = Biz, seni (Habîbim) âlemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) (Biz) seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.
İbni Kesir = Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
Kadri Çelik = Biz seni âlemler için sadece bir rahmet olarak gönderdik.
Muhammed Esed = Ve (bunun içindir ki, ey Peygamber!) Biz seni yalnızca, bütün alemlere rahmetimiz(in bir işareti) olarak gönderdik.
Mustafa İslamoğlu = İşte bu yüzden (Ey Peygamber), Biz seni bütün insanlığa, sadece bir rahmet olarak gönderdik.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.
Ömer Öngüt = Resulüm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Şaban Piriş = Seni ancak insanlığa rahmet olarak gönderdik.
Sadık Türkmen = Biz seni, ancak âlemlere rahmet/iyilik olarak gönderdik.
Seyyid Kutub = Biz seni tüm alemlere rahmet olarak gönderdik.
Suat Yıldırım = İşte bunun içindir ki ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!
Süleyman Ateş = (Ey Muhammed) Biz seni ancak âlemlere rahmet için gönderdik.
Tefhim-ul Kuran = Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.
Ümit Şimşek = Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.
İskender Ali Mihr = Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.
İlyas Yorulmaz = Seni tüm alemler için, bir rahmet elçisi olarak gönderdik.
قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
Enbiyâ / 108 -
Kul innemâ yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun, fe hel entum muslimûn(muslimûne).
Diyanet İşleri = De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Bana, mâbûdumuzun, bir tek mâbut olduğu vahyedildi ancak, Müslüman oluyor musunuz siz de?
Abdullah Parlıyan = Ey peygamber! Bütün insanlığa haykırarak de ki: Bana gerçek ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor, siz de bu gerçeğe boyun eğip teslim olmaz mısınız?
Adem Uğur = De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?
Ahmed Hulusi = De ki: "Bana sadece şu vahyolunuyor: Sizin tanrı diye düşündüğünüz sadece Ulûhiyet sahibi TEK'tir! Siz müslimler misiniz (teslimiyetinizin farkında mısınız) peki?"
Ahmet Tekin = De ki: «Bana muhakkak vahyolunuyor ki, sizin ilâhınız, şüphe yok bir ilâhtır. Artık siz İslâmiyet'i kabul etmiş kimseler misiniz?»
Ahmet Varol = De ki: “Bana ilâhınızın ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Hâlâ müslüman olmayacak mısınız?”
Ali Bulaç = De ki: "Gerçekten bana: -Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır" diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?"
Ali Fikri Yavuz = De ki, bana ancak şöyle vahy olunuyor: “- İlâhınız, ancak bir İlâh’dır. Şimdi siz (ey müşrikler), müslüman oluyor musunuz?”
Ali Ünal = De ki: “Bana (Din adına) vahyolunan temel gerçek şudur: ‘İlâhınız, ancak tek bir ilâhtır.’ Artık, O’na tam bir teslimiyetle Müslüman olmayacak mısınız?”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Bana, Tanrınız ancak bir tek tanrıdır” diye vahyolunuyor. O'na teslim olacak mısınız?
Bekir Sadak = De ki: «Dogrusu tanrinizin tek bir Tanri oldugu bana suphesiz vahyolundu. Artik musluman olacak misiniz?»
Celal Yıldırım = De ki: Bana ancak ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Artık siz Müslüman olmuyor musunuz?
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Hala Müslüman olmayacak mısınız?”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Doğrusu tanrınızın tek bir Tanrı olduğu bana şüphesiz vahyolundu. Artık müslüman olacak mısınız?'
Diyanet Vakfi = De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?
Edip Yüksel = De ki, 'Sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu bana vahyediliyor. Artık teslim olacak mısınız?'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki: bana sade vahyolunuyor ki: ilâhınız ancak bir ilâhdır, şimdi siz müsliman oluyor musunuz?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Bana ancak ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. şimdi siz müslüman oluyor musunuz?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki, bana ancak şöyle vahyolunuyor: «İlâhınız ancak tek bir ilâhtır. Şimdi siz artık müslüman oluyor musunuz?»
Gültekin Onan = De ki: "Gerçekten bana: "Sizin tanrınız yalnızca bir tek tanrıdır diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?"
Harun Yıldırım = De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?
Hasan Basri Çantay = De ki: «Bana sâde Tanrınızın ancak bir Tanrı olduğu vahy olunuyor. Artık siz (bu vech ile) müslüman oluyor musunuz»?
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Bana sâdece, sizin İlâhınızın ancak bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. Şimdi siz Müslüman kimseler (olacak) mısınız?'
İbni Kesir = De ki: Gerçekten bana, sizin tanrınızın yalnızca bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık Müslüman olacak mısınız?
Kadri Çelik = De ki: “Gerçekten bana, sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır” diye vahyolunuyor. Artık siz Müslüman olacak mısınız?”
Muhammed Esed = De ki: "Bana yalnızca, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedildi; o halde artık O'na boyun eğecek misiniz?"
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Bana vahyolunan her şeyin (özü) yalnız ve yalnızca "ilahınızın bir tek ilah olduğu" som gerçeğidir: şu halde artık siz O'na teslim olacak mısınız?
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Bana muhakkak vahyolunuyor ki, sizin ilâhınız, şüphe yok bir ilâhtır. Artık siz İslâmiyet'i kabul etmiş kimseler misiniz?»
Ömer Öngüt = De ki: “Bana ilâhınızın ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Hâlâ müslüman olmayacak mısınız?”
Şaban Piriş = De ki: -Ancak bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Siz de ona teslim oldunuz mu?
Sadık Türkmen = De ki: “Bana ancak, ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyolunuyor. Şimdi siz, teslim olacak mısınız?”
Seyyid Kutub = Müşriklere de ki; «Bana ilahınızın tek Allah olduğu vahyolundu. Siz bu ilkeyi benimseyip müslüman oluyor musunuz»
Suat Yıldırım = De ki: "Bana yalnız ve yalnız şu gerçek vahyolunuyor "Sizin ilahınız tek İlahtır. Hâlâ mı O’na teslim olmayacaksınız?"
Süleyman Ateş = De ki: "Bana, Tanrınız, ancak bir tek Tanrıdır; diye vahyolunur. O'na teslim ol(up putperestliği bırak)cak mısınız?
Tefhim-ul Kuran = De ki: «Gerçekten bana: Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır» diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?»
Ümit Şimşek = De ki: Bana, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedilmiştir. Artık hakka teslim oluyor musunuz?
Yaşar Nuri Öztürk = De ki: "Bana şu vahyediliyor: "Tanrınız ancak bir tek tanrıdır. Peki, siz, müslümanlar/Allah'a teslim olanlar mısınız?"
İskender Ali Mihr = De ki: “Bana, sizin ilâhınızın sadece tek bir ilâh olduğu vahyedildi.” Öyleyse siz müslümanlar mısınız (Allah’a teslim olanlar mısınız)?
İlyas Yorulmaz = İnsanlara deki “Bana, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Şimdi siz buna teslim olup, kabul ediyor musunuz?”
فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَى سَوَاء وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ
Enbiyâ / 109 -
Fe in tevellev fe kul âzentukum alâ sevâin, ve in edrî e karîbun em baîdun mâ tûadûn(tûadûne).
Diyanet İşleri = Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Eğer yüz çevirirlerse de ki: Aynı tarzda hepinize de bildirdim ve size vaadedilen yakında mı olacak, uzak bir zamanda mı, onu bilmem ben.
Abdullah Parlıyan = Şayet onlar, bu gerçeklerden yine de yüz çevirirlerse, de ki: Ben bu gerçeği hepinize aynı şekilde duyurdum, ama size vaadedilen kıyamet gününün yakın mı, uzak mı olduğunu ben bilemem.
Adem Uğur = Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
Ahmed Hulusi = Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Eşit olarak size bildirdim. . . Size vadolunan şey (uyarıldığınız ölüm) yakın mıdır uzak mıdır, bilmiyorum. "
Ahmet Tekin = Eğer İslâm’a girmeye, müslümanca yaşamaya, Kur’ân’a, sırtlarını çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak, baskı ve zulme, halkı yönlendirmeye devam ederlerse:'Müslümanlara yaptıklarınızı savaş ilanı sayıyor, ben de aynı şekilde, mükellefiyetlerinizi bildirerek size savaş ilan ediyorum. Tehdit olunduğunuz savaşın yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem.' diyerek ültümatom ver.
Ahmet Varol = Eğer yüz çevirirlerse de ki: 'Size (gerçeği) eşit olarak bildirdim. Size vaadedilenin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ben bilemem.
Ali Bulaç = Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: "Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü) yakın mı, uzak mı, bilemem."
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine, imandan yüz çevirirlerse, o takdirde de ki: “- Size (emredildiğim şeyleri) dosdoğru bildirdim. (Müslümanların galebesi veya kıyamet azabı ile) korkutulduğunuz an yakın mı, yoksa uzak mı, ben bilmem.
Ali Ünal = (Rasûlüm,) her şeye rağmen yine de yüz çevirirlerse de ki: “Aynı derecede hepinize bildirilmesi gerekeni bildirdim, yapılması gereken ikazı yaptım. Fakat kendisiyle tehdit edildiğiniz o helâk, (dünyada başınızda patlayacak cezalar ve Kıyamet Günü) yakın mıdır uzak mıdır, işte onu bilemem.
Bayraktar Bayraklı = Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Ben sizin hepinize eşit şekilde açıkladım. Artık tehdit edildiğiniz şeyin yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilmem.”
Bekir Sadak = Eger yuz cevirirlerse, de ki: «Size dupeduz acikladim; tehdit olundugunuz seyin yakin mi uzak mi oldugunu bilmem.»
Celal Yıldırım = Yüzçevirirlerse de ki: Size düpedüz bildirdim : Tehdîd edildiğiniz o şey yakın mı, uzak mı bilmem..
Cemal Külünkoğlu = Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Size (her şeyi) yeterli ölçüde bildirdim. Size söz verilen şeyin (hesap gününün) yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilemem.”
Diyanet İşleri (eski) = Eğer yüz çevirirlerse, de ki: 'Size düpedüz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem.'
Diyanet Vakfi = Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
Edip Yüksel = Eğer yüz çevirirlerse de ki, 'Size yeterli ölçüde bildirdim. Size söz verilen şeyin yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilmem.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine aldırmazlarsa o halde de de ki: size düpedüz ı'lân ettim, ve bilmem bu size edilen va'd-ü vaîd pek yakın mı, yoksa uzak mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yine de aldırmazlarsa de ki: «Size düpedüz açıkladım, tehdit edildiğiniz şeyin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu bilmem.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer (yine de) yüz çevirirlerse, de ki: «Size düpedüz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem.»
Gültekin Onan = Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: "Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab) günü yakın mı, uzak mı, bilemem."
Harun Yıldırım = Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
Hasan Basri Çantay = Eğer (Bu teklife karşı) onlar (yine) yüz çevirirlerse (o vakit da) de ki: «Size (hakıykatları) müsavat üzere bildirdim. Tehdîd edilmekde olduğunuz (o korkunç akıbet) yakın mı, yoksa uzak mı, ben bilmem».
Hayrat Neşriyat = Artık yüz çevirirlerse, de ki: '(Ben emrolunduğum şeyi) size eşit olarak bildirdim. Tehdîd edilmekte olduğunuz şeyin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ise bilmem!'
İbni Kesir = Şayet yüz çevirirlerse; de ki: Ben, size eşitlik üzere bildirdim. Artık tehdid edildiğiniz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem.
Kadri Çelik = Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Hepinize aynı şekilde, aynı düzeyde açıkladım. Artık bilmiyorum, tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır, uzak mıdır?"
Muhammed Esed = Ama eğer (bu gerçeğe) yüz çevirirlerse de ki: "Ben bu gerçeği hepinize aynı şekilde duyurdum; ama artık, size vaad edilen (Hesap Günü'nün) yakın mı, uzak mı olduğunu ben bilemem".
Mustafa İslamoğlu = Fakat eğer (bu davetten) yüz çevirirlerse, o zaman da de ki: "Ben bu daveti hiçbir ayrım gözetmeden hepinize duyurdum; ne var ki ben tehdit edildiğiniz (Hesap Günü'nün) yakın mı uzak mı olduğunu da bilemem."
Ömer Nasuhi Bilmen = Eğer yüz çevirirlerse artık de ki: «Size müsâvat üzere bildirmiş oldum. O tehdit edilmiş olduğunuz şey yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem.»
Ömer Öngüt = Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Ben size eşit bir şekilde tebliğ ettim. Artık size vaad edilen şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem. ”
Şaban Piriş = Eğer yüz çevirirlerse de ki: -Size (gerçeği) doğru bir şekilde açıkladım. Size vaat edilenin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu bilmem.
Sadık Türkmen = Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Ben (bu gerçeği), size olduğu gibi/düpedüz/eşit biçimde duyurdum. Tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır, yoksa uzak mıdır, ben bilemem.
Seyyid Kutub = Eğer bu çağrına sırt çevirirlerse onlara de ki; «Bana gelen mesajı duyurarak bu konuda sizi kendimle eşit bilgi düzeyine erdirdim. Size yöneltilen tehdit yakın mıdır, yoksa uzak mıdır, onu bilemem.»
Suat Yıldırım = Yine de yüz çevirirlerse de ki: "İşte sizin hepinizi de tam eşit şekilde hakka çağırdım. Artık tehdit olunduğunuz o kıyamet gününün yakın mı uzak mı olduğunu bilemem."
Süleyman Ateş = Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizin hepinize eşit biçimde açıkladım. Artık tehdid edildiğiniz şeyin yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilmem."
Tefhim-ul Kuran = Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: «Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü) yakın mı, uzak mı, bilemem.»
Ümit Şimşek = Yüz çevirirlerse de ki: Ben hepinize tebliğimi eşit olarak yaptım. Ama size vaad edilen şey yakın mıdır, uzak mıdır, onu bilemem.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Hepinize aynı şekilde, aynı düzeyde açıkladım. Artık bilmiyorum, tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır, uzak mıdır?"
İskender Ali Mihr = Bundan sonra dönerlerse, o zaman de ki: “Size müsavi olarak (herkese eşit şekilde), (Allah’ın emirlerini) bildirdim (ilân ettim). Vaadolunduğunuz şey (azap) uzak mı yoksa yakın mı (eğer) ben bilseydim (bilmiyorum).”
İlyas Yorulmaz = Eğer bu gerçekten yüz çevirirlerse onlara deki “Size vaat edilenin (ölüm ve yeniden diriltilme vaktinin), yakınmı veya uzakmı olduğunu ben bilemem. ”
إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ
Enbiyâ / 110 -
İnnehu ya’lemul cehre minel kavli ve ya’lemu mâ tektumûn(tektumûne).
Diyanet İşleri = “Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki o, açık konuşulan sözü de bilir, gizlediğiniz sözü de.
Abdullah Parlıyan = Doğrusu O Allah, açık konuşulan sözü de bilir, gizlediğiniz sözü de.
Adem Uğur = Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.
Ahmed Hulusi = "Muhakkak ki O, düşüncelerinizden açığa vurduğunuzu da gizlemekte olduğunuzu da bilir. "
Ahmet Tekin = 'Allah açığa vurduğunuz sözlerinizi ve fiillerinizi bilir, gizlediklerinizi de bilir.'
Ahmet Varol = Şüphesiz O, sözün açıktan söylenenini de bilir, gizlediklerinizi de bilir.
Ali Bulaç = "Şüphesiz O, sözün açıkta söylenenini de bilmekte, saklamakta olduklarınızı da bilmektedir."
Ali Fikri Yavuz = Şüphe yok ki Allah, söylenen sözden açığa vurulanı da bilir, gizliliklerinizi de bilir.
Ali Ünal = “Şüphesiz ki Allah, sözün açıktan söylenenini (İslâm ve davetim aleyhinde açıktan söylediklerinizi) bildiği gibi, içinizde tuttuklarınızı, gizlediğiniz niyetlerinizi, (kurmaya niyetlendiğiniz tuzaklarınızı) da bilir.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz O, sözün açığını da bilir; gizlediklerinizi de bilir.
Bekir Sadak = «Dogrusu O, aciga vurulan sozu de bilir, gizlediklerinizi de bilir.»
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.
Cemal Külünkoğlu = “Şüphesiz O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Doğrusu O, açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.'
Diyanet Vakfi = Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.
Edip Yüksel = 'O, açıklanan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Şübhe yok ki o, söylenenden, açığa vurulanı da bilir gizlediğinizi de bilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphesiz ki O, söylenenin açığa vurulanını da bilir gizlediğinizi de bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz Allah açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.
Gültekin Onan = "Şüphesiz O, sözün açıkta söylenenini de bilmekte, saklamakta olduklarınızı da bilmektedir."
Harun Yıldırım = Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir.
Hasan Basri Çantay = «Hiç şübhesiz ki sözün açığını da O biliyor, gizlemekde olduğunuzu da O biliyor».
Hayrat Neşriyat = 'Muhakkak ki O, sözün açık olanını da bilir, gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilir.'
İbni Kesir = Doğrusu O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.
Kadri Çelik = “Doğrusu O, açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.”
Muhammed Esed = "Doğrusu O, sözün açığa vurulanını da bilir, örtüp gizlediklerinizi de bilir.
Mustafa İslamoğlu = Fakat (Allah) açıktan söyleneni nasıl bilirse, gizlediklerinizi de öylece bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok ki, sözden açığa vurulanı da, gizlediklerinizi de bilir.»
Ömer Öngüt = Şüphesiz ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir.
Şaban Piriş = Şüphesiz Allah, açığa vurulan sözü de gizlediğiniz sözü de bilir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz o, açığa vurduğunuz sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.
Seyyid Kutub = Hiç kuşkusuz Allah, açıkça söylediğiniz sözleri bildiği gibi içinizde sakladığınız duyguları da bilir.
Suat Yıldırım = Şüphesiz ki Allah sözün açık olanını da, gizli olanını da bilir. Hem sizin gizlediğiniz, şeyleri de bilir.
Süleyman Ateş = "Şüphesiz O, sözün açığını da bilir, gizlediklerinizi de bilir."
Tefhim-ul Kuran = «Şüphesiz O, sözün açıkta söylenenenini de bilmekte, saklamakta olduklarınızı da bilmektedir.»
Ümit Şimşek = Açığa vurulan sözü de O bilir, sizin sakladıklarınızı da.
Yaşar Nuri Öztürk = Kuşkusuz O, sözün açığa vurulanını da bilir; saklamakta olduklarınızı da bilir.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki O, sözün cehrî olanını (açıkça söylenenini) ve ketmettiklerinizi (gizlediklerinizi) bilir.
İlyas Yorulmaz = “O Allah, sizin açıktan söylediklerinizi de bilir, içinizde sakladıklarınızı da bilir. ”
وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَّكُمْ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
Enbiyâ / 111 -
Ve in edrî leallehu fitnetun lekum ve metâun ilâ hîn(hînin).
Diyanet İşleri = “Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve bildirdiğim, sizi bir sınama ve bir zamana dek geçindirme de olabilir, onu da bilmem ben.
Abdullah Parlıyan = Bilmiyorum belki de, azabın ertelenmesi sizi denemek içindir veya Allah'ın acımasından dolayı yapılmış bir geciktirilmedir.
Adem Uğur = Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.
Ahmed Hulusi = "Bilmiyorum, belki de süre tanınması sizin için bir denemedir (kendinizin ne olduğunu bizzat yaşayıp görmeniz için) ve sınırlı bir yararlanmadır. "
Ahmet Tekin = 'Belki cezanın tehiri sizin için ağır bir imtihan sebebidir, belki de bir vakte kadar daha dünya nimetlerinden faydalanmadır, bir mühlettir, bilmiyorum.'
Ahmet Varol = Bilemem, belki bu [14] sizin için bir imtihan ve belli bir süreye kadar bir yararlandırmadır.'
Ali Bulaç = "Bilemem; belki bu (sürenin açıklanmaması), sizin için bir (fitne) denemedir, (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır."
Ali Fikri Yavuz = Bilmem, belki bu ceza vaadinin uzaması, sizin için bir belâdır ve bir zamana kadar faydalanmadır.”
Ali Ünal = “Ne bileyim, size tanınan süre belki sizin için bir imtihandır ve hayattan biraz daha yararlanmanız, hakkınızdaki hükmün de tamamlanması için bir ertelemedir.”
Bayraktar Bayraklı = “Bilmem, belki de o azabın ertelenmesi, sizi sınamak ve bir süreye kadar yaşatmak içindir.”
Bekir Sadak = «ilmem; belki bu gecikme sizi denemek ve bir sureye kadar gecindirmek icindir.»
Celal Yıldırım = Bu (tehdîd edilen şeyin) geciktirilmesi sizin için bir sınav ve belki bir süreye kadar geçindirmek için midir bilmiyorum.
Cemal Külünkoğlu = “Bilmiyorum! Belki bu (hesap gününün gecikmesi) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Bilmem; belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir.'
Diyanet Vakfi = Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.
Edip Yüksel = 'Hiç bilmiyorum; belki sizin için bir test ve belli bir süreye kadar bir hoşlanma vesilesi olur.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bilmem belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve vakta kadar bir istifadedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bilmem belki bu (gecikme) sizin için bir imtihan ve bir süreye kadar faydalanmak içindir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bilmem belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir.
Gültekin Onan = "Bilemem belki bu (sürenin açıklanmaması), sizin için bir (fitne) denemedir, (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır."
Harun Yıldırım = Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.
Hasan Basri Çantay = «Ben bilmem. Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihandır, bir zamana kadar bir fâidelenmedir, (bir geçinmedir)».
Hayrat Neşriyat = 'Bilmem, belki de bu (azâbın te’hîr edilmesi), sizin için bir imtihan ve bir zamâna kadar bir faydalanmadır.'
İbni Kesir = Bilmem. Belki bu, sizin için bir deneme ve bir süreye kadar yararlanmadır.
Kadri Çelik = “Bilemem; belki bu (azabın ertelenmesi), sizin için bir sınamadır ve belli bir vakte kadar yararlanmadır.”
Muhammed Esed = Ve (bana gelince, Hesap Günü'ndeki) bu (gecikmenin) sizin için bir sınama mı, yoksa bir süreye kadar (merhameten yapılmış) bir erteleme mi olduğunu ben bilemem."
Mustafa İslamoğlu = Ama ben; (bu ertelemenin) sizin için bir sınama ve kısa süreliğine verilmiş bir mühlet olup olmadığını herhalde bilemem."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve ben bilmem, belki o (mühlet verilmesi) sizin için bir imtihandır ve bir müddete kadar bir istifadedir.»
Ömer Öngüt = Bilmiyorum, belki de bu (azabın ertelenmesi) sizi denemek ve bir süreye kadar sizi yaşatıp barındırmak içindir.
Şaban Piriş = Bilemem, belki bu sizi denemek ve bir süreye kadar faydalandırmak içindir.
Sadık Türkmen = Bilemem, belki de o (size verilen süre); sizin için bir açığa çıkarılma ve bir süreye kadar faydalanma/geçimlik içindir.”
Seyyid Kutub = Bilemem; belki de azabınızın ertelenmesi sizin sınavdan geçirilmeniz ve belirli bir sürenin sonuna kadar dünya nimetlerinden yararlandırılmanız içindir.
Suat Yıldırım = "Ne bileyim, belki de bu mühlet sizin için bir imtihandır ve hayattan biraz daha yararlandırma için yapılan bir ertelemedir."
Süleyman Ateş = "Bilmem belki de o (azâbın ertelenmesi) sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir"
Tefhim-ul Kuran = Bilmem, belki bu ceza vaadinin uzaması, sizin için bir belâdır ve bir zamana kadar faydalanmadır.”
Ümit Şimşek = Size verilen mühlet bir sınama mı, yoksa belirli bir zamana kadar size tanınmış bir fırsat mı; onu da bilmiyorum.
Yaşar Nuri Öztürk = Bilmiyorum, belki de o, sizin için bir fitnedir. Belirli bir süreye kadar bir nimetlendirmedir.
İskender Ali Mihr = Eğer bilsem (bilmiyorum), belki de o (erteleme), sizin için bir imtihandır. Ve belli bir zamana kadar bir meta (faydalanma)dır.
İlyas Yorulmaz = “Allah’ın belirlemiş olduğu vaktin, sizin için bir imtihan mı, yoksa size yaşamanız için verilmiş belli bir süremidir, ben onu da bilemem. ”
قَالَ رَبِّ احْكُم بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمَنُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ
Enbiyâ / 112 -
Kâle rabbıhkum bil hakk(hakkı), ve rabbunâr rahmânul musteânu alâ mâ tasıfûn(tasıfûne).
Diyanet İşleri = (Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dedi ki: Rabbim, gerçek olarak hükmet ve Rabbimiz olan rahmânın yardımını dileriz onun hakkında söylediğiniz aslı olmayan sözler yüzünden.
Abdullah Parlıyan = Ey Rabbim! Benimle bu yalanlayanlar arasında hakça hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı, yardımına sığınılan Rahman olan Allah'tır.
Adem Uğur = (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.
Ahmed Hulusi = Dedi ki: "Rabbim, Hak olarak hükmet! Rabbimiz Rahman Müstean'dır sizin asılsız tanımlamalarınıza karşı!"
Ahmet Tekin = 'Rabbim, onlar hakkında hakkaniyetle, adâletle hükmünü ver, icraat yap. Bizim Rabbimiz Rahmet sahibi Rahman olan Allah’tır. İsnat ettiğiniz yakıştırmalarınıza karşı, yardımına sığınılacak olandır.' de.
Ahmet Varol = (Peygamber) dedi ki: 'Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Şüphesiz bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı kendinden yardım istenen Rahman'dır.'
Ali Bulaç = (Resulullah) Dedi ki: "Rabbim, hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman (olan Allah)dır."
Ali Fikri Yavuz = (Hz. Peygamber şöyle) dedi: “- Ey Rabbim! Benimle Mekke halkı arasında adaletle hüküm ver. Rabbimiz o rahmândır ki, isnad ettiğiniz (yalan) vasıflarınıza karşı yardımına sığınılan ancak O’dur.”
Ali Ünal = (Rasûlüllah,) sözünü şöyle bağladı: “Rabbim, (şu inkârcılarla aramdaki) hükmünü ver ve iki taraf için de gerçek ortaya çıksın. Rabbimiz Rahmân’dır; bunca isnat ve iftiralarınıza karşı yegâne Müsteân’dır.”
Bayraktar Bayraklı = Muhammed şöyle dua etti: “Ey Rabbim, onlar hakkında adâletle hükmünü ver! Bizim Rabbimiz, Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır.”[338]
Bekir Sadak = Peygamber: «Rabbim! Aramizda gercekle hukmet, anlattiklariniza karsi ancak Rahman olan Rabbimizden yardim istenir» dedi. *
Celal Yıldırım = (Peygamber) dedi ki: Ey Rabbim! Aramızda hakk ile hükmet. Rahman olan Rabbimiz, sizin vasfe degeldiğiniz şeylere karşı yardımı istenilendir.
Cemal Külünkoğlu = (Peygamber) dedi ki: “Ey Rabbim! (Onlarla aramızda) adaletle hüküm ver! Bizim Rabbimiz, sizin bunca isnat ve iftiralarınıza karşı yegâne sığınılacak Rahman (olan Allah)'dır.”
Diyanet İşleri (eski) = Peygamber: 'Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet, anlattıklarınıza karşı ancak Rahman olan Rabbimizden yardım istenir' dedi.
Diyanet Vakfi = (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.
Edip Yüksel = De ki, 'Rabbim, hükmünü gerçekleştir. Sizin yakıştırdıklarınıza karşı sadece Rahman olan Rabbimizden yardım istenir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi: ya rabb! hakka hukmet ve rabbımız rahmandır ancak isnadlarınıza karşı sığınılacak müstean
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = (Peygamber şöyle) dedi: «Ey Rabbim, hakettikleri gibi hükmet! Rabbiniz isnad ettiğiniz iftiralarınıza karşı sığınılacak Rahman'dır.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Hz. Peygamber şöyle) dedi: «Ey Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet ve Rabbimiz O Rahmân'dır ki, isnad ettiğiniz (yalan) vasıflarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak O'dur.»
Gültekin Onan = (Tanrı Elçisi) Dedi ki: "Rabbim, hak ile hükmet. Bizim rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahmandır."
Harun Yıldırım = (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.
Hasan Basri Çantay = (Peygamber) dedi: «Yârab, sen (benimle o tekzîb edenlerin arasını) hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz; O çok esirgeyen (Allah) dır ki sizin vasf (-ü isnâd) edegeldiklerinize karşı (yegâne) sığınılan Odur».
Hayrat Neşriyat = (Peygamber:) 'Rabbim! (Müşriklerle aramızda) hak ile hüküm ver! BizimRabbimiz, Rahmân (pek merhametli olan)dır, sizin isnâd etmekte olduğunuz vasıflara karşı(kendisinden) yardım istenendir' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Rabbım; hak ile hükmet. Rahman olan Rabbımız; sizin nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılacak odur.
Kadri Çelik = (Peygamber) Dedi ki: “Rabbim! Hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı kendisinden yardım istenilen Rahman'dır.”
Muhammed Esed = De ki: "Ey Rabbim! (Aramızda) hakça hüküm ver!" Yine (de ki "Rabbimiz Rahmân, sizin (O'na ilişkin) tüm tanımlama gayretlerinize karşı yardımına başvurulabilecek yegane (Hakim)dir!"
Mustafa İslamoğlu = (Allah'a yönel ve) de ki: "Rabbim! Aramızda hakkaniyetle hüküm ver!" (Onlara dön) ve (de ki): "Kendisine yakıştırdığınız tüm (gerçek dışı) nitelemelere karşı kendisinden yardım istenecek tek merci, (yine) O sınırsız merhamet sahibi olan Rabbimizdir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Yarabbi! Hak ile hükmet. Ve bizim çok esirgeyici olan Rabbimizdir. Ancak sizin vasfedegeldiklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek olan (zat).»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz Rahman'dır, sizin bu vasıflandırdığınız şeylere karşı kendisinden yardım istenilendir. ”
Şaban Piriş = -Rabbim, dedi. Hak ile hükmet. Sizin nitelemenizden yardımına sığınılacak Rahman olan Rabbimizdir.
Sadık Türkmen = De ki: “Rabbim! (Aramızda) adaletle hüküm ver! Rabbimiz çok merhamet edendir. Sizin söylediğinize (iftiralarınıza) karşı, O’nun yardımına sığınılır.”
Seyyid Kutub = Peygamber dedi ki; «Ya Rabb'i, benim ile müşrikler arasındaki davayı hak ilkesi uyarınca hükme bağla. Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb'imin yardımıdır.»
Suat Yıldırım = Resulullah sonunda şöyle dedi: "Ya Rabbî, adaletle hükmünü ver! Rabbimiz rahmandır, sizin bunca isnad ve iftiralarınıza karşı yegâne müsteandır."
Süleyman Ateş = (Allâh'ın Resulü) Dedi: "Rabbim (aramızda) hak ile hükmet, Rabbimiz çok merhamet edendir. Sizin nitelendirdiğinize (iftirâlarınıza) karşı O'nun yardımına sığınılır (O, bizi her tehlikeden korur)!"
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: Rabbım; hak ile hükmet. Rahman olan Rabbımız; sizin nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılacak odur.
Ümit Şimşek = Peygamber dedi ki: Rabbim, Sen hak ile hükmünü ver. Rabbimiz o Rahmân'dır ki, sizin yakıştırdıklarınıza karşı ancak Ondan yardım beklenir.
Yaşar Nuri Öztürk = Resul şöyle yakardı: "Rabbim, hak ile hükmet! Bizim Rabbimiz Rahman'dır. Sizin nitelendirmelerinize karşı yardımına başvurulandır, Müsteân'dır."
İskender Ali Mihr = Dedi ki: “Rabbim hak ile hüküm ver. Ve bizim Rabbimiz, sizin (yanlış) vasıflandırmalarınıza rağmen yardım istenilen Rahmân (Allah)’dır.”
İlyas Yorulmaz = Deki “Rabbim (onlarla aramızda) hak ile hükmet. Sizin bizim aleyhimizde vasfettiklerinize karşı yardımına sığınılacak tek makam, Rabbimiz olan Rahmandır. ”
21-ENBİYA:
1-10- "Gizli
fısıltı yaptılar." Necvâ, gizli fısıltı demek olduğu halde; bir de bunun gizlice
söylendiğini açıkça belirtmek, fısıltının gizlilik derecesini göstermek içindir.
Böyle olduğu halde Hz. Peygamber, Allah'tan aldığı bilgi ile onlara ne söylediklerini
haber verdi. Bunun üzerine şaşırıp kaldılar da nereden duydun dediler. Cevap
olarak dedi ki "Rabbim gökte ve yerde (söylenen) her sözü bilir." Bu durumda
peygamberliği itiraf etmeleri gerektiği halde, yine de kendi aralarında. Hayır
bunlar karışık rüyalardır, (Yusuf, 12/44. âyetin tefsirine bkz.) fakat yalan
karışık rüya ile bir gerçeğin bilinemeyeceği hususu açık seçik olduğundan,
dediler ki hayır uydurdu. Kendiliğinden altı üstüne vurdurdu. Bu iftirayı
da beğenmediler de hayır o bir şairdir, bir şiir söylüyor dediler. İşte Rablerinden
gelen ihtarı eğlenceye alan, Kur'ân nazil oldukça onunla alay eden, o kalpleri
gaflette olan zalim kâfirler peygamberliğin bir Allah vergisi olduğuna inanmak
istemeyip, kendi gönülleri o yönde olduğundan dolayı nefislerine kıyaslamak
suretiyle, onu (peygamberliği) gizlice tertipledikleri toplantılarında bir
sihirbazlık, bir hilekârlık olarak değerlendirmek isterlerken, o gizli sırlarını
açığa vurup haber veren vahyin icazı (mucizeliği herkesi acze düşüren konumu)
karşısında şaşırarak yok rüya, yok uydurma, yok şair diye saçmaladılar da
nihayet "Önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin." dediler.
Sanki inanacaklarmış gibi önceki peygamberlerin mucizelerini istediler ki,
bu gün de üzerinde kısa bir inceleme yapıldığı zaman inkârcıların ileri sürdükleri
iddiaların bunlardan ibaret olduğu görülecektir. "Biz onları yemek yemez birer
cesed kılmadık." yani cansız heykellerden ibaret değillerdi. Zikriniz bunda,
yani muhtaç olduğunuz öğüt ve dillere destan olacak şan ve şerefiniz bundadır.
Meâl-i Şerifi
11- Biz halkı
zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler
var ettik.
12- Onlar
azabımızın şiddetini hissettikleri zaman oradan kaçmaya koyuluyorlardı.
13- "Koşup
kaçmayın; size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün ki, sorguya çekileceksiniz"
dedik.
14- Onlar
da: "Vay bizlere! Biz gerçekten zalimler idik" dediler.
15- Biz, onları
biçilmiş bir ekin ve bir yığın kül haline getirinceye kadar hep sözleri bu
feryad olmuştur.
16- Biz gök
ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.
17- Eğer
bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak
olsaydık öyle yapardık.
18- Hayır,
biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın
(batıl) o anda yok olup gitmiştir. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü
size yazıklar olsun.
19- Göklerde
ve yerde olan bütün varlıklar O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten
ne çekinirler, ne de yorulurlar.
20- Gece gündüz
(hep Allah'ı) tesbih ederler, usanmazlar.
21- Yoksa
(Mekke müşrikleri) birtakım ilâhlar edindiler de yerden ölüleri onlar mı diriltecekler?
22- Eğer yer
ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada
uğrar yok olurdu. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları
şeylerden (bütün noksanlıklardan) beridir, münezzehtir.
23- O, yaptığından
sorumlu olmaz, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.
24- Yoksa
O'ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: "Kesin delilinizi getirin. İşte
benimle beraber olanların kitabı ve benden öncekilerin kitabı." Hayır, onların
çoğu gerçeği bilmezler de onun için yüz çevirirler.
25- Senden
önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: "Gerçek
şu ki benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin."
26- Böyle
iken dediler ki: "Rahmân çocuk edindi." Allah bundan münezzehtir. Doğrusu
melekler (Allah'ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.
27- Onlar
Allah'ın sözünün önüne geçmezler, hep O'nun emriyle hareket ederler.
28- Allah,
onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını)
bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi
de O'nun korkusundan titrerler.
29- İçlerinden
kim: "Ben, O'ndan başka bir ilâhım" derse, biz ona cehennemi ceza olarak veririz.
Zalimleri biz böyle cezalandırırız.
11-21- Oyuncu
olarak yaratmadık, yani üzerinizde her türlü güzel süslemelerle dolu yükseltilmiş
bir tavan halinde yükselip duran gök ve altınızda ince menfaatlerle dopdolu,
kurulu bir beşik gibi döşenmiş olan yer ve aralarındaki harika yaratıklar,
gönülleri oyunda olan ve Rahmân'ın ihtar ve öğütlerini eğlence yerine koyan
o zalimlerin hayal etmek istedikleri gibi oyuncak değildir. Hakkı tanımak
ve ebedî hayat yolunda yüksek menfaatlerinden istifade edilmek üzere hak ve
hikmetle yaratılmış Allah'ın kudretinin göstergesidir. Eğer bunlar yalnız
insanların dünya hayatı için yaratılmış olsaydı "dünya hayatı ancak bir oyun
ve eğlenceden ibarettir." (Muhammed, 47/36) âyetinin mânâsı gereğince bir
oyun ve eğlenceden ibaret olması lazım gelirdi. Nitekim dünya hayatından başkasını
düşünmeyen kâfirler, bütün dünyayı kendilerine oyuncak etmek istemişler ve
hatta bu duygu ile felsefe yapacağız diye neler söylemişlerdir.
Sözün kısası,
o zalimler ne kadar oynamak isterlerse istesinler, yaradılış bir oyuncak olmadığı
gibi, yaratan da asla bir oyuncu değildir. Nitekim buyuruyor ki eğer biz bir
eğlence edinmek isteseydik elbette onu katımızdan edinirdik. yani sırf ilâhî
bir eğlence edinirdik. Ve bu durumda o bir eğlence değil hikmetin ta kendisi
olurdu. Demek yüce Allah'ın eğlence edinmiş olması asla düşünülemez, yahut
dünyayı onların kendisiyle eğlenecekleri bir oyuncak değil, kendi katımızdan
kendimiz için bir eğlence yapardık eğer yapacak olsaydık; öyle değil, böyle
yapardık, ama yapmayız. Şayet yüce Allah'ın şanına eğlence yakışsaydı böyle
yakışırdı. Fakat her şeyi hikmetle yapan Allah'ın yüceliğine eğlence asla
yakışmaz. Tâlî (ikinci önerme) batıl ise, ona bağımlı olan mukaddem (birinci
önerme) de öyledir. Diriltme işini onlar mı yapacaklar? Ölüleri kabirlerinden
onlar mı kaldırıp diriltecekler?
22- Yerde
gökte yani bütün varlık dünyasında şayet söz sahibi olacak ve kendisine itaat
edilecek Allah'tan başka ilâhlar olsaydı muhakkak ikisi de fesada uğrar yok
olurdu. Yer ve gök bütün kâinat yok olup giderdi veyahut hiç var olamazdı.
Madem ki, bütün düzenleriyle varlıklarını sürdürmektedirler, o halde Allah'tan
başka ilâh yoktur. Çünkü ilâh demek hiçbir hususta acizliğe düşmesi mümkün
olmayacak şekilde mükemmel bir kudret sahibi demektir. Onun için Allah'tan
başka yerde ve gökte kendi gücü ile işleri idare eden ve icraat yapan ilâhlar
farz edildiği takdirde her birinin illet-i tamme (herhangi bir şeyin var olması
için gerekli olan sebep, etken) olması lazım gelir, herbirinin yeteri kadar
güce sahip olduğu, icad etme, yok etme, diriltme, öldürme, bozma ve değiştirme
ve daha nice işleri başkasına muhtaç olmaksızın tek başına yapabilecek kuvveti
bulunduğu varsayılmış olur. Bu durumda yer ve göğün var olmalarının gerçekleşmesinde
ya her biri, ya hepsi ayrı ayrı tesir etmiş olacak veya yalnız birisi etken
olacak. Yalnız biri etken olacaksa diğerleri ilâh değilmiş demek olur. Ve
eğer her biri etken olacaksa çeşitli sebeplerin bir tek etki alanı üzerine,
bağımsız bir şekilde gelip toplanmaları ve çatışmaları lazım gelir ki, imkansız
bir şeydir. Bunların anlaşarak orada toplanmaları imkansız olduğu gibi, bir
uyumsuzluk içerisinde, anlaşmaksızın orada bulunmaları da mümkün değildir.
Çünkü, anlaşmazlık olursa, mesela biri yapmak isterken diğeri yıkmak isterse,
eserde karşıt iki tarafın münakaşası ve karşılıklı engellemeleri sonucu hiçbir
şey meydana gelemez. Eğer anlaşarak bir yerde toplanmışlarsa, bağımsızlık
konusunda tartışma ve çelişki olur.
Diğer bir
ifadeyle karşı güçler arasında birbirlerini geriye püskürtme eylemi oluşur
veya hasılı tahsil (var olan bir şeyi var etmeye çalışma) lazım gelir. Ve
yine birden fazla ilâhın olmaması gerekir. Yok eğer hepsinin anlaşıp ortaklaşa
yaptıkları etkileri varsayılacak olursa, bu durumda herhangi bir şeyin var
olması için gerekli olan sebepler, ancak hepsinin toplamından ibaret olacağından,
herbiri tam bir etken değil, tesir gücü az olan noksan etken olmuş olur. Noksan
olan ise ilâh olamayacağından hiçbirinin ilâh olmaması gerekir. O halde olsa
olsa bunların hepsi ancak birleşerek bir ilâh olacak, yani değişik ilâhlar
topluluğu değil de noksanlardan meydana gelen bir topluluğun tümüne birden
bir ilâh denmiş olacak. Halbuki her ne olursa olsun bunların yekünü de bağımsız
bir güce sahip değildir; yer ve gök gibi, birleşmeye, bir düzene ve bunları
yapacak etkin bir güce muhtaçtır, dış etkilere bağlıdır. Böyle olan bir şeyin,
ilâh olamayacağı ise açıktır. Sözün kısası Allah'tan başka ilâhlar ve hatta
O'nun dışında bir ilâh bile varsayılırsa, gerek ortaklık şeklinde farzedilsin
ve gerek tek başına bağımsız olarak düşünülsün ilâh varsayılanların ilâh olamaması
lazım gelir. Çelişki muhakkak olurdu. Mutlak varlıkta sağlıklı hiçbir yapıya
imkan kalmaz, varlık namına hiçbir şey gerçekleşemezdi, yer ve gök bulunamazdı.
Oysa bugün yer ve gök bozguna uğramayıp, sağlıklı yapılarıyla dimdik ayaktadırlar.
Demek Allah'ın
birliği yer ve göğün varlığı sebebiyle çok açık bir şekilde bilinmektedir.
İşte Allah, O her şeye galib, O büyük varlık ve yaratılış saltanatına sahib
olan, o Arş'ın Rabbı, başka ilâhlar edinen putçuların, zalimlerin ve gafillerin
isnad ettikleri vasıflarından çok münezzeh ve yücedir. O'nu noksanlık lekelerinden
tenzih ederek tesbih etmelidir.
23-O halde
Allah o zalimleri, kâfirleri, o kötülük yapanları niçin yaratıyor? İsterse
bir zaman için olsun onların fenalıklarına niye meydan veriyor, denecek olursa
O, yaptığından sorumlu olmaz. Onun hiçbir şekilde sorumlu bulunma ihtimali
yoktur. Hikmeti araştırılıp üzerinde düşünülmez değil, fakat her türlü kusurdan
uzak olan Allah'ın yaptığı işlerinden dolayı, kendisiyle münakaşa edilme imkan
ve ihtimali olmadığı gibi, fiillerine de kendisinden başka hakim ve bir şeyin
olmasını gerekli kılacak bir sebep, bir niçin, bulunması ihtimali de yoktur.
Çünkü O'nun üstünde hiçbir hakim, hiçbir etken yoktur. O, bütün hakimlerin
hakimi, bütün sebep ve etkenlerin yaratıcısı ve icad edicisi olan, istediğini
yapan tek ilâhtır. Dilediği şekilde hareket eder, bununla beraber eğlence
edinmekten münezzehtir. Hiçbir işi oyuncak değil, her yaptığı hikmetin ta
kendisidir. Hikmetinin hakikati de kendi bilgisindedir. Bildirirse bildirir,
bildirmezse yalnız kendi bilir. Sözün özü: O'na karşı "Şu neden şöyle oldu,
niçin yaptın? Söyle bakayım" gibi sorgu ve azarlamaya kalkışmak kimsenin haddi
değildir. Halbuki onlar, yani kullar sorgulanırlar.
Allah'ın huzurunda
bütün yaptıklarından sorgulanacak, ona göre sevabını veya azabını göreceklerdir.
24- De ki:
"delilinizi getirin bakalım". Yani Allah'tan başka ilâh edinenlerin davalarını
ispat edebilecek aklî ve naklî hiçbir delilleri yoktur. Halbuki din işlerinde
ve özellikle böyle en önemli bir davada delilsiz söylenen sözlerin hiçbir
hükmü yoktur. Şu halde bu açıklamadan sonra delillerini boğazlarına tıkmak
ve hadlerini bildirmek için "Ey Muhammed! Onlara de ki: Haydi o davanıza bir
delil getirmek mümkün ise getirin bakayım."
İşte, sizin
de gördüğünüz gibi benimle birlikte olanların kitabı, yani ümmetime bir öğüt
ve bir tefekkür kaynağı olmak üzere tebliğ edip açıkladığım kitab ve öğüt
ve benden öncekilerin kitabı! Daha önceki peygamberlerin ümmetleri için yapılan
öğüt. Bunlar meydanda, hepsi de Allah'ın birliğini gösteren aklî ve naklî
deliller olarak ortaya konmuştur. Hani ya sizin ki? Diğer bir ifadeyle: İşte
benim ümmetimin kitabı olan Kur'ân ve önceki ümmetlerin kitabı olan Tevrat
ve diğer bilinen kitaplar! Bunlara müracaat edin, sizin Allah'a ortak koşma
davanıza bir delil bulabilir misiniz? Haydin bakalım! Ne mümkün. Hayır, onların
çoğu gerçeği bilmezler, körü körüne başkalarının arkasından giderler de onun
için haktan yüz çevirmektedirler. Ancak bir azınlık vardır ki, haktan hoşlanmazlar,
haksızlıklarından dolayı bile bile yüz çevirirler.
Bunlar, önceki
peygamberlerin öğrettikleri tevhid inancı değildi diyecek olurlarsa: "Senden
önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: 'Gerçek
şu ki, benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin..."
Meâl-i Şerifi
30-O kâfir
olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları
ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?
31- Yeryüzünde,
insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye
dağların aralarında geniş yollar var ettik.
32- Gökyüzünü
de korunmuş bir tavan yaptık. Kâfirler ise, gökyüzünün alâmetlerinden (Allah'ın
kudret ve azametine delalet eden delillerinden) yüz çeviriyorlar.
33- Geceyi,
gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır.
34- Ey Muhammed!
Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır
mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar?
35- Her nefis
ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz.
Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.
36- O inkârcılar
seni gördükleri zaman, seni alaya alıyorlar ve "İlâhlarınızı diline dolayan
bu mudur?" diyorlar. Halbuki onlar Rahmân'ın kitabını inkâr ediyorlar.
37- İnsan
aceleci olarak yaratılmıştır. Size yakında (azaba dair) alametlerimi göstereceğim.
Şimdi siz acele etmeyin.
38- "Doğru
sözlü iseniz (bildirin) bu vaad ne zamandır?" derler.
39- Bu kâfirler
ateşi yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri
zamanı, bir bilseler!
40- Doğrusu
bu azap onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacaktır. Artık ne geri
çevrilmesine güçleri yetecek, ne de kendilerine mühlet verilecektir.
41- Yemin
olsun ki, senden önce birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri,
o alay ettikleri şey (azap) kuşatıverdi.
25-29- De
ki: "delilinizi getirin bakalım". Yani Allah'tan başka ilâh edinenlerin davalarını
ispat edebilecek aklî ve naklî hiçbir delilleri yoktur. Halbuki din işlerinde
ve özellikle böyle en önemli bir davada delilsiz söylenen sözlerin hiçbir
hükmü yoktur. Şu halde bu açıklamadan sonra delillerini boğazlarına tıkmak
ve hadlerini bildirmek için "Ey Muhammed! Onlara de ki: Haydi o davanıza bir
delil getirmek mümkün ise getirin bakayım."
İşte, sizin
de gördüğünüz gibi benimle birlikte olanların kitabı, yani ümmetime bir öğüt
ve bir tefekkür kaynağı olmak üzere tebliğ edip açıkladığım kitab ve öğüt
ve benden öncekilerin kitabı! Daha önceki peygamberlerin ümmetleri için yapılan
öğüt. Bunlar meydanda, hepsi de Allah'ın birliğini gösteren aklî ve naklî
deliller olarak ortaya konmuştur. Hani ya sizin ki? Diğer bir ifadeyle: İşte
benim ümmetimin kitabı olan Kur'ân ve önceki ümmetlerin kitabı olan Tevrat
ve diğer bilinen kitaplar! Bunlara müracaat edin, sizin Allah'a ortak koşma
davanıza bir delil bulabilir misiniz? Haydin bakalım! Ne mümkün. Hayır, onların
çoğu gerçeği bilmezler, körü körüne başkalarının arkasından giderler de onun
için haktan yüz çevirmektedirler. Ancak bir azınlık vardır ki, haktan hoşlanmazlar,
haksızlıklarından dolayı bile bile yüz çevirirler.
Bunlar, önceki
peygamberlerin öğrettikleri tevhid inancı değildi diyecek olurlarsa: "Senden
önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: 'Gerçek
şu ki, benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin..."
30- O kâfir
olanlar, görmediler mi? Baksalar ya; veya haberleri yok mu, sorsalar ya; veyahut
şu görüş ve düşüncede değiller mi? Göklerle yer, şu gördükleri âlemin yukarı
kısmını teşkil eden yüksekler ve alt kısmını oluşturan yer bitişik idiler.
İkisi de deliksizdi. Yukarıdan yağmur yağmıyor, yerde ot bitmiyordu, bunu
görüyorlardı. Veyahut yer, dağsız deresiz yekpare; gök boyutları da güneşi,
ayı, gökcisimleri ve yıldızları yok, tek bir bütün halindeydi. Veyahut yer,
gökcisimlerine bitişik, hepsi bir şeydi. Gök cisimleri ve kütleleri arasında
şimdiki çeşitlilik sözkonusu olmayıp hepsi de birbirine benzer birer madde
idi. Veyahut hepsi başlangıçta var olmamakla ortaktı. Dışta görünen ve farklı
özellik gösteren bir varlık değildi. Bunları da şimdiki görünen durumlarından
bir fikir edinip ondan delil çıkarmak yolu ile veya duyulup nakledilen bilgiler
ışığında bilirler veya bilebilirler. Baksalar ya, öyle iken biz onları koparıp
ayırdık. Yok iken yaratıldılar, bir şey iken çoğaldılar. Başlangıçta duman
gibi bir madde iken farklı şekiller alıp değişik kütleler oldular. Bir tabiatta
kalamayıp değişik karekterlerle çeşitlendirildiler. Yer, göklerden ayrıldı,
yukarısından yağmur yağdırıldı, üzerinde otlar bitirildi. Ve hayatı olan herşeyi
sudan yarattık. Yani gerek bitki, gerek hayvan ve gerek insan olsun, canlı
olan her şeyin hayatına suyu sebep kıldık. Bazıları buradaki sudan maksadın
nutfe (sperma) olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu takdirde canlılardan sadece
bir kısmını canlılık kavramına tahsis etmek icab eder. Halbuki su bilinen
yönüyle asıl mânâsına olduğu takdirde "hayatı olan her şey" mânâsı genel olarak
hayvanlardan başka bitkileri de içine alacaktır. Şüphesiz gerek hayvanların
ve gerek bitkilerin hayatlarının su ile bağlantısı bilinen bir gerçektir.
Son zamanlarda
suyu oluşturan elementlerin en önemlisi olan hidrojen, bütün elementlerin
temel esası gibi mütalaa olunmaya başladığına göre, Kur'ân'ın bu uyarısı daha
kapsamlı bir gerçeğe işareti de içine almış olur. Gerçi organik kimyada karbon
bir temel element olarak mütalaa edilmektedir. Ve hayatın hava ile de alakası
vardır. Fakat âyette sözü edilen "Şey" sözcüğünün, suyun dışında kalan diğerleri
için de aykırı bir tarafı olmadığı gibi, bunlar herkes için su kadar açık
ve gözle görülen şeyler de olmadığından, burada en açık delil ileri sürülmüştür
ki, o da sudur. Suyun ratk (bitişik olma) ve fatk (ayırma) ile münasebeti
apaçık olup herkesçe bilinmektedir. Tabiat (yaratılış) üzerinde bu bitişik
olma ve ayrışma durumu ile, bu şekilden şekile değiştirme olayı o kâfirlerin
görüp durdukları veya düşünüp kıyaslama yoluyla bildikleri veya haber aldıkları
bir iş, bir icraat olduğu halde yine de imana gelmezler hâ! Bir sudan yaratıldıklarını
bilirler de hâlâ Allah'ın sanat ve tesirine inanmazlar, tabiat, tabiat deyip
dururlar hâ! İşte tabiate kalsaydı tabiat kendi kendine değişir miydi, yer
ile gök yokluktan varlığa gelirler miydi veya yer gökten ayrılır mıydı veya
kuru havada yukarıdan yağmur yağar, kuru toprakta otlar biter miydi, sonra
o cansız tabiatlarda aynı bir sudan değişik hayatlar meydana gelir miydi,
insanlar olur muydu, kendileri hayat bulurlar mıydı? Onlar kendilerini parçalanmaz
mı zannediyorlar? ü
31- Halbuki
onları yaratan biz, o yeryüzünde kendilerini sarsacak diye ağır baskılar yaptık.
Yani gökten ayırdığımız ve üzerinde kendilerine sudan hayat verdiğimiz insanları,
yerküresi hareketiyle çalkalayıp sıkıntıya sokmasın, sakin olacak yer bulsunlar
diye o yeryüzünde suya karşılık sulb oturaklı kıt'alar (Omurgaları derinliklere
gömülmüş parçalar yani:) dağlar meydana getirdik. Bir düşünmeli ki, yeryüzü,
sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı
ne büyük sıkıntı olurdu. Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi
oturtulması ile, bu sıkıntı bertaraf edilip yeryüzü, insanların yaşaması için
oturulabilir bir hale getirildi. Ve orada birtakım alanlar, yollar yaptık
ki doğru yolu bulabilsinler. Arzu ettikleri yere doğru gidebilsinler veya
hak yolunu tutsunlar.
32- Gökyüzünü
de korunmuş bir tavan yaptık. "Onları (gökleri) kovulmuş her şeytandan koruduk"
(Hıcr15/17) âyetinde belirtildiği gibi, şeytanların saldırısından korumuş
veyahut kendisine tayin edilmiş zamana kadar bozulup dağılmaktan korunmuştur.
"Doğrusu gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allah koruyup tutuyor. And olsun
ki, zeval bulurlarsa, onları O'ndan başka kimse tutamaz. O şüphesiz Halîmdir,
bağışlayandır." (Fâtır, 35/41) Onlar ise bunun (gökyüzünün) alâmetlerinden
yüz çevirmektedirler. Gökyüzünde Allah'ın kudretini ve O'nun birliğini gösteren
bunca delillerin gösterdiği gerçeklerden yüz çevirip geçiyorlar.
33- Halbuki
geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde
dolaşmaktadır. Demek zannedildiği gibi onları felek (yörünge) döndürüyor değil,
onlar felekte ve herbiri bir yörüngede yüzüyorlar. Felek, devreden şey demek
olduğuna göre, bazıları feleği dolaşan bir cisim saymışlardır ki, bunlar,
zamanlarının fen telâkkisine kapılmış görünüyorlar. Halbuki Dahhâk'tan rivayet
olunduğu üzere felek, yıldızların medarı, yani dolaştığı yer diye tarif edilmiştir
ki, sırf rıyazî (matematiksel) bir ifadedir. Son zamanlarda dilimizde bu medar
kelimesi gibi "mahrek" (hareket yeri) demek de terim olmuştur. Biri devirden
ism-i mekân, biri de hareketten ism-i mekândır. Âyette yalnız güneş ile ay
zikredildiği halde haberde tesniye getirilmeyip ikiden daha fazlasını ifade
eden çoğul siğasıyla "yüzerler." buyurulması dikkate değer görülmüştür.Burada
tefsirciler, bir kaç yorum söylemişlerdir:
Birincisi:
"Güneş, ay ve yıldızlar" takdirinde olmasıdır ki, güneş ile ayın yanında yıldızlar
hazfedilmiş sonra da, hepsi anlamında olan "küllün" sözcüğü ve çoğul siğası
olan "yesbehûn" ile hepsine işaret olunmuş demektir.
İkincisi:
Bu karîne (maksadı gösteren alâmet) ile güneş ve aydan cins olarak bütün yıldızların
kast edilmiş olmasıdır. Bunu bazıları, doğuş yerlerinin değişmesi itibariyle
güneş ile ayın bir çoğulu gibi düşünmek ve dolayısıyla da diğer yıldızların
âyette söz konusu edilmediğini kabul etmek istemişlerdir. Fakat bu tarz düşünce
söz konusu edilecek olursa, diğer yıldızların da kimisinin ay mânâsında olduğuna
işaret olarak bu ikisini hepsini cinsi gibi almak daha münasiptir. Sonra "kül"
genellemesi, güneş ve ayla beraber daha önce adı geçen "yer"i de içine alarak
hepsine işaret yapılmış olma ihtimali de vardır ki yer, güneş, ay bütün gök
cisimlerinden herbiri bir yörüngede yüzüyorlar demek olur. Ve demek ki ne
kadar gök cisimleri varsa o kadar da yörüngeleri vardır. Sözün özü, hangisi
olursa olsun şurası muhakkak ki, burada eski astronomi ilminin kabul ettiği
bir teorinin reddedilmesi vardır. Çünkü onlar güneş ile ayı, yörünge hareket
ettiriyor diyorlardı. Burada ise herbirinin birer yörüngede kendilerinin yüzdükleri
haber veriliyor ki, gök cisimlerinden her birinin fezada bir mihver (eksen)
veya mahrek (yörünge) üzerinde hareket ettiklerini söyleyen yeni astronomi
nazariyesinin esası da budur. Şüphesiz eskilerin nazarında da fenleri şimdikilerinki
gibi ve belki daha kuvvetli bir kanaatle takip ediliyordu. Demek ki, bugün
bu ve benzeri âyetlerde Kur'ân'ın fenne karşı büyük bir zaferini okumaktayız.
O halde bildiğimiz fen ilimlerine aykırı görünen noktalara rast gelindiği
zaman, Kur'ân fenne uydurulmaya çalışılmamalı, fen, Kur'ân ile bağdaştırılmaya
uğraşılmalıdır.
Şimdi düşünün
ki, bir kısmı güneş gibi ışığın kaynağı, bir kısmı ay gibi başkası tarafından
aydınlatılan (milyarlarca) gök cisimlerinin herbiri kendine mahsus bir dairede
yüzüyor; hiçbiri sakin değil, hepsi de birer eksen etrafında periyodik hareketler
yapmaktadır. Bir tutarları da yok, hepsi fezânın boşluğunda, bir nizam ve
düzen içerisinde yollarına devam etmekte ve her türlü kusurdan korunmuş olarak
yörüngelerinde yüzmektedirler. Bu ne harika sanat, ne büyük kudret ve ne büyük
âyetlerdir. Bunların hepsinden Allah'ın birliği ve yüceliği okunur. Fakat
kâfirler bunları görseler de şaşkınlıklarından yüzlerini çevirirler, şuna
buna isnad etmeye kalkışırlar. Zerre kadar insafı olanların itiraf etmesi
gerekir ki, işte bu sözü, yüce Allah'ın birliğinin ve kudretinin delillerini
görünen âlemde gösterirken, aynı zamanda Allah'ı gösteren delillerden birisi
de Hz. Muhammed'in nuru olduğunu göstermek için, Hz. Muhammed'in peygamberliğini
anlatacak hususi bir delil olmak üzere, yerin gökten ayrılmış olması gibi
bilimsel bir gerçeği fizik ve felsefe adamlarına ders verdikten sonra, Batlamyus
astronomisini kökünden yıkan bir vecize ile astronomi bilginlerine de yeni
bir fenn (ilmi buluş)in başlangıcı olacak bilimsel bir genel kaide veriyor.
Gerçi Kopernik, Nevton, Lâplâs gibi bu fen (Astronomi) ile meşgul olan kimselerin
böyle bir Astronomik kanunu bulmaları aslında çok üstün bilimsel bir başarı
ve bir deha olmakla beraber bir mucize sayılmazsa da, bunu, ümmi (okuma, yazması
olmayan) bir insanın bütün ilim dünyasına karşı meydan okurcasına haber vermiş
olması, onun peygamberliğini ortaya koyan Allah'ın âyetlerinden bir âyet olduğunda
şüpheye yer bırakmaz.
34- Bir de
biz senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık. Her kim olursa olsun insanoğlundan
hiç bir ferde bu dünyada ebedî kalmayı nasib etmedik. O halde sanki sen ölürsen
onlar baki kalacaklar mı? Senin ölümünü gözeten "Biz onun felaket zamanını
bekliyoruz." (Tûr, 52/30) diyen o kâfirler bâkî mi kalacaklar ki, senin ölümünü
düşünerek teselli bulmak istiyorlar?
35-41- Her
nefis ölümü tadacaktır. O acıyı duyacaktır. (Al-i İmran, 3/114 . âyetin tefsirine
bkz.) Ve biz sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Bu dünya
öyle bir imtihan ve deneme yeridir ki, her iyiliğin önünde bir şer engeli
vardır. Bununla beraber ölümle her şey bitiverecek değildir. Hepiniz de sonunda
bize döndürüleceksiniz, dağılıp toplanılarak hesap görülecek, imtihanların
iyi veya kötü, mükafat veya cezaları verilecektir. "O inkârcılar seni gördükleri
zaman seni alaya alıyorlar... "
Meâl-i Şerifi
42- De ki:
"Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmân'dan kim koruyabilir?" Ama onlar Rablerinin
kitabından yüz çevirmektedirler.
43- Yoksa
kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? O tanrılar kendilerine
bile yardım edemezler, katımızdan da dostluk görmezler.
44- Doğrusu
biz o kâfirleri ve atalarını yaşattık, hatta o ömür onlara uzun geldi. Fakat
şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı? O halde üstün
gelen onlar mıdır?
45- De ki:
"Ben sizi ancak vahiyle korkutup uyarıyorum," uyarıldıkları zaman sağırlar
çağrıyı duymazlar.
46- Yemin
olsun ki, Rabbinin azabından az bir şey onlara dokunursa, muhakkak "Vay bizlere,
biz gerçekten zalimlerdik" diyeceklerdir.
47- Biz kıyamet
günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz.
Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya
koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.
42-47- "Bir
yere gelir, etrafından eksiltiriz." (Râd, 13/41. âyetinin tefsirine bkz.)
Meâl-i Şerifi
48- Yemin
olsun ki, Musa ve Harun'a eğriyi doğrudan ayıran kitabı, takva sahibleri için
bir ışık ve öğüt olarak verdik.
49- Onlar
görmedikleri halde Rablerinden korkarlar, kıyamet saatinden de titrerler.
48-49- Yani
Musa ve Harun'a verilen âyetler ve mucizeler içinde en mühim ve en faydalı
olarak Tevrat verildi ki, hak ile batılı ayıran hükümleri, aydınlatıcı ve
öğüt verici irşad ve vaazları içine almaktaydı. Bu böyle.
Meâl-i Şerifi
50- İşte bu
(Kur'ân) da indirdiğimiz kutsal bir kitaptır. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
50- İşte bu
da, yani Kur'ân da öyle mübarek bir zikirdir ki onu biz indirdik. Ey önceki
peygamberlere verilen mucizelerin tıpkısını isteyenler! Şimdi siz bunu mu
inkâr ediyorsunuz?
Meâl-i Şerifi
51-73-51-
And olsun ki biz daha önce İbrahim'e de rüşdünü vermiştik (akla uygun olanı
göstermiştik). Biz onu biliyorduk.
52- O zaman
o, babasına ve kavmine: "Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?" demişti.
53- Onlar:
"Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk" dediler.
54- İbrahim:
"And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" dedi.
55- Onlar
: "Sen bize gerçeği mi getirdin (Sen ciddi mi söylüyorsun), yoksa şaka mı
ediyorsun?" dediler.
56- O şöyle
dedi: "Hayır Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır.
Ben de buna şahidlik edenlerdenim."
57- "Allah'a
yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette
bir tuzak kuracağım."
58- Derken
o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü
sağlam bıraktı.
59- (Kavmi)
"Tanrılarımıza bunu kim yaptı? Doğrusu o zalimlerden biridir." dediler.
60- (Bazıları)
"İbrahim denen bir gencin, onları diline doladığını duymuştuk" dediler.
61- "O halde
onu insanların gözleri önüne getirin, olur ki (aleyhinde) şahidlik ederler"
dediler.
62- (İbrahim
gelince ona) "Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?" dediler
63- İbrahim:
"Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.
64- Bunun
üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: "Doğrusu siz haksızsınız."
65- Sonra
yine (eski) kafalarına döndüler: "And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını
(sen de) bilirsin." dediler.
66- (İbrahim)
dedi: "O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek
olan putlara mı tapıyorsunuz?"
67- "Size
de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak
mısınız?"
68- Onlar:
"Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin" dediler.
69- Biz: "Ey
ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol" dedik.
70- Ona düzen
kurmak istediler, fakat biz kendilerini daha fazla hüsrana uğrattık.
71- Onu da,
Lût'u da, âlemler için bereketli ve kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.
72- Ona (İbrahim'e)
İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve herbirini salih kimseler kıldık.
73- Onları
buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine
hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize
kulluk eden kimselerdir.
Meâl-i Şerifi
74-75-74-Biz
Lût'a da bir hüküm, bir ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık.
Doğrusu onlar kötü, fasık bir kavimdi.
75- Onu ise
rahmetimizin içine aldık. Çünkü o salihlerdendi.
Meâl-i Şerifi
76-77-76-
Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini
ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
77- Âyetlerimizi
yalanlayan kavminden onun öcünü aldık. Şüphesiz onlar kötü bir kavimdiler.
Biz de hepsini (suda) boğduk.
Meâl-i Şerifi
78- Davud
ve Süleyman'ı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani
milletin koyunları (geceleyin) içinde yayılmıştı, biz onların hükmüne şahittik.
79- Biz onu(n
hükmünü) hemen Süleyman'a bildirmiştik; (zaten) herbirine hüküm ve ilim vermiştik.
Davud'la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık.
(Bütün bunları) yapan bizdik.
80- Ona, sizi
savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?
81- Bereketli
kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun
buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk.
82- Onun için
dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu
altına verdik. Onların hepsini biz gözetiyorduk.
78-82- Hani
onlar ikisi de ekin hakkında hükmettiler. Hani milletin koyunları içinde yayılmıştı.
Rivayet olunduğuna göre, Davud (a.s) koyunların, tazminat olarak tarla sahibine
verilmesine hükmetmişti. Süleyman (a.s) ise, (ekinin, koyun sahibinde kalıp
eski haline gelene kadar tarla sahibinin tazminat olarak koyunların sütünden
yararlanmasını her iki taraf için de daha uygun olduğunu düşünmüştü. "Biz
onların hükümlerine şahitlik."
Meâl-i Şerifi
83-84- 83-
Eyyûb da: "Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametlilerin en
merhametlisisin" diye Rabbine nida etti.
84- Biz de
onun duasını kabul ettik de başına gelenleri kaldırdık. Katımızdan bir rahmet
ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle
bir mislini daha verdik .
Meâl-i Şerifi
85-86-85-
İsmail, İdris ve Zülkifl'i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi.
86- Onları
da rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten salih olanlardandı.
Meâl-i Şerifi
87- Zünnun'u
(balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim
kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar
içinde: "Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık
edenlerden oldum" diye seslenmişti.
88- Biz de
duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz iman
edenleri böyle kurtarırız.
87-88- Senden
başka ilâh yok, sana tesbih arz ederim, ben doğrusu zalimlerden oldum. (Zünnûn,
Hz. Yunus kıssası için Sâffat, 37/139-148. âyetlerinin tefsirine bkz.)
Meâl-i Şerifi
89- Zekeriya
da hani Rabbine: "Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın"
diye nida etmişti.
90- Biz de
duasını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahya'yı ihsan ettik. Ve eşini
(doğum yapmaya) elverişli hale getirdik. Doğrusu onlar iyiliklerde yarışıyorlar,
umarak ve korkarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.
89-90- Rabbim!
Beni tek başıma bırakma, gerçi sen varislerin en hayırlısısın.
Meâl-i Şerifi
91- Irzını
koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir mucize
kılmıştık.
91-92- O hanım
(Meryem) ki ırzını sağlam korudu da kendine ruhumuzdan üfledik. Yani "De ki:
Ruh benim Rabbimin emrindendir." (İsrâ, 17/85) âyetinin ifadesinde de olduğu
gibi emrimizden olan ve Âdem'e üflenen ruh cinsinden üfledik, içinde İsa'yı
canlandırdık. Yahut ruhumuzdan demek, ruhumuz tarafından demektir ki Cibrîl,
diğer bir adıyla Ruhu'l-Kudüs vasıtasıyla üfledik demek olur. Nitekim Meryem
Sûresi'nde (19/17) "Ona (Meryem'e) ruhumuzu (Cebrail'i) gönderdik" âyetinin
bu anlamda olduğu rivayet edilmektedir. (Tahrîm, 66/12. âyetin tefsiren bkz.)
"Onu ve oğlunu âlemlere bir mucize kıldık" (Meryem, 19/21. âyetinin tefsirine
bkz.)
Meâl-i Şerifi
92- Doğrusu
bu sizin ümmetiniz (tevhid dini olan müslümanlık), bir tek ümmettir (bir tek
din olarak sizin dininizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk
edin.
93- Ama insanlar
din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar ama, hepsi bize döneceklerdir.
94- İnanmış
olarak yararlı iş işleyenin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onu yazmaktayız.
95- Yok ettiğimiz
bir memleket (ahalisinin ahiretteki cezasını da çekmek üzere) bize dönmemesi
gerçekten imkansızdır.
96- Nihayet
Ye'cûc ve Me'cûc(un seddi) açıldığı zaman, ki onlar her dere ve tepeden akın
edip çıkarlar.
97- Ve gerçek
vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beleriverir. "Eyvah
bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik."
derler.
98- Siz ve
Allah'dan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; oraya gireceksiniz.
99- Eğer onlar
ilâh olsalardı, oraya girmeyeceklerdi. Hepsi orada temelli kalacaktır.
100- Orada
onların bir inlemeleri vardır. Bunlar orada (sağır olup) bir şey de işitemezler.
101- Şüphesiz
katımızdan kendileri için güzel şeyler takdir edilmiş olanlar, işte oradan
(cehennemden) uzak tutulanlardır.
102- Bunlar
onun (cehennemin) uğultusunu bile duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde
temelli kalırlar.
103- O en
büyük korku bunları üzmez; kendilerini melekler: "Size söz verilen gün işte
bugündür" diye karşılarlar.
104- Göğü,
kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan
verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız.
105- And olsun
ki, Tevrat'tan sonra Zebûr'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu
yazmıştık.
İşte şu, önümüzdeki
millet, bu Kur'ân ile verilen tevhid ve İslâm milleti sizin ümmettinizdir.
Birer ferdi olmakla emr olunduğunuz millettir. Bir tek ümmet olarak. Bütün
peygamberlerin ki gibi, İmamı (rehber ve önderi) bir, şeriatı bir, kıblesi
bir olarak öne düşmüş bir cemaat halinde. Ben de Rabbinizim o halde bana ibadet
edip kulluk yapın. Bir tek ümmet olabilmek için yalnız beni ilâh bilin, bana
kulluk edin.
93- Halbuki
onlar kumandalarını, yani hükümetlerini aralarında parçaladılar. Milli birliği
bozdular. Fakat hepsi bize dönerler. Yani o çeşitli gruplar, mezhepler, milletlerin
taptıkları ve uydukları türlü ilâhlar, önderler, hepsi de bir hiçtir. Hepsinin
en sonunda dönüp gelecekleri yer biziz.
94- "Mümin
olarak salih amel işleyenlerin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onu
yazmaktayız."
95- Yok ettiğimiz
bir memleket halkının da bize dönmemesi gerçekten imkansızdır. Yani sûrenin
baş taraflarında geçtiği üzere, yok olmaya mahkum ettiğimiz bir memleket halkına
da "dönün bakalım" denildiği zaman, inkârlarından dönecekler, dönmemeleri
mümkün değildir. "Eyvah bizler zalim idik!..." diye itiraf ederek feryat ede
ede biçilip söneceklerdir.
96-97- Nihayet
Yecûc ve Mecûc'un seddi açıldığı, Ye'cûc ve Me'cûc'u tutan ve Allah'ın rahmetinin
bir göstergesi olan o pek sağlam çelik sed, tevhid dininin seddi açılıp, o
ne olduğu belirsiz halk boşandığı (Kehf, 18/93. âyetin tefsirine bkz.) Ve
bunlar her deretepeden akın ederek çıktığı ve gerçek vaad yaklaştığı vakit,
yani kıyamet alâmetleri ortaya çıkıp hesap gününün yaklaştığı vakit artık
öyle dehşet verici bir durum ki o kâfir olanların, bunlara inanmayıp toplumun
birlik ve beraberliğini bozan o nankör kâfirlerin gözleri fırlamış Vay bizlere!
Biz bundan gerçekten gaflet içindeydik. Hayır bizler zalim idik, diye çırpınacaklar.
98-100-Ey
Allah'a ortak koşanlar! Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptığınız şeyler
cehennem yakıtısınız siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar ilâh olsaydılar oraya
girerler miydi? Halbuki hepsi tapanlar ve tapılanlar orada temelli kalacaklardır.
Onların, o tapanların orada öyle bir ah çekmeleri vardır ki bunlar, tapılanlar
oradadırlar da işitmezler.
101- Şüphesiz
katımızdan kendileri için güzel şeyler takdir edilmiş olanlar; yani haklarında
Allah tarafından "Bilakis onlar kendilerine ikram edilmiş kullardır. Onlar
Allah'tan önce söz söylemezler ve yalnız O'nun emriyle hareket ederler."
(Enbiya, 17/26-27),
"Mümin olarak salih amel işleyenlerin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz
onu yazmaktayız." (Enbiya, 17/94) gibi en güzel övgü ve müjde dolu sözlerle
taltif edilmiş, mutluluk, kendileri için mukadder olan kullara gelince onlar,
oradan uzak tutulmuşlardır. Dolayısıyla İsa, Uzeyr ve melekler gibi ikram
olunan kullar "Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin yakıtısınız"
hükmünün dışındadır. Eğer bunlar içinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi ilâhlık
dava edenler bulunsaydı, yukarda geçtiği üzere "Bunlar içinde kim 'Ben, Allah'dan
başka bir tanrıyım' derse, işte onu cehennemle cezalandırırız." (21/29) âyetinin
ifadesince bunların da cezasının cehennem olacağı şüphesizdir. Fakat o ikram
olunan kullar, o kâfirlerin isnad ettikleri şeylerden uzaktırlar. Kendilerinin
ilâh edinilmelerine razı olmak şöyle dursun, yukarıdan beri açıklana geldiği
gibi, bunlar sırf tevhid için gönderilmiş, tevhid için cihad etmişler ve bu
suretle Allah'ın ikramlarına kavuşmuşlardır.
102- Böyle
kendilerine en güzel haslet takdir edilmiş, övgüye layık kullar, cehennemden
öyle uzaktırlar ki uğultusunu bile duymazlar ve bunlar canlarının istediği
şeyler içinde temellidirler.
103- O en
büyük korku bunları üzmez. Onları melekler şöyle karşılar: Size söz verilen
gün işte bugündür, diye müjdelerler.
104- Göğü,
kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman yaratmaya ilk başladığımız gibi onu tekrar
var edeceğiz. Katımızdan verilmiş bir söz olarak bunu muhakkak yapacağız.
"evvel-i halk" terkibi, burada "tekrar yaratma"nın karşıtı olarak kullanıldığına
göre, ilk yaratmak demek olduğu açıktır. Bununla beraber şu hususta düşünülmelidir:
"Allah'ın ilk yarattığı şey benim nurumdur, Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir,
Allah'ın ilk yarattığı şey akıldır" diye üç tane hadis-i şerif rivayet edildiğine
göre; ilk akıl da, ilk kalem de Hz. Muhammed'in nuru demektir. O halde tekrar
diriltme, Hz. Muhammed'in nuru ile başlayacaktır.
105- And olsun
ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık, yahut bu konudaki birtakım hatırlatmalardan
sonra Zebur'da yazdık. Ki yeryüzüne ancak iyi kullarım mirasçı olur. Yeryüzü
fitne, fesat çıkaranlardan alınır, verasete layık, halifeliğe ehil ve salahiyetli
olan Cenab-ı Hakk'a kulluk yapanlara verilir. Yani uzunca yaşama sırrı, dürüst
olma prensibine dayanır; bozuk olanların yaşama hakkı yoktur. Firavun ve diğer
zorbaların boğulma ve yok olmaları, onların güçsüz gördükleri kulların kutsal
yerin (Kudüs'ün) doğu ve batısına mirasçı kılınmaları, Davud'un Calut'u öldürüp
"Ey Davud ! Seni şüphesiz yeryüzünde halife kıldık, o halde insanlar arasında
adaletle hükmet, heva ve hevese uyma" (Sad, 38/26) emriyle halifelik makamına
getirilmesi gibi hadiselerle bir hatırlatma yapıldıktan sonra, Zebur'da da
bu kanun belirtilmiş ve ahir zamanda Hz. Muhammed'in ümmetinin mirasçılığına
işaret olunmuştur.
Aslah kanunu
veya Elyak kanunu denilen bu kanunun hükmü iledir ki, önce genel olarak insanlık
cemaati içinde, kitap ehli olan milletlerle diğerleri arasında meydana gelen
sürtüşmede sonunda kitap ehli galip gelmiş; ikinci olarak kitap ehli olanların
içinde önce yahudiler galebe etmiş sonra hıristiyanlar, daha sonra müslümanlar
üstün gelmiş ve liyakatını koruduğu müddetçe yine gelecektir. Zebur'da belirtildiği
gibi burada Kur'ân ile de haber veriliyor ki, Hz. Muhammed'in peygamber olarak
gönderilmesinden sonra yeryüzünün mirası, tevhid inancıyla mümin ve salih
ameller işleyen biricik ümmet olarak ortaya çıkacak, putçuluk ve ayrılıktan,
isyan ve anlaşmazlıktan korunarak en güzel işleri yapmaya gayret gösterip
çalışacak olan Allah'ın salih kullarına aittir. Ta ki gökler dürülüp yeryüzü
değiştikten sonra, cennet yerinin mirası da bunların olacaktır. "İnsanlar
din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar." (Enbiya, 17/93) âyeti ile
işaret edildiği ve sahih hadislerde de bildirildiği üzere, bu ümmette de ayrılıklar
çıkacak; aralarında emir (komuta zinciri) parçalanarak memleketler elden çıkacak;
bununla beraber yine de Peygamber ve ashabının yolunda giden bir fırka-i nâciye
(ehl-i sünnet ve'l cemaat denilen kurtuluşa eren bir grup), bir iyiler grubu
eksik olmayacak; zamanlar gelecek din garib olacak, iyi insanlar garib kalacak;
sonra yine din, başlangıçta olduğu gibi dönüp yeniden ortaya çıkacak; peygamberlik
iddiasında bulunacak olan otuz kadar Deccal'dan sonra ilâhlık davasına kalkışacak
olan büyük Deccal, İsa Mesih'in yeryüzüne inmesiyle helak olacak; derken Ye'cûc
ve Me'cûc çıkacak, yeryüzünde görülmedik fesatlar, tasvire sığmaz savaşlar
yaptıktan sonra Allah'ın emriyle yok olacaklar. Artık salib (haç) kırılacak,
domuz öldürülecek, iyi insanlar hakim olacak, Hz. Muhammed'in getirdiği şeriatın
her tarafa yerleşmesiyle insanlık bir mutluluk dönemine girecektir. Nihayet
küçük ve orta nice kıyametlerden sonrada Dâbbetü'l-arz'ın (yerden çıkacak
bir hayvanın) çıkması, güneşin batıdan doğması ve Sûr'un üflenmesiyle büyük
kıyamet kopacak ve ikinci defa Sûr'a üflenmekle yaratıklar ilk yaratıldıkları
gibi tekrar diriltilecek, haşir ve neşir olup, kıyamet günü mutlak surette
gelecek, nihayet cennet salih kimselerin olacaktır.
Meâl-i Şerifi
106- Şüphesiz
bu Kur'ân'da kulluk eden kimseler için kâfi bir öğüt vardır.
107- (Ey Muhammed!)
biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
106- Şüphesiz
bunda, bu Kur'ân'da ve özellikle bu sûrenin içeriğinde kulluk eden kimseler
için kâfi bir öğüt vardır. Yani himmetlerini gerçekten ibadete yönelten fertler
ve cemaatler için yeteri kadar bir nasihat, maksada ulaştırmaya yeter bir
tebliğ vardır. Hatta bu son hitap, belki yalnız bu son kanun başlı başına
bir bildiridir ki, ibadetin hakikatini, mabudu, peygamberliği, asıl gayeyi
tebliğ eder.
107- Ve biz
seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. Yani, ey Muhammed! başka bir
sebep için değil, ancak bütün âlemlere ve özellikle akıl sahibi varlıklara
olan merhametimizden dolayı veya başka bir durumda değil, ancak âlemlere bir
rahmet olarak seni peygamber gönderdik: Senin Peygamberliğin bütün varlıklara
Allah'ın bir rahmetidir.
Veya sen
öyle kapsamlı bir rahmetsin ki, bütün akıl sahibi varlıklara o iyilik ve kurtuluş
yolunu göstereceksin. Her iki dünyada mutluluk getiren dini sen öğreteceksin
ve bütün âlem bundan istifade edecektir. Buna rağmen şu rahmetten kaçan ve
şu nura karşı gözlerini kapatan bedbahtlara yazıklar olsun ey âlemlere rahmet
olarak gönderilen Peygamber:
Meâl-i Şerifi
108- De ki,
bana ancak şöyle vahyolunuyor: "İlâhınız ancak tek bir ilâhtır. Şimdi siz
artık müslüman oluyor musunuz?"
109- Eğer
(yine de) yüz çevirirlerse, de ki: "Size düpedüz açıkladım; tehdit olunduğunuz
şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem."
110- Şüphesiz
Allah açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.
111- Bilmem
belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir.
108-109-*}
De ki, her işin esası ve her güzelliğin başı olan mabud konusunda bana ancak
şöyle vahy olunuyor: Hepinizin ilâhı ancak bir ilâhtır ki, Allah'dır. Yukarıda
ispat edildiği gibi, O'ndan başkası batıldır. Şimdi siz artık müslüman oluyor
musunuz? Bu vahye teslim olup bütün samimiyetinizle hepiniz bir ilâha boyun
eğmeyi kabul ediyor musunuz? Kısaca böyle anlat onlara Kabul etmedikleri takdirde
de şöyle de: Size düpedüz ilân ettim, emri bildirdim, tehlikeyi açıkladım.
(Âyette geçen) "İzan" kelimesi savaş ilan etmek anlamına da geldiğine göre
bu âyetin inmesiyle Allah'ın elçisi, Mekke müşriklerine içinde bulundukları
durumun savaş hali olduğunu ilan etmiş sayılır. Buna göre ileride meydana
gelecek Bedir Savaşının ilanı da bu andan itibaren yapılmış demektir. Tehdit
olunduğunuz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem. Yani hak dinin ortaya
çıkması, müslümanların hakim duruma geçmesi veyahut kıyametin kopmasının kesin
olduğunda şüphe yoksa da yakın mı, uzak mı bilmem. Şu halde sûrenin başında
"İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı". (17/1) buyurulması "her gelecek
yakın" olması itibariyledir.
110- Şüphesiz
O Allah açığa vurulan sözü de bilir, gizlediklerinizi de bilir. O halde cezanızın
vaktini de bilir.
111- Ve bilmem
belki o, o ikinci şık, yani tehdit olunduğunuz şeyin gecikmesi, cezanızın
tehir edilmesi sizin için bir imtihandır. Ceza ve işkencenizi büyütmek için
bir istidrac (birden cezalandırmayıp mühlet vermek) ve bir süreye kadar bir
geçindirmedir, bir çeşit yararlandırma ile oyalamaktır.
Bu emri tebliğ
ve bu bildiri işini yerine getirdikten sonra Allah'ın elçisinin ne yaptığına
gelince,
Şöyle dua
etti:
Meâl-i Şerifi
112- (Hz.
Peygamber şöyle) dedi: "Ey Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet ve Rabbimiz O
Rahmân'dır ki, isnad ettiğiniz (yalan) vasıflarınıza karşı yardımına sığınılacak
olan ancak O'dur. "
112- Dedi:
Rabbim! Gerçekle hükmünü ver; adaletin daha fazla gecikmesin. Ve Rabbimiz
o Rahmân'dır ki isnad ettiğiniz vasıflarınıza karşı yardımına sığınılacak
olan ancak O'dur. Ey zalimler! Sihirdir, karışık rüyalardır, iftiradır, şiirdir
gibi isnadlarınıza, İslâm dini ve müslümanların aleyhinde yaptığınız propaganda
ve inkârlarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak O'dur.