طه
Tâ-Hâ / 1 -
Tâ, hâ.
Abdulbaki Gölpınarlı = Tâhâ.
Abdullah Parlıyan = Tâ, Hâ.
Ahmed Hulusi = Ey İNSAN (Adem'e talim edilen Esmâ'nın tamamı ve ruh olarak üflenen diye benzetme yollu anlatılan Muhammedî salt şuur - orijin BEN)!
Ali Fikri Yavuz = Tâ. Hâ.
Bayraktar Bayraklı = Tâ, hâ. [314]
Cemal Külünkoğlu = Tâ, Hâ.
Diyanet İşleri (eski) = Ta, Ha.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ta Ha
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ta Ha
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Tâ, Hâ,
Hasan Basri Çantay = Taa, hââ.
Hayrat Neşriyat = Tâ, Hâ.
Muhammed Esed = Ey İnsan!
Mustafa İslamoğlu = Ey insan!
Ömer Nasuhi Bilmen = Tâ, Hâ.
Suat Yıldırım = (1-2) Tâ Hâ. Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.
Tefhim-ul Kuran = Tâ, Hâ.
Yaşar Nuri Öztürk = Tâ, Hâ.
İskender Ali Mihr = Tâ, Hâ.
مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى
Tâ-Hâ / 2 -
Mâ enzelnâ aleykel kur’âne li teşkâ.
Diyanet İşleri = (2-3) (Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kur'ân'ı zahmet çekmen için indirmedik.
Abdullah Parlıyan = Ey Muhammed! Biz sana bu Kur'ân'ı, üzülüp sıkıntı çekmen için indirmedik.
Adem Uğur = (2-3) Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Ahmed Hulusi = Biz Kurân'ı sana, mutsuz olman için inzâl etmedik.
Ahmet Tekin = Biz Kur’ân’ı sana, lüzumundan fazla ibadetle kendini yorarak sıkıntıya düşesin, kavmin küfürde ısrar ettiği, senin peygamberliğine iman etmediği için, tebliğde bulun-duğun muhataplarının ters ve düşmanca davranışları dolayısıyla üzülesin, bedbaht olasın diye indirmedik.
Ahmet Varol = Biz sana Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik.
Ali Bulaç = Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik,
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), Kur’an’ı sana eziyet çekesin diye indirmedik;
Ali Ünal = Bu Kur’ân’ı sana (onu insanlara tebliğ görevinde bir) meşakkate düşesin diye indirmiyoruz.
Bayraktar Bayraklı = (2-3) Biz, Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye değil, Allah'a saygılı olana bir öğüt olsun diye indirdik.
Bekir Sadak = (2-4) Kuran'i sana, sikintiya dusesin diye degil, ancak Allah'tan korkanlara bir ogut ve yeri ve yuce gokleri yaratanin katindan bir Kitap olarak indirdik.
Celal Yıldırım = Kur'ân'ı sana sıkıntı çekesin (veya mutsuz olasın) diye indirmedik.
Cemal Külünkoğlu = (2-3) Biz sana bu Kur'an'ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Yalnızca, (Allah'tan) sakınanlara bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik).
Diyanet İşleri (eski) = (2-4) Kuran'ı sana, sıkıntıya düşeşin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
Diyanet Vakfi = (2-3) Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Edip Yüksel = Biz bu Kuran'ı sıkıntı çekesin diye göndermedik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kur'anı sana bedbaht olasın diye indirmedik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kur'an'ı sana mutsuz olasın diye indirmedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Muhammed! Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik.
Gültekin Onan = Biz sana bu Kuran'ı güçlük çekmen için indirmedik.
Harun Yıldırım = (2-3) Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Hasan Basri Çantay = (2-3-4) Biz Kur'ânı sana zahmet çekesin diye değil, ancak (Allahdan) korkacak kimselere bir öğüd ve yerle o yüce yüce gökleri yaradanın tedricen indirdiği bir (kitâb) olmak üzere indirdik.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Sana Kur’ân’ı, sıkıntı çekesin diye indirmedik.
İbni Kesir = Biz; Kur'an'ı, sana güçlük çekesin diye indirmedik.
Kadri Çelik = Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik.
Muhammed Esed = Bu Kuran'ı sana, seni bedbaht etmek için indirmedik,
Mustafa İslamoğlu = Biz bu ilahi hitabı sana zorluk çekip mutsuz olasın diye indirmedik;
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu Kur'an'ı sana meşakkate düşesin diye indirmedik.
Ömer Öngüt = Resulüm! Biz sana bu Kur'an'ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.
Şaban Piriş = Kur'an'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik.
Sadık Türkmen = (Ey Muhammed/ey İNSAN!) Kur’an’ı sana zorluk çekmen için indirmedik!
Seyyid Kutub = Biz sana bu Kur'an'ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.
Suat Yıldırım = (1-2) Tâ Hâ. Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.
Süleyman Ateş = Biz bu Kur'ân'ı sana güçlük çekesin diye indirmedik.
Tefhim-ul Kuran = Biz sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik,
Ümit Şimşek = Biz Kur'ân'ı sana güçlük çekmen için indirmedik.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz bu Kur'an'ı sana, zahmet çekesin, bedbaht olasın diye indirmedik;
İskender Ali Mihr = Kur’ân’ı sana meşakkat (güçlük) olsun diye indirmedik.
İlyas Yorulmaz = Kur’an’ı sana, baş kaldırıp azgınlardan olman için indirmedik.
إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى
Tâ-Hâ / 3 -
İllâ tezkiraten li men yahşâ.
Diyanet İşleri = (2-3) (Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ancak, korkacaklara bir öğüt olarak indirdik.
Abdullah Parlıyan = Sadece Allah'tan korkan herkese, bir öğüt, bir uyarı olsun diye indirdik.
Adem Uğur = (2-3) Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Ahmed Hulusi = Sadece, haşyete (Allâh azametini hissetmeye) açık şuura (hakikatini) hatırlatmadır (inzâl olan bilgi)!
Ahmet Tekin = Ancak Allah’a saygı duyan, korkan kimse için öğüt olarak indirdik.
Ahmet Varol = Ancak (Allah'tan) korkan için bir öğüt olarak (indirdik).
Ali Bulaç = 'İçi titreyerek korku duyanlara' ancak öğütle hatırlatma (olsun diye indirdik).
Ali Fikri Yavuz = Ancak Allah’dan korkankimseye bir öğüt için,
Ali Ünal = Onu ancak, iman adına harekete geçirilebilecek kalb taşıyanlar için bir öğüt, bir hatırlatma olarak,
Bayraktar Bayraklı = (2-3) Biz, Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye değil, Allah'a saygılı olana bir öğüt olsun diye indirdik.
Bekir Sadak = (2-4) Kuran'i sana, sikintiya dusesin diye degil, ancak Allah'tan korkanlara bir ogut ve yeri ve yuce gokleri yaratanin katindan bir Kitap olarak indirdik.
Celal Yıldırım = O'nu ancak saygı (dolu bir gönül) ile korkanlara bir öğüt diye indirdik.
Cemal Külünkoğlu = (2-3) Biz sana bu Kur'an'ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Yalnızca, (Allah'tan) sakınanlara bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik).
Diyanet İşleri (eski) = (2-4) Kuran'ı sana, sıkıntıya düşeşin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
Diyanet Vakfi = (2-3) Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Edip Yüksel = Ancak saygı duyanlar için bir öğüttür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ancak saygısı olana tezkir için
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ancak saygısı olana bir öğüt olmak üzere.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ancak Allah'tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)
Gültekin Onan = 'İçi titreyerek korku duyanlara' ancak öğütle hatırlatma (olsun diye indirdik).
Harun Yıldırım = (2-3) Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Hasan Basri Çantay = (2-4) Kuran'i sana, sikintiya dusesin diye degil, ancak Allah'tan korkanlara bir ogut ve yeri ve yuce gokleri yaratanin katindan bir Kitap olarak indirdik.
Hayrat Neşriyat = Ancak (Allah’dan) korkanlara bir nasîhat olarak (indirdik).
İbni Kesir = Ancak Allah'tan korkanlara bir bir öğüt olarak.
Kadri Çelik = İçi titreyerek korku duyanlara ancak hatırlatma (olsun diye indirdik).
Muhammed Esed = Yalnızca, (Allah'tan) korkan herkese bir öğüt, bir uyarı olsun diye (indirdik):
Mustafa İslamoğlu = yalnızca Allah'ın sevgisini yitirmekten korkan kimselere bir uyarı olsun için (indirdik):
Ömer Nasuhi Bilmen = Ancak korkar kimselere bir öğüt (olmak üzere indirdik).
Ömer Öngüt = Ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
Şaban Piriş = Ancak, korkacak kimselere öğüt olsun diye.
Sadık Türkmen = Ancak korkan kimse için bir öğüt olarak indirdik.
Seyyid Kutub = Onu Allah'dan korkanlara uyarı olsun diye indirdik.
Suat Yıldırım = (3-4) Yüce gökleri ve yeri yaratan tarafından onu, Yaratana saygı duyanı uyaran, irşad eden buyruklar halinde tedricen indirdik.
Süleyman Ateş = Ancak (Allah'tan) korkanlara bir öğüt (olarak indirdik).
Tefhim-ul Kuran = 'İçi titreyerek korku duyanlara' ancak öğütle hatırlatma (olsun diye indirdik).
Ümit Şimşek = Onu Allah'tan korkan kimse için bir öğüt olarak indirdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Saygıyla ürperene bir hatırlatma/düşündürme/öğüt verme olsun diye indirdik.
İskender Ali Mihr = Huşû sahiplerine zikir (öğüt) olsun diye.
İlyas Yorulmaz = Bu Kur’an Allah’a saygısı olup korkanlar için öğüttür.
تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى
Tâ-Hâ / 4 -
Tenzîlen mimmen halakal arda ves semâvâtil ulâ.
Diyanet İşleri = (O) yüksek gökleri yaratanın katından peyderpey indirilmiştir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratanın katından indirdik.
Abdullah Parlıyan = Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirilmiştir.
Adem Uğur = (Kur'an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.
Ahmed Hulusi = Arzı (bedeni) ve yüce semâları (Esmâ mertebenden açığa çıkan şuur boyutlarını ve bilinç kademelerini) yaratandan, bölüm bölüm indirilmiştir.
Ahmet Tekin = Yeri ve yüce gökleri yaratanın katından, bölüm bölüm indirdik.
Ahmet Varol = Yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından indirilmiş (bir kitaptır).
Ali Bulaç = Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir.
Ali Fikri Yavuz = Arzı ve yüce gökleri yaratandan, yavaş yavaş bir indirişle (onu) indirdik.
Ali Ünal = Yeri ve yüce gökleri Yaratan’dan tedricî buyruklar halinde indiriyoruz.
Bayraktar Bayraklı = Kur'ân, yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından indirilmiştir.
Bekir Sadak = (2-4) Kuran'i sana, sikintiya dusesin diye degil, ancak Allah'tan korkanlara bir ogut ve yeri ve yuce gokleri yaratanin katindan bir Kitap olarak indirdik.
Celal Yıldırım = O, yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından parça parça indirilmiştir.
Cemal Külünkoğlu = (Bu Kur'an), yeri ve yüksek gökleri yaratan (Allah) tarafından peyderpey (23 senede) indirilmiştir.
Diyanet İşleri (eski) = (2-4) Kuran'ı sana, sıkıntıya düşeşin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
Diyanet Vakfi = (Kur'an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.
Edip Yüksel = Yeri ve yüksek gökleri Yaratan tarafından indirilmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir tenzil olarak indirdik o yaradandan ki hem Arzı yarattı hem o yüksek yüksek Gökleri
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem yeri, hem o yüksek yüksek gökleri yaratan tarafından peyderpey indirilen bir kitap olarak indirdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Yeri ve yüce gökleri yaratanın katından yavaş yavaş bir indirilişle (onu) indirdik.
Gültekin Onan = Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir.
Harun Yıldırım = Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.
Hasan Basri Çantay = (2-3-4) Biz Kur'ânı sana zahmet çekesin diye değil, ancak (Allahdan) korkacak kimselere bir öğüd ve yerle o yüce yüce gökleri yaradanın tedricen indirdiği bir (kitâb) olmak üzere indirdik.
Hayrat Neşriyat = (O Kur’ân,) yeryüzünü ve pek yüksek gökleri yaratan (Allah) tarafından peyderpey indirilmedir.
İbni Kesir = Yeri ve yüce gökleri yaratanın katından indirmedir.
Kadri Çelik = Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir.
Muhammed Esed = Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından indirilen bir vahiydir bu.
Mustafa İslamoğlu = yeri ve yüce gökleri yaratan Zat tarafından indirilmedir bu!
Ömer Nasuhi Bilmen = Yeri ve yüksek gökleri yaratan zât tarafından tedricen indirilmiştir.
Ömer Öngüt = Yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından indirilmiştir.
Şaban Piriş = Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan tarafından indirmedir.
Sadık Türkmen = Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan tarafından indirilmedir.
Seyyid Kutub = O, yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından indirildi.
Suat Yıldırım = (3-4) Yüce gökleri ve yeri yaratan tarafından onu, Yaratana saygı duyanı uyaran, irşad eden buyruklar halinde tedricen indirdik.
Süleyman Ateş = (O) yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından azar azar indirilmiştir.
Tefhim-ul Kuran = Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir.
Ümit Şimşek = O, yeri ve yüce gökleri Yaratanın katından peyderpey indirildi.
Yaşar Nuri Öztürk = Yeri ve o yüce mi yüce gökleri yaratandan bir vahiy olarak indirdik.
İskender Ali Mihr = Arzı ve yüksek semaları yaratan tarafından indirilmiştir.
İlyas Yorulmaz = Kur’an, yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan tarafından indirilmedir.
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
Tâ-Hâ / 5 -
Er rahmânu alâl arşistevâ.
Diyanet İşleri = Rahmân, Arş’a kurulmuştur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rahman, hâkim ve mutasarrıftır arşa.
Abdullah Parlıyan = O sınırsız rahmet sahibi ki, mutlak kudret ve hükümranlık tahtına kurulmuştur.
Adem Uğur = Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.
Ahmed Hulusi = Rahman, Arş'a istiva etti (El Esmâ'sıyla âlemleri yaratıp hükümran oldu. Kuantum Potansiyelde ilmini seyretti ilmiyle).
Ahmet Tekin = Rahmet sahibi, Rahman olan Allah Arş üzerinde, sınırsız kudret ve iktidar makamında hükümranlığını kurdu.
Ahmet Varol = O Rahman, Arş'ı kuşatmıştır.
Ali Bulaç = Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir.
Ali Fikri Yavuz = O Rahman, (Kudret ve hâkimiyeti ile) Arş’ı istilâ etti.
Ali Ünal = O Rahman, Arş’a istivâ buyurmuştur.
Bayraktar Bayraklı = Rahmân, hükümranlık tahtına kurulmuştur.
Bekir Sadak = Rahman arsa hukmetmektedir.
Celal Yıldırım = Rahman, Arş üzerinde istiva etmiş (hükümranlığını ve yüce kudretini bütün haşmetiyle kurmuş) tur.
Cemal Külünkoğlu = O sınırsız şefkat ve merhamet sahibi (olan Allah), mutlak kudret ve hükümranlık tahtına kurulmuştur.
Diyanet İşleri (eski) = Rahman arşa hükmetmektedir.
Diyanet Vakfi = Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.
Edip Yüksel = Rahman, yönetim ve egemenliği elinde bulundurur.
Elmalılı Hamdi Yazır = O rahmân Arş üzerine istivâ buyurdu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O Rahman, Arş'a hakim oldu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O Rahmân (kudret ve hakimiyyetiyle) Arş'a hakim oldu.
Gültekin Onan = Rahman (olan Tanrı) arşa istiva etmiştir.
Harun Yıldırım = Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.
Hasan Basri Çantay = O çok esirgeyici (Allahın emr-ü hükmü) arşı istîlâ etmişdir.
Hayrat Neşriyat = O Rahmân (ki), arşa hükmetmiştir.
İbni Kesir = Rahman, Arş'a hükmetmiştir.
Kadri Çelik = Rahman egemenlik tahtına kuruldu.
Muhammed Esed = O sınırsız rahmet Sahibi ki, mutlak kudret ve hükümranlık tahtına kurulmuştur.
Mustafa İslamoğlu = O rahmet kaynağı ki, mutlak hükümranlık makamına sadece O kurulmuştur.
Ömer Nasuhi Bilmen = O Rahmân olan zâttır ki, arş üzerine hakim olmuştur.
Ömer Öngüt = Rahman Arş'ı istivâ etti (Arş üzerinde hükümran oldu).
Şaban Piriş = Rahman Arşa hükmetmiştir.
Sadık Türkmen = Rahmân, arş dahil tüm kainata kanunlarını kurmuştur.
Seyyid Kutub = O rahmeti bol olan Allah, Arş'a kurulmuştur.
Suat Yıldırım = O, Rahman’dır (Sonsuz merhamet ve şefkat sahibidir), rububiyet arşına kurulmuştur.
Süleyman Ateş = Rahmân Arş'a istivâ etmiş(kurulmuş)tur.
Tefhim-ul Kuran = Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir.
Ümit Şimşek = O Rahmân ki, Arşa kurulmuştur.
Yaşar Nuri Öztürk = O Rahman, arş üzerine egemenlik kurmuştur.
İskender Ali Mihr = Rahmân arşın üzerine istiva etti.
İlyas Yorulmaz = Rahman olan Allah, yarattığı her şeyin üzerine otoritesini kurmuştur.
لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى
Tâ-Hâ / 6 -
Lehu mâ fis semâvâti ve mâ fîl ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahtes serâ.
Diyanet İşleri = Göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey, yalnızca O’nundur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ne varsa ikisinin arasında ve ne varsa yerin altında.
Abdullah Parlıyan = Göklerde, yerde, göklerle yer arasında ve yer altında ne varsa, hepsi O'nundur.
Adem Uğur = Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O'nundur.
Ahmed Hulusi = Semâlarda (şuur ve bilinçlerde), arzda (fiile döktüklerinde), ikisinin arasında (hayalinde ve vehminde) ve toprağın altında (bedenin derinliklerinde) ne var ise, O'nun (El Esmâ özelliklerinin açığa çıkması) içindir.
Ahmet Tekin = Göklerdeki varlıkların ve imkânların, yerdeki varlıkların ve imkânların, bu ikisinin arasındaki ve toprağın altındaki varlıkların ve imkânların tamamı O’nundur, O’nun tasarrufundadır.
Ahmet Varol = Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O'nundur.
Ali Bulaç = Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O'nundur.
Ali Fikri Yavuz = Bütün gökte olanlar, bütün arzdakiler, bütün bu ikisinin arasındakiler ve bütün yerin dibindekiler hep O’nundur.
Ali Ünal = O’nundur göklerde ne var, yerde ne varsa, bu ikisinin arasında ve toprağın altında, yerkürenin içinde ne varsa.
Bayraktar Bayraklı = Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar, hep O'nundur.
Bekir Sadak = Goklerde ve yerde, her ikisi arasinda ve topragin altinda bulunanlar O'nundur.
Celal Yıldırım = Göklerde olan da, yerde olan da, bu ikisi arasında bulunan da ve toprağın altında olan da O'nundur.
Cemal Külünkoğlu = Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında olanların tümü O'nundur.
Diyanet İşleri (eski) = Göklerde ve yerde, her ikisi arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nundur.
Diyanet Vakfi = Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O'nundur.
Edip Yüksel = Göklerde, yerde, her ikisinin arasında ve hatta toprağın altında ne varsa onundur.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bütün Semavâttakiler ve bütün Arzdakiler ve bütün bunların aralarındakiler ve bütün yerin dibindekiler hep onun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bütün göklerdekiler, bütün yerdekiler, bütün bunların arasındakiler ve bütün yerin dibindekiler hep O'nundur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bütün göklerde olanlar, bütün yerdekiler, bu ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nundur.
Gültekin Onan = Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O'nundur.
Harun Yıldırım = Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O'nundur.
Hasan Basri Çantay = Göklerde, yerde ve bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa Onundur.
Hayrat Neşriyat = Göklerde bulunanlar, yerde olanlar ve ikisi arasındakiler ve toprağın altında olanlar O’nundur.
İbni Kesir = Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nun.
Kadri Çelik = Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve toprağın derinliklerinde olanların tümü O'nundur.
Muhammed Esed = Göklerde ve yerde ve bunların arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O'na aittir.
Mustafa İslamoğlu = Göklerde, yerde, bu ikisi arasında ve toprağın bağrında ne varsa O'na aittir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Göklerde ne varsa ve yer de ne varsa ve ikisinin arasında ne varsa ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O'nundur.
Ömer Öngüt = Göklerde ve yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar yalnız O'nundur.
Şaban Piriş = Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ve toprağın altında olan her şey O’nundur.
Sadık Türkmen = Göklerde ve yeryüzündekiler, ikisi arasında olanlar ve nemli toprağın altında bulunanlar O’nundur.
Seyyid Kutub = Göklerdeki, yerdeki, bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki tüm varlıklar O'nundur.
Suat Yıldırım = Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nundur. Bu ikisi arasında olan, yerin altında olan da O’nun’dur.
Süleyman Ateş = Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar hep O'nundur (ne kadar kapalı olursa olsun, O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz).
Tefhim-ul Kuran = Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O'nundur.
Ümit Şimşek = Göklerde, yerde, ikisi arasında ve nemli toprağın altında olan ne varsa Onundur.
Yaşar Nuri Öztürk = Göklerde, yerde, onların arasında, toprağın bağrında ne varsa O'nundur.
İskender Ali Mihr = Semalarda ve arzda ve ikisinin arasında ve de nemli toprağın altında olanlar, O’nundur.
İlyas Yorulmaz = Göklerde, yerde, her ikisinin arasında ve toprağın altındakilerin sahibi O dur.
وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى
Tâ-Hâ / 7 -
Ve in techer bil kavli fe innehu ya’lemus sirre ve ahfâ.
Diyanet İşleri = Sen sözü açığa vursan da, gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sesini yükseltsen de, yükseltmesen de hiç şüphe yok ki o, gizliyi de bilir, açığa vurulanı da.
Abdullah Parlıyan = Sözü ister gizle, ister açığa vur, O insanın gizli düşüncelerini de bilir, gizlinin gizlisi duygularını da.
Adem Uğur = Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Ahmed Hulusi = Sen düşündüğünü açığa vursan (veya gizlesen); (bil ki) kesinlikle O, Sırr'ı da (şuurundakini de) Ahfa'yı da (onu meydana getiren Esmâ mertebeni de) bilir!
Ahmet Tekin = Sen, dileğini, duanı yüksek sesle söylesen de, gizlice niyazda bulunsan da far-ketmez. O fısıltıyı da, gizliyi de, gizlinin giz-lisini de bilir.
Ahmet Varol = Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de birdir). Çünkü muhakkak O gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir.
Ali Bulaç = Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.
Ali Fikri Yavuz = Sen (Allah’a ettiğin dua ve zikirle) sesini yükseltsen, bil ki, Allah bundan müstağnidir. Çünkü Allah gizliyi de bilir, kalbdekini de. (Bunun için bağırarak dua etmeye lüzum yok, huzur ve ihlâs lâzımdır.)
Ali Ünal = Sözü açıktan söylemiş olsan da olmasan da fark etmez; şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Bayraktar Bayraklı = Eğer sen sözü açıktan söylersen, şüphesiz Allah gizli olanı, gizlinin gizlisini de bilir.
Bekir Sadak = Sen sozu istersen aciga vur, suphesiz O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Celal Yıldırım = Sözü acık söylesen de, şüphesiz ki, O, gizlisini ve daha gizlisini bilir.
Cemal Külünkoğlu = Sen sözü açığa vursan da, gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.
Diyanet İşleri (eski) = Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Diyanet Vakfi = Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Edip Yüksel = (Niyetini) Sözle açıklasan da (açıklamasan da) O, gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sen bu sözü ı'lan edeceksen de o hem sirri bilir hem daha gizlisini
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen bu sözü ilan edeceksen de O, hem gizliyi, hem daha gizlisini bilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen (Allah'a ettiğin dua ve zikirle) sesini yükseltirsen (bilki Allah bundan mustağnîdir.). Çünkü O şüphesiz gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Gültekin Onan = Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.
Harun Yıldırım = Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Hasan Basri Çantay = Sen sesini yükseksen (de, yükseltmesen de birdir). Çünkü O, gizliyi de, gizlinin daha gizlisini de bilir.
Hayrat Neşriyat = (Duâda) sesi yükseltsen de (yükseltmesen de O’nun için birdir, işitir!); çünki şübhesiz O, gizliyi de, daha gizli olanı da bilir.
İbni Kesir = İstersen sen sözü açığa vur, şüphesiz ki O; gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Kadri Çelik = Sözü açığa vursan da (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilmektedir.
Muhammed Esed = Sözü (ister gizle ister) açığa vur, O (insanın) gizli (düşüncelerini de) bilir, gizlinin gizlisi (duygularını) da.
Mustafa İslamoğlu = Düşünceni ister yüksek sesle dile getir (ister getirme); unutma ki O, gizli (düşünceleri) bildiği gibi, ondan daha gizli (duyguları) da bilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sen sözü izhar etsen de etmesen de müsavîdir. Çünkü O, şüphe yok ki gizliyi de, daha gizlice olanı da bilir.
Ömer Öngüt = Sen eğer sözü açıktan söylersen; şüphesiz ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Şaban Piriş = Sesini yükseltsen de yükseltmesen de, sırrı ve en gizli şeyleri şüphesiz O bilir.
Sadık Türkmen = Sesini yükseltsen de yükseltmesen de şüphesiz O, gönlünde sakladığını da bilir, hatta daha gizlisini de...
Seyyid Kutub = Söyleyeceğin sözü ister sesli olarak, ister içinden söyle. Çünkü Allah saklıyı da, saklının saklısını da bilir.
Suat Yıldırım = İster yavaş konuş, ister açıktan, O’na göre birdir. Zira O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
Süleyman Ateş = Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir.
Tefhim-ul Kuran = Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir) . Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir.
Ümit Şimşek = Sen sözünü açığa vursan da, vurmasan da birdir. O saklı olanı da bilir, ondan daha gizli olanı da.
Yaşar Nuri Öztürk = Sen bu sözü açıkça duyuracaksan da O, gizliyi de bilir, gizliden daha gizliyi de...
İskender Ali Mihr = Ve sen, sözü açıklasan da (açıklamasan da) muhakkak ki O, gizliyi ve daha gizliyi (ve en gizliyi) bilir.
İlyas Yorulmaz = Sözü açıkça söylesen fark etmez, sonra sözün gizli olanını ve ondan daha gizlisini de bilir.
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى
Tâ-Hâ / 8 -
Allâhu lâ ilâhe illâ huve, lehul esmâul husnâ.
Diyanet İşleri = Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. En güzel isimler O’nundur.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bir Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak, onundur güzel adlar da.
Abdullah Parlıyan = Allah, O'ndan başka gerçek hiçbir ilah yok, en güzel isimler O'nundur.
Adem Uğur = Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.
Ahmed Hulusi = Allâh'tır! Tanrılık yoktur sadece "HÛ"! Esmâ ül Hüsnâ O'na aittir (dilediğini o özelliklerle yaratır)!
Ahmet Tekin = O Allah’tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O’dur. En güzel isimler onundur.
Ahmet Varol = Allah (O'dur) ki, O'ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Ali Bulaç = Allah; O'ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Ali Fikri Yavuz = Allah odur ki, kendisinden başka hiç bir ilâh yoktur. En güzel isimler (Esmâ’ül-Hüsna) O’nundur.
Ali Ünal = Allah’tır O, yoktur O’ndan başka hiçbir ilâh. En Güzel İsimler O’na aittir.
Bayraktar Bayraklı = Allah'tan başka tanrı yoktur; en güzel isimler O'nundur.
Bekir Sadak = Allah'tan baska tanri yoktur, en guzel isimler O'nundur.
Celal Yıldırım = Allah, O'ndan başka yoktur hiçbir ilâh. En güzel isimler O'nundur.
Cemal Külünkoğlu = Allah O'dur ki, O'ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler/sıfatlar O'nundur.
Diyanet İşleri (eski) = Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur.
Diyanet Vakfi = Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.
Edip Yüksel = ALLAH, O'ndan başka tanrı yoktur. Tüm güzel isimler O'na aittir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Allah, başka tanrı yok ancak o. Hep onundur o en güzel isimler (esmâihusnâ)
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O en güzel isimler hep O'nundur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah O'dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Gültekin Onan = Tanrı; O'ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Harun Yıldırım = Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O'na mahsustur.
Hasan Basri Çantay = Allah o (Allah) dır ki kendisinden başka hiçbir Tanrı yokdur. En güzel isimler Onundur.
Hayrat Neşriyat = (O) Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur! En güzel isimler O’nundur!
İbni Kesir = Allah'tan başka hiç bir ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Kadri Çelik = Allah; O'ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Muhammed Esed = Allah ki, kendisinden başka tanrı olmayan O'dur. En güzel, en yüce nitelikler O'nundur!
Mustafa İslamoğlu = Allah... O kendisinden başka ilah bulunmayandır; en güzel nitelikler, tüm mükemmellikler O'na mahsustur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Allah Teâlâ'dır ki, O'ndan başka Allah yoktur, O'nun için güzel isimler vardır.
Ömer Öngüt = Allah O'dur ki, O'ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Şaban Piriş = Allah, O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler de onundur.
Sadık Türkmen = Allah ki, O’ndan başka İlâh/Tanrı yoktur. En güzel isimler O’na aittir.
Seyyid Kutub = O kendisinden başka ilah olmayan Allah'dır. Ve en güzel isimler O'nunkilerdir.
Suat Yıldırım = O’dur Allah, O’ndan başka yoktur ilah. En güzel isimler ve vasıflar O’nundur.
Süleyman Ateş = Allâh ki, O'ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Tefhim-ul Kuran = Allah; O'ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.
Ümit Şimşek = Allah ki, Ondan başka tanrı yoktur-en güzel isimler Onundur.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah'tır O. İlah yok O'ndan başka. Esmaül Hüsna, en güzel isimler O'nundur.
İskender Ali Mihr = Allah ki, O’ndan başka İlâh yoktur. En güzel isimler, O’nundur.
İlyas Yorulmaz = O Allah ki, O ndan başka hiçbir ilah yoktur ve bütün güzel isimler O na aittir.
وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى
Tâ-Hâ / 9 -
Ve hel etâke hadîsu mûsâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı?
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ hikâyesi ulaşmadı mı sana?
Abdullah Parlıyan = Musa'nın başından geçen olaylardan haberin var mı?
Adem Uğur = (Resûlüm!) Musa (olayının) haberi sana ulaştı mı?
Ahmed Hulusi = Musa'nın olayı ulaştı mı sana?
Ahmet Tekin = Mûsâ’nın hayat hikâyesi sana ulaştı mı?
Ahmet Varol = Sana Musa'nın haberi geldi mi?
Ali Bulaç = Sana Musa'nın haberi geldi mi?
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), Mûsa’nın haberi geldi mi sana?
Ali Ünal = (Rasûlüm,) sana Musa’nın haberi ulaştı mı?
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ'nın olgusunun haberi sana ulaştı mı?[315]
Bekir Sadak = Musa'nin basindan gecen olay sana geldi mi?
Celal Yıldırım = Musâ ile ilgili haber sana geldi mi?
Cemal Külünkoğlu = (9-10) (Resulüm!) Musa'nın haberi (kıssası) sana ulaştı mı? Hani o (Sina'da) bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm. Ya oradan size bir kor getiririm ya da ateşin yakınlarında bize yol gösterecek birini bulurum” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = Musa'nın başından geçen olay sana geldi mi?
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Musa (olayının) haberi sana ulaştı mı?
Edip Yüksel = Musa'nın haberi sana ulaştı mı?
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem geldi mi Musânın kıssası sana?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa'nın olayı sana ulaştı mı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Habîbim!) Musa'nın (başından geçen hayat) hikayesi sana geldi mi?
Gültekin Onan = Sana Musa'nın haberi geldi mi?
Harun Yıldırım = Musa’nın haberi sana ulaştı mı?
Hasan Basri Çantay = Musânın haberi geldi mi sana?
Hayrat Neşriyat = (Ey Habîbim!) Sana Mûsâ’nın haberi de geldi mi?
İbni Kesir = Ve sana Musa'nın haberi geldi mi?
Kadri Çelik = Sana Musa'nın haberi geldi mi?
Muhammed Esed = Musa'nın başından geçen olaylardan haberin var mı?
Mustafa İslamoğlu = Musa'nın yaşadıklarından haberin var mı?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sana Mûsa'nın kıssası gelmedi mi?
Ömer Öngüt = Musa'nın başından geçen olaylardan haberin var mı?
Şaban Piriş = Musa’nın haberi sana geldi mi?
Sadık Türkmen = Musa’nin haberi sana ulaştı mı?
Seyyid Kutub = Sana «Musa olayı» na ilişkin bilgi geldi mi?
Suat Yıldırım = Sahi, olmadı mı senin haberin, Mûsâ’nın durumundan?
Süleyman Ateş = Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?
Tefhim-ul Kuran = Sana Musa'nın haberi geldi mi?
Ümit Şimşek = Musa'nın haberi sana geldi mi?
Yaşar Nuri Öztürk = Ulaştı mı sana Mûsa'nın haberi?
İskender Ali Mihr = Sana Musa (A.S)’ın haberi geldi mi?
İlyas Yorulmaz = Musa’nın haberi sana geldi mi?
إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى
Tâ-Hâ / 10 -
İz raâ nâren fe kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâren leallî âtîkum minhâ bi kabesin ev ecidu alân nâri hudâ(huden).
Diyanet İşleri = Hani bir ateş görmüştü de ailesine, “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm (oraya gidiyorum). Umarım ondan size bir kor ateş getiririm, yahut ateşin başında, yol gösterecek birini bulurum” demişti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani bir ateş görmüştü de âilesine durun demişti, ben bir ateş görüyorum, ya gider, bir kor getiririm oradan size, yahut birine rastlarım da yol öğrenirim ateş başında.
Abdullah Parlıyan = Hani O, uzakta bir ateş görmüştü ve ailesine: “Siz burada bekleyin, ben bir ateş gördüm” demişti. “Belki size, oradan bir parça kor getiririm, yahut orada, ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.”
Adem Uğur = Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş'ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum, demişti.
Ahmed Hulusi = Hani (Musa) bir ateş gördü de ehline: "Yerinizde durun, muhakkak ki ben bir ateş hissettim. . . Belki ondan size bir kor parçası getiririm ya da o ateşin yanında bir kılavuz bulurum. "
Ahmet Tekin = Hani o bir ateş görmüş ailesine:'Burda bekleyin. Gözüme, dostluk parıltısı saçan, yüreğimi ısıtan bir ateş ilişti. Belki size alevli bir eğsi-köz getiririm. Yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.' demişti.
Ahmet Varol = Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: 'Siz durun. Ben bir ateş gördüm. Umarım oradan size bir kor getirir yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' demişti.
Ali Bulaç = Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: "Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösterici bulurum."
Ali Fikri Yavuz = (Mûsa Medyen’den annesini ziyaret için Mısır’a giderken yolda ailesi ile fırtınaya tutulmuş, karanlık bir gecede yolu şaşırmış ve davarları dağılmıştı. İşte böyle ateşe ihtiyaç duyulan bir vakitte) hani o, bir ateş görmüştü de ailesine: “- Yerinizde durun. Benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahud ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.” demişti.
Ali Ünal = O, (ailesiyle birlikte gece çölde yol alırken) uzaktan bir ateş gördü ve “Durun, siz burada bekleyin!” dedi ailesine, “bir ateş gördüm. Gidip bir bakayım, bakarsınız bir parça kor alıp getirir veya orada yolu bilen birini bulabilirim.”
Bayraktar Bayraklı = Hani o, bir ateş görmüştü de, ailesine/toplumuna, “Durun! Ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getiririm ya da ateşin yanında bir rehber bulurum” demişti.
Bekir Sadak = O, bir ates gormustu de, ailesine: «Durun, ben bir ates gordum, ya ondan size bir kor getirir, ya da atesin yaninda bir yol gosteren bulurum» demisti.
Celal Yıldırım = Hani o bir ateş görmüştü de ailesine, «durun demişti, doğrusu bir ateşe gözüm ilişti, ondan size bir kor getireceğimi veya üzerinde bir yol gösterici bulabileceğimi ümit ederim».
Cemal Külünkoğlu = (9-10) (Resulüm!) Musa'nın haberi (kıssası) sana ulaştı mı? Hani o (Sina'da) bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm. Ya oradan size bir kor getiririm ya da ateşin yakınlarında bize yol gösterecek birini bulurum” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = O, bir ateş görmüştü de, ailesine: 'Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum' demişti.
Diyanet Vakfi = Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş'ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum, demişti.
Edip Yüksel = Bir ateş görmüştü ve ailesine, 'Burada durun, ben bir ateş gördüm. Olur ki size ondan bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum,' demişti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir vakıt o bir ateş gördü de ehline durun, dedi: benim gözüme bir ateş ilişti belki size ondan bir yalın getiririm, yâhud üzerinde bir kılağuz bulurum
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hani bir vakit o bir ateş gördü de ailesine: «Siz durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size ondan bir yalın kor getiririm veya ateşin yanında bir kılavuz bulurum.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani o bir ateş görmüştü de, ailesine: «Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum» demişti.
Gültekin Onan = Hani bir ateş görmüştü de, ehline (ailesine) şöyle demişti: "Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösterici bulurum."
Harun Yıldırım = Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine: Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş'ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum, demişti.
Hasan Basri Çantay = Hani o, bir ateş görmüşdü de aailesine: «Siz (burada) durun. Hakıykat ben (muunis) bir ateş gördüm. Belki ondan size bir kor getirir, yahud ateşin yanında doğru bir yol (gösterici) bulurum» demişdi.
Hayrat Neşriyat = Hani bir ateş görmüştü de âilesine: '(Siz burada) durun; doğrusu ben bir ateş gördüm; belki ondan size bir kor getiririm; ya da ateşin yanında yol gösteren bir kimse bulurum' demişti.
İbni Kesir = Hani o; bir ateş görmüştü de ailesine: Durun, ben bir ateş gördüm. Size ya ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum, demişti.
Kadri Çelik = Hani bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti: “Durun, şüphesiz ben bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor parçası getirici olurum ya da ateşin yanında bir kılavuzluk bulurum.”
Muhammed Esed = Hani, o (uzakta) bir ateş görmüş ve ailesine: "Siz burada bekleyin; ben bir ateş gördüm" demişti, "belki size oradan bir tutam kor getiririm; yahut orada ateşin yanında bir yol gösterici bulurum".
Mustafa İslamoğlu = Hani o ateş türü cazip bir şey görmüştü de, ailesine hemen "Durun, bekleyin!" demişti; "Benim gözüme ateş türü bir şey ilişti; belki size ondan bir tutam kor getiririm veya ateşin etrafında bir yol gösterici bulurum".
Ömer Nasuhi Bilmen = O vakit ki, o bir ateş görmüş de ailesine demişti ki: «Durunuz, ben şüphesiz bir ateş gördüm, belki ondan size bir aydınlık getiririm, yahut ateşin yanında bir rehber bulurum.»
Ömer Öngüt = Hani o bir ateş görmüştü de âilesine şöyle demişti: “Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm. Oradan size bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum. ”
Şaban Piriş = Hani bir ateş görmüştü de ailesine: -Siz durun, ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir kor getiririm; veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum demişti.
Sadık Türkmen = Hani o bir ateş görmüştü, ailesine dedi ki: “Siz durup bekleyin ben bir ateş gördüm; belki ondan size bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum.”
Seyyid Kutub = Hani o bir ateş görünce ailesine dedi ki; «Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm. Ya oradan size bir kor getiririm, ya ateşin yakınlarında bize yol gösterecek birini bulurum.»
Suat Yıldırım = Hani o çölde, gece yol alırken, bir ateş gördü uzaktan. "Durun!" dedi, ailesine: "Bir ateş ilişti gözüme. Oraya doğru gideyim, Belki oradan bir kor alıp size getiririm. Belki orada yolu bilen birini bulurum."
Süleyman Ateş = Hani (o) bir ateş görmüştü de âilesine: "Siz durun ben bir ateş gördüm, belki ondan size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösteren bulurum" demişti.
Tefhim-ul Kuran = Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: «Durun, şüphesiz ben bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm ya da ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.»
Ümit Şimşek = Hani o bir ateş görmüş ve ailesine 'Siz durun,' demişti. 'Gözüme bir ateş ilişti. Bakarsınız, ondan bir kor alıp getirir, yahut orada yol gösterecek birisini bulurum.'
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti: "Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm, yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum."
İskender Ali Mihr = Bir ateş gördüğü zaman ailesine şöyle demişti: “Durup bekleyin! Muhakkak ki ben, bir ateş gördüm. Belki ondan, size bir kor (nur) getiririm veya ateşin üzerinde (nurun yanında) hidayeti bulurum.”
İlyas Yorulmaz = Uzakta bir ateş görünce ailesine “Burada bekleyin. Bir ateş gördüm, belki (ısınmak için) o ateşten bir parça getirebilir veya ateşin çevresinde bize yol gösterecek birisini bulabilirim” dedi.
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 11 -
Fe lemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ateşe doğru gidince ona seslenildi: Ey Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Fakat ateşe yaklaşınca, bir ses O'na: “Ey Musa!” diye seslendi.
Adem Uğur = Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:
Ahmed Hulusi = Ona (ateşe) yaklaştığında: "Yâ Musa" diye sesleniş algıladı.
Ahmet Tekin = Ateşin yanına vardığı zaman:'Ey Mûsâ!' diye seslenildi.
Ahmet Varol = Onun yanına gelince: 'Ey Musa!' diye seslenildi.
Ali Bulaç = Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: "Ey Musa."
Ali Fikri Yavuz = Ateşe vardığı zaman, şöyle çağrıldı: “Ey Musa!
Ali Ünal = Ateşin yanına varınca kendisine seslenildiğini işitti: “Ey Musa,” (diyordu ses):
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ ateşin yanına gelince, “Ey Mûsâ!” diye seslenildi.
Bekir Sadak = Musa atesin yanina gelince: «Ey Musa!» diye seslenildi:
Celal Yıldırım = (11-12) Musâ ateşe varınca, «Ey Musâ !» diye seslenildi: «Şüphesiz ki ben senin Rabbinim; ayakkaplarını çıkar, çünkü sen gerçekten kutsal vadi Tûr'da bulunuyorsun.
Cemal Külünkoğlu = (11-12) Musa ateşin yanına varınca, ona (şöyle) seslenildi: “Ey Musa! Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuva'dasın.”
Diyanet İşleri (eski) = Musa ateşin yanına gelince: 'Ey Musa!' diye seslenildi:
Diyanet Vakfi = Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:
Edip Yüksel = Oraya varınca, 'Ey Musa!,' diye seslenildi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Vaktâki ona vardı kendine şöyle nidâ olundu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ona vardığı zaman, kendisine şöyle seslenildi: «Ey Musa!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ateşe vardığı zaman şöyle çağrıldı: «Ey Musa!
Gültekin Onan = Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: "Ey Musa."
Harun Yıldırım = Oraya vardığında kendisine: Ey Musa! diye seslenildi:
Hasan Basri Çantay = İşte (Musa) ona gidince kendisine (şöyle) nida olundu: «Ey Musa».
Hayrat Neşriyat = Nihâyet ona gelince kendisine: 'Ey Mûsâ!' diye seslenildi.
İbni Kesir = Ateşin yanına gelince; kendisine: Ey Musa, diye seslenildi.
Kadri Çelik = Nitekim ona gidince, “Ey Musa!” diye kendisine seslenildi.
Muhammed Esed = Fakat ateşe yaklaşınca bir ses ona "Ey Musa!" diye seslendi,
Mustafa İslamoğlu = Fakat ateşe yaklaşınca ona (gaipten) "Ey Musa!" diye seslenildi;
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, ateşin yanına geldi. «Ya Mûsa!» diye nidâ olundu.
Ömer Öngüt = Oraya vardığında: “Ey Musa!” diye nidâ edildi.
Şaban Piriş = Ateşin yanına geldiği zaman: -Ey Musa! diye seslenildi.
Sadık Türkmen = O, ateşin yanına geldiği zaman; “Ey Musa!” diye seslenildi:
Seyyid Kutub = Ateşin yanına gelince kendisine şöyle seslenildi; «Ey Musa!»
Suat Yıldırım = Ateşin yanına varınca birden: "Mûsâ!" diye nida edildi.
Süleyman Ateş = (Mûsâ), o(ateşin yanı)na gelince kendisine "Ey Mûsâ!" diye seslenildi.
Tefhim-ul Kuran = Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: «Ey Musa.»
Ümit Şimşek = Ateşin yanına geldiğinde, 'Ey Musa!' diye seslenildi.
Yaşar Nuri Öztürk = Onun yanına geldiğinde kendisine "Mûsa!" diye seslenildi.
İskender Ali Mihr = Böylece oraya (ateşin (nurun) yanına) geldiği zaman “Ya Musa!” diye nida olundu.
İlyas Yorulmaz = Musa ateşin yanına gelince “Ya Musa!” diye seslenildi.
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
Tâ-Hâ / 12 -
İnnî ene rabbuke fehla’ na’leyke, inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ(tuven).
Diyanet İşleri = “Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki benim senin Rabbin, çıkar ayakkabılarını, kutlu vâdîdesin, Tuvâ'dasın sen.
Abdullah Parlıyan = “Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Öyleyse artık pabuçlarını çıkar, çünkü sen, kutsal vadi Tuvâ'dasın.
Adem Uğur = Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!
Ahmed Hulusi = "Kesinlikle ben, ben Rabbinim! Hemen iki nalınını (beden ve bilinç bağlarını terk et; şuur olarak kal) çıkar; gerçekten sen mukaddes vadin Tuva'dasın!"
Ahmet Tekin = 'Ben, senin Rabbin, benim. Hemen sandaletlerini çıkar. Sen kutsal Tuvâ vâdisindesin.'
Ahmet Varol = 'Ben, şüphesiz senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Sen kutsal vadi olan Tuva'dasın.
Ali Bulaç = "Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın."
Ali Fikri Yavuz = Haberin olsun ben, senin Rabbinim. Hemen ayakkablarını çıkar; çünkü sen, mukaddes vadi olan Tuva’dasın.”
Ali Ünal = “Bil ki, Ben senin Rabbinim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun.
Bayraktar Bayraklı = “Şüphesiz, ben senin Rabbinim; ayağındaki pabuçları çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!”
Bekir Sadak = «Ben suphesiz senin Rabbinim; ayagindakileri cikar; cunku sen, kutsal bir vadi olan Tuva'dasin.»
Celal Yıldırım = (11-12) Musâ ateşe varınca, «Ey Musâ !» diye seslenildi: «Şüphesiz ki ben senin Rabbinim; ayakkaplarını çıkar, çünkü sen gerçekten kutsal vadi Tûr'da bulunuyorsun.
Cemal Külünkoğlu = (11-12) Musa ateşin yanına varınca, ona (şöyle) seslenildi: “Ey Musa! Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuva'dasın.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva'dasın.'
Diyanet Vakfi = Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!
Edip Yüksel = 'Ben, evet Ben senin Rabbinim. Sandallarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadide, Tuva'dasın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya Musâ haberin olsun benim, ben rabbım, hemen papuşlarını çıkar çünkü sen mukaddes vadide tuvadasın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haberin olsun, Benim Ben, Rabbin, hemen pabuçlarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadide, Tuva'dasın!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın.
Gültekin Onan = "Gerçekten ben, ben senin rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın."
Harun Yıldırım = Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!
Hasan Basri Çantay = Şübhesiz ben im ben senin Rabbin. Haydi pabuşlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vâdîde, «Tuvaa» dasın.
Hayrat Neşriyat = 'Muhakkak ki ben, senin Rabbinim; haydi pabuçlarını çıkar! Çünki sen, mukaddes vâdi Tuvâdasın!'
İbni Kesir = Şüphesiz ki senin Rabbın Benim, Ben. Pabuçlarını çıkar. Zira sen mukaddes vadide, Tuva'dasın.
Kadri Çelik = “Gerçekten ben, (evet sadece) ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın.”
Muhammed Esed = "Benim, Ben! Senin Rabbin! Öyleyse artık pabuçlarını çıkar! Ve bil ki, sen iki kez kutlu kılınmış vadidesin.
Mustafa İslamoğlu = "Benim, Ben! Senin Rabbin! Şimdi ayakkabılarını çıkar! Çünkü sen iki kez kutsal kılınmış vadidesin!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok Ben'im. Ben senin Rabbinim. İmdi papuçlarını çıkar. Muhakkak ki, sen mübarek bir vadide, Tûvâ'dasın.»
Ömer Öngüt = “Ben senin Rabbinim. Ayağındakileri çıkar. Zira sen mukaddes vâdide, Tuvâ'dasın. ”
Şaban Piriş = Ben, senin Rabbinim! Ayakkabılarını çıkar. Sen mukaddes Tûvâ vadisindesin.
Sadık Türkmen = “şüphesiz ben, Ben senin Rabbinim! Ayakkabılarını çıkar, çünkü sen mukaddes vadide Tuvâ’dasın.
Seyyid Kutub = Hiç kuşkusuz ben senin Rabbi'nim. Pabuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal Tuva vadisindesin.
Suat Yıldırım = "Haberin olsun: Senin Rabbin Benim!" denildi. "Çıkar pabuçlarını hemen! Çünkü kutsal vâdidesin sen! (Evet evet) Tûvâ’dasın sen!"
Süleyman Ateş = "Ben, (evet) ben senin Rabbinim! Pabuçlarını çıkar. Çünkü sen, kutsal vâdide, Tuvâ'dasın."
Tefhim-ul Kuran = «Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın.»
Ümit Şimşek = 'Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü kutsal vâdi Tuvâ'dasın.
Yaşar Nuri Öztürk = "Benim ben, senin Rabbin! Hadi, pabuçlarını çıkar; sen kutsal vadide, Tuva'dasın."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Ben, Ben senin Rabbinim. Şimdi pabuçlarını çıkar. Şüphesiz sen, mukaddes vadi Tuva’dasın.
İlyas Yorulmaz = “Ben senin Rabbin’im. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi, Tuva dasın. ”
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
Tâ-Hâ / 13 -
Ve enahtertuke festemi’ li mâ yûhâ.
Diyanet İşleri = “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve seni seçtim ben, dinle vahyedileni.
Abdullah Parlıyan = Ben, seni kendime elçi olarak seçtim. Öyleyse sana vahyolunanı dinle.
Adem Uğur = Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.
Ahmed Hulusi = "Ben seni seçtim! O hâlde vahyolunan bilgiyi algıla!"
Ahmet Tekin = 'Ben vahy ile irtibat kurmak için hayırlı biri olarak seni seçtim. Şimdi sana vahyolunacak şeyleri dinle.'
Ahmet Varol = Ben seni seçtim. Artık vahyolunanı dinle.
Ali Bulaç = "Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Mûsa) ben, seni Peygamberliğe seçtim. Şimdi (sana) vahy olunacak şeyleri dinle:
Ali Ünal = “Seni (nebî ve rasûl olarak) seçtim; öyleyse şimdi sana vahyolunacak şeyleri iyi dinle.
Bayraktar Bayraklı = Ben seni seçtim. Artık vahyolunanları dinle!
Bekir Sadak = «Ben seni sectim; artik vahyolunanlari dinle.»
Celal Yıldırım = Ben seni (peygamberlik için) seçip beğendim. Artık vahyedileni dinle.
Cemal Külünkoğlu = “Ben seni (peygamber olarak) seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Ben seni seçtim; artık vahyolunanları dinle.'
Diyanet Vakfi = Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.
Edip Yüksel = 'Ben seni seçtim, öyleyse vahyolanı dinle.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve ben, seni ıhtiyar buyurdum şimdi verilecek vahyi dinle
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve Ben, seni seçtim; şimdi vahyedileni dinle!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ben seni seçtim, şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle.
Gültekin Onan = "Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle."
Harun Yıldırım = Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.
Hasan Basri Çantay = Ben seni (peygamberliğe) seçdim. Şimdi vahy olunacak şeyleri dinle:
Hayrat Neşriyat = '(Ey Mûsâ!) Ben seni (peygamberliğe) seçtim; şimdi (sana) vahyedileni dinle!'
İbni Kesir = Ve ben; seni seçtim. Öyleyse vahyolunanı dinle.
Kadri Çelik = “Ben seni seçmiş bulunmaktayım; bundan böyle vahyolunanı dinle.”
Muhammed Esed = Ben seni (kendime elçi olarak) seçtim; öyleyse artık (sana) vahyolunanı dinle!
Mustafa İslamoğlu = Ve Ben seni (elçi) olarak seçtim; bundan böyle artık sana vahyedileni dinle!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve ben seni ihtiyar ettim, şimdi vahyolunacak şeyi dinle.»
Ömer Öngüt = “Ben seni seçtim. Vahyolunanı dinle. ”
Şaban Piriş = -Ben, seni seçtim, Sana vahyolunanı dinle.
Sadık Türkmen = Ben seni seçtim, şimdi sen vahyedilecekleri dinle!
Seyyid Kutub = Seni ben peygamber seçtim. Şimdi vahyedilecek mesajı dinle.
Suat Yıldırım = Peygamberliğe seçtim seni, öyleyse iyi dinle sana vahyedileni!
Süleyman Ateş = "Ben seni seçtim, şimdi vahyolunanı dinle."
Tefhim-ul Kuran = «Ben seni seçmiş bulunmaktayım; bundan böyle vahyolunanı dinle.»
Ümit Şimşek = 'Seni peygamber seçtim; şimdi sana vahyedileni dinle.
Yaşar Nuri Öztürk = "Ve ben seni seçtim; o halde vahyedilecek olanı dinle!"
İskender Ali Mihr = Ve Ben, seni seçtim. Öyleyse vahyolunan şeyi dinle!
İlyas Yorulmaz = “Ben seni (elçi) seçtim. Artık vahy olunanı dinle. ”
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
Tâ-Hâ / 14 -
İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.
Diyanet İşleri = “Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki ben öyle bir Allah'ım, yoktur benden başka tapacak, bana kulluk et ancak ve namaz kıl beni anmak için.
Abdullah Parlıyan = «Şuphesiz Ben Allah'im, Benden baska tanri yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak icin namaz kil.»
Adem Uğur = Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.
Ahmed Hulusi = "Kesinlikle Ben, evet Ben Allâh'ım! Tanrı yok, sadece BEN! Bana (Esmâ özelliklerimi açığa çıkarma işlevinle) kulluk et! Beni hatırlaman için salâtı yaşa!"
Ahmet Tekin = «Şüphe yok ki ben, ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. İmdi Bana ibadette bulun ve Beni anmak için namaz kıl.»
Ahmet Varol = Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Şu halde bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.
Ali Bulaç = "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."
Ali Fikri Yavuz = Şüphesiz ben, Ben Allah’ım! Benden başka Tanrı/İlâh yoktur, öyleyse yalnız Bana kul ol! İyi bil, Beni zikretmek/Beni hatırlamak (emirlerimle birlikte): Namazı gereği gibi kılmak(Kur’an’ı anlayarak sürekli okumak)tır.
Ali Ünal = Hiç kuşkusuz ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana kulluk et. Beni anmak için namaz kıl.
Bayraktar Bayraklı = Şüphesiz ben Allah'ım; benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl!
Bekir Sadak = «Şuphesiz Ben Allah'im, Benden baska tanri yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak icin namaz kil.»
Celal Yıldırım = Şüphesiz ben Allah'ım. Benden başka hiçbir (hakiki) ilâh yoktur. Onun için bana ibâdet et; beni anmak için namaz kıl.»
Cemal Külünkoğlu = “Şüphesiz ki ben Allah'ım. Ben'den başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için dosdoğru namaz kıl!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl.'
Diyanet Vakfi = Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.
Edip Yüksel = 'Ben, evet Ben ALLAH'ım; Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et ve Beni anmak için namazı gözet.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Hakıkaten benim ben Allah, benden başka ilâh yok. Onun için bana ıbadet et ve zikrim için namaz kıl.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçekten Benim Ben, Allah; Benden başka ilah yoktur; onun için Bana ibadet et ve Beni anmak için namaz kıl!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.
Gültekin Onan = "Gerçekten ben, ben Tanrı'yım, benden başka tanrı yoktur; şu halde bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."
Harun Yıldırım = Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.
Hasan Basri Çantay = Şübhe yok ki Allah, ben im, ben. Benden başka hiçbir Tanrı yokdur. Öyleyse bana ibâdet et, beni hatırlamak ve anmak için dosdoğru namaz kıl.
Hayrat Neşriyat = 'Şübhe yok ki ben, (evet) ancak ben Allah’ım; benden başka ilâh yoktur; öyle ise bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl!'
İbni Kesir = Şüphesiz ki Ben; Allah'ım. Benden başka hiç bir ilah yoktur. Öyleyse Bana ibadet et ve Beni anmak için namaz kıl.
Kadri Çelik = “Gerçekten ben, (evet sadece) ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; o halde bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.”
Muhammed Esed = "Gerçek şu ki, Allah Benim; Benden başka tanrı yok; o halde, (yalnız) Bana kulluk et; ve Beni anmak için salatta devamlılık ve duyarlık göster!
Mustafa İslamoğlu = "Gerçek şu ki Ben, evet Ben Allah'ım! Benden başka ilah yoktur: artık sadece Bana kulluk et ve adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok ki ben, ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. İmdi Bana ibadette bulun ve Beni anmak için namaz kıl.»
Ömer Öngüt = “Şüphesiz ki ben Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl. ”
Şaban Piriş = Şüphesiz ben, Allah’ım. Benden başka ilah yok! Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ben, Ben Allah’ım! Benden başka Tanrı/İlâh yoktur, öyleyse yalnız Bana kul ol! İyi bil, Beni zikretmek/Beni hatırlamak (emirlerimle birlikte): Namazı gereği gibi kılmak(Kur’an’ı anlayarak sürekli okumak)tır.
Seyyid Kutub = Hiç kuşkusuz ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana kulluk et. Beni anmak için namaz kıl.
Suat Yıldırım = Muhakkak ki Ben’im gerçek İlah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız Bana ibadet et! Beni anmak için namaz eda et!
Süleyman Ateş = "Muhakkak ben, (evet) ben Allâh'ım, benden başka tanrı yoktur.(Yalnız) bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl."
Tefhim-ul Kuran = «Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.»
Ümit Şimşek = 'Ben Allah'ım; Benden başta tanrı yoktur. Yalnız Bana kulluk et. Beni anmak için de namaz kıl.
Yaşar Nuri Öztürk = "Hiç kuşkulanma ki ben Allah'ım. İlah yoktur benden başka. O halde bana kulluk/ibadet et ve namazını, beni hatırlayıp anmak için yerine getir."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Ben, Ben Allah’ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve Beni zikretmek için namazı ikame et!
İlyas Yorulmaz = “Şüphesiz ben, benim dışımda hiçbir ilahın olmadığı Allah’ım. Bundan sonra yalnızca bana kulluk et. Beni hatırlamak için namaz kıl. ”
إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى
Tâ-Hâ / 15 -
İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.
Diyanet İşleri = “Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, neredeyse onu gizleyecek (geleceğinden hiç söz etmeyecek)tim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Kıyâmet gelip çatmada gerçekten de; herkes, yaptığının karşılığını bulsun diye gizlemekteyim vaktini.
Abdullah Parlıyan = Kıyamet zamanı mutlaka gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye, neredeyse onu gizleyeceğim.
Adem Uğur = Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim.
Ahmed Hulusi = Muhakkak o saat (ölüm) gelecektir. . . Her nefsin, kendisinden açığa çıkanların sonucunu görüp yaşaması için, onun zamanını gizleyeceğim.
Ahmet Tekin = 'Herkes, peşinde koştuğu şeye göre, hak ettiği karşılığı bulsun diye, vaktini gizlemekte titizlik gösterdiğim kıyametin kopacağı an kesinlikle gelecektir..'
Ahmet Varol = Muhakkak kıyamet gelecektir. Her canın gösterdiği çabanın karşılığını görmesi için onu gizlemekteyim.
Ali Bulaç = "Şüphesiz, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim."
Ali Fikri Yavuz = Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini kullardan gizliyorum ki, herkes yaptığı iş karşılığında cezalansın (iyi ise mükafat, kötü ise azap görsün).
Ali Ünal = “Kıyamet hiç kuşkusuz, (hem de ansızın) kopacaktır; (bu öyle büyük bir hakikattır ki,) herkes (ne için çabalayacaksa onun için çabalasın ve) ne için çabalamışsa onun karşılığını görsün diye Kıyamet’in vaktini bütün bütün gizli tutuyorum.
Bayraktar Bayraklı = Herkese uğraştığının karşılığı gösterilsin diye, zamanını neredeyse kendimden bile gizli tutacağım kıyamet mutlaka gelecektir.
Bekir Sadak = Herkes islediginin karsiligini gorsun diye, zamanini gizli tuttugum kiyamet mutlaka gelecektir.
Celal Yıldırım = Kıyâmet(in kopuş saati) elbette gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, onu neredeyse (açıklar gibi oluyorum, ama yine de) gizliyorum.
Cemal Külünkoğlu = “Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye kıyamet mutlaka gelecektir. Neredeyse onu gizleyecek ve geleceğinden hiç söz etmeyecektim (ki herkes her an ahirete hazır olsun).”
Diyanet İşleri (eski) = Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir.
Diyanet Vakfi = Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim.
Edip Yüksel = Dünyanın sonu elbette gelecektir. Herkes yaptığının karşılığını görsün diye Ben nerdeyse onu gizleyeceğim.
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü saat muhakkak gelecek, ben, hemen hemen onu gizliyorum ki her nefis sa'yiyle cezalansın,
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü Kıyamet mutlaka gelecektir; Ben hemen hemen onu gizliyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün.
Gültekin Onan = "Şüphesiz, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim."
Harun Yıldırım = Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu gizleyeceğim.
Hasan Basri Çantay = Çünkü o saat şübhesiz gelecekdir. Ben onu (n vaktini) hemen açıklayacağım geliyor ki herkes neye çalışıyorsa kendisine onunla mukaabele edilmiş olsun.
Hayrat Neşriyat = 'Kıyâmet günü, mutlaka gelicidir. Neredeyse onu gizleyeceğim (de hiç haber vermeyeceğim); tâ ki herkes yapmakta olduğu ile karşılık bulsun!'
İbni Kesir = Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Her nefis işlediğinin karşılığını görsün diye onu neredeyse gizliyorum.
Kadri Çelik = “Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Herkes yaptığının karşılığını görsün diye onun vaktini gizli tutuyorum.”
Muhammed Esed = "Çünkü, zamanını gizli tutmuş olsam da, herkese, (hayattayken) peşinden koştuğu şeylere göre hak ettiği karşılık verilebilsin diye, Son Saat mutlaka gelecektir.
Mustafa İslamoğlu = Çünkü, her ne kadar son saati (herkesten) gizli tutmuşsam da, herkese çabasının karşılığı verilsin diye Son Saat kesinlikle gelecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok ki, Kıyamet gelecektir, az kalıyor ki, onu gizleyeyim. Tâ ki, her nefis çalıştığı şey ile cezalandırılsın.»
Ömer Öngüt = “Kıyamet muhakkak gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tutuyorum. ”
Şaban Piriş = Kıyamet gelmektedir. Herkes kendi işlediğinin karşılığını alsın diye neredeyse onu gizleyeceğim.
Sadık Türkmen = Kıyamet saati muhakkak gelecektir. Ben onu(n gelip çatma zamanını) gizli tutuyorum, ki herkes yaptığının karşılığını bulsun!
Seyyid Kutub = Herkes yaptıklarının karşılığını görsün diye kıyamet anı kesinlikle gelecektir. Ben o anı neredeyse gizli tuttum.
Suat Yıldırım = Elbet gelecek kıyamet saati. Nerdeyse açıklayasım geliyor onun vaktini. Ta ki her kişi bulsun orada bütün yapıp ettiğini, işlerinin karşılığını.
Süleyman Ateş = "(Kıyâmet) Sâ'at(i) mutlaka gelecektir. Herkesin, peşinde koştuğu işlerle cezâlanması için, neredeyse onu gizleyeceğim."
Tefhim-ul Kuran = «Şüphesiz, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim.»
Ümit Şimşek = 'Kıyamet vakti gelecektir. Herkes çalışmasının karşılığını görsün diye onu gizliyorum.
Yaşar Nuri Öztürk = "Kuşku duyma ki o saat gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, her benlik gayretinin karşılığını elde etsin."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki o saat (kıyâmet saati), gelecektir. Bütün nefslere (herkese), çalışmalarının karşılığının (ceza veya mükâfatlarının) verilmesi için neredeyse onu, Kendimden bile gizleyeceğim.
İlyas Yorulmaz = “Her nefse, gayretinin karşılığının verileceği, oluş zamanını kendime sakladığım kıyamet saati, mutlaka gelecektir. ”
فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى
Tâ-Hâ / 16 -
Fe lâ yasuddenneke anhâ men lâ yu’minu bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.
Diyanet İşleri = “Buna inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler, seni ondan (ona hazırlanmaktan) sakın alıkoymasın, sonra helâk olursun!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ona inanmayan ve hevasına uyup giden, sakın seni inancından çevirmesin, yoksa helâk olursun sen de.
Abdullah Parlıyan = Bunun içindir ki, onun geleceğine inanmayıp, sadece kendi arzu ve tutkularının peşine düşen kimseler, seni ona inanmaktan alıkoymasınlar, yoksa sen de helak olursun.
Adem Uğur = Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!
Ahmed Hulusi = "Ona (ölüm ertesinde başlayacak sonsuz yaşama) iman etmeyen, asılsız hayallerine tâbi olmuş kimse, ondan (Allâh'a likâ gerçeğinden) seni alıkoymasın; sonra helâk olursun!"
Ahmet Tekin = 'Kıyamet gününe iman etmeyen, şahsî arzu ve ihtiraslarına uyan kimseler sakın seni ondan, Kıyamete inanmaktan alıkoymasın. Sonra helâk olursun.'
Ahmet Varol = Ona inanmayıp da kendi arzusuna uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.
Ali Bulaç = "Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın."
Ali Fikri Yavuz = O halde, sakın kıyamete inanmayıp kendi nefis arzusuna uyan kimse, seni ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helâk olursun.
Ali Ünal = “Kıyamet’e inanmayan ve arzularının, ihtiraslarının peşinden gidenler, ona inanmak ve onunla ilgili gerçekleri anlatmaktan sakın seni alıkoymasın; yoksa helâk olursun.
Bayraktar Bayraklı = Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse, seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun.
Bekir Sadak = «una inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan alikoymasin, yoksa helak olursun.»
Celal Yıldırım = Kıyâmet'e inanmıyan ve kendi hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın ; sonra yok olup gidersin.
Cemal Külünkoğlu = “Onun geleceğine inanmayıp sadece kendi arzularının, tutkularının peşine düşen kimse seni bu gerçeğe inanmaktan alıkoymasın! Yoksa kendine yazık etmiş olursun!”
Diyanet İşleri (eski) = 'Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın, yoksa helak olursun.'
Diyanet Vakfi = Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!
Edip Yüksel = Ona inanmayıp hevesine uyanlar seni ondan saptırmasın, sonra başüstü düşersin.
Elmalılı Hamdi Yazır = binaenaleyh sakın ona inanmayıp da kendi hevasına uyan kimse seni ondan alıkoymasın sonra helâk olursun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sakın ona inanmayıp kendi keyfine uyan kimse seni ondan alıkoymasın, sonra helak olursun!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sakın kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten alıkoymasın; sonra helak olursun.
Gültekin Onan = "Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın."
Harun Yıldırım = Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan alıkoymasın; sonra mahvolursun!
Hasan Basri Çantay = Binâen'aleyh ona inanmaz ve hevâ (ve heves) ine uyar kimseler sakın seni bundan alıkoymasın (lar). Sonra helak olursun.
Hayrat Neşriyat = 'Öyle ise ona inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler, sakın seni ondan(ona inanmaktan) alıkoymasın; yoksa helâk olursun!'
İbni Kesir = Ona inanmayan ve hevesine uyan kimse, seni bundan alıkoymasın, yoksa helak olursun.
Kadri Çelik = “Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan kimse, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra helak olursun.”
Muhammed Esed = Bunun içindir ki, onun geleceğine inanmayıp sadece kendi arzularının, tutkularının peşine düşen kimse seni bu (gerçeğe inanmak)tan alıkoymasın; yoksa, kendine yazık etmiş olursun!
Mustafa İslamoğlu = Bu hakikate inanmayıp da bencilce arzularının tutsağı olan kimse seni yolundan alıkoymasın; aksi halde kendi değerini düşürmüş olursun.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Sakın ona (o saate) inanmayıp hevâsına tâbi olan kimse, seni ondan alıkoymasın. Sonra helâk olursun.»
Ömer Öngüt = “Ona inanmayan ve kendi nefis arzusuna uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun. ”
Şaban Piriş = Ona inanmayıp, kendi arzularına uyan kimse sakın seni yolundan saptırmasın. Yoksa sen de helak olursun.
Sadık Türkmen = Öyleyse ona (kıyamet saatinin geleceğine) inanmayan ve dürtülerine/isteklerine/nefsine uyan kimse, sakın seni ondan (ona inanmaktan) alıkoymasın, yoksa mahvolursun.
Seyyid Kutub = Bu anın geleceğine inanmayanlar, ihtiraslarının tutsağı olanlar seni onun bilincinden uzaklaştırmasın. Yoksa mahvolursun, aşağı düşersin.
Suat Yıldırım = Buna inanmayanlar, nefsinin arzu ve ihtiraslarının peşine düşenler, sakın seni ona inanmaktan vazgeçirmesin, sonra sen de helâk olursun!
Süleyman Ateş = "Ona inanmayıp keyfine uyan kimse, seni on(a inanmak)dan alıkoymasın, sonra helâk olursun!"
Tefhim-ul Kuran = «Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın.»
Ümit Şimşek = 'Buna inanmayıp da heveslerinin peşine takılanlar sakın seni alıkoymasın; yoksa helâk olursun.
Yaşar Nuri Öztürk = "O halde ona inanmayıp keyfi peşinde giden, seni ondan yüzgeri etmesin. Yoksa perişan olursun."
İskender Ali Mihr = Öyleyse ona (kıyâmet saatine), inanmayanlar ve hevesine (nefsinin afetlerine) tâbî olanlar, sakın seni ondan (kıyâmet gününe îmân etmekten) alıkoymasın. O taktirde sen (de) helâk olursun.
İlyas Yorulmaz = Ahiret gününe inanmayanlar ve yalnızca nefislerinin arzularına uyanlar, seni kıyamet saatine (hesap gününe) hazırlanmaktan döndürmesinler. Sonra yok olursun” dedi.
وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 17 -
Ve mâ tilke bi yemînike yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = “Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Sağ elindeki nedir ey Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = O sağ elindeki nedir ey Musa?”
Adem Uğur = Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?
Ahmed Hulusi = "O sağ elindeki nedir yâ Musa?"
Ahmet Tekin = 'Şu sağ elindeki nedir, yâ Mûsâ?'
Ahmet Varol = Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?'
Ali Bulaç = "Sağ elindeki nedir ey Musa?"
Ali Fikri Yavuz = Şu sağ elindeki ne? Ey Musa!
Ali Ünal = “Şu sağ elinde tuttuğun nedir ey Musa?”
Bayraktar Bayraklı = “Ey Mûsâ! Sağ elindeki nedir?” diye soruldu.
Bekir Sadak = «Ey Musa! Sag elindeki nedir?»
Celal Yıldırım = Ey Musâ! Sağ elindeki nedir?
Cemal Külünkoğlu = (17-18) “Şu sağ elindeki nedir ey Musa?” (Musa) dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey Musa! Sağ elindeki nedir?'
Diyanet Vakfi = Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?
Edip Yüksel = 'Şu elindeki nedir, Musa?'
Elmalılı Hamdi Yazır = O yeminindeki de ne ya Musâ?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O sağ elindeki de ne, ey Musa?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey Musa! Sağ elindeki nedir?»
Gültekin Onan = "Sağ elindeki nedir ey Musa?"
Harun Yıldırım = Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?
Hasan Basri Çantay = Musa, o sağ elindeki ne?
Hayrat Neşriyat = 'Şu sağ elindeki de nedir ey Mûsâ?'
İbni Kesir = O sağ elindeki de nedir ey Musa?
Kadri Çelik = “Sağ elindeki nedir ey Musa?”
Muhammed Esed = "O sağ elindeki nedir, ey Musa?"
Mustafa İslamoğlu = Mûsâ, şu sağ elinde tuttuğun şey de ne?
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ya Mûsa! Nedir o sağ elinde olan?»
Ömer Öngüt = “O sağ elindeki nedir ey Musa?”
Şaban Piriş = - Sağ elindeki nedir Ey Musa?
Sadık Türkmen = Sağ elindeki nedir, Ey Musa?
Seyyid Kutub = Sağ elindeki nedir, ya Musa.
Suat Yıldırım = Mûsâ, şu sağ elinde tuttuğun şey de ne?
Süleyman Ateş = "Sağ elindeki nedir ey Mûsâ?"
Tefhim-ul Kuran = «Sağ elindeki nedir ey Musa?»
Ümit Şimşek = 'Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?'
Yaşar Nuri Öztürk = "Nedir o sağ elindeki ey Mûsa?"
İskender Ali Mihr = O sağ elindeki nedir, ey Musa?
İlyas Yorulmaz = “Şu sağ elindeki nedir? ya Musa!”
قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى
Tâ-Hâ / 18 -
Kâle hiye asâye, etevekkeu aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Sopam dedi, ona dayanırım, davarlarıma yaprak silkerim onunla, başka işler de yaparım onunla.
Abdullah Parlıyan = Musa: “Bu benim değneğim” dedi. “Buna dayanırım, bununla davarıma yaprak silkelerim ve başka işlerde de kullanırım onu.”
Adem Uğur = O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.
Ahmed Hulusi = (Musa): "O, benim asamdır. . . Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve başka ihtiyaçlarımı da karşılar. "
Ahmet Tekin = Mûsâ:'O benim asâmdır. Ona dayanırım. Onunla davar sürüme, koyunlarıma, keçilerime yaprak sil-kelerim. Ondan başka şekillerde de faydalanırım.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'O asamdır. Ona dayanırım. Onunla koyunlarıma (yaprak) silkerim. Onda benim için daha başka yararlar da vardır.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var."
Ali Fikri Yavuz = Musâ şöyle dedi: “- O benim asâm (değneğim); ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve benim onda başka hacetlerim de var.”
Ali Ünal = “O, benim asâmdır (değneğimdir);” dedi, “ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım; ayrıca daha pek çok ihtiyaçlarımı karşılarım onunla.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “O benim değneğimdir; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, daha birçok işte faydalanırım” dedi.
Bekir Sadak = Musa: «O benim degnegimdir, ona dayanirim, onunla davarima yaprak silkerim, ondan daha bircok islerde faydalanirim» dedi.
Celal Yıldırım = Musâ, «o benim asâm (değneğim)dir, ona dayanırım; onunla davarlarıma yaprak silkerim ve benim onu (kullanmamda) başka ihtiyaçlarım da vardır» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (17-18) “Şu sağ elindeki nedir ey Musa?” (Musa) dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'O benim değneğimdir, ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim, ondan daha birçok işlerde faydalanırım' dedi.
Diyanet Vakfi = O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.
Edip Yüksel = 'O, benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim ve bana daha başka yararları da dokunmaktadır,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = O dedi: asâm, üzerine dayanırım ve onunla davarlarıma yaprak çırparım, benim onda daha diğer hacetlerim de vardır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «O benim asam, üzerine dayanırım ve onunla davarlarıma yaprak çırparım; benim daha başka ihtiyaçlarımı da görür.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa dedi: «O benim asâm (değneğim) dır, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda başka hacetlerim (faydalanacağım şeyler) de var»
Gültekin Onan = Dedi ki: "O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var."
Harun Yıldırım = O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.
Hasan Basri Çantay = (Musa) dedi: «O, benim asamdır. Ona dayanırım. Onunla davarlarıma yaprak silkerim. Onda bana mahsus başkaca haacetler de vardır».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ:) 'O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim, benim için onda daha başka ihtiyaçlar da vardır' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim ve daha bir çok işlerde ondan faydalanırım.
Kadri Çelik = Dedi ki: “O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim ve onda benim için daha başka yararlar da var.”
Muhammed Esed = (Musa:) "Bu benim değneğim" dedi, "buna dayanırım; bununla davarıma yaprak silkelerim; ve başka işlerde de kullanırım onu."
Mustafa İslamoğlu = (Musa) "Bu? Benim değneğim!" dedi, "Ona yaslanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim; tabi ki benim için işe yaradığı başka yerler de var!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «O benim asamdır, ona dayanırım ve onunla koyunlarımın üzerine (yaprak silkerim ve benim için onda başka menfaatler de vardır.»
Ömer Öngüt = “O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim ve daha birçok işlerde faydalanırım. ” dedi.
Şaban Piriş = - O benim asamdır, dedi. Ona dayanırım ve koyunlarıma onunla yaprak silkerim. Onun bana başka faydaları da var.
Sadık Türkmen = Dedi ki: “O benim asamdır; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Onun bana başka yararları da vardır.”
Seyyid Kutub = Musa dedi ki; «O benim değneğimdir. Ona dayanırım. Onunla koyunlarıma yaprak silkerim. Bunlar dışında daha birçok işime de yarar o.»
Suat Yıldırım = "O asamdır," dedi, "üzerine dayanırım, onunla davarlarıma yaprak çırparım, ayrıca onunla daha birçok ihtiyacımı gideririm."
Süleyman Ateş = (Mûsâ) dedi: "O, asâ'mdır. Ona dayanıyorum ve onunla davarıma yaprak silkeliyorum ve onda benim daha birçok ihtiyaçlarım var (onunla birçok ihtiyacımı gideririm)."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.»
Ümit Şimşek = Musa 'O benim asâmdır,' dedi. 'Ona dayanırım; onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla gördüğüm daha başka işler de vardır.'
Yaşar Nuri Öztürk = Cevap verdi: "O, benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma ağaçtan yaprak indiririm. Onda, işime yarayan başka özellikler de vardır."
İskender Ali Mihr = “O benim asamdır, ben ona dayanırım (yaslanırım). Ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkelerim. Benim için onda, daha başka menfaatler (faydalar) da vardır.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa “O üzerine yaslandığım değneğim. Onunla koyunlarıma yemeleri için yaprakları çırparım ve o değnekle başka ihtiyaçlarımı karşılarım.
قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 19 -
Kâle elkıhâ yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = Allah, “Onu yere at ey Mûsâ!” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dedi ki: Elinden bırak onu ey Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Allah: “Onu bırak, ya Musa!” buyurdu.
Adem Uğur = Allah: Yere at onu, ey Musa! dedi.
Ahmed Hulusi = "Onu bırak, yâ Musa!" dedi.
Ahmet Tekin = 'Yere at onu, Ey Mûsâ!' dedi.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'Onu at, ey Musa!'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Onu at, ey Musa."
Ali Fikri Yavuz = Allah buyurdu ki: Onu yere bırak.
Ali Ünal = Allah, “Bırak onu yere Musa!” buyurdu.
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Yere at onu, ey Mûsâ!” dedi.
Bekir Sadak = Allah: «Ey Musa! Birak onu» dedi.
Celal Yıldırım = Allah, «onu yere bırak ya Mu sâ !» buyurdu.
Cemal Külünkoğlu = (19-20) Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi. Musa da onu attı. O bir anda koşan bir yılan oluverdi.
Diyanet İşleri (eski) = Allah: 'Ey Musa! Bırak onu' dedi.
Diyanet Vakfi = Allah: Yere at onu, ey Musa! dedi.
Edip Yüksel = 'At onu Musa!,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Buyurdu ki bırak onu ya Musâ!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Bırak onu, ey Musa!» diye buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah: «Ey Musa! onu (yere) bırak» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Onu at, ey Musa."
Harun Yıldırım = Allah: Yere at onu, ey Musa! dedi.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Musa, onu (elinden) bırak».
Hayrat Neşriyat = (Allah:) 'Onu (yere) bırak, ey Mûsâ!' buyurdu.
İbni Kesir = Buyurdu: Ey Musa bırak onu.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Onu at, ey Musa!”
Muhammed Esed = "Şimdi onu yere at, ey Musa!" dedi.
Mustafa İslamoğlu = (O ses) "Onu yere bırak ey Musa!" dedi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Ey Mûsa! Onu (elinden) bırakıver.»
Ömer Öngüt = “Bırak onu ey Musa!” buyurdu.
Şaban Piriş = - Onu at, Ey Musa, dedi.
Sadık Türkmen = Allah dedi ki: “Onu yere at, Ey Musa!”
Seyyid Kutub = Allah «onu yere at!» dedi.
Suat Yıldırım = "Bırak onu Mûsâ!" buyurdu.
Süleyman Ateş = (Allâh) buyurdu; "(Yere) at onu ey Mûsâ!"
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Onu at, ey Musa.»
Ümit Şimşek = Allah 'Onu at, ey Musa' buyurdu.
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "Yere at onu ey Mûsa!"
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): “Ey Musa, onu at!” dedi.
İlyas Yorulmaz = Allah “Onu yere at ya Musa” dedi.
فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى
Tâ-Hâ / 20 -
Fe elkâhâ fe izâ hiye hayyetun tes’â.
Diyanet İşleri = Mûsâ da onu attı. Bir de ne görsün o, hızla akan bir yılan olmuş!
Abdulbaki Gölpınarlı = Bıraktı onu, bir de baktı ki bir yılan olmuş, koşup durmada.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine, Musa onu attı. Bir de ne görsün, hızla hareket eden bir yılan.
Adem Uğur = Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi!
Ahmed Hulusi = (Musa da) onu attı. . . Bir de ne görsün, o kayan bir yılan!
Ahmet Tekin = Mûsâ asâsını hemen yere attı. Bir de ne görsün. Bir yılan olmuş, koşuyor.
Ahmet Varol = Böylece onu attı. Birden o, hızla koşan bir yılan oluverdi.
Ali Bulaç = Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).
Ali Fikri Yavuz = Mûsa da onu bıraktı, bir de ne görsün! O bir yılan olmuş koşuyor.
Ali Ünal = Musa da bıraktı. Bir de ne görsün: asâ, hızla kıvrılıp sürünen bir yılan oluvermiş!
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılana dönüştü.
Bekir Sadak = Birakinca, degnek hemen, kosan bir yilan oluverdi.
Celal Yıldırım = Musâ da hemen onu yere bırakıverdi, derken bir de ne görsün, sürünüp yol alan bir yılan o..
Cemal Külünkoğlu = (19-20) Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi. Musa da onu attı. O bir anda koşan bir yılan oluverdi.
Diyanet İşleri (eski) = Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.
Diyanet Vakfi = Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi!
Edip Yüksel = Onu atınca, hareketli bir yılana dönüşüverdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bıraktı ne baksın o bir yılan olmuş koşuyor
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bıraktı onu, bir de ne görsün o, bir yılan olmuş koşuyor!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa da onu bıraktı, bir de ne görsün! o bir yılan olmuş koşuyor.
Gültekin Onan = Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).
Harun Yıldırım = Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi!
Hasan Basri Çantay = O da bunu bırakdı. Bir de ne görsün: Koşub duran bir yılan (olmuş) dur o!
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine (Mûsâ) onu (yere) bıraktı; bir de ne görsün, o bir yılan (olmuş), hızla hareket ediyor!
İbni Kesir = O da bıraktı. Bir de ne görsün; o, hemen koşan bir yılan oluvermiş.
Kadri Çelik = Böylece, o da onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).
Muhammed Esed = Bunun üzerine, (Musa), onu yere attı; bir de ne görsün! hızla akan bir yılan oluvermişti o!
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine (Musa) onu yere bıraktı. Bir de ne görsün: o değnek bir yılan türü... hızla akıyor...
Ömer Nasuhi Bilmen = Hemen bırakıverdi, o derhal koşar bir yılan kesildi.
Ömer Öngüt = Onu hemen yere attı. Bir de baktı ki, hızla sürünen bir yılan oluvermiş!
Şaban Piriş = Musa da onu attı. O bir anda koşan bir yılan oluvermişti.
Sadık Türkmen = Onu yere attı, bir de ne görsün, koşan bir yılan oluverdi!
Seyyid Kutub = Musa değneği yere atıverdi. Birde ne görsün! Ansızın sürünen bir yılan oluvermiş!
Suat Yıldırım = Hemen bıraktı. Bir de ne görsün: Hızla kıvrılıp sürünen, kocaman bir yılan oldu!
Süleyman Ateş = (Mûsâ) attı, bir de ne görsün o, koşan kocaman bir yılan!
Tefhim-ul Kuran = Böylece, o da onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş).
Ümit Şimşek = Musa onu attı; o da yılan oldu, yürüdü.
Yaşar Nuri Öztürk = O da onu attı. Bir de ne görsün, bir yılan olmuş o, koşuyor...
İskender Ali Mihr = Böylece onu attı. O zaman o, hızla hareket eden (koşan) bir yılan olmuştu.
İlyas Yorulmaz = Değneği yere attığında, birden bire o değnek hareket eden bir yılan oldu.
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى
Tâ-Hâ / 21 -
Kâle huzhâ ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehâl ûlâ.
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “Tut onu. Korkma! Biz, onu yine eski durumuna döndüreceğiz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Al onu dedi, korkma, evvelce olduğu gibi sopa olarak vereceğiz onu sana.
Abdullah Parlıyan = Allah dedi ki: “Onu tut, korkma, biz onu eski haline döndüreceğiz.
Adem Uğur = Allah buyurdu: Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.
Ahmed Hulusi = "Onu al ve korkma! Onu sana ilk görünümünde iade edeceğiz!" dedi.
Ahmet Tekin = Allah:'Onu tut. Korkma. Biz onu yine önceki haline getireceğiz.' dedi.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'Onu al ve korkma. Onu tekrar ilk haline döndüreceğiz.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz."
Ali Fikri Yavuz = Allah buyurdu ki: Tut onu, korkma. Biz onu evvelki haline çevireceğiz.
Ali Ünal = “Tut onu!” buyurdu Allah, “Korkma, onu eski haline iade edeceğiz.
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız” dedi.
Bekir Sadak = (21-23) Allah: «Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna cevirecegiz. Daha buyuk mucizelerimizi sana gostermemiz icin elini koltugunun altina koy da, diger bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz ciksin» dedi.*
Celal Yıldırım = Allah dedi ki: Onu tut, korkma, biz onu ilk şekline döndüreceğiz.
Cemal Külünkoğlu = Allah, şöyle buyurdu: “Tut onu! Korkma! Biz, onu yine eski durumuna döndüreceğiz.”
Diyanet İşleri (eski) = (21-23) Allah: 'Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın' dedi.
Diyanet Vakfi = Allah buyurdu: Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.
Edip Yüksel = Dedi, 'Al onu, korkma. Onu ilk durumuna sokacağız.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Tut onu, buyurdu: ve korkma biz onu evvelki sîretine iade edeceğiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «Tut onu ve korkma, Biz onu önceki haline döndüreceğiz.» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah buyurdu ki: «Tut onu, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz."
Harun Yıldırım = Allah buyurdu: Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk haline sokacağız.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Tut onu, korkma. Biz onu yine evvelki şekline çevireceğiz».
Hayrat Neşriyat = (Allah) buyurdu ki: 'Onu al ve (bizim huzûrumuzda hiçbir şeyden) korkma! (Biz)onu yine evvelki hâline döndüreceğiz.'
İbni Kesir = Buyurdu: Tut onu korkma. Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz.”
Muhammed Esed = "Onu tut" dedi, "ve korkma! Biz onu hemen eski haline döndüreceğiz."
Mustafa İslamoğlu = (O ses) "Onu al ve sakın korkma!" dedi, "Biz onu ilk haline geri döndüreceğiz."
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Onu tut ve korkma. Biz onu evvelki suretine iade ederiz.»
Ömer Öngüt = Buyurdu ki: “Tut onu, korkma! Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. ”
Şaban Piriş = -Onu al ve korkma, dedi. Onu ilk haline döndüreceğiz.
Sadık Türkmen = (Allah) dedi ki: “Onu al ve korkma; onu ilk durumuna döndüreceğiz.
Seyyid Kutub = Allah dedi ki; «Al onu yerden, korkma, biz onu eski haline dönüştüreceğiz»
Suat Yıldırım = "Tut onu! Korkma, Biz onu eski haline çevireceğiz!" buyurdu.
Süleyman Ateş = (Allâh): "Al onu, dedi, korkma biz onu yine ilk durumuna sokacağız."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz.»
Ümit Şimşek = Allah 'Onu al, korkma,' buyurdu. 'Biz onu tekrar eski haline getireceğiz.
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "Al onu, korkma! Biz onu ilk görünümüne döndüreceğiz."
İskender Ali Mihr = “Onu al ve korkma! Onu ilk suretine (durumuna) döndüreceğiz.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Allah “Korkmadan onu al, çünkü onu ilk şekline (değnek haline) geri döndüreceğiz. ”
وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى
Tâ-Hâ / 22 -
Vadmum yedeke ilâ cenâhıke tahruc beydâe min gayri sûin âyeten uhrâ.
Diyanet İşleri = (22-23) “Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Elini koynuna sok da bir hastalık yüzünden olmamak şartıyla bembeyaz çıksın; bu da bir başka delil sana.
Abdullah Parlıyan = Elini koynuna sok, bir başka mucize olarak kusursuz, bembeyaz çıksın.
Adem Uğur = Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.
Ahmed Hulusi = Elini yenine sok da hiçbir organik bozukluk sonucu olmaksızın bir başka mucize olarak ak bir parıltı ile geri çıksın.
Ahmet Tekin = 'Elini koltuğunun altına sok. Kusurla ilgisi olmayan, ışıl ışıl, bembeyaz bir el ortaya çıksın. Bu da diğer bir mûcize.'
Ahmet Varol = Elini yanına sok. Bir hastalık olmadan, başka bir mucize olarak, bembeyaz çıksın.
Ali Bulaç = "Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın."
Ali Fikri Yavuz = Bir de, diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusursuz olarak bembeyaz çıksın.
Ali Ünal = “Şimdi de elini koynuna sok; bir başka âyet (mucize) olarak hiç pürüzsüz ve kusursuz, parlak mı parlak çıkacaktır o.
Bayraktar Bayraklı = “Elini koynuna sok, bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz çıksın.”
Bekir Sadak = (21-23) Allah: «Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna cevirecegiz. Daha buyuk mucizelerimizi sana gostermemiz icin elini koltugunun altina koy da, diger bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz ciksin» dedi.*
Celal Yıldırım = Elini koltuğuna sok, diğer bir mu'cize olarak o kusursuz bembeyaz ışıl ışıl olarak çıksın.
Cemal Külünkoğlu = “Elini koynuna sok, bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz çıksın.”
Diyanet İşleri (eski) = (21-23) Allah: 'Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın' dedi.
Diyanet Vakfi = Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.
Edip Yüksel = 'Bir başka delil olarak, elini koltuğunun altına koy; lekesiz bembeyaz olarak çıksın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de elini koynuna sok, çıksın bembeyaz bir afetsiz diğer bir âyet olarak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Bir de elini koynuna sok ki, diğer bir mucize olarak kusursuz bembeyaz çıksın!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Bir de diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusursuz olarak bembeyaz çıksın.»
Gültekin Onan = "Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir ayet olarak bembeyaz bir durumda çıksın."
Harun Yıldırım = Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.
Hasan Basri Çantay = «Bir de elini koynuna sok da, diğer bir mu'cize olmak üzere, o, ayıbsız ve bembeyaz bir halde çıkıversin».
Hayrat Neşriyat = 'Ve elini yanına (koltuğunun altına) sok! Başka bir mu'cize olmak üzere, kusursuz bembeyaz (parlayan ve nûr saçan bir el) olarak çıksın!'
İbni Kesir = Elini de koltuğunun altına koy ki; diğer bir mucize olarak kusursuz, bembeyaz çıksın.
Kadri Çelik = “Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın.”
Muhammed Esed = "Şimdi de elini koynuna sok: herhangi bir uğursuzluğun değil, (Bizim rahmetimizin) başka bir işareti olarak bembeyaz (ışıldayarak) çıkacaktır;
Mustafa İslamoğlu = "Şimdi de elini koynuna sok! Her tür kusurdan arınmış olarak, bir başka mucize olarak bembeyaz çıkacaktır;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve elini koltuğunun altına sok, başka bir mucize olarak ayıpsız bir halde bembeyaz olarak çıkıversin.»
Ömer Öngüt = “Elini koynuna sok, diğer bir mucize olarak kusursuz bembeyaz çıksın. ”
Şaban Piriş = Elini koynuna sok, bir başka mucize olarak kusursuz, bembeyaz çıksın.
Sadık Türkmen = Elini koltuğunun altına sok, bir leke/kusur olmaksızın bembeyaz çıksın; başka bir ayet/mucize olarak!
Seyyid Kutub = Elini yenine sok da hiçbir organik bozukluk sonucu olmaksızın bir başka mucize olarak ak bir parıltı ile geri çıksın.
Suat Yıldırım = Bir de elini koynuna sok! Bir başka mûcize olarak çıkar onu hiç pürüzsüz, parlak mı parlak!
Süleyman Ateş = "Elini böğrüne sok; bir hastalık olmadan, ayrı bir mu'cize olarak bembeyaz bir durumda çıksın."
Tefhim-ul Kuran = «Elini de koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın.»
Ümit Şimşek = 'Şimdi elini koynuna sok; bir başka mucize olarak, o da hiç kusursuz, bembeyaz parlar halde çıksın.
Yaşar Nuri Öztürk = "Bir de elini koynuna sok! Bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz bir halde çıksın."
İskender Ali Mihr = Elini, (koynunun) yan tarafına koy (sok). Başka bir âyet (mucize) olarak, kusursuz (lekesiz) ve beyaz (nurlu) olarak çıkar.
İlyas Yorulmaz = “Elçiliğine başka bir delil (ayet) olması için elini koynuna sok, elin bembeyaz lekesiz olarak çıksın”
لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى
Tâ-Hâ / 23 -
Li nuriyeke min âyâtinâl kubrâ.
Diyanet İşleri = (22-23) “Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Böylece de en büyük delillerimizden bir kısmını gösterelim sana.
Abdullah Parlıyan = Böylece sana, en büyük delillerimizden bir kısmını gösterelim.
Adem Uğur = Ta ki, sana, (böylece) en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.
Ahmed Hulusi = "Sana en büyük mucizelerimizden gösterelim böylece!"
Ahmet Tekin = 'Sana kudretimizin ve peygamberliğinin delili olan en büyük mûcizelerimizden bazılarını gösterelim istedik.'
Ahmet Varol = Böylece sana, büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım.
Ali Bulaç = "Öyle ki, sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım."
Ali Fikri Yavuz = Bunları, sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık.
Ali Ünal = “Bunları, (Bize ve kudretimize işaret eden) en büyük delillerimizden bir kısmını sana gösterelim diye yaptık.
Bayraktar Bayraklı = “Ta ki, sana en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.”
Bekir Sadak = (21-23) Allah: «Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna cevirecegiz. Daha buyuk mucizelerimizi sana gostermemiz icin elini koltugunun altina koy da, diger bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz ciksin» dedi.*
Celal Yıldırım = Tâ ki, bununla sana en büyük mu'cizelerimizi gösterelim.
Cemal Külünkoğlu = “Böylece sana en büyük mucizelerimizden birini göstermek istiyoruz.”
Diyanet İşleri (eski) = (21-23) Allah: 'Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın' dedi.
Diyanet Vakfi = Ta ki, sana, (böylece) en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.
Edip Yüksel = 'Böylece sana en büyük mucizelerimizden bazılarını gösterelim.'
Elmalılı Hamdi Yazır = ki sana en büyük âyetlerimizden gösterelim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sana en büyük mucizelerimizden bir kısmını gösterelim diye.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Bunları sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık.»
Gültekin Onan = "Öyle ki, sana büyük ayetlerimizden (birini) göstermiş olalım."
Harun Yıldırım = Ta ki, sana, (böylece) en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.
Hasan Basri Çantay = «Tâki sana en büyük âyetlerimizden (birini daha) gösterelim».
Hayrat Neşriyat = 'Tâ ki sana en büyük mu'cizelerimizden bazılarını gösterelim!'
İbni Kesir = Bununla sana daha büyük mucizelerimizi gösterelim.
Kadri Çelik = “Öyle ki sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım.”
Muhammed Esed = ki böylece sana büyük mucizelerimizden bir kısmını göstermiş olalım.
Mustafa İslamoğlu = ki bu sayede, sana en büyük mucizelerimizden birini gösterebilelim..."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Tâ ki, sana en büyük âyetlerimizden gösterelim.»
Ömer Öngüt = “Bununla sana en büyük âyetlerimizden (mucizelerimizden) bazılarını göstermiş olalım. ”
Şaban Piriş = Sana büyük mucizelerimizden gösterelim.
Sadık Türkmen = Öyle ki, büyük ayetlerimizden birini sana gösterelim.
Seyyid Kutub = Böylece sana birkaç büyük mucizemizi göstermek istedik.
Suat Yıldırım = Böylece sana en büyük mûcizelerimizden birini göstermek istiyoruz.
Süleyman Ateş = "Ki sana en büyük mu'cizelerimizden bazılarını göstermiş olalım"
Tefhim-ul Kuran = «Öyleki, sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım.»
Ümit Şimşek = 'Böylece sana en büyük âyetlerimizden birini gösterelim.
Yaşar Nuri Öztürk = "Böylece sana en büyük mucizelerimizden bazılarını göstereceğiz."
İskender Ali Mihr = Büyük âyetlerimizden (mucizelerimizden) birini, sana göstermemiz içindir.
İlyas Yorulmaz = “Sana ayetlerimizden en büyüğünü göstereceğiz. ”
اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
Tâ-Hâ / 24 -
İzheb ilâ fir’avne innehu tagâ.
Diyanet İşleri = “Firavun’a git, çünkü o azmıştır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Git Firavun'a şüphe yok ki pek azdı o.
Abdullah Parlıyan = Şimdi artık Firavun'a git, şüphe yok ki, O pek azdı.”
Adem Uğur = Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.
Ahmed Hulusi = "Git Firavun'a! Muhakkak ki o iyice azdı!"
Ahmet Tekin = 'Firavun’a git. O iyice azdı.'
Ahmet Varol = Firavun'a git. Çünkü o gerçekten azdı.'
Ali Bulaç = "Firavun'a git, çünkü o azmış bulunuyor."
Ali Fikri Yavuz = Firavun’a git, çünkü o hakikaten azdı.
Ali Ünal = “Firavun’a git, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı.”
Bayraktar Bayraklı = “Firavun'a git! Çünkü o iyice azdı.”
Bekir Sadak = «Firavun'a git, dogrusu o azmistir.»
Celal Yıldırım = Artık Fir'avn'a git, çünkü o iyice azıtmıştır.
Cemal Külünkoğlu = “Firavun'a git, çünkü o azmıştır.”
Diyanet İşleri (eski) = 'Firavun'a git, doğrusu o azmıştır.'
Diyanet Vakfi = Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.
Edip Yüksel = 'Firavun'a git, çünkü o azdı.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Git Fir'avna zira o pek azdı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Firavuna git, çünkü o pek azıttı.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Firavun'a git, çünkü o hakikaten azdı.»
Gültekin Onan = "Firavun'a git, çünkü o azmış bulunuyor."
Harun Yıldırım = Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.
Hasan Basri Çantay = «Fir'avna git. Çünkü o, hakıykaten azdı».
Hayrat Neşriyat = 'Fir'avun’a git; şübhesiz o iyice azdı.'
İbni Kesir = Firavun'a git, doğrusu o, azmıştır.
Kadri Çelik = “Firavun'a git, çünkü o azmış bulunmaktadır.”
Muhammed Esed = (Ve şimdi artık) o Firavun'a git; çünkü o, gerçekten her türlü ölçüyü çiğneyip geçti."
Mustafa İslamoğlu = "(Artık) Firavun'a git, çünkü o iyice azgınlaştı!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Fir'avun'a git. Muhakkak ki, o haddi aşıvermiştir.»
Ömer Öngüt = “Firavun'a git, doğrusu o azmıştır. ”
Şaban Piriş = Firavuna git, çünkü o azdı.
Sadık Türkmen = Firavun’a git. Çünkü o, iyice azmıştır.”
Seyyid Kutub = Şimdi sen Firavun'a git. Çünkü o gerçekten azıttı.»
Suat Yıldırım = Firavun’a git! Çünkü o, iyice azdı."
Süleyman Ateş = "İmdi sen Fir'avn'e git: çünkü o azdı."
Tefhim-ul Kuran = «Firavun'a git, çünkü o azmış bulunmaktadır.»
Ümit Şimşek = 'Firavun'a git; çünkü o iyice azıttı.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Firavun'a git; çünkü o, azdı."
İskender Ali Mihr = Firavuna git! Çünkü o, azdı.
İlyas Yorulmaz = “Firavuna git. Zira o çok azgın birisi oldu” dedi.
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي
Tâ-Hâ / 25 -
Kâle rabbişrah lî sadrî.
Diyanet İşleri = Mûsâ, dedi ki: “Rabbim! Gönlüme ferahlık ver.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbim dedi, kalbime genişlik ver.
Abdullah Parlıyan = Musa yalvararak: “Ey Rabbim! Göğsüme genişlik ver,
Adem Uğur = Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Rabbim, şuuruma genişlik ver (bunları hazmedebileyim ve gereğini uygulayabileyim). "
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Rabbim, gönlüme ferahlık ver' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç."
Ali Fikri Yavuz = Mûsa dedi ki: “- Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver.
Ali Ünal = Musa, “Rabbim,” diye yalvardı, “göksümü genişlet.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Rabbim!” dedi. “Yüreğime genişlik ver.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = (25-26-27-28) Musâ dedi ki: Ey Rabbim! Benim göğsümü geniş let. işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.
Cemal Külünkoğlu = (25-28) Musa, dedi ki: “Ey Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını (düğümünü) çöz. (Böylelikle) sözümü iyi anlasınlar.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.
Edip Yüksel = 'Rabbim,' dedi, 'göğsümü aç.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi: ya rab! benim göğsüme genişlik ver
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa dedi: «Ey Rabbim, benim göğsüme genişlik ver,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa dedi ki: «Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver,
Gültekin Onan = Dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç."
Harun Yıldırım = Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.
Hasan Basri Çantay = (Musa) dedi: «Rabbim, benim göğsüme genişlik ver».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ) dedi ki: 'Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver!'
İbni Kesir = Dedi ki: Rabbım, göğsümü aç.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Rabbim, benim göğsümü aç.”
Muhammed Esed = (Musa:) "Ey Rabbim!" dedi, "İçimi (Senin aydınlığınla) genişlet;
Mustafa İslamoğlu = (Musa) şöyle dua etti: "Rabbim! Göğsüme genişlik ver
Ömer Nasuhi Bilmen = Mûsa dedi ki: «Yarabbi! Benim göğsüme genişlik ver.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Rabbim! Göğsüme genişlik ver. ”
Şaban Piriş = - Rabbim göğsümü aç, dedi.
Sadık Türkmen = “rabbim!” dedi. “Göğsümü bana aç.
Seyyid Kutub = Musa dedi ki; «Ya Rabbi! Gönlümü genişlet.
Suat Yıldırım = (25-27) "Ya Rabbî," dedi, "genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını.
Süleyman Ateş = (Mûsâ) dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç (risalet görevini yüklenebilmesi için yüreğimi genişlet)"
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Rabbim, benim göğsümü aç.»
Ümit Şimşek = Musa dedi ki: 'Rabbim, gönlümü ferah kıl.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Rabbim, göğsümü açıp genişlet;
İskender Ali Mihr = (Musa A.S): “Rabbim benim göğsümü şerhet (yar, aç).” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa “Rabbim göğsümü geniş tut (ferahlat). ”
وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي
Tâ-Hâ / 26 -
Ve yessir lî emrî.
Diyanet İşleri = “İşimi bana kolaylaştır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = İşimi kolaylaştır.
Abdullah Parlıyan = İşimi kolaylaştır,
Adem Uğur = İşimi bana kolaylaştır.
Ahmed Hulusi = "İşimi bana kolaylaştır. "
Ahmet Tekin = 'Uygulayacağım planı, görevimi bana kolaylaştır.'
Ahmet Varol = Bana işimi kolaylaştır.
Ali Bulaç = "Bana işimi kolaylaştır."
Ali Fikri Yavuz = İşimi kolaylaştır.
Ali Ünal = “İşimi kolaylaştır.
Bayraktar Bayraklı = “İşimi bana kolaylaştır.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = (25-26-27-28) Musâ dedi ki: Ey Rabbim! Benim göğsümü geniş let. işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.
Cemal Külünkoğlu = (25-28) Musa, dedi ki: “Ey Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını (düğümünü) çöz. (Böylelikle) sözümü iyi anlasınlar.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = İşimi bana kolaylaştır.
Edip Yüksel = 'Bana işimi kolaylaştır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bana işimi kolaylaştır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = işimi kolaylaştır bana,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşimi kolaylaştır,
Gültekin Onan = "Bana / benim buyruğumu / (işimi) kolaylaştır."
Harun Yıldırım = İşimi bana kolaylaştır.
Hasan Basri Çantay = «İşimi kolayla».
Hayrat Neşriyat = 'Ve işimi bana kolaylaştır!'
İbni Kesir = İşimi kolaylaştır.
Kadri Çelik = “Bana işimi kolaylaştır.”
Muhammed Esed = görevimi bana kolaylaştır;
Mustafa İslamoğlu = kolaylaştır işimi;
Ömer Nasuhi Bilmen = (26-27) «Ve benim için işimi kolaylaştır.» «Ve dilimden düğümü çöz.»
Ömer Öngüt = “İşimi kolaylaştır. ”
Şaban Piriş = İşimi kolaylaştır.
Sadık Türkmen = Işimi bana kolaylaştır.
Seyyid Kutub = Görevimi kolaylaştır.
Suat Yıldırım = (25-27) "Ya Rabbî," dedi, "genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını.
Süleyman Ateş = "Bana işimi kolaylaştır."
Tefhim-ul Kuran = «Bana işimi kolaylaştır,»
Ümit Şimşek = 'İşimde kolaylık ver.
Yaşar Nuri Öztürk = İşimi bana kolaylaştır."
İskender Ali Mihr = Ve bana işimi kolaylaştır.
İlyas Yorulmaz = “Ve işimde (verdiğin bu görevde) kolaylık sağla. ”
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي
Tâ-Hâ / 27 -
Vahlul ukdeten min lisânî.
Diyanet İşleri = (27-28) “Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Dilimin bağını çöz de.
Abdullah Parlıyan = Dilimdeki düğümü çöz ki,
Adem Uğur = Dilimden (şu) bağı çöz.
Ahmed Hulusi = "Lisanımdaki tutukluğu çöz. "
Ahmet Tekin = 'Dilimdeki tutukluğu gider.'
Ahmet Varol = Dilimden düğümü çöz.
Ali Bulaç = "Dilimden düğümü çöz;"
Ali Fikri Yavuz = Dilimden düğümü (şu peltekliği) çöz.
Ali Ünal = “Dilimde bir bağ var, onu çöz.
Bayraktar Bayraklı = (27-28) “Dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = (25-26-27-28) Musâ dedi ki: Ey Rabbim! Benim göğsümü geniş let. işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.
Cemal Külünkoğlu = (25-28) Musa, dedi ki: “Ey Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını (düğümünü) çöz. (Böylelikle) sözümü iyi anlasınlar.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Dilimden (şu) bağı çöz.
Edip Yüksel = 'Dilimdeki düğümü çöz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve dilimden ukdeyi çöz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = dilimden düğümü çöz,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Dilimden düğümü çöz
Gültekin Onan = "Dilimden düğümü çöz."
Harun Yıldırım = Dilimden (şu) bağı çöz.
Hasan Basri Çantay = «Dilimden de (şu) düğümü çöz ki»,
Hayrat Neşriyat = (27-28) 'Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!'
İbni Kesir = Dilimden de düğümü çöz ki;
Kadri Çelik = “Dilimden düğümü çöz.”
Muhammed Esed = dilimdeki düğümü çöz
Mustafa İslamoğlu = düğümü çöz dilimden;
Ömer Nasuhi Bilmen = (26-27) «Ve benim için işimi kolaylaştır.» «Ve dilimden düğümü çöz.»
Ömer Öngüt = “Dilimin düğümünü çöz. ”
Şaban Piriş = Dilimdeki düğümü çöz.
Sadık Türkmen = Ve dilimden düğümü çöz ki;
Seyyid Kutub = Dilimin düğümünü çöz.
Suat Yıldırım = (25-27) "Ya Rabbî," dedi, "genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını.
Süleyman Ateş = "Dilimin düğümünü çöz".
Tefhim-ul Kuran = «Dilimden düğümü çöz,»
Ümit Şimşek = 'Dilimden tutukluğu gider.
Yaşar Nuri Öztürk = "Dilimden düğümü çöz,
İskender Ali Mihr = Ve dilimden düğümü (peltekliği) çöz.
İlyas Yorulmaz = “Dilimdeki düğümü (tutukluğu) çöz (akıcı, açık ve anlaşılır konuşayım). ”
يَفْقَهُوا قَوْلِي
Tâ-Hâ / 28 -
Yefkahû kavlî.
Diyanet İşleri = (27-28) “Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Anlasınlar sözümü iyice.
Abdullah Parlıyan = Söylediklerimi tam olarak anlayabilsinler.
Adem Uğur = Ki sözümü anlasınlar.
Ahmed Hulusi = "Ki sözümü (derinliğine) anlasınlar. "
Ahmet Tekin = 'Sözümü iyi anlasınlar.'
Ahmet Varol = Ki sözümü iyi anlasınlar.
Ali Bulaç = "Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar."
Ali Fikri Yavuz = Böylece sözümü iyi anlasınlar.
Ali Ünal = “Ta ki, sözümü iyi anlasınlar.
Bayraktar Bayraklı = Anlasınlar sözümü iyice.
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = (25-26-27-28) Musâ dedi ki: Ey Rabbim! Benim göğsümü geniş let. işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlayabilsinler.
Cemal Külünkoğlu = (25-28) Musa, dedi ki: “Ey Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını (düğümünü) çöz. (Böylelikle) sözümü iyi anlasınlar.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Ki sözümü anlasınlar.
Edip Yüksel = 'Ki sözümü anlasınlar.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Sözümü iyi anlasınlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = sözümü iyi anlasınlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ki, sözümü iyi anlasınlar.
Gültekin Onan = "Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar (yefkahu)."
Harun Yıldırım = Ki sözümü anlasınlar.
Hasan Basri Çantay = «Sözümü iyi anlasınlar».
Hayrat Neşriyat = (27-28) 'Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!'
İbni Kesir = Sözümü iyi anlasınlar.
Kadri Çelik = “Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar.”
Muhammed Esed = ki söyleyeceklerimi tam olarak anlayabilsinler
Mustafa İslamoğlu = ki anlasınlar beni!
Ömer Nasuhi Bilmen = (28-29) «Sözümü iyice anlayabilsinler.» «Ve bana ailemden bir vezir kıl!»
Ömer Öngüt = “Ki, sözümü iyi anlasınlar. ”
Şaban Piriş = Ki sözümü iyi anlasınlar.
Sadık Türkmen = Sözümü anlayıp kavrasınlar.
Seyyid Kutub = Böylece söyleyeceklerimi anlayabilsinler.
Suat Yıldırım = Ta ki anlasınlar sözümü!
Süleyman Ateş = "Ki sözümü anlasınlar"
Tefhim-ul Kuran = «Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar.»
Ümit Şimşek = 'Tâ ki sözümü anlasınlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Ki sözümü iyi anlasınlar."
İskender Ali Mihr = Sözlerimi idrak etsinler.
İlyas Yorulmaz = “Ki sözlerimi (doğru) anlasınlar. ”
وَاجْعَل لِّي وَزِيرًا مِّنْ أَهْلِي
Tâ-Hâ / 29 -
Vec’al lî vezîren min ehlî.
Diyanet İşleri = “Bana ailemden birini yardımcı yap,”
Abdulbaki Gölpınarlı = Âilemden birini vezîr et bana.
Abdullah Parlıyan = Bana, ailemden de bir yardımcı ve destek ver,
Adem Uğur = Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver,
Ahmed Hulusi = "Benim için ehlimden bir yardımcı oluştur. "
Ahmet Tekin = 'Ailemden de, bana bir vezir tayin et.'
Ahmet Varol = Bana ailemden bir yardımcı ver.
Ali Bulaç = "Ailemden bana bir yardımcı kıl,"
Ali Fikri Yavuz = Bir de bana ehlimden bir vezir ver.
Ali Ünal = “Ailemden birini bana yardımcı kıl.
Bayraktar Bayraklı = “Bana ailemden bir de yardımcı ver.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = (29-30) Bana ailemden kardeşim Harun'u vezir eyle.
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver,
Edip Yüksel = 'Ailemden bana bir yardımcı ata.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bana ehlimden bir vezir ver
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bana ailemden bir yardımcı ver.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir de bana ailemden bir vezir ver.
Gültekin Onan = "Ehlimden (ailemden) bana bir yardımcı kıl,"
Harun Yıldırım = Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver,
Hasan Basri Çantay = «Bana kendi ailemden bir de vezîr ver».
Hayrat Neşriyat = (29-30) 'Ve âilemden kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl!'
İbni Kesir = Kendi ailemden bir vezir ver bana;
Kadri Çelik = “Ailemden bana bir yardımcı kıl.”
Muhammed Esed = ve bana yakınlarımın arasından yükümü paylaşacak bir yardımcı tayin et:
Mustafa İslamoğlu = "Bana yakınlarımdan yükümü paylaşacak birini görevlendir;
Ömer Nasuhi Bilmen = (28-29) «Sözümü iyice anlayabilsinler.» «Ve bana ailemden bir vezir kıl!»
Ömer Öngüt = “Âilemden bana bir vezir ver. ”
Şaban Piriş = Kendi ailemden bir yardımcı ver.
Sadık Türkmen = Ailemden bana bir yardımcı ver:
Seyyid Kutub = Ailemden bana bir yardımcı armağan et.
Suat Yıldırım = (29-30) Bana da ailemden birini, yardımcı kıl, Harun kardeşimi!
Süleyman Ateş = "Bana âilemden bir vezir ver:"
Tefhim-ul Kuran = «Ailemden bana bir yardımcı kıl,»
Ümit Şimşek = 'Ailemden birini bana yardımcı yap-
Yaşar Nuri Öztürk = "Bana ailemden bir yardımcı ver,
İskender Ali Mihr = Ve ailemden bana bir yardımcı kıl.
İlyas Yorulmaz = “Ailemden bana bir yardımcı görevlendir. ”
هَارُونَ أَخِي
Tâ-Hâ / 30 -
Hârûne ahî.
Diyanet İşleri = “Kardeşim Hârûn’u.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Kardeşim Hârûn'u.
Abdullah Parlıyan = Kardeşim Harun'u,
Adem Uğur = Kardeşim Harun'u.
Ahmed Hulusi = "Kardeşim Harun'u. "
Ahmet Tekin = 'Kardeşim Hârûn’u tayin et.'
Ahmet Varol = Kardeşim Harun'u.
Ali Bulaç = "Kardeşim Harun'u"
Ali Fikri Yavuz = Kardeşim Harûn’u (ver).
Ali Ünal = “Kardeşim Harun’u.
Bayraktar Bayraklı = “Kardeşim Hârûn'u.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = (29-30) Bana ailemden kardeşim Harun'u vezir eyle.
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Kardeşim Harun'u.
Edip Yüksel = 'Kardeşim Harun'u...'
Elmalılı Hamdi Yazır = o Kardeşim Harunu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kardeşim Harun'u.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kardeşim Harun'u (ver).
Gültekin Onan = "Kardeşim Harun'u"
Harun Yıldırım = Kardeşim Harun'u.
Hasan Basri Çantay = «Biraderim Hâruunu».
Hayrat Neşriyat = (29-30) 'Ve âilemden kardeşim Hârûn’u bana yardımcı kıl!'
İbni Kesir = Kardeşim Harun'u.
Kadri Çelik = “Kardeşim Harun'u.”
Muhammed Esed = Kardeşim Harun'u (mesela);
Mustafa İslamoğlu = (Mesela) Kardeşim Harun'u!
Ömer Nasuhi Bilmen = (30-31) «Kardeşim Harun'u.» «Onunla arkamı kuvvetlendir.»
Ömer Öngüt = “Kardeşim Harun'u. ”
Şaban Piriş = Kardeşim Harun’u
Sadık Türkmen = Kardeşim harun’u.
Seyyid Kutub = Kardeşim Harun'u yani.
Suat Yıldırım = (29-30) Bana da ailemden birini, yardımcı kıl, Harun kardeşimi!
Süleyman Ateş = "Kardeşim Hârûn'u."
Tefhim-ul Kuran = «Kardeşim Harun'u»
Ümit Şimşek = 'Kardeşim Harun'u.
Yaşar Nuri Öztürk = Kardeşim Hârun'u."
İskender Ali Mihr = Kardeşim Harun.
İlyas Yorulmaz = “Kardeşim Harun’u. ”
اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي
Tâ-Hâ / 31 -
Uşdud bihî ezrî.
Diyanet İşleri = “Onunla gücümü artır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Arka olsun bana, onunla kuvvetlendir beni.
Abdullah Parlıyan = Arka olsun bana, O'nunla kuvvetlendir beni,
Adem Uğur = Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.
Ahmed Hulusi = "Onunla gücümü arttır. "
Ahmet Tekin = 'Onunla gücüme güç kat.'
Ahmet Varol = Onunla arkamı güçlendir.
Ali Bulaç = "Onunla arkamı kuvvetlendir."
Ali Fikri Yavuz = Onunla arkamı kuvvetlendir.
Ali Ünal = “O’nunla beni takviye buyur.
Bayraktar Bayraklı = (31-32) “Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir ve onu işime ortak kıl.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = Onunla arkamı pekiştirip kuvvetlendir.
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.
Edip Yüksel = 'Beni onunla destekleyip güçlendir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onunla sırtımı pekit
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onunla sırtımı pekiştir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onunla arkamı kuvvetlendir.
Gültekin Onan = "Onunla arkamı kuvvetlendir."
Harun Yıldırım = Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.
Hasan Basri Çantay = «Onunla sırtımı kuvvetlendir».
Hayrat Neşriyat = (31-34) 'Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!'
İbni Kesir = Onunla destekle beni.
Kadri Çelik = “Onunla sırtımı pekiştir.”
Muhammed Esed = o'nunla benim gücümü pekiştir
Mustafa İslamoğlu = Onun sayesinde gücüme güç kat!
Ömer Nasuhi Bilmen = (30-31) «Kardeşim Harun'u.» «Onunla arkamı kuvvetlendir.»
Ömer Öngüt = “Beni onunla destekle. ”
Şaban Piriş = Onunla beni güçlendir.
Sadık Türkmen = Beni onunla destekleyip sırtımı/arkamı güçlendir.
Seyyid Kutub = Ona arkamı dayayıp güç kazanmamı sağla.
Suat Yıldırım = Onunla beni takviye et!
Süleyman Ateş = "Onunla arkamı kuvvetlendir."
Tefhim-ul Kuran = «Onunla arkamı kuvvetlendir.»
Ümit Şimşek = 'Onunla beni güçlendir.
Yaşar Nuri Öztürk = "Onunla sırtımı kuvvetlendir."
İskender Ali Mihr = Onunla, gücümü artır (beni güçlendir).
İlyas Yorulmaz = “Harun ile beni güçlendir. ”
وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي
Tâ-Hâ / 32 -
Ve eşrikhu fî emrî.
Diyanet İşleri = “Onu işime ortak et.”
Abdulbaki Gölpınarlı = İşime ortak et onu.
Abdullah Parlıyan = İşime ortak et O'nu,
Adem Uğur = Ve onu işime ortak kıl.
Ahmed Hulusi = "Onu işimde ortak yap. "
Ahmet Tekin = 'Onu uygulayacağım plana, göre-vime ortak et!'
Ahmet Varol = Onu işimde ortak kıl.
Ali Bulaç = "Onu işimde ortak kıl,"
Ali Fikri Yavuz = Elçilik işimde onu bana ortak et.
Ali Ünal = “O’nu bu işime ortak et.
Bayraktar Bayraklı = (31-32) “Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir ve onu işime ortak kıl.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = İşimde onu bana ortak kıl.
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Ve onu işime ortak kıl.
Edip Yüksel = 'Bu işimde onu bana ortak yap.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve onu işimde şerik et
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu görevimde ortak et
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Elçilik) işimde onu bana ortak et.
Gültekin Onan = "Onu buyruğumda / (işimde) ortak kıl,"
Harun Yıldırım = Ve onu işime ortak kıl.
Hasan Basri Çantay = «Onu işimde ortak kıl»,
Hayrat Neşriyat = (31-34) 'Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!'
İbni Kesir = Onu işimizde ortak yap,
Kadri Çelik = “Onu işimde ortak kıl.”
Muhammed Esed = ve görevimden o'na da pay ver
Mustafa İslamoğlu = Görevimden bir pay da ona ver
Ömer Nasuhi Bilmen = (32-33) «Ve onu işimde ortak kıl.» «Tâ ki, seni çokça tesbih edelim.»
Ömer Öngüt = “Onu da işimde ortak kıl. ”
Şaban Piriş = Onu görevim de bana ortak et.
Sadık Türkmen = Onu, işimde ortak kıl.
Seyyid Kutub = O'nu görevime ortak et.
Suat Yıldırım = Onu bu işime ortak et!
Süleyman Ateş = "Onu da işime ortak yap,"
Tefhim-ul Kuran = «Onu işimde ortak kıl,»
Ümit Şimşek = 'İşime onu ortak et.
Yaşar Nuri Öztürk = "Onu işime ortak kıl."
İskender Ali Mihr = Ve onu, işimde bana ortak kıl.
İlyas Yorulmaz = “ Ve görevimde bana ortak olsun. ”
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا
Tâ-Hâ / 33 -
Key nusebbihake kesîrâ(kesîren).
Diyanet İşleri = “Seni çok tespih edelim diye”,
Abdulbaki Gölpınarlı = Bunları yap da şanını çok tenzîh edelim.
Abdullah Parlıyan = Böylece, senin yüceler yücesi adını insanlar katında daha yükseklere çıkaralım,
Adem Uğur = Böylece seni bol bol tesbih edelim.
Ahmed Hulusi = "Ki seni çokça tespih edelim. "
Ahmet Tekin = 'Böylece seni bol bol tesbih edelim.'
Ahmet Varol = Böylece seni çok tesbih edelim.
Ali Bulaç = "Böylece seni çok tesbih edelim."
Ali Fikri Yavuz = Ki seni çok tesbih edelim.
Ali Ünal = “Ki, Sen’i gerçekten çok tesbih ve tenzih edelim.
Bayraktar Bayraklı = (33-34) “Böylece seni gereği gibi noksan sıfatlardan uzak tutalım ve gereği gibi analım.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = Ki seni çokça tesbîh edelim,
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Böylece seni bol bol tesbih edelim.
Edip Yüksel = 'Ki seni çokça yüceltelim.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ki seni çok tesbih edelim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ki Seni çok tesbih edelim
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ki seni çok tesbih edelim.
Gültekin Onan = "Böylece seni çok tesbih edelim."
Harun Yıldırım = Böylece seni bol bol tesbih edelim.
Hasan Basri Çantay = «Tâki Seni çok tesbîh edelim».
Hayrat Neşriyat = (31-34) 'Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!'
İbni Kesir = Ki seni daha çok tesbih edelim.
Kadri Çelik = “Böylece seni çok tesbih edelim.”
Muhammed Esed = ki, (birlikte) Senin yüceler yücesi adını (insanların katında) daha yükseklere çıkaralım,
Mustafa İslamoğlu = ki, zaten yüce olan adını çok daha yüceltelim;
Ömer Nasuhi Bilmen = (32-33) «Ve onu işimde ortak kıl.» «Tâ ki, seni çokça tesbih edelim.»
Ömer Öngüt = “Böylece seni daha çok tesbih edelim. ”
Şaban Piriş = ki seni çokça tesbih edebilelim.
Sadık Türkmen = Böylece, seni çokça ululayalım/tesbih edelim.
Seyyid Kutub = Böylece seni daha çok noksanlıklardan tenzih edelim.
Suat Yıldırım = Ta ki Seni daha çok tesbih ve tenzih edelim.
Süleyman Ateş = "Ki seni çok tesbih edelim,"
Tefhim-ul Kuran = «Böylece seni çok tesbih edelim.»
Ümit Şimşek = 'Tâ ki Seni çokça tesbih edelim.
Yaşar Nuri Öztürk = "Taki seni çokça tespih edelim."
İskender Ali Mihr = Seni, çok tesbih etmemiz için.
İlyas Yorulmaz = “Ki senin eksiksiz olduğunu sık sık analım (insanlara duyuralım). ”
وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا
Tâ-Hâ / 34 -
Ve nezkureke kesîrâ(kesîren).
Diyanet İşleri = “Seni çok zikredelim diye.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Seni çok analım.
Abdullah Parlıyan = Seni çok çok analım.
Adem Uğur = Ve çok çok analım seni.
Ahmed Hulusi = "Seni çok zikredelim (hatırlayalım)!"
Ahmet Tekin = 'Seni çok çok zikredelim, dinini, şeriatını anlatalım.'
Ahmet Varol = Ve seni çok analım.
Ali Bulaç = "Ve seni çok zikredelim."
Ali Fikri Yavuz = Seni çok analım.
Ali Ünal = “Sen’i gerçekten çok zikredelim.
Bayraktar Bayraklı = (33-34) “Böylece seni gereği gibi noksan sıfatlardan uzak tutalım ve gereği gibi analım.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = Ve seni çokça analım.
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Ve çok çok analım seni.
Edip Yüksel = 'Seni çokça analım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve çok zikreyleyelim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve çok analım Seni.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Seni çok analım.
Gültekin Onan = "Ve seni çok zikredelim."
Harun Yıldırım = Ve çok çok analım seni.
Hasan Basri Çantay = «Seni çok analım».
Hayrat Neşriyat = (31-34) 'Onunla gücümü takviye et ve onu vazîfeme ortak yap ki, seni çok tesbîh edelim ve seni çok zikredelim!'
İbni Kesir = Ve seni daha çok analım.
Kadri Çelik = “Ve seni çok zikredelim.”
Muhammed Esed = ve Seni sürekli analım!
Mustafa İslamoğlu = ve Seni sürekli analım:
Ömer Nasuhi Bilmen = (34-35) «Ve seni çokça zikreyleyelim.» «Şüphe yok ki, Sen bizi bihakkın görücüsün.»
Ömer Öngüt = “Ve seni çokça zikredelim. ”
Şaban Piriş = ve seni çokça zikredelim.
Sadık Türkmen = Ve seni çokça analım.
Seyyid Kutub = Senin adını daha çok analım.
Suat Yıldırım = Ve Seni daha çok analım.
Süleyman Ateş = "Ve seni çok analım,"
Tefhim-ul Kuran = «Ve seni çok zikredelim.»
Ümit Şimşek = 'Ve Seni çokça analım.
Yaşar Nuri Öztürk = "Seni çokça analım."
İskender Ali Mihr = Ve Seni, çok zikredelim.
İlyas Yorulmaz = “Ve seni daha çok anıp, anlatalım. ”
إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا
Tâ-Hâ / 35 -
İnneke kunte binâ basîrâ(basîren).
Diyanet İşleri = “Çünkü sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki sen, görmedesin bizi.
Abdullah Parlıyan = Muhakkak ki sen, bizi bütün varlığımızla görmektesin.”
Adem Uğur = Şüphesiz sen bizi görmektesin.
Ahmed Hulusi = "Muhakkak ki sen bizi Basıyr'sin!"
Ahmet Tekin = "Şüphesiz sen, bizi görmektesin."
Ahmet Varol = «Hiç şüphesiz sen, bizi görmektesin.»
Ali Bulaç = "Şüphesiz sen bizi görüyorsun."
Ali Fikri Yavuz = "Kuşkusuz sen, bizi görmektesin."
Ali Ünal = “Sen, zaten bizi her halimizle çok iyi görmekte ve bilmektesin.”
Bayraktar Bayraklı = “Şüphesiz sen, bizi görmektesin.”
Bekir Sadak = (25-35) Musa: «Rabbim! Gogsumu genislet, isimi kolaylastir, dilimin dugumunu coz ki sozumu iyi anlasinlar. Ailemden kardesim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu gorevimde ortak kil ki Seni daha cok tesbih edelim ve cokca analim. suphesiz Sen bizi grmektesin» dedi.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki Sen bizi (her an) görmektesin.
Cemal Külünkoğlu = (29-35) Bana ailemden kardeşim Harun'u yardımcı yap. Onunla arkamı kuvvetlendir. Onu görevimde bana ortak et. Böylece seni çok tesbih edelim. Ve seni (tebliğ için) çokça analım. Şüphe yok ki, sen bizi hakkıyla görmektesin.”
Diyanet İşleri (eski) = (25-35) Musa: 'Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin' dedi.
Diyanet Vakfi = Şüphesiz sen bizi görmektesin.
Edip Yüksel = 'Sen, elbette bizi Görensin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Şüphe yok ki sen bizi görüp duruyorsun
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şüphe yok ki, Sen bizi görüp duruyorsun.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Şüphe yok ki sen bizi görüp duruyorsun.»
Gültekin Onan = "Şüphesiz sen bizi görüyorsun."
Harun Yıldırım = Şüphesiz sen bizi görmektesin.
Hasan Basri Çantay = «Şübhe yok ki Sen bizi hakkıyle görensin».
Hayrat Neşriyat = 'Muhakkak ki sen, bizi hakkıyla görensin.'
İbni Kesir = Şüphesiz ki Sen, bizi görmektesin.
Kadri Çelik = “Hiç şüphesiz sen, bizi görmektesin.”
Muhammed Esed = Muhakkak ki, Sen bizi bütün varlığımızla görmektesin!"
Mustafa İslamoğlu = Kuşku yok ki Sen, bizi daima görüp duruyorsun!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (34-35) «Ve seni çokça zikreyleyelim.» «Şüphe yok ki, Sen bizi bihakkın görücüsün.»
Ömer Öngüt = “Şüphesiz ki sen bizi görüyorsun. ”
Şaban Piriş = Şüphesiz sen bizi görmektesin.
Sadık Türkmen = Şüphesiz sen, bizi görensin!”
Seyyid Kutub = Kuşku yok ki, biz senin gözetimin altındayız.»
Suat Yıldırım = Aslında Sen bizim bütün hallerimizi hakkıyla görmektesin."
Süleyman Ateş = "Şüphesiz sen, bizi görmektesin."
Tefhim-ul Kuran = «Hiç şüphesiz sen, bizi görmektesin.»
Ümit Şimşek = 'Hiç kuşkusuz Sen bizi görüyorsun.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Kuşkusuz sen, bizi görmektesin."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki Sen, bizi görensin.
İlyas Yorulmaz = “Sen bizim ne yaptığımızı en iyi görensin” dedi.
قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 36 -
Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “İstediğin sana verildi ey Mûsâ!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Dedi ki: Gerçekten de verildi dileğin ey Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Allah: “İşte istediğin herşey sana verildi, ey Musa!” dedi.
Adem Uğur = Allah: Ey Musa! dedi, istediğin sana verildi.
Ahmed Hulusi = "İstediğin sana verildi, yâ Musa!" dedi.
Ahmet Tekin = Allah:'Ey Mûsâ istediklerin sana verildi.' buyurdu.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'İstediğin sana verilmiştir, ey Musa!
Ali Bulaç = (Allah) Dedi ki: "Ey Musa istediğin sana verilmiştir."
Ali Fikri Yavuz = Allah buyurdu: “- Dilediğin sana verildi, ya Mûsa!
Ali Ünal = Allah buyurdu: “Şüphen olmasın ki Musa, istediklerin sana verilmiştir.
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi” dedi.
Bekir Sadak = (36-39) Allah: «Ey Musa! istedigin sana verildi» dedi, «Zaten sana baska bir defa da iyilikte bulunmus ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmistik: Musa'yi bir sandiga koy da suya birak; su onu kiyiya atar, Bana da, ona da dusman olan biri onu alir. Ey Musa! Gzumun nunde yetisesin diye seni sevimli kildim.»
Celal Yıldırım = Allah ona, «ey Musâ! istediğin sana verildi» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (36-37) Allah, şöyle buyurdu: “İstediğin sana verildi ey Musa! Andolsun ki, biz sana bir kere daha (şöyle) iyilikte bulunmuştuk:”
Diyanet İşleri (eski) = (36-39) Allah: 'Ey Musa! İstediğin sana verildi' dedi, 'Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.'
Diyanet Vakfi = Allah: Ey Musa! dedi, istediğin sana verildi.
Edip Yüksel = Dedi ki: 'Dilediğin sana verildi, Musa.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydi! Buyurdu: irdirildin dileğine ya Musâ
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «Haydi, erdirildin dileğine, ey Musa!» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah buyurdu: «Ey Musa! Dilediğin (şeyler) sana verildi.»
Gültekin Onan = (Tanrı ) Dedi ki: "Ey Musa istediğin sana verilmiştir."
Harun Yıldırım = Allah: Ey Musa! dedi, istediğin sana verildi.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Ey Musa, istediğin sana verilmişdir».
Hayrat Neşriyat = (Allah) şöyle buyurdu: 'İstediğin sana verilmiştir, ey Mûsâ!'
İbni Kesir = Buyurdu: Ey Musa; istediğin sana verilmiştir.
Kadri Çelik = (Allah) Dedi ki: “Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir.”
Muhammed Esed = (Allah:) "İşte istediğin her şey sana verildi, ey Musa!" dedi.
Mustafa İslamoğlu = (Rab) dedi ki: "Doğrusu Ey Musa, işte istediklerin sana verilmiştir;
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Ey Mûsa! Sana isteğin verilmiştir.»
Ömer Öngüt = Allah buyurdu ki: “Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir. ”
Şaban Piriş = -Ey Musa istediklerin sana verilmiştir, dedi.
Sadık Türkmen = (Allah) dedi ki: “Sana istediğin verildi, Ey Musa!”
Seyyid Kutub = Ey Musa, bu istediklerin sana verilmiştir.
Suat Yıldırım = (36-37) "Mûsâ!" dedi, "istediklerin sana verildi. Zaten başka bir sefer de sana lütufta bulunmuştuk."
Süleyman Ateş = (Allâh) buyurdu: "Ey Mûsâ, istediğin sana verildi."
Tefhim-ul Kuran = (Allah) Dedi ki: «Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir.»
Ümit Şimşek = Allah buyurdu ki: 'İstediğin verildi, ey Musa!
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "İstediğin sana verildi, ey Mûsa."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): “Ey Musa! Sana istediğin verilmiştir.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Allah “Ey Musa! İstediklerini sana verdim. ”
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى
Tâ-Hâ / 37 -
Ve lekad menennâ aleyke merraten uhrâ.
Diyanet İşleri = “Andolsun, biz sana bir kere daha iyilikte bulunmuştuk.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki bir kere daha lûtfetmiştik sana.
Abdullah Parlıyan = “Zaten sana, geçmişte bir kere daha lütufta bulunmuştuk.
Adem Uğur = Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.
Ahmed Hulusi = "Andolsun ki (bundan önce) sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk. "
Ahmet Tekin = 'Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.'
Ahmet Varol = Andolsun biz sana bir başka defa gene lütufta bulunmuştuk.
Ali Bulaç = "Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk."
Ali Fikri Yavuz = And olsun, biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik.”
Ali Ünal = “Nitekim sana daha önce de bir lütufta bulunmuştuk.
Bayraktar Bayraklı = “Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.”
Bekir Sadak = (36-39) Allah: «Ey Musa! istedigin sana verildi» dedi, «Zaten sana baska bir defa da iyilikte bulunmus ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmistik: Musa'yi bir sandiga koy da suya birak; su onu kiyiya atar, Bana da, ona da dusman olan biri onu alir. Ey Musa! Gzumun nunde yetisesin diye seni sevimli kildim.»
Celal Yıldırım = And olsun ki, biz bir başka defa da sana minnette bulunup lütfetmiştik.
Cemal Külünkoğlu = (36-37) Allah, şöyle buyurdu: “İstediğin sana verildi ey Musa! Andolsun ki, biz sana bir kere daha (şöyle) iyilikte bulunmuştuk:”
Diyanet İşleri (eski) = (36-39) Allah: 'Ey Musa! İstediğin sana verildi' dedi, 'Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.'
Diyanet Vakfi = Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.
Edip Yüksel = 'Sana bir kez daha lütufta bulunduk.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Şanım hakkı için biz lûtfeylemiştik sana diğer bir def'a daha
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şanıma andolsun ki, Biz sana diğer bir defa daha lütufta bulunmuştuk.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «And olsun biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik»
Gültekin Onan = "Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk."
Harun Yıldırım = Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.
Hasan Basri Çantay = (37-38-39) «Andolsun ki biz sana diğer bir zamanda, anana vahyolunacak şey'i ilham etdiğimiz vakıtda da lutf etmiş ve (kendisine): — Onu tabuta koy da denize at ki deniz onu kıyıya bıraksın, onu benim de, kendisinin de düşmanı olan biri alacak diye (emreylemişdik). Sana karşı (Ey Musa) gözümün önünde yetişdirilmen için kendimden bir sevgi bırakmışdım.
Hayrat Neşriyat = 'Ve and olsun ki, sana başka bir def'a daha lütufta bulunmuştuk.'
İbni Kesir = Zaten sana, başka bir defa daha lutufta bulunmuştuk.
Kadri Çelik = “Şüphesiz biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.
Muhammed Esed = "Zaten sana geçmişte bir kere daha lütufda bulunmuştuk;
Mustafa İslamoğlu = Andolsun biz sana bir başka defa gene lütufta bulunmuştuk.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve andolsun ki, sana başka defa da ihsanda bulunmuşuzdur.»
Ömer Öngüt = And olsun, biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik.”
Şaban Piriş = Sana bir defa daha iyilikte bulunmuştuk.
Sadık Türkmen = “Andolsun biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.”
Seyyid Kutub = Biz, bundan önce de bir kere daha sana lütufta bulunmuştuk.
Suat Yıldırım = (36-37) "Mûsâ!" dedi, "istediklerin sana verildi. Zaten başka bir sefer de sana lütufta bulunmuştuk."
Süleyman Ateş = "Zaten biz sana bir kez daha lutufta bulunmuştuk."
Tefhim-ul Kuran = «Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.»
Ümit Şimşek = 'Başka bir sefer daha Biz sana lütufta bulunmuştuk.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yemin olsun, sana bir kez daha lütufta bulunmuştuk."
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki seni, bir kere daha ni’metlendirdik (ni’metlendirmiştik).
İlyas Yorulmaz = “Sana (daha önceden de) başka bir iyilik yapmıştık” dedi.
إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى
Tâ-Hâ / 38 -
İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.
Diyanet İşleri = “Hani annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik:”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani vahyedilecek şeyi ilhâm etmiştik anana.
Abdullah Parlıyan = Sen doğduğun zaman, annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik.
Adem Uğur = Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik:
Ahmed Hulusi = "Hani vahyolunanları annene vahyetmiştik:"
Ahmet Tekin = 'Hani bir vakitler annene, vahy ile bildirilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik.'
Ahmet Varol = Hani annene vahyolunanı vahyetmiştik: [1]
Ali Bulaç = "Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:)"
Ali Fikri Yavuz = Hani bir vakit (Firavun, doğan çocukları öldürüyordu da sen doğduğun zaman annen endişelenmişti. İşte bu sırada) ilham edilen şu ilhamı annene verdik:
Ali Ünal = “İlham edilmesi gerekeni annene ilham etmiş, (kalbini şöyle yönlendirmiş)tik:
Bayraktar Bayraklı = “Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik.”
Bekir Sadak = (36-39) Allah: «Ey Musa! istedigin sana verildi» dedi, «Zaten sana baska bir defa da iyilikte bulunmus ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmistik: Musa'yi bir sandiga koy da suya birak; su onu kiyiya atar, Bana da, ona da dusman olan biri onu alir. Ey Musa! Gzumun nunde yetisesin diye seni sevimli kildim.»
Celal Yıldırım = (38-39) Hani annene ilham edilecek şeyi ilham etmiştik: Musa'yı bir sandığa yerleştir de suya at, su onu kıyıya bıraksın; hem bana, hem ona düşman biri onu alır. (Ey Musâ!) Gözetimim altında yetiştirilesin diye kendi katımdan senin üzerine sevgimi koydum.
Cemal Külünkoğlu = (38-39) “Hani bir vakit (sen doğduğunda) annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik (ve demiştik ki:) Onu (henüz bebek olan Musa'yı) sandığın içine koy ve nehre (Nil'e) bırak ki, nehir onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Musa, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”
Diyanet İşleri (eski) = (36-39) Allah: 'Ey Musa! İstediğin sana verildi' dedi, 'Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.'
Diyanet Vakfi = Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik:
Edip Yüksel = 'Hani annene şu vahyi vahyetmiştik:'
Elmalılı Hamdi Yazır = O vakıt ki anana verilen şu ilhamı verdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hani o vakit annene, verilen şu ilhamı vermiştik:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani bir vakit ilham edilmesi gereken (ancak ilham ile bilinebilen) şu ilhamı annene verdik:
Gültekin Onan = "Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik (şöyle ki:)"
Harun Yıldırım = Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik:
Hasan Basri Çantay = (37-38-39) «Andolsun ki biz sana diğer bir zamanda, anana vahyolunacak şey'i ilham etdiğimiz vakıtda da lutf etmiş ve (kendisine): — Onu tabuta koy da denize at ki deniz onu kıyıya bıraksın, onu benim de, kendisinin de düşmanı olan biri alacak diye (emreylemişdik). Sana karşı (Ey Musa) gözümün önünde yetişdirilmen için kendimden bir sevgi bırakmışdım.
Hayrat Neşriyat = 'O zaman annene ilhâm edilecek olanı ilhâm etmiştik.'
İbni Kesir = Hani annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik.
Kadri Çelik = “Hani annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik.”
Muhammed Esed = hani, annene vahyi, buyruğu şöyle esinlemiştik:
Mustafa İslamoğlu = Hani ilahi mesajı annene şöyle iletmiştik;
Ömer Nasuhi Bilmen = Vaktâ ki, validene vahyolunacak şeyi vahyetmiştik.
Ömer Öngüt = “Hani annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik. ”
Şaban Piriş = Hani annene ilham edilmesi gerekeni ilham etmiştik.
Sadık Türkmen = Hani vahyedileni annene vahyetmiştik:
Seyyid Kutub = Hani, annene şu mesajımızı vahyetmiştik:
Suat Yıldırım = O vakit annene ilham edip dedik ki:
Süleyman Ateş = "(Sen doğduğun zaman,) Annene vahyedileni vahyetmiştik:"
Tefhim-ul Kuran = «Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyleki:)»
Ümit Şimşek = 'Hani vahyedilecek şeyi annene şöyle vahyetmiştik:
Yaşar Nuri Öztürk = Hani, annene vahyedileni şöyle vahyetmiştik:
İskender Ali Mihr = Vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik.
İlyas Yorulmaz = Annene yapması gereken şeyi vahy etmiştik.
أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِّي وَعَدُوٌّ لَّهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي
Tâ-Hâ / 39 -
Enıkzifîhi fît tâbûti fakzifîhi fîl yemmi felyulkıhil yemmu bis sâhıli ye’huzhu aduvvun lî ve aduvvun lehu, ve elkaytu aleyke mehabbeten minnî ve li tusnea alâ aynî.
Diyanet İşleri = “Onu (bebek Mûsâ’yı) sandığın içine koy ve denize (Nil’e) bırak ki, deniz onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Mûsâ, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Sandığa koy onu da nehre bırak, nehir onu kıyıya bırakır, benim düşmanım ve senin düşmanın, alır onu demiştim ve himâyem altında yetişmen için sana karşı bir sevgi de vermiştim ona.
Abdullah Parlıyan = O'nu bir sandığa koy ve sandığı ırmağa bırak, ırmak O'nu kıyıya çıkaracaktır. O'nu benim de, O'nun da düşmanı olan biri alıp evlat edinecektir. Ve böylece daha o çağda kendi katımdan bir sevgiyle seni kuşattım ki; benim korumam ve esirgemem altında senin için belirlediğim kader uyarınca yetişip olgunlaşasın diye.
Adem Uğur = Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.
Ahmed Hulusi = "Onu (Musa'yı) sandığa koy. . . Sandığı da ırmağa bırak. . . Irmak Onu sahile kavuştursun ki, benim de Onun da düşmanı (olan) Onu alsın! Senin üzerine, Benden bir muhabbet bıraktım. . . Gözümün önünde yetiştirilmen için. "
Ahmet Tekin = 'Mûsâ’yı sandığa koy, sandığı ırmağa, Nil’e bırak. Irmak onu sahile atsın, onu hem bana düşman, hem ona düşman biri alsın, istedik. Sana karşı insanların gönlüne bir sevgi yerleştirdim. Gözetimim, hima-yem altında büyütülmeni, eğitilmeni, yetiştirilmeni murad ettim.'
Ahmet Varol = 'Onu sandığa koyup suya bırak, su onu sahile bıraksın. Benim de düşmanım onun da düşmanı olan kişi (Firavun) onu alacaktır.' Gözümün önünde yetiştirilmen için tarafımdan sana bir sevgi bıraktım. [2]
Ali Bulaç = "Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim."
Ali Fikri Yavuz = Onu (çocuğu - Mûsa’yı) tabut içine koy da denize bırak. Deniz de onu sahile atsın. Onu, hem bana düşman, hem ona düşman olan biri alsın. Bir de mürakabem altında yetiştirilmen için üzerine tarafımdan bir sevgi bırakmıştım (ya Mûsa!).
Ali Ünal = “Oğlun Musa’yı bir sandığa koyup, sonra da sandığı suya bırak.” Su O’nu alıp sahile götürecek ve orada O’nu Benim de, (İsrail Oğulları içinde doğan erkek çocukları öldürmeye karar vermiş bulunan, dolayısıyla) O’nun da düşmanı (Firavun) alacaktı. “Ey Musa, seni görüp tanıyanların kalbine senin için bir sevgi bıraktım; sana her ne yapılıyorsa nezaretim ve inayetim altında yapılıyordu.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ'yı sandığa koy, suya at; su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için senin üzerine tarafımdan bir sevgi attım.
Bekir Sadak = (36-39) Allah: «Ey Musa! istedigin sana verildi» dedi, «Zaten sana baska bir defa da iyilikte bulunmus ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmistik: Musa'yi bir sandiga koy da suya birak; su onu kiyiya atar, Bana da, ona da dusman olan biri onu alir. Ey Musa! Gzumun nunde yetisesin diye seni sevimli kildim.»
Celal Yıldırım = (38-39) Hani annene ilham edilecek şeyi ilham etmiştik: Musa'yı bir sandığa yerleştir de suya at, su onu kıyıya bıraksın; hem bana, hem ona düşman biri onu alır. (Ey Musâ!) Gözetimim altında yetiştirilesin diye kendi katımdan senin üzerine sevgimi koydum.
Cemal Külünkoğlu = (38-39) “Hani bir vakit (sen doğduğunda) annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik (ve demiştik ki:) Onu (henüz bebek olan Musa'yı) sandığın içine koy ve nehre (Nil'e) bırak ki, nehir onu kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi (Firavun) alsın. Sana da, ey Musa, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”
Diyanet İşleri (eski) = (36-39) Allah: 'Ey Musa! İstediğin sana verildi' dedi, 'Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.'
Diyanet Vakfi = Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.
Edip Yüksel = ''Onu bir sandığa koyup ırmağa at. Irmak da onu kıyıya atsın ve Bana da ona da düşman olan birisi onu alsın.' diye... Gözümün önünde yetişesin diye sana sevgimi yağdırmıştım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onu tabut içine koy da deryaya bırak, derya da onu sahile, bıraksın, onu hem bana düşman hem ona düşman biri alsın ve üzerine benden bir sevgi koydum ki hem nezaretim altında yetiştirilesin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onu sandığın içine koy, denize bırak, deniz de onu sahile bıraksın, onu hem Bana düşman, hem ona düşman biri alsın! Ve senin üzerine, gözetimim altında yetiştirilesin diye, katımdan bir sevgi koydum.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Onu (Musa'yı) tabut içine koy da denize bırak. Deniz de onu sahile atsın. Onu hem bana düşman, hem ona düşman olan biri alsın.» Bir de benim gözetimim altında yetiştirilmen için, üzerine katımdan bir sevgi bırakmıştım. (Ey Musa!)
Gültekin Onan = "Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim."
Harun Yıldırım = Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.
Hasan Basri Çantay = (37-38-39) «Andolsun ki biz sana diğer bir zamanda, anana vahyolunacak şey'i ilham etdiğimiz vakıtda da lutf etmiş ve (kendisine): — Onu tabuta koy da denize at ki deniz onu kıyıya bıraksın, onu benim de, kendisinin de düşmanı olan biri alacak diye (emreylemişdik). Sana karşı (Ey Musa) gözümün önünde yetişdirilmen için kendimden bir sevgi bırakmışdım.
Hayrat Neşriyat = ' 'Onu sandığa koy, sonra kendisini denize (Nîl’e) bırak! Böylece deniz onu sâhile çıkarsın; bana da düşman, ona da düşman olan biri onu alsın!’ diye (ilhâm etmiştik). (Hem sevilesin) ve müşâhedem altında yetiştirilesin diye sana tarafımdan bir sevimlilik de verdim.'
İbni Kesir = Onu bir sandığa koy da suya bırak. Su onu kıyıya atar. Bana da, ona da düşman olan birisi onu alır. Gözümün önünde yetişesin diye, senin üzerine katımdan bir sevgi koydum.
Kadri Çelik = “Musa'yı sandığa koy; sonra onu nehire (Nil'e) bırak; nehir onu kıyıya atsın da benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.”
Muhammed Esed = O'nu bir sandığa koy ve sandığı ırmağa bırak; ırmak o'nu kıyıya çıkaracaktır; Bana düşman olan biri ve o'na ilerde düşman olacak olan biri o'nu oradan alıp evlat edinecektir. Ve (böylece daha o çağda) Kendi katımdan kutlu bir sevgiyle seni kuşattım ki, gözümün önünde yetişip olgunlaşasın.
Mustafa İslamoğlu = "Onu sandığa koy, ardından da o sandığı suyun akıntısına bırak; akıntı onu kıyıya ulaştıracaktır; Bana düşman olan ve ona da düşman olacak olan biri ona sahip çıkacaktır."
İşte Ben, seni daha (o zamandan) katımdan bir muhabbetle kuşatmıştım ki, gözlemimiz altında yetiştirilesin diye.
Ömer Nasuhi Bilmen = (36-39) Allah: «Ey Musa! istedigin sana verildi» dedi, «Zaten sana baska bir defa da iyilikte bulunmus ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmistik: Musa'yi bir sandiga koy da suya birak; su onu kiyiya atar, Bana da, ona da dusman olan biri onu alir. Ey Musa! Gzumun nunde yetisesin diye seni sevimli kildim.»
Ömer Öngüt = “Onu bir sandığa koy, sonra suya bırak. Su onu kıyıya atar. Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan birisi onu alır. Gözümün önünde yetişesin diye seni sevgili kıldım. ”
Şaban Piriş = -Musa’yı bir sandığa koy ve nehre bırak! Nehir onu kıyıya çıkarır. Onu, benim ve onun bir düşmanı alır. Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım.
Sadık Türkmen = ‘onu sandığa koy, akıntıya/suya bırak ki, su onu sahile atsın. Bana ve ona düşman olan onu alsın.’ Üzerine Benden bir sevgi koydum, gözetimimde yetiştirilmen için.
Seyyid Kutub = Musa'yı bir sandukaya koy ve nehre at; nehir onu sahile atsın da oradan onu benim ve kendisinin ortak düşmanımız alsın. Gözümün önünde yetişesin diye seni sevgimin kanatları altına aldım.
Suat Yıldırım = "Onu bir sandığa yerleştirip denize bırak! Deniz onu sahile atsın. Bana da ona da düşman olan biri onu alsın!" Ve "Ey Mûsâ! nezaretim altında yetiştirilmen için sana karşı insanların gönüllerinde tarafımdan bir sevgi bıraktım!"
Süleyman Ateş = "Onu sandığa koy, suya at; su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım onun da düşmanı olan biri alacaktır." "Gözümün önünde yetiştirilmen için senin üzerine benden bir sevgi koydum (görenler senin üzerine koyduğum bu sevgiden ötürü sana meftun oldular)."
Tefhim-ul Kuran = «Onu sandığın içine koy, onu suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim.»
Ümit Şimşek = ' 'Onu sandığa koy, sandığı deryaya bırak; derya onu sahile atsın, Bana ve ona düşman olan kişi de onu oradan alsın.' Bir de sana, Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, tarafımdan bir sevimlilik vermiştim.
Yaşar Nuri Öztürk = "Onu tabuta koyup ırmağa bırak! Irmak onu sahile götürsün ki, benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. Üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki, gözümün önünde yetiştirilesin."
İskender Ali Mihr = (Onu sandığa koymasını, sonra onu denize (Nil Nehri’ne) bırakmasını (vahyetmiştik). Böylece deniz, onu sahile atsın, Benim ve onun düşmanı, onu alsın. Ve gözümün önünde (korumam altında) yetiştirilmen için sana, Kendimden muhabbet (sevgi) verdim.
İlyas Yorulmaz = O çocuğu sandığa koy ve sandığı ırmağa bırak. Irmak sandığı sahile bıraksın ki, o sandığı benimde düşmanım, sandığın içindeki çocuğun da düşmanı alsın. Ben çocuğun sevgisini senin içine yerleştirdim ki, benim kontorolum da yetişkinliğe erişsin.
إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَن يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 40 -
İz temşî uhtuke fe tekûlu hel edullukum alâ men yekfuluhu, fe raca’nâke ilâ ummike key takarra aynuhâ ve lâ tahzene, ve katelte nefsen fe necceynâke minel gammi ve fetennâke futûnen, fe lebiste sinîne fî ehli medyene summe ci’te alâ kaderin yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = “Hani kız kardeşin (Firavun ailesine) gidiyor ve “size onun bakımını üstlenecek kimseyi göstereyim mi?” diyordu. Derken, gözü aydın olsun, üzülmesin diye seni annene döndürdük. (Sana baktı, büyüdün) ve (kazara) bir cana kıydın da biz seni kederden kurtardık, seni sıkı bir denemeden geçirdik (ve kaçıp Medyen’e gittin). Medyen halkı içinde yıllarca kaldın, sonra (peygamber olman için) takdir edilmiş bir zamanda (Tûr’a) geldin ey Mûsâ!”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani kız kardeşin gitmiş de onu yetiştirecek birisini bulayım mı size demişti, gözü aydın olsun, kederlenmesin diye tekrar anana kavuşturmuştuk seni ve birisini öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık ve seni sınayıp durmuştuk ve yıllarca Medyen halkının içinde kalmıştın, sonra da mukadder olduğu gibi buraya geldin ey Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Hani kız kardeşin gitmiş de, “O'nun bakımını üstlenecek bir ev halkını size gösterebilir miyim?” dedi. Böylece annen üzülmesin, sevinsin diye seni ona döndürdük. Ve büyüyüp belli bir yaşa vardığın zaman, birini öldürmüştün. Fakat biz, bu yüzden içine gömüldüğün sıkıntıdan, seni kurtarmıştık ve seni sınayıp durmuştuk. Bu olaydan sonra, yıllarca Medyen halkı arasında yaşadın ve sonunda benim takdirime uyarak, işte buraya geldin ey Musa!
Adem Uğur = Hani, kız kardeşin gidip "Ona bakacak birini size bulayım mı?" diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu makama) geldin ey Musa!
Ahmed Hulusi = "Hani kız kardeşin yürüyor (Firavun ailesine gidip) ve diyordu ki: 'Onu kabullenip yetiştirecek kimseyi size göstereyim mi?'. . . Böylece seni annene geri döndürdük gözü aydın olsun ve hüzünlenmesin diye. . . (Hem) sen bir kişiyi öldürdün de biz seni o dertten kurtardık. . . Seni denemeden denemeye uğrattık da. . . (Hani) Ehl-i Medyen içinde (Şuayb a. s. ın yanında) senelerce kaldın. . . Sonra da kaderin üzere buraya geldin yâ Musa!"
Ahmet Tekin = 'Hani kız kardeşin Firavun’un sarayına gidecek:'Ona bakacak birini size bulayım mı?' diyecekti. Böylece seni tekrar annene ver-dik ki, gözü aydın olsun, mutlu olsun, kederlenmesin. Sen, bir de, adam öldürdün. Seni gamdan, endişeden kurtardık. Seni belâ ve musibetlerle imtihan ettik. Bu sebeple, yıllarca Medyen Halkı arasında yaşadın. Sonra takdire göre, peygamberlik makamına geldin, ey Mûsâ!'
Ahmet Varol = Hani kızkardeşin dolaşıp: 'Ona bakacak birini size bildireyim mi?' diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene döndürdük. Sen bir can öldürmüştün de seni tasadan kurtarmış ve çeşitli şekillerde imtihan etmiştik. Medyen halkı arasında yıllarca kaldın sonra da bir takdir üzere (buraya) geldin, ey Musa!
Ali Bulaç = "Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa."
Ali Fikri Yavuz = Hani kız kardeşin, (denize atılmandan sonra seni takip ederek Firavun’un sarayına) gidip (hiç bir meme kabul etmediğini işitince) diyordu ki: “Size, ona iyi bakacak birini buluvereyim mi” Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da, kederlenmesin. Hem (sen çocukken) bir adam (kıptî bir kâfir) öldürdün de seni gamdan (kısasdan) kurtardık. Seni çeşitli belâlarla imtihan ettik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da bir takdire göre (kırk yaşına vararak Firavun’a) geldin, ey Mûsa!
Ali Ünal = “(Annenin talimatı üzerine) kız kardeşin, durumunu araştırmak üzere saraya ulaşabilmişti ve seni emzirecek birisini arayan saray halkına, ‘Ona gerçekten iyi bakacak birini size buluvereyim mi?’ diyordu. Böylece seni annene kavuşturduk ki, gözü aydın olsun ve üzülmesin. Derken sen büyüdün ve (kazaen) bir adam öldürmüştün de, seni onun getireceği belâ ve sıkıntıdan kurtarmıştık. Ardından seni, her bakımdan tam kemale ermen için çeşitli iptilâlardan geçirdik. Bu sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldın ve nihayet ey Musa, gerekli kıvama ve senin için takdir buyurulan konuma geldin.
Bayraktar Bayraklı = Kız kardeşin gidip, “Ona bakacak birini size göstereyim mi?” diyordu. Böylece seni annene geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Sen, bir de adam öldürmüştün; o zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni iyice denemiştik. Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra takdir ettiğimiz bir vakitte bize geldin, ey Mûsâ!
Bekir Sadak = Kizkardesin Firavun'un sarayina giderek: «Ona bakacak birini size gostereyim mi?» diyordu. Boylece, annen uzulmesin, sevinsin diye, seni ona iade etmistik. Sen bir cana kiymistin, seni uzuntuden kurtarmis ve seni bircok musibetlerle denemistik. Bunun icin, Medyen halki arasinda yillarca kalmistin. Sonra, ey Musa, peygamberlik gevini yuklenecek bir yasa gelince dnup geldin.
Celal Yıldırım = Hani kızkardeşin (Fir'avn'ın evine) yürüyüp giderken, «ona bakacak bir kimseyi size haber vereyim mi ?» demişti. Böylece gözü aydınlık olup üzülmesin diye seni annene çevirmiş olduk. Ve sen bir kişiyi öldürdün de biz seni üzüntü ve kederden kurtardık; seni türlü türlü imtihanlarla karşı karşıya getirdik. O sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldıktan sonra ey Musâ, bir kader (çizgisi gereği dönüp buraya) geldin.
Cemal Külünkoğlu = “Hani kız kardeşin (Firavun ailesine) gidip de onlara: “Ona bakabilecek birini size göstereyim mi?' demişti. Böylece seni yeniden annene kavuşturduk ki onun yüzü gülsün ve (artık) üzülmesin. Ve (büyüyüp belli bir yaşa vardığın zaman) birini (kazaen) öldürmüştün. Fakat biz seni (bu yüzden içine gömüldüğün) tasadan kurtarmış ve seni çeşitli sınamalardan geçirmiştik. (Bu olaydan) sonra yıllarca Medyen halkı arasında yaşadın ve sonunda, (peygamber olman için) takdir edilmiş bir zamanda (Tur'a) geldin ey Musa.
Diyanet İşleri (eski) = Kızkardeşin Firavun'un sarayına giderek: 'Ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu. Böylece, annen üzülmesin, sevinsin diye, seni ona iade etmiştik. Sen bir cana kıymıştın, seni üzüntüden kurtarmış ve seni birçok musibetlerle denemiştik. Bunun için, Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra, ey Musa, peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince dönüp geldin.
Diyanet Vakfi = Hani, kız kardeşin gidip «Ona bakacak birini size bulayım mı?» diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu makama) geldin ey Musa!
Edip Yüksel = 'Hani kız kardeşin gidip, 'ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu. Böylece, gözü aydınlansın ve üzülmesin diye seni annene geri döndürmüştük. Hatta sen bir kişiyi öldürmüştün de seni tasadan kurtarmış ve çeşitli testlerden geçirmiştik. Medyen halkı arasında yıllarca kaldıktan sonra belli bir plan gereği şimdi geri gelmiş bulunuyorsun, Musa.'
Elmalılı Hamdi Yazır = O vakıt hemşiren gidiyor da diyordu: «ona iyi bakacak birini buluvereyim mi size?» Bu suretle seni anana iade ettik ki gözü aydın olsun da mahzun olmasın, hem bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık, ve türlü mihnetlerle seni imtihan ettik bu sebeble senelerce Ehli Medyen içinde kaldın, sonra da bir kader üstüne geldin ya Musâ
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O zaman kız kardeşin gidiyor ve: «ona iyi bakacak birini bulayım mı size?» diyordu. Böylece, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni tekrar annene iade ettik. Hem bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık, seni birçok denemelerden geçirdik; bu sebeple yıllarca Medyen halkı arasında kaldın, sonra da ey Musa, bir kader üstüne geldin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hani kız kardeşin (Firavun'un sarayına) giderek: «Ona bakacak birini size buluvereyim mi? diyordu. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin. Hem sen, bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık. Seni çeşitli musibetlerle imtihan ettik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra ey Musa! Belli bir çağa (peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa) geldin.
Gültekin Onan = "Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip denemiştik'. Medyen ehli arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa.
Harun Yıldırım = Hani, kız kardeşin gidip "Ona bakacak birini size bulayım mı?" diyordu. Böylece seni, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden iyiye denemeden geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdire göre (bu makama) geldin ey Musa!
Hasan Basri Çantay = Hani hemşiren gidib (şöyle) diyordu. «Ona bakacak bir kimse (te'min etmek üzere) size delâletde bulunayım mı»? Böylece seni tekrar annene verdik ki gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen bir de adam öldürmüşdün de biz seni o gamdan kurtarmışdık. Seni türlü türlü ibtilâlarla imtihaan etmişdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da (hakkındaki) takdire göre (buraya) geldin ey Musa.
Hayrat Neşriyat = 'Hani kız kardeşin (Fir'avun’un sarayına) gidip: 'Ona bakacak bir kimse için size rehberlik edeyim mi?’ diyordu. Böylece seni annene iâde ettik ki, gözü aydın olsun, üzülmesin!
İbni Kesir = Hani kızkardeşin gidip diyordu ki: Ona bakacak birini size göstereyim mi? İşte böylece, annen üzülmesin de gözü aydın olsun diye seni ona geri vermiştik. Ve sen, bir cana kıymıştın da; seni üzüntüden kurtarmıştık. Hem seni bir çok musibetlerle denemiştik. Böylece Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra da bir kader üzerine geldin ey Musa.
Kadri Çelik = “Hani kız kardeşin giderek, “Onu üstlenecek birini size haber vereyim mi?” demişti de böylece, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın diye seni annene geri çevirmiştik. Sen (elinde olmaksızın) bir insan öldürmüştün de biz seni tasadan kurtarmış ve seni iyiden iyiye denemiştik. Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra da bir (sürü imtihanlardan elde ettiğin liyakatini gösteren) ölçü üzere gelmiş oldun ey Musa!”
Muhammed Esed = Kız kardeşin (Firavun ailesine) gidip de onlara: 'Ona bakabilecek birini size göstereyim mi? dediği zaman (bunun böyle olmasını Biz takdir etmiştik). Ve böylece seni yeniden annene kavuşturduk ki onun yüzü gülsün ve (artık) üzülmesin. Ve (büyüyüp belli bir yaşa vardığın zaman) birini öldürmüştün: Fakat Biz seni (bu yüzden içine gömüldüğün) tasadan kurtarmış ve seni çeşitli sınamalardan geçirmiştik. (Bu olaydan) sonra yıllarca Medyen halkı arasında yaşadın; ve sonunda, (Benim) takdir(im)e uyarak işte (buraya) geldin ey Musa:
Mustafa İslamoğlu = O zaman kız kardeşin de takip etmiş ve onlara "Size, ona bakabilecek birini göstermemi ister misiniz?" demişti. En sonunda seni annene geri kavuşturduk ki, onun da gözü aydın olsun ve üzülmesin... Derken (erişkin biri olunca) tuttun bir cana kıydın; fakat Biz seni bu tasatan da kurtarmıştık; yani seni bir sınavdan diğerine deneyip durmuştuk.
Daha sonra yıllarca Medyenliler arasında yaşadın; en sonunda takdirimiz gereği (bu noktaya) geldin ey Musa!
Ömer Nasuhi Bilmen = «O vakit ki, hemşiren gidip de diyordu ki: «O'na bakacak bir kimse için size delâlet edeyim mi?» Artık seni validene döndürdük ki gözü aydın olsun da mahzun olmasın. Ve sen bir şahsı öldürdün. Sonra seni o gamdan kurtardık ve seni fitneden fitneye uğratmıştık. Sonra Medyen ahalisi arasında senelerce eğleştik. Sonra da ey Mûsa! Mukadder olduğu üzere (bu muayyen zamana) geliverdik.»
Ömer Öngüt = “Hani kız kardeşin, Firavun'un sarayına gidip: 'Ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu. İşte böylece seni annene geri vermiştik; ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Ve sen bir cana kıymıştın da, seni üzüntüden kurtarmıştık. Hem seni birçok musibetlerle imtihana çekmiştik. Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra da takdire göre geldin ey Musa!”
Şaban Piriş = Kızkardeşin gitmiş ve: -O’na bakacak birini size göstereyim mi? demişti. Böylece seni, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye annene geri vermişti. Sen bir adam öldürmüştün de seni yine üzüntüden kurtarmıştık. Bu şekilde seni bir çok sınavdan geçirdik. Senelerce Medyen halkı arasında kalmıştın. Sonra da kader üzerine geldin ey Musa!
Sadık Türkmen = Hani, kızkardeşin geziniyordu!.. ‘Ona bakacak birisini size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene geri verdik. Sen, birini kazara katletmiştin de seni gamdan kurtarmıştık. Açığa çıkaracak olaylarla (yaptıklarınla) seni açığa çıkarmıştık. Medyen halkı içinde de yıllarca kaldın. Sonra belirlenmiş bir vakitte buraya geldin Ey Musa!
Seyyid Kutub = Hani kız kardeşin gidip diyordu ki: “Ona bakacak birini size göstereyim mi?” İşte böylece annen üzülmesin de sevinsin diye seni ona geri vermiştik. Ve sen bir cana kıymıştın da, seni üzüntüden kurtarmıştık. Hem seni bir çok musibetlerle denemiştik. Böylece Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra da takdire göre geldin ey Musa.
Suat Yıldırım = Kız kardeşin, denizden seni alanların yanına varıp: "Ona iyi bakacak birini size buluvereyim mi?" diyordu. Böylece seni annene kavuşturduk ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Derken sen büyüdün, bir adam öldürdün de Biz seni o sıkıntıdan kurtardık. Seni, ey Musâ, türlü türlü imtihanlarla sınayıp yetiştirdik. Bu yüzden de yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da takdirimizle, buraya geldin!
Süleyman Ateş = "Kızkardeşin ona bakacak birini size göstereyim mi? diyordu. Böylece seni annene geri verdik ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Sen bir de adam öldürmüştün. O zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni iyice denemiştik. Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra belirlediğimiz bir vakitte bize geldin ey Mûsâ!"
Tefhim-ul Kuran = «Hani kız kardeşin gezinip: «Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?» demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa.»
Ümit Şimşek = 'O zaman kızkardeşin gidip de 'Ona bakacak birini size göstereyim mi?' demişti. Gözü aydın olsun ve üzülmesin diye annene seni böylece kavuşturduk. Birisini öldürdüğün zaman da seni o tasadan kurtarmış, sonra da türlü imtihanlarla sınamıştık. Derken yıllarca Medyen ahalisi arasında kaldın; sonra da, ey Musa, takdirimizle bugünlere geldin.
Yaşar Nuri Öztürk = "Hani, kızkardeşin gidiyor, şöyle diyordu: 'Onun bakımını üstlenecek kişiyi size göstereyim mi?' Nihayet, seni annene geri döndürdük ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen bir de adam öldürmüştün. O zaman seni gamdan kurtarmıştık. Seni iyice bir imtihana çekmiştik. Bunun ardından sen Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra, belirlenen bir vakitte/bir kadere göre geliverdin, ey Mûsa!"
İskender Ali Mihr = Kızkardeşin (seni izleyerek) yürüyordu. (Seni saraya aldıkları zaman onlara şöyle) diyordu: “Size, ona kefil olacak (emzirip, bakacak) birisine delil olayım mı (bulmanızda yardım edeyim mi)? Böylece seni, annene döndürdük. Onun, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın diye. Ve birisini öldürmüştün. O zaman (da) seni, gamdan (üzüntüden) kurtarmıştık. Ve seni, sınavlarla imtihan ettik. Böylece Medyen halkı içinde senelerce kaldın. Sonra kaderin gereği (takdir edilen zamanda buraya) geldin ya Musa!”
İlyas Yorulmaz = (Ya Musa) Kız kardeşin, suya bırakılan sandığı takip etmek için peşinden yürüyordu. (Kız kardeşin Firavun ailesine) “O çocuğa (süt verip) bakacak birisini size gösterebilir miyim?” Dedi. Ve böylece annenin gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene geri döndürdük. Sonra sen bir nefsi öldürmüştün de, seni onun üzüntüsünden kurtarmıştık ve birtakım sebeplerle denemiştik. Sonra sen Medyen halkı arasında uzun seneler kalmıştın ve sonra bizim planladığımız görevi yapacak hale geldin ya Musa!
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
Tâ-Hâ / 41 -
Vastana’tuke li nefsî.
Diyanet İşleri = “Ben seni kendim için seçtim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Kendim için seçtim seni.
Abdullah Parlıyan = Çünkü ben seni, kendime elçi olarak seçmiştim.
Adem Uğur = Seni, kendim için elçi seçtim.
Ahmed Hulusi = "Seni nefsim için seçtim. "
Ahmet Tekin = 'Ben seni kendime peygamber seç-tim.'
Ahmet Varol = Seni kendim için seçtim.
Ali Bulaç = "Seni kendim için seçtim."
Ali Fikri Yavuz = Ben, seni, kendime Peygamber seçtim.
Ali Ünal = “Seni Kendim için, Bana ait bir vazife için seçip lütuflarımla yetiştirdim.
Bayraktar Bayraklı = Seni kendim için yetiştirdim.
Bekir Sadak = Seni kendim icin ayirdim.
Celal Yıldırım = Seni kendim için yetiştirip hazırladım.
Cemal Külünkoğlu = (41-44) Ben seni kendim için seçip yetiştirdim. (Şimdi) sen ve kardeşin, artık benim mesajlarımla yola çıkın ve sakın beni anmakta gevşeklik göstermeyin! Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır. Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.”
Diyanet İşleri (eski) = Seni kendim için ayırdım.
Diyanet Vakfi = Seni, kendim için elçi seçtim.
Edip Yüksel = 'Seni kendim için yarattım.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ben seni kendim için yetiştirdim
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ben, seni kendim için yetiştirdim.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ben, seni kendime (peygamber) seçtim.
Gültekin Onan = "Seni kendim için seçtim."
Harun Yıldırım = Seni, kendim için elçi seçtim.
Hasan Basri Çantay = Ben seni kendim için seçdim.
Hayrat Neşriyat = 'Ve seni kendim için (peygamber olarak) seçtim!'
İbni Kesir = Ve seni kendim için yetiştirdim.
Kadri Çelik = “Seni kendim için seçtim.”
Muhammed Esed = çünkü, Ben seni Kendime (elçi olarak) seçmiştim.
Mustafa İslamoğlu = Zira seni kendim için seçip yetiştirmiştim:
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve seni kendi zâtım için ihtiyar ettim.»
Ömer Öngüt = “Ve seni kendim için seçtim. ”
Şaban Piriş = Ve seni kendime seçtim.
Sadık Türkmen = Seni kendim için seçtim.”
Seyyid Kutub = Şimdi seni sırf kendime ayırdım.
Suat Yıldırım = "Seni Ben seçip Peygamberliğime hazırladım."
Süleyman Ateş = "Seni kendim için yetiştirdim."
Tefhim-ul Kuran = «Seni kendim için seçtim.»
Ümit Şimşek = 'Seni kendime elçi seçtim.
Yaşar Nuri Öztürk = "Seni kendim için seçip yetiştirdim."
İskender Ali Mihr = Ve Ben, seni (nebî olarak) Kendime seçip, yetiştirdim.
İlyas Yorulmaz = Seni kendime (elçi olarak) hazırladım (yaptım).
اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي
Tâ-Hâ / 42 -
İzheb ente ve ehûke bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.
Diyanet İşleri = “Sen ve kardeşin mucizelerim ile (desteklenmiş olarak) gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Delillerimle git kardeşinle ve beni anmayı ihmâl etmeyin.
Abdullah Parlıyan = Sen ve kardeşin birlikte ayetlerimi Firavun'a götürün, beni anmayı ihmal etmeyin.
Adem Uğur = Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin.
Ahmed Hulusi = "Sen ve kardeşin mucizelerimle gidin. . . Beni anarken zayıflık göstermeyin!"
Ahmet Tekin = 'Sen, kardeşinle birlikte mûcizelerimle git. İkiniz de, beni hatırlatmakta, beni zikretmekte, beni anlatmakta gevşeklik göstermeyin.'
Ahmet Varol = Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.
Ali Bulaç = "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın.
Ali Fikri Yavuz = Sen, kardeşinle birlikte mucizelerimle git. İkiniz de beni anmakta (risaletimi tebliğde) gevşeklik etmeyin.
Ali Ünal = “Şimdi, sen ve kardeşin, size ihsan ettiğim ve daha da ihsan edeceğim mucizelerimle gidin ve imana davet vazifenizde katiyen gevşeklik göstermeyin.
Bayraktar Bayraklı = Yüce Allah şöyle buyurdu: “Sen ve kardeşin, âyetlerimizi götürün, beni anmakta gevşek davranmayın!”
Bekir Sadak = Sen ve kardesin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevsek davranmayin.
Celal Yıldırım = Senle kardeşin açık belgelerimle gidin, beni anmak hususunda gevşeklik göstermeyin.
Cemal Külünkoğlu = (41-44) Ben seni kendim için seçip yetiştirdim. (Şimdi) sen ve kardeşin, artık benim mesajlarımla yola çıkın ve sakın beni anmakta gevşeklik göstermeyin! Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır. Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.”
Diyanet İşleri (eski) = Yüce Allah şöyle buyurdu: “Sen ve kardeşin, âyetlerimizi götürün, beni anmakta gevşek davranmayın!”
Diyanet Vakfi = Sen ve kardesin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevsek davranmayin.
Edip Yüksel = 'Sen ve kardeşin mucize ve ayetlerimi iletin. Beni anmakta gevşek olmayın. '
Elmalılı Hamdi Yazır = Git âyetlerimle sen ve biraderin. Ve benim zikrimde gevşeklik etmeyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sen ve kardeşin mucizelerimle gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sen kardeşinle birlikte mucizelerimle git. İkiniz de beni anmakta gevşeklik etmeyin.
Gültekin Onan = "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın."
Harun Yıldırım = Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin.
Hasan Basri Çantay = Sen, kardeşin de beraber olarak, mu'cizelerimle git. ikiniz de beni hatırlayıb anmakda gevşeklik göstermeyin.
Hayrat Neşriyat = 'Sen, kardeşinle berâber, mu'cizelerimle git; ve beni anmakta gevşek davranmayın!'
İbni Kesir = Sen ve kardeşin ayetlerimle git. İkiniz de Beni zikretmede gevşek davranmayın.
Kadri Çelik = “Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın.”
Muhammed Esed = (Şimdi) sen ve kardeşin, artık Benim mesajlarımla yola çıkın ve sakın Beni anmakta üşengeç davranmayın:
Mustafa İslamoğlu = (İmdi) sen ve kardeşin verdiğim mucizevi belgelerle yola çıkın; sakın ola adımı (yüceltme) konusunda ihmalkar davranmayın!
Ömer Nasuhi Bilmen = Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmal etmeyin.
Ömer Öngüt = “Sen ve kardeşin, âyetlerimle gidin. Beni anmakta gevşek davranmayın. ”
Şaban Piriş = Sen, kardeşinle birlikte mucizelerimle gidin, ikiniz de beni anmada gevşek davranmayın.
Sadık Türkmen = “sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve Beni anmakta/dile getirmekte gevşeklik etmeyin/çekinmeyin!
Seyyid Kutub = Sen ve kardeşin ayetlerimle, mucizelerimle gidiniz. Bu arada adımı anmayı hiç ihmal etmeyiniz.
Suat Yıldırım = "Haydi kardeşinle birlikte âyetlerimle gidiniz, sakın Beni anmakta gevşeklik göstermeyiniz!"
Süleyman Ateş = "Sen ve kardeşin, âyetlerimi götürün, beni anmakta gevşeklik etmeyin."
Tefhim-ul Kuran = «Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın.»
Ümit Şimşek = 'Sen ve kardeşin, âyetlerimle gidin; Beni anmaktan geri kalmayın.
Yaşar Nuri Öztürk = "Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün; beni anmakta gevşeklik etmeyin."
İskender Ali Mihr = Sen ve kardeşin, âyetlerimle (mucizelerimle) gidin ve Benim zikrimi (Beni zikretmeyi) ihmal etmeyin (daimî zikirde olun).
İlyas Yorulmaz = Sen ve kardeşin ayetlerimle (mesajlarımla) gidin ve beni anmakta üşengeç davranmayın.
اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى
Tâ-Hâ / 43 -
İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.
Diyanet İşleri = “Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Firavun'a gidin, çünkü o, gerçekten de azdı.
Abdullah Parlıyan = Firavun'a gidin. Çünkü O, gerçekten azdı.
Adem Uğur = Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.
Ahmed Hulusi = "İkiniz gidin Firavun'a! Muhakkak ki o taşkınlık etmiştir. "
Ahmet Tekin = 'İkiniz Firavun’a gidin, o çok azdı.'
Ahmet Varol = Firavun'a gidin. Çünkü o gerçekten azdı.
Ali Bulaç = "İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor."
Ali Fikri Yavuz = Firavun’a gidin, çünkü o hakikaten azdı (ben Rabbim, dedi).
Ali Ünal = “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı.
Bayraktar Bayraklı = “Firavun'a gidin! Doğrusu o azmıştır.”
Bekir Sadak = Firavun'a gidin, dogrusu o azmistir.
Celal Yıldırım = Fir'avn'a gidin; çünkü gerçekten o azmıştır.
Cemal Külünkoğlu = (41-44) Ben seni kendim için seçip yetiştirdim. (Şimdi) sen ve kardeşin, artık benim mesajlarımla yola çıkın ve sakın beni anmakta gevşeklik göstermeyin! Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır. Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.”
Diyanet İşleri (eski) = Firavun'a gidin, doğrusu o azmıştır.
Diyanet Vakfi = Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.
Edip Yüksel = 'İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o azdı.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Fir'avna gidin çünkü o pek azdı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Firavun'a gidin; çünkü o, pek azıttı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun'a gidin, çünkü o gerçekten azdı.
Gültekin Onan = "İkiniz Firavuna gidin, çünkü o azmış bulunuyor."
Harun Yıldırım = Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.
Hasan Basri Çantay = Fir'avna gidin. Çünkü o, hakıykaten azdı.
Hayrat Neşriyat = 'Fir'avun’a gidin; şübhesiz o (ilâhlık iddiâsıyla) iyice azdı.'
İbni Kesir = Firavun'a gidin, doğrusu o, azmıştır.
Kadri Çelik = “İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır.”
Muhammed Esed = İkiniz birlikte doğruca Firavun'a gidin; çünkü o gerçekten her türlü ölçüyü aşmış bulunuyor!
Mustafa İslamoğlu = Siz ikiniz doğruca Firavun'a gidin, çünkü o pek azdı!
Ömer Nasuhi Bilmen = «Fir'avun'a gidiniz. Şüphe yok ki, o haddi tecavüz etmiştir.»
Ömer Öngüt = “Firavun'a gidin, doğrusu o azmıştır. ”
Şaban Piriş = Firavuna gidin, çünkü o azdı.
Sadık Türkmen = Ikiniz firavun’a gidin. Çünkü o, iyice azmıştır.
Seyyid Kutub = Firavun'a gidiniz. Çünkü o gerçekten azıttı.
Suat Yıldırım = Gidin. Firavun’a, zira o iyice azdı.
Süleyman Ateş = "Fir'avn'e gidin, çünkü o azdı."
Tefhim-ul Kuran = «İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır.»
Ümit Şimşek = 'Firavun'a gidin; çünkü o iyice azıttı.
Yaşar Nuri Öztürk = "Firavun'a gidin, çünkü o azdı."
İskender Ali Mihr = Firavuna ikiniz gidin. Muhakkak ki o, azdı.
İlyas Yorulmaz = Firavun’a gidin. Zira o, gerçekten çok azdı.
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى
Tâ-Hâ / 44 -
Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.
Diyanet İşleri = “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ona yumuşak bir tarzda söz söyleyin, belki öğüt alır, yahut korkar.
Abdullah Parlıyan = Ama O'nunla yumuşak bir dille konuşun, o zaman belki aklını başına toplar, yahut da olur ki korkar.”
Adem Uğur = Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.
Ahmed Hulusi = "Ona yumuşak söz söyleyiniz! Belki düşünüp değerlendirir yahut haşyet duyar!"
Ahmet Tekin = 'Ona yumuşak söz söyleyin, olur ki öğüt dinler, yahut Allah’ın azabından korkarak azgınlığından vazgeçer, saygı duyar.'
Ahmet Varol = Ona yumuşak söz söyleyin. Umulur ki öğüt alır veya korkar.
Ali Bulaç = "Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp düşünür veya içi titrer, korkar."
Ali Fikri Yavuz = Varın da, ona yumuşak söz söyleyin; olur ki nasihat dinler, yahud korkar.
Ali Ünal = “Ama ona tatlı, yumuşak bir şekilde hitap edin. Olur ki öğüt dinler ve aklını başına alır veya hiç olmazsa kalbinde bir hareketlenme olur da biraz kendine gelir.
Bayraktar Bayraklı = “Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünür veya saygı duyar.”
Bekir Sadak = Ona yumusak soz soyleyin, belki ogut dinler veya korkar.
Celal Yıldırım = Ona yumuşak söz söyleyin; ola ki öğüt alır ya da (âlemlerin Rabbına saygı duyup) korkar.
Cemal Külünkoğlu = (41-44) Ben seni kendim için seçip yetiştirdim. (Şimdi) sen ve kardeşin, artık benim mesajlarımla yola çıkın ve sakın beni anmakta gevşeklik göstermeyin! Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır. Onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki öğüt alır yahut ürperir.”
Diyanet İşleri (eski) = Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.
Diyanet Vakfi = Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.
Edip Yüksel = 'Ona yumuşak bir dil kullanın; olur ki öğüt alır veya saygı duyar.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Varın da ona belki dinler veya korkar diye yumuşak dille söyleyin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Varın da ona yumuşak dille söyleyin; belki dinler veya korkar.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler, yahut korkar.
Gültekin Onan = "Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp düşünür veya içi titrer, korkar."
Harun Yıldırım = Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.
Hasan Basri Çantay = (Gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasıyhat dinler, yahud (Allahdan) korkar.
Hayrat Neşriyat = 'Buna rağmen ona yumuşak söz söyleyin; belki ibret alır ya da (Allah’dan)korkar.'
İbni Kesir = Ve ona yumuşak söz söyleyin, belki nasihat dinler veya korkar.
Kadri Çelik = “Ona yumuşak söz söyleyin; umulur ki o öğüt alıp düşünür ya da içi korkarak ürperir.”
Muhammed Esed = Ama onunla yumuşak bir dille konuşun ki, o zaman belki aklını başına toplar, yahut (böylece, en azından kendisine) gözdağı verilmiş olur."
Mustafa İslamoğlu = Fakat ona konuşurken yumuşak bir üslup kullanın! (O zaman) belki söz dinler, ya da en azından (daha ileri gitmekten) çekinir.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ona yumuşakça söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.»
Ömer Öngüt = “Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar. ”
Şaban Piriş = Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alır ve korkar.
Sadık Türkmen = Ona yumuşak (kalbine tesir edecek) uygun söz söyleyin! Belki o düşünüp öğüt alır veya korkup sakınır.”
Seyyid Kutub = Ona yumuşak sözler söyleyiniz. Belki aklı başına gelir ya da kötü akıbete uğramaktan korkar.
Suat Yıldırım = Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir."
Süleyman Ateş = "Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar."
Tefhim-ul Kuran = «Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki o öğüt alıp düşünür ya da içi titrer, korkar.»
Ümit Şimşek = 'Ona yumuşak söz söyleyin; olur ki öğüt alacağı veya Allah'tan korkacağı tutar.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Ona yumuşak ve tatlı bir sözle hitap edin; belki öğüt alır, yahut ürperir."
İskender Ali Mihr = O zaman ona, yumuşak söz söyleyin. Böylece o, tezekkür eder (anlar) veya huşû duyar.
İlyas Yorulmaz = Firavuna yumuşak bir lisanla mesajlarımı söyleyin. Belki o düşünürde, benden korkar.
قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَن يَطْغَى
Tâ-Hâ / 45 -
Kâlâ rabbenâ innenâ nehâfu en yefruta aleynâ ev en yatgâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ ve Hârûn, şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbimiz dediler, korkarız aşırı davranır hakkımızda, yahut da büsbütün azar.
Abdullah Parlıyan = Musa ile Harun: “Ey Rabbimiz!” dediler. “Korkarız, hakkımızda çok aşırı davranır yahut da büsbütün azar.”
Adem Uğur = Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.
Ahmed Hulusi = "Rabbimiz! Doğrusu biz, bizim aşırı üstümüze gelmesinden veya taşkınlık yapmasından korkarız" dediler.
Ahmet Tekin = Onlar:'Ey Rabbimiz, onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından korkarız.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Rabbimiz! Biz onun bize karşı taşkınlık etmesinden ya da iyice azmasından korkuyoruz.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz."
Ali Fikri Yavuz = (Mûsa ile Harûn) dediler ki: “- Ey Rabbimiz! Firavun’un bize saldırmasından, yahud aşırı gitmesinden korkuyoruz.”
Ali Ünal = Musa ve Harun, “Rabbimiz,” dediler, “birden üzerimize gelip, tebliğimizi tamamlamaya imkân vermemesinden veya daha da azgınlaşıp, zulüm ve inkârında ileri gitmesinden endişe ediyoruz.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ ve kardeşi, “Ey Rabbimiz, onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız” dediler.
Bekir Sadak = Musa ve kardesi: «Rabbimiz! Onun bize kotuluk etmesinden veya azginliginin artmasindan korkariz» dediler.
Celal Yıldırım = Musâ ile kardeşi, «Rabbimiz ! Doğrusu onun bize azgınca saldırmasından veya zulüm ve tuğyanda bulunmasından korkarız» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Musa ve Harun, şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize kötülük etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz!”
Diyanet İşleri (eski) = Musa ve kardeşi: 'Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız' dediler.
Diyanet Vakfi = Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.
Edip Yüksel = Dediler ki: 'Rabbimiz, onun bize karşı saldırı ve taşkınlıkta bulunmasından korkuyoruz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbenâ dediler, korkarız ki bize şiddetle saldırır, yâhud tuğyanını artırır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = «Ey Rabbimiz, bize şiddetle saldırmasından veya azgınlığının artmasından korkarız!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Musa ile Harun) «Rabbimiz! Onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından korkarız» dediler.
Gültekin Onan = Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz."
Harun Yıldırım = Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Ey Rabbimiz, doğrusu onun bize karşı aşırı gitmesinden, yahud tuğyanını artırmasından endîşe ediyoruz biz».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ ve kardeşi:) 'Rabbimiz! Doğrusu biz (onun) bize karşı aşırı davranmasından; ya da azmasından korkuyoruz' dediler.
İbni Kesir = Dediler ki: Rabbımız; onun bize taşkınlık yapmasından veya azgın davranmasından endişe ederiz.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Rabbimiz! Biz Gerçekten onun bizden öne geçmesinden (tebliği engellemesinden) ya da azgın davranmasından korkmaktayız.”
Muhammed Esed = (Musa ile Harun:) "Ey Rabbimiz!" dediler, "onun bize düşmanca davranmasından yahut azgınlık(ta devam) etmesinden korkarız".
Mustafa İslamoğlu = O ikisi "Rabbimiz!" dediler, "doğrusu biz, bize aşırı şiddet uygulamasından veya daha da azgınlaşmasından korkarız."
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Ey Rabbimiz! Muhakkak biz korkarız ki, ya üzerimize şiddetle saldırır veya haddi tecavüz eder.»
Ömer Öngüt = “Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden, veya azgınlığının artmasından korkuyoruz.” dediler.
Şaban Piriş = -Rabbimiz, biz onun bize taşkınlık yapmasından veya azmasından korkuyoruz, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Rabbimiz! Onun bize saldırmasından, yahut azgınlık yapmasından korkuyoruz.”
Seyyid Kutub = Musa ve Harun dediler ki; «Ey Rabbi'miz, korkarız ki, Firavun bize karşı bir taşkınlık yapar, ya da azgınlığını artırır.»
Suat Yıldırım = "Ya Rabbenâ" dediler, "doğrusu, korkarız ki o bize son derece kötü davranır, hatta ileri gidip daha da azar."
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Rabbimiz, onun bize taşkınlık etmesinden, yahut iyice azmasından korkuyoruz."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Rabbimiz, biz gerçekten, onun bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkmaktayız.»
Ümit Şimşek = İkisi dediler ki: 'Ey Rabbimiz, onun bize tecavüzünden yahut daha da azgınlaşmasından korkarız.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Rabbimiz, onun aleyhimizde bir taşkınlık yapmasından yahut yine azmasından korkuyoruz."
İskender Ali Mihr = (O ikisi): “Rabbimiz gerçekten biz, onun bize (karşı) ifrata (aşırı) gitmesinden veya azgın davranmasından korkuyoruz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Musa ve Harun Rablerine “Ey Rabbimiz! Firavun’un önemsemeyip aldırış etmeyerek bizi dinlemeyeceğinden veya bize aşırı sert davranmasından korkuyoruz” dediler.
قَالَ لَا تَخَافَا إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى
Tâ-Hâ / 46 -
Kâle lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ.
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Korkmayın dedi, gerçekten de benim sizinle berâber, duyarım ben ve görürüm.
Abdullah Parlıyan = Allah: “Korkmayın!” buyurdu. “Şüphesiz ben sizinle beraberim, olacak şeylerin hepsini işitir ve görürüm.
Adem Uğur = Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.
Ahmed Hulusi = "Korkmayın! Muhakkak ki Ben sizinle olarak işitir ve görürüm (mâiyet sırrı)" dedi. (Sahih Kudsi hadis: ". . . . . . Ben kulumun görür gözü işitir kulağı olurum. . . . . . ")
Ahmet Tekin = Allah:'İkiniz de korkmayın. Ben sizinle beraberim. Olanları işitirim ve görürüm.' buyurdu.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Korkmayın! Çünkü ben sizinleyim. Duyuyor ve görüyorum.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Korkmayın, çünkü ben sizinle birlikteyim; işitiyorum ve görüyorum."
Ali Fikri Yavuz = Allah buyurdu ki: “- Korkmayın, zira ben sizinle beraberim; işitirim ve görürüm.
Ali Ünal = Allah, “Endişelenmeyin,” buyurdu, “çünkü Ben, daima sizinle beraberim; söylenen her şeyi işitir ve olan her şeyi görürüm.
Bayraktar Bayraklı = Yüce Allah, “Korkmayın, çünkü ben, sizinle beraberim; işitir ve görürüm.”
Bekir Sadak = (46-48) Allah: Korkmayin, Ben sizinle beraberim; gorur ve isitirim. Ona gidin soyle soyleyin: «Dogrusu biz senin Rabbinin elcileriyiz. israilogullarini bizimle beraber gonder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, dogru yolda gidene olsun! Dogrusu bize, yalanlayip sirt cevirene azap edilecegi vahyolundu.»
Celal Yıldırım = Allah onlara, «korkmayın. Şüphesiz ki ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (Allah,) şöyle buyurdu: “Korkmayın! Çünkü (ben her şeyi) işiterek ve görerek, sizin yanınızda olacağım.
Diyanet İşleri (eski) = (46-48) Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: 'Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu.'
Diyanet Vakfi = Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.
Edip Yüksel = 'Korkmayın,' dedi, 'Ben sizinle birlikteyim; görüyorum ve işitiyorum.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Korkmayın buyurdu: çünkü ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «Korkmayın, çünkü Ben sizinle beraberim; işitirim ve görürüm.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah buyurdu ki: «Korkmayın, zira ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Korkmayın, çünkü ben sizinle birlikteyim; işitiyorum ve görüyorum."
Harun Yıldırım = Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Korkmayın. Çünkü ben sizinle beraberim. Ben (her şey'i) işidirim, görürüm».
Hayrat Neşriyat = (Allah) buyurdu ki: 'Korkmayın! Çünki ben, sizinle berâberim, işitirim ve görürüm.'
İbni Kesir = Buyurdu: Korkmayın, Ben sizinle beraberim, hem görür, hem de işitirim.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinle birlikteyim; işitmekteyim ve görmekteyim.”
Muhammed Esed = (Allah:) "Korkmayın!" diye cevap verdi, "Şüphesiz (Ben her şeyi) işiterek ve görerek, sizin yanınızda olacağım.
Mustafa İslamoğlu = (Allah) "Korkmayınız" dedi, "Şu kesin ki Ben sizinle birlikteyim; her şeyi duyuyor ve görüyorum.
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Korkmayın, şüphe yok ki ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.»
Ömer Öngüt = Buyurdu ki: “Korkmayın, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.”
Şaban Piriş = -Korkmayın, dedi. Ben sizin yanınızdayım. Sizi işitip görürüm, dedi.
Sadık Türkmen = (Allah) buyurdu ki: “Korkmayın! Çünkü Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.”
Seyyid Kutub = Allah, onlara dedi ki; «korkmayınız. Ben sizinle beraberim. Ben herşeyi işitir, her şeyi görürüm.»
Suat Yıldırım = "Korkmayın!" buyurdu, "Ben sizinle beraberim, her şeyi işitir ve görürüm."
Süleyman Ateş = "Korkmayın, dedi, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Korkmayın, çünkü ben sizinle birlikteyim; işitmekteyim ve görmekteyim.»
Ümit Şimşek = Allah buyurdu ki: 'Korkmayın. Ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "Korkmayın! Ben sizinle beraberim; işitiyorum, görüyorum."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): “İkiniz (de) korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Allah “İkinizde korkmayın. Sizinle beraberim, sizi işitip aynı zamanda görüyorum” dedi.
فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكَ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Tâ-Hâ / 47 -
Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi âyetin min rabbike, ves selâmu alâ menittebeal hudâ.
Diyanet İşleri = “Ona gidin ve şöyle deyin: ‘Şüphesiz biz Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını (serbest bırak ve) bizimle gönder. Onlara işkence etme. Sana Rabbinin katından bir mucize getirdik. Selâm, doğru yola uyanlara olsun.’ ”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hemen gidin de biz deyin, şüphe yok ki Rabbinin iki peygamberiyiz bizimle gönder İsrâiloğullarını ve onlara azap verme. Rabbinden delille geldik sana, esenlik hidâyete uyana.
Abdullah Parlıyan = Hemen O'na gidin ve deyin ki: Biz ikimiz senin Rabbinin elçileriyiz. Bunun için, İsrailoğullarının bizimle gelmesine izin ver ve onlara artık işkence etme. Biz sana, Rabbimizden delille geldik. Selamet ve saadete erenler ancak doğru yolu tutanlardır.
Adem Uğur = Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.
Ahmed Hulusi = "Artık ona gelin ve deyin ki: Gerçekten senin Rabbinin Rasûlleriyiz! İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azap etme! Gerçekten biz sana, senin Rabbin tarafından bir mucize olarak geldik. . . Selâm, kılavuza tâbi olanlara olsun. "
Ahmet Tekin = Firavun’a gittiler.'Biz Rabbinin elçileriyiz. İsrâiloğulları’nı temel hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına son vererek bizimle gönder. Onlara eziyet etme, işkence yapma. Biz sana Rabbinden hak peygamber olduğumuzu gösteren mûcizelerle geldik. Allah’tan gelen, Allah’ın hidayet rehberiyle öğrettiği di-ne girip uygulayanlara, hukukun üstün, hakkın ve adaletin belirleyici güç, barışın hâkim olduğu güvenli bir dünya düzeni ve selâmet yurdu, cennet vardır' dediler.
Ahmet Varol = Haydi ona gidip deyin ki: 'Biz Rabbinin iki elçisiyiz. İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara işkence etme. Şüphesiz biz sana Rabbinden ayetle geldik. Selâm hidayete uyanların üzerinedir.
Ali Bulaç = "Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun."
Ali Fikri Yavuz = Hemen gidin de Firavun’a deyin ki, biz Rabbinin (sana gönderilen) elçileriyiz. Artık İsrail Oğullarını bizimle gönder. (Şam’a gitsinler, esaret ve kölelikten, eziyyetten kurtulsunlar). Onlara azap etme (oğullarını öldürüp işkence yapma). Biz, sana, Rabbinden bir mucize ile geldik. Dünya ve ahiret selâmeti, hidayete (tevhid dinine) tabi olanlaradır.
Ali Ünal = “Ona varın ve şöyle deyin: ‘Biz, (seni yaratan, yaşatan ve rızıklandıran) Rabbinin iki elçisiyiz. İsrail Oğulları’nı bizimle gönder ve onlara daha fazla işkence etme. Şurası kesin ki, sana Rabbinden apaçık bir delille geldik. Saadet ve nihaî kurtuluş, ancak Allah’ın yolunda gidenleredir.
Bayraktar Bayraklı = “Ona gidin ve şöyle söyleyin: Doğrusu, biz senin Rabbinin peygamberleriyiz. İsrâiloğullarını bizimle beraber gönder; onlara bir eziyet etme! Rabbinden sana bir âyet getirdik. Selam/esenlik doğru yolda gidene olsun.”
Bekir Sadak = (46-48) Allah: Korkmayin, Ben sizinle beraberim; gorur ve isitirim. Ona gidin soyle soyleyin: «Dogrusu biz senin Rabbinin elcileriyiz. israilogullarini bizimle beraber gonder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, dogru yolda gidene olsun! Dogrusu bize, yalanlayip sirt cevirene azap edilecegi vahyolundu.»
Celal Yıldırım = Ona gidin de deyin ki: «Biz şüphen olmasın ki Rabbın elçileriyiz; artık israil oğulları'nı bizimle gönder de onlara azâb etme; gerçekten sana Rabbinden bir mu'cizeyle geldik. Selâm doğru yola uyana olsun.»
Cemal Külünkoğlu = (47-48) Hemen ona gidiniz ve deyiniz ki: “Biz Rabbinin sana gönderdiği elçileriz. İsrailoğulları'nın bizimle birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin ver! Onlara işkence etme! Sana Rabbinden, doğru söylediğimizi kanıtlayacak mucizeler ile geldik. Nihai kurtuluş ve esenlik (yalnızca, O'nun gösterdiği) yolu izleyen kimselerin olacaktır. Bize gelen vahye göre, Allah'ın ayetlerini yalanlayarak gerçeğe sırt çevirenler azaba uğrayacaklardır.”
Diyanet İşleri (eski) = (46-48) Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: 'Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu.'
Diyanet Vakfi = Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.
Edip Yüksel = 'Ona varın ve deyin ki, 'Biz ikimiz Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarına yaptığın işkenceye son ver ve onları bizimle gönder. Biz sana, Rabbinden bir ayet ile geldik. Doğru yolu izleyenlere selam (barış) olsun.' '
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydin varın da ona deyin ki haberin olsun biz rabbının Resulleriyiz, artık Benî İsraîli bizimle gönder ve onları ta'zib etme, biz sana rabbından bir âyetle geldik, selâm da doğruya tabi' olanadır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Haydi, varın da ona deyin ki: «Haberin olsun, biz Rabbinin elçileriyiz, artık İsrail oğullarını bizimle gönder, onlara işkence etme, biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik, selam da doğruya uyanlara!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hemen gidin de Firavun'a deyin ki: «Biz Rabbinin (sana gönderilen) elçileriyiz. Artık İsrailoğulları'nı bizimle gönder, onlara azab etme; biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selam doğru yolda gidenleredir.»
Gültekin Onan = "Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birtikte gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana rabbinden bir ayet ile geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun."
Harun Yıldırım = Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.
Hasan Basri Çantay = «Hemen gidin de ona (şöyle) deyin: — Biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrâîl oğullarını bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz sana Rabbinden hakıykî bir âyet getirdik. Selâm (ve selâmet), doğruya tâbi olanlara».
Hayrat Neşriyat = 'Böylece ona gidin de şöyle söyleyin: 'Şübhe yok ki biz, Rabbinin iki elçisiyiz; artık İsrâiloğullarını bizimle berâber gönder, onlara eziyet etme! (Biz) gerçekten Rabbinden bir mu'cize ile sana geldik. Selâm ise, hidâyete tâbi' olanlaradır.’ '
İbni Kesir = Haydi ona gidin ve deyin ki: Doğrusu biz, senin Rabbının elçileriyiz. Artık İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azab etme. Hem biz, Rabbından sana bir ayetle geldik. Hidayete tabi olanların üzerine selam olsun
Kadri Çelik = “Haydi ona gidin de deyin ki: “Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrail oğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azap verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.”
Muhammed Esed = Öyleyse artık ona gidin ve deyin ki: 'Biz ikimiz senin Rabbinin elçileriyiz; bunun için, İsrailoğulları'nın bizimle gelmesine izin ver ve onlara (artık) sıkıntı çektirme. Biz sana Rabbinden bir mesajla geldik; ve (bil ki O'nun bahşedeceği) nihai kurtuluş ve esenlik (yalnızca, O'nun gösterdiği) yolu izleyen kimselerin olacaktır:
Mustafa İslamoğlu = Haydi, artık ona gidiniz ve deyiniz ki: "Biz ikimiz Rabbinin elçileriyiz; artık İsrailoğullarının bizimle birlikte çıkıp gitmesine izin ver; onlara yaptığın işkenceye de derhal bir son ver! Doğrusu biz sana Rabbinden bir belgeyle gelmişiz; sonuçta gerçek kurtuluş, O'nun yolunu izleyenlerin olacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Haydin ona varıp da deyiniz ki, şüphe yok biz Rabbin iki resûlüyüz. Artık İsrailoğullarını bizimle beraber gönder ve onlara işkence etme, biz sana muhakkak Rabbin tarafından mûcize ile geldik. Selâm ise hidâyete tâbi olan kimse üzerinedir.»
Ömer Öngüt = Hemen ona gidin ve deyin ki: “Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme. Hem biz Rabbinden sana bir âyet (mucize) ile geldik. Selâm hidayete tâbi olanlara olsun!”
Şaban Piriş = Haydi gidin ona ve deyin ki: Biz, Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle gönder, onlara eziyet etme. Biz sana Rabbin'den bir mucize getirdik. Selam yol göstericiye uyanlara.
Sadık Türkmen = Haydi ona gidin ve deyin ki: “Gerçekten biz Rabbinin iki elçisiyiz. İsrailoğulları’nı bizimle birlikte gönder, onlara azap etme. Sana Rabbinden bir ayet/mesaj getirdik; ’Doğru yola tâbi olan kimseye selâm olsun!’
Seyyid Kutub = Ona varınız ve deyiniz ki; 'Biz Rabbinin sana gönderdiği elçileriz. İsrailoğullarının bizimle birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin ver. Onlara işkence etme. Sana Rabbi'inden, doğru söylediğimizi kanıtlayacak mucizeler ile geldik. Doğru yola girenler esenliğe ereceklerdir.
Suat Yıldırım = "Haydi varın da şöyle deyin ona: Rabbin tarafından gönderilen elçileriz biz sana!İsrailoğullarını bizimle gönder ve işkence etme onlara!Rabbinden bir belge ile geldik biz sana. Kurtuluş hastır, bu doğru yolu tutanlara!"
Süleyman Ateş = "Haydi, varın ona, deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz; İsrâil oğullarını bizimle gönder, onlara azâb etme. Biz Rabbinden sana bir âyet getirdik. Esenlik, hidâyete uyanlaradır."
Tefhim-ul Kuran = «Haydi ona gidin de deyin ki: -Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.»
Ümit Şimşek = 'Ona gidin ve deyin ki: Biz Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarına artık eziyet etme; onları bizimle gönder. Biz sana Rabbinden bir âyet getirmiş bulunuyoruz. Selâm, doğru yolu tutanların üzerine olsun.
Yaşar Nuri Öztürk = "Hadi gidin ona! Deyin ki; "Biz senin Rabbinin iki resulüyüz. İsrailoğullarını bizimle gönder, onlara işkence etme! Rabbinden sana bir mucize getirdik. Selam, hidayete uyanlaradır."
İskender Ali Mihr = O halde ikiniz ona gidin ve ona şöyle söyleyin: “Muhakkak ki biz, senin Rabbinin iki resûlüyüz. İsrailoğulları’nı artık bizimle beraber gönder ve onlara azap etme! Sana Rabbinden âyet (mucize) getirdik. Ve hidayete tâbî olanlara selâm olsun.”
İlyas Yorulmaz = İkinizde Firavuna gidin ve ona deyin ki “Biz ikimizde senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder ve artık onlara azap etmekten vazgeç. Rabbinden O nun elçileri olduğumuza dair, sana birtakım ayetler getirdik. Allah’ın selamı doğru yoluna tabi olanlara olsun. ”
إِنَّا قَدْ أُوحِيَ إِلَيْنَا أَنَّ الْعَذَابَ عَلَى مَن كَذَّبَ وَتَوَلَّى
Tâ-Hâ / 48 -
İnnâ kad ûhıye ileynâ ennel azâbe alâ men kezzebe ve tevellâ.
Diyanet İşleri = “Şüphesiz bize, azabın yalanlayan ve yüz çevirenlere olacağı vahyolundu.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de bize vahyedildi ki azap, yalanlayanadır ve yüz çevirene.
Abdullah Parlıyan = Bize vahyedildi ki, Allah'ın azabı, peygamberleri yalan sayıp, onlara sırt çevirenlere erişir.”
Adem Uğur = Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.
Ahmed Hulusi = "Bize azabın, yalanlayan ve yüz çeviren üzerine olacağı vahyolundu. "
Ahmet Tekin = 'Bize, Allah’ın âyetlerini, kitabını, peygamberlerini yalanlayanlara, dinine sırtını dönerek, güç ve iktidarlarını kullanıp, halkı istedikleri gibi yönlendirenlere azap edileceği vahyolundu.' dediler.
Ahmet Varol = Doğrusu bize azabın, yalanlayanın ve yüz çevirenin üzerine olduğu vahyedilmiştir.'
Ali Bulaç = "Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir."
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten bize vahy olundu ki, azab, muhakkak olarak Peygamberleri inkâr edenlere ve imandan yüz çevirenleredir.”
Ali Ünal = ‘Buna karşılık, inan ki bize (Allah’ın Mesajı’nı) yalanlayıp, ondan yüz çevirenin göreceği de azaptır diye vahyolundu’.”
Bayraktar Bayraklı = “Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu.”
Bekir Sadak = (46-48) Allah: Korkmayin, Ben sizinle beraberim; gorur ve isitirim. Ona gidin soyle soyleyin: «Dogrusu biz senin Rabbinin elcileriyiz. israilogullarini bizimle beraber gonder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, dogru yolda gidene olsun! Dogrusu bize, yalanlayip sirt cevirene azap edilecegi vahyolundu.»
Celal Yıldırım = «Şüphesiz ki bize şöyle vahyedildi: Azâb elbette (hakkı) yalanlayıp yüzçevirenleredir.»
Cemal Külünkoğlu = (47-48) Hemen ona gidiniz ve deyiniz ki: “Biz Rabbinin sana gönderdiği elçileriz. İsrailoğulları'nın bizimle birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin ver! Onlara işkence etme! Sana Rabbinden, doğru söylediğimizi kanıtlayacak mucizeler ile geldik. Nihai kurtuluş ve esenlik (yalnızca, O'nun gösterdiği) yolu izleyen kimselerin olacaktır. Bize gelen vahye göre, Allah'ın ayetlerini yalanlayarak gerçeğe sırt çevirenler azaba uğrayacaklardır.”
Diyanet İşleri (eski) = (46-48) Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: 'Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu.'
Diyanet Vakfi = Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.
Edip Yüksel = ' 'Bize vahyedildi: Yalanlayıp yüz çevirenler cezalandırılacaktır.' '
Elmalılı Hamdi Yazır = İnan ki bize şöyle vahyolundu: her halde azâb, tekzib edip yüz çevirenedir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İnan ki, bize, azabın, kesinlikle yalanlayıp yüz çevirene olduğu vahyolundu.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Bize kesin olarak vahyolundu ki, azab şüphesiz (gerçeği) inkâr edip ona sırt çevirenleredir.»
Gültekin Onan = "Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir."
Harun Yıldırım = Hakikaten bize vahyolundu ki: (Peygamberleri) yalanlayan ve yüz çevirenlere azap edilecektir.
Hasan Basri Çantay = «Bize şu hakıykat vahy olundu ki şübhesiz azâb, (peygamberleri) tekzîb edenlerin ve (Hakdan) yüz çevirenlerin tepesindedir».
Hayrat Neşriyat = 'Doğrusu biz (öyle kimseleriz ki), gerçekten bize: 'Şübhesiz azab,(peygamberleri) yalanlayanlar ve (haktan) yüz çevirenler üzerinedir’ diye vahyolundu.'
İbni Kesir = Doğrusu bize vahyolundu ki; yalanlayıp sırt çevirene azab vardır.
Kadri Çelik = “Gerçekten bize, “Azap, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir” diye vahyolundu.”
Muhammed Esed = Çünkü, bakın, (öte dünyada) azabın, hakkı yalanlayıp (ona) sırt çevirenlerin başına çökeceği bize vahyedildi!"
Mustafa İslamoğlu = Bir de unutmayın ki, (büyük) azabın hakikatı yalanlayan ve ondan yüz çevirenlerin üzerine olacağı bize vahyolunmuştur."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Muhakkak bize vahyolundu ki, şüphe yok azap, tekzîp eden ve yüz çeviren kimse üzerinedir.»
Ömer Öngüt = “Doğrusu bize vahyolundu ki, (peygamberleri) yalanlayıp inkâr edenlere ve (imandan) yüz çevirenlere azap vardır. ”
Şaban Piriş = Bize vahyolundu ki kim yalanlar ve yüz çevirirse ona azap vardır.
Sadık Türkmen = Gerçekten bize vahyolundu ki; yalanlayan ve yüz çeviren kimseye azap edilecektir.”
Seyyid Kutub = Bize gelen vahye göre Allah'ın ayetlerini yalanlayarak gerçeğe sırt çevirenler azaba uğrayacaklardır.
Suat Yıldırım = "İnan ki bize: "Dini yalan sayıp ondan yüz çeviren, mutlaka azaba uğrayacaktır!" diye vahyedildi."
Süleyman Ateş = "Bize, yalanlayıp yüz çevirenin, azâba uğrayacağı vahyolundu."
Tefhim-ul Kuran = «Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir.»
Ümit Şimşek = 'Bize şu da vahyedildi ki, azap yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerinedir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Azabın, yalanlayıp yüz çevirenler üzerine olacağı bize vahyedildi."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerine azap olduğu bize vahyolundu.
İlyas Yorulmaz = “Bize azabın, kesinlikle Allah’ın mesajlarını yalanlayan ve ondan yüz çevirenlerin üzerine olacağı vahy oldu” deyin.
قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 49 -
Kâle fe men rabbikumâ yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = Firavun, “Sizin Rabbiniz kim, ey Mûsâ?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Dedi ki: Kimdir Rabbiniz ey Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Fakat Allah'ın bu mesajları kendisine iletilince, Firavun: “Ey Musa! Sizin Rabbiniz de kimmiş?” dedi.
Adem Uğur = Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey Musa? dedi.
Ahmed Hulusi = (Firavun) sordu: "Sizin Rabbiniz kimdir, yâ Musa?"
Ahmet Tekin = Firavun:'Ey Mûsâ, sizin Rabbiniz kimdir?' dedi.
Ahmet Varol = (Firavun) dedi ki: 'Sizin Rabbiniz kimdir, ey Musa?.'
Ali Bulaç = (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında, Firavun onlara) Dedi ki: "Sizin Rabbiniz kim ey Musa?"
Ali Fikri Yavuz = Firavun şöyle dedi: “- O halde sizin Rabbiniz kimdir? Ey Mûsa!
Ali Ünal = (Musa ve Harun, Firavun’a varıp, Allah kendilerine ne emretmişse onu yerine getirdiler. Firavun, cevap olarak,) “Sizin Rabbiniz de kimmiş ey Musa?” dedi.
Bayraktar Bayraklı = Firavun, “Ey Mûsâ! Sizin Rabbiniz de kimmiş!” dedi.
Bekir Sadak = Firavun: «Musa! Rabbiniz kimdir?» dedi.
Celal Yıldırım = Fir'avn : «Ya Musâ ! Rabbiniz kim ?» diye sordu.
Cemal Külünkoğlu = (Allah'tan aldıkları direktifi aktardıklarında, Firavun onlara) dedi ki: “Sizin Rabbiniz kim, ey Musa?”
Diyanet İşleri (eski) = Firavun: 'Musa! Rabbiniz kimdir?' dedi.
Diyanet Vakfi = Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey Musa? dedi.
Edip Yüksel = (Firavun) dedi ki: 'Rabbiniz kimdir, Musa?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Hele, dedi: sizin rabbınız kim ya Musâ?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Firavun: «Sizin Rabbiniz kimdir, ey Musa?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun: «Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?» dedi.
Gültekin Onan = (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında, Firavun onlara) Dedi ki: "Sizin rabbiniz kim ey Musa?"
Harun Yıldırım = Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey Musa? dedi.
Hasan Basri Çantay = (Fir'avn) dedi: «O halde Musa sizin Rabbiniz kim»?
Hayrat Neşriyat = (Fir'avun:) 'Peki ikinizin Rabbi kimdir, ey Mûsâ?' dedi.
İbni Kesir = Ey Musa, Rabbınız kimdir sizin ikinizin? dedi.
Kadri Çelik = (Firavun) Dedi ki: “Sizin Rabbiniz kim ey Musa?”
Muhammed Esed = (Fakat Allah'ın mesajı kendisine iletilince, Firavun:) "Ey Musa, sizin Rabbiniz de kimmiş?" dedi.
Mustafa İslamoğlu = (Firavun): "Kimmiş bakayım sizin Rabbiniz ey Musa?" dedi.
Ömer Nasuhi Bilmen = (Fir'avun) Dedi ki: «O halde ey Mûsa! Sizin Rabbiniz kimdir?»
Ömer Öngüt = Firavun: “Sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?” dedi.
Şaban Piriş = -Sizin Rabbiniz kim ey Musa? dedi.
Sadık Türkmen = (Firavun) dedi ki: “O halde sizin Rabbiniz kim ey Musa?”
Seyyid Kutub = Firavun «Ey Musa, sizin Rabb'iniz kimdir?» dedi.
Suat Yıldırım = "Firavun: "Sizin Rabbiniz de kimmiş ey Mûsâ!" dedi.
Süleyman Ateş = (Fir'avn): "Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında, Firavun onlara) Dedi ki: «Sizin Rabbiniz kim ey Musa?»
Ümit Şimşek = Firavun 'Siz ikinizin Rabbi de kim?' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Firavun dedi: "Sizin Rabbiniz kim, ey Mûsa?"
İskender Ali Mihr = (Firavun şöyle) dedi: “Öyleyse ikinizin Rabbi kimdir, ya Musa?”
İlyas Yorulmaz = Firavun “Ey Musa! Sizin ikinizin Rabbi de kim?” dedi.
قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى
Tâ-Hâ / 50 -
Kâle rabbunâllezî a’tâ kulle şey’in halkahu summe hedâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ, “Rabbimiz, her şeye hilkatini (yaratılış özelliklerini) veren, sonra onlara yol gösterendir” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbimiz dedi, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu gösterendir.
Abdullah Parlıyan = “Rabbimiz herşeye yaratılışını veren ve sonra onu, yaratılış gayesine uygun yola yöneltendir” dedi.
Adem Uğur = O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.
Ahmed Hulusi = (Musa): "Rabbimiz her şeye, varlığını ve özelliklerini veren, sonra da yolunu kolaylaştırandır. "
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılış ve varlık sebebini gerçekleştirecek özellikleri veren, sonra da yaşaması ve görevlerini yerine getirmesi için aydınlatıcı bilgilerle donatan, yol gösterendir.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Rabbimiz her şeye yaratılış (biçim)ini veren sonra doğru yola iletendir.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir."
Ali Fikri Yavuz = Musa; “Bizim Rabbimiz, her şeye suret ve şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir.” dedi.
Ali Ünal = “Rabbimiz,” diye cevap verdi Musa, “her şeyi yaratan, sonra da onu yaratılış gayesine uygun yola koyandır.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra ona doğru yolu gösterendir” dedi.
Bekir Sadak = Musa: «Rabbimiz, her seye ayri bir ozellik veren, sonra dogru yola eristirendir» dedi.
Celal Yıldırım = O da : «Rabbimiz her şeye hilkatim (yaratılışta türünün özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (Musa:) “Bizim Rabbimiz, her varlığı farklı niteliklerle donatarak yaratan, sonra da bu varlıkları nitelikleri doğrultusunda yönlendiren Allah'tır” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir' dedi.
Diyanet Vakfi = O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.
Edip Yüksel = 'Rabbimiz, Her şeye biçimini veren ve sonra yolunu gösterendir,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bizim dedi: rabbımız her şey'e hılkatini veren sonra da yolunu gösterendir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Bizim Rabbimiz, herşeye uygun yaratılışını veren sonra da yolunu gösterendir!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa: «Bizim Rabbimiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir.» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Bizim rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir."
Harun Yıldırım = O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir, dedi.
Hasan Basri Çantay = O da: «Bizim Rabbimiz her şey'e hilkatini veren, sonra da doğru yolunu gösterendir» dedi.
Hayrat Neşriyat = (O da:) 'Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını (husûsiyetleriyle) veren, sonra da(onu muhtaç olduğu şeylerin yoluna) sevk edendir' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Rabbımız her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yola eriştirendir.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da hidayet edendir.”
Muhammed Esed = (Musa:) "Bizim Rabbimiz, (var olan) her şeye gerçek özünü ve biçimini veren ve sonra da her şeyi (kendi doğasının gerektirdiği) yola yönelten varlıktır" diye cevap verdi.
Mustafa İslamoğlu = (Musa): "Bizim Rabbimiz her şeyin yaratılışını takdir edip, sonra da onu yaratılış amacına yöneltendir."
Ömer Nasuhi Bilmen = (Hazreti Mûsa) Dedi ki: «Rabbimiz o zâttır ki, her şeye hilkatini vermiş, sonra da doğru yolu göstermiştir.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Bizim Rabbimiz her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir. ”
Şaban Piriş = -Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren ve yol gösterendir, dedi.
Sadık Türkmen = Dedi ki: “Rabbimiz herşeye (bütün canlılara), yaratılışını (uygun suretini) verendir. Sonra (gönderdiği rehber ile) doğru yolu gösterendir.”
Seyyid Kutub = Musa «Bizim Rabb'imiz, her varlığı farklı niteliklerle donatarak yaratan, sonra da bu varlıkları nitelikleri doğrultusunda yönlendiren Allah'dır.»
Suat Yıldırım = "Rabbimiz," dedi, "her şeyi yaratan, sonra da onu yaratılış gayesine uygun yola koyan, Yüce Yaradandır (buna iyice inan)"
Süleyman Ateş = (Mûsâ): "Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gâyesine uygun yola yönelten)dir." dedi.
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir»
Ümit Şimşek = Musa 'Rabbimiz, herşeyi yerli yerince yaratan, sonra da yol gösterendir' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Rabbimiz, herşeye yaratılışını lütfeden, sonra da yol yordam gösteren kudrettir."
İskender Ali Mihr = (Hz. Musa): “Bizim Rabbimiz, herşeye yaradılışını lütfeden (ihsan eden) sonra da hidayete erdirendir.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa “Bizim Rabbimiz, yarattıklarına her şeyi veren ve onlara yolunu gösterendir” dedi.
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَى
Tâ-Hâ / 51 -
Kâle fe mâ bâlul kurûnil ûlâ.
Diyanet İşleri = Firavun, “Ya geçmiş nesillerin hâli ne olacak?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Firavun, peki, önce gelenlerin halleri ne olacak dedi.
Abdullah Parlıyan = Firavun: “Peki, bizden önce gelip geçen ilk asırlardaki insanların hali ne olacak?” dedi.
Adem Uğur = Firavun: Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak? dedi.
Ahmed Hulusi = (Firavun) sordu: "Peki ya eski nesillerin hâli nice olur (çünkü görmediler)?"
Ahmet Tekin = Firavun:'Öyleyse, Allah’ın birliğini tasdik etmeyen, putlara tapan önceki nesillerin hali ne olacak?' dedi.
Ahmet Varol = (Firavun) dedi ki: 'Peki ilk nesillerin durumu nedir?'
Ali Bulaç = (Firavun) Dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?"
Ali Fikri Yavuz = Firavun dedi ki: Öyleyse geçmiş asırlar halkının hali nedir (ölümlerinden sonra saadette midirler, şekavette midirler?)
Ali Ünal = Firavun, “Madem öyle,” dedi, “ya daha önce yaşamış gitmiş ve artık kendilerinden haber alınamadığı gibi, izleri de kalmamış nesiller ne olacak; yaptıklarının karşılığını nasıl görecekler?”
Bayraktar Bayraklı = Firavun, “Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir?” dedi.
Bekir Sadak = Firavun: «Oyleyse onceki nesillerin durumu ne oluyor?» dedi.
Celal Yıldırım = Fir'avn, «ya öyle ise gelip geçen nesillerin durumu ne oluyor ?» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (Firavun:) “Öyle ise önceki toplumların hali ne olacak?” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Firavun: 'Öyleyse önceki nesillerin durumu ne oluyor?' dedi.
Diyanet Vakfi = Firavun: Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak? dedi.
Edip Yüksel = 'Peki geçmiş nesillerin hali ne olacak,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Dedi: ya öyle ise kurun-ı ûlâ'nın hali ne?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Firavun: «Ya, öyle ise, önceki milletlerin durumu nedir?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun : «Öyleyse geçmiş asırlar (daki insanlar)ın durumu nedir?» dedi.
Gültekin Onan = (Firavun) Dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?"
Harun Yıldırım = Firavun: Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak? dedi.
Hasan Basri Çantay = (Fir'avn) dedi: «Öyleyse evvelki (geçmiş) asırlar (halkın) ın haali nedir»?
Hayrat Neşriyat = (Fir'avun:) 'Öyle ise (putlara tapan) önceki nesillerin hâli ne olacak?' dedi.
İbni Kesir = Öyle ise önceki nesillerin durumu nedir? dedi.
Kadri Çelik = (Firavun) Dedi ki: “Öyle ise, önceki nesillerin hali ne olacak?”
Muhammed Esed = (Firavun:) "Peki" dedi, "ya önceki kuşakların durumu ne oldu?"
Mustafa İslamoğlu = (Firavun): "İyi ama" dedi, "ya önceki kuşakların durumu ne olacak?"
Ömer Nasuhi Bilmen = (Fir'avun) Dedi ki: «Öyle ise evvelki ümmetlerin hali neden ibarettir?»
Ömer Öngüt = “Peki ya, ilk nesillerin hâli ne olacak?” dedi.
Şaban Piriş = -Önceki nesillerin durumu ne olacak? dedi.
Sadık Türkmen = (Firavun) dedi ki: “Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir?”
Seyyid Kutub = Firavun «Peki, bizden önceki kuşakların durumu ne olacak?» dedi.
Suat Yıldırım = Firavun dedi ki: "Peki o zaman, önceki nesillerin durum ve âkıbeti ne olur?"
Süleyman Ateş = (Fir'avn): "Peki ya ilk nesillerin hali ne olacak?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Firavun) Dedi ki: «İlk çağlardaki kuşakların durumu nedir öyleyse?»
Ümit Şimşek = Firavun 'Peki, öncekilerin hali ne olacak?' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Peki, ilk nesillerin hali ne olacak?"
İskender Ali Mihr = (Firavun): “Öyleyse evvelki nesillerin durumu nedir?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Firavun “Peki öyleyse, daha önceki kasabalarda yaşayanların durumu nedir?” dedi.
قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى
Tâ-Hâ / 52 -
Kâle ilmuhâ inde rabbî fî kitâbin, lâ yadıllu rabbî ve lâ yensâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ, şöyle dedi: “Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır. Rabbim, yanılmaz ve unutmaz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, onlara âit bilgi de dedi, Rabbimin katındadır, yazılmıştır; ne yanılır Rabbim, ne unutur.
Abdullah Parlıyan = Musa: “Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin katında bir kitapta yazılıdır. Rabbim ne yanılır, ne unutur” dedi.
Adem Uğur = Musa: Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur, dedi.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Onların ilmi Rabbimin indîndeki bilgidir. . . Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz. "
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Onların hâli ve amelleriyle ilgili bilgi de, Rabbimin katında bir kitapta, sicilde, bilgi işlem merkezinde, Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.' dedi.
Ahmet Varol = (Musa) dedi ki: 'Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne yanılır ne de unutur!
Ali Bulaç = Dedi ki: "Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz."
Ali Fikri Yavuz = (Mûsa aleyhisselâm cevabında) dedi ki: “- Onların (ahvalinin) ilmi, Rabbimin katında bir kitabdadır (Levh-i Mahfuz’dadır). Rabbim hata etmez ve unutmaz.
Ali Ünal = Musa cevap verdi: “Rabbim onları bilmektedir ve hepsini bütün yaptıklarıyla birlikte bir deftere kaydetmiştir. Rabbim şaşırmaz, yanlış yapmaz ve unutmaz.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz” dedi.
Bekir Sadak = (52-53) Musa: «Onlarin bilgisi Rabbimin katinda yazilidir. Rabbim sasirmaz ve unutmaz. Sizin icin yeryuzunu doseyen, yollar acan, gokten su indiren O'dur.» Biz o su ile turlu turlu, cift cift bitkiler yetistirdik.
Celal Yıldırım = Musâ, «onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta yazılıdır. Rabbim şaşırmaz da, unutmaz da,» dedi.
Cemal Külünkoğlu = Musa, şöyle dedi: “Onlara ilişkin bilgi Rabbimin katındaki kitapta yazılıdır. Benim Rabbim ne yanılır ne de unutur.”
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Onların bilgisi Rabbimin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa: Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur, dedi.
Edip Yüksel = 'Onların bilgisi Rabbimin yanında kayıtlıdır. Rabbim yanılmaz, unutmaz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onun dedi: ılmi rabbımın ındinde bir kitabdadır, rabbım şaşmaz ve unutmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır; Rabbim şaşmaz ve unutmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa dedi ki: «Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitapta (yazılı)dır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Bunun bilgisi rabbimin katında bir kitaptadır. Benim rabbim şaşırmaz ve unutmaz."
Harun Yıldırım = Musa: Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne yanılır ne de unutur, dedi.
Hasan Basri Çantay = (Musa): «Onların ilmi, dedi, Rabbimin nezdindeki bir kitabdadır. Benim Rabbim hataa da etmez, unutmaz da».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ:) 'Onların ilmi Rabbimin katında bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da)dır. Rabbim ne şaşırır, ne de unutur!' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Onların bilgisi Rabbımın katında bir kitabdadır. Benim Rabbım şaşırmaz, unutmaz.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.”
Muhammed Esed = (Musa:) "Onlar hakkındaki bilgi yalnızca Rabbimin katında, (O'nun, toplumları bağlı kıldığı) yasalar örgüsünde (yazılı)dır; benim Rabbim asla yanılmaz ve asla unutmaz."
Mustafa İslamoğlu = (Musa): "Onların ne olacağının bilgisi Rabbim katında bir yasaya bağlı kılınmıştır: benim Rabbim ne yanılır, ne de unutur" dedi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Hazreti Mûsa da dedi ki: «Onlara ait bilgi, Rabbimin indinde bir kitaptadır ki, Rabbim hata etmez ve unutmaz.»
Ömer Öngüt = Musa: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim hata etmez ve unutmaz. ” dedi.
Şaban Piriş = -Onlarla ilgili bilgi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim, şaşırmaz ve unutmaz, dedi.
Sadık Türkmen = (Musa) dedi ki: “Onların bilgisi Rabbimin katındaki bir kitaptadır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.”
Seyyid Kutub = Musa dedi ki; «Onlara ilişkin bilgi Rabb'imin katındaki kitapta yazılıdır benim Rabb'im ne yanılır ne de unutur.»
Suat Yıldırım = "Onların durumu, Rabbimin yanındaki bir kitaptadır. O, ne şaşırır, ne de unutur." dedi.
Süleyman Ateş = Dedi ki: "Onların bilgisi Rabbimin yanında bir Kitâptadır. Rabbim şaşmaz ve unutmaz."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.»
Ümit Şimşek = Musa dedi ki: 'Ona dair bilgi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne şaşırır, ne unutur.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Onlara ilişkin bilgi, Rabbim katında bir Kitap'tadır. Rabbim ne şaşırır ne de unutur."
İskender Ali Mihr = “Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitap (Ümmülkitap)’tadır. Benim Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa “Daha öncekilere ne olacağının bilgisi Rabbimin katında yazılı bir kitaptadır. Rabbim yapılan hiçbir şeyi kaybetmeyeceği gibi, hiçbir şeyi de unutmaz.
الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّن نَّبَاتٍ شَتَّى
Tâ-Hâ / 53 -
Ellezî ceale lekumul arda mehden ve seleke lekum fîhâ subulen ve enzele mines semâi mâen, fe ahracnâ bihî ezvâcen min nebâtin şettâ.
Diyanet İşleri = “Rabbim, yeryüzünü size beşik yapan, orada size yollar açan ve size gökten yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Öyle bir mâbuttur ki yeryüzünü size döşek etmiş, orada size yollar açmış, gökten yağmur yağdırmış, o yağmur sebebiyle de çeşit çeşit ve çifter çifter nebatlar bitirmiştir.
Abdullah Parlıyan = (52-53) Musa: «Onlarin bilgisi Rabbimin katinda yazilidir. Rabbim sasirmaz ve unutmaz. Sizin icin yeryuzunu doseyen, yollar acan, gokten su indiren O'dur.» Biz o su ile turlu turlu, cift cift bitkiler yetistirdik.
Adem Uğur = O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
Ahmed Hulusi = Arzı sizin için bir beşik olarak meydana getirip, orada sizin için yollar açar, semâdan bir su inzâl eder. . . O su ile çeşitli nebattan çiftler çıkardık.
Ahmet Tekin = 'O, yeryüzünü sizin yaşamanız, yerleşmeniz için, tarıma elverişli ovalar, iskâna uygun araziler haline, işlevli hale getiren orada size yollar açan, gökten su indirendir' dedi. İşte biz, o su ile, türlü bitkilerden erkekli dişili çift çift yetiştirdik.
Ahmet Varol = O, sizin için yeri bir döşek yapan, onda size yollar açan ve gökten yağmur indirendir.' Böylece onunla çeşitli bitkilerden çift çift çıkardık.
Ali Bulaç = "Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık."
Ali Fikri Yavuz = O ki, yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı, orada sizin için yollar açtı ve gökten bir yağmur indirdi; işte biz, bu yağmur sebebiyle muhtelif nebattan çiftler (sınıflar, yahud erkekli dişili bitkiler) çıkardık.
Ali Ünal = O’dur ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve orada sizin için yollar, geçitler açtı; gökten de bir tür su indiriyor. O su ile türlü türlü bitkilerden çift çift bitiriyoruz.
Bayraktar Bayraklı = Allah, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
Bekir Sadak = (52-53) Musa: «Onlarin bilgisi Rabbimin katinda yazilidir. Rabbim sasirmaz ve unutmaz. Sizin icin yeryuzunu doseyen, yollar acan, gokten su indiren O'dur.» Biz o su ile turlu turlu, cift cift bitkiler yetistirdik.
Celal Yıldırım = O Rab ki yeryüzünü size bir beşik yapmış, onda size yollar açmış, üzerinize gökten su indirmiştir. Biz o su ile çeşit çeşit, çift çift bitkiler çıkarmışızdır.
Cemal Külünkoğlu = “Sizin için yeryüzünü bir beşik yapan, onun üzerinde yollar açan, gökten su (yağmur) indiren O'dur.” (Allah buyurdu ki:) “Biz o su ile (topraktan) türlü türlü bitkiler çıkarmaktayız.”
Diyanet İşleri (eski) = Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur. Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik.
Diyanet Vakfi = O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
Edip Yüksel = O ki yeryüzünü sizin için yaşanılır kıldı, sizin için onda yollar açtı, gökten bir su indirdi ve nitekim onunla çeşit çeşit bitkiler çıkardık.
Elmalılı Hamdi Yazır = O ki size arzı bir beşik yaptı ve onda size yollar açtı ve semadan bir su indirdi de bu sebeble muhtelif nebattan çiftler çıkarmaktayız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, orada size yollar açan ve gökten bir su indiren O'dur.» dedi. İşte Biz, bu su sayesinde çeşitli bitkilerden çiftler çıkarmaktayız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indiren O'dur.» İşte biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.
Gültekin Onan = "Ki (rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık."
Harun Yıldırım = O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
Hasan Basri Çantay = «O (Rab) ki yer (yüzünü) size bir döşek yapdı, orada sizin için yollar açdı, gökden su (yağmur) indirdi, İşte biz onunla türlü nebâtdan çiftler çıkardık.
Hayrat Neşriyat = O ki, yeri sizin için bir beşik yaptı, onda sizin için yollar açtı ve gökten bir su indirdi. Böylece onunla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
İbni Kesir = O ki; sizin için, yeryüzünü döşemiş, orada sizin için yollar açmış, gökten su indirmiştir. Biz o su ile çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık.
Kadri Çelik = “Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için döşedi, onda sizin için yollar açtı ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık.”
Muhammed Esed = Sizin için yeryüzünü bir beşik yapan, (hayatınızı kolaylaştırmak için) onun üzerinde yollar açan, gökten su indiren ve onunla (topraktan) türlü türlü bitki çıkaran O'dur;
Mustafa İslamoğlu = O, sizin için yeryüzünü bir beşik yaptı; ve orada sizin için yolları O açtı; yine gökten yağmuru O indirdi. İşte bu sayede onunla envai çeşit bitkilerden çift çift ürünler çıkarmışızdır;
Ömer Nasuhi Bilmen = O (Hâlık-i Azîm) ki sizin için arzı bir beşik kıldı ve orada sizin için yollar açtı ve gökten bir su indirdi. Artık onunla muhtelif nebattan çiftler çıkardık.
Ömer Öngüt = Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur. Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik.
Şaban Piriş = Allah, yeryüzünü sizin için beşik yaptı ve orada yine sizin için yollar açtı. Gökten su indirip, onunla çeşitli bitkilerden çifter çifter çıkardık.
Sadık Türkmen = O, arzi sizin için bir beşik kıldı, orada sizin için yollar açtı. Gökyüzünden su indirdi. Böylece onunla çeşit çeşit bitkilerden çiftler çıkardık.
Seyyid Kutub = O size yeryüzünü beşik yaptı, orada sizin için yollar açtı ve gökten su indirdi. O su sayesinde çiftler halinde çeşitli bitkiler bitirdik.
Suat Yıldırım = O’dur ki yeri size beşik yaptı. Orada sizin için yollar ve geçitler açtı. Gökten de size yağmur indirdi. İşte o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.
Süleyman Ateş = O ki, yeri size beşik yaptı ve onda sizin için yollar açtı, gökten bir su indirdi. Onunla her çeşit bitkiden çiftler çıkardık.
Tefhim-ul Kuran = «Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşendi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık.»
Ümit Şimşek = Odur ki yeri size bir beşik yapmış, onda size yollar açmış, gökten size bir su indirmiştir. O su ile Biz türlü türlü bitkilerden çiftler çıkarırız:
Yaşar Nuri Öztürk = Yeryüzünü size beşik yapan, onda sizin için yollar açan, gökten su indiren O'dur. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
İskender Ali Mihr = Yeryüzünü size döşek (beşik) yapan, orada sizin için yollar açan ve semadan su indiren O’dur. Sonra da onunla, farklı farklı bitkilerden çiftler çıkardık.
İlyas Yorulmaz = Allah yeryüzünü sizin için kalacak bir mekan yapmış, orada sizin için yollar açmış, gökten su indirmiş ve o su ile değişik farklı bitkilerden çift çift çıkarmıştır.
كُلُوا وَارْعَوْا أَنْعَامَكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُوْلِي النُّهَى
Tâ-Hâ / 54 -
Kulû ver’av en’âmekum, inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ.
Diyanet İşleri = Yiyin, hayvanlarınızı yayın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) deliller vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Yiyin ve yedirin davarlarınıza; şüphe yok ki bunda, aklı olanlara deliller var.
Abdullah Parlıyan = Yiyiniz, hayvanlarınızı otlatınız, şüphe yok ki bunlarda, aklı başında olup anlayan insanlar için ibretler vardır.
Adem Uğur = Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır.
Ahmed Hulusi = Yeyin ve hayvanlarınızı da otlatın. . . Muhakkak ki bunda sağlıklı düşünenler için işaretler vardır.
Ahmet Tekin = Yeyin, hayvanlarınızı otlatın. Ergin akıl sahipleri için, bunda, Allah’ın birliğini, kudretini gösteren deliller vardır.
Ahmet Varol = Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ayetler vardır.
Ali Bulaç = "Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.
Ali Fikri Yavuz = Hem siz yeyin, hem de hayvanlarınıza otlatın. Muhakkak ki bunda (türlü renk, tad ve kokuları olan bitkilerde) akıl sahipleri için çok ibretler var.
Ali Ünal = Hem kendiniz yiyin, hem hayvanlarınıza yedirin. Hiç şüphesiz bunda heva ve heveslerinin yönlendirmediği gerçek akıl sahipleri için nice dersler, (iman hakikatları adına nice deliller) vardır.
Bayraktar Bayraklı = Yiyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için işaretler vardır.[316]
Bekir Sadak = ister yiyin, ister hayvanlarinizi otlatin, onlarda akil sahipleri icin suphesiz dersler vardir. *
Celal Yıldırım = Hem onlardan yeyin, hem davarlarınızı otlatın. Şüphesiz ki bu düzende sağduyu sahipleri için nice belgeler vardır.
Cemal Külünkoğlu = “(Bu bitkilerden) hem yiyiniz, hem de hayvanlarınızı otlatınız. Gerçekten akıl sahiplerinin bu olaylardan alacakları pek çok dersler vardır.”
Diyanet İşleri (eski) = İster yiyin, ister hayvanlarınızı otlatın, onlarda akıl sahipleri için şüphesiz dersler vardır.
Diyanet Vakfi = Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır.
Edip Yüksel = Çiftlik hayvanlarını yiyiniz, otlatınız. Zeka sahipleri için bunda işaretler vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem yiyiniz hem hayvanlarınızı güdünüz, her halde bunda üli'n-nühâ için çok âyetler var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem yiyiniz, hem de hayvanlarınızı güdünüz; gerçekten bunda doğruya kılavuzluk eden akıl sahipleri için birçok deliller vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Akıl sahibleri için bunda nice ibretler vardır!
Gültekin Onan = "Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.
Harun Yıldırım = Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır.
Hasan Basri Çantay = Hem siz yeyin, hem davarlarınıza yedirin. Şübhe yok ki bunda salim akıl saahibleri için ibretler vardır.
Hayrat Neşriyat = Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın! Şübhesiz ki bunda (istikametli) akıl sâhibleri için nice deliller vardır.
İbni Kesir = Hem siz yeyin, hem hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz ki bunlarda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Kadri Çelik = “Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için elbette ayetler vardır.”
Muhammed Esed = (bu,) hem sizin (o toprağın ürünleriyle) beslenmeniz, hem de hayvanlarınızı otlatmanız (içindir). Şüphesiz, bütün bunlarda akıl sahipleri için çıkarılacak dersler vardır.
Mustafa İslamoğlu = siz de beslenin, hayvanlarınızı da besleyin: Şüphesiz bütün bunlarda, sahibini kötülükten koruyan bir akla sahip olanlar için alınacak dersler vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Yeyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız, şüphe yok ki, bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.
Ömer Öngüt = İster siz yiyin, ister hayvanlarınızı otlatın. Onlarda akıl sahipleri için âyetler (ibretler) vardır.
Şaban Piriş = Hem siz yiyin; hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Sadık Türkmen = Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ayetler vardır!
Seyyid Kutub = Bu bitkilerden kendiniz yiyesiniz ve hayvanlarınızı otlatasınız diye. Sağduyu sahiplerinin bu olaylardan alacakları birçok dersler vardır.
Suat Yıldırım = Hem siz yiyin, hem davarlarınızı otlatın! Elbette bunda aklı olanlar için âyetler, Allah’ın kudretine deliller vardır.
Süleyman Ateş = Yeyin, hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda, akıl sâhipleri için ibretler vardır.
Tefhim-ul Kuran = «Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphe yok, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.
Ümit Şimşek = Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın diye. İşte bunda, akıl sahipleri için âyetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Yiyin, hayvanlarınızı yayıp otlatın. Kuşkusuz bunda, aklı başında insanlar için ibretler vardır.
İskender Ali Mihr = Yeyin ve hayvanlarınızı otlatın! Muhakkak ki bunda, akıl sahipleri için elbette âyetler (deliller) vardır.
İlyas Yorulmaz = O bitkilerden yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Bunlarda akıl sahipleri için ibretler var.
مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى
Tâ-Hâ / 55 -
Minhâ halaknâkum ve fîhâ nuîdukum ve minhâ nuhricukum târeten uhrâ.
Diyanet İşleri = (Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Oradan yarattık sizi, gene oraya iâde edeceğiz ve oradan çıkaracağız sizi bir kere daha.
Abdullah Parlıyan = Şöyle ki, sizi topraktan yarattık, tekrar toprağa döndüreceğiz, yine ondan sizi bir kere daha çıkaracağız.
Adem Uğur = Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.
Ahmed Hulusi = Sizi ondan halk ettik! Tekrar sizi oraya iade edeceğiz! Sizi ondan bir kez daha çıkaracağız (bâ's).
Ahmet Tekin = Sizi yerden, topraktan yarattık. Yine sizi oraya döndüreceğiz. Bir kez daha sizi oradan diriltip çıkaracağız.
Ahmet Varol = Sizi ondan yarattık, ona döndüreceğiz ve bir kere daha ondan çıkaracağız.
Ali Bulaç = Sizi ondan yarattık, ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.
Ali Fikri Yavuz = Sizi (babanız Âdem’i), o arzdan (topraktan) yarattık; yine ölümünüzden sonra sizi ona döndüreceğiz. Hem de ondan sizi başka bir defa daha (çürümüş ve dağılmış bedenlerinizi toplayıp ruhlarınızı iade ederek) çıkaracağız.
Ali Ünal = Sizi de (ey insanlar, bitkilerin bittiği) aynı topraktan yarattık ve yeniden sizi oraya iade ediyoruz. Bir başka defa sizi yine oradan çıkaracağız.
Bayraktar Bayraklı = Sizi topraktan yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir defa daha sizi oradan çıkaracağız.
Bekir Sadak = Sizi yerden yarattik, oraya dondurecegiz, sizi tekrar oradan cikaracagiz.
Celal Yıldırım = Sizi topraktan yarattık; oraya döndüreceğiz ve oradan tekrar sizi çıkaracağız.
Cemal Külünkoğlu = “(Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.”
Diyanet İşleri (eski) = Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.
Diyanet Vakfi = Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.
Edip Yüksel = Sizi o yerden yarattık, sizi tekrar ona döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkartacağız.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sizi o Arzdan yarattık, yine sizi ona iade edeceğiz hem de ondan sizi diğer bir def'a daha çıkaracağız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sizi topraktan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve yine sizi ondan bir kere daha çıkaracağız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sizi yerden (topraktan) yarattık, yine (ölümünüzden sonra) ona döndüreceğiz. Hem de ondan sizi bir kere daha çıkaracağız.
Gültekin Onan = Sizi ondan yarattık, ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.
Harun Yıldırım = Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.
Hasan Basri Çantay = Sizi (aslınızı) ondan (toprakdan) yaratdık. Sizi (ölümünüzden sonra) yine ona döndüreceğiz. (Ba's zamanında da) sizi bir kerre daha ondan çıkaracağız.
Hayrat Neşriyat = Sizi ondan (o topraktan) yarattık; yine sizi oraya iâde edeceğiz ve sizi (haşirde)diğer bir def'a daha ondan çıkaracağız.
İbni Kesir = Ondan yarattık sizi, oraya da döndüreceğiz. Ve sizi, bir kere daha oradan çıkaracağız.
Kadri Çelik = Sizi ondan (topraktan) yarattık, sizi ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.
Muhammed Esed = (şöyle ki:) sizi yerden yarattık; yine ona döndürecek ve sonra ondan tekrar diriltip çıkaracağız.
Mustafa İslamoğlu = Biz sizi (topraktan) yarattık, yine ona döndüreceğiz; ve oradan bir kez daha çıkaracağız.
Ömer Nasuhi Bilmen = Sizi o yerden yarattık ve sizi ona döndüreceğiz ve sizi ondan diğer bir defa daha çıkaracağız.
Ömer Öngüt = Sizi ondan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve bir kere daha ondan çıkaracağız.
Şaban Piriş = Topraktan yarattık sizi, yine oraya döndürecek ve yine oradan bir kere daha çıkaracağız.
Sadık Türkmen = Sizi ondan (topraktan, sudan ve çeşitli elementlerden) yarattık ve sizi (tekrar) oraya (toprağa) döndürürüz. Ve başka bir kere daha, (kıyamet günü) sizi oradan (topraktan) çıkarırız.
Seyyid Kutub = Sizleri topraktan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve tekrar dirilterek oradan çıkaracağız.
Suat Yıldırım = Sizi, ey insanlar, Biz yerden yarattık. Yine oraya göndereceğiz ve oradan tekrar Biz çıkaracağız.
Süleyman Ateş = Sizi topraktan yarattık, yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız.
Tefhim-ul Kuran = Sizi ondan yarattık, sizi ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.
Ümit Şimşek = Biz sizi topraktan yarattık; sonra ona döndürür, sonra bir kere daha ondan çıkarırız.
Yaşar Nuri Öztürk = Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve oradan sizi bir kez daha çıkaracağız.
İskender Ali Mihr = Sizi, ondan yarattık. Ve sizi, oraya (geri) döndüreceğiz. Ve sizi, oradan bir kere daha çıkaracağız.
İlyas Yorulmaz = Sizi de o yeryüzündeki topraktan yarattık, sonra sizi (toprağa) geri döndüreceğiz ve daha başka bir zamanda (kıyamet günü) sizi tekrar o topraktan çıkaracağız.
وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَى
Tâ-Hâ / 56 -
Ve lekad eraynâhu âyâtinâ kullehâ fe kezzebe ve ebâ.
Diyanet İşleri = Andolsun, biz ona (Firavun’a) bütün mucizelerimizi gösterdik de o bunları yalanladı ve reddetti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki ona bütün delillerimizi gösterdik, yalanladı, çekindi.
Abdullah Parlıyan = Gerçek şu ki, biz Firavun'a bütün ayetlerimizi gösterdik. Onları yalan saydı ve kabule yanaşmadı.
Adem Uğur = Andolsun biz ona (Firavun'a) bütün (bu) delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki biz ona (Firavun'a) işaretlerimizin hepsini gösterdik. . . (Fakat o) yalanladı ve kabulden kaçındı.
Ahmet Tekin = Andolsun ki, bütün mûcizelerimizi Firavun’a gösterdik. Yalanladı ve dayattı.
Ahmet Varol = Andolsun ki ona (Firavun'a) ayetlerimizin tümünü gösterdik de o yalanladı ve ayak diretti.
Ali Bulaç = Andolsun, biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti.
Ali Fikri Yavuz = Yemin olsun ki, biz, Firavun’a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Böyle iken o, yine mucizelerimizi yalanladı ve hakkı kabulden çekindi.
Ali Ünal = İşte, Firavun’a (kâinattaki bütün bu âyetlerimizi takdim ettik ve daveti boyunca Musa’ya verdiğimiz) bütün mucizelerimizi gösterdik, fakat o, (hiçbirine itibar etmeden, Mesajımızı) yalanladı ve gerçeği kabul etmemekte diretti.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun biz, Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı, kabul etmemekte diretti.
Bekir Sadak = (56-58) And olsun ki Firavun'a butun delillerimizi gosterdik de yalan sayip kabulden cekindi ve: «Ey Musa! Sihirbazliginla bizi yurdumuzdan cikarmaya mi geldin? simdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana gosterecegiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de duz bir yerde bulunalim da caymayalim» dedi.
Celal Yıldırım = And olsun ki Fir'avn'a (gereken) bütün belgelerimizi gösterdik, bununla beraber o yalanlayıp kabul etmekten kaçındı.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, biz ona (Firavun'a) bütün mucizelerimizi gösterdik de o bunları yalanladı ve reddetti.
Diyanet İşleri (eski) = (56-58) And olsun ki Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: 'Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayinet ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım' dedi.
Diyanet Vakfi = Andolsun biz ona (Firavun'a) bütün (bu) delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti.
Edip Yüksel = Ona tüm işaret ve delillerimizi göstermemize rağmen yalanlayıp reddetti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kasem olsun biz, ona âyetlerimizin hepsini gösterdik, öyle iken o yine yalan dedi dayattı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki. Biz Firavuna bütün mucizelerimizi gösterdik; öyle iken o, yine yalanladı ve dayattı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = And olsun ki, biz, Firavun'a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Böyle iken o yine onları yalan sayıp kabulden çekindi.
Gültekin Onan = Andolsun, biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti.
Harun Yıldırım = Andolsun biz ona (Firavun'a) bütün (bu) delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz ona âyetlerimizin hepsini gösterdik de, (Buna rağmen) o, yine tekzîb etdi, dayatdı.
Hayrat Neşriyat = Celâlim hakkı için, (biz) ona (Fir'avun’a, gösterilecek) mu'cizelerimizin hepsini gösterdik; fakat (o) yalanladı ve (hakkı kabûl etmemekte) diretti.
İbni Kesir = Andolsun ki ona bütün ayetlerimizi gösterdik ama yalanlayıp kaçtı.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o yalanladı ve ayak diretti.
Muhammed Esed = Gerçek şu ki, Biz Firavun'u mesajlarımızın hepsinden haberdar kıldık; ama o bunları yalan saydı ve kabule yanaşmadı.
Mustafa İslamoğlu = Doğrusu Biz (Firavun'a) mucizevi belgelerimizin her türünü gösterdik; fakat o yalanladı ve küstahça yüz çevirdi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kasem olsun ki, Biz âyetlerimizin hepsini ona gösterdik. Böyle iken o tekzîp etti ve kaçındı.
Ömer Öngüt = Andolsun ki ona bütün âyetlerimizi gösterdik. Yine de yalanladı ve diretti.
Şaban Piriş = Ona ayetlerimizin hepsini göstermiştik. Fakat o yalanladı ve kabul etmedi.
Sadık Türkmen = Gerçek şu Kİ; ayetlerimizin tümünü ona (Firavuna) gösterdik, yine de yalanladı ve (şeytanlaşarak yalanında) diretti.
Seyyid Kutub = Biz Firavun'a tüm ayetlerimizi gösterdik, fakat o bunları yalanladı, kabul etmeye yanaşmadı.
Suat Yıldırım = Biz Firavun’a bütün âyetlerimizi, delillerimizi gösterdik, fakat o bunları yalan saydı ve gerçeği kabul etmemekte direndi.
Süleyman Ateş = Andolsun biz o(Fir'av)n'a âyetlerimizin hepsini gösterdik, yine de yalanladı ve dayattı.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti.
Ümit Şimşek = Andolsun ki ona bütün delillerimizi gösterdik, yalanladı, çekindi.
Yaşar Nuri Öztürk = Gerçek şu ki, biz Firavun'a bütün ayetlerimizi gösterdik. Onları yalan saydı ve kabule yanaşmadı.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki; âyetlerimizin (mucizelerimizin) hepsini, ona gösterdik. Buna rağmen yalanladı ve (yalanında) direndi.
İlyas Yorulmaz = Biz firavun’a ayetlerimizin hepsini gösterdik. Firavun yalanladı ve (inanmamakta) diretti.
قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 57 -
Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = Şöyle dedi: “Ey Mûsâ! Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bizi dedi, büyünle yerimizden, yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Mûsâ?
Abdullah Parlıyan = Firavun dedi ki: “Ey Musa! Sen büyülerinle, bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?
Adem Uğur = Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?
Ahmed Hulusi = "Sihrin ile bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin, yâ Musa?" dedi.
Ahmet Tekin = Firavun:'Bizi, aklımızı etki altına alan büyünle yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, ey Mûsâ!' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Sen, büyünle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, ey Musa?
Ali Bulaç = Dedi ki: "Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?"
Ali Fikri Yavuz = (Firavun Mûsa’ya şöyle) dedi: “Ey Mûsa!. Sen, sihrinle bizi yerimizden (Mısır’dan) çıkarmak için mi geldin bize?
Ali Ünal = “Musa!” dedi: “Sen, sihirbazlığınla bizi şu ülkemizden çıkarmak için mi geldin?
Bayraktar Bayraklı = Dedi ki: “Bizi yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Mûsâ?”
Bekir Sadak = (56-58) And olsun ki Firavun'a butun delillerimizi gosterdik de yalan sayip kabulden cekindi ve: «Ey Musa! Sihirbazliginla bizi yurdumuzdan cikarmaya mi geldin? simdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana gosterecegiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de duz bir yerde bulunalim da caymayalim» dedi.
Celal Yıldırım = Ey Musâ, dedi, bizi kendi toprağımızdan sihir ve büyünle çıkarmak için mi geldin ?
Cemal Külünkoğlu = (57-58) (Firavun Musa'ya şöyle) dedi: “Ey Musa! Sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin? O halde biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için seninle bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de, bizim de caymayacağımız bir buluşma vakti belirle.”
Diyanet İşleri (eski) = (56-58) And olsun ki Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: 'Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayinet ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım' dedi.
Diyanet Vakfi = Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Sen bizi büyünle yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, Musa?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Sen, dedi: sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize ya Musâ!
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dedi ki: «Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi bize geldin?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Firavun Musa'ya şöyle) dedi: «Ey Musa! Sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize?»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?"
Harun Yıldırım = Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?
Hasan Basri Çantay = Dedi: «Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarman için mi geldin bize»?
Hayrat Neşriyat = Şöyle dedi: '(Sen) sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi bize geldin, ey Mûsâ!'
İbni Kesir = Ve dedi ki: Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Musa?
Kadri Çelik = Dedi ki: “Ey Musa! Sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı geldin bize?”
Muhammed Esed = (Firavun:) "Ey Musa!" dedi, "Sen sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin?
Mustafa İslamoğlu = (Firavun) dedi ki: "Sen, sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ey Musa?
Ömer Nasuhi Bilmen = (Fir'avun) Dedi ki: «Ey Mûsa! Sen geldin mi ki, bizi sihrin ile yurdumuzdan çıkarıveresin?»
Ömer Öngüt = Ve dedi ki: “Sihirbazlığınla bizi memleketimizden çıkarmaya mı geldin ey Musa?”
Şaban Piriş = Ve dedi ki: -Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin Ey Musa?!
Sadık Türkmen = (Firavun) dedi ki: “Sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi bize geldin Ey Musa?
Seyyid Kutub = Dedi ki; «Ey Musa, sen bizi büyücülüğünle yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin?»
Suat Yıldırım = (57-58) "Sen," dedi, "sihirdeki maharetinle bizi yerimizden yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ey Mûsâ!" "O halde bilmiş ol ki biz de seninki gibi bir sihirle karşı koyacağız." "Şimdi sen, bizim de senin de caymayacağımız uygun bir buluşma vakti tayin et, düz, geniş bir alanda karşılaşalım!"
Süleyman Ateş = Ve: "Sen bizi büyünle yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin ey Mûsâ?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?»
Ümit Şimşek = 'Sen bizi büyünle yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin, Musa?' dedi.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dedi: "Büyünle bizi, toprağımızdan çıkarasın diye mi geldin, ey Mûsa!"
İskender Ali Mihr = “Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Musa?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Firavun “Ey Musa! Sen bu sihrinle, bizi topraklarımızdan çıkarmaya mı geldin? dedi.
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِّثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَّا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنتَ مَكَانًا سُوًى
Tâ-Hâ / 58 -
Fe le ne’tiyenneke bi sihrin mislihî fec’al beynenâ ve beyneke mev’ıden lâ nuhlifuhu nahnu ve lâ ente mekânen suvâ(suven).
Diyanet İşleri = “Biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için seninle bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de, bizim de caymayacağımız bir buluşma vakti belirle.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O halde biz de onun gibi bir büyü yaparak karşı geleceğiz sana, aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et de sen ve biz, vaadimizden caymayalım, buluşalım orada, hem de ikimize de müsâvî mesâfede, münâsip bir yer olsun orası.
Abdullah Parlıyan = Madem öyle, biz de sana senin büyün gibi bir büyü getireceğiz. Aramızda bir buluşma yeri ve vakti tayin et de, sen ve biz vaadimizden caymayalım, düz ve geniş bir yerde karşılaşalım.”
Adem Uğur = Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.
Ahmed Hulusi = "Sendekinin benzeri bir sihri, biz de sana getireceğiz. . . Aramızda bir buluşma zamanı belirle ki, ikimiz de ona uyalım. . . Düzgün bir mekânda buluşalım. "
Ahmet Tekin = 'O halde, biz de senin sihrin gibi bir sihirle senin karşına çıkacağız. Şimdi, bizimle senin aranda, bir vakit ve bir buluşma yeri tesbit et. Senin de bizim de itiraz etmeyeceğimiz uygun bir yer olsun.'
Ahmet Varol = Muhakkak, biz de sana karşı benzer bir büyü getireceğiz. Şimdi sen kendinle bizim aramızda bir buluşma yer ve zamanı belirle. Senin de bizim de karşı olmayacağımız uygun bir yer olsun.
Ali Bulaç = "Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir 'buluşma zamanı ve yeri' tesbit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun" dedi.
Ali Fikri Yavuz = O halde biz de senin sihrin gibi, sana bir sihir yapacağız. Şimdi sen, kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti tayin et ki, ne senin, ne bizim caymıyacağımız uygun bir yer olsun.
Ali Ünal = “Şunu bil ki, sihrine mukabil aynı sihirle sana karşı koyacağız. Şimdi, aramızda sonradan üzerinde caymayacağımız bir buluşma vakti tayin et de, düz, geniş bir alanda karşılaşalım.”
Bayraktar Bayraklı = “Biz de kesinlikle sana benzeri bir büyü getireceğiz. Bizim de sizin de anlaşacağımız uygun bir yerde buluşmamız için bir vakit belirle!” dediler.
Bekir Sadak = (56-58) And olsun ki Firavun'a butun delillerimizi gosterdik de yalan sayip kabulden cekindi ve: «Ey Musa! Sihirbazliginla bizi yurdumuzdan cikarmaya mi geldin? simdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana gosterecegiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki sen de biz de duz bir yerde bulunalim da caymayalim» dedi.
Celal Yıldırım = Elbette biz de seninkinin benzeri bir sihir sana getireceğiz. Artık bizimle kendi aranda bir yer ve vakit belirle ki bizim de, senin de sözümüzden dönmeyeceğimiz (elverişli) düz bir yer olsun o..
Cemal Külünkoğlu = (57-58) (Firavun Musa'ya şöyle) dedi: “Ey Musa! Sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin? O halde biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için seninle bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de, bizim de caymayacağımız bir buluşma vakti belirle.”
Diyanet İşleri (eski) = (56-58) And olsun ki Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: 'Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayinet ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım' dedi.
Diyanet Vakfi = Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.
Edip Yüksel = 'Biz de sana benzer bir büyü göstereceğiz. Her iki taraf için de uygun olan yerde ne senin ne de bizim caymayacağımız bir randevu zamanı belirle. '
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde bilmiş ol ki biz de onun gibi bir sihir sana yapacağız, şimdi sen, seninle aramızda bir mîad ta'yin et ki ne senin ne bizim hulf etmiyeceğimiz denk bir mahal olsun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde bilmiş ol ki, biz de sana onun gibi bir sihir yapacağız. Şimdi sen, seninle aramızda bir buluşma yeri ve zamanı belirle ki, ne senin ne de bizim caymayacağımız denk bir yer olsun!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «O halde biz de senin sihrin gibi bir sihirle sana geleceğiz (karşına çıkacağız); şimdi bizimle senin aranda bir vakit ve bir buluşma yeri tayin et ki; ne senin, ne bizim caymayacağımız uygun bir yer olsun.»
Gültekin Onan = "Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir 'buluşma zamanı ve yeri' tesbit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun" dedi.
Harun Yıldırım = Öyle ise, muhakkak surette biz de sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla.
Hasan Basri Çantay = «Şimdi biz de sana onun (senin sihrin) gibi bir sihir yapacağız, şimdi sen kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve vakti ta'yîn et ki ne senin, ne bizim caymayacağımız düz (geniş) bir yer olsun» dedi.
Hayrat Neşriyat = 'Öyle ise, (biz de) mutlaka sana onun benzeri bir sihir getireceğiz; şimdi (sen,)bizimle kendi aranda bir buluşma zamânı (ve yeri) ta'yîn et ki, ne bizim, ne de senin ona muhâlefet etmeyeceğimiz, (herkesin gelebileceği) uygun bir yer olsun!'
İbni Kesir = Şimdi biz de seninkine benzer bir sihir göstereceğiz sana. Bizimle senin aranda bir buluşma zamanı ve yeri tayin et ki; sen de, biz de düz bir yerde bulunalım, caymayalım.
Kadri Çelik = “Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de bizim muhalefet etmeyeceğimiz (mesafesi ikimize de) denk bir yerde buluşma zamanı tayin et.”
Muhammed Esed = Madem öyle, biz de sana mutlaka bunun gibi bir sihirle karşılık vereceğiz! O halde şimdi, aramızda, uygun bir yerde -katılmaktan bizim de, senin de caymayacağımız- bir buluşma günü tayin et!"
Mustafa İslamoğlu = Fakat şunu da bil ki biz de sana, benzer bir sihirle karşılık vereceğiz. Haydi, şimdi bizimle senin aranda kamuya açık bir mekanda, iki tarafın da cayamayacağı bir buluşma zamanı tayin et!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «O halde biz de sana onun misli bir sihir elbette getireceğiz. Artık bizim aramızla senin aranda bir buluşacak vakit tayin et ki, o bizim de senin de caymayacağımız düz bir yer olsun.»
Ömer Öngüt = “Şimdi biz de seninkine benzeyen bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayin et ki, sen de biz de düz bir yerde bulunalım, caymayalım. ”
Şaban Piriş = Biz de sana, seninkine benzer bir sihir göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir buluşma vakti ve yeri belirle de bizim de senin de caymayacağımız bir yer olsun.
Sadık Türkmen = Biz de sana mutlaka onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi sen, seninle bizim aramızda bir buluşma yeri ve zamanı ayarla. Bizim ve senin muhalefet etmeyeceğin uygun bir yer olsun.”
Seyyid Kutub = Biz de seninki gibi bir büyü ile karşına çıkacağız. Seninle buluşacağımız bir zaman belirle. Bu randevudan sen de bizde caymayalım. Buluşma yerimiz açık bir düzlük olsun.
Suat Yıldırım = (57-58) "Sen," dedi, "sihirdeki maharetinle bizi yerimizden yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ey Mûsâ!" "O halde bilmiş ol ki biz de seninki gibi bir sihirle karşı koyacağız." "Şimdi sen, bizim de senin de caymayacağımız uygun bir buluşma vakti tayin et, düz, geniş bir alanda karşılaşalım!"
Süleyman Ateş = "Biz de mutlaka sana o(se)nin (büyün) gibi bir büyü getireceğiz. Sen şimdi seninle bizim aramızda bir buluşma zamanı ve yeri tayin et; ne senin, ne de bizim caymayacağımız uygun bir yer olsun."
Tefhim-ul Kuran = «Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir 'buluşma zamanı ve yeri' tesbit et, bizim de, senin de ona karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun» dedi.
Ümit Şimşek = 'Biz de senin büyünün benzerini getireceğiz. Aramızda bir buluşma zamanı belirle. Senin de, bizim de caymayacağımız uygun bir yer olsun.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Seninki gibi bir büyü, biz de mutlaka sana getireceğiz. Seninle bizim aramızda öyle bir buluşma yeri ve zamanı belirle ki, ne biz cayalım ne de sen. Herkese uygun bir yer olsun."
İskender Ali Mihr = Öyleyse biz de sana mutlaka onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi (sen), seninle bizim aramızda bir zaman (buluşma zamanı) (ve) bizim ve senin, ihtilâf etmeyeceğimiz uygun bir yer tayin et (seç).
İlyas Yorulmaz = Bundan sonra bizim için, senin yaptığın sihirlerin benzerini sana getirmek şart oldu. Şimdi seninle bizim aramızda sihir yarışması için bir zaman ve uygun bir yer belirle, ne biz ve nede sen, belirlenmiş zaman ve yer hususunda ihtilafa düşmeyelim.
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَأَن يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى
Tâ-Hâ / 59 -
Kâle mev’ıdukum yevmuz zîneti ve en yuhşeren nâsu duhâ(duhan).
Diyanet İşleri = Mûsâ, “Buluşma vaktimiz, bayram günü, insanların toplandığı kuşluk vaktidir” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ dedi ki: Herkesin süslenip bayram ettiği ziynet gününü buluşma zamânı olarak tâyin ediyorum size, halkın toplandığı kuşluk çağında buluşalım.
Abdullah Parlıyan = Musa dedi: “Karşılaşma zamanı, herkesin süslenip, bayram edeceği şenlik günü olsun. Halk kuşluk vakti toplansın.”
Adem Uğur = Musa: Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun, dedi.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Sizin buluşma vaktiniz bayram günüdür. . . İnsanlar kuşluk vakti toplansınlar. "
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Buluşma zamanımız, bayram günü, şenliğin yapılacağı kuşluk vaktinde, insanların bir araya gelip toplandığı zaman olsun.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Buluşma zamanımız süs günü [3] ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir.'
Ali Bulaç = (Musa) Dedi ki: "Buluşma zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun)."
Ali Fikri Yavuz = Musa da: -Buluşma zamanımız, bayram günü ve insanların bir araya toplandığı kuşluk vaktidir, dedi.
Ali Ünal = Musa, “Buluşma vaktimiz bayram günü olsun ve halk, kuşluk vakti toplansın!” dedi.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Buluşma vaktiniz, bayram günü olsun, insanlar kuşluk vaktinde toplansınlar” dedi.
Bekir Sadak = Musa: «Bulusma zamanimiz sizin bayram gununuzde, insanlarin toplandigi kusluk vaktidir» dedi.
Celal Yıldırım = Musâ: Buluşma yerimiz ve zamanımız o şenlik günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir, dedi.
Cemal Külünkoğlu = Musa: “Buluşma zamanı (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti olsun” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Buluşma zamanımız sizin bayram gününüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa: Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun, dedi.
Edip Yüksel = Dedi ki: 'Buluşma zamanınız bayram günüdür. Öğleden önce halk orada toplansın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Size mîad, dedi: ziynet günü ve nâsın toplanacağı kuşluk vakti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Sizinle buluşma vakti süs (bayram) günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa: «Sizinle buluşma zamanı, süs (bayramı) günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir.» dedi.
Gültekin Onan = (Musa) Dedi ki: "Buluşma zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun)."
Harun Yıldırım = Musa: Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk vaktinde insanların toplanma zamanı olsun, dedi.
Hasan Basri Çantay = (Musa) da: «Sizinle karşılaşma zamanımız, dedi, zînet günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ:) 'Size va'd edilen vakit (ve yer), bayram günü (toplanma yeri) ve insanların toplanacağı kuşluk zamanıdır' dedi.
İbni Kesir = Buluşma zamanımız; sizin bayram gününüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir, dedi.
Kadri Çelik = (Musa) Dedi ki: “Buluşma zamanımız, (ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun).”
Muhammed Esed = Musa: "Bayram günü olsun, buluşma gününüz; ve (o gün) kuşluk vaktinde ahali toplansın" diye cevap verdi.
Mustafa İslamoğlu = (Musa) dedi ki: "Buluşma zamanınız bayram günü; tam da halkın toplandığı kuşluk vakti olsun!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Hazreti Mûsa dedi ki: «Size vaadedilen vakit, ziynet günü ve nâsın toplanacağı kuşluk zamanıdır.»
Ömer Öngüt = Musa: “Buluşma zamanınız, bayram günü ve insanların toplandığı kuşluk vaktidir. ” dedi.
Şaban Piriş = Musa da: -Buluşma zamanımız, bayram günü ve insanların bir araya toplandığı kuşluk vaktidir, dedi.
Sadık Türkmen = (Musa) dedi ki: “Buluşma zamanımız; Bayram Günü kuşluk vaktinde insanların toplandığı an olsun!”
Seyyid Kutub = Musa «Sizinle buluşmamız süslenme gününüzde, halkın toplandığı kuşluk vakti olsun» dedi.
Suat Yıldırım = Mûsâ: "Karşılaşma zamanı, bayram günü olsun, halk sabahleyin toplansın." dedi.
Süleyman Ateş = (Mûsâ): "Buluşma zamanınız, Süs (bayram) günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti olsun" dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Musa) Dedi ki: «Buluşma zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun) .»
Ümit Şimşek = Musa dedi ki: 'Buluşma zamanınız bayram günü, insanların toplandığı kuşluk vaktidir.'
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Bizimle buluşacağınız zaman, süs günü olsun. İnsanlar kuşluk vakti bir araya getirilsin."
İskender Ali Mihr = (Musa A.S): “Sizin (bizimle) buluşma zamanınız, ziynet (bayram) günü ve insanların toplandığı, duhan (kuşluk) vakti olsun.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa “Vaat ettiğiniz gün, insanların toplandığı bayram gününün, sabah vakti olsun” dedi.
فَتَوَلَّى فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ أَتَى
Tâ-Hâ / 60 -
Fe tevellâ fir’avnu fe cemea keydehu summe etâ.
Diyanet İşleri = Bunun üzerine Firavun ayrılıp, hilesini kuracak sihirbazlarını topladı, sonra geldi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken Firavun dönüp gitti, sonra bütün hîlesini derleyip geldi.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine Firavun, danışmanlarıyla görüşmek üzere çekildi. Çevireceği bütün dolapları hazırladı, topladı, sonra buluşma yerine geldi.
Adem Uğur = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (sihirbazlarını) topladı; sonra geri geldi.
Ahmed Hulusi = Firavun döndü (gitti) ve hilesini (büyücülerini) topladı, sonra geldi.
Ahmet Tekin = Bunun üzerine Firavun, adamlarına talimatlar verdi, hazırlığını gözden geçirdi. Sihir malzemelerini, sihirbazlarını topladı, planını karara bağladı. Sonra karşılaşmanın yapılacağı bayram yerine geldi.
Ahmet Varol = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti, hilesini (gerçekleştirecek büyücülerini) topladı sonra geldi.
Ali Bulaç = Böylelikle Firavun arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya getirdi, sonra geldi.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine Firavun döndü gitti ve bütün hile vasıtalarını topladıktan sonra geldi.
Ali Ünal = Firavun, işlerini ayarlamaya girişti; bütün tuzak imkânlarını seferber etti ve en üstün sihirbazlarını topladı; sonra da buluşma yerine geldi.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Büyücüleri toplayıp geldi.
Bekir Sadak = Firavun dondu, tuzaklarini toplayip o gun geldi.
Celal Yıldırım = Fir'avn ayrılıp gitti; hile ve düzenini toplayıp hazırlandıktan sonra geldi.
Cemal Külünkoğlu = Derken Firavun dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya topladı, sonra geldi.
Diyanet İşleri (eski) = Firavun döndü, tuzaklarını toplayıp o gün geldi.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (sihirbazlarını) topladı; sonra geri geldi.
Edip Yüksel = Firavun gitti, planını hazırlayıp geri döndü.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine Fir'avn tedbire girişti, bütün hîlesini derdi topladı da sonra geldi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine Firavun, dönüp tedbir almaya girişti, bütün hilesini derledi topladı, sonra geldi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine Firavun döndü gitti ve bütün hile vasıtalarını topladıktan sonra geldi.
Gültekin Onan = Böylelikle Firavun arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya getirdi, sonra geldi.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (sihirbazlarını) topladı; sonra geri geldi.
Hasan Basri Çantay = Bunun üzerine Fir'avn arkasını dönüb gitdi. Bütün hıylesini toplayıb bil'âhare geldi.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine Fir'avun dönüp gitti; hemen (bütün) hîlesini (sihirbazlarını)topladı; sonra (ta'yîn edilen yere) geldi.
İbni Kesir = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti ve sonra bütün hilesini toplayıp geldi
Kadri Çelik = Böylelikle Firavun, arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya topladı, sonra geldi.
Muhammed Esed = Bunun üzerine Firavun (danışmanlarıyla görüşmek üzere) çekildi, kuracağı düzeni kurup tasarladı ve günü gelince (buluşma yerinde) boy gösterdi.
Mustafa İslamoğlu = Hemen ardından Firavun görüşmeyi sona erdirdi ve tüm numaralarını hazırladıktan sonra (buluşma zamanı) çıkageldi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık Fir'avun dönüp gitti, bütün hilesini topladı, sonra geliverdi.
Ömer Öngüt = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Bütün hilesini topladıktan sonra geri geldi.
Şaban Piriş = Firavun döndü ve bütün hilelerini topladı, sonra geldi.
Sadık Türkmen = Firavun dönüp gitti, tuzağını topladı, sonra geldi.
Seyyid Kutub = Bunun üzerine Firavun dönüp gitti, hilelerini hazırladıktan sonra randevu yerine geldi.
Suat Yıldırım = Firavun işlerini ayarlamaya girişti, bütün çare ve hilelerini, en usta sihirbazlarını toplayıp buluşma yerine geldi.
Süleyman Ateş = Fir'avn, dönüp gitti, hilesini (büyücüleri ve onların âletlerini) topladı, sonra (belirtilen yere) geldi.
Tefhim-ul Kuran = Böylelikle Firavun, arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya getirdi, sonra geldi.
Ümit Şimşek = Firavun dönüp gitti, bütün hazırlığını yaptı, öyle geldi.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine Firavun oradan ayrıldı, tüm kurnazlığını topladı, sonra geldi.
İskender Ali Mihr = Böylece firavun döndü (gitti). Arkasından hilelerini topladıktan sonra geldi.
İlyas Yorulmaz = Firavun, Musa’nın yanından dönüp gittikten sonra, danışma meclisini topladı. Ondan sonra buluşma yerine geldi.
قَالَ لَهُم مُّوسَى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى
Tâ-Hâ / 61 -
Kâle lehum mûsâ veylekum lâ tefterû alâllâhi keziben fe yushıtekum bi azâb(azâbin), ve kad hâbe menifterâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ, onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Allah’a karşı yalan uyduran mutlaka hüsrana uğramıştır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, onlara, yazıklar olsun size dedi, Allah'a yalan yere iftirâda bulunmayın, sonra size azâp eder de kökünüzü kurutur ve muhakkak kim iftirâ ederse ziyan eder.
Abdullah Parlıyan = Musa onlara: “Yazıklar olsun size!” dedi. “Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azabı ile kırar geçirir. Zaten böyle yalan uyduran kimse, baştan kaybetmiş demektir!” dedi.
Adem Uğur = Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.
Ahmed Hulusi = Musa onlara dedi ki: "Yazıklar olsun size. . . Allâh üzerine yalan uydurmayın! Bundan dolayı azap ile kökünüzü keser. . . İftira eden hakikaten kaybetmiştir. "
Ahmet Tekin = Mûsâ onlara:'Yazıklar olsun size, Allah adına yalan uydurmayın. Sonra o müthiş bir azap ile kökünüzü kurutur. Allah’a iftira eden hüsrana uğramıştır, perişan olmuştur.' dedi.
Ahmet Varol = Musa onlara dedi ki: 'Yazık size! Allah'a karşı yalan uydurmayın. Sonra bir azapla sizin kökünüzü kurutur. Yalan uyduran perişan olmuştur.'
Ali Bulaç = Musa onlara dedi ki: "Size yazıklar olsun, Allah'a karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azab ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten yok olup gitmiştir."
Ali Fikri Yavuz = Mûsa onlara dedi ki: “- Yazıklar olsun size! Allah’a yalan uydurmayın, sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten yalan uyduran ziyana uğramıştır.
Ali Ünal = Musa, (önce herkese tebliğde bulunarak) dedi ki: “Yazık size! (O’nun apaçık delillerine sihir diyerek, size olan Mesajı’nı sizi ülkenizden çıkarmak içinmiş gibi çarpıtarak ve O varken başka rabler, ilâhlar edinerek) Allah hakkında yalanlar uydurmak suretiyle O’na iftirada bulunmayın. Yoksa üzerinize öyle bir musibet gönderir ki, kökünüzü keser. Şurası bir gerçek ki, her kim Allah’a iftirada bulunursa muhakkak hüsrana uğrar.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ büyücülere, “Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayınız. Çünkü Allah, sizi azapla helâk eder. Şüphesiz kim Allah'a iftira etmişse kaybetmiştir” dedi.
Bekir Sadak = Musa onlara: «Size yaziklar olsun! Allah'a karsi yalan uydurmayin, yoksa sizi azabla yok eder. Allah'a iftira eden husrana ugrar» dedi.
Celal Yıldırım = Musâ onlara dedi ki: Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan uydurmayın, sonra bir azâb ile kökünüzü kesip kurutur. Allah'a iftira eden gerçekten hüsrana uğramıştır.
Cemal Külünkoğlu = Musa, onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Allah'a karşı yalan uyduran perişan olur.”
Diyanet İşleri (eski) = Musa onlara: 'Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azabla yok eder. Allah'a iftira eden hüsrana uğrar' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.
Edip Yüksel = Musa onlara dedi ki: 'Size yazıklar olsun. ALLAH'a karşı yalan uydurmayın. Sonra sizi bir azap ile perişan eder. İftira edenler kuşkusuz kaybedecektir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Musâ onlara veyl sizlere, dedi: Allaha yalanı iftira etmeyin sonra bir azâb ile kökünüzü keser, filhakıka iftira eden hâib oldu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa onlara: «Yazıklar olsun size, Allah'a yalan yere iftirada bulunmayın, sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten iftira eden hüsrana uğramıştır.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa onlara dedi ki: «Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydurmayın. Sonra bir azab ile kökünüzü keser. Gerçekten (Allah'a) iftira eden hüsrana uğramıştır.»
Gültekin Onan = Musa onlara dedi ki: "Size yazıklar olsun, Tanrı'ya karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azab ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten yok olup gitmiştir."
Harun Yıldırım = Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak perişan olur.
Hasan Basri Çantay = Musa onlara dedi: «Yazıklar olsun size. Allaha karşı yalan düzmeyin. Sonra azâb ile sizin kökünüzü kurutur. Allaha karşı yalan uyduran (herkes) muhakkak hüsrana uğramışdır».
Hayrat Neşriyat = Mûsâ onlara (o sihirbazlara): 'Yazıklar olsun size! Allah’a yalan yere iftirâ etmeyin; sonra (O), bir azâb ile kökünüzü keser. (Allah hakkında) iftirâ eden, elbette hüsrâna uğramıştır' dedi.
İbni Kesir = Musa onlara dedi ki: Yazıklar olsun size, Allah'a karşı yalan uydurmayın Sonra azabla sizi yok eder. Doğrusu Allah'a iftira eden, hüsrana uğramıştır.
Kadri Çelik = Musa onlara dedi ki: “Size yazıklar olsun, Allah'a karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azap ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten hüsrana uğramıştır.”
Muhammed Esed = Musa onlara: "Yazıklar olsun size!" dedi, "Allah'a karşı (böyle) yalan uydurmayın; yoksa O müthiş bir azapla sizin kökünüzü kazır; zaten (böyle) bir yalan uyduran kimse baştan kaybetmiş demektir!"
Mustafa İslamoğlu = Musa onlara "Size yazıklar olsun!" diye çıkıştı; "Allah'a karşı yalan uydurmayın; böyle yaparsanız, O size kökünüzü kurutacak bir ceza verir: zaten O'na iftira eden daha baştan kaybetmiştir."
Ömer Nasuhi Bilmen = Musa onlara (sihirbazlara) dedi ki: «Yazıklar olsun sizlere! Allah'a karşı yalan yere iftirada bulunmayın, sonra sizi azab ile helâk eder ve muhakkak ki, iftira eden hüsrâna uğramıştır.»
Ömer Öngüt = Musa onlara dedi ki: “Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayın. Yoksa azapla sizi yok eder. Allah'a iftira eden muhakkak hüsrana uğrar. ”
Şaban Piriş = Musa onlara: -Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın. Sonra bir azapla sizi yok eder. Elbette safsatacı iftira eden, hüsrana uğrar.
Sadık Türkmen = Musa onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurup da iftira etmeyin. Sonra bir azap ile sizin kökünüzü kurutur. Doğrusu iftira eden kimse kaybetmiştir!”
Seyyid Kutub = Musa onlara dedi ki; «Vay gele başınıza! Allah adına yalan uydurmayınız. Yoksa sizi bir azaba çarptırarak kökünüzü kurutur. Allah'a iftira atan gerçekten aldanmıştır.»
Suat Yıldırım = Mûsâ onlara: "Yazık size!" dedi, "Allah hakkında yalan uydurmayın, yoksa O size öyle bir azap gönderir ki kökünüzü keser." "İftira eden, muhakkak perişan olur."
Süleyman Ateş = Mûsâ onlara: "Yazık size, dedi, Allah'a yalan uydurmayın, sonra (O), bir azâb ile kökünüzü keser, doğrusu iftirâ eden perişan olmuştur!"
Tefhim-ul Kuran = Musa onlara dedi ki: «Size yazıklar olsun, Allah'a karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azab ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten yok olup gitmiştir.»
Ümit Şimşek = Musa onlara 'Yazıklar olsun size,' dedi. 'Allah adına yalan uydurmayın; yoksa bir azapla kökünüzü kurutur. Yalan uyduran, gerçekten ziyana düşmüştür.'
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa onlara dedi ki: "Yazıklar olsun size, yalan düzerek Allah'a iftira etmeyin! Yoksa bir azap ile kökünüzü kurutur. İftira eden, perişan olmuştur."
İskender Ali Mihr = Musa (A.S) onlara şöyle dedi: “Size yazıklar olsun! Allah’a yalanla iftira etmeyin yoksa sizi azapla yok eder ve (O’na) iftira eden(ler) heba olmuştur.”
İlyas Yorulmaz = Musa sihirbazlara “Yazıklar olsun size, Allah adına yalan uydurmayın. Yoksa sizi azap ile silip yok eder ve kim Allah adına yalan uydurmuş ise yaptıkları boşa gitmiş olur” dedi.
فَتَنَازَعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى
Tâ-Hâ / 62 -
Fe tenâzeû emrehum beynehum ve eserrûn necvâ.
Diyanet İşleri = Sihirbazlar, işlerini kendi aralarında tartıştılar ve gizli gizli konuştular.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra bu iş hakkında aralarında çekişe çekişe görüşüp gizlice danıştılar.
Abdullah Parlıyan = Firavun ve sihirbazları, kendi aralarında yapacakları şey konusunda tartışarak görüşüp konuşmalarını gizli tuttular.
Adem Uğur = Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.
Ahmed Hulusi = (Sihirbazlar) işlerini aralarında tartıştılar. . . Aralarında fısıldaştılar.
Ahmet Tekin = Sihirbazlar, aralarında planlarını tartıştılar, fısıltı halindeki konuşmalarını gizli tuttular.
Ahmet Varol = Bunun üzerine (büyücüler) işlerini aralarında tartıştılar ve gizlice konuştular.
Ali Bulaç = Bunun üzerine, kendi aralarında durumlarını tartışmaya başladılar ve gizli konuşmalara geçtiler.
Ali Fikri Yavuz = Sihirbazlar aralarında işlerini görüştüler. (Mûsa galib gelirse ona iman edelim, dediler) ve (bunu) gizlice fısıldaştılar.
Ali Ünal = (Bu tebliğ ve ikaz üzerine sihirbazlar,) birbirleriyle ihtilâfa düşüp tartışmaya giriştiler. (Durumu gören Firavun ve adamları olaya müdahale ederek, sihirbazlarla) gizlice konuştular:
Bayraktar Bayraklı = Büyücüler yapacakları işlerini aralarında tartıştılar ve birbirleriyle gizlice konuştular.
Bekir Sadak = Sihirbazlar isi aralarinda tartistilar ve konusmalarini gizli tuttular.
Celal Yıldırım = Sihirbazlar durumlarını (ne yapacaklarını) kendi aralarında tartıştılar ve konuştuklarını gizli tutmaya çalıştılar..
Cemal Külünkoğlu = (62-64) Bunun üzerine büyücüler aralarında gizlice fısıldaşarak durumlarını tartıştılar. Ve dediler ki: “Bu iki adam (Musa ve Harun) büyücüdür, sizleri büyüleyerek yurdunuzdan çıkarmak, sizin örnek dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar. Öyleyse hilelerinizi bir araya getirin, sonra gruplar halinde buluşma yerine gelin. Bugün üstün gelen kazanmıştır.”
Diyanet İşleri (eski) = Sihirbazlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.
Edip Yüksel = Aralarında işlerini tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular.
Elmalılı Hamdi Yazır = Şöyle ki: aralarında işlerine kavraştılar ve gizli fısıldaştılar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar aralarında tartışıp anlaştılar ve gizlice fısıldaştılar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular
Gültekin Onan = Bunun üzerine, kendi aralarında buyruklarını / (işlerini) tartışmaya başladılar ve gizli konuşmalara geçtiler.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.
Hasan Basri Çantay = Derken (sihirbazlar) aralarında işlerini çekişe çekişe (görüş) düler. (Sonra) gizlice müşavere etdiler.
Hayrat Neşriyat = Buna rağmen (sihirbazlar Mûsâ hakkında yapacakları) işlerini aralarında tartıştılar ve fısıldamalarını gizli tuttular.
İbni Kesir = Derken onlar işi aralarında tartıştılar ve gizlice müşavere ettiler.
Kadri Çelik = Bunun üzerine onlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular.
Muhammed Esed = (Firavun ve adamları) yapacakları şey konusunda aralarında tartıştılar, fakat konuşmalarını gizli tuttular;
Mustafa İslamoğlu = Derken, (Firavun ve yandaşları) aralarında tartışarak planlarını yaptılar, fakat bunu gizlediler;
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık (sahirler) aralarında işlerine dair münakaşada bulundular ve gizlice konuştular.
Ömer Öngüt = Sihirbazlar işi kendi aralarında tartıştılar ve gizlice müşavere ettiler.
Şaban Piriş = Sihirbazlar durumlarını aralarında tartışarak gizlice fısıldaştılar.
Sadık Türkmen = Bunun üzerine işlerini aralarında tartıştılar ve gizlice, fısıldaşarak konuştular.
Seyyid Kutub = Bunun üzerine büyücüler aralarında gizlice fısıldaşarak durumlarını tartıştılar.
Suat Yıldırım = Bunun üzerine onlar aralarında tartışmaya ve fısıldaşmaya, kulislere başladılar.
Süleyman Ateş = (Fir'avn'ın topladığı büyücüler), işlerini kendi aralarında tartıştılar ve gizli konuştular.
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine, kendi aralarında durumlarını tartışmaya başladılar ve gizli konuşmalara geçtiler.
Ümit Şimşek = Büyücüler aralarında tartıştılar, gizli gizli fısıldaştılar.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine işlerini aralarında tartıştılar, fısıltıyı koyulaştırdılar.
İskender Ali Mihr = Böylece işlerini (hilelerini), kendi aralarında görüştüler (tartıştılar) ve gizlice konuştular.
İlyas Yorulmaz = Onlar aralarında ne yapacaklarını tartışmaya başladılar ve gizli oturum düzenlediler.
قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ الْمُثْلَى
Tâ-Hâ / 63 -
Kâlû in hâzâni le sâhirâni yurîdâni en yuhricâkum min ardıkum bi sihrihimâ ve yezhebâ bi tarîkatikumul muslâ.
Diyanet İşleri = Şöyle dediler: “Şüphesiz bu ikisi, sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en üstün olan dininizi ortadan kaldırmak isteyen birer sihirbazdırlar.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bu iki büyücü dediler, büyüleriyle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, sizi yüce yolunuzdan çevirmek diliyor.
Abdullah Parlıyan = Şöyle diyorlardı birbirlerine: “Musa ile Harun iki büyücüdür. Sihir yoluyla sizi ülkenizden çıkarmak ve geleneksel yaşama tarzınızı ortadan kaldırmak istiyorlar.
Adem Uğur = Şöyle dediler: "Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece."
Ahmed Hulusi = (Firavunun sihirbazları) dediler ki: "Şu ikisi, iki büyücüden başka bir şey değildir. . . Sihirleri ile sizi arzınızdan çıkarmak ve sizin örnek yaşam tarzınızı yok etmeyi diliyorlar. "
Ahmet Tekin = Sihirbazlar Mûsâ ve Hârûn’u göstererek:'Bu ikisi kesinlikle sihirbazdır. Aklınızı etki altına alan sihirleriyle, sizi yurdunuzdan çıkarmak ve örnek hayat tarzınızı, rejiminizi yıkmak istiyorlar.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Bunlar muhakkak, büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu (dininizi) yok etmek isteyen iki büyücüdür.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler."
Ali Fikri Yavuz = (Aşikâre olarak da şöyle) dediler: “- Bi ikisi (Musa ile Hârun) muhakkak sihirbazdır; büyüleriyle siz hem yerinizden çıkarmak, hem de örnek dininizi yok etmek istiyorlar.
Ali Ünal = “Bakın,” dediler, “bu ikisi var ya, birer sihirbazdır; sihirleriyle sizi ülkenizden çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ve hayat tarzınızı yok etmek istiyorlar.
Bayraktar Bayraklı = Onlar şöyle dediler, “Mûsâ ve kardeşi kesinlikle büyücüdürler. Büyüleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin ideal yönetiminizi ortadan kaldırmak istiyorlar.”
Bekir Sadak = (63-64) Musa ile Harun'u gostererek: «Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan cikarmak, sizin en ustun dininizi ortadan kaldirmak istiyorlar; onun icin tuzaklarinizi biraraya getirin, sonra sirayla gelin. Bugun ustun gelen basariya erecektir» dediler.
Celal Yıldırım = Dediler ki: Bu ikisi (Musâ ite Harun) iki sihirbazdır ki sizi sihirleriyle toprağınızdan çıkarmak ve örnek sayılan yolumuzu, mezhebimizi (temelinden yıkıp) gidermek istiyorlar.
Cemal Külünkoğlu = (62-64) Bunun üzerine büyücüler aralarında gizlice fısıldaşarak durumlarını tartıştılar. Ve dediler ki: “Bu iki adam (Musa ve Harun) büyücüdür, sizleri büyüleyerek yurdunuzdan çıkarmak, sizin örnek dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar. Öyleyse hilelerinizi bir araya getirin, sonra gruplar halinde buluşma yerine gelin. Bugün üstün gelen kazanmıştır.”
Diyanet İşleri (eski) = (63-64) Musa ile Harun'u göstererek: 'Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırayla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir' dediler.
Diyanet Vakfi = Şöyle dediler: «Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece.»
Edip Yüksel = Dediler ki, 'Bu iki büyücünün tek amacı, büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin ideal yaşam biçiminizi yıkmaktır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Her halde dediler: bunlar iki sihirbaz, sizi yerinizden çıkarmak ve nümune-i imtisal olan tarikatınızı gidermek istiyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dediler ki: «Şüphesiz bunlar, iki sihirbazdır; sizi yerinizden çıkarmak ve sizin o ideal inanç ve gidişatınızı yok etmek istiyorlar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Sihirbazlar daha sonra Musa ve Harun'u göstererek şöyle) dediler: «Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve de örnek dininizi yok etmek istiyorlar.»
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler."
Harun Yıldırım = Şöyle dediler: "Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece."
Hasan Basri Çantay = Dediler ki: «Bunlar (başka değil) her halde iki sihirbazdır ki sizi büyüleriyle yerinizden çıkarmak, en şerefli ve üstün olan dîninizi gidermek istiyorlar».
Hayrat Neşriyat = (Sonunda kendi aralarında şöyle) dediler: 'Doğrusu bunlar (Mûsâ ile Hârun), gerçekten iki sihirbazdır; sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en üstün olan yolunuzu(dîninizi) ortadan kaldırmak istiyorlar.'
İbni Kesir = Dediler ki: Muhakkak bu iki sihirbaz sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkar mak ve örnek olan yolunuzu yok etmek istiyorlar.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve en üstün olan yolunuzu (dininizi) gidermek istemektedirler.”
Muhammed Esed = şöyle diyorlardı (birbirlerine): "Bu iki sihirbaz sihir yoluyla sizi ülkenizden çıkarmak ve geleneksel yaşama tarzınızı ortadan kaldırmak istiyorlar.
Mustafa İslamoğlu = diyorlardı ki: "Bu ikisi, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve sizin oluşturduğunuz ideal yaşam tarzınıza son vermek isteyen büyücülerden başkası değil!
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Bunlar herhalde iki sihirbaz istiyorlar ki, sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarıversinler ve sizin en faziletli olan dininizi gidersinler.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Bunlar iki sihirbazdır. Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en üstün olan yolunuzu ortadan kaldırmak istiyorlar. ”
Şaban Piriş = -Bu iki sihirbaz sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve örnek olan yolunuzu da yok etmek istiyor, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Bu ikisi büyücüdür. Büyüleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmayı istiyorlar ve emsalsiz tarikatınızı/işlerinizi yıkmak istiyorlar.
Seyyid Kutub = Ve dediler ki; «Bu iki adam büyücüdür, sizleri büyüleyerek yurdunuzdan çıkarmak, sizin örnek dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar.»
Suat Yıldırım = Sonunda: "Her hâlde, dediler, bunlar, sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak isteyen ve en ideal yaşam düzeninizi ortadan kaldırmak isteyen iki büyücü!"
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Bunlar iki büyücü, başka bir şey değil. Büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu, (üstün dininizi) gidermek istiyorlar."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler.»
Ümit Şimşek = Dediler ki: 'Bunlar iki büyücüdür ki, büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin izlenmeye değer yolunuzu ortadan kaldırmak istiyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Şunlar, iki büyücüden başka birşey değillerdir. Büyüleriyle sizi toprağınızdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu silip yok etmek istiyorlar."
İskender Ali Mihr = “Bu ikisi gerçekten iki sihirbazdır. Sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve üstün olan tarikatınızı (yolunuzu, dîninizi), yok etmek istiyorlar.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Dediler ki “Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi topraklarınızdan çıkarmak ve sizin yaşam tarzı olarak belirlediğiniz en üstün yolu (koyduğunuz kanunları) ortadan kaldırmak istiyorlar. ”
فَأَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفًّا وَقَدْ أَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلَى
Tâ-Hâ / 64 -
Fe ecmiû keydekum summe’tû saffâ(saffen), ve kad eflehal yevme menista’lâ.
Diyanet İşleri = “Öyleyse, hilelerinizi toplayın (birbirinize destek olun) sonra sıra hâlinde gelin. Bu gün üstün gelen muhakkak başarıya ulaşmıştır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hîlelerinizi, düzenlerinizi bir araya getirin, sonra saf saf olun da gelin ve muhakkak olan şu ki: Bugün üstün olan, murâdına ermiştir.
Abdullah Parlıyan = Bunun içindir ki, ey Mısırlı sihirbazlar düzenleyeceğiniz oyuna iyi karar verin ve tek bir güç olarak boy gösterin. Çünkü bugün üstün gelen, gerçekten başarmış olacaktır.”
Adem Uğur = Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.
Ahmed Hulusi = "Bu sebeple bütün hilelerinizi toplayın, sonra saf hâlinde gelin. . . Bugün kim üstün gelir ise o kurtuluşa ermiştir. "
Ahmet Tekin = 'Bu sebeple, bütün gizli sihirbazlık hilelerinizi bir araya getirerek kullanın, kararlı hareket edin, bir saf haline gelerek göz doldurun. Bu gün üstün gelen, zafer kazanmış sayılır.' dediler.
Ahmet Varol = Onun için tuzaklarınızı toplayın sonra sıra halinde gelin. Bugün üstün gelen umduğuna erer.'
Ali Bulaç = "Bundan ötürü, tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur."
Ali Fikri Yavuz = Onun için bütün hilelerinizi toplayın, sonra hep birden gelin. Bugün üstün gelen, muhakkak zafer kazanmıştır.
Ali Ünal = “Şimdi bütün imkânlarınızı bir araya getirin ve bütün hünerinizi ortaya koymanın yoluna bakın. Meydana da birlikte ve omuz omuza çıkın. Bugün hangi taraf üstün gelirse, sonunda kazanacak ve gülecek olan da o taraftır.”
Bayraktar Bayraklı = “Büyü ile ilgili bütün hünerlerinizi birleştiriniz, sonra birlik halinde karşılarına geliniz. Bugün üstün gelen istediğini elde edecektir.”
Bekir Sadak = (63-64) Musa ile Harun'u gostererek: «Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan cikarmak, sizin en ustun dininizi ortadan kaldirmak istiyorlar; onun icin tuzaklarinizi biraraya getirin, sonra sirayla gelin. Bugun ustun gelen basariya erecektir» dediler.
Celal Yıldırım = Onun için hile ve düzen adına neyiniz varsa biraraya getirin, sonra birer dizi halinde gelin. Bugün üstün gelen elbette o kazanmış ve umduğuna ermiş (olacak).
Cemal Külünkoğlu = (62-64) Bunun üzerine büyücüler aralarında gizlice fısıldaşarak durumlarını tartıştılar. Ve dediler ki: “Bu iki adam (Musa ve Harun) büyücüdür, sizleri büyüleyerek yurdunuzdan çıkarmak, sizin örnek dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar. Öyleyse hilelerinizi bir araya getirin, sonra gruplar halinde buluşma yerine gelin. Bugün üstün gelen kazanmıştır.”
Diyanet İşleri (eski) = (63-64) Musa ile Harun'u göstererek: 'Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırayla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir' dediler.
Diyanet Vakfi = «Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.»
Edip Yüksel = 'Haydi, planlarınızı birleştirip birleşik bir cephe oluşturun. Bugün üstün gelen başarmıştır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = siz de bütün hîlenize ittifak edin, sonra da saf halinde gelin, bu gün üstün gelen, muhakkak felâhı buldu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Siz de bütün hilelerinizi birleştirin, sonra sıra halinde gelin. Muhakkak ki, bugün üstün gelen zafere ermiş olacak!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra hep bir sıra halinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak zafer kazanmıştır.»
Gültekin Onan = "Bundan ötürü, tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur."
Harun Yıldırım = "Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır."
Hasan Basri Çantay = «Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya toplayın. Sonra saf haalinde birden gelin (hücum edin). Bu gün gaalib olan kimse muhakkak umduğuna ermişdir».
Hayrat Neşriyat = 'Onun için (bütün) hîlelerinizi (sihirlerinizi) toplayın; sonra sıra sıra gelin! Bugün üstün gelen muhakkak kurtuluşa ermiştir!'
İbni Kesir = Onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra da sırayla gelin. Bugün üstün gelen felah bulmuştur.
Kadri Çelik = “Bundan ötürü tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan gerçekten kurtuluşu bulmuştur.”
Muhammed Esed = Bunun içindir ki, (ey Mısırlı sihirbazlar) düzenleyeceğiniz oyuna iyi karar verin ve tek bir güç olarak boy gösterin; çünkü, bugün üstün gelen gerçekten başarmış olacaktır!"
Mustafa İslamoğlu = İşte bu nedenle, tüm hile ve tuzaklarınızı bir araya getirecek tek saf halinde üzerlerine gidin; zira bugün galip gelen taraf, kesin bir başarı kazanmış olacaktır."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Artık bütün çarelerinizi toplayınız, sonra saf halinde geliniz. Şüphesiz ki, bugün galebe eden, felâh bulmuş olacaktır.»
Ömer Öngüt = “Onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra da sıra hâlinde gelin. Muhakkak ki bugün üstün gelen başarıya ulaşır. ”
Şaban Piriş = Bu sebeple tuzaklarınızı bir araya getirin sonra da sırayla gelin. Bu gün galip gelen zafere ermiştir.
Sadık Türkmen = Onun için tuzağınızı toplayın sonra da sıra halinde gelin. Ant olsun, bugün üstün gelen kimse kazançlı çıkmıştır.”
Seyyid Kutub = Bütün hilelerinizi biraraya getiriniz, sonra sıra halinde buluşma yerine geliniz. Bugün üstün gelen başarıya ermiştir.
Suat Yıldırım = O halde bütün hünerlerinizi toplayıp sıra sıra, merasim düzeninde meydana çıkın. Bugün ölüm kalım günüdür. Kim bugün üstün gelirse, iflah olacak odur!
Süleyman Ateş = Onun için siz hilenizi toplayın, sonra sıra halinde gelin. Bugün üstün gelen başarmıştır.
Tefhim-ul Kuran = «Bundan ötürü, tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur.»
Ümit Şimşek = 'Şimdi bütün hünerinizi toplayıp saflar halinde gelin. Bugün üstün gelen kurtulmuştur.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Hemen hünerlerinizi birleştirin; sonra saf bağlamış olarak gelin! Bugün, üstün gelen kurtulmuş olacaktır."
İskender Ali Mihr = (Firavun şöyle dedi): “Artık hilelerinizi (sihirlerinizi) toplayın. Sonra saf saf (sırayla) gelin. Ve o gün üstün gelen, felâha (kurtuluşa, zafere) ulaşmış olur.”
İlyas Yorulmaz = “Yapacağınız sihirlerin en güçlülerini belirleyin ve o tespit ettiklerinizi sırayla ortaya getirin. Bundan sonra kim bu yarışta üstün gelirse, o taraf kazançlı çıkacaktır” dediler.
قَالُوا يَا مُوسَى إِمَّا أَن تُلْقِيَ وَإِمَّا أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَلْقَى
Tâ-Hâ / 65 -
Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkıye ve immâ en nekûne evvele men elkâ.
Diyanet İşleri = Sihirbazlar: “Ey Mûsâ! Ya önce atmayı tercih edersin, ya da ilk atan biz oluruz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Büyücüler dediler ki: İstersen sen at önce sopanı, istersen biz atalım önce yâ Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Sihirbazlar “Ey Musa!” dediler: “Hünerini önce sen mi ortaya atacaksın, yoksa biz mi atalım?”
Adem Uğur = Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Yâ Musa! Ya sen at ya da ilk atan biz olalım. "
Ahmet Tekin = 'Ey Mûsâ, ya sen at elindekini veya elimizdekileri ilk atanlar biz olalım' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Ey Musa! Ya sen at, ya da önce atan biz olalım!'
Ali Bulaç = "Ey Musa" dediler. Ya sen (asanı) at veya önce biz atalım."
Ali Fikri Yavuz = Sihirbazlar: “- Ey Mûsa! (Asanı) ya sen at, yahud ilk atan biz olalım.” dediler.
Ali Ünal = Nihayet meydana çıkılınca sihirbazlar, “Ey Musa,” diye meydan okudular, “ister sen elindekini bırak, istersen ilk bırakan biz olalım!”
Bayraktar Bayraklı = Büyücüler, “Ey Mûsâ! Hünerini ya önce sen ortaya koy ya da biz koyalım” dediler.
Bekir Sadak = «Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy, ya da once biz koyalim» dediler.
Celal Yıldırım = Sihirbazlar: «Ey Musâ!» dediler, «ya önce sen (asanı ve hünerini ortaya) koy, ya da biz koyalım ?»
Cemal Külünkoğlu = (Büyücüler) Musa'ya: “Ey Musa! (önce) sen mi atacaksın (değneğini), yoksa ilk atan biz mi olalım?” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = 'Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy, ya da önce biz koyalım' dediler.
Diyanet Vakfi = Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.
Edip Yüksel = 'Musa,' dediler, 'Ya sen at, yahut ilk önce atan biz olalım?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya Musâ! Dediler: ya at, yâhud ilk atan biz olalım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Ey Musa ya sen at, ya da ilk atan biz olalım.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sihirbazlar: «Ey Musa! Ya sen at, yahud ilk atan biz olalım» dediler.
Gültekin Onan = "Ey Musa" dediler. Ya sen (asanı) at veya önce biz atalım."
Harun Yıldırım = Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım.
Hasan Basri Çantay = Dediler; «Ey Musa, (asaanı) ya sen at (ilkin), yahud önce atan kişiler biz olalım».
Hayrat Neşriyat = (Sihirbazlar:) 'Ey Mûsâ! (Sen önce hünerini ortaya) atacak mısın, yoksa önce atan biz mi olalım?' dediler.
İbni Kesir = Dediler ki: Ey Musa; ya sen at, ya da ilk atanlar biz olalım.
Kadri Çelik = “Ey Musa!” dediler, “Ya sen (asanı) at veya önce atan bizler olalım.”
Muhammed Esed = (Büyücüler) Musa'ya: "Ey Musa!" dediler, "(önce) sen mi atacaksın (asanı), yoksa ilk atan biz mi olalım?"
Mustafa İslamoğlu = (Sihirbazlar): "Ey Musa!" dediler, "Sen mi atarsın, yoksa ilk atan biz mi olalım?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Ey Mûsa! Ya sen atıver, veyahut ilk atan biz olalım.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Ey Musa! Ya sen at veya önce atan biz olalım. ”
Şaban Piriş = -Ey Musa, dediler, ya sen at, ya da ilk atan biz olalım.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Ey musa! Ya sen at, ya da önce atan kişiler biz olalım.”
Seyyid Kutub = Büyücüler «Ey Musa, ya sen önce hünerini göster ya da önce biz hünerimizi ortaya koyalım» dediler.
Suat Yıldırım = Onlar: "Mûsâ! İstersen hünerini önce sen ortaya koy, istersen biz ortaya koyalım!" dediler.
Süleyman Ateş = (Büyücüler önce Mûsâ'nın işe başlamasını istediler) Dediler ki: "Ey Mûsâ, ya sen at, yahut önce atan biz olalım."
Tefhim-ul Kuran = «Ey Musa» dediler. «Ya sen (asanı) at veya önce atanlar bizler olalım.»
Ümit Şimşek = Büyücüler, 'Musa,' dediler. 'Önce ister sen at, istersen biz atalım.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Ey Mûsa, ya hünerini ortaya at yahut da ilk hüner sergileyen biz olacağız."
İskender Ali Mihr = “Ya Musa, (asanı) sen mi atarsın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.
İlyas Yorulmaz = Sihirbazlar “Ya Musa! Önce sen mi atacaksın (sihir yapmaya başlayacaksın), yoksa ilk önce biz mi atalım?” dediler.
قَالَ بَلْ أَلْقُوا فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى
Tâ-Hâ / 66 -
Kâle bel elkû, fe izâ hıbâluhum ve ısıyyuhum yuhayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes’â.
Diyanet İşleri = Mûsâ: “Yok, (önce) siz atın” dedi. Bir de ne görsün, onların ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, siz atın önce dedi. Derken büyüleriyle ipleri ve sopaları, Mûsâ'ya doğru koşuyormuş gibi göründü.
Abdullah Parlıyan = Musa: “Hayır, önce siz atın!” dedi. Ve derken onların ipleri ve değnekleri büyüleri sayesinde, gerçekten hareket ediyormuş gibi görünüyordu.
Adem Uğur = Hayır, siz atın, dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Hayır, siz atın". . . Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, sihirlerinden ötürü, kendisine, koşuyorlarmış gibi geldi (hayal).
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Hayır, siz elinizdekileri atın' dedi. Bir de baktı ki, onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden dolayı, sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
Ahmet Varol = 'Hayır, siz atın' dedi. Birden, büyülerinden dolayı onların ipleri ve değnekleri kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Hayır, siz atın." Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.
Ali Fikri Yavuz = Mûsa dedi ki: “- Hayır, siz atın.” Bir de ne görsün! Onların ipleri ve sopaları, yaptıkları sihirden ötürü, kendisine, gerçekten koşuyormuş hayalini verdi.
Ali Ünal = Musa, “İyisi mi siz bırakın!” dedi. Ortaya ne çıkmayagörsün: sihirbazların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir sebebiyle Musa’ya sanki kıvrılarak hareket ediyorlarmış gibi göründü.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Hayır, siz koyunuz” dedi. Bir de baktı ki, büyülenmiş değnekleri ve ipleri, sihirleri Mûsâ'ya doğru sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
Bekir Sadak = Musa: «Siz koyun» dedi. Hemen, degnekleri ve ipleri, sihirleri yuzunden, Musa'ya sanki yuruyorlarmis gibi geldi.
Celal Yıldırım = Musâ onlara: «Siz koyun,» dedi. Ansızın urganları ve değnekleri sihirleriyle Musâ'ya doğru sür'atle geliyormuş gibi (hayalî şekilde) görün dü.
Cemal Külünkoğlu = Musa: “Yok, (önce) siz atın!” dedi. Bir de ne görsün, onların ipleri ve değnekleri yaptıkları sihirden dolayı kendisine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi.
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Siz koyun' dedi. Hemen, değnekleri ve ipleri, sihirleri yüzünden, Musa'ya sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
Diyanet Vakfi = Hayır, siz atın, dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.
Edip Yüksel = 'Hayır, siz atın!,' dedi. Bunun üzerine, büyülerinden (hipnotik telkin ve illüzyondan) ötürü, halatları ve değnekleri ona (Musa'ya) sanki hareket ediyorlarmış gibi göründü.
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydin siz atın dedi, ne baksın onların ipleri ve sopaları sihirlerinden ona öyle tahyil olunuyor ki cidden bunlar koşuyorlar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Haydi, siz atın!» dedi. Bir de baktı ki, onların ipleri ve sopaları, sihirleri sebebiyle, kendisine cidden koşuyorlarmış gibi görünüyor.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa dedi ki: «Hayır, siz atın.» Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Hayır, siz atın." Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.
Harun Yıldırım = Hayır, siz atın, dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.
Hasan Basri Çantay = (Musa) dedi: «Hayır, siz atın». Bir de ne görsün: Onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine hakıykat koşuyormuş hayâlini verdi!
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ:) 'Hayır, siz atın!' dedi. (Onlar hünerlerini ortaya atınca, Mûsâ) bir de baktı ki, yaptıkları sihirden dolayı kendisine, onların ipleri ve sopaları gerçekten sür'atle gidiyor gibi görünüyor!
İbni Kesir = O da: Hayır siz atın, dedi. Bir de ne görsün; onların ipleri ve değnekleri, büyüleri yüzünden kendisine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Hayır, sizler atın.” Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten hareket ediyormuş gibi göründü.
Muhammed Esed = (Musa:) "Hayır, (önce) siz atın!" karşılığını verdi. Ve derken onların ipleri ve asaları, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyorlarmış gibi göründü;
Mustafa İslamoğlu = (Musa): "Hayır!" dedi, "(Önce) siz atın!"
Bunu yapar yapmaz, onların ipleri ve sopaları sihirden dolayı ona akıyormuş gibi göründü;
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Hayır siz atınız. Hemen onların ipleri ve sopaları sihirlerinden dolayı koşuyormuş gibi ona tehayyül olunur oldu.»
Ömer Öngüt = Musa: “Hayır! Siz atın!” dedi. Değnekleri ve ipleri sihirleri yüzünden sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
Şaban Piriş = -Buyrun siz atın, dedi. Bunun üzerine ipleri ve değnekleri sihirleri sebebiyle ona sanki gerçekten yürüyorlarmış gibi göründü.
Sadık Türkmen = (Musa) “hayır!” dedi “Siz atın.” Bir de ne görsün! Onların attıkları şeyler (içi civa dolu yılan cesetleri), bilimsel nedenlerle (kızgın zemin üzerinde) hareket ediyor.
Seyyid Kutub = O da: “Hayır siz koyun” dedi. Bir de ne görsün ipleri ve değnekleri büyüleri yüzünden kendisine gerçekten yürüyorlarmış gibi geldi.
Suat Yıldırım = "Hayır, siz ortaya koyun!" dedi. Bir de ne görsün: onların sihirleri sayesinde, ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten hareket ediyormuş gibi geldi.
Süleyman Ateş = (Mûsâ): "Hayır siz atın!" dedi. (Attılar. Mûsâ) bir de ne görsün: Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları gerçekten koşuyor gibi görünüyor.
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Hayır, sizler atın.» Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü.
Ümit Şimşek = Musa 'Siz atın' dedi. Attıkları gibi, ipleri ve değnekleri, büyüleri yüzünden, koşar halde göründü.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Hayır, siz atın!" Bir de ne görsün! Onların ipleri, sopaları, yaptıkları büyüler yüzünden, kendisine gerçekten koşuyorlarmış hayalini verdi.
İskender Ali Mihr = (Musa A.S): “Hayır, (siz) atın!” dedi. Böylece (onları attıkları) zaman onların ipleri ve asaları, kendisine, onların sihirlerinden dolayı “hızla hareket ediyor” gibi göründü.
İlyas Yorulmaz = Musa “Hayır siz başlayın” dedi. Başladıklarında birden bire onların ipleri ve attıkları değnekleri, sihirden dolayı hayallerinde sanki hareket ediyormuş gibi göründü.
فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُّوسَى
Tâ-Hâ / 67 -
Fe evcese fî nefsihî hîfeten mûsâ.
Diyanet İşleri = Bunun üzerine Mûsâ, içinde bir korku hissetti.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ'nın içine bir korku düştü.
Abdullah Parlıyan = Musa bu manzarayı görünce, birdenbire içinde bir korku duydu.
Adem Uğur = Musa, birden içinde bir korku duydu.
Ahmed Hulusi = Musa içinde korkuyu hissetti!
Ahmet Tekin = Mûsâ birden, içinde bir korku hisset-ti.
Ahmet Varol = Bu yüzden Musa, içinde bir korku hissetti.
Ali Bulaç = Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.
Ali Fikri Yavuz = Onun için Mûsa, içinde bir nevi korku duydu.
Ali Ünal = Musa, birden içinde bir endişe duydu.
Bayraktar Bayraklı = Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku hissetti.
Bekir Sadak = Bu yuzden Musa icinde bir korku hissetti.
Celal Yıldırım = O yüzden Musâ, içinde bir korku duydu.
Cemal Külünkoğlu = Musa'nın içine bir korku düştü.
Diyanet İşleri (eski) = Bu yüzden Musa içinde bir korku hissetti.
Diyanet Vakfi = Musa, birden içinde bir korku duydu.
Edip Yüksel = Musa içinde bir korku duydu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Birdenbire Musâ içinde bir nevi' korku duydu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Birden bire Musa, içinde bir tür korku duydu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bu yüzden Musa içinde bir korku hissetti.
Gültekin Onan = Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.
Harun Yıldırım = Musa, birden içinde bir korku duydu.
Hasan Basri Çantay = Onun için Musa, içinde bir nevi' korku hissetdi.
Hayrat Neşriyat = Bu yüzden Mûsâ, (halkın bu sihirlere kanabileceği endişesiyle) içinde bir çeşit korku duydu.
İbni Kesir = Bu sebeple Musa, içinde bir korku hissetti.
Kadri Çelik = Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.
Muhammed Esed = öyle ki, bu yüzden Musa'nın içinde bir korku belirdi.
Mustafa İslamoğlu = işte bu yüzden Musa, içinde bir ürperti hissetti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Mûsa içerisinde hemen bir korku hisseder oldu.
Ömer Öngüt = Bunun için Musa, içinde bir korku hissetti.
Şaban Piriş = Bu yüzden Musa içinde bir korku hissetti.
Sadık Türkmen = Musa, içinde bir tür korku hissetti.
Seyyid Kutub = Bunun üzerine Musa'nın içine korku düştü.
Suat Yıldırım = Mûsâ birden, içinde bir endişe duydu.
Süleyman Ateş = Bu yüzden Mûsâ, içinde bir korku duydu.
Tefhim-ul Kuran = Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı.
Ümit Şimşek = Musa içinde bir ürperti hissetti.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa birdenbire içinde bir korku duydu.
İskender Ali Mihr = Bu sebeple Musa (A.S), kendinde bir korku hissetti.
İlyas Yorulmaz = Musa içinde bir korku hissetti.
قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ الْأَعْلَى
Tâ-Hâ / 68 -
Kulnâ lâ tehaf inneke entel a’lâ.
Diyanet İşleri = Şöyle dedik: “Korkma (ey Mûsâ!). Çünkü, sensin en üstün olan.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Korkma dedik, hiç şüphe yok ki sen, daha üstünsün.
Abdullah Parlıyan = Korkma! Dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin.
Adem Uğur = Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin.
Ahmed Hulusi = "Korkma! Muhakkak ki sen, evet sen üstünsün" dedik.
Ahmet Tekin = Biz:'Korkma, sen, kesinlikle sen üstün geleceksin' dedik.
Ahmet Varol = Dedik ki: 'Korkma! Şüphesiz üstün gelecek sensin sen!
Ali Bulaç = "Korkma" dedik. "Muhakkak sen üstün geleceksin."
Ali Fikri Yavuz = Biz (Azîmü’ş-şan) dedik ki: “- Korkma, çünkü sen, muhakkak üstünsün (galip geleceksin).
Ali Ünal = “Musa, endişe etme!” dedik, “Hiç şüphesiz her bakımdan üstün olan sensin ve muhakkak galip geleceksin.
Bayraktar Bayraklı = “Korkma, sen elbette daha üstünsün” dedik.
Bekir Sadak = «orkma, sen muhakkak daha ustunsun» dedik.
Celal Yıldırım = Biz ona, «korkma, bugün mutlaka üstün olan sensin» dedik.
Cemal Külünkoğlu = (Bunun üzerine Musa'ya)“Korkma! Üstün gelecek olan kesinlikle sensin” dedik.
Diyanet İşleri (eski) = 'Korkma, sen muhakkak daha üstünsün' dedik.
Diyanet Vakfi = «Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin.»
Edip Yüksel = 'Korkma,' dedik, 'Sen üstün geleceksin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Korkma dedik: çünkü sensin üstün sen
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Dedik ki: «Korkma, çünkü sensin üstün sen!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz dedik ki: «Korkma, çünkü sen muhakkak üstünsün (galib geleceksin)»
Gültekin Onan = "Korkma" dedik. "Muhakkak sen üstün geleceksin."
Harun Yıldırım = "Korkma! dedik, üstün gelecek olan kesinlikle sensin."
Hasan Basri Çantay = Biz «Korkma, dedik, çünkü üstün (gelecek) muhakkak sensin, sen».
Hayrat Neşriyat = (Biz kendisine:) 'Korkma! Hiç şübhesiz üstün (gelecek) olan ancak sensin!' dedik.
İbni Kesir = Korkma; muhakkak sen daha üstünsün, dedik.
Kadri Çelik = “Korkma” dedik. “Şüphesiz sen, (evet) üstün gelecek olan sensin.”
Muhammed Esed = (Fakat o'na:) "Korkma!" dedik, "Sonunda üstün gelecek olan sensin!
Mustafa İslamoğlu = Ona "Korkma!" dedik, "Şüphe yok ki sonunda üstün gelecek olan sen olacaksın, elbette sen!
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedik ki: «Korkma. Şüphe yok, üstün olan sensin, sen.»
Ömer Öngüt = Biz de: “Korkma! Muhakkak sen daha üstünsün. ” dedik.
Şaban Piriş = -Korkma, şüphesiz sen daha üstünsün, dedik.
Sadık Türkmen = “korkma!” dedik. “Şüphesiz sen, üstün gelecek olan sensin!
Seyyid Kutub = Allah ona dedi ki; «Korkma, üstün gelecek olan sensin.»
Suat Yıldırım = "Endişe etme!" dedik, "zirâ sen galip geleceksin."
Süleyman Ateş = (Biz kendisine): "Korkma, dedik, üstün gelecek sensin, sen!"
Tefhim-ul Kuran = «Korkma» dedik. «Şüphesiz sen, üstün gelecek olan sensin.»
Ümit Şimşek = 'Korkma,' buyurduk. 'Sen üstün geleceksin.
Yaşar Nuri Öztürk = Şöyle dedik: "Korkma, üstün gelecek olan sensin!"
İskender Ali Mihr = “Korkma! Muhakkak ki sen, sen üstünsün.” dedik.
İlyas Yorulmaz = Musa’ya “Korkma, sen onlardan üstün durumdasın” dedik.
وَأَلْقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى
Tâ-Hâ / 69 -
Ve elkı mâ fî yemînike telkaf mâ sanaû, innemâ sanaû keydu sâhır(sâhırin), ve lâ yuflihus sâhıru haysu etâ.
Diyanet İşleri = “Sağ elindekini (değneğini) at ki, onların yaptıklarını yutsun. Şüphesiz yaptıkları bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez.”
Abdulbaki Gölpınarlı = At sağ elindeki sopanı, onların meydana getirdikleri şeyleri yutsun, çünkü onlar, ancak büyücülük düzeniyle yaptılar bu işi ve büyücü, nerede olursa olsun, eremez umduğuna.
Abdullah Parlıyan = At sağ elindeki sopanı, onların meydana getirdikleri şeyleri yutsun. Çünkü onların bütün yaptıkları sihirden ibaret, zaten büyücü nerede olursa olsun, eremez umduğuna.
Adem Uğur = Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz.
Ahmed Hulusi = "Sağ elindekini bırak, onların ürettiklerini yutsun. . . (Onlar) sadece sihirbazın hilesini yapıp ürettiler. . . Sihirbaz nereye gitse kurtuluşu olmaz. "
Ahmet Tekin = 'Sağ elindekini at. Asân, onların sihirbaz hilesiyle yaptıklarını yutar. Onların oyunları bir sihir hilesidir. Sihirbazlar elde ettiği sonuç itibariyle iflâh olmazlar, başarıya ulaşamazlar.' dedik.
Ahmet Varol = Sağ elindekini at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.'
Ali Bulaç = "Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz."
Ali Fikri Yavuz = Elindekini (asanı) bırakıver; o, onların yaptıklarını yutar. Çünkü onların yaptıkları, ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nerede olsa felâh bulmaz.”
Ali Ünal = “Sağ elinde tuttuğun asâyı ortaya bırak, onların yaptıkları bütün o sunî şeyleri derhal yutacaktır. Onların bütün yaptıkları sihirbaz oyunundan ibarettir. Büyücü her ne türlü büyü yaparsa yapsın, neticede katiyen muvaffak olamaz.”
Bayraktar Bayraklı = “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun; onların yaptıkları sadece büyücü düzenidir. Büyücü, nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz” dedik.
Bekir Sadak = «ag elindekini at da onlarin yaptiklarini yutsun, yaptiklari sadece sihirbaz duzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin basari kazanamaz.»
Celal Yıldırım = «Sağ elindekini yere bırakıver de onların yaptıklarını yalayıp yutsun. Yaptıkları, sihirbazın hile ve düzeninden başkası değildir. Sihirbaz ise nereden gelirse gelsin umduğuna erişip başarılı olamaz.»
Cemal Külünkoğlu = “Sağ elindekini (değneğini) at ki, onların yaptıklarını yutsun. Şüphesiz yaptıkları bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereye varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz (başarıya ulaşamaz).”
Diyanet İşleri (eski) = 'Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun, yaptıkları sadece sihirbaz düzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz.'
Diyanet Vakfi = «Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz.»
Edip Yüksel = 'Sağ elindekini at, onların uydurdukları şeyleri yutacaktır. Onların yaptığı bir büyücü planından ibarettir. Büyücünün ortaya koyduğu şeyler başarıya ulaşamaz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve elindekini bırakıver, o onların yaptıklarını yalar yutar, çünkü onların yaptıkları sırf sihirbaz hîlesidir, sihirbaz ise her nerede olsa felâh bulmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sağ elindekini bırakıver; o, onların yaptıklarını yalar yutar. Çünkü onların yaptıkları yalnızca bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise her nerede olsa felah bulmaz!»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Sağ elindekini atıver, o, onların yaptıklarını yutar. Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nerede olursa olsun başarıya ulaşamaz.»
Gültekin Onan = "Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz."
Harun Yıldırım = "Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz."
Hasan Basri Çantay = «Elindekini bırakıver. Bu, onların yapdıklarını yutar. Çünkü onların san'at diye ortaya atdıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise nerede olsa felah bulmaz».
Hayrat Neşriyat = 'Sağ elindekini (yere) bırak da (onların özenerek) yaptıkları şeyleri yutsun! Yaptıkları sâdece bir sihirbaz hîlesidir. Hâlbuki (böyle göz boyayan) sihirbaz, her nereye varsa kurtuluşa ermez (maksadına sihirle ulaşamaz).'
İbni Kesir = Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Zira onların yaptıkları, sadece sihirbaz düzenidir. Nerede olursa olsun sihirbaz asla felah bulamaz.
Kadri Çelik = “Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.”
Muhammed Esed = (Şimdi) sağ elindeki (asayı) at, bu (senin attığın) onların düzenlediği her şeyi yutacaktır: (çünkü) onların bütün yaptığı sihirden ibaret; ve zaten sihirbaz, hangi amacı güderse gütsün, asla başarıya ulaşamaz!"
Mustafa İslamoğlu = Şimdi sağ elindeki (asa)yı at, onların yaptıklarını silip süpürecektir; çünkü onların yaptığı, sihirbazların gözbağcılığından başka bir şey değil. Kaldı ki, bir sihirbaz ne amaç güderse gütsün, asla kalıcı bir başarı elde edemez.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve elinde olanı bırakıver. Onların yaptıklarını yutuverir. Şüphe yok ki, onlar ne yaptılar ise bir sahir hilesinden ibarettir. Sahir ise her nerede olsa felâha eremez.»
Ömer Öngüt = “Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları sadece sihirbaz hilesidir. Nerede olursa olsun, sihirbaz aslâ iflâh olmaz. ”
Şaban Piriş = Sağ elindekini at, onların yaptığını yutsun. Yaptıkları ancak sihirbaz oyunudur. Sihirbaz nerede olursa olsun kesinlikle kurtuluşa eremez.
Sadık Türkmen = Sağ elindekini at, bu onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları yalnızca bir sihir hilesidir. Sihirbazlar, nerede olursa olsun sana karşı kazanamazlar.”
Seyyid Kutub = Sağ elindeki değneğini yere atıver de onların gösterdikleri marifetleri yutuversin. Onların hünerleri, bir büyücü hilesinden ibarettir. Büyücü hiçbir yerde başarılı olamaz.
Suat Yıldırım = Elindeki değneği ortaya at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptığı, sihirbaz oyunudur. Büyücü ise, nereye varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz.
Süleyman Ateş = "Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını yutsun. Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir. Büyücü de nereye varsa iflâh olmaz!"
Tefhim-ul Kuran = «Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.»
Ümit Şimşek = 'Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun. Onların yaptıkları büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye gitse iflâh olmaz.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Sağ elindekini yere bırak! Onların, sanayi olarak ortaya çıkardıklarını yalayıp yutsun. Onların sanayi olarak ürettikleri sadece bir büyücünün hilesidir. Büyücü ise nereye gitse iflah etmez."
İskender Ali Mihr = Ve sağ elindekini (asanı) at, onların yaptığı şeyleri yutacak. Onların yaptıkları sadece sihirbaz hilesidir ve sihirbazlar, nereden gelirse gelsinler, felâha (kurtuluşa) eremezler.
İlyas Yorulmaz = “Sağ elinde tuttuğunu (asayı) at ki, onların yaptığı sihirlerin hepsini yutsun. Onların yaptığı yalnızca sihirbaz hilesinden başka bir şey değil. Sihirbazlar her ne sihir yaparsa yapsın, yaptıkları ( sanaldır) gerçeğe ulaşamaz.
فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَى
Tâ-Hâ / 70 -
Fe ulkıyes seharatu succeden kâlû âmennâ bi rabbi hârûne ve mûsâ.
Diyanet İşleri = (Mûsâ’nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve, “Hârûn ve Mûsâ’nın Rabbine inandık” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonunda büyücüler secde ederek yere kapandılar ve inandık dediler, Hârûn'la Mûsâ'nın Rabbine.
Abdullah Parlıyan = Ve sonunda büyücüler, secde ederek yere kapandılar ve “Biz artık Musa'nın ve Harun'un Rabbine inandık!” diye haykırdılar.
Adem Uğur = Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.
Ahmed Hulusi = Bu sebeple sihirbazlar, önünde yere kapandılar. . . "Harun ve Musa'nın Rabbine (B işareti kapsamında) iman ettik" dediler.
Ahmet Tekin = Mûsâ’nın asâsının ejderha olup, diğerlerini yutması üzerine, sihirbazlar hep birlikte secdeye kapandılar.'Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik' dediler.
Ahmet Varol = Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar. 'Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik' dediler.
Ali Bulaç = Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Sonunda bütün sihirbazlar secdeye kapandılar; “- Hârun ile Mûsa’nın Rabbine iman ettik.” dediler.
Ali Ünal = (Her şey, Musa’ya söylediğimiz şekilde cereyan etti ve) neticede sihirbazlar, “Biz, Harun ve Musa’nın Rabbi’ne iman ettik!” diyerek secdeye kapandılar.
Bayraktar Bayraklı = Sonunda büyücüler, “Biz Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık” deyip secdeye kapandılar.
Bekir Sadak = Sonunda sihirbazlar: «Biz Musa ve Harun'un Rabbine inandik» deyip secdeye kapandilar.
Celal Yıldırım = (Hak ortaya çıkınca) sihirbazlar secdeye kapandılar ve biz Harun ile Musa'nın Rabbına imân ettik, dediler.
Cemal Külünkoğlu = (Yere atılan Musa'nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve: “Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Sonunda sihirbazlar: 'Biz Musa ve Harun'un Rabbine inandık' deyip secdeye kapandılar.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; «Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik» dediler.
Edip Yüksel = Büyücüler, 'Harun'un ve Musa'nın Rabbine inandık,' diyerek secdeye kapandılar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Binnetice bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, Harun ile Musânın rabbına iyman ettik dediler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonunda bütün sihirbazlar secdeye kapandılar: «Harun ile Musa'nın Rabbine iman ettik.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonunda bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, «Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik» dediler.
Gültekin Onan = Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar: "Harun'un ve Musa'nın rabbine inandık" dediler.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; "Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler.
Hasan Basri Çantay = Neticede sihirbazlar secdeye kapandı, «Harun ile Musânın Rabbine îman etdik» dediler.
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ’nın asâsı bir ejderha olup, bütün ip ve değnekleri yutunca) sihirbazlar hemen secde eden kimseler olarak, yere kapandılar: '(Biz) Hârûn’un ve Mûsâ’nın Rabbine îmân ettik!' dediler.
İbni Kesir = Sonunda sihirbazlar secdeye kapanarak dediler ki: Biz, Musa ve Harun'un Rabbına inandık.
Kadri Çelik = Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: “Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik” dediler.
Muhammed Esed = (Ve sonuç Musa'ya bildirdiğimiz gibi oldu,) bunun üzerine büyücüler saygıyla hemen yere kapandılar; ve "Biz artık Musa ile Harun'un Rabbine inanıyoruz!" diye çağırıştılar.
Mustafa İslamoğlu = Nihayet sihirbazlar secdeye kapanarak dediler ki: "Biz Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Nihâyet sahirler, secde eder oldukları halde (yerlere) atıldılar. «Harun ile Mûsa'nın Rabbine imân ettik,» dediler.
Ömer Öngüt = Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. “Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik. ” dediler.
Şaban Piriş = Sonunda sihirbazlar secdeye kapanıp: -Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik, dediler.
Sadık Türkmen = Sihirbazlar secdeye kapandılar: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler.
Seyyid Kutub = Bunu üzerine büyücüler secdeye kapanarak «Biz Musa ile Harun'un Rabbine inandık» dediler.
Suat Yıldırım = Derken bütün büyücüler secdeye kapandılar. "Harun ile Mûsâ’nın Rabbine iman ettik!" dediler.
Süleyman Ateş = Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar: "Hârûn'un ve Mûsâ'nın Rabbine inandık!" dediler.
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: «Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik» dediler.
Ümit Şimşek = Büyücüler secdeye kapandılar. 'Harun ile Musa'nın Rabbine inandık' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine büyücüler secdelere kapanıp şöyle seslendiler: "Hârun'un ve Mûsa'nın Rabbine inandık!"
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine sihirbazlar secde ederek yere kapandılar. Biz: “Harun ve Musa’nın Rabbine îmân ettik.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Bu olaydan sonra sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve “Biz Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik” dediler.
قَالَ آمَنتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَى
Tâ-Hâ / 71 -
Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihr(sihra), fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.
Diyanet İşleri = Firavun, “Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ’ya) inandınız ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Siz dedi Firavun, ben size izin vermeden inandınız mı ona? Şüphe yok ki o size büyü öğreten büyüğünüz. Ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hurma dallarına astıracağım sizi, o vakit bilir, anlarsınız hangimizin azâbı daha çetin ve daha sürekli.
Abdullah Parlıyan = Firavun: “Ben size izin vermeden önce O'na inandınız ha!” dedi. “Mutlaka size sihirbazlığı öğreten ustanız O olmalı. Bana karşı gelmenizden dolayı ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hurma dallarına astıracağım sizi, o vakit bilir, anlarsınız, hangimizin azabı daha çetin ve daha sürekli!”
Adem Uğur = (Firavun) Şöyle dedi: Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.
Ahmed Hulusi = (Firavun) dedi ki: "Ben size izin vermeden Ona iman ettiniz ha! Muhakkak ki O, size sihri öğreten büyüğünüzdür. . . Andolsun ki, sizin ellerinizi ve sizin ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve elbette sizi hurma dallarından asacağım. . . Hangimizin azapça daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu elbette bileceksiniz!"
Ahmet Tekin = Firavun:'Ben size izin vermeden mi ona boyun eğip, güvendiniz? O, size sihiri öğreten büyüğünüzmüş meğerse. Andolsun ki ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama kesece-ğim. Sizi hurma dallarına asacağım. Böylece, hangimizin cezasının daha şiddetli ve daha kalıcı, daha sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.' dedi.
Ahmet Varol = (Firavun) dedi ki: 'Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Muhakkak o size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve bacaklarınızı çaprazlama kesecek ve sizi hurma dallarına asacağım. Siz de hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu bileceksiniz!'
Ali Bulaç = (Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce O'na inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız."
Ali Fikri Yavuz = (Firavun, sihirbazlara şöyle) dedi: “- Ben size izin vermeden önce, ona (Mûsa’ya) iman mı ettiniz? O, muhakkak size sihir öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse çaresi yok, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Böylece hangimizin azabı daha şiddetli ve devamlı olduğunu gerçekten bileceksiniz.”
Ali Ünal = Firavun, “Benden izinsiz O’na iman ettiniz ha?” dedi. “Görüyorum ki, size büyüyü öğreten asıl ustanız şu Musa imiş. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Hangimizin, (şu Musa ile Harun’un Rabbinin mi, yoksa benim mi) azabım daha şiddetli ve devamlıymış, işte o zaman anlayacaksınız.”
Bayraktar Bayraklı = Firavun, “Ben size izin vermeden O'na nasıl inanırsınız? Şüphesiz O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Dönekliğinizden dolayı kesinlikle sizin ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu öğreneceksiniz” dedi.
Bekir Sadak = Firavun «Ben size izin vermeden mi O'na inandiniz? Dogrusu size sihri ogreten, buyugunuz odur. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarinizi caprazlama kesecegim, sizi hurma kutuklerine asacagim. Hangimizin azabinin daha cetin ve daha devamli oldugunu bileceksiniz» dedi.
Celal Yıldırım = Fir'avn, «ben size izin vermeden imân mı ettiniz? Şüphesiz ki size sihir öğreten elebaşınız odur. Yemin ederim ki ellerinizi ve, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi öylece hurma dallarına asacağım ve işte (o zaman) hangimizin azabı daha şiddetli ve sürekli olduğunu elbette bileceksiniz,» dedi.
Cemal Külünkoğlu = Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden ona inandınız ha! O size büyücülüğü öğreten elebaşınızdır. Andolsun ki, sağlı sollu birer el ve ayağınızı kesecek, arkasından sizi hurma dallarına asacağım, böylece hangimizin azabı daha ağır, daha sürekliymiş, öğreneceksiniz.”
Diyanet İşleri (eski) = Firavun 'Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten, büyüğünüz odur. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu bileceksiniz' dedi.
Diyanet Vakfi = (Firavun) Şöyle dedi: Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.
Edip Yüksel = 'Size izin vermeden mi ona inandınız? O, size büyü öğreten ustanız olmalı. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesip sizi hurma ağaçlarına asacağım. Hangimizin cezası daha çetin ve sürekli imiş öğreneceksiniz,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya! Dedi: ben size izin vermeden ona iyman ettiniz ha? O her halde size sihri öğreten büyüğünüz, o halde ahdim olsun ben ve elbet sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve elbette sizleri hurma dallarına asacağım, ve her halde bileceksiniz ki hangimiz azâbca daha şiddetli ve daha bekalı?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Firavun: «Demek ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! O, mutlaka size sihri öğreten büyüğünüzdür. O halde andolsun ki, ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi kesinlikle hurma dallarına asacağım; şüphesiz bileceksiniz hangimizin azap bakımından daha şiddetti ve daha sürekli olduğunu!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun: «Ben size izin vermeden mi ona iman ettiniz? O, muhakkak size sihir öğreten büyüğünüzdür. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Böylece hangimizin azabının daha şiddetli ve devamlı olduğunu bileceksiniz» dedi.
Gültekin Onan = (Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce O'na inandınız, öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız."
Harun Yıldırım = (Firavun) Şöyle dedi : Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız.
Hasan Basri Çantay = (Fir'avn) dedi: «Ben size izin vermeden ona îman mı etdiniz? Şübhesiz ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de elbette sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sizi muhakkak hurma dallarına asacağım. Siz de hangimizin azâbı daha çetin ve sürekli olduğunu elbet bileceksiniz».
Hayrat Neşriyat = (Fir'avun:) '(Ben) size izin vermeden ona îmân ettiniz, öyle mi? Şübhesiz ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyle ise (ben de), mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi şübhesiz hurma dallarına asacağım! Böylece hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha devamlıymış, kat'iyen bileceksiniz!' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu o size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama olarak keseceğim ve sizi hurma kütüklerine asacağım. O zaman hangimizin azabının daha çetin ve devamlı olduğunu bileceksiniz.
Kadri Çelik = (Firavun) Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce O'na inandınız, öyle mi? Kuşkusuz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.”
Muhammed Esed = (Firavun:) "Ben size izin vermeden mi o'na inandınız?" dedi, "Mutlaka size sihirbazlığı öğreten ustanız o olmalı! Ama bu ihanetinizden ötürü, hiç şüpheniz olmasın, çoğunuzun ellerini ayaklarını kesivereceğim; ve yine hiç şüpheniz olmasın ki, pek çoğunuzu da hurma kütüğüne asacağım ki, böylece hangimizin azapta daha zorlu ve daha sürekli olduğunu iyice anlayasınız!"
Mustafa İslamoğlu = (Firavun) "Demek siz, benden izin almadan ona inandınız ha?" dedi; "Öyle anlaşılıyor ki size sihri öğreten baş ustanız bu olmalı. Fakat dönekliğinizden dolayı kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim; ve topunuzu götürüp hurma kütüklerine asacağım: böylece hangimizin cezasının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu iyice anlamış olacaksınız!"
Ömer Nasuhi Bilmen = (Fir'avun) Dedi ki: «Ben Size izin vermeden evvel siz O'na imân ettiniz. O sizin büyüğünüzdür ki, size sihri öğretmiştir. Artık sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama olarak elbette keseceğim ve elbette ki, sizi hurma dallarına asacağım ve elbette ki, bileceksiniz ki hangimiz azapça daha şiddetli ve daha devamlıdır.»
Ömer Öngüt = Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi? Doğrusu o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve muhakkak ki hepinizi hurma kütüklerine asacağım. O zaman hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu iyice bileceksiniz. ”
Şaban Piriş = -Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür. Ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizi hurma dalına asacağım! O zaman göreceksiniz hangimizin azabı daha şiddetli ve kalıcı imiş!
Sadık Türkmen = (Firavun) dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona inandınız ha! Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Ant olsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Ve elbette sizi hurma dallarına asacağım! Hangimizin azabı daha şiddetli ve sürekli imiş bileceksiniz!”
Seyyid Kutub = Firavun dedi ki; «Ben size izin vermeden ona inandınız ha! O size büyücülüğü öğreten elebaşınızdır. andolsun ki, sağlı sollu birer el ve ayağınızı kesecek, arkasından sizi hurma dallarına asacağım, böylece hangimizin azabı daha ağır, daha sürekliymiş, öğreneceksiniz.
Suat Yıldırım = Siz dedi Firavun, ben size izin vermeden inandınız mı ona? Şüphe yok ki o size büyü öğreten büyüğünüz. Ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hurma dallarına astıracağım sizi, o vakit bilir, anlarsınız hangimizin azâbı daha çetin ve daha sürekli.
Süleyman Ateş = (Fir'avn): "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım, hangimizin azâbı daha çetin ve sürekli imiş bileceksiniz!" dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Firavun) Dedi ki: «Ben size izin vermeden önce O'na inandınız, öyle mi? Kuşkusuz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.»
Ümit Şimşek = Firavun 'Ben size izin vermeden iman ettiniz,' dedi. 'Demek, bu size büyücülüğü öğreten büyüğünüzmüş. Ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlamasına kesip hepinizi hurma dallarında sallandıracağım! O zaman anlarsınız, kimin azabı daha şiddetli, daha sürekliymiş!'
Yaşar Nuri Öztürk = Firavun dedi: "Ben izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size, büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Yemin olsun, ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve yemin olsun sizi hurma ağaçlarına asacağım. O zaman iyice bileceksiniz, hangimizin azabı daha şiddetli ve sürekli."
İskender Ali Mihr = (Firavun): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin büyüğünüzdür (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Firavun “Ben size izin vermeden önce, Musa’nın Rabbine iman mı ettiniz? Demek ki Musa size sihir öğreten hocanızmış. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizleri hurma dallarında sallandıracağım ki, hangimizin verdiği azabın, daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu öğreneceksiniz” dediler.
قَالُوا لَن نُّؤْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا
Tâ-Hâ / 72 -
Kâlû len nu’sireke alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fataranâ fakdi mâ ente kâdin, innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ.
Diyanet İşleri = Sihirbazlar şöyle dediler: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şu bize gösterilen apaçık mûcizelere karşı artık yaradanımıza tercîh edemeyiz seni dediler, elinden geleni yap, zâten ancak şu dünyâ yaşayışında hükmünü yürütebilirsin.
Abdullah Parlıyan = İman eden sihirbazlar Firavun'a dediler ki: “Şu bize gösterilen apaçık mucizelere karşı, artık yaratanımıza tercih edemeyiz seni, elinden geleni yap, zaten senin hükmün sadece şu dünya hayatında geçer.
Adem Uğur = Dediler ki: "Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin."
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Bize gelen apaçık mucizelerden sonra, bizi yaratan üstüne seni asla tercih etmeyeceğiz. . . Ne hükmedeceksen hükmet! Sen sadece şu dünya hayatına hükmedersin. "
Ahmet Tekin = Sihirbazlar:'Bize gelen bu açık mûcizelere ve bizi yoktan var edene, yaratana seni asla tercih etmeyiz. Ne ceza vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatında ceza verebilirsin.' dediler.
Ahmet Varol = (Büyücüler) dediler ki: 'Bize gelen açık delillere ve bizi yaratana seni tercih etmeyeceğiz. Sen ne hüküm veriyorsan ver. Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.
Ali Bulaç = Dediler ki: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla 'tercih edip seçmeyiz." Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin."
Ali Fikri Yavuz = Sihirbazlar dediler ki: “- Bize gelen bu açık mucizelere ve bizi yaratana karşı, asla seni tercih edemeyiz. Artık neye hükmün geçiyorsa, hükmünü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm geçirirsin.
Ali Ünal = “Mümkün değil;” dedi sihirbazlar, “önümüzde cereyan eden bunca açık delile ve bizi belli hususiyetlerle Yaratan’a seni asla tercih edemeyiz. Hakkımızda hangi hükmü verirsen ver. Senin hükmün ancak bu dünyada geçer.
Bayraktar Bayraklı = (72-73) Büyücüler, “Seni, bize gelen delillere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Yapacağını yap! Senin hükmün ancak bu dünya hayatında geçerlidir. Biz şüphesiz, kendi hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. En üstün ve kalıcı olan Allah'tır” dediler.
Bekir Sadak = (72-73) iman eden sihirbazlar: «Seni, gelen apacik mucizelere ve bizi yaratana ustun tutmayacagiz. Ne hukum vereceksen ver. Sen, ancak bu dunya hayatina hukmedebilirsin. Dogrusu biz, yanilmalarimizi ve bize zorla yaptirdigin sihri bagislamasi icin Rabbimize iman ettik. Allah'in verecegi mukafat daha iyi ve daha devamlidir» dediler.
Celal Yıldırım = İmân eden sihirbazlar ona dediler ki: «Seni, bize gelen bunca acık belge ve mu'cizelere ve bizi yoktan var kılıp meydana getirene elbette tercîh etmeyeceğiz. Artık neye hükmedeceksen hükmet. Senin ancak Dünya hayatına hükmün geçer.
Cemal Külünkoğlu = (Sihirbazlar:) “Biz seni, bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin.”
Diyanet İşleri (eski) = (72-73) İman eden sihirbazlar: 'Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır' dediler.
Diyanet Vakfi = Dediler ki: «Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.»
Edip Yüksel = Dediler ki: 'Bize gelen apaçık kanıtları ve bizi Yaratan'ı bırakıp seni seçmeyiz. Nasıl yargı vereceksen ver. Yargın bu dünya hayatıyla sınırlıdır!'
Elmalılı Hamdi Yazır = İhtimali yok dediler: bize gelen bu açık mu'cizelere ve bizi yaratana karşı seni tercih edemeyiz, artık neye hukmün geçer, ne yapabilirsen yap, senin olsa olsa bu Dünya hayata hukmün geçer
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «İhtimali yok, bize gelen bu açık mucizelere ve bizi yaratana karşı seni tercih edemeyiz. Artık ne yapacaksan yap; senin hükmün olsa olsa bu dünya hayatında geçerli olur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (İman eden sihirbazlar şöyle) dediler: «Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yaratana karşı, asla seni tercih edemeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.»
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana (fetarena) seni asla 'tercih edip seçmeyiz'." Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.
Harun Yıldırım = Dediler ki: "Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin."
Hasan Basri Çantay = (Sihirbazlar) dediler: «Seni bize gelen (şu) apaçık mucizelere, (hakıykatde ise) bizi yaratana kat'iyyen tercîh edemeyiz. Artık neye haakim isen hükmünü ver. Sen hükmünü ancak bu dünyâ hayaatında geçirebilirsin».
Hayrat Neşriyat = (O sihirbazlar ise) dediler ki: 'Seni, bize gelen apaçık mu'cizelere ve bizi yaratana aslâ tercîh etmeyiz; artık ne hüküm vereceksen ver! (Sen) ancak bu dünya hayâtında hükmedersin!'
İbni Kesir = Dediler ki: Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih edip seçmeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.”
Muhammed Esed = Berikiler: "Bize gelen hakkın apaçık belirtilerini ve bizi yaratan varlığı bırakıp asla seni tercih edecek değiliz! Artık (hakkımızda) nasıl bir yargıda bulunacaksan bulun: sen ancak bu dünya hayatında (geçerli) yargılarda bulunabilirsin!
Mustafa İslamoğlu = Onlar şöyle cevap verdiler: "Senin tehditlerine kapılıp da asla bize gelen hakikatın apaçık delillerine ve bizi yaratana sırt dönmeyeceğiz; ne karar verirsen ver, umurumuzda değil; nasıl olsa senin kararın sadece bu (fani) dünya hayatında geçerlidir!
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Elbette seni bize gelen âyetlere ve bizi yoktan var etmiş olana tercih edemeyiz. Artık sen, ne ile hükmedeceksen hükmet. Sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Biz seni, bize gelen apaçık delillere (mucizelere) ve bizi yaratana tercih edip üstün tutmayacağız. Yapacağını yap, ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. ”
Şaban Piriş = -Seni, bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm verirsen ver, sen ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Seni asla bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana tercih etmeyeceğiz. Yapacağını yap/elinden geleni ardına koyma! Sen yalnızca bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin!
Seyyid Kutub = Büyücüler dediler ki; «Biz seni, bize gelen açık delillere ve yaratıcımıza tercih edemeyiz. Vereceğin hükmü ver. Senin hükmün ancak dünya hayatında geçerli olabilir.
Suat Yıldırım = "Mümkün değil" dediler, "bize gelen bunca delillere ve bizi Yaratana karşı seni tercih edemeyiz. İstediğin hükmü ver. Senin hükmün nihayet, bu dünyada geçer."
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünyâ hayâtında istediğini yapabilirsin."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla 'tercih edip seçmeyiz'. Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin.»
Ümit Şimşek = Onlar 'Bize gelen delillere ve bizi yoktan Yaratana seni üstün tutacak değiliz,' dediler. 'Yapacağını yap. Senin sözün ancak bu dünya hayatında geçer.
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler: "Biz seni, bize gelen açık seçik kanıtlara ve bizi yaratmış olana asla tercih etmeyeceğiz. Verdiğin hükmü uygula. Senin hükmün olsa olsa bu dünya hayatında geçer."
İskender Ali Mihr = “Bize gelen mucizeler karşısında asla seni tercih etmeyiz (üstün tutmayız). Çünkü bizi, O yarattı. Bu durumda sen, yapacağını yap. Fakat sen, ancak bu dünya hayatında yaparsın.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Sihirbazlar “Bize gelen açık ayetler ve bizi yaratana karşı, asla seni tercih etmeyeceğiz. Sen bizim için ne hüküm verirsen ver. Sen ancak bu dünyada hüküm verebilirsin. ”
إِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَا أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِ وَاللَّهُ خَيْرٌ وَأَبْقَى
Tâ-Hâ / 73 -
İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfira lenâ hatâyânâ ve mâ ekrehtenâ aleyhi mines sihr(sihri), vallâhu hayrun ve ebkâ.
Diyanet İşleri = “Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Gerçekten de biz, hatâlarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüden dolayı girdiğimiz günahları yarlıgaması için inandık Rabbimize ve Allah, daha hayırlıdır, verdiği karşılık da daha sürekli.
Abdullah Parlıyan = Açıkcası biz, hatalarımızı ve bize sihirle zorla yaptırdığın hatadan dolayı, girdiğimiz günahları bağışlaması umuduyla, Rabbimize inandık. Çünkü Allah'ın mükafatı daha hayırlı, cezası da daha süreklidir.”
Adem Uğur = Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükâfatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır.
Ahmed Hulusi = "Gerçekten Rabbimize iman ettik ki bizim için hatalarımızı ve sihirbazlığımızı mağfiret etsin. . . Allâh daha hayırlı ve bâkîdir. "
Ahmet Tekin = 'Biz, hatalarımızı, günahlarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın sihiri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Sonsuz hayır da, hayırlı olanı seçmek de Allah’ın elindedir. Bâki olan Allah’tır.'
Ahmet Varol = Biz, hatalarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah daha hayırlı ve daha süreklidir. [4]
Ali Bulaç = "Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir."
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu biz, hem günahlarımıza, hem bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye Rabbimize iman ettik. Allah (sevabca senden) daha hayırlı ve (azab verme bakımından da) daha devamlıdır.
Ali Ünal = “Biz, Rabbimize iman ettik. O’nun günahlarımızı ve bu arada bizi yapmaya zorladığın sihir günahını bağışlayacağını umuyoruz. Mükâfatlandırmada en hayırlı olan da, azabı en kalıcı olan da Allah’tır.”
Bayraktar Bayraklı = (72-73) Büyücüler, “Seni, bize gelen delillere ve bizi yaratana asla tercih etmeyeceğiz. Yapacağını yap! Senin hükmün ancak bu dünya hayatında geçerlidir. Biz şüphesiz, kendi hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. En üstün ve kalıcı olan Allah'tır” dediler.
Bekir Sadak = (72-73) iman eden sihirbazlar: «Seni, gelen apacik mucizelere ve bizi yaratana ustun tutmayacagiz. Ne hukum vereceksen ver. Sen, ancak bu dunya hayatina hukmedebilirsin. Dogrusu biz, yanilmalarimizi ve bize zorla yaptirdigin sihri bagislamasi icin Rabbimize iman ettik. Allah'in verecegi mukafat daha iyi ve daha devamlidir» dediler.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki biz, suçlarımızı ve bizi zorladığın sihire karşı (meydana gelen günahlarımızı) bağışlaması için Rabbimize imân ettik. Allah en hayırlı ve baki olandır.»
Cemal Külünkoğlu = “Biz Rabbimize inandık. O'ndan günahlarımızı affetmesini ve bize zorla yaptırdığın büyücülüğümüzün suçunu bağışlamasını diliyoruz. Allah'ın ödülü, herkesinkinden daha üstün ve daha kalıcıdır” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = (72-73) İman eden sihirbazlar: 'Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır' dediler.
Diyanet Vakfi = «Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah hem daha hayırlı hem daha bâkidir.»
Edip Yüksel = 'Biz Rabbimize inandık ki hatalarımızı ve bizi zorla yaptırdığın büyücülüğü bağışlasın. ALLAH daha iyidir ve daha Süreklidir.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Doğrusu biz günahlarımıza ve bizi zorladığın sihre karşı bize mağrifet etsin diye rabbımıza iyman ettik, Allah, hem daha hayırlı hem daha bekalıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Doğrusu biz, günahlarımıza ve bizi zorladığın sihre karşı bizi bağışlasın diye Rabbimize iman ettik. Allah, daha hayırlı ve daha kafacıdır.» cevabını verdiler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Doğrusu biz hem günahlarımıza, hem bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye, Rabbimize iman ettik. Allah (sevabça senden) daha hayırlı ve (azab verme bakımından da) daha devamlıdır.»
Gültekin Onan = "Gerçekten biz rabbimize inandık. Günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Tanrı, daha hayırlıdır ve daha süreklidir."
Harun Yıldırım = "Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah, (mükâfatı) en hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır."
Hasan Basri Çantay = «Biz günâhlarımızı ve bizi zorladığın sihri yarlığaması için Rabbimize gerçek îman etdik. Allah (ın sevabı seninkinden) daha hayırlı, (azâbı da seninkinden) daha süreklidir».
Hayrat Neşriyat = 'Şübhesiz biz, Rabbimize îmân ettik ki, günahlarımızı ve bizi kendisine zorladığın bu sihirden bizi bağışlasın! Allah(’ın mükâfâtı) hayırlı ve (azâbı) daha devamlıdır!'(dediler).
İbni Kesir = Doğrusu biz, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbımıza iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha hayırlı ve daha devamlıdır.
Kadri Çelik = “Gerçekten biz Rabbimize günahlarımızı ve bizi kendisine karşı zorlayarak sürüklediğin sihir ile ilgili şeyi (suçumuzu) bağışlasın diye iman ettik. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.”
Muhammed Esed = Bize gelince, açıkçası biz, hatalarımızı ve bize sihir alanında zorla yaptırdığın şeyleri bağışlaması umuduyla Rabbimize inandık: çünkü Allah (umut bağlananların) en hayırlısı ve en kalıcısıdır".
Mustafa İslamoğlu = Şu kesin ki biz, hatalarımızı ve senin bizi icra etmeye zorladığın sihir türü şeyleri bağışlaması için Rabbimize gönülden inanıp güvenmişiz: Zira Allah (güven duyulanların) en hayırlısı ve en kalıcısıdır."
Ömer Nasuhi Bilmen = «Muhakkak biz Rabbimize imân ettik ki, bizim için hatalarımızı ve bizi üzerine zorladığın sihirden dolayı yarlığasın. Ve Allah hayırlıdır ve ebedîdir.»
Ömer Öngüt = “Doğrusu biz hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah daha hayırlı ve O'nun vereceği mükâfat ve ceza daha devamlıdır. ”
Şaban Piriş = Biz, Rabbimize iman ettik ki günahlarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın sihri bağışlasın. Allah, en hayırlı ve en bâkidir.
Sadık Türkmen = Şüphesiz biz Rabbimize iman ettik, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri/hileyi bağışlaması için! Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
Seyyid Kutub = Biz Rabbimize inandık. O'ndan günahlarımızı affetmesini ve bize zorla yaptırdığın büyücülüğümüzün suçunu bağışlamasını diliyoruz. Allah'ın ödülü, herkesinkinden daha üstün ve daha kalıcıdır.
Suat Yıldırım = "Biz Rabbimize iman ettik. Onun günahlarımızı, (özellikle bizi yapmaya zorladığın sihir günahın)ı affedeceğini umuyoruz. Allah elbette daha hayırlı ve O’nun mükâfatı daha devamlıdır."
Süleyman Ateş = "Biz Rabbimize inandık ki (O) bizim günâhlarımızı ve senin bizi yapmaya zorladığın büyüyü bağışlasın. (Elbette) Allâh daha hayırlı ve (O'nun mükâfâtı ve cezâsı) daha süreklidir."
Tefhim-ul Kuran = «Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.»
Ümit Şimşek = 'Biz Rabbimize iman ettik-tâ ki günahlarımızdan ve bize zorla yaptırdığın büyücülükten dolayı bizi bağışlasın. Allah'ın ödülü elbette daha hayırlı, cezası ise daha süreklidir.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Biz Rabbimize inandık ki, günahlarımızı ve senin bizi zorladığın büyüyü affetsin. Allah daha hayırlı, daha süreklidir."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki biz, hatalarımızı ve ona karşı sihirden bize zorla (istemeyerek) yaptırdığın şeylerden (dolayı) bizi, mağfiret etsin (affetsin ve günahlarımızı sevaba çevirsin) diye Rabbimize îmân ettik. Ve Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir (kalıcıdır).
İlyas Yorulmaz = “Hatalarımızı bize bağışlaması için, sen sihirden dolayı yenilgimizi hoş görmesen dahi, biz Rabbimize iman ettik. Allah’ın (verdikleri) daha hayırlı ve daha kalıcı” dediler.
إِنَّهُ مَن يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيى
Tâ-Hâ / 74 -
İnnehu men ye’ti rabbehu mucrimen fe inne lehu cehennem(cehenneme), lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.
Diyanet İşleri = Şüphesiz, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de (güzel bir hayat) yaşar.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki Rabbine mücrim olarak gelenedir cehennem; orada ne ölür, ne diri kalır.
Abdullah Parlıyan = Ve her kim Rabbine günaha batmış bir vaziyette gelirse, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne de diri kalır.
Adem Uğur = Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar!
Ahmed Hulusi = Gerçek şu ki: Kim Rabbine karşı suçlu olarak gelirse işte cehennem onun içindir. . . Orada ne ölür (kurtulur), ne de diriliği yaşar!
Ahmet Tekin = Kimler Rabbine, İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsi, suçlu, günahkâr olarak gelirse, onlara cehennem vardır. Orada ne ölüp kurtulabilecekler, ne de mutlu bir hayat sürmeleri mümkün olabilecektir.
Ahmet Varol = Kim Rabbine suçlu olarak gelirse ona cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar.
Ali Bulaç = "Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu günahkar olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise, ne ölebilir, ne dirilebilir."
Ali Fikri Yavuz = Her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona Cehennem var; orada ne ölür (rahata kavuşur), ne de dirilir (fayda görür).
Ali Ünal = Doğrusu, kim Rabbine dünyada sürekli hasat ettiği günah yükünü yüklenmiş inançsız bir suçlu olarak gelirse, onun hakkı Cehennem’dir. Orada öyle bir azap çeker ki, ne ölür kurtulur, ne de yaşama denebilecek bir hayatı olur.
Bayraktar Bayraklı = Kim günahkâr olarak Rabbine gelirse bilsin ki kesinlikle onun için cehennem vardır. Orada ne ölür, ne dirilir.
Bekir Sadak = Rabbine suclu olarak gelen bilsin ki, cehennem onun icindir. Orada ne olur, ne yasar.
Celal Yıldırım = Doğrusu kim Rabbine suçlu olarak gelirse, şüphe edilmesin ki Cehennem onadır; orada ne ölür, ne de yaşar.
Cemal Külünkoğlu = Şüphesiz, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbine suçlu olarak gelen bilsin ki, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.
Diyanet Vakfi = Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar!
Edip Yüksel = Kim Rabbine suçlu olarak gelirse cehennemi hakkeder; orada ne ölür, ne de yaşar.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim rabbına mücrim olarak varırsa şüphesiz ki ona Cehennem var onda ne ölür ne dirilir
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne dirilir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de dirilir.
Gültekin Onan = "Gerçek şu ki, kim rabbine suçlu günahkar olarak gelirse hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise ne ölebilir, ne dirilebilir."
Harun Yıldırım = Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar!
Hasan Basri Çantay = «Hakıykat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse hiç şübhesiz ona cehennem var. O, orada ölmez de, dirilmez de».
Hayrat Neşriyat = Şu muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr (kâfir) olarak gelirse, artık şübhesiz ona Cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de yaşar!
İbni Kesir = Kim Rabbına suçlu olarak gelirse; şüphesiz ki cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne de yaşar.
Kadri Çelik = “Şüphesiz kim Rabbine suçlu günahkâr olarak gelirse, mutlaka onun için cehennem vardır. Onun içinde ne ölebilir, ne de dirilebilir.”
Muhammed Esed = Kim ki (Hesap Günü) Rabbinin huzuruna günahkarca davranışlar üzere çıkarsa, bilsin ki, onu cehennem beklemektedir: orada ne ölür, ne de hayata kavuşur.
Mustafa İslamoğlu = Şüphe yok ki, kim Rabbine günaha batmış bir halde kavuşursa kendisini cehennemin beklediğini unutmasın! Orada ne tam ölebilir, ne de tam yaşayabilir.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Şüphe yok ki, her kim Rabbisine münkir olarak gelirse elbette ki, onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.»
Ömer Öngüt = Rabbine suçlu olarak gelen kimse için cehennem vardır. O orada ne ölür ne de yaşar.
Şaban Piriş = Kim Rabbine suçlu olarak gelirse, onun için cehennem vardır, orada ne ölür ne de yaşar.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ki: Kim suçlu olarak Rabbine gelirse, onun için cehennem vardır; orada ölmez ve yaşamaz/oradaki yaşama yaşamak da denmez.
Seyyid Kutub = Kim Rabbine günahkâr olarak gelirse onun için cehennem vardır. O orada ne ölür ve ne de dirilir.
Suat Yıldırım = Doğrusu kim Rabbine kıyamette suçlu olarak gelirse onun yeri cehennemdir. Orada ne ölür kurtulur, ne de yaşamı hayat sayılır.
Süleyman Ateş = Kim Rabbine suçlu olarak gelirse onun için cehennem vardır; orada ne ölür ne de yaşar.
Tefhim-ul Kuran = «Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu günahkâr olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise, ne ölebilir, ne de dirilebilir.»
Ümit Şimşek = Kim Rabbinin huzuruna mücrim olarak gelirse, onun için Cehennem vardır. O ne ölür, ne de yaşar orada.
Yaşar Nuri Öztürk = Şu bir gerçek ki, Rabbinin huzuruna suçlu olarak gelen için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de hayat bulur.
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki kim Rabbine suçlu olarak gelirse, o taktirde mutlaka cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.
İlyas Yorulmaz = Rabbine günahkar olarak gelen kimse için, şüphe yok ki ona cehennem azabı vardır. O kimse cehennemde ne yok olur kurtulur, nede oradan çıkarak hayat bulur.
وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُوْلَئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلَى
Tâ-Hâ / 75 -
Ve men ye’tihî mu’minen kad amiles sâlihâti fe ulâike lehumud deracâtul ulâ.
Diyanet İşleri = (75-76) Her kim de O’na salih ameller işlemiş bir mü’min olarak varırsa, işte onlar için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte bu, günahlardan temizlenenlerin mükâfatıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve kim de inanmış ve iyi işlerde bulunmuş bir halde ona gelirse işte o çeşit kişileredir yüce dereceler.
Abdullah Parlıyan = Oysa Rabbinin huzuruna dürüst ve erdemli davranışlar ile mü'min olarak çıkan kimseye gelince, öte dünyada en yüksek makamlar işte böylelerinin olacaktır.
Adem Uğur = Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir.
Ahmed Hulusi = Kim de O'na iman ederek, imanın gereği uygulamalarla gelirse, işte onlar için en yüce dereceler vardır.
Ahmet Tekin = Kimler de, Rabbine, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirmiş, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlamış, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olmuş, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işlemiş mü’min-ler olarak gelirse, işte onlara da en yüce makamlar vardır.
Ahmet Varol = Kim de salih ameller işlemiş bir mü'min olarak gelirse işte onlar için yüksek dereceler vardır.
Ali Bulaç = "Kim O'na iman edip salih amellerde bulunarak O'na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır."
Ali Fikri Yavuz = Kim de O’na, bir mümin olarak, salih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte, onlara en yüksek dereceler var.
Ali Ünal = Buna karşılık kim de meşrû, yerinde, sağlam ve ıslaha dönük işler yapmış bir mü’ min olarak gelirse, bu kutlu zatlar için ise pek yüksek mevkîler vardır.
Bayraktar Bayraklı = Kim de inanmış ve iyi ameller yapmış olarak Allah'ın huzuruna gelirse, işte böyleleri için de yüksek dereceler vardır.
Bekir Sadak = (75-76) Rabbine inanmis ve yararli is yaparak gelenlere, iste onlara, en ustun dereceler, iclerinden irmaklar akan, icinde temelli kalacaklari Adn cennetleri vardir. Bu, arinanlarin mukafatidir.*
Celal Yıldırım = Kim de Rabbine mü'min olarak ve iyi yararlı amellerde bulunarak gelirse, işte onlar için en yüksek dereceler vardır.
Cemal Külünkoğlu = (75-76) Kim O'na (Rabbine) iyi eylemler işlemiş bir mü'min olarak gelirse; işte onlar için yüksek dereceler vardır. İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır.) İşte bu günahlardan arınmış olanların mükâfatıdır.
Diyanet İşleri (eski) = (75-76) Rabbine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükafatıdır.
Diyanet Vakfi = Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir.
Edip Yüksel = İnanmış ve erdemli bir hayat sürmüş olarak O'na gelenler ise, yüksek dereceleri hakkederler:
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim de ona mü'min olarak salih ameller işlemiş bir halde varırsa işte onlara en yüksek dereceler var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim de mümin olarak ve yararlı işler yapmış bir halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler vardır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kim de ona bir mümin olarak salih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler vardır.
Gültekin Onan = "Kim O'na salih ameller işlemiş bir inançlı olarak gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır."
Harun Yıldırım = Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir.
Hasan Basri Çantay = «Kim de Ona îman etmiş, iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunmuş olarak gelirse işte onlar, onlar için de en yüksek dereceler»,
Hayrat Neşriyat = Kim de O’na gerçekten sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlara da en üstün dereceler vardır.
İbni Kesir = Kim de O'na iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelirse; işte onlara en üstün dereceler vardır.
Kadri Çelik = “Kim de O'na iman edip salih amellerde bulunmuş olarak O'na gelirse, işte onlar (var ya), onlar için yüksek dereceler vardır.”
Muhammed Esed = Oysa, (Rabbinin huzuruna) dürüst ve erdemli davranışlar ile mümin olarak çıkan kimseye gelince, (öte dünyada) en yüksek makamlar işte böylelerinin olacaktır:
Mustafa İslamoğlu = Ama kim de (sahibine) erdemli işler yaptıran bir iman ile kavuşursa, işte en yüce makamlar onların olacaktır:
Ömer Nasuhi Bilmen = «Her kim de sâlih sâlih ameller işlemiş olduğu halde O'na mü'min olarak gelirse işte onlar için en yüksek dereceler vardır.»
Ömer Öngüt = Rabbine inanmış ve sâlih ameller yaparak gelenlere de en yüksek dereceler vardır.
Şaban Piriş = Kim de mümin ve doğruları yapmış olarak gelirse, işte onlar için de en yüksek dereceler vardır.
Sadık Türkmen = Kim de faydalı işi en iyi şekilde yapmış bir mümin olarak, O’na (Allah’ın huzuruna) gelirse, işte onlar; onlar içindir en yüksek dereceler!
Seyyid Kutub = Kim Rabbine, iyi ameller işlemiş bir mü'min olarak gelirse işte onlar için yüksek dereceler vardır.
Suat Yıldırım = Her kim de makbul ve güzel işler yapmış mümin olarak gelirse, onlara da pek yüksek mevkiler vardır.
Süleyman Ateş = Kim de iyi işler yapmış bir mü'min olarak O'na gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır:
Tefhim-ul Kuran = «Kim de O'na iman edip salih amellerde bulunmuş olarak O'na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır.»
Ümit Şimşek = Kim de mü'min olarak ve güzel işler yapmış halde gelirse, onlar için de yüksek mertebeler vardır:
Yaşar Nuri Öztürk = O'nun huzuruna, hayra ve barışa yönelik iyilikler üretmiş bir mümin olarak varana gelince, işte böyleleri için çok yüksek dereceler öngörülmüştür.
İskender Ali Mihr = Ve kim salih ameller (nefs tezkiyesi) yapmışsa ve O’na (Allah’a) mü’min olarak gelirse o zaman işte onlar, onlar için yüksek dereceler vardır.
İlyas Yorulmaz = Kimde inanmış ve salih ameller yapmış olarak Rabbine gelirse, onlar için yüksek dereceler.
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاء مَن تَزَكَّى
Tâ-Hâ / 76 -
Cennâtu adnin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ve zâlike cezâu men tezekkâ.
Diyanet İşleri = (75-76) Her kim de O’na salih ameller işlemiş bir mü’min olarak varırsa, işte onlar için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte bu, günahlardan temizlenenlerin mükâfatıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kıyılarından ırmaklar akan ebedî Adn cennetleri ve bu, inanış ve ibâdetle temizlenen kişinin karşılığıdır.
Abdullah Parlıyan = Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri ki, orada onlar ebedi kalacaklardır. İşte bu kendilerini günahlardan temizleyen ve arınanların mükafatıdır.
Adem Uğur = İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfatı budur.
Ahmed Hulusi = Altlarından nehirler akan ADN cennetleri. . . Onda sonsuz yaşarlar. . . Arınıp tezkiye olanın karşılığı işte budur.
Ahmet Tekin = Altlarından ırmaklar akan Adn cennetlerinin konakları vardır. Orada ebedî yaşarlar. İşte bu küfür ve isyandan arınanların, vicdanlarını temizleyenlerin mükâfatıdır.
Ahmet Varol = İçinde sonsuza kadar kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri. İşte bu, arınanların mükâfatıdır.
Ali Bulaç = "İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır."
Ali Fikri Yavuz = Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar; orada ebedî olarak kalacaklar. İşte böyle cennetlerde ebedî kalış, küfür ve isyanda temizlenenlerin mükâfatıdır.”
Ali Ünal = (Ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmakların aktığı sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri; orada sonsuzca kalacaktır onlar. İşte, (her türlü yanlış inançtan ve kötülüklerden) arınanların mükâfatı budur.
Bayraktar Bayraklı = İçlerinden ırmaklar akan, çok uzun süreli olarak kalacakları ‘Adn cennetleri işte bu arınanların ödülüdür.
Bekir Sadak = (75-76) Rabbine inanmis ve yararli is yaparak gelenlere, iste onlara, en ustun dereceler, iclerinden irmaklar akan, icinde temelli kalacaklari Adn cennetleri vardir. Bu, arinanlarin mukafatidir.*
Celal Yıldırım = Altlarından ırmaklar akan ÂDN CENNET'leri vardır. Orada ebedî kalıcılardır. İşte bu, arınıp temizlenenlerin mükâfatıdır.
Cemal Külünkoğlu = (75-76) Kim O'na (Rabbine) iyi eylemler işlemiş bir mü'min olarak gelirse; işte onlar için yüksek dereceler vardır. İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır.) İşte bu günahlardan arınmış olanların mükâfatıdır.
Diyanet İşleri (eski) = (75-76) Rabbine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükafatıdır.
Diyanet Vakfi = İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfatı budur.
Edip Yüksel = Adn bahçeleri ki altından ırmaklar akar. Orada ebedi kalıcıdırlar. Arınanların ödülü işte böyledir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Adn Cennetleri altından nehirler akar, onlarda muhalled olarak kalacaklar, ve o işte temizlenen kimsenin mükâfatı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Altından ırmaklar akan Adn cennetleri ki, onlarda ebedi kalacaklardır. Ve o işte , temizlenen kimsenin mükafatı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar, onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, (küfür ve isyandan) arınanların mükafatıdır.
Gültekin Onan = "İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu arınmış olanın karşılığıdır."
Harun Yıldırım = İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte arınanların mükâfatı budur.
Hasan Basri Çantay = «Adn cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Orada ebedî kalıcıdırlar onlar. İşte (günâhlardan) temizlenen kimselerin mükâfatı»!
Hayrat Neşriyat = (Onlar için) altlarından nehirler akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Adn Cennetleri vardır. İşte (günahlardan) temizlenenlerin mükâfâtı budur!
İbni Kesir = Altlarından ırmaklar akan ve içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır ve bu, arınanların mükafatıdır.
Kadri Çelik = “İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri (onlarındır) ve işte bu, arınmış olanın ödülüdür.”
Muhammed Esed = içlerinde sonsuza kadar yaşayacakları, vadilerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı asude hasbahçeler!.. İşte budur, kendini arındıranları bekleyen karşılık.
Mustafa İslamoğlu = mutluluğun üretildiği, zemininden ırmakların çağladığı, girenin bir daha çıkmadığı cennetler... İşte bu da, arınan kimselerin ödülüdür.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Adn cennetleri ki, altlarından ırmaklar akar. Orada ebedîyen kalıcılardır ve bu temizlenmiş olan kimsenin mükâfaatıdr.»
Ömer Öngüt = Altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte arınanların mükâfatı budur!
Şaban Piriş = İçinde temelli kalacakları, alt kısmından ırmakların aktığı Adn cennetleri vardır. İşte bu arınanların mükafatıdır.
Sadık Türkmen = Zeminlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri, orada sürekli kalıcıdırlar. Temizlenip arınan kimsenin mükâfatı işte budur!
Seyyid Kutub = Altlarından çeşitli ırmaklar akan «Adn» cennetleri yani. Onlar orada sürekli kalacaklardır. İşte günahlardan arınmışların ödülü budur.
Suat Yıldırım = Zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri var. Onlar oraya ebedî kalmak üzere girecekler. İşte kötülüklerden arınanların mükâfatı budur.
Süleyman Ateş = Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri. Orada sürekli olarak kalırlar. İşte arınanların mükâfâtı budur!
Tefhim-ul Kuran = «İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır.) Ve işte bu arınmış olanın karşılığıdır.»
Ümit Şimşek = Adn Cennetleri ki, altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebediyen kalırlar. Kötülükten arınmış olanın ödülü işte budur.
Yaşar Nuri Öztürk = Adn cennetleri ki, altlarından ırmaklar akar; sürekli kalacaklar içlerinde. Arınıp temizlenenlerin ödülü işte budur.
İskender Ali Mihr = İçinde ebedî kalacakları, altından nehirler akan adn cennetleri vardır. Ve işte bu, tezkiye olanların (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yapanların) mükâfatıdır.
İlyas Yorulmaz = Ve altlarından ırmakların aktığı, devamlı olarak kalacakları Adn cennetleri var. Bu karşılıklar, yeryüzünde iken kendilerini temizleyenler içindir.
وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَّا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَى
Tâ-Hâ / 77 -
Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesâ(yebesen), lâ tehâfu deraken ve lâ tahşâ.
Diyanet İşleri = (Firavun’un imana yanaşmaması üzerine) Mûsâ’ya, “Kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin (Mısır’dan) yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyettik.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki biz Mûsâ'ya, kullarımla geceleyin yola çık, onlara denizde kuru bir yol aç, düşmanların yetişmelerinden, denizde boğulmadan korkma diye vahyetmiştik.
Abdullah Parlıyan = Andolsun ki biz Musa'ya, kullarımla geceleyin yola çık, onlara denizde kuru bir yol aç, düşmanların yetişmelerinden ve denizde boğulmaktan da korkma diye vahyetmiştik.
Adem Uğur = Andolsun ki biz Musa'ya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiştik.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki, Musa'ya (şunu) vahyettik: "Kullarımı geceleyin yürüt. . . Onlar için denizde asanla vurarak kuru bir yol aç! Yetişilmekten korkmaksızın ve (denizde boğulmaktan) dehşet duymaksızın (yürüsünler)!"
Ahmet Tekin = Andolsun biz Mûsâ’ya:'Kullarımla birlikte geceleyin yola çık. Firavun’un size yetişmesinden endişe etmeden, asânı vurarak onlara denizde kuru bir yol aç. Boğulmaktan ve Firavun’dan korkma.' diye vahyettik.
Ahmet Varol = Andolsun ki Musa'ya: 'Kullarımı geceleyin yürüt ve (düşmanlarının) yetişmelerinden korkmaksızın ve endişeye kapılmaksızın onlar için denizden kuru bir yol aç' diye vahyetmiştik.
Ali Bulaç = Andolsun, biz Musa'ya vahyetmiştik: "Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan."
Ali Fikri Yavuz = Gerçekten Mûsa’ya şöyle vahy ettik: “- Kullarımla geceleyin yürü (Mısır’dan çık) de (asanı vurarak) onlara denizde kuru bir yol yap; böylece (Firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin.
Ali Ünal = (Hadiseler bir noktaya geldi ve) Musa’ ya, “Kullarımı gece yola çıkar!” diye, (Firavun ordusuyla onları takip ederken denize ulaştıklarında) “Asanla denize vur ve kullarım için bir yol aç!” diye, (suyun içinde açılmış yolda giderlerken) “Artık ne Firavun’un yetişmesinden korkun, ne de boğulmaktan endişen edin!” diye vahyettik.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ'ya şöyle vahyetmiştik: “Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma!”[317]
Bekir Sadak = And olsun ki Musa'ya: «Kullarimi geceleyin yurut, denizde onlara kuru bir yol ac, batmaktan ve dusmanlarin yetismesinden korkma, endise etme» diye vahyettik.
Celal Yıldırım = Şanıma and olsun ki, Musâ' ya, kullarımı geceleyin yürüt de de nizde onlara kuru bir yol aç; (Fir'avn'ın size) yetişmesinden korkma, (boğulacağız diye) endişe etme, diye vahyettik.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki; Musa'ya şöyle vahyettik: “Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlara kuru bir yol aç. (düşmanların yetişmesinden) korkma, (ve boğulmaktan da) endişe etme!”
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki Musa'ya: 'Kullarımı geceleyin yürüt, denizde onlara kuru bir yol aç, batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endişe etme' diye vahyettik.
Diyanet Vakfi = Andolsun ki biz Musa'ya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiştik.
Edip Yüksel = Musa'ya: 'Kullarımı geceleyin yürüyüşe çıkar ve onlar için denizde kuru bir yol aç. Yakalanmaktan korkma, endişe etme,' diye vahyettik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve filhakıka Musâya şöyle vahyettik: kullarımla geceleyin yürü de onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmazsın ve perva etmezsin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Doğrusu Musa'ya şöyle vahyettik: «Kullarımla geceleyin yürü de onlara denizde kuru bir yol aç; yetişilmekten korkmaz ve endişe etmezsin.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Gerçekten Musa'ya şöyle vahyettik: «Kullarımla geceleyin yürü (Mısır'dan çık) de (asânı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç; (artık firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin.»
Gültekin Onan = Andolsun, biz Musa'ya vahyetmiştik: "Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan."
Harun Yıldırım = Andolsun ki biz Musa'ya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahyetmiştik.
Hasan Basri Çantay = Andolsun ki biz Musâya: «Kullarımla geceleyin yola çık da — (düşmanların) yetişme (sin) den korkmayarak, (boğulmanızdan da) endîşe etmeyerek — onlara denizde kuru bir yol aç» diye vahy etmişizdir.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki Mûsâ’ya şöyle vahyetmiştik: 'Kullarımı geceleyin (Mısır’dan) yola çıkar; (size) yetişilmesinden korkmadan ve (boğulmaktan) endişe etmeden, denizde onlara kuru bir yol (açmak) için (asân ile denize) vur!'
İbni Kesir = Andolsun ki; Musa'ya şöyle vahyettik: Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlara kuru bir yol aç. Batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endişe etme.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz Musa'ya, “(Size) Yetişilmesinden korkmadan ve endişeye kapılmadan kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir ve onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyettik.
Muhammed Esed = Ve Gerçek şu ki, (zamanı gelince) Musa'ya: "Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru (güvenli) bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma" diye vahyettik.
Mustafa İslamoğlu = Ve doğrusu Biz Musa'ya şöyle vahyetmiştik: "Kullarımla birlikte geceleyin yola koyul, onları denizin ortasında kuru bir yola vur; arkanızdan yetişirler diye endişe etme, hepsinden öte (Allah'tan gayrı kimseden) korkma!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve andolsun ki, Mûsa'ya şöyle vahyettik: «Kullarım ile beraber geceleyin yürü ve onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmazsın ve havf eder olma.»
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz Musa'ya şöyle vahyettik: “Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlara kuru bir yol aç. Düşmanların yetişmesinden de batmaktan da korkma, endişe etme!”
Şaban Piriş = Musa’ya: -Kullarımı geceleyin yola çıkar, onlara denizde kuru bir yol aç, (batmaktan ve düşmanların yetişmesinden) korkma, endişen olmasın! diye vahyetmiştik.
Sadık Türkmen = Ant olsun/gerçek şu ki, Musa’ya şöyle vahyetmiştik: “Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, sonra; (asanla vurarak) denizde onlara kupkuru bir yol aç, yetişilmekten/yakalanmaktan korkmadan ve endişe etmeden.”
Seyyid Kutub = Musa'ya «Kullarımı geceleyin yola çıkar, denize değneğini vurarak onlar için kuru bir yol aç, ne yakalanmaktan kork ve ne de boğulmaktan çekin» diye vahyettik.
Suat Yıldırım = Biz Mûsâ’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin Mısır’dan yola çık. Asanı vurarak denizde onlara kuru bir yol aç! Firavun’un size ulaşmasından ve boğulmanızdan endişe edip korkmayın!
Süleyman Ateş = Andolsun biz Mûsâ'ya: "Kullarımı geceleyin (Mısır'dan çıkarıp) yürüt; (asânla suya) vur, denizde onlar için kuru bir yol (aç). (Fir'avn'ın sana) yetişme(sin)den korkma, (boğulmaktan) endişe etme." diye vahyetmiştik.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz Musa'ya vahyetmiştik: «Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, (size) yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan.»
Ümit Şimşek = Musa'ya 'Kullarımla gece vakti yola çık,' diye vahyettik. 'Denize vur da onlara kuru bir yol açılsın. Yakalanmaktan endişeniz olmasın, boğulmaktan da korkmayın.'
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, Mûsa'ya şöyle vahyetmiştik: "Kullarımı geceleyin yürüt! Denizde onlar için kuru bir yol aç! Size yetişecekler diye korkma, endişelenme.!"
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Biz, Musa (A.S)’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asanla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Firavunun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!”
İlyas Yorulmaz = Biz Musa’ya “Kullarım ile gece içinde yürüyerek çık. Onları deniz içinden kuru bir yola vur (bularak götür). Yetişmelerinden korkma ve endişelenme.
فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ
Tâ-Hâ / 78 -
Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.
Diyanet İşleri = Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de, deniz onları görülmedik bir şekilde kuşatıp yuttu.
Abdulbaki Gölpınarlı = Derken Firavun, askeriyle artlarına düştü, deniz de onları tamâmıyla kuşatıp kapladı, boğulup gittiler.
Abdullah Parlıyan = Musa, İsrailoğullarıyla beraber yola koyulunca, Firavun, ordularıyla onların peşine düştü, deniz de onları, tamamıyla kuşatıp kapladı, boğulup gittiler.
Adem Uğur = Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.
Ahmed Hulusi = Firavun, ordusu ile onları izledi de kendilerini deniz kaplayıp içine aldı, boğdu.
Ahmet Tekin = Firavun askerî erkânı ve ordularıyla hemen onları takip etti. Deniz o günahkâr orduları ve başındaki ilâhî kuralları tanımayan diktatörleri boğup, yutuverdi.
Ahmet Varol = Firavun askerleriyle onların peşlerine düştü. Nihayet denizde onları kaplayan kaplayıverdi.
Ali Bulaç = Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi.
Ali Fikri Yavuz = Hemen Firavun ordularıyla onları takip etti, kendilerini (Firavun’la İsrail oğullarını) denizden sarıveren (dehşetli ve korkunç boğulma) sarıverdi.
Ali Ünal = Ordusuyla onları takip eden Firavun, peşlerinden suda açılan yola girdi; ama deniz üzerlerine kapanıp, onları öyle bir yutuverdi ki!
Bayraktar Bayraklı = Firavun, onların arkasına ordusuyla düşüp denize dalınca, deniz onları çepeçevre kuşatıp boğuverdi.
Bekir Sadak = Firavun, ordusuyla onlari takip etti, deniz de onlari icine aliverdi, hem de ne alis!
Celal Yıldırım = Derken Fir'avn askerleriyle birlikte onları tâkib etti. Deniz de onları nasıl kaplayıp içine aldıysa öylece kaplayıp aldı.
Cemal Külünkoğlu = Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de, deniz onları görülmedik bir şekilde kucaklayıp yuttu.
Diyanet İşleri (eski) = Firavun, ordusuyla onları takip etti, deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış!
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine Firavun, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.
Edip Yüksel = Firavun, ordusuyla birlikte ardlarına düştü. Ne var ki, deniz üstlerine kapanıp onları içine aldı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken Firavn ordulariyle onları ta'kıb etti, kendilerini de deryadan saran sarıverdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derken Firavun ordularıyla onları takip etti; denizden kendilerini saran sarıverdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Firavun ordularıyla hemen onları takip etti, denizden kendilerini sarıveren (korkunç boğulma) sarıverdi
Gültekin Onan = Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi.
Harun Yıldırım = Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.
Hasan Basri Çantay = Derken (Fir'avn), ordulariyle birlikde arkalarına düşdü, deniz de kendilerini nasıl kapladıysa öylece kaplayıverdi.
Hayrat Neşriyat = Derken Fir'avun ordusuyla onların peşine düştü (ve onlar da açılan yoldan denize girdiler). Bunun üzerine denizden onları kaplayan şey, kaplayıverdi (de hepsi boğulup helâk oldular).
İbni Kesir = Firavun da ordusuyla onu takip etti. Deniz de onları nasıl kapladıysa öylece kaplayıverdi.
Kadri Çelik = Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; artık kendilerini denizden saran (dev dalgalar) sarıverdi.
Muhammed Esed = (Musa İsrailoğulları'yla beraber yola koyulunca) Firavun, ordularıyla onların peşine düştü, ama sonunda onları içine alıp boğması mukadder olan deniz onları yutuverdi.
Mustafa İslamoğlu = Derken Firavun da askerleriyle birlikte onların peşine düştü; ama birden onları boğacak olan su (görevini yapıp) onları içine alıverdi;
Ömer Nasuhi Bilmen = Derken Fir'avun ordusuyla onların arkasına düştü. Artık kendilerini (Fir'avun ile ordusunu) denizden saran sarıverdi.
Ömer Öngüt = Firavun, ordusuyla onları takip etti. Deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış!
Şaban Piriş = Firavun askerleriyle onları takip etti. Denizden onları kaplayacak olan su kaplayıverdi.
Sadık Türkmen = Firavun ordularıyla onların peşine takıldı. Derken denizden onları örten şey örtüverdi.
Seyyid Kutub = Firavun, ordusu ile peşlerine düştü, fakat denizin suları onları korkunç bir saldırı ile kuşatıverdi!
Suat Yıldırım = Firavun da askerleriyle onun peşine düştü. Deniz onları öyle bir sardı ki birden yutuverdi.
Süleyman Ateş = Fir'avn, askerleriyle onların ardına düştü, denizden onları örten örttü (deniz onları örtüp boğdu).
Tefhim-ul Kuran = Firavun ise, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi.
Ümit Şimşek = Firavun, askerleriyle onların peşine düştü; sonra da deryadan onları kaplayacak olan şey kaplayıverdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Derken, Firavun, ordusuyla birlikte onların arkasına düştü. Ama denizden onları sarıp kuşatan, sarıp kuşattı.
İskender Ali Mihr = Böylece firavun ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).
İlyas Yorulmaz = Firavun ordusu ile birlikte onları takip etti. Sonra denizden onları sarıp yok edecek bir şey (dalgalar) onları sarıp kuşattı.
وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى
Tâ-Hâ / 79 -
Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.
Diyanet İşleri = Firavun, halkını saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve saptırdı kavmini Firavun ve doğru yola sevketmedi onları.
Abdullah Parlıyan = Çünkü Firavun, halkını saptırmış ve onlara doğru yolu göstermemişti.
Adem Uğur = Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.
Ahmed Hulusi = Firavun, halkını saptırdı, doğru yola kılavuzlamadı.
Ahmet Tekin = Firavun kavmini, başlarına buyruk hale getirerek, hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine imkân sağladı. Allah’ın peygamberi vasıtasıyla öğrettiği doğru, hak yolu da göstermedi, öğretmedi.
Ahmet Varol = Firavun kavmini saptırdı ve onları doğru yola yöneltmedi.
Ali Bulaç = Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.
Ali Fikri Yavuz = Böylece Firavun, kavmini sapıklığa sürükledi, hidayete götürmedi.
Ali Ünal = Firavun, halkını saptırmış, yanlış yola sürüklemişti; o, onları asla doğruya yöneltmedi.
Bayraktar Bayraklı = Firavun, toplumunu saptırdı ve onlara doğru yolu göstermedi.
Bekir Sadak = Firavun, milletini saptirdi, onlara dogru yolu gostermedi.
Celal Yıldırım = Fir'avn, kavmini (doğru yoldan) saptırdı ve onlara (bir türlü) doğru yolu göstermedi.
Cemal Külünkoğlu = Firavun, halkını saptırdı, onların doğru yolu bulmasına engel oldu.
Diyanet İşleri (eski) = Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.
Diyanet Vakfi = Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.
Edip Yüksel = Firavun, halkını saptırdı, doğru yola iletmedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Velhasıl Firavn kavmini dalâlete sürükledi, hidayete götürmedi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Velhasıl Firavun kavmini sapıklığa sürükledi, doğru yola götürmedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Böylece Firavun kavmini yanlış yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.
Gültekin Onan = Firavun kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.
Harun Yıldırım = Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.
Hasan Basri Çantay = Fir'avn, kavmini sapdırdı (ğı gibi onları) doğru yola (da) iletemedi,
Hayrat Neşriyat = İşte Fir'avun, kavmini dalâlete düşürdü ve hak yola sevk etmedi.
İbni Kesir = Firavun kavmini saptırdı ve onlara doğru yolu göstermedi.
Kadri Çelik = Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.
Muhammed Esed = Çünkü Firavun halkını saptırmış ve (onlara) doğru yolu göstermemişti.
Mustafa İslamoğlu = bir kez Firavun halkını yoldan çıkarmıştı; bir daha da yolu bulamadılar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve Fir'avun, kavmini sapıklığa düşürdü ve onları doğru bir yola götüremedi.
Ömer Öngüt = Firavun kavmini saptırdı ve onlara doğru yolu gösteremedi.
Şaban Piriş = Firavun, kavmini saptırmış doğru yolu göstermemişti.
Sadık Türkmen = Firavun kavmini saptırdı ve onları doğru yola götürmedi.
Seyyid Kutub = Firavun, soydaşlarını sapıklığa sürükledi, onları doğru yola iletemedi.
Suat Yıldırım = Böylece Firavun halkını kurtuluşa değil, yanlış yola, çıkmaza götürdü.
Süleyman Ateş = Fir'avn toplumunu saptırdı, doğru yola iletmedi.
Tefhim-ul Kuran = Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.
Ümit Şimşek = Firavun kavmini doğru yola çıkarmamış, saptırmıştı.
Yaşar Nuri Öztürk = Firavun kendi toplumunu saptırmıştı; kılavuzluk edemedi.
İskender Ali Mihr = Ve firavun, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidayetten men etti.
İlyas Yorulmaz = Firavun kendi toplumunu saptırmış ve onların doğru yolu seçmelerine engel olmuştu.
يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ قَدْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى
Tâ-Hâ / 80 -
Yâ benî isrâîle kad enceynâkum min aduvvikum ve vâadnâkum cânibet tûril eymene ve nezzelnâ aleykumul menne ves selvâ.
Diyanet İşleri = (Allah, şöyle dedi:) “Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tûr’un sağ yanını va’dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ey İsrâiloğulları, sizi kurtardık düşmanlarınızdan, sözleştik sizinle Tûrun sağ yanında ve size kudret helvasıyla bıldırcın yağdırdık.
Abdullah Parlıyan = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanlarınızdan kurtardık, sonra Sina Dağının sağ yamacında sizinle bir antlaşma yaptık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Adem Uğur = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.
Ahmed Hulusi = Ey İsrailoğulları! Gerçekten biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tur'un (Sina Dağı) sağ yanında size vadettik. . . Sizin üzerinize kudret helvası ve bıldırcın kuşu tenzîl ettik.
Ahmet Tekin = 'Ey İsrailoğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr’un ( dağın) sağ tarafına gelmeniz için sizinle sözleştik. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.'
Ahmet Varol = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanında size vaadde bulunduk ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik.
Ali Bulaç = Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Ali Fikri Yavuz = Ey İsrail Oğulları! Sizi düşmanınızdan (Firavun’dan) kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında (Mûsa’ya Tevrat’ı indirmek üzere) size vaad verdik; üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Ali Ünal = Ey İsrail Oğulları! Gerçek şu ki, sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr’un sağ yanında Musa vasıtasıyla sizinle sözleşme yaptık (ve size Tevrat’ı verdik. Çölde aç kalmayasınız diye) size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik.
Bayraktar Bayraklı = “Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızın elinden kurtarmış, sizinle Tûr'un sağ tarafında sözleşmiş ve size kudret helvasıyla bıldırcın eti indirmiştik.”
Bekir Sadak = Ey israilogullari! Sizleri dusmaninizdan kurtardik, Tur'un sag yanini size vadettik ve uzerinize kudret helvasiyla bildircin indirdik.
Celal Yıldırım = Ey İsrail oğulları! Sizi cidden düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafında size va'de verdik ve üzerinize kudret helvasiyle bıldırcın kuşu indirdik.
Cemal Külünkoğlu = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Size Tur Dağı'nın sağ yanını vadettik. Size gökten kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Diyanet İşleri (eski) = Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanını size vadettik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Diyanet Vakfi = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.
Edip Yüksel = Ey İsrail oğulları, sizi düşmanlarınızdan kurtarmış, Sina dağının sağ yanında size söz vermiş ve üzerinize Menna ve bıldırcın indirmiştik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey Benî İsraîl! Sizi düşmanınızdan kurtardık ve size Tûrun sağ tarafına va'd verdik ve üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ey İsrail oğulları! Sizi gerçekten düşmanınızdan kurtardık, Tur dağının sağ yanında size söz verdik ve sizlere kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik, üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Gültekin Onan = Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Harun Yıldırım = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.
Hasan Basri Çantay = Ey İsrâîl oğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık. «Tuur» un sağ yanında size va'de verdik ve sizin üstünüze kudret helvasıyle bıldırcın indirdik.
Hayrat Neşriyat = Ey İsrâiloğulları! Şübhesiz sizi (böylece) düşmanınızdan kurtardık; Tûr’un sağ tarafında (buluşmak üzere) sizinle sözleştik ve size (pek muhtaç kaldığınız o çölde) kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
İbni Kesir = Ey İsrailoğulları; sizleri düşmanınızdan kurtardık ve size Tur'un sağ yanını vaad eetik. Ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Kadri Çelik = Ey İsrail oğulları, şüphesiz sizi düşmanlarınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanında (Tevrat'ın gelişi için) sizinle sözleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Muhammed Esed = Ey İsrailoğulları! (Böylece) sizi düşmanınızın elinden kurtardık ve (sonra) Sina Dağı'nın sağ yamacında sizinle bir andlaşma yaptık; ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik;
Mustafa İslamoğlu = Siz ey İsrailoğulları! Doğrusu sizi düşmanlarınızdan kurtarmış ve (Sina) Dağı'nın sağ yamacında sizden söz almıştık; üstelik bir de size menn ve selva indirmiştik:
Ömer Nasuhi Bilmen = Ey İsrailoğulları! Sizi muhakkak ki, düşmanınızdan halâs ettik ve size Tûr'un sağ cânibini vaadettik ve sizin üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Ömer Öngüt = Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr'un sağ tarafında sizinle sözleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik.
Şaban Piriş = -Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tûr’un sağ tarafını size vaadettik. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Sadık Türkmen = Ey israiloğullari! Sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tûr’un sağ tarafını size buluşma yeri olarak belirledik. Size helva ve bıldırcın indirdik/yarattık.
Seyyid Kutub = Ey İsrailoğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık. Size Tur'un sağ yanında Tevrat'ı indirmeyi vadettik. Size gökten kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Suat Yıldırım = Ey İsrail evlatları! Sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur’un sağ tarafında Mûsâ ile konuşmayı size vâd ettik. Size çölde kudret helvasıyla bıldırcın lütfettik.
Süleyman Ateş = Ey İsrâil oğulları, biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tûr'un sağ yanında, (Mûsâ ile konuşmayı) size va'dettik; üzerinize kudret helvasıyle bıldırcın indirdik.
Tefhim-ul Kuran = Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Ümit Şimşek = Ey İsrailoğulları! Biz sizi düşmanınızdan kurtardık; size Tûr'un sağ tarafında bir söz verdik; üzerinize de kudret helvası ile bıldırcın indirdik.
Yaşar Nuri Öztürk = Ey İsrailoğulları, şu bir gerçek ki, biz sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr'un sağ yanında size vaatte bulunduk. Ve üstünüze kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
İskender Ali Mihr = Ey benî İsrail! Sizi düşmanınızdan kurtarmıştık. Ve Tur’un sağ tarafında sizinle (buluşmak üzere) vaadleştik ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
İlyas Yorulmaz = Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kesinlikle biz kurtardık ve Tur’un sağ yanında bir yeri, size mekan olarak vaat etmiştik. Ayrıca size helva ve bıldırcın eti indirmiştik.
كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَى
Tâ-Hâ / 81 -
Kulû min tayyibâti mâ razaknâkum ve lâ tatgav fîhi fe yahılle aleykum gadabî ve men yahlil aleyhi gadabî fe kad hevâ.
Diyanet İşleri = “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin. Bu konuda aşırı da gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım da kimin üzerine inerse, o muhakkak helâk olmuş demektir.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Sizi rızıklandırdığımız tertemiz şeyleri yiyin ve bu hususta taşkınlık etmeyin, sonra size gazabım vâcip olur ve kime gazabım vâcip olursa uçuruma yuvarlanır, helâk olur gider.
Abdullah Parlıyan = Ve şöyle dedik: “Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve hoş şeylerden yiyin, ama bunda ölçüyü aşmayın, yoksa gazabıma uğrarsınız. Benim gazabıma uğrayan kimse bilsin ki, gerçekten uçuruma yuvarlanır, helak olur.
Adem Uğur = Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.
Ahmed Hulusi = Sizi beslemekte olduğumuz yaşam gıdalarının temiz olanlarından yeyin ve onda aşırı gitmeyin. . . Yoksa üzerinizde (yaptıklarınızın sonucu olarak) gazabım açığa çıkar. Kimin üzerinde gazabım açığa çıkarsa hakikaten o derin düşüştedir.
Ahmet Tekin = 'Size rızık olarak verdiğimizin helâlinden, temizinden, sağlıklısından lezizinden yeyin. Bu hu-susta ölçüyü aşmayın, taşkınlık ve nankörlük etmeyin ki, üzerinize gazabım inmesin. Kimin üzerine gazabım inerse, o artık mahvolmuştur.'
Ahmet Varol = Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin ve bu konuda taşkınlık etmeyin. Yoksa gazabım üzerinize iner. Kimin üzerine gazabım inerse, o, uçuruma yuvarlanmıştır.
Ali Bulaç = Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.
Ali Fikri Yavuz = Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yeyin ve rızık hususunda taşkınlık (israf ve nankörlük) etmeyin ki, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o uçuruma düşmüştür.
Ali Ünal = Size verdiğimiz rızıkların temiz, sağlıklı ve helâl olanlarından yiyin, ama bu hususta (nankörlük, harama sapma, israf ve konulan sınırları çiğneme gibi yollarla) taşkınlık yapmayın. Aksi halde gazabım üzerinize hak olur ve tepenize iniverir. Kimin üzerine gazabım hak olur da tepesine iniverirse, artık o bir uçuruma yuvarlanmış ve helâk olup gitmiştir.
Bayraktar Bayraklı = “Verdiğimiz nimetlerin temizlerinden yiyiniz, aşırı gitmeyiniz! Aksi taktirde gazabıma uğrarsınız. Benim öfkem kime inerse, biliniz ki o mahvolmuştur.”
Bekir Sadak = Size verdigimiz riziklarin temizlerinden yiyin, bunda asiri gitmeyin ki gazabimi haketmeyesiniz. Gazabimi hakeden kimse muhakkak mahvolur.
Celal Yıldırım = Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yeyin; bunda azgınlık ve taşkınlık etmeyin, sonra gazabım size gerekli olur. Kimin üzerine gazabım gerekli olursa, şüphesiz ki o uçuruma yuvarlanıp düşer.
Cemal Külünkoğlu = Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyiniz ve bu hususta taşkınlık (israf ve nankörlük) etmeyiniz! Yoksa gazabıma uğrarsınız. Her kim ki gazabıma uğrarsa, o kimse gerçekten kendini bütünüyle yıkıma sürüklemiştir!
Diyanet İşleri (eski) = Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı haketmeyesiniz. Gazabımı hakeden kimse muhakkak mahvolur.
Diyanet Vakfi = Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.
Edip Yüksel = Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyiniz ve bu konuda taşkınlıkta bulunmayın; yoksa gazabıma uğrarsınız. Gazabıma uğrayanlar düşmüştür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Size verdiğimiz rızıkların en hoşlarından yeyin ve hakkında tuğyan etmeyin ki sonra üzerinize gadabım iner, her kim üzerine de gadabım inerse o uçuruma gider
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Size verdiğimiz rızıkların en hoşlarından yiyin ve o hususta taşkınlık yapmayın ki, sonra gazabım iner üzerinize; her kimin üzerine de gazabım inerse, o uçuruma gider.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyin ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o mahvolur.
Gültekin Onan = Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner; benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o tepetaklak düşer.
Harun Yıldırım = Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.
Hasan Basri Çantay = Size rızklandığımız şeylerin en temizlerinden yeyin, bu hususda taşkınlık (ve nankörlük) etmeyin. Sonra üstünüze gazabım vaacıb olur. Benim gazabım da kimin üzerine vaacıb olursa muhakkak ki o, (helak uçurumuna) yuvarlanmışdır.
Hayrat Neşriyat = Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin; bu hususda aşırı gitmeyin; yoksa üzerinize gazabım vâcib olur! Kimin de üzerine gazabım vâcib olursa, artık gerçekten (o, uçuruma düşüp) helâk olmuştur.
İbni Kesir = Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yeyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı hak etmeyesiniz. Gazabımı hak eden, muhakkak mahvolmuştur.
Kadri Çelik = Size, rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner. Benim gazabım kimin üzerine inerse, muhakkak o, düşüp yıkıma uğramıştır.
Muhammed Esed = (ve şöyle dedik:) "Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve hoş şeylerden yiyin ama bunda ölçüyü aşmayın; yoksa, gazabıma uğrarsınız; Benim gazabıma uğrayan kimse, bilin ki, gerçekten kendini bütünüyle yıkıma sürükleyen kimsedir!"
Mustafa İslamoğlu = (ve demiştik ki): "Size verdiğimiz rızıklarla beslenin, fakat bu hususta sınırı aşmayın; aksi halde gazabımı hak etmiş olursunuz! Kim benim gazabımı hak ederse, işte o artık tepe taslak gitmiş olur.
Ömer Nasuhi Bilmen = Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz ve onda aşırı gitmeyiniz, sonra üzerinize gazabım teveccüh eder ve kimin üzerine gazabım teveccüh ederse artık helâk olmuş olur.
Ömer Öngüt = Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin, bu hususta taşkınlık (ve nankörlük) etmeyin. Sonra gazabım üzerinize iner. Gazabım kimin üzerine inerse, şüphesiz ki o mahvolur.
Şaban Piriş = Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin. Bu hususta azgınlık etmeyin. Yoksa gazabıma uğrarsınız. Gazabıma uğrayan yok olur gider.
Sadık Türkmen = Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve bu konuda haddi aşıp azgınlık etmeyin. Yoksa gazabım üzerinize çöker. Gazabım kimin üzerine çökerse; o, kesinlikle tepetaklak yuvarlanmıştır.
Seyyid Kutub = Size sunduğumuz temiz rızıklardan yiyiniz. Yiyeceklere ilişkin sınırlarımızı çiğnemeyiniz. Yoksa gazabıma çarpılırsınız. Kim gazabıma çarpılırsa mahvolur.
Suat Yıldırım = O halde size verdiğimiz rızıkların en hoş ve temiz olanlarından yiyin, ama bu hususta taşkınlık yapmayın, yoksa gazabım tepenize iniverir. Kimi de gazabım çarparsa artık o uçuruma düşmüştür.
Süleyman Ateş = "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse o, düşmüş(mahvolmuş)tur.
Tefhim-ul Kuran = Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.
Ümit Şimşek = Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin. Sakın bunlarda haddi aşmayın; yoksa gazabıma müstehak olursunuz. Gazabımı hak eden ise, helâk çukuruna yuvarlanmış demektir.
Yaşar Nuri Öztürk = Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin! Bu konuda azgınlık etmeyin! Yoksa öfkem üzerinize çöker. Ve kimin üstüne öfkem inerse o uçuruma gider.
İskender Ali Mihr = Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yeyin. Ve onda (yediğiniz şeylerde) azgınlık (nankörlük) etmeyin. Aksi halde size gazabım iner. Ve kimin üzerine gazabım inerse, artık o heva olmuştur (nefsinin hevasına tâbî olup dalâlete düşmüştür).
İlyas Yorulmaz = Size verdiğim rızıkların temiz olanlarını yiyin. Kesinlikle yeme içmede isyan etmeyin (haram olanları yemeyin). Eğer isyan ederseniz, o zaman öfkem sizin üzerine hak olur. Azabım kimin üzerine hak olmuşsa, artık o kimse yok olmuştur.
وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى
Tâ-Hâ / 82 -
Ve innî le gaffârun li men tâbe ve âmene ve amile sâlihan summehtedâ.
Diyanet İşleri = “Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve şüphe yok ki ben bütün suçlarını örterim tövbe edip inananın ve iyi işlerde bulunup sonra da doğru yolu bulanın.
Abdullah Parlıyan = Bununla birlikte yine unutmayın ki, pişman olup doğru yola dönen, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve bundan sonra da, doğru yolda yürüyen kimse için gerçek bağışlayıcı benim.”
Adem Uğur = Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.
Ahmed Hulusi = Muhakkak ki ben, tövbe eden (hakikatine yakışmayan davranışlarını fark edip pişmanlıkla dönen), iman eden ve imanın gereklerini uygulayan, sonra da doğru yolu bulan kimseye elbette Ğaffar'ım.
Ahmet Tekin = Ben tevbe ederek, isyandan vazgeçip bana itaate yönelenleri, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenleri, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşma-sını sağlayanları, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenleri, artık doğru yolda sebat eden kimseleri daima koruma kalkanına alırım, bağışlarım.
Ahmet Varol = Şüphesiz ben tevbe eden, iman eden, salih amel işleyen sonra hidayete eren için çok bağışlayıcıyım.
Ali Bulaç = Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.
Ali Fikri Yavuz = Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için Gaffar’ım (çok bağışlayıcıyım).
Ali Ünal = Şurası da muhakkak ki, tuttuğu yanlış yol ve işlediği günahlardan tevbe ile vazgeçen ve iman edip, imanı istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha dönük işler yapan, sonra da bir daha yanlış yola sapmayıp, doğruda sebat eden her kim olursa olsun, onun için ise çok bağışlayıcıyımdır.
Bayraktar Bayraklı = “Doğrusu ben, tövbe edeni, inanıp yararlı işler yapanı, sonra da doğru yola gideni bağışlarım.”
Bekir Sadak = Dogrusu Ben, tevbe edeni, inanip yararli is isleyerek dogru yola gireni bagislarim.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki ben tevbe edipinanan ve iyi yararlı amelde bulunduktan sonra doğru yolu bulanı çok bağışlayanım.
Cemal Külünkoğlu = Şüphe yok ki ben, tevbe edip inanan ve faydalı işler yapan, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim.
Diyanet İşleri (eski) = Doğrusu Ben, tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.
Diyanet Vakfi = Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.
Edip Yüksel = Tevbe eden, inanan, erdemli yaşayan ve sürekli doğruyu arayanlar için Bağışlayıcıyım.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bununla beraber şübhe yok ki ben, tevbe eden ve iyman edip salih amel yapan, sonra da doğru giden kimse için gaffarım
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bununla birlikte, Ben tevbe eden, iman edip yararlı işler yapan sonra da doğru giden kimse için çok bağışlayıcıyım, şüphesiz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.
Gültekin Onan = Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.
Harun Yıldırım = Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.
Hasan Basri Çantay = (Bununla beraber) şübhesiz ki ben tevbe ve îman edenleri, iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanları, sonra da doğru yolda (ölünceye kadar) sebat edenleri elbette çok yarlığayıcıyım.
Hayrat Neşriyat = Şübhesiz ki ben, tevbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyen, sonra da hidâyette(sebât edip, sabırlı) olan kimseye karşı elbette çok mağfiret ediciyim.
İbni Kesir = Muhakkak ki ben; tevbe edeni, inanarak salih amel işleyeni sonra da doğru yola gireni elbette bağışlayanım.
Kadri Çelik = Gerçekten ben tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra hidayete erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.
Muhammed Esed = Bununla birlikte, yine unutmayın ki, pişman olup doğru yola dönen, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve bundan sonra da doğru yolda yürüyen kimse için gerçek bağışlayıcı Benim.
Mustafa İslamoğlu = Ama şu da var ki Ben, af dileyip samimiyetle Bana yönelen, iman eden ve erdemli davranan, nihayet doğru yolda olan herkesi tekrar tekrar bağışlayan biriyim!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve şüphe yok ki, Ben tevbe eden ve imân eyleyen ve sâlih amelde bulunan, sonra da doğru yolda sebat gösteren kimse için çok yarlığayıcıyım.
Ömer Öngüt = Bununla beraber şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip sâlih amel işleyen, sonra da hak yolunda (ölünceye kadar) sebat eden kimseyi elbette çok bağışlayıcıyım.
Şaban Piriş = Ben, elbette, tevbe edeni ve iman edip, doğruları yapanı sonra da doğru yolda yürüyeni bağışlarım.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım; tövbe eden, inanan ve salih amel/faydalı işleri en iyi şekilde yapan, sonra da doğru yola gelen kimseye karşı!
Seyyid Kutub = Kuşku yok ki, ben tövbe edip iman edenlere iyi ameller işleyip doğru yoldan ayrılmayanlara karşı affediciyim.
Suat Yıldırım = Şu da muhakkak ki inkârdan dönüş yapan, iman eden, güzel ve makbul işler yapan, böylece doğru yola giren kimseyi de affederim.
Süleyman Ateş = "Ve Ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra da yola gelen kimseye karşı çok bağışlayıcıyımdır."
Tefhim-ul Kuran = Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.
Ümit Şimşek = Bununla beraber, tevbe ederek iman eden, güzel işler yapan ve doğru yola yönelen kimse için de Ben çok bağışlayıcıyımdır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ve ben, tövbe eden, inanan, hayra ve barışa yönelik iş yapıp sonra da düzgün bir biçimde yol alan kimseye karşı, gerçekten çok affediciyim, Gaffâr'ım.
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki Ben, (mürşidin önünde 12 ihsanla) tövbe edenler ve (ikinci defa) âmenû (kalbine îmân yazıldığı için îmânı artan mü’min) olanlar ve salih amel (zikir) yapanlar (nefsi ıslâh edici amel işleyenler) için mutlaka Gaffar’ım (onların günahlarını sevaba çevirenim). Sonra onlar, (Benim tarafımdan) hidayete erdirilir (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştırılır).
İlyas Yorulmaz = Şunu iyi bilin ki ben, tövbe eden ve doğru işler yapanları, sonrada o doğru yolu takip etmeye devam edenleri, kesinlikle bağışlarım.
وَمَا أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 83 -
Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ.
Diyanet İşleri = (Mûsâ, Tûr’a varınca): “Seni, acele ile kavminden uzaklaştıran nedir, ey Mûsâ?” (dedik.)
Abdulbaki Gölpınarlı = Neden acele ettin, kavminden ayrıldın da geldin ey Mûsâ?
Abdullah Parlıyan = Ve Allah Musa'ya: “Ya Musa! Sen neden kavminden önce acele ederek, koşa koşa geldin?” buyurdu da.
Adem Uğur = Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!
Ahmed Hulusi = "Seni halkından acele ile uzaklaştıran nedir, yâ Musa?"
Ahmet Tekin = 'Ey Mûsâ, seni acele ile kavminden ayrılıp buraya gelmeye sevkeden sebep nedir?' diye sorduk.
Ahmet Varol = 'Seni kavminden çabucak ayrılmaya yönelten sebep nedir, ey Musa?'
Ali Bulaç = "Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa?"
Ali Fikri Yavuz = Ey Mûsa! (Tür dağında Tevrat’ı almak için yola çıktığın yetmiş kişilik) kavminden seni acele ile (ayırıp ileri) geçiren ne?”
Ali Ünal = (Musa, sözleşmemiz gereği Tevrat’ı almak için dağa geldiğinde), “Ey Musa,” dedik, “seni böyle aceleyle kavminden ayrılıp, buraya gelmeye sevkeden nedir?”
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Kavmini geride yalnız bırakacak kadar seni acele ettiren nedir ey Mûsâ?” dedi.
Bekir Sadak = «usa! Seni milletinden daha cabuk gelmeye sevkeden nedir?» dedik.
Celal Yıldırım = Ey Musâ ! Seni kavminden önce acele ettirip getiren nedir ?
Cemal Külünkoğlu = (Ve Allah Musa'ya:) “Seni alelacele (Tür dağında Tevrat'ı almak için yola çıktığında) kavminden öne geçiren nedir?” diye sordu.
Diyanet İşleri (eski) = 'Musa! Seni milletinden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir?' dedik.
Diyanet Vakfi = Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!
Edip Yüksel = 'Niçin halkını bırakmakta acele ettin, Musa?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem seni acele ile kavminden geçiren, ne ya Musâ?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem seni kavminden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir, ey Musa?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Ey Musa! Seni kavminden (ayırıp) daha çabuk (gelmeye) sevkeden nedir?» (dedik.)
Gültekin Onan = "Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa?"
Harun Yıldırım = Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!
Hasan Basri Çantay = Ey Musa, seni kavminden (ayırıb böyle) acele etdiren (sebeb) nedir?
Hayrat Neşriyat = Ve (Allah buyurdu ki:) 'Seni kavminden (ayırıp) acele ettiren nedir, ey Mûsâ!'
İbni Kesir = Ey Musa; seni, kavminden daha çabuk gelmeye sevk eden nedir?
Kadri Çelik = “Ey Musa! Seni kavminden (daha çabuk gelmek için) aceleye düşüren nedir?”
Muhammed Esed = (Ve Allah Musa'ya:) "Kavmini geride yalnız bırakacak kadar seni tez canlı kılan nedir, ey Musa?" dedi.
Mustafa İslamoğlu = Ve (Allah şöyle dedi:) "Ey Musa, seni halkını terk etme pahasına böylesine tez canlı kılan nedir?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ya Mûsa! Seni kavminden (ayırıp) aceleye düşüren nedir?
Ömer Öngüt = “Seni kavminden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir ey Musa?”
Şaban Piriş = Allah: -Ey Musa seni kavminden daha önce gelmeye sevk eden nedir?
Sadık Türkmen = “seni kavminden çabucak ayırıp getiren nedir Ey Musa?”
Seyyid Kutub = Ey Musa, «soydaşlarının önünden koşup gelmenin sebebi nedir?»
Suat Yıldırım = Hem seni halkından çabucak ayrılıp gelmeye sevkeden sebep ne ey Mûsâ?
Süleyman Ateş = "Seni kavminden çabucak ayrıl(ıp gel)meğe sevk eden nedir? (Niçin onları hemen bırakıp geldin) ey Mûsâ?" (dedik).
Tefhim-ul Kuran = «Ey Musa, seni kavminden çabucak ayrılıp gelmeye sevk eden nedir?»
Ümit Şimşek = 'Ey Musa, seni kavminden ayrılmakta acele ettiren ne?'
Yaşar Nuri Öztürk = Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?
İskender Ali Mihr = Ey Musa! Seni, kavminden (ayırıp) sana acele ettiren nedir?
İlyas Yorulmaz = “Ey Musa! Seni, kavmin hakkında acele etmeye sevk eden sebep nedir?”
قَالَ هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى
Tâ-Hâ / 84 -
Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltu ileyke rabbi li terdâ.
Diyanet İşleri = Mûsâ, şöyle dedi: “Onlar, işte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim.”
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte dedi, onlar da arkamdan geliyorlar ve ben yâ Rabbi, benden daha fazla râzı olasın diye acele ettim.
Abdullah Parlıyan = Musa: “Onlar da benim ardım sıra geliyorlar” dedi. “Ben, benden hoşnut olasın diye, koşa koşa geldim ey Rabbim!”
Adem Uğur = Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Rabbim, acelemin sebebi rızanı kazanmaktır. Onlar benim izimdeler. . . "
Ahmet Tekin = 'Onlar benim izimdeler. Rabbim sen razı olasın diye, ben sana çabucak geldim.' dedi.
Ahmet Varol = İşte dedi, onlar da arkamdan geliyorlar ve ben yâ Rabbi, benden daha fazla râzı olasın diye acele ettim.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Onlar arkamda izin üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim Rabbim."
Ali Fikri Yavuz = Mûsa dedi ki: “- Onlar, benim izim üzeredirler (beni takip ediyorlar). Ben, sana acele ettim ki, Rabbim hoşnud olasın.”
Ali Ünal = “Onlar,” diye cevap verdi Musa, “onlar, benim izimdedirler. Ben ise Rabbim, sırf Sen’in rızan için bir an önce Sana kavuşmak maksadıyla acele ettim.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Ey Rabbim! Onlar ardımdadır. Hoşnut olman için sana acele geldim” dedi.
Bekir Sadak = Dedi ki: 'Onlar da benim izimdedirler. Rabbim! Hoşnud olasın diye sana (gelmekte) acele ettim.'
Celal Yıldırım = Musâ dedi ki: Onlar, işte onlar izim üzerinde geliyorlar. Rabbim ! Sana (gelmekte) acele ettim, razı olasın diye.
Cemal Külünkoğlu = Musa, şöyle cevap verdi: “İşte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim.”
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Onlar ardımdadır, Rabbim! Hoşnut olman için Sana acele geldim' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.
Edip Yüksel = 'Onlar öğretimi izliyorlar,' dedi, 'Hoşnut olasın diye sana doğru acele ettim, Rabbim.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onlar, dedi, benim izim üzerindeler ve ben sana acele ettim ki rabbım hoşnud olasın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Onlar, benim izimin üzerindeler ve ben, hoşnut olasın diye, sana gelmekte acele ettim ey Rabbim!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Musa: «Onlar benim izimdeler (arkamdan beni takip edip geliyorlar). Ben sana acele ettim (geldim) ki, hoşnud olasın» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim rabbim."
Harun Yıldırım = Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.
Hasan Basri Çantay = Dedi: Onlar, işte onlar da benim ardımca (geliyorlar). Ben sana yönelerek acele etdim ki, yârab, (benden daha çok) hoşnud olasın».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ) dedi ki: 'İşte onlar da arkamdalar; Rabbim! Râzı olman için sana(gelmekte) acele ettim.'
İbni Kesir = Dedi ki: Onlar izim üzerindedirler. Rabbım, hoşnud olman için sana çabucak geldim.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Onlar arkamda izim üzerindeler. Hoşnut kalman için sana gelmekte acele ettim Rabbim!”
Muhammed Esed = (Musa:) "Ben Seni hoşnut etmek için, ey Rabbim, Sana varmakta tezlik gösterirken, onlar benim izimde yürüyorlar" dedi.
Mustafa İslamoğlu = (Musa) şöyle cevap verdi: "Onlar, beni izlemeyi sürdürüyorlar; ben ise ey Rabbim, Sana ulaşan yolda sırf Senin rızanı kazanmak için acele ettim!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Onlar da beni takip etmektedirler. Ve Rabbim ben Senin için acele ettim ki, (benden) razı olasın.»
Ömer Öngüt = “Onlar benim ardımdan geliyorlar. Rabbim! Hoşnut olman için sana acele geldim. ” dedi.
Şaban Piriş = Musa: -Onlar benim izimden geliyorlar, dedi. Rabbim, hoşnut olman için acele ettim.
Sadık Türkmen = Dedi ki: “Onlar benim peşimde(yolum üzere)ler. Rabbim, razı olman için Sana acele geldim.”
Seyyid Kutub = Musa, «Ya Rabbi, işte onlar da arkamdan geliyorlar. Ben önlerinden koşarak sana geldim ki, hoşnutluğunu kazanayım» dedi.
Suat Yıldırım = "Onlar," dedi, "beni izliyorlar. Benden daha çok razı olman için sana kavuşmakta acele davrandım ya Rabbî!"
Süleyman Ateş = Dedi: "Onlar benim arkamdan geliyorlar, ya Rabbi râzı olman için sana çabuk geldim."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Onlar arkamda izin üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim Rabbim.»
Ümit Şimşek = Musa 'Onlar benim izimdeler,' dedi. 'Ben ise Seni hoşnut etmek için aceleyle Sana geldim.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dedi: "Onlar, benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!"
İskender Ali Mihr = (Musa A.S): “Onlar, onlar benim izim üzerindeler (benim arkamdan geliyorlar). Ve Rabbim ben, Senin rızan için (Sana gelmekte) acele ettim.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa “Şu kavmim benim peşimi takip etmekte. Rabbim! Senin rızanı kazanmak, sana kulluk etmeleri için acele ettim” dedi.
قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِن بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ
Tâ-Hâ / 85 -
Kâle fe innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumus sâmiriyy(sâmiriyyu).
Diyanet İşleri = Allah, “Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Sâmirî onları saptırdı” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Şüphe yok ki dedi, biz senden sonra kavmini sınadık ve doğru yoldan çıkardı Sâmirî.
Abdullah Parlıyan = Allah: “Öyleyse bil ki” dedi. “Senin yokluğunda biz kavmini sınadık, Sâmirî onları baştan çıkardı, doğru yoldan saptırdı.”
Adem Uğur = Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.
Ahmed Hulusi = (Rabbi) dedi ki: "Doğrusu biz senden sonra kavmini, anlayış seviyelerini görsünler diye denedik. . . Onları Samirî (Firavun sarayından kaçıp aralarına katılan Mısırlı istidraç sahibi birisi) saptırdı!"
Ahmet Tekin = 'Biz, senin ardından kavmini imtihan ettik. Sâmirî, onların hak yoldan uzaklaşarak dalâleti tercihlerinin yolunu açtı.' buyurdu.
Ahmet Varol = (Allah) dedi ki: 'Biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmir onları saptırdı.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp saptırdı."
Ali Fikri Yavuz = Allah buyurdu: “- Biz, senden sonra (kavminden ayrılıp yerine Harûn’u bıraktıktan sonra) kavmini fitneye düşürdük (imtihana çektik). Samirî, onları (buzağıya taptırmakla) saptırdı.”
Ali Ünal = Allah, “Ama bil ki,” buyurdu, “sen ayrıldıktan sonra kavmini (imanın kalblerine tam oturmamış olması sebebiyle) bir imtihana maruz bıraktık. Samirî, onları yoldan çıkardı.”
Bayraktar Bayraklı = Allah, “Doğrusu, biz, senden sonra toplumunu imtihan ettik. Sâmirî onları yoldan çıkardı” dedi.
Bekir Sadak = Allah: «Dogrusu Biz, senden sonra milletini sinadik; Samiri onlari saptirdi» dedi.
Celal Yıldırım = Rabbı ona: Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik; Sâmiriy onları saptırdı.
Cemal Külünkoğlu = Allah buyurdu ki: “Sen öyle biliyorsun ama onlar senin izinde değiller. Zira biz senin ayrılmandan sonra halkını sınadık ve Samiri onları yoldan çıkardı.”
Diyanet İşleri (eski) = Allah: 'Doğrusu Biz, senden sonra milletini sınadık; Samiri onları saptırdı' dedi.
Diyanet Vakfi = Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.
Edip Yüksel = 'Halkını, senden sonra sınadık. Samiri onları saptırdı,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Amma dedi: biz senin ardından kavmini fitneye düşürdük, Sâmirî onları şaşırttı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «Ama Biz, senin ardından kavmini fitneye düşürdük ve Samiri onları saptırdı.» buyurdu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah: «Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp saptırdı."
Harun Yıldırım = Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.
Hasan Basri Çantay = Buyurdu: «Biz senden sonra kavmini imtihaan etdik. Sâmiriy onları sapdırdı».
Hayrat Neşriyat = (Allah:) 'Fakat muhakkak ki biz, senden (yola çıkmandan) sonra kavmini gerçekten imtihân ettik; Sâmirî onları dalâlete düşürdü' buyurdu.
İbni Kesir = Buyurdu: Doğrusu biz, senden sonra kavmini sınadık ve Samiri de onları saptırdı.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Biz senden sonra kavmini sınadık, Samiri onları şaşırtıp saptırdı.”
Muhammed Esed = (Allah:) "Öyleyse bil ki" dedi, "senin yokluğunda Biz kavmini sınadık; ve Samiri onları yoldan çıkardı."
Mustafa İslamoğlu = (Allah): "O halde haberin olsun ki" dedi, "senin ardından Biz kavmini sınadık; ve Samiri onları yoldan çıkardı."
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Biz senden sonra kavmini fitneye düşürdük ve onları Sâmirî saptırdı.»
Ömer Öngüt = Allah buyurdu: “Biz senden sonra kavmini imtihana çektik. Sâmirî onları saptırdı. ”
Şaban Piriş = -Biz, senden sonra kavmini imtihan ettik. Samiri onları saptırdı, dedi.
Sadık Türkmen = (Allah) dedi ki: “Biz senden sonra kavminin gerçeğini açığa çıkardık. Samiri onları saptırdı.”
Seyyid Kutub = Allah dedi ki «Biz senin arkandan soydaşlarını sınavdan geçirdik ve Samiri onları yoldan çıkardı.»
Suat Yıldırım = Allah buyurdu: "Sen öyle biliyorsun amma onlar senin izinde değiller, Zira Biz senin ayrılmandan sonra halkını sınadık ve Samirî onları yoldan çıkardı."
Süleyman Ateş = (Allâh): "Ama biz senden sonra kavmini sınadık. Samiri onları saptırdı" dedi.
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Biz senden sonra kavmini deneme (fitne) den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp saptırdı.»
Ümit Şimşek = Allah buyurdu ki: 'Biz senden sonra kavmini imtihan ettik; Sâmirî de onları saptırdı.'
Yaşar Nuri Öztürk = Buyurdu: "Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): “Muhakkak ki Biz, böylece senin kavmini, senden sonra imtihan etmiştik. Ve Samiri, onları dalâlete düşürdü.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Allah “Biz senden sonra kavmini imtihana tabi tutuk. Samiri onları saptırdı” dedi.
فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ يَا قَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ أَمْ أَرَدتُّمْ أَن يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُم مَّوْعِدِي
Tâ-Hâ / 86 -
Fe racea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen, kâle yâ kavmi e lem yaıdkum rabbukum va’den hasenen, e fe tâle aleykumul ahdu em eradtum en yahılle aleykum gadabun min rabbikum fe ahleftum mev’ıdî.
Diyanet İşleri = Bunun üzerine Mûsâ, öfke dolu ve üzgün bir hâlde halkına döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz, size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, öfkeli bir halde hayıflanarak kavmine döndü de ey kavmim dedi, Rabbiniz size güzel bir tarzda vaitte bulunmadı mı, çok mu uzun sürdü sizden ayrılışım, yoksa Rabbinizin gazabının vâcip olmasını mı dilediniz size de bana verdiğiniz sözden caydınız?
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine Musa, öfke ve üzüntüyle, kavminin yanına döndü ve onlara: “Ey kavmim!” diye çıkıştı. “Rabbiniz size güzel bir söz vermemiş miydi? Peki bu sözün gerçekleşmesi, size çok mu uzak göründü? Yoksa Rabbinizden size, gazab erişmesini istedinizde mi, bana verdiğiniz sözde durmadınız?”
Adem Uğur = Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?
Ahmed Hulusi = Musa, kızgın ve üzgün olarak kavmine döndü. . . Dedi ki: "Ey halkım. . . Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? Bu söz süreci size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinizde açığa çıkmasını dilediniz de bu yüzden mi sözünüzü tutmadınız?"
Ahmet Tekin = Mûsâ, hemen, öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü.'Ey kavmim, Rabbiniz size doğru, hak vaatte bulunmamış mıydı? Size bu süre uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan va’dinizden döndünüz?' dedi.
Ahmet Varol = Bunun üzerine Musa öfkeli ve tasalı olarak kavmine döndü. 'Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Aradan geçen zaman size uzun mu geldi yoksa Rabbiniz katından üzerinize bir gazap inmesini mi istediniz ki bana olan sözünüzden döndünüz?' dedi.
Ali Bulaç = Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"
Ali Fikri Yavuz = Hemen Mûsa, öfkeli ve kederli olarak kavmine döndü. (Onlara şöyle) dedi: “- Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Üzerinize zaman mı uzadı, yoksa Rabbinizden size gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden (Allah’a iman sözünüzden) caydınız.”
Ali Ünal = Musa, oldukça kızgın ve üzüntülü olarak halkına döndü. “Ey halkım,” dedi, “Rabbiniz size, (dünya ve Âhiret saadetiniz adına Tevrat’ı vermek ve çevresini bereketlerle donattığı o mübarek topraklara sizi yerleştirmek gibi) güzel bir va’dde bulunmadı mı? Sizden ayrılışımın üzerinden uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizden ağır bir cezaya müstahak olup onun üzerinize inmesini mi diliyorsunuz da, bana olan sözünüzden hemen caydınız?”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, toplumuna kızgın ve üzgün olarak döndü. “Ey ulusum! Rabbiniz size güzel vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizin öfkesine mi uğramak istediniz de, bana verdiğiniz sözden caydınız?” dedi.[318]
Bekir Sadak = Musa, milletine kizgin ve uzgun olarak dondu. «Ey milletim! Rabbiniz size guzel bir vaadde bulunmadi mi? Uzun bir zaman mi gecti, yoksa Rabbinizin gazabina mi ugramak istediniz de bana verdiginiz sozden caydiniz?» dedi.
Celal Yıldırım = Bunun üzerine Musâ, öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü de, «ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'dde bulunmadı mı ? Yoksa ayrılışım, va'dedilen süreden size uzun mu geldi? Yoksa Rabbınızın gazabının size gerekli olmasını mı arzu ettiniz de bana verdiğiniz sözden caydınız ?» dedi.
Cemal Külünkoğlu = Bunun üzerine Musa kavminin yanına öfkeli ve üzgün olarak döndü. Onlara dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz ki bana verdiğiniz sözden caydınız?”
Diyanet İşleri (eski) = Musa, milletine kızgın ve üzgün olarak döndü. 'Ey milletim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?' dedi.
Diyanet Vakfi = Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?
Edip Yüksel = Musa, kızgın ve hayal kırıklığına uğramış olarak halkına döndü ve, 'Halkım, Rabbiniz size güzel bir söz vermemiş miydi? Bekleyemediniz mi? Yoksa, Rabbinizin gazabına uğramak için mi benimle yaptığınız sözleşmeyi bozdunuz,' dedi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Derhal Musâ kavmine gadabnâk esefnâk olarak döndü, ey kavmım dedi: rabbınız size güzel bir va'd va'detmedi mi? Zaman mı uzadı? Yoksa üzerinize rabbınızdan bir gadab inmesini arzu ettinizde mi bana olan va'dinize hulfettiniz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak hemen kavmine döndü: «Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'dde bulunmadı mı? Zaman mı uzadı, yoksa başınıza Rabbinizden bir gazap inmesini arzu ettiniz de mi bana verdiğiniz sözü tutmadınız?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hemen Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: «Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?»
Gültekin Onan = Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"
Harun Yıldırım = Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?
Hasan Basri Çantay = Derhal Musa öfkeli ve tasalı olarak kavmine döndü: «Ey kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir va'd ile söz vermedi mi? Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce çok zaman mı (geçib) uzadı? Yahud Rabbinizden size bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de bana olan vadinizden caydınız»?
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine geri döndü dedi ki: 'Ey kavmim! Rabbiniz size (Tevrât’ı vermek için) güzel bir va'd ile va'dde bulunmamış mıydı? Yoksa (sizden ayrıldığım) müddet size uzun mu geldi? Yâhut Rabbinizden üzerinize bir gazabın vâcib olmasını mı istediniz ki (îmanda sebât edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözden döndünüz?'
İbni Kesir = Musa kavmine kızgın ve üzgün olarak döndü ve: Ey kavmim; Rabbınız size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti aradan, yoksa Rabbınızın gazabına uğramak istediniz de mi bana verdiğiniz sözden caydınız? dedi.
Kadri Çelik = Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Size (verilen) süre pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?”
Muhammed Esed = Bunun üzerine Musa öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavminin yanına döndü (Ve onlara:) "Ey kavmim!" diye çıkıştı, "Rabbiniz size güzel bir söz vermemiş miydi? Peki, bu söz(ün gerçekleşmesi) size çok mu uzak göründü? Yoksa, Rabbinizin gazabına uğramanıza mı karar verildi ki bana verdiğiniz sözden böyle döndünüz?"
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine Musa hüzünle karışık bir kızgınlıkla toplumuna döndü; "Ey kavmim!" dedi, "Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Yoksa (bu sözün) vadesi size çok uzun (ve bedeli çok ağır) mı geldi? Veya, Rabbinizin gazabını üzerinize çekmeye can mı atıyorsunuz? İşte, sonuçta bana verdiğiniz sözden dönmüş oldunuz!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık Mûsa, kavminin yanına gazaplı bir halde mahzun olarak avdet etti. Dedi ki: «Ey kavmim! Size Rabbiniz güzel bir vaad ile vaadetmiş değil mi idi? Yoksa üzerinize zaman mı uzadı? Yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazap hulûlunu mu arzu ettiniz ki, bana olan vaadinize muhalefette bulundunuz?»
Ömer Öngüt = Musa kavmine çok kızgın ve üzüntülü olarak döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti aradan? Yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” dedi.
Şaban Piriş = -Musa kavmine kızgın ve üzgün olarak döndü. -Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Aradan çok uzun bir zaman mı geçti yoksa; Rabbinizin gazabına uğramayı istediniz de bana verdiğiniz sözden döndünüz?
Sadık Türkmen = Musa, çok kızgın ve üzüntülü olarak derhal kavmine döndü. “Ey kavmim!” dedi. “Rabbinizin size verdiği güzel ahit/söz hoşunuza gitmedi mi?! Yoksa söz/ahit (veya aranızdan ayrılmam) size uzun mu geldi? Rabbinizden üzerinize bir gazabın çökmesini mi istediniz? Bana verdiğiniz sözden de caydınız?”
Seyyid Kutub = Bunun üzerine Mûsâ, öfke dolu ve üzgün bir hâlde halkına döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz, size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?” dedi.
Suat Yıldırım = Mûsâ derhal son derece kızgın ve üzgün olarak halkına döndü: "Ey milletim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Verilen sözün üzerinden çok uzun süre mi geçti, yoksa Rabbinizin gazabının tepenize inmesini mi istiyorsunuz ki bana olan vâdinizden caydınız?"
Süleyman Ateş = Bunun üzerine Mûsâ, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: "Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir va'idde bulunmamış mıydı? Süre mi size uzun geldi (zamanla verdiğiniz sözü unuttunuz mu)? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izlemediniz)?"
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: «Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadte bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?»
Ümit Şimşek = Musa kızgın ve üzgün şekilde kavmine döndü. 'Ey kavmim,' dedi. 'Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Bu ahdin üzerinden çok mu zaman geçti, yahut Rabbinizin gazabına müstehak olmak mı istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?'
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: "Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?"
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine Musa (A.S), esefle (üzülerek) gadapla (öfkeyle) kavmine döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size, güzel bir vaadle vaadetmedi mi? Buna rağmen ahd süresi size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinize inmesini mi istediniz? Bu sebeple mi vaadimi (sizden aldığım vaadi) yerine getirmediniz?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa öfkeli, kızgın ve üzüntülü bir şekilde kavmine döndü ve dedi ki “Rabbiniz size en güzel vaatlerde bulunmadı mı? Yapılan ahitleşme üzerinden çok uzun bir zaman mı geçti? Yoksa Rabbinizden bir öfkenin üzerinize gelmesini istiyorsunuz da, bu sebeple benimle yaptığınız antlaşmaya muhalefet ettiniz. ”
قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذَلِكَ أَلْقَى السَّامِرِيُّ
Tâ-Hâ / 87 -
Kâlû mâ ahlefnâ mev’ıdeke bi melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâran min zînetil kavmi fe kazefnâhâ fe kezâlike elkâs sâmiriyy(sâmiriyyu).
Diyanet İşleri = Şöyle dediler: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. Fakat biz Mısır halkının mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. İşte onları ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Dediler ki: Sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık biz, fakat Mısırlıların ziynet eşyâlarını almıştık ya, onları, erisin diye ateşe attık, böyle telkin etti Sâmirî.
Abdullah Parlıyan = Onlar dediler ki: “Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Fakat Mısırlıların zinet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik, onları erisin diye ateşe attık, aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.”
Adem Uğur = Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Biz kasıtlı olarak sana muhalefet etmedik. . . Fakat biz halkımızın zinetinden ağırlıklar yüklenmiştik de onları kaldırıp (Samirî'nin ateşine) attık. . . Samirî de işte böylece atmıştı (biz onu taklit ettik). "
Ahmet Tekin = 'Biz sana verdiğimiz sözden, isteyerek, kendiliğimizden dönmedik. Fakat mecbur olduk. Kadınlarımızın, Firavun’un kavminden, hile ile ödünç olarak aldığı süs eşyalarının günahı omuzlarımıza yüklenmişti. Günahtan kurtulmak için onları ateşe attık. Sâmirî de kendi mücevheratını böylece attı.' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Biz sana verdiğimiz sözden kendi başımıza dönmedik. Ancak o kavmin süs eşyalarından bize birtakım yükler yüklenmişti. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Sâmir de attı.'
Ali Bulaç = Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."
Ali Fikri Yavuz = Onlar dediler ki: “- Biz, sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıptî) kavmin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık. Samirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı.”
Ali Ünal = “Biz,” dediler, “sana verdiğimiz sözden, bizzat kendimizden kaynaklanan iradî bir tasarrufla caymadık. Fakat üzerimizde o topluluktan (Mısırlılardan) kalma ziynet eşyaları vardı ve bunlar bize yük oluyordu. Onları bıraktık. Samirî de eritmek için onları ateşe attı.”
Bayraktar Bayraklı = Onlar, “Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. Ancak o ulusun süs eşyalarından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık; aynı şekilde Sâmirî de attı” dediler.
Bekir Sadak = Onlar: «Sana verdigimiz sozden kendi basimiza caymadik. O milletin ziynet esyasindan bize yukler dolusu tasitildi. Biz onlari atese attik, ayni sekilde Samiri de atti» dediler.
Celal Yıldırım = Onlar dediler ki: Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık; ama o kavmin zînetinden ağırlıklar yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, Sâmiriy de bizim gibi (taşıdığını) ateşe attı.
Cemal Külünkoğlu = Dediler ki: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymadık. Fakat biz o halkının (Mısırlıların) mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. İşte onları (eritmek için) ateşe attık. (aynı şekilde) Samiri de kendi mücevherlerini attı.”
Diyanet İşleri (eski) = Onlar: 'Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O milletin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık, aynı şekilde Samiri de attı' dediler.
Diyanet Vakfi = Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.
Edip Yüksel = 'Sana verdiğimiz sözü kendi kafamıza göre bozmadık. O halkın süs eşyaları bize taşıtıldı. Onları attık. Samiri işte böyle bir şey ortaya çıkardı,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = (87-88) Biz dediler, senin va'dine kendiliğimizden hulfetmedik ve lâkin o kavmin ziynetinden bir takım ağırlıklar yüklenmiş idik, onları ateşe attık, kezalik Sâmirî de bıraktı derken onlara bir dana, böğürmesi var bir cesed çıkardı, bunun üzerine dediler ki işte bu sizin ilâhınız ve Musânın ilâhı fakat unuttu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Biz, sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz, o kavmin zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık; Samiri de attı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar dediler ki: «Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı.»
Gültekin Onan = Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."
Harun Yıldırım = Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.
Hasan Basri Çantay = Dediler: «Biz sana verdiğimiz sözden kendimize mâlik olarak caymadık. Fakat biz o kavmin zînetinden bir takım ağırlıklar yüklenmişdik de onları (ateşe) atmışdık. Sâmiriy de (kendi zînetini) böylece atmışdı».
Hayrat Neşriyat = (Onlar) şöyle dediler: 'Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik; fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) ziynet eşyâsından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik; sonra onları(eritmek üzere ateşe) attık; işte aynı şekilde Sâmirî de attı.'
İbni Kesir = Onlar: Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O kavmin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı ve biz onları attık. Samiri de aynı şekilde attı, dediler.
Kadri Çelik = Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik, biz onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.”
Muhammed Esed = "Sana verdiğimiz sözden biz kendi isteğimizle dönmedik; fakat (Mısır) halkı(nın kirli) zinet yükleriyle yüklüydük; ve bu yüzden onları (ateşe) attık; aynı şekilde Samiri de (kendininkini) attı."
Mustafa İslamoğlu = Onlar (kendilerini) şöyle savundular: "Biz sana verdiğimiz sözü kasıtlı olarak çiğnemedik; fakat (Mısır) halkının ziynet eşyalarına (haksız yere) konmanın vebalini taşıyorduk; ama biz onları (sorumluluktan kurtulmak için) kaldırıp attık, bunun üzerine Samiri de (onları alıp ateşe) attı."
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Biz sana olan vaade kendimize mâlik olarak muhalefette bulunmuş olmadık. Velâkin biz kavmin ziynetinden birtakım ağırlıkları yüklenmiştik, onları (ateşe) atıverdik. İşte Sâmirî de öyle atıverdi.»
Ömer Öngüt = Dediler ki: “Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O kavmin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Sâmirî de attı. ”
Şaban Piriş = Onlar da: -Sana verdiğimiz sözden bilerek dönmedik. Fakat o kavmin süs eşyasından yük taşımıştık. Sonra Samiri'nin attığı gibi biz de ateşe attık, dediler.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Sana verdiğimiz sözden kendi irademizle caymadık. O kavmin süs eşyasından bazı ağırlıklar yüklenmiştik. İşte onları (kızgın ateşteki kalıba) attık, aynı şekilde Samirî de attı.”
Seyyid Kutub = Soydaşları dediler ki; «Biz sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. Fakat yanımızda Mısırlılar'a ait birkaç insan yükü süs eşyası getirmiştik. Bu yükleri ateşe attık. Samiri de yanındaki süs eşyalarını ateşe atmıştı.
Suat Yıldırım = "Biz," dediler, "kendi güç ve irademizle sana olan vâdimizden dönmedik. Fakat biz o halkın, Mısırlıların zinet eşyalarından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık. Samirî de kendi mücevheratını atıverdi.
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Kendi malımızla senin sözünden çıkmadık", fakat o milletin (yani Mısırlıların) süs(eşyas)ından bize yükler yükletilmişti. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Samiri de attı."
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, biz onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.»
Ümit Şimşek = 'Biz sana verdiğimiz sözden kendi irademizle caymadık,' dediler. 'Biz yanımıza Mısırlıların ziynet eşyalarından bir miktar yük almıştık; onları ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.'
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı."
İskender Ali Mihr = “Sana vaadettiğimizden kendi isteğimizle dönmedik. Ve lâkin bize, o kavmin ziynetleri (altın süs eşyaları) yüklenmişti. Bu yüzden onları (eritmek üzere ateşe) attık. Sonra Samiri de attı.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Kavmi Musa’ya “Biz seninle yaptığımız antlaşmaya kendi isteğimizle muhalefet etmedik. Ancak terk ettiğimiz kavmin (emanet) ziynetleri yük olarak bize taşıtıldı. Bizde taşıdığımız bu haksız ziynetleri attık, Samiri de onları alıp attı (ateşte eritti)” dediler.
فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسِيَ
Tâ-Hâ / 88 -
Fe ahrace lehum ıclen ceseden lehu huvârun fe kâlû hâzâ ilâhukum ve ilâhu mûsâ fe nesiye.
Diyanet İşleri = Böylece (Sâmirî) onlar için böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. (Sâmirî ve adamları) “Bu sizin de ilâhınızdır, Mûsâ’nın da ilâhıdır. Öyle iken Mûsâ, (ilâhını burada) unuttu (da onu Tûr’da aramaya gitti)” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = O, onlara bir buzağı heykeli yapmıştı ki böğürmedeydi. O ve ona uyanlar işte bu dediler, sizin de mâbûdunuz, Mûsâ'nın da mâbûdu, fakat Mûsâ, unuttu bunu.
Abdullah Parlıyan = Derken Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli yapıp çıkardı. Samiri ve arkadaşları: “İşte sizin ilahınız da, Musa'nın ilahı da budur, ne var ki Musa geçmişteki bu gerçeği unuttu!” dediler.
Adem Uğur = Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de, Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
Ahmed Hulusi = (Samirî) onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli oluşturdu. . . Bunun üzerine dediler ki: "İşte bu hem sizin tanrınız ve hem de Musa'nın tanrısıdır; fakat Musa unuttu!"
Ahmet Tekin = Sâmirî, onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Sâmirî ve adamları:'İşte sizin de, Mûsâ’nın da ilâhı budur' dediler. Sâmirî Mûsâ’nın ilâhî tebliğini ne çabuk unuttu.
Ahmet Varol = Sonra onlara böğüren buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: 'Sizin ilâhınız da Musa'nın ilâhı da işte budur. Fakat o unuttu.'
Ali Bulaç = Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "İşte, sizin ve ilahınız, Musa'nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.
Ali Fikri Yavuz = Nihayet (o erimiş mücevherattan) onlara, (Samirî = İsrail Oğullarından Samire adlı bir kabileye mensub olan münafık adam) cesedlenmiş bir dana çıkardı ki, böğürmesi var. Bunun üzerine Samirî ve ona uyanlar şöyle dediler: “- İşte sizin de, Mûsa’nın da ilâhı budur. Fakat (Mûsa bunu) unuttu, (bunu bulmak için Tûr’a gitti.)”
Ali Ünal = Samirî, sonra o ahali için böğürmesi olan bir buzağı heykeli döküp çıkardı ve kendisine destek olanlarla birlikte, “Aslında ilâhınız budur, Musa’nın ilâhı da budur, fakat O unuttu ve başka ilâh aramaya çıktı.” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Sâmirî onlara, böğüren bir buzağı heykeli yaptı. Bunun üzerine, “İşte bu, sizin de Mûsâ'nın da tanrısıdır. Fakat o bunu unuttu” dediler.
Bekir Sadak = Bunun uzerine Samiri onlara boguren bir buzagi heykeli ortaya koydu. O ve adamlari: «Bu sizin de Musa'nin da tanrisidir, ama o unuttu» dediler.
Celal Yıldırım = Derken Sâmiriy onlara böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkardı. Sâmiriy ve arkadaşları, «işte bu sizin de tanrınızdır, Musa'nın da tanrısıdır, ne var ki o bunu unuttu» dediler.
Cemal Külünkoğlu = Samiri, o erimiş altınlardan böğüren bir buzağı heykelini yontarak İsrailoğulları'nın önlerine dikti. Onlar da birbirlerine: “İşte sizin ve Musa'nın ilahı budur, fakat Musa onu unuttu” dediler.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine Samiri onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya koydu. O ve adamları: 'Bu sizin de Musa'nın da tanrısıdır, ama o unuttu' dediler.
Diyanet Vakfi = Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de, Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
Edip Yüksel = Onlar için, böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. 'İşte sizin ve Musa'nın tanrısı budur, fakat o (Musa) unuttu,' dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır = (87-88) Biz dediler, senin va'dine kendiliğimizden hulfetmedik ve lâkin o kavmin ziynetinden bir takım ağırlıklar yüklenmiş idik, onları ateşe attık, kezalik Sâmirî de bıraktı derken onlara bir dana, böğürmesi var bir cesed çıkardı, bunun üzerine dediler ki işte bu sizin ilâhınız ve Musânın ilâhı fakat unuttu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derken onlara, böğürmesi olan bir dana heykeli çıkardı. Bunun üzerine: «İşte bu, sizin ilahınız ve Musa'nın ilahıdır; fakat o, bunu unuttu.» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Bunun üzerine Sâmirî ve adamları: «İşte sizin de, Musa'nın da ilâhı budur, ama o unuttu» dediler.
Gültekin Onan = Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, "işte, sizin de tanrınız Musa'nın da tanrısı budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.
Harun Yıldırım = Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de, Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
Hasan Basri Çantay = Hulâsa: «O, kendilerine böğüren bir buzağı heykeli (döküb) çıkarmışdı. (Gerek o, gerek avenesi): «İşte sizin de, Musânın da Tanrısı budur! Fakat (Musa) unutdu» demişlerdi.
Hayrat Neşriyat = Derken (Sâmirî) onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (ortaya) çıkardı; Bunun üzerine (Sâmirî ve adamları): 'İşte sizin de ilâhınız, Mûsânın da ilâhı budur; fakat (o bunu) unuttu' dediler.
İbni Kesir = Derken o, kendilerine böğüren bir buzağı heykeli çıkarmıştı. Dediler ki: İşte bu, sizin de, Musa'nın da tanrısıdır. Fakat o, unuttu.
Kadri Çelik = Böylece onlara böğürmesi olan bir buzağı heykeli (ortaya) çıkardı. Ardından, “İşte, sizin de ilahınız, Musa'nın da ilahı budur; fakat (Musa) unuttu” dediler.
Muhammed Esed = Fakat sonra, (onların Musa'ya anlattıklarına göre, Samiri) onlara (erimiş altından), böğüren bir buzağı heykeli yapıp çıkardı; ve bunun üzerine onlar da (birbirlerine:) "İşte sizin tanrınız da, Musa'nın tanrısı da budur; ne var ki, o (geçmişini) unuttu!" dediler.
Mustafa İslamoğlu = Derken o onların önüne, böğürme sesi çıkaran bir inek yavrusu heykeli çıkarttı. Daha sonra da (birbirlerine) "İşte sizin de ilahınız Musa'nın ilahı buydu; fakat o unuttu!" dediler.
Ömer Nasuhi Bilmen = Derken onlara bir buzağı böğürmesi olan bir ceset çıkardı. Dediler ki: «Bu sizin ilâhınızdır ve Mûsa'nın ilâhıdır, fakat unutmuş.»
Ömer Öngüt = Bu adam onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “İşte bu sizin de Musa'nın da ilâhıdır. Fakat o unuttu. ”
Şaban Piriş = Böylece o, kendilerine böğüren bir buzağı heykeli çıkardı ve: -Bu, sizin ilahınızdır, Musa’nın da ilahıdır. Fakat o unuttu, dediler.
Sadık Türkmen = O, onlara böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Ve bunun üzerine onlar da (birbirlerine) dediler ki: “İşte bu, sizin de Musa’nın da ilâhı/tanrısıdır, ama o unuttu.”
Seyyid Kutub = Samiri, o erimiş altınlardan böğüren bir buzağı heykelini yontarak İsrailoğullarının önlerine dikti. Onlar da birbirlerine «İşte sizin ve Musa'nın ilahı budur, fakat Musa onu unuttu» dediler.
Suat Yıldırım = Derken o, ahali için böğürme marifeti olan bir buzağı heykeli döküp çıkardı. Samirî ve arkadaşları: "İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, ama Mûsâ bunu unuttu!" dediler.
Süleyman Ateş = Onlara, böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Dediler ki, "Bu sizin de tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısıdır, fakat o unuttu".
Tefhim-ul Kuran = Böylece onlara böğürmesi olan bir buzağı heykeli döküp çıkardı, «İşte, sizin de ilahınız, Musa'nın da ilahı budur; fakat (Musa) unuttu» dediler.
Ümit Şimşek = Böylece Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı. 'İşte sizin ve Musa'nın tanrısı budur,' dediler. 'Fakat Musa onu burada unuttu.'
Yaşar Nuri Öztürk = Sâmirî onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: "Bu, hem sizin hem de Mûsa'nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu."
İskender Ali Mihr = Böylece onlar için (ortaya) böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Ve onlara (Samiri ve taraftarları): “Bu, sizin ilâhınız ve Musa’nın da ilâhı, fakat o unuttu.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Sonra onlara (erimiş ziynetlerden) böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Kavminden bazıları “İşte bu, sizin ve Musa’nın ilahı idi, sonra Musa (onu size söylemeyi) unuttu” dediler.
أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا
Tâ-Hâ / 89 -
E fe lâ yerevne ellâ yerciu ileyhim kavlen ve lâ yemliku lehum darran ve lâ nef’â(nef’an).
Diyanet İşleri = Onlar bu heykelin, sözlerine karşılık vermediğini, kendilerinden hiçbir zararı uzaklaştıramayacağını ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacağını görmezler mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Görmüyorlar mıydı, onlara bir söz söyleyemiyordu bu heykel ve onlara ne bir zarar veriyordu, ne bir fayda.
Abdullah Parlıyan = Peki görmediler mi ki, bu heykel onlara cevap veremez, onlara ne zarar verebilir, ne de bir yarar sağlayabilir.
Adem Uğur = O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?
Ahmed Hulusi = Görmüyorlar mı ki o (buzağı) onların hitabına cevap vermez, onlara ne bir zarar ne de yarar sağlar!
Ahmet Tekin = Onlar, buzağı heykelinin, kendilerine konuşarak karşılık veremediğini, zarar verecek ve fayda sağlayacak bir güce sahip olmadığını görmüyorlar mıydı?
Ahmet Varol = Onun onlara bir sözle cevap veremediğini ve kendilerine ne bir zarar ne de bir yarar dokundurma gücünün olmadığını görmüyorlar mı(ydı)?
Ali Bulaç = Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?
Ali Fikri Yavuz = Onlar bilmiyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiç bir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir fayda vermeye sahip bulunamıyor.
Ali Ünal = Acaba hiç görmüyorlar mıydı ki, o buzağı heykeli, kendilerine mukabele için tek bir söz bile söyleyemiyordu; –o halde, ilâh diye kendisine dua ettiklerinde dualarına nasıl karşılık verebilecekti?– zarar ve fayda adına da hiçbir güce sahip değildi ki, ne onlardan bir zararı savabilsin, ne de onlara en küçük bir fayda sağlayabilsin.
Bayraktar Bayraklı = Görmüyorlar mıydı ki, o heykel onlara ne söz söyleyebilir; ne zarar ne de fayda verebilirdi?
Bekir Sadak = Gormuyorlar miydi ki, o heykel onlara ne soz soyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilirdi? *
Celal Yıldırım = Onlar görüp bilmiyorlar mıydı ki, o (buzağı) kendilerine hiçbir söz ile cevap vermiyor ve onlar için ne bir zarar, ne de bir yarara sahip olamıyordu.
Cemal Külünkoğlu = Peki, onlar o buzağı heykellerinin kendilerine cevap vermediğini, ne zarar ve ne de fayda dokunduramadığını görmüyorlar mıydı?
Diyanet İşleri (eski) = Görmüyorlar mıydı ki, o heykel onlara ne söz söyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilirdi?
Diyanet Vakfi = O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?
Edip Yüksel = Görmediler mi ki, o, onlara ne bir yanıt verebiliyor, ne de onlara bir zarar ve yarar dokundurabiliyordu
Elmalılı Hamdi Yazır = Şu hakıkati görmüyorlar mı idi ki o onlara bir söz iade edemiyor ve kendilerine ne bir zarar ne de bir menfaat iriştirmeğe malik olamıyordu
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Şu gerçeği görmüyorlar mıydı ki, o onlara bir sözle karşılık veremiyor ve kendilerine ne bir zarar ne de bir yarar sağlayabiliyordu.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu.
Gültekin Onan = Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?
Harun Yıldırım = O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?
Hasan Basri Çantay = Bilmiyorlar mıydı ki o (buzağı) onlara hiç bir sözle mukaabele edemiyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fâide vermek kudretine mâlik olamıyordu.
Hayrat Neşriyat = Hâlbuki (onlar) görmüyorlar mıydı ki, (o buzağı) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor ve onlar için ne bir zarara, ne de bir faydaya mâlik olamıyordu.
İbni Kesir = Görmüyorlar mıydı ki; o kendilerine ne bir söz söyleyebilirdi, ne bir zarar, ne de bir fayda verebilirdi.
Kadri Çelik = Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?
Muhammed Esed = Görmüyorlar mı ki? Kendilerine bir sözle cevap veremez. Kendilerine ne bir zarar ve ne de bir fayda vermeye gücü yetmez.
Mustafa İslamoğlu = Fakat onlar görmüyorlar mı ki, bu (heykel) kendilerine tek kelime cevap veremez; dahası, kendilerine ne zarar verebilir ne de yarar sağlayabilir?
Ömer Nasuhi Bilmen = Görmüyorlar mı idi ki, onlara ne bir söz iade edebiliyordu ve ne de onlar için bir zarara ve bir faideye malik bulunuyordu.
Ömer Öngüt = Görmüyorlar mıydı ki, o kendilerine ne söz söyleyebiliyor, ne bir zarar ne de bir fayda verebiliyordu?
Şaban Piriş = Onlar, heykelin kendileriyle konuşamadığını ve onlara bir zarar da fayda da vermeğe gücü olmadığını görmüyorlar mı?
Sadık Türkmen = Onlar, heykelin kendilerine bir cevap vermediğini, bir zarar veya yararının da dokunmadığını görmüyorlar mıydı?
Seyyid Kutub = Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.
Suat Yıldırım = Onlar görmüyorlar mıydı ki o heykel, kendilerine mukabele edecek bir çift laf söyleyemiyordu. Kendilerine gelen bir zararı önleyemediği gibi, onlara fayda da sağlamıyordu.
Süleyman Ateş = Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı) kendilerine bir söz söyleyemez; bir zarar, ve yarar veremez?
Tefhim-ul Kuran = Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?
Ümit Şimşek = Onlar, heykelin kendilerine bir cevap vermediğini, bir zarar veya yararının da dokunmadığını görmüyorlar mıydı?
Yaşar Nuri Öztürk = Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.
İskender Ali Mihr = Onlara sözle cevap vermediğini ve onlara zarar veya fayda vermeye malik olmadığını görmüyorlar mı?
İlyas Yorulmaz = Onlar bu heykelin kendilerine sözlerini (cevap vermediğini) iade etmediğini, onlara ne bir zarar ve nede bir fayda verme gücüne sahip olmadığını görmüyorlar mı?
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِن قَبْلُ يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي
Tâ-Hâ / 90 -
Ve lekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bihî ve inne rabbekumur rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî.
Diyanet İşleri = Andolsun, Hârûn onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki Hârûn, daha önce onlara, ey kavmim demişti, siz bununla sınanmadasınız ancak ve şüphe yok ki Rabbiniz rahmandır, bana uyun ve emrime itâat edin.
Abdullah Parlıyan = Oysa Musa daha dönmeden önce, Harun onlara: “Ey kavmim!” demişti. “Siz bu buzağı ile imtihan olunuyorsunuz, sizin Rabbiniz O sınırsız rahmet sahibidir. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.”
Adem Uğur = Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.
Ahmed Hulusi = Andolsun ki, daha önce Harun onlara şöyle dedi: "Ey halkım. . . Siz onunla sadece sınandınız. . . Muhakkak ki sizin Rabbiniz Rahman'dır. . . Öyle ise bana tâbi olun ve emrime itaat edin!"
Ahmet Tekin = Andolsun ki, Hârûn da, daha önce onlara:'Ey kavmim, siz buzağı putu ile imtihana tâbi tutuldunuz. Sizin Rabbiniz rahmet sahibi Rahman olan Allah’tır. Bana tâbi olun, benim kurduğum düzene itaat edin, benim kitabımdaki hükümleri uygulayın.' demişti.
Ahmet Varol = Andolsun ki Harun onlara daha önce: 'Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla imtihan olundunuz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Siz bana uyun ve emrime itaat edin' demişti.
Ali Bulaç = Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin" demişti.
Ali Fikri Yavuz = Yemin olsun ki, (Musa Tûr’dan dönmeden) daha önce Harûn buzağıya tapanlara şöyle demişti: “- Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz, RAHMAN’dır. (Çok bağışlayan Allah’dır). Gelin bana uyun ve emrime itaat edin.”
Ali Ünal = Kaldı ki, Harun kendilerini uyarmıştı da: “Ey kavmim,” demişti, “bakın, bu heykel ile bir imtihana maruz bırakıldınız. Hiç kuşkusuz sizin Rabbiniz Rahmân’dır; O, çok merhametli ve bağışlayıcıdır; dolayısıyla gelin bana uyun ve emrime itaat edin.”
Bayraktar Bayraklı = Hârûn ise onlara önceden, “Ey ulusum! Siz bu buzağı ile deneniyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz, Rahmân'dır. Bana uyunuz ve emrime itaat ediniz!” demişti.
Bekir Sadak = And olsun ki, Harun da onlara onceden: «Ey milletim! Siz bu buzagi ile sinaniyorsunuz. Sizin gercek Rabbiniz Rahman'dir. Bana uyun, emrime itaat edin» demisti.
Celal Yıldırım = And olsun ki Harun da onlara daha önce, ey kavmim, demişti, siz ancak bu buzağıyla çetin bir imtihana tabi tutulmuşsunuzdur. Şüphesiz ki Rabbiniz Rahmân'dır. Artık bana uyun ve emrime itaat edin.
Cemal Külünkoğlu = Andolsun ki, Harun da onlara önceden: “Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz çok merhametli olan Allah'tır. Bana uyun, emrime itaat edin” demişti.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki, Harun da onlara önceden: 'Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Bana uyun, emrime itaat edin' demişti.
Diyanet Vakfi = Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.
Edip Yüksel = Harun ise: 'Halkım, onunla sınanıyorsunuz. Rabbiniz Rahman'dır. Beni izleyin ve emrime uyun,' diye onları önceden uyarmıştı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Kasem olsun ki önceden Hârun onlara: Ey kavmin siz bununla sırf bir fitneye tutuldunuz ve doğrusu sizin rabbınız ancak Rahmandır, gelin bana tâbi' olun ve emrime itaat edin demişti
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Andolsun ki, önceden Harun onlara: «Ey kavmim, siz bununla yalnızca bir fitneye tutuldunuz ve doğrusu sizin Rabbiniz esirgemesi çok Allah'tır; gelin bana uyun ve emrime itaat edin!» demişti.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = And olsun ki Harun daha önce onlara: «Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin» demişti.
Gültekin Onan = Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl rabbiniz Rahmandır; şu halde bana uyun ve buyruğuma uyun" demişti.
Harun Yıldırım = Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.
Hasan Basri Çantay = Andolsun Harun onlara daha evvel: «Ey Kavmim, siz bu (buzağı) ile ancak imtihaana çekildiniz. Sizin hakıykî Rabbiniz çok esirgeyen (Allahdır). Haydi bana tâbi olun. Benim emrime itaat edin» demişdi.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, Hârûn daha önce onlara: 'Ey kavmim! (Siz) bununla (bu heykelle)sâdece imtihân edildiniz. Şübhesiz ki sizin Rabbiniz, Rahmândır; öyle ise bana tâbi' olun ve emrime itâat edin!' demişti.
İbni Kesir = Andolsun ki; daha önce Harun da onlara: Ey kavmim; siz, bununla sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbınız Rahman'dır. Bana uyun ve emrime itaat edin, demişti.
Kadri Çelik = Şüphesiz Harun bundan önce onlara, “Ey kavmim! Gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman'dır; o halde bana uyun ve emrime itaat edin” demişti.
Muhammed Esed = Oysa, (Musa daha dönmeden) önce Harun, onlara: "Ey kavmim!" demişti, "Bu (put)la çok kötü bir biçimde ayartılmaktasınız; çünkü, unutmayın, sizin Rabbiniz O sınırsız rahmet Sahibidir! Öyleyse, bana uyun ve emrime itaat edin!"
Mustafa İslamoğlu = Üstelik, (Musa dönmeden) önce Harun onlara "Ey kavmim!" demişti, "Fena halde tuzağa düşürüldünüz; unutmayın ki sizin Rabbiniz O sınırsız rahmet kaynağıdır: o halde artık beni izleyin ve benim talimatlarıma uyun!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve muhakkak ki, Harun onlara daha evvel de demişti ki: «Ey kavmim! Siz bunun ile fitneye düşürülmüş oldunuz ve şüphe yok ki, sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Artık bana tâbi olunuz, ve benim emrime itaat ediniz.»
Ömer Öngüt = Daha önce Harun onlara: “Ey kavmim! Siz bu (buzağı) ile imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Bana uyun, emrime itaat edin. ” demişti.
Şaban Piriş = Daha önce Harun onlara: -Ey Kavmim, siz ancak onunla sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahman’dır. Bana tabi olun ve emrime itaat edin demişti.
Sadık Türkmen = Daha önce Harun kendilerine demişti ki: “Ey kavmim! Onunla (heykelle) siz (verdiğiniz sözde) açığa çıkarıldınız. Şüphesiz sizin Rabbiniz Rahmân’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.”
Seyyid Kutub = Üstelik Harun daha önce onlara «Ey soydaşlarım, bu altın heykel aracılığı ile siz sınav geçiriyorsunuz. Aslında sizin Rabb'iniz rahmeti bol olan Allah'dır. Bana uyunuz ve dediğimi yapınız» demişti.
Suat Yıldırım = Doğrusu, Harun onlara, bundan önce: "Ey milletim!" dedi, "siz bu heykel ile imtihana tâbi tutuldunuz. Şu kesindir ki sizin Rabbiniz Rahman’dır (çok şefkatli ve merhametlidir). O halde beni izleyin ve emrime itaat edin!"
Süleyman Ateş = Önceden Hârûn, kendilerine: "Ey kavmim, andolsun siz bununla sınandınız. Rabbiniz, o çok esirgeyendir. Bana uyun, buyruğuma itâ'at edin!" demişti.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, Harun bundan önce onlara: «Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz) . Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah) dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin» demişti.
Ümit Şimşek = Halbuki daha önce Harun onlara 'Ey kavmim, siz bununla sınandınız,' demişti. 'Sizin Rabbiniz, Rahmân olan Allah'tır. Bana uyun ve benim sözümü dinleyin.'
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: "Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman'dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin!"
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Harun (A.S) daha önce, onlara şöyle dedi: “Ey kavmim, siz onunla sadece imtihan edildiniz! Ve muhakkak ki Rahmân, sizin Rabbinizdir. Artık bana tâbî olun ve emrime itaat edin.”
İlyas Yorulmaz = Harun kavmine “Ey kavmim! Bu buzağı heykeli ile yalnızca imtihan olundunuz. Sizin Rabbiniz Rahman olan Allah dır. (Samiri’ye değil) Bana uyun ve verdiğim emirlere itaat edin” dedi.
قَالُوا لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى
Tâ-Hâ / 91 -
Kâlû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ mûsâ.
Diyanet İşleri = Onlar da, “Mûsâ bize dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz” dediler.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlar, Mûsâ, dönüp gelinceye dek demişlerdi, biz bu heykele tapmadan kesin olarak vazgeçmeyiz.
Abdullah Parlıyan = Ama onlar: “Asla” dediler. “Musa bize dönünceye kadar ona tapmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
Adem Uğur = Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Musa bize geri dönene kadar, ona (buzağıya) tapınıp durmaya devam edeceğiz. "
Ahmet Tekin = Onlar:'Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, kesinlikle biz buzağıya tapmaya devam edeceğiz' dediler.
Ahmet Varol = Dediler ki: 'Musa bize dönünceye kadar ona tapınmaktan geri durmayacağız.'
Ali Bulaç = Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."
Ali Fikri Yavuz = Onlar (Harûn’a cevaben) demişlerdir ki: “- Musâ bize dönüb gelinceye kadar, biz o buzağıya tapmakta devam edip durmaktan asla ayrılmayız.”
Ali Ünal = “Musa yanımıza dönünceye kadar onun karşısında boyun büküp tapınmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!” dediler.
Bayraktar Bayraklı = Onlar, “Asla!” dediler. “Mûsâ bize dönünceye kadar ona tapmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
Bekir Sadak = «usa bize donene kadar buna sarilmaktan vazgecmeyecegiz» demislerdi.
Celal Yıldırım = Onlar, Musâ bize dönünceye kadar buna, üstüne kapanırcasına ibâdet edeceğiz, demişlerdi.
Cemal Külünkoğlu = Onlar da: “Musa bize dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz” demişlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = 'Musa bize dönene kadar buna sarılmaktan vazgeçmeyeceğiz' demişlerdi.
Diyanet Vakfi = Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
Edip Yüksel = 'Musa gelinceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz,' diye karşılık vermişlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Biz dediler: bunun başına devam edip durmaktan asla ayrılmayız tâ dönünciye kadar bize Musa
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar: «Biz Musa bize dönünceye kadar onun başında durmaktan asla ayrılmayacağız!» dediler.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onlar (cevap olarak şöyle) demişlerdi: «Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya elbette devam edeceğiz.»
Gültekin Onan = Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."
Harun Yıldırım = Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
Hasan Basri Çantay = Onlar ise: «Biz, demişlerdi, Musa bize dönüb gelinceye kadar o (buzağı) ya (tapmakda) kaaim ve dâim olmakdan kat'iyyen ayrılmayacağız».
Hayrat Neşriyat = (Onlar ise:) 'Mûsâ bize dönünceye kadar, buna tapan kimseler olmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz' dediler.
İbni Kesir = Onlar da: Musa bize dönene kadar, buna sarılmaktan asla vazgeçmeyeceğiz, demişlerdi.
Kadri Çelik = Demişlerdi ki: “Musa bize geri gelinceye kadar (saygı göstergesi olarak) onun başında durmaktan kesinlikle ayrılmayacağız.”
Muhammed Esed = (Ama) onlar: "Asla" dediler, "Musa bize dönünceye kadar o'na tapınmaktan vazgeçmeyeceğiz!"
Mustafa İslamoğlu = Onlar dediler ki: "Musa bize dönüp gelinceye kadar asla ona perestiş göstermekten geri durmayacağız!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dediler ki: «Bize Mûsa dönüp gelinceye kadar biz buna (buzağıya) aleddevam tapmaktan geri duracak değiliz.»
Ömer Öngüt = Onlar da: “Musa bize dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz. ” demişlerdi.
Şaban Piriş = Onlar ise: -Musa bize geri dönünceye kadar buna sarılmaktan asla vazgeçmeyeceğiz, demişlerdi.
Sadık Türkmen = Dediler ki: “Musa bize dönünceye kadar, ona eğilmekten/tapınmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
Seyyid Kutub = Onlar Harun'a «Musa bize dönünceye kadar bu buzağı heykeline tapmayı sürdüreceğiz» dediler.
Suat Yıldırım = Onlar ise: "Mûsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz!" diye karşılık vermişlerdi.
Süleyman Ateş = Dediler: "Mûsâ bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!"
Tefhim-ul Kuran = Demişlerdi ki: «Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.»
Ümit Şimşek = Onlar ise, 'Musa dönünceye kadar biz buna ibadet etmekten vazgeçmeyeceğiz' dediler.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlar şöyle demişlerdi: "Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz."
İskender Ali Mihr = “Musa bize dönünceye kadar, ona kendimizi vakfetmekten (ibadet etmekten) asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.
İlyas Yorulmaz = Kavmi Harun’a “Bu heykele Musa gelinceye kadar, samimi olarak ibadet etmekten vazgeçmeyeceğiz” dediler.
قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا
Tâ-Hâ / 92 -
Kâle yâ hârûnu mâ meneake iz raeytehum dallû.
Diyanet İşleri = (92-93) Mûsâ, (Tûr’dan dönünce) şöyle dedi: “Ey Hârûn! Saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Mûsâ, ey Hârûn dedi, bunların doğru yoldan saptıklarını görünce ne mâni oldu da.
Abdullah Parlıyan = Ve Musa döndüğünde: “Ey Harun!” dedi. “Bunların doğru yoldan saptıklarını görünce, ne engel oldu da
Adem Uğur = (Musa, döndüğünde) dedi: Ey Harun! bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleğen ne oldu.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi: "Ey Harun! Bunların sapıttığını gördüğünde niye onları engellemedin?"
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Ey Hârûn, bunların başlarına buyruk davranarak hak yoldan uzaklaştıklarını, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ettiklerini gördüğün vakit, senin onlara karşı koymanı engelleyen ne idi?' dedi.
Ahmet Varol = (Musa) dedi ki: 'Ey Harun! Onların sapıttıklarını gördüğünde seni alıkoyan ne oldu!
Ali Bulaç = (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"
Ali Fikri Yavuz = (92-93) Mûsa dönüşünde kardeşine) dedi ki: “- Harûn! Seni engelliyen ne oldu ki, bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit benim ardımca yürümedin (tavsiyemi tutub onlarla mücadele etmedin), emrime isyan mı ettin?”
Ali Ünal = Musa dönünce, (kardeşi Harun ile halkı arasında geçenlerden habersiz, kardeşine çıkıştı ve) “Harun!” dedi, “onları sapmış gördüğünde sana ne engel oldu da,
Bayraktar Bayraklı = (92-93) Mûsâ döndüğünde, “Ey Hârûn!” dedi. “Sana ne engel oldu da, bunların sapıklığa düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?”
Bekir Sadak = (92-93) Musa gelince: «Harun! Onlarin sapittigini gorunce seni benim yolumdan gitmekten alikoyan nedir? Benim emrime karsi mi geldin?» dedi.
Celal Yıldırım = (92-93) Musâ : «Ey Harun !» de di, «onların sapıttığını gördüğün zaman bana uymandan (yolumu takip etmekten) seni alıkoyan neydi ? Yoksa emrime karşı mı geldin ?»
Cemal Külünkoğlu = (92-93) (Ve Musa Tur Dağından döndüğünde kardeşine:) “Ey Harun! Bunların yoldan çıktığını gördüğün halde, seni tutan ne oldu? Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?” dedi (ve saçından sakalından tutup çekmeye başladı).
Diyanet İşleri (eski) = (92-93) Musa gelince: 'Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?' dedi.
Diyanet Vakfi = (92-93) (Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Harun! Seni engelleyen neydi, onları saparken gördüğün zaman,'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey Hârun, dedi, sana ne mani' oldu da bunların dalâlete düştüklerini gödüğün vakıt
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Ey Harun, sana ne engel oldu bunların sapıklığa düştüklerini gördüğün zaman,
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Musa gelince kardeşine şöyle) dedi: «Ey Harun! bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni engelleyen ne oldu?»
Gültekin Onan = (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"
Harun Yıldırım = (Musa, döndüğünde)Dedi: Ey Harun! bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleyen ne oldu.
Hasan Basri Çantay = (92-93) Musa (avdetinde) dedi ki: «Ey Harun, bunların sapdıklarını gördüğün zaman bana tâbi olmandan seni men eden ne idi? Sen benim emrime isyan mı etdin»?
Hayrat Neşriyat = (92-93) (Mûsâ dönünce:) 'Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Ey Harun; bunların saptıklarını görünce ne alıkoydu seni,
Kadri Çelik = (Musa da gelince,) “Ey Harun” demişti. “Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?”
Muhammed Esed = (Ve Musa döndüğünde:) "Ey Harun!" dedi, "Bunların yoldan çıktığını gördüğün halde, seni tutan neydi?
Mustafa İslamoğlu = (Musa dönünce) "Ey Harun!" dedi, "Onların sapıttıklarını gördüğün halde neden engel olmadın?
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Ey Harun! Onların dalâlete düştüklerini gördüğün zaman seni ne menetti?»
Ömer Öngüt = (Musa döndüğünde) dedi ki: “Ey Harun! Bunların sapıttığını görünce, seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir?”
Şaban Piriş = -Ey Harun, dedi. onların saptıklarını gördüğün zaman sana engel olan neydi?
Sadık Türkmen = (Musa) dedi ki: “Ey Harun! Onların saptıklarını gördüğünde seni ne engelledi?
Seyyid Kutub = Musa dönünce dedi ki: «Ey Harun, onların sapıttıklarını gördüğünde seni engelleyen ne oldu?
Suat Yıldırım = (92-93) Mûsâ döndüğünde bu durumu bilmediğinden: "Harun!" dedi, "onların saptığını gördüğünde benim izimce gelmene ne mani oldu, yoksa emrime karşı mı geldin?" deyip onu sakalından tutarak çekmeye başladı.
Süleyman Ateş = (Mûsâ) "Ey Hârûn, oların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu (da önlemedin)? dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Musa da gelince:) «Ey Harun» demişti. «Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?»
Ümit Şimşek = Musa 'Ey Harun,' dedi. 'Onların sapıttığını gördüğünde sana ne engel oldu?
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,
İskender Ali Mihr = (Musa A.S): “Ey Harun! Onların dalâlete düştüğünü gördüğün zaman (onları uyarmaktan) seni ne men etti?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa kardeşine “Ey Harun! Sen onları sapmış bir şekilde gördüğün halde, onlara engel olamayışına sebep olan şey nedir?”
أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي
Tâ-Hâ / 93 -
Ellâ tettebiani, e fe asayte emrî.
Diyanet İşleri = (92-93) Mûsâ, (Tûr’dan dönünce) şöyle dedi: “Ey Hârûn! Saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Bana uymadın, yoksa emrime isyan mı ettin?
Abdullah Parlıyan = bana uymadın, yoksa emrime karşı mı geldin?”
Adem Uğur = (Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime âsi mi oldun?
Ahmed Hulusi = "Bana tâbi olarak (onlara doğruyu göstermedin)? Emrime isyan mı ettin?"
Ahmet Tekin = 'Neden benim yolumu takip etmedin? Benim kurduğum düzene karşı mı çık-tın?'
Ahmet Varol = Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?
Ali Bulaç = "Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?"
Ali Fikri Yavuz = (92-93) Mûsa dönüşünde kardeşine) dedi ki: “- Harûn! Seni engelliyen ne oldu ki, bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit benim ardımca yürümedin (tavsiyemi tutub onlarla mücadele etmedin), emrime isyan mı ettin?”
Ali Ünal = “Benim yolumca gitmedin? Yoksa emrime karşı mı geldin?”
Bayraktar Bayraklı = (92-93) Mûsâ döndüğünde, “Ey Hârûn!” dedi. “Sana ne engel oldu da, bunların sapıklığa düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?”
Bekir Sadak = (92-93) Musa gelince: «Harun! Onlarin sapittigini gorunce seni benim yolumdan gitmekten alikoyan nedir? Benim emrime karsi mi geldin?» dedi.
Celal Yıldırım = (92-93) Musâ : «Ey Harun !» de di, «onların sapıttığını gördüğün zaman bana uymandan (yolumu takip etmekten) seni alıkoyan neydi ? Yoksa emrime karşı mı geldin ?»
Cemal Külünkoğlu = (92-93) (Ve Musa Tur Dağından döndüğünde kardeşine:) “Ey Harun! Bunların yoldan çıktığını gördüğün halde, seni tutan ne oldu? Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?” dedi (ve saçından sakalından tutup çekmeye başladı).
Diyanet İşleri (eski) = (92-93) Musa gelince: 'Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?' dedi.
Diyanet Vakfi = (92-93) (Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?
Edip Yüksel = 'Bana uymazlarken? Emrime karşı mı geldin?'
Elmalılı Hamdi Yazır = benim ardımca gelmedin, emrime ısyan mı ettin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = peşimden gelmedin. Benim emrime isyan mı ettin?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «(Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?»
Gültekin Onan = "Niye bana uymadın, buyruğuma baş mı kaldırdın?"
Harun Yıldırım = (Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime âsi mi oldun?
Hasan Basri Çantay = (92-93) Musa (avdetinde) dedi ki: «Ey Harun, bunların sapdıklarını gördüğün zaman bana tâbi olmandan seni men eden ne idi? Sen benim emrime isyan mı etdin»?
Hayrat Neşriyat = (92-93) (Mûsâ dönünce:) 'Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?' dedi.
İbni Kesir = Benim ardımdan gelmekten? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?
Kadri Çelik = “Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?”
Muhammed Esed = (Neydi, onları terk edip) beni izlemekten (seni alıkoyan)? Yoksa, (bile bile) benim emrime karşı mı geldin?"
Mustafa İslamoğlu = Bana uyman gerekmiyor muydu? Şimdi sen emrime karşı gelmiş olmadın mı?"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ki, benim ardımca gelmedin? Emrime isyan mı ettin?»
Ömer Öngüt = “Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?”
Şaban Piriş = Bana tabi olmadın mı? Emrime karşı mı geldin?
Sadık Türkmen = Bana neden tâbi olmadın? Emrime isyan mı ettin?!”
Seyyid Kutub = Niye beni izleyerek onlara karşı koymadın? Yoksa emrime karşı mı geldin?
Suat Yıldırım = (92-93) Mûsâ döndüğünde bu durumu bilmediğinden: "Harun!" dedi, "onların saptığını gördüğünde benim izimce gelmene ne mani oldu, yoksa emrime karşı mı geldin?" deyip onu sakalından tutarak çekmeye başladı.
Süleyman Ateş = "Neden bana uymadın, buyruğuma karşı mı geldin?" (Ve kardeşinin sakalından tutup çekmeğe başladı.)
Tefhim-ul Kuran = «Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?»
Ümit Şimşek = 'Niçin bana uymadın? Yoksa emrime karşı mı geliyorsun?'
Yaşar Nuri Öztürk = Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?"
İskender Ali Mihr = Niçin bana tâbî olmadın? Yoksa emrime isyan mı ettin?
İlyas Yorulmaz = “Yoksa bana tabi olmamayı ve benim emrime isyan etmeyi mi istiyorsunuz?” dedi.
قَالَ يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي إِنِّي خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي
Tâ-Hâ / 94 -
Kâle yebneumme lâ te’huz bi lıhyetî ve lâ bi ra’sî, innî haşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle ve lem terkub kavlî.
Diyanet İşleri = Hârûn: “Ey anam oğlu! Saçımı sakalımı çekme. Şüphesiz ben, İsrailoğullarının arasını açtın, sözüme uymadın demenden korktum” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Anam oğlu dedi, sakalımı, başımı bırak benim, gerçekten de, sözüme tam uymadın da İsrâiloğullarının arasına ayrılık saldın diyeceğinden korktum.
Abdullah Parlıyan = Harun: “Ey anamın oğlu!” dedi. “Saçımdan sakalımdan tutma benim; gerçek şu ki ben senin, “Bak İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün sözümü tutmadın demenden korktum.”
Adem Uğur = (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!" demenden korktum.
Ahmed Hulusi = (Harun) dedi ki: "Ey anamın oğlu! Saçıma, sakalıma yapışıp durma! Muhakkak ki ben: 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın' demenden korktum. "
Ahmet Tekin = Hârûn:'Ey anamın oğlu, sakalımı ve saçımı tutma. Ben, senin, İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın, demenden korktum.' dedi.
Ahmet Varol = (Harun) dedi ki: 'Ey annemin oğlu! Sakalımdan ve başımdan tutma! Ben: 'İsrailoğullarının arasında ayrılık çıkardın ve sözümü tutmadın' demenden korktum.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum."
Ali Fikri Yavuz = (Harûn şöyle) dedi: “- Ey anamın oğlu, sakalımı ve başımı (saçımı) yakalama. Ben, senin; “- İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın.” diyeceğinden korktum.
Ali Ünal = Harun, “Ey anamın oğlu!” dedi, “lütfen sakalımdan ve başımdan tutup da beni böyle sarsıp durma. (Bir defa, bu topluluk beni bir hiç yerine koydu ve linç edip öldürmeye kalktı. Sonra, olup bitene kesin bir müdahalede bulunmaktan sakındım. Çünkü) ‘İsrail Oğulları arasına tefrika soktun; sözümü de dinlemedin!’ demenden korktum.”
Bayraktar Bayraklı = Hârûn, “Ey anamın oğlu!” dedi, “Saçımı sakalımı yolma! Emin ol ki ben senin; ‘İsrâiloğullarının arasına ayrılık düşürdün, sözümü tutmadın!' demenden korktum.”
Bekir Sadak = Harun: «Ey Annemoglu! Sacimdan sakalimdan tutma; dogrusu israilogullari arasina ayrilik koydun, sozume bakmadin demenden korktum» dedi.
Celal Yıldırım = Harun ona: «Ey anamın oğlu ! Sakalımı ve başımı tutup (çekme) ; çünkü senin bana; İsrail oğulları'nın arasını açtın, onları böldün, sözüme dikkat etmedin, diyeceğinden korktum,» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (Harun:) “Ey anamın oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Doğrusu ben senin: ‘İsrailoğulları'nın arasını açtın, sözüme uymadın' demenden korktum” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Harun: 'Ey Annemoğlu! Saçımdan sakalımdan tutma; doğrusu İsrailoğulları arasına ayrılık koydun, sözüme bakmadın demenden korktum' dedi.
Diyanet Vakfi = (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: «İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!» demenden korktum.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Anamın oğlu, sakalımı ve başımı çekme. 'İsrail oğullarını neden böldün, neden sözümü tutmadın?' diye bana çıkışacağından korktum.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ey anamın oğlu dedi, sakalımı başımı tutma, emîn ol ki dediğime bakmadın da Benî İsraîl arasına tefrika düşürdün dersin diye korktum
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Harun: «Ey anamın oğlu, sakalımı ve başımı tutma! Emin ol ki, «dediğime bakmadın da İsrail oğulları arasına ayrılık düşürdün.» dersin diye korktum.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Harun: «Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın' diyeceğinden korktum.» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum."
Harun Yıldırım = (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!" demenden korktum.
Hasan Basri Çantay = (Harun) dedi: «Ey anamın oğlu, sakalımı, başımı tutma. Hakikat, ben senin: — Isrâîl oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın, diyeceğinden korkdum».
Hayrat Neşriyat = (Hârûn:) 'Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Doğrusu ben (onlara şiddet gösterseydim): 'İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın!’ diyeceğinden korktum!' dedi.
İbni Kesir = O da: Ey anamın oğlu; saçımdan sakalımdan tutma. Doğrusu; İsrailoğulları arasına ayrılık soktun, sözüme bakmadın, demenden korktum, dedi.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben senin, “İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın” demenden ve sözümü önemsememenden endişelenip korktum.”
Muhammed Esed = (Harun:) "Ey anamın oğlu!" dedi, "Saçımdan sakalımdan tutma! Gerçek şu ki, ben senin, 'Bak işte, İsrailoğulları'nın arasına ayrılık soktun; sözüme riayet etmedin! demenden korktum".
Mustafa İslamoğlu = "Ey anamın oğlu!" dedi, "Sakalımı-saçımı çekiştirip durma! İnan ki senin bana "İsrailoğulları arasına ayrılık tohumları saçtın, nasihatimi dinlemedin!" demenden korktum, (fakat gücüm yetmedi)!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Dedi ki: «Ey anamın oğlu! Ne sakalımı ve ne de başımı tutma. Ben muhakkak senin, 'İsrailoğullarının aralarını dağıttın ve benim sözümü gözetir olmadın' diyeceğinden korktum.»
Ömer Öngüt = Dedi ki: “Anamın oğlu! Saçımdan sakalımdan tutma. Ben senin: 'İsrailoğulları arasına ayrılık soktun, sözüme bakmadın. ' diyeceğinden korktum. ”
Şaban Piriş = Harun ise: -Ey anamın oğlu dedi. Sakalımı ve başımı tutma! Ben senin, “İsrailoğulları'nın arasını açtın, sözümü tutmadın” demenden korktum.
Sadık Türkmen = (harun) dedi ki: “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve saçımı başımı tutma! Ben, ‘İsrailoğulları arasına ayrılık soktun ve sözümü gözetmedin’ demenden korktum!”
Seyyid Kutub = Harun Musa'ya «Ey anamın oğlu, saçımı sakalımı çekme, ben 'İsrailoğullarını birbirlerine düşürdün, sözümü tutmadın' diyeceksin diye korktum» dedi.
Suat Yıldırım = (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!" demenden korktum.
Süleyman Ateş = (Hârûn, kardeşini yumuşatabilmek için): "Ey anamın oğlu, dedi, sakalımı, başımı tutma. Ben senin 'İsrâil oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın' diyeceğinden korktum (da onun için idare yoluna gittim)."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben, senin: «-İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin» demenden endişe edip korktum.»
Ümit Şimşek = Harun 'Ey anamın oğlu, saçımı, sakalımı bırak,' dedi. 'Ben senin 'Sözümü dinlemedin de İsrailoğullarının arasına ikilik soktun' demenden korktum.'
Yaşar Nuri Öztürk = Hârun dedi: "Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma. Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: 'Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!"
İskender Ali Mihr = (Harun A.S): “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma (çekme). Gerçekten ben, senin, “İsrailoğulları arasında fırkalar oluşturdun (ikilik, düşmanlık çıkardın) ve sözümü tutmadın (emrimi yerine getirmedin)” demenden korktum.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Harun Musa’ya “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutmayı bırak. Senin “Niçin İsrailoğulları arasında ayırım yaptın, sözümü niçin dinlemedin, demenden korktum” dedi.
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
Tâ-Hâ / 95 -
Kâle fe mâ hatbuke yâ sâmiriyy(sâmiriyyu).
Diyanet İşleri = Mûsâ, “Ya senin derdin neydi ey Sâmirî?” dedi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sen ne diye bu işi işledin ey Sâmirî dedi Mûsâ.
Abdullah Parlıyan = Bu sefer Musa Sâmirî'ye dönerek: “Peki ya senin amacın neydi ey Sâmirî?” dedi.
Adem Uğur = Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Senin amacın nedir, yâ Samirî?"
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Peki, senin derdin nedir, ey Sâmirî?' dedi.
Ahmet Varol = (Musa): 'Ya senin yaptığın nedir, ey Sâmiri?' dedi.
Ali Bulaç = (Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"
Ali Fikri Yavuz = (Hz. Mûsa, Harûn’un özrünü kabulden sonra Samirî’ye dönüb) dedi ki: “- Senin yaptığın bu iş nedir, ey Samirî?”
Ali Ünal = Musa, bu defa Samirî’ye dönerek, “Nedir bu yaptığın korkunç şey?” dedi.
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Ey Sâmirî! Ya senin yaptığın nedir?” dedi.
Bekir Sadak = Musa: «Ey Samiri! Ya senin yaptigin nedir?» dedi.
Celal Yıldırım = Musâ: «Ey Sâmiriy! Ya senin derdin ve amacın neydi ?» diye sordu.
Cemal Külünkoğlu = (Musa bu defa Samiri'ye dönerek) “Ey Samiri! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Ey Samiri! Ya senin yaptığın nedir?' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Peki, senin savunman nedir, Samiri?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ya ey sâmirî, senin derdin ne?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Ya senin derdin ne ey Samiri?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Hz. Musa bu defa Sâmirî'ye dönerek) «Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?» dedi.
Gültekin Onan = (Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"
Harun Yıldırım = Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.
Hasan Basri Çantay = (Musa) «Ya senin zorun ne idi ey Sâmiriy?» dedi.
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ, Sâmirî’ye döndü:) 'Ya senin maksadın (zorun) neydi, ey Sâmirî?' dedi.
İbni Kesir = Ya senin zorun neydi ey Samiri? dedi.
Kadri Çelik = (Musa) Dedi ki: “Ya senin amacın nedir ey Samiri?”
Muhammed Esed = (Musa:) "Peki, ya senin amacın neydi, ey Samiri?" dedi.
Mustafa İslamoğlu = (Musa) "Peki, ya senin derdin neydi ey Samiri!" dedi.
Ömer Nasuhi Bilmen = Mûsa aleyhisselâm dedi ki: «Ey Samirî! O acip işi yapmaktaki maksadın ne idi?»
Ömer Öngüt = “Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî?” dedi.
Şaban Piriş = -Ya senin zorun neydi ey Samiri? dedi.
Sadık Türkmen = (Musa) dedi ki: “Ya senin kastın/maksadın nedir, ey Samirî?”
Seyyid Kutub = Bunun üzerine Musa «Ey Samiri, peki senin amacın neydi?» dedi.
Suat Yıldırım = Bu sefer Samirî’ye dönerek: "Samirî! peki senin derdin nedir?" dedi.
Süleyman Ateş = (Mûsâ, Samiri'ye döndü): "Ey Sâmiri, ya senin amacın nedir?" dedi.
Tefhim-ul Kuran = (Musa) Dedi ki: «Ya senin amacın nedir ey Samiri?»
Ümit Şimşek = Musa, 'Sâmirî, ya senin zorun neydi?' diye sordu.
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Senin derdin neydi, ey Sâmirî?"
İskender Ali Mihr = “Öyleyse ey Samiri! Senin (onlara) hitabın ne idi (onlara ne söyledin)?” dedi.
İlyas Yorulmaz = Sonra Musa dönüp Samiri’ye “Senin bu yaptığın nedir ey Samiri” dedi.
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي
Tâ-Hâ / 96 -
Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî.
Diyanet İşleri = Sâmirî, şöyle dedi: “Ben onların görmediği şeyi gördüm. Elçinin izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Sâmirî, onların görmediklerini gördüm ben, sana gelen elçi meleğin izinden bir avuç toprak aldım, eriyen külçeye attım onu ve nefsim, bu işi bana böylece hoş gösterdi dedi.
Abdullah Parlıyan = Sâmirî cevaben: “Onların göremediği bir şeyi gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp onu atıverdim, veya elçi olan Musa'nın öğretilerinden bir kısmını fırlatıp attım, böylelikle bana bu işi nefsim hoşa giden bir şey olarak gösterdi.”
Adem Uğur = O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
Ahmed Hulusi = (Samirî) dedi ki: "Onların algılayamadıklarını ben fark ettim! Rasûlün eserinden (bildirdiği B sırrı kuvvesini kullanarak) birazcık aldım da onu (altınların eridiği karışıma) attım. . . İşte böylece nefsim, (hakikatimden gelen kuvveyi) açığa çıkarmaya teşvik etti. "
Ahmet Tekin = 'Sana gelen vahy ve tebliğ ettiğin din konusunda, onların, İsrâiloğulları’nın göremedikleri, anlayamadıkları hususlara ben vâkıf oldum. Bu anlayışıma dayanarak elçinin, Cibril’in getirdiği vahyin epeyce bir kısmını ayıklayıp attım. İşte şu gördüğün, duyduğun nefsimin beni aldatarak sürüklediği oyun böylece ortaya çıktı.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Ben onların görmediklerini gördüm ve elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (buzağı heykelinin içine) [5] attım. Nefsim de böyle yapmayı bana hoş gösterdi.'
Ali Bulaç = Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."
Ali Fikri Yavuz = Sâmirî şöyle dedi: “- Ben İsrail oğullarının görmedikleri Cibrîl’i gördüm de, O Rasûlün izinden bir avuç toprak aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Böylece bunu, bana, nefsim hoş gösterdi.”
Ali Ünal = Samirî, “Ben,” diye cevap verdi, “onların göremedikleri bir şeyi fark ve idrak ettim de, Elçi’nin izinden bir avuç dolusu (toprak) aldım ve onu (ateşteki ziynet eşyalarının üzerine) attım. Böyle yapmayı nefsim bana hoş gösterdi.”
Bayraktar Bayraklı = Sâmirî, “Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyalarının eritildiği potaya attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi” dedi.
Bekir Sadak = Samiri: «Onlarin gormedikleri bir sey gordum ve o sana gelen elcinin bastigi yerden bir avuc avucladim. Bunu ziynet esyasinin eritildigi potaya attim. Nefsim boyle yaptirdi» dedi.
Celal Yıldırım = Sâmiriy, «onların görmediği şeyi gördüm, o (Tanrı) elçisinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (potanın içine) attım; işte böylece nefsim bunu bana hoş gösterdi» dedi.
Cemal Külünkoğlu = (Samiri) dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm. Bana gelen ilahi elçinin (Cebrail'in) ayak izlerinden avucumu doldurarak onu erimiş altın külçesinin bulunduğu potaya attım. Böyle yapmamın iyi olacağı içime doğdu.”
Diyanet İşleri (eski) = Samiri: 'Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana gelen elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı' dedi.
Diyanet Vakfi = O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Onların görmediğini gördüm, elçinin öğretisinden bir kısmını alıp attım. Böyle uygun gördüm.'
Elmalılı Hamdi Yazır = ben dedi, onların görmediklerini gördüm de Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım, ve bana nefsim böyle hoş gösterdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Samiri: «Ben onların görmediklerini gördüm de Resülün izinden bir avuç toprak avuçlayıp attım, nefsim bana böyle hoş gösterdi.» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sâmirî: «Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilâhî elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi» dedi.
Gültekin Onan = Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."
Harun Yıldırım = O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
Hasan Basri Çantay = O da (şöyle) dedi: — «Ben onların görmediklerini gördüm. Binâen'aleyh o peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıb onu (erimiş hulliyyâtın içine) atdım. Bunu bana nefsim hoş gösterdi böyle».
Hayrat Neşriyat = (Sâmirî:) '(Ben, onların) görmedikleri şeyi gördüm ve (sana gelen) o elçinin(Cebrâîl’in atının) izinden bir avuç (toprak) avuçlayıverdim de onu (eritilmiş ziynet eşyâlarının içine) attım; böylece bunu nefsim bana hoş gösterdi' dedi.
İbni Kesir = O da: Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Ve bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi, dedi.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Ben (kendi aklımca halkın inançlarında) onların görmediklerini (bir takım eksiklikler) gördüm de böylece elçinin izinden bir avuç alıp onu atıverdim (belli bir yere kadar yolunu takip edip sonra terk ettim) ve bana nefsim böyle hoş gösterdi.”
Muhammed Esed = "Ben onların göremediği bir şeyi gördüm; ve bu yüzden, Elçi'nin öğretilerinden bir tutam aldım ve onu fırlatıp attım; içimde bir şey böyle (yapmaya) itti beni."
Mustafa İslamoğlu = O dedi ki: "Ben (bu) işe onların bakmadıkları bir gözle baktım; bu nedenle de Elçi'nin (İnanç sisteminden) etkili bir parçayı çekip aldım ve kaldırıp attım: zira güdülerim beni böyle yapmaya sevk etti."
Ömer Nasuhi Bilmen = (Sâmirî de) Dedi ki: «Onların görmediklerini ben gördüm. Artık Resûlün izinden bir avuç (toprak) aldım da onu attım ve nefsim bana öylece hoş göstermiş oldu.»
Ömer Öngüt = (Sâmirî) dedi ki: “Onların görmedikleri bir şey gördüm ve onu sana gelen ilâhi elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu (ziynet eşyasının eritildiği potaya) attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi. ”
Şaban Piriş = O da: -Onların görmedikleri bir şey gördüm ve elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. İşte nefsim bunu bana hoş gösterdi. dedi.
Sadık Türkmen = (samirî) dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm (ben bu dini herkesten çok iyi biliyorum veya Mısır’da bu işin, heykel yapmanın tekniğini öğrendim). Elçinin yoluna/izine (çok iyi bildiğim dinine; öğretilerine, eserine), önce sıkı sıkıya sarıldım ve sonra bıraktım (elçinin öğretilerini terkettim!) İşte, canım böyle istedi/durum bundan ibaret!”
Seyyid Kutub = Samiri dedi ki; «Ben onların görmediklerini gördüm. Bana gelen ilahi elçinin ayak izlerinden avucumu doldurarak onu erimiş altın külçesinin bulunduğu potaya attım. Böyle yapmamın iyi olacağı içime doğdu.»
Suat Yıldırım = "Ben," dedi, onların görmedikleri bir şeyi gördüm. O resul’ün izinden bir avuç toprak alıp onu potanın içine attım. İşte böylece nefsim böyle yapmayı bana hoş gösterdi."
Süleyman Ateş = (Sâmiri): "Ben dedi, onların görmediklerini gördüm. Elçinin eserinden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp onu atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi.»
Ümit Şimşek = Sâmirî dedi ki: 'Ben onların görmediğini gördüm. Elçinin izinden bir tutam alıp attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi.'
Yaşar Nuri Öztürk = Sâmirî dedi: "Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi."
İskender Ali Mihr = (Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl’ün (Cebrail A.S’ın) izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu), nefsime (bana) güzel göründü.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Samiri Musa’ya “Onların göremedikleri bir şeyi gördüm. Allah resulü olarak senin insanlara öğrettiklerinden bir kısmını alıp ve nefsimin bana hoş gösterdiği şeyi karıştırarak (tapmaları için kavmime bu buzağı heykelini) yaptım” dedi.
قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّنْ تُخْلَفَهُ وَانظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَّنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا
Tâ-Hâ / 97 -
Kâle fezheb fe inne leke fîl hayâti en tekûle lâ misâse ve inne leke mev’ıden len tuhlefehu, vanzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ(âkifen), le nuharrikannehu summe le nensifennehu fîl yemmi nesfâ(nesfen).
Diyanet İşleri = Mûsâ, “Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) “Bana dokunmak yok!” diyeceksin. Senin için, asla kaçamayacağın bir ceza daha var. Hele şu ibadet edip durduğun ilâhına bak! Biz onu elbette yakacağız ve onu muhakkak denize savuracağız.
Abdulbaki Gölpınarlı = Git hadi dedi Mûsâ, hiç şüphe yok ki hayatta cezan, rastladığına yaklaşma, dokunma bana demendir ve sana bir de azap vaadedilmiştir ki değişmesine imkân yok; kulluğunda bulunup durduğun mâbuduna bak da gör, onu biz yakacağız, sonra da kaldırıp denize atacağız.
Abdullah Parlıyan = Musa Sâmirî'ye: “Öyle ise defol git. Senin dünya hayatında cezan, her rastladığın kimseye bana yaklaşma, bana dokunma! demendir. Ve şüphesiz senin için, kendisinden asla kaçınamayacağın azap dolu bir buluşma zamanı vardır. Şimdi bak, kendini herşeyinle adayarak tapındığın şu düzmece ilahına, onu nasıl yakacağız ve sonra toza toprağa çevirip, külünü de denize savuracağız.”
Adem Uğur = Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!
Ahmed Hulusi = (Musa) dedi ki: "Git! Muhakkak ki hayatın boyunca insanları 'bana dokunmayın' diyerek yanına yaklaştırmamalısın. . . Ayrıca senin için, kendisine asla karşı çıkamayacağın kesin bir son var. . . Tapınıp durduğun tanrına bir bak! Kesinlikle onu yakacağız, sonra onu un ufak edip, denize savuracağız. "
Ahmet Tekin = Mûsâ:'Git! Artık hayatın boyunca sen, bana yaklaşmayın, benimle ilişki kurmayın diyerek, insan içinden kovulmuş ve terkedilmiş bir vaziyette, soyun kuruyarak tek başına yaşayacaksın. Ayrıca senin için kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun, başında bekleyip durduğun tanrına da bak. Yemin ederim biz onu ateşte eriteceğiz. Sonra da onu parçalayarak toz duman halinde denize savuracağız.' dedi.
Ahmet Varol = (Musa) dedi ki: 'Git! Senin hayat boyunca yapacağın 'bana dokunulmasın' demek olacaktır. Senin için kendisinden kaçınamayacağın bir buluşma vakti de vardır. Şimdi kendisine tapındığın şu ilâhına bak! Andolsun biz onu yakacak sonra da darmadağın edip denize savuracağız.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."
Ali Fikri Yavuz = (Hz. Mûsa ona şöyle) dedi: “- Haydi çekil git. Çünkü senin için hayat boyunca; benimle temas yok” diye söylemen ve (yalnız başına vahşice yaşamaya mahkûm kalacaksın). Hem sana (Kıyamet günü) bir ceza var ki, asla ondan kurtarılamıyacaksın. Bir de ibadet edip durduğun ilâh’ına bak, elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edib muhakkak onu denize savuracağız.
Ali Ünal = “Terket burayı!” dedi Musa, “Bundan sonra tek başına vahşî gibi bir hayat yaşayacak ve kimseye karışmayacaksın; sana yaklaşacak olana da hastalıklarından dolayı ‘Bana dokunma!’ diyeceksin. Hem senin için asla kaçıp kurtulamayacağın bir ceza daha var. Bak şu karşısında boyun büküp tapındığın ‘ilâh’ına! Biz onu yakacak, sonra unufak edip denize savuracağız.”
Bayraktar Bayraklı = Mûsâ, “Defol!” dedi; “Artık hayatın boyunca sen; ‘bana dokunmayın!' diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız. Sonra da onu parça parça edip denize savuracağız.”
Bekir Sadak = Musa: «Defol! Dogrusu artik hayatta, «Bana dokunmayin!» demenden baska yapacagin yoktur. Senin icin asla kacamayacagin bir ceza daha vardir. Durup uzerinde titredigin tanrina bak, onu yakacagiz, sonra denize dokecegiz» dedi.
Celal Yıldırım = Musâ ona dedi ki: «Defol git; artık hayatta senin ölçü ve anlayışın benimle hiç temasta bulunmayın !' demen olacak ve senin için asla kurtulamıyacağın bir ceza va'desi daha var. Üstüne kapanıp durduğun tanrına bak! Onu önce yakacağız, sonra da külkütük halinde şüphesiz ki denize atacağız».
Cemal Külünkoğlu = Musa: “Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) bana dokunmayın, benden uzak durun!' diyeceksin, yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın. Ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza günü var. Şimdi tapınıp durduğun tanrına bak! Biz onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız” dedi.
Diyanet İşleri (eski) = Musa: 'Defol! Doğrusu artık hayatta, 'Bana dokunmayın!' demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak, onu yakacağız, sonra denize dökeceğiz' dedi.
Diyanet Vakfi = Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: «Bana dokunmayın!» diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Defol! Hayatın boyunca yakına bile gelme. Sana söz verilen bir an var ki ondan kaçamıyacaksın. Tapmakta olduğun tanrına bak, biz onu yakıp denize savuracağız.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Haydi, dedi, defol, çünkü sana hayatta şöyle demek var, temas yok, hem sana bir vaîd var ki ona aslâ hulfedilmiyeceksin, o başını bekleyip durduğun ilâhına da bak, her halde biz onu yakacağız da yakacağız, sonra da kül edip onu muhakkak deryaya dökeceğiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Musa: «Haydi, defol! Çünkü senin cezan, hayat boyunca «Bana dokunmayın!» demendir; ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza daha var. O başını bekleyip durduğun tanrına da bak! Onu mutlaka yakacağız da yakacağız. Sonra da onu kül edip muhakkak denize dökeceğiz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Musa ona şöyle) dedi: «Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, 'benimle temas yok' diye söylemen var (bir vahşi gibi yapayalnız yaşamağa mahkum olacaksın). Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak; elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edip muhakkak onu denize savuracağız.»
Gültekin Onan = Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin tanrına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."
Harun Yıldırım = Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!
Hasan Basri Çantay = (Musa) dedi: «Haydi (defol) git. Çünkü senin hayaatın boyunca (nasıybin, benimle) temas etmeyin demendir. Sana, senin için şübhesiz asla vaz geçilemeyecek bir ceza günü dahi vardır. Üstüne düşüb tapdığın tanrına bak, biz onu (cayır cayır) yakacağız, sonra onu parça parça edib denize atacağız».
Hayrat Neşriyat = (Mûsâ:) '(Haydi) git! Artık muhakkak ki sana, (cezâ olarak) hayat boyunca, '(Aman, birbirimize) dokunmak yok!’ diyecek olman vardır! Ve elbette sana va'd edilen bir (cezâ) yer(i olan Cehennem) de var ki, ondan (o tehdidden) aslâ döndürülmeyeceksin! Şimdi, ona tapan bir kimse olup durduğun ilâhına bak; elbette (biz) onu cayır cayır yakacağız; sonra da onu kül edip muhakkak denize savuracağız' dedi.
İbni Kesir = Dedi ki: Haydi git, doğrusu hayatta artık; bana dokunmayın, demenden başka yapacağın bir şey yoktur. Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir ceza günü var. Sarılıp durduğun üstüne düşüp tapındığın ilahına bak; yemin olsun ki; biz onu yakacağız, sonra da parçaparça edip denize atacağız.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Defol! Artık hayatın boyunca sana, “Bana dokunmayın!” demek düşer. Şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın bir de (azap dolu) bir buluşma zamanı vardır. O (ibadet amacıyla) başında bekleyip durduğun ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denize savuracağız.”
Muhammed Esed = (Musa:) "Git artık" dedi (ona), "ama şunu bil ki, bundan böyle hayat boyunca 'Bana dokunmayın! demekten ibaret olacaktır senin payına düşen! (Öte dünyada ise) hiç kuşkusuz, kaçıp kurtulamayacağın bir yazgı beklemektedir seni! Şimdi bak, kendini her şeyinle adayarak tapındığın şu düzmece tanrına: onu nasıl yakacağız ve sonra toza toprağa çevirip nasıl denize savuracağız!
Mustafa İslamoğlu = (Musa): "Defol, git!" dedi, "Ama iyi bil ki bundan böyle senin hayatın '(Ben) tecrit edildim' demekten ibaret olacaktır. Bir şeyi daha unutma ki, seni (öte dünyada) asla atlatamayacağın bir buluşma daha beklemektedir. Şimde, kendisine tapınmakta bunca ısrar ettiğin ilahına dön de bir bak: onu cayır cayır yakacak, ardından da külünü suya savuracağız!
Ömer Nasuhi Bilmen = (Hazreti Mûsa da) dedi ki: «Çık git. Çünkü artık sana hayatta (bulundukça mukadder olan) dokunma yok demektir. Ve muhakkak ki, senin için bir va'de mahalli de vardır ki, ondan asla ayrılmayacaksın. Ve kendisine tapınıp durduğun tanrına da bak. Biz onu elbette ki yakacağız, sonra da onu denizde parça parça edip savuracağız.»
Ömer Öngüt = Musa dedi ki: “Defol, git! Doğrusu artık hayat boyunca: 'Bana dokunmayın!' demenden başka yapacağın bir şey yoktur. Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir ceza günü var. Sarılıp durduğun, üstüne düşüp tapındığın ilâhına bak! Biz onu yakacağız, sonra da denize atacağız. ”
Şaban Piriş = Musa: -Defol, artık senin için hayatta bana dokunmayın demekten başka bir şey yoktur? Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir azap günü var. Sarılıp üzerine titrediğin ilahına bak, şimdi onu yakacağız sonra küllerini denize savuracağız, dedi.
Sadık Türkmen = (Musa) dedi ki: “Defol git! Hayatın boyunca ‘bana dokunmayın’ diyeceksin. Ayrıca senin için, bir buluşma zamanı vardır; ondan asla geri bırakılmayacaksın. Önünde eğilerek, saygı gösterdiğin/tapındığın şu tanrına/ilâhına bir bak! Biz onu yakacağız, sonra da ufalanmış olarak denize savuracağız.
Seyyid Kutub = Musa ona dedi ki: «Çekil karşımdan» Sen hayatı boyunca insanlara 'Bana değmeyin' demeye mahkûm oldun. Ayrıca asla yakanı kurtaramayacağın başka bir cezan daha vardır. Şimdi tapmaya devam ettiğin ilahının başına neler geleceğini gör. Onu ateşte eriteceğiz, sonra da parçalarını denize atacağız.
Suat Yıldırım = "Defol!" dedi Mûsâ, artık ömür boyunca sen: "Bana dokunmayın, benden uzak durun!" diyeceksin, yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın. Ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza günü var. Şimdi tapınıp durduğun tanrına bak! Biz onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız."
Süleyman Ateş = (Mûsâ): "Git, dedi. Artık hayât boyunca sen: 'Bana dokunmayın!' diyeceksin (toplumdan refüze edilip yalnız başına kalacaksın), sana va'dedilen bir cezâ var ki ondan asla şaşırılmayacaksın (mutlaka o cezânı tam zamanında bulacaksın). Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız, sonra onu ufalayıp denize savuracağız."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: «Bana dokunulmasın») deyip yerinmendir.» Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız.»
Ümit Şimşek = Musa 'Def ol!' dedi. 'Artık hayatın boyunca 'Bana dokunmayın' deyip duracaksın. Ayrıca sana vaad edilen bir azap var ki, ondan asla kurtulamayacaksın. Şimdi tapmakta olduğun tanrına bak: Onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız.'
Yaşar Nuri Öztürk = Mûsa dedi: "Defol, çünkü sen, hayatın boyunca "bana dokunmayın" diyeceksin! Ve senin için asla kaytaramayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak! Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un ufak edip denize dökeceğiz."
İskender Ali Mihr = (Musa A.S): “Artık git! Senin için (söz konusu olan), bütün hayatın boyunca “(bana) dokunmayın” demendir. Muhakkak ki senin için asla vazgeçilmeyecek bir vaad (ceza) vardır. Ve ona, ısrarla kendini vakfettiğin (taptığın) ilâhına bak! Onu mutlaka yakacağız. Sonra da elbette onu, toz haline getirerek (küllerini) savurup denize atacağız.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Musa Samiri”ye “Defol git, bundan sonra senin hayatta karşı çıkamayacağın ve bana dokunmayın demekten başka diyeceğin bir sözün yoktur. Şimdi içinizden gelerek samimi bir şekilde ibadet ettiğiniz şu ilahınıza bakın bakalım. Onu nasıl ateşin içine atıp erittikten sonra, parça parça edip denizin içine atacağım” dedi.
إِنَّمَا إِلَهُكُمُ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا
Tâ-Hâ / 98 -
İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ huve, vesia kulle şey’in ilmen.
Diyanet İşleri = Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Mâbûdunuz, ancak Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak; bilgisi, her şeye şâmildir.
Abdullah Parlıyan = “Size gelince ey İsrailoğulları! Sizin biricik ilahınız, kendisinden başka gerçek ilah olmayan Allah'tır. Sınırsız bilgisiyle herşeyi kuşatan O'dur.”
Adem Uğur = Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Ahmed Hulusi = Ulûhiyet sahibiniz sadece Allâh'tır. . . Tanrı yoktur sadece "HÛ"! İlmiyle her şeyi (her yönden) kuşatandır!
Ahmet Tekin = 'Sizin ilâhınız, kendisinden başka tanrı olmayan, Allah’tır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Ahmet Varol = Sizin ilâhınız ancak kendinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır.'
Ali Bulaç = "Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır."
Ali Fikri Yavuz = Sizin İlâh’ınız, kendisinden başka hiç ilâh bulunmıyan ancak Allah’dır. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Ali Ünal = “(Ey halkım!) Sizin ilâhınız ancak Allah’tır, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.”
Bayraktar Bayraklı = “Sizin tanrınız yalnızca, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
Bekir Sadak = Sizin Tanriniz, ancak, O'ndan baska tanri olmayan Allah'tir. ilmi her seyi icine almistir.
Celal Yıldırım = Sizin ilâhınız kendisinden başka (hakk) hiçbir ilâh olmayan Allah'tır. O, ilmiyle her şeyi kapsayıp kuşatmıştır.
Cemal Külünkoğlu = Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.
Diyanet İşleri (eski) = Sizin Tanrınız, ancak, O'ndan başka tanrı olmayan Allah'tır. İlmi her şeyi içine almıştır.
Diyanet Vakfi = Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Edip Yüksel = Tanrınız, kendisinden başka tanrı olmayan ALLAH'tır. Bilgisi her şeyi içine almıştır.
Elmalılı Hamdi Yazır = sizin ilâhınız ancak o Allahdır ki ondan başka ilâh yok, o ılmi ile her şey'i kuşatmıştır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sizin ilahınız ancak o Allah'tır ki, O'ndar başka ilah yoktur. O, ilmi ile herşeyi kuşatmıştır!» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'dır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Gültekin Onan = “Sizin tanrınız yalnızca, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”
Harun Yıldırım = Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
Hasan Basri Çantay = Ancak sizin Tanrınız kendisinden başka hiçbir Tanrı bulunmayan Allahdır. Onun ilmi her şey'i kuşatmışdır.
Hayrat Neşriyat = Sizin İlâhınız, ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’dır. (O) herşeyi ilmen kuşatmıştır.
İbni Kesir = Sizin ilahınız; ancak O'ndan başka hiç bir ilah olmayan Allah'tır. O, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.
Kadri Çelik = “Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır; O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.”
Muhammed Esed = (Size gelince, ey İsrailoğulları!) Sizin biricik tanrınız, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır; sınırsız bilgisiyle her şeyi kuşatan O'dur!"
Mustafa İslamoğlu = Şu gerçeği hiç unutmayın: ilahınız yalnızca kendisinden başka ilah olmayan Allah'tır: O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Sizin ilâhınız ancak o Allah'tır ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Her şeyi ilmen ihata etmiştir.»
Ömer Öngüt = Sizin ilâhınız, ancak ve ancak O'ndan başka hiç bir ilâh olmayan Allah'tır. İlmi her şeyi kuşatmıştır.
Şaban Piriş = Sizin ilahınız ancak, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.
Sadık Türkmen = Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka İlâh olmayan Allah’tır. (O Allah ki), ilimce herşeyi kuşatmıştır.”
Seyyid Kutub = Aslında sizin ilahınız, kendisinden başka ilah olmayan Allah'dır. O'nun bilgisi her şeyi kapsamı içine almıştır.
Suat Yıldırım = Sizin İlahınız yalnız Allah’tır. Ondan başka ilah yoktur. O her şeyi ilmi ile ihata etmiştir.
Süleyman Ateş = "Tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır."
Tefhim-ul Kuran = «Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.»
Ümit Şimşek = Sizin tanrınız ancak o Allah'tır ki, Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O herşeyi ilmiyle kuşatmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk = Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah'tır. O, ilim bakımından herşeyi çepeçevre kuşatmıştır.
İskender Ali Mihr = Sizin İlâhınız sadece Allah’tır ki, O’ndan başka İlâh yoktur. İlim (ilmi) ile herşeyi kaplamıştır (kuşatmıştır).
İlyas Yorulmaz = Kavmine dönüp “Sizin ilahınız, kendisinden başka ilah olmayan yalnızca Allah dır. O nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır” dedi.
كَذَلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء مَا قَدْ سَبَقَ وَقَدْ آتَيْنَاكَ مِن لَّدُنَّا ذِكْرًا
Tâ-Hâ / 99 -
Kezâlike nakussu aleyke min enbâi mâ kad sebaka, ve kad âteynâke min ledunnâ zikrâ(zikren).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir (Kur’an) verdik.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte böylece geçmişlerin ahvâlinden bir kısmını sana hikâye etmedeyiz ve şüphe yok ki sana katımızdan bir de Kur'ân verdik.
Abdullah Parlıyan = İşte ey peygamber! Böylece geçmişin önemli haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphe yok ki, katımızdan sana bir de Kur'ân verdik.
Adem Uğur = (Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.
Ahmed Hulusi = İşte böylece öne geçmiş olanların haberlerinden bazısını sana hikâye ediyoruz. . . Gerçek ki, sana ledünnümüzden bir zikir (hatırlatıcı) verdik.
Ahmet Tekin = Bu türlü haberleri sana anlattığımız gibi, geçmiştekilerin ibret verici haberlerinden bir kısmını sana kıssalarıyla anlatıyoruz. Sana da, yüce katımızdan okunması ibadet olan bir kitap verdik.
Ahmet Varol = İşte böyle, geçmişlerin haberlerinden bazılarını sana anlatıyoruz. Gerçekten katımızdan sana bir de zikir verdik.
Ali Bulaç = Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), sana geçmişin (daha evvelki ümmetlerin mühim) haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana tarafımızdan bir Zikir (düşünüb kendisinden ibret alınacak KUR’AN) verdik.
Ali Ünal = (Ey Rasûlüm,) işte sana daha önce geçmiş önemli hadiselerden bir kısmını anlatıyoruz. Şurası bir gerçek ki, sana tarafımızdan (ikaz, irşad, ilim, ayrıca inanç, ibadet, ahlâk ve davranış düsturları ihtiva eden) bir kitap verdik.
Bayraktar Bayraklı = Ey Peygamber! İşte böylece, geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir öğüt verdik.
Bekir Sadak = (99-100) Gecmis olaylari sana boyle anlatiriz. Katimizdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yuz cevirirse bilsin ki kiyamet gunu bir gunah yuku yuklenecektir.
Celal Yıldırım = İşte böylece geçmişin önemli haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Katımızdan sana da bir zikir (Kur'ân) verdik.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir (Kur'an) verdik.
Diyanet İşleri (eski) = Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.
Edip Yüksel = Geçmişlerin haberlerini, sana böylece aktarıyoruz. Sana katımızdan bir mesaj vermiş bulunuyoruz.
Elmalılı Hamdi Yazır = İşte sana böyle ya Muhammed geçmişin mühim haberlerinden kıssa naklediyoruz, şübhe yok ki sana ledünnümüzden bir zikir verdik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ya Muhammed, işte sana böyle geçmişin önemli haberlerinden kıssa anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana tarafımızdan bir zikir verdik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir (düşünüp kendisinden ibret alınacak bir kitab) verdik.
Gültekin Onan = Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.
Harun Yıldırım = İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.
Hasan Basri Çantay = Sana geçmiş (ümmet) lerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz. Şübhe yok ki sana tarafımızdan bir zikir vermişizdir.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte böylece geçmiş (ümmet)lerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir Zikir (Kur’ân) verdik.
İbni Kesir = Sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana, katımızdan bir de zikir verdik.
Kadri Çelik = Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir zikir verdik.
Muhammed Esed = İşte sana geçmişte olup bitenlerin mahiyetinden de böyle (bir üslup içinde) bahsediyoruz; çünkü katımızdan hatırlatıcı bir öğreti bahşettik sana.
Mustafa İslamoğlu = İşte bu şekilde, geçmişte yaşanmış birtakım olayların özüne ilişkin anlatımı sana sunmuş olduk; zira sana, katımızdan hatırlatıcı bir mesaj vermiş bulunuyoruz.
Ömer Nasuhi Bilmen = İşte böylece geçmişlerin haberlerinden bir kısmını sana hikâye ediyoruz ve sana kendi tarafımızdan bir kitap da vermişizdir.
Ömer Öngüt = Resulüm! Böylece sana geçmişteki haberlerden bir kısmını anlatıyoruz. Biz sana tarafımızdan bir zikir verdik.
Şaban Piriş = Katımızdan sana verilmiş bir zikir olarak geçmişin haberlerinden işte bu şekilde anlatıyoruz.
Sadık Türkmen = Işte böylece, sana geçmişin haberlerinden anlatıyoruz. Ant olsun, sana katımızdan bir öğüt verdik.
Seyyid Kutub = Sana böylece geçmişin bazı olayların anlatıyoruz. Sana katımızdan öğüt içerikli bir kitap verdik.
Suat Yıldırım = Ey Peygamber! İşte böylece, geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir öğüt verdik.
Süleyman Ateş = (99-100) Gecmis olaylari sana boyle anlatiriz. Katimizdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yuz cevirirse bilsin ki kiyamet gunu bir gunah yuku yuklenecektir.
Tefhim-ul Kuran = Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.
Ümit Şimşek = Geçmiş hadiselerden sana böylece kıssalar anlatıyoruz. Ayrıca sana katımızdan bir de zikir vermiş bulunuyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir zikir vermişizdir.
İskender Ali Mihr = İşte böylece geçmiş olan haberleri sana anlatıyoruz. Ve sana katımızdan Zikri (Kur’ân’ı) verdik.
İlyas Yorulmaz = Geçmişte olan haberlerin bir kısmını sana biz anlatıyoruz ve katımızdan sana öğüt verdik.
مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وِزْرًا
Tâ-Hâ / 100 -
Men a’rada anhu fe innehu yahmilu yevmel kıyâmeti vizrâ(vizren).
Diyanet İşleri = Kim ondan yüz çevirirse şüphesiz ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü yüklenecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Kim yüz çevirirse ondan şüphe yok ki kıyamet günü, ağır bir yük yüklenecek.
Abdullah Parlıyan = Her kim O Kur'ân'dan yüz çevirirse, kıyamet günü ağır bir günah yükü yüklenecektir.
Adem Uğur = Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.
Ahmed Hulusi = Kim Ondan (hatırlatılan hakikatten) yüz çevirirse, muhakkak ki o kıyamet sürecinde ağır bir suç yüklenecektir!
Ahmet Tekin = Kim o kitaptan, Kur’ân’dan yüz çevirir, Kur’ân’a, Kur’ân’daki ilkelerin öğretilmesine, toplumda yaşanmasına karşı engelleyici tedbirler alırsa o, Kıyamet günü, ağır bir sorumluluk sebebiyle cezalandırılacaktır.
Ahmet Varol = Kim ondan yüz çevirirse şüphesiz o kıyamet günü bir günâh yükü yüklenecektir.
Ali Bulaç = Kim bundan yüz çevirirse, şüphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.
Ali Fikri Yavuz = Kim bu KUR’AN’dan yüz çevirirse, muhakkak o, kıyamet günü ağır bir günah (gazab) yüklenecektir.
Ali Ünal = Kim ona sırt dönerse, hiç şüphesiz Kıyamet Günü bütün vücuduna taşıması mümkün olmayan bir yük yüklemiş olacaktır.
Bayraktar Bayraklı = Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki, kıyamet gününde o ağır bir günah yükünü yüklenecektir.
Bekir Sadak = (99-100) Gecmis olaylari sana boyle anlatiriz. Katimizdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yuz cevirirse bilsin ki kiyamet gunu bir gunah yuku yuklenecektir.
Celal Yıldırım = Kim bundan yüzçevirirse. şüphesiz ki Kıyamet günü ağır bir günah yüklenecek.
Cemal Külünkoğlu = Kim bundan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü o, ağır bir günah yüklenerek gelecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.
Diyanet Vakfi = Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.
Edip Yüksel = Kim ondan yüz çevirirse Diriliş Gününde bir (günah) yükü taşıyacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim ondan yüz çevirirse şübhesiz o, Kıyamet günü bir vebal yüklenecek
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet gönünde bir günah yüklenecektir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.
Gültekin Onan = Kim bundan yüz çevirirse, şüphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.
Harun Yıldırım = Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.
Hasan Basri Çantay = Kim ondan yüz çevirirse kıyamet günü şübhesiz ki ağır bir günâh yükünü yüklenecekdir.
Hayrat Neşriyat = Kim ondan yüz çevirirse, artık şübhesiz ki o, kıyâmet günü ağır bir yük (olan günahlarının vebâlini) yüklenecektir.
İbni Kesir = Kim, ondan yüz çevirirse; şüphesiz ki kıyamet günü ağır bir günah yüklenecektir.
Kadri Çelik = Kim bundan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.
Muhammed Esed = Ondan yüz çeviren herkes, hiç şüphe edilmesin ki, Kıyamet Günü'nde sırtında (ağır) bir yük taşıyacaktır;
Mustafa İslamoğlu = Her kim bu (ilahi mesajdan) yüz çevirirse, iyi bilsin ki o, Kıyamet Günü (zorlanacağı) bir sorumluluğun altına girmiş olacak;
Ömer Nasuhi Bilmen = Her kim ondan yüz çevirirse şüphe yok ki, o Kıyamet günü bir ağır günah yükü yüklenecektir.
Ömer Öngüt = Kim ondan yüz çevirirse; bilsin ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü yüklenecektir.
Şaban Piriş = Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü o bir günah yüklenir.
Sadık Türkmen = Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü kötü bir yük yüklenir.
Seyyid Kutub = Kim bu kitab'a yüz çevirirse, kıyamet günü ağır bir günah yükünü sırtında taşır.
Suat Yıldırım = Her kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet gönünde bir günah yüklenecektir.
Süleyman Ateş = Kim ondan yüz çevirirse o, kıyâmet günü (ağır) bir günâh yüklenecekdir.
Tefhim-ul Kuran = Kim bundan yüz çevirirse, şüphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.
Ümit Şimşek = Ondan yüz çeviren, kıyamet gününde ağır bir vebal yüklenmiş olur.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.
İskender Ali Mihr = Kim ondan yüz çevirirse, o zaman muhakkak ki o, kıyâmet günü (ağır) bir yük (kaybettiği dereceleri) yüklenir.
İlyas Yorulmaz = Kim verdiğimiz bu öğütten (Kur’an dan) yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü, yüz çevirmenin ağır yükünü taşıyacaktır.
خَالِدِينَ فِيهِ وَسَاء لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًا
Tâ-Hâ / 101 -
Hâlidîne fîhi, ve sâe lehum yevmel kıyâmeti hımlâ(hımlen).
Diyanet İşleri = Onlar o günahın cezası içinde ebediyen kalacaklardır. Sûra üfürüleceği gün, bu ağır yük onlar için ne kötü bir yüktür!
Abdulbaki Gölpınarlı = Ebedî olarak kalacak azâb içinde; bu, kıyâmet günü, onlara ne de kötü bir yük.
Abdullah Parlıyan = Bu kimseler, günah yükünün altında yani azap içerisinde ebedi kalırlar. Kıyamet günü onlara ne kötü bir yüktür bu.
Adem Uğur = Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!
Ahmed Hulusi = O suçlarının sonucunu yaşamaları sonsuza dektir! Kıyamet süreci o (suç), onlar için ne kötü bir yüktür!
Ahmet Tekin = Onlar, o azap içinde ebedî kalırlar. Kıyamet günü, bu, onlar için ne ağır bir sorumluluk, ne kötü bir cezadır.
Ahmet Varol = Orada sürekli kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!
Ali Bulaç = O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.
Ali Fikri Yavuz = Ebedi olarak o azabın altında kalacaklar. Kıyâmet gününde, bu ne fena bir yüktür!..
Ali Ünal = Sonsuzca kalacaklardır (vücutlarını kuşatmış) o azap yükünün içinde. Kıyamet Günü onların payına düşecek bu yük ne fena bir yüktür!
Bayraktar Bayraklı = Sırtlarında uzun süreli kalan bu yük, kıyamet günü onlar için ne kötüdür!
Bekir Sadak = Devamli bu gunahin azabinda kalacaklar. Kiyamet gunu onlar icin ne kotudur bu yuk!
Celal Yıldırım = O günah taşıma (azabı) içinde devamlı kalacak. Bu da Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!
Cemal Külünkoğlu = Onlar o yükün altında (azabı içinde) ebedi olarak kalacaklardır. Kıyamet günü bu yük, onlar için ne ağır bir yük olacak!
Diyanet İşleri (eski) = Devamlı bu günahın azabında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için ne kötüdür bu yük!
Diyanet Vakfi = Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!
Edip Yüksel = Orada ebedi kalırlar. Diriliş günü bu onlar için ne de kötü bir yüktür.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ebediyyen onun altında kalacaklar ki onlar için Kıyamet günü o ne fena yüktür
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonsuza dek onun altında kalacaklardır. Onlar için kıyamet günü o ne kötü bir yüktür!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Devamlı o azabın altında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için, bu ne fena bir yüktür!
Gültekin Onan = O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.
Harun Yıldırım = Bu kimseler, onda ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!
Hasan Basri Çantay = O (günâh) ın (cezası) içinde ebedî kalıcıdırlar. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yükdür!
Hayrat Neşriyat = (Onlar) onda (o vebâlin altında) ebedî olarak kalıcıdırlar. Kıyâmet gününde, onlar için (bu) ne fenâ bir yüktür!
İbni Kesir = Onda temelli kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yüktür.
Kadri Çelik = O günah taşıma (azabı) içinde devamlı kalacak. Bu da Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!
Muhammed Esed = ebediyyen bu yük altında kalacaktır böyleleri; (bir bilseler,) onlar için Kıyamet Günü'nde ne kötü bir yük olacak bu!
Mustafa İslamoğlu = o sorumluluğun altından bir daha da asla kalkamayacaktır; üstelik o, Kıyamet Günü onlar için çok berbat bir yük olacaktır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!
Ömer Öngüt = Bu kimseler o günah yükünün azabı içinde ebedî kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yüktür!
Şaban Piriş = O yükün altında kalır. Bu kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.
Sadık Türkmen = Sonsuza dek onun altında kalacaklardır. Onlar için kıyamet günü o ne kötü bir yüktür!
Seyyid Kutub = Onlar ebedi olarak bu yükün altında kalırlar. Kıyamet günü bu yük onlar için ne kötü bir yüktür.
Suat Yıldırım = O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.
Süleyman Ateş = Sürekli olarak o yükün altında kalacaklardır. Kıyâmet gününde bu, onlar için ne kötü bir yüktür!
Tefhim-ul Kuran = O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.
Ümit Şimşek = (Onlar) onda (o vebâlin altında) ebedî olarak kalıcıdırlar. Kıyâmet gününde, onlar için (bu) ne fenâ bir yüktür!
Yaşar Nuri Öztürk = Onda temelli kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yüktür.
İskender Ali Mihr = Onlar, onda (o yükün getireceği azabın içinde) ebedî kalacak olanlardır. Ve kıyâmet günü yüklendikleri, onlar için ne kötü (yük)tür.
İlyas Yorulmaz = Onlar kıyamet gününde ebedi kalıcıdırlar. Onların kıyamet günü taşıdığı o yük, ne kadar kötü bir yüktür.
يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا
Tâ-Hâ / 102 -
Yevme yunfehu fîs sûri ve nahşurul mucrimîne yevme izin zurkâ(zurkan).
Diyanet İşleri = O gün günahkârları, (gözleri korkudan donup) gömgök kesilmiş olarak haşredeceğiz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sûrun üfürüleceği gün o mücrimleri gözleri göğermiş bir halde haşrederiz.
Abdullah Parlıyan = Sûr'a üfürüldüğü gün, günahkarları korkudan gözleri göğermiş bir halde bir araya toplayacağız.
Adem Uğur = O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.
Ahmed Hulusi = O süreçte Sur'a nefholunur! O gün suçluları gözleri dönmüş bir hâlde haşrederiz.
Ahmet Tekin = Sûra üfürüleceği gün, işte o gün, biz İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsileri, suçluları, gözleri, bedenleri korkudan pişmanlıktan, donakalmış bir vaziyette mahşerde toplayacağız.
Ahmet Varol = Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.
Ali Bulaç = Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.
Ali Fikri Yavuz = SÛR’a (ikinci defa) üfürüleceği günde (kıyamette) ki, biz mücrimleri (müşrikleri) o gün, kör bir halde mahşerde toplayacağız.
Ali Ünal = O gün Sûr’a üflenecek ve Biz o gün, hayatları günah hasadından ibaret olan inkârcı suçluları yorgunluk ve susuzluktan gözleri morarmış ve kör bir halde haşredeceğiz.
Bayraktar Bayraklı = Sûr'a üflenildiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğermiş bir halde toplarız.
Bekir Sadak = Sura uflendigi gun, iste o gun, suclulari gozleri korkudan gogermis olarak toplariz.
Celal Yıldırım = O gün Sûr'a üfürülecek, o gün suçlu günahkârları gözleri (korku ve heyecandan) gömgök olarak biraraya toplayacağız.
Cemal Külünkoğlu = Sur'a üflendiği gün, o gün günahkârları korkudan ağarmış gözlerle bir araya toplarız.
Diyanet İşleri (eski) = Sura üflendiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğermiş olarak toplarız.
Diyanet Vakfi = O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.
Edip Yüksel = Boruya üfürüldüğü gün, suçluları o gün mavi (kederden yüzleri morarmış) olarak toplarız
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün ki sur üfürülecek ve mücrimler o gün gömgök mahşeri toplayacağız
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün ki, sura üfrülecek ve suçluları o gün Biz, gömgök mahşere toplayacağız.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sûr'a üfürüleceği gün ki biz suçluları o gün, (gözleri korkudan) göğermiş olarak mahşerde toplayacağız.
Gültekin Onan = Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.
Harun Yıldırım = O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri gömgök bir halde mahşerde toplarız.
Hasan Basri Çantay = (Evet) «Suur» un üfleneceği günde ki biz günahkârları o gün gözleri gömgök bir halde, mahşerde toplayacağız.
Hayrat Neşriyat = O gün ki, sûra (ikinci kez) üfürülür ve o gün günahkârları, gözleri gömgök (kör)olarak haşrederiz.
İbni Kesir = Sur'a üflendiği gün, işte o gün; suçluları, gözleri korkudan gövermiş olarak toplarız.
Kadri Çelik = Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkârları o gün, gömgök (kör) gözlerle bir araya toplarız.
Muhammed Esed = O Gün ki, sura üflenir; o Gün ki, suçlu olanları, gözleri (korku ve şaşkınlıktan) donuklaşmış olarak bir araya toplayacağız;
Mustafa İslamoğlu = O gün sura üflenecek; ve Biz de o gün günahı hayat tarzı haline getirmiş olanları, (korku ve dehşetten) morarmış olarak bir araya toplayacağız;
Ömer Nasuhi Bilmen = O gün ki, Sûr'a üfürülür ve o gün mücrimleri gök gözlü olarak haşrederiz.
Ömer Öngüt = O gün Sur'a üflenir ve biz o gün suçluları gözleri dehşetten göğermiş olarak toplarız.
Şaban Piriş = Sur’a üflendiği gün, işte o gün suçluları, uyuşmuş bir halde bir araya toplarız.
Sadık Türkmen = O gün Sûr’a üflenir ve o gün suçluları, yüzlerigözleri gömgök bir halde toplayıp süreriz!
Seyyid Kutub = Sur'a üflendiği gün, o gün günahkârları korkudan ağarmış gözlerle biraraya toplarız.
Suat Yıldırım = Sûra üfleneceği gün, Biz suçlu kâfirleri, gözleri (korku ve heyecandan) gömgök vaziyette haşredip toplayacağız.
Süleyman Ateş = O gün Sûr'a üflenir ve o gün suçluları, gömgök (kör bir durumda) süreriz.
Tefhim-ul Kuran = Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkârları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.
Ümit Şimşek = Sûra üfürüldüğü gün, mücrimleri korkudan gözleri göğermiş halde toplarız.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün sûra üfrülür ve günahkârları o gün gözleri gömgök bir halde haşrederiz.
İskender Ali Mihr = O gün ki, sur’a üfürülür. Ve mücrimleri, o izin günü morarmış olarak haşredeceğiz (toplayacağız).
İlyas Yorulmaz = Sura üfürüldüğü (dirilme işareti verildiği) gün, o gün mücrimleri (günahkârları) gözleri şaşkınlıktan donmuş bir durumda toplarız.
يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا
Tâ-Hâ / 103 -
Yetehâfetûne beynehum in lebistum illâ aşrâ(aşren).
Diyanet İşleri = (103-104) Aralarında birbirlerine “(Dünya’da) sadece on (gün) kaldınız” diye gizli gizli konuşacaklar. -Onların, hakkında konuşacakları şeyi biz daha iyi biliriz.- O vakit içlerinden en aklı başında olanları, “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Aralarında gizli gizli konuşup ancak derler, on geceden fazla kalmadınız dünyâda.
Abdullah Parlıyan = Birbirleriyle fısıldaşarak, “Dünyada on günden fazla kalmadınız değil mi?” diye soracaklar.
Adem Uğur = Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: "Dünyada sadece on gün kaldınız."
Ahmed Hulusi = Kendi aralarında şöyle fısıldaşırlar: "(Dünya'da) sadece on (saat) kaldınız. "
Ahmet Tekin = 'Siz dünyada sadece on gün kaldınız' diye kendi aralarında fısıltı halinde konuşacaklar.
Ahmet Varol = '(Dünyada) sadece on (gün) kaldınız' diye aralarında fısıldaşırlar.
Ali Bulaç = "(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız" diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.
Ali Fikri Yavuz = Aralarında (korkularından) gizlice şöyle konuşacaklar: “- Dünyada ancak on gece kaldınız, değil mi?”
Ali Ünal = O halin dehşeti içinde aralarında fısıldaşır ve içlerinden bir kısmı, “Dünyada olsa olsa on gün kadar kaldınız.” der.
Bayraktar Bayraklı = “Siz dünyada sadece on gün kaldınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar.
Bekir Sadak = "Siz dunyada sadece on gun eglestiniz» diye, aralarinda sakli sakli konusurlar.
Celal Yıldırım = Kendi aralarında, «ancak on (gün veya gece) eyleştiniz» diye fısıldaşacaklar.
Cemal Külünkoğlu = Kendi aralarında: “Siz (dünyada) on (gün) den fazla kalmadınız (değil mi)?” diye gizli gizli fısıldaşacaklar.
Diyanet İşleri (eski) = 'Siz dünyada sadece on gün eğleştiniz' diye, aralarında saklı saklı konuşurlar.
Diyanet Vakfi = Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: «Dünyada sadece on gün kaldınız.»
Edip Yüksel = Aralarında (korkularından) gizlice şöyle konuşacaklar: “- Dünyada ancak on gece kaldınız, değil mi?”
Elmalılı Hamdi Yazır = «Ondan fazla durmadınız» diye aralarında gizli gizli konuşacaklar
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Onlar, aralarında: «On günden fazla durmadınız.» diye gizli gizli konuşacaklar.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Siz dünyada sadece on(gün) kaldınız» diye kendi aralarında gizli gizli konuşurlar.
Gültekin Onan = "(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız" diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.
Harun Yıldırım = Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: "Dünyada sadece on gün kaldınız."
Hasan Basri Çantay = Aralarında gizli gizli konuşacaklar, «(Dünyâda) on (gece) den fazla eğlenmediniz» diye.
Hayrat Neşriyat = Kendi aralarında: '(Dünyada) on (gün)den fazla kalmadınız' diye gizli gizli konuşurlar.
İbni Kesir = Aralarında gizli gizli konuşarak: Siz, sadece o gün eğleştiniz, derler,
Kadri Çelik = “(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız!” diye kendi aralarında fısıldaşırlar.
Muhammed Esed = "Siz dunyada sadece on gun eglestiniz» diye, aralarinda sakli sakli konusurlar.
Mustafa İslamoğlu = korkudan kısılmış bir sesle birbirlerine "(Dünyada) ne kadar kaldınız ki; hepsi hepsi on gün işte!" diye fısıldaşacaklar.
Ömer Nasuhi Bilmen = Aralarında gizlice konuşurlar ki: «(Dünyâda) On günden ziyâde kalmış olmadınız.»
Ömer Öngüt = Aralarında gizli gizli konuşurlar: “Siz dünyada on günden fazla kalmadınız!”
Şaban Piriş = Aralarında: -On günden fazla kalmadınız, diye gizli gizli söyleşirler.
Sadık Türkmen = Kendi aralarında; “Sadece on (gün) kaldınız” diye fısıldaşırlar.
Seyyid Kutub = Kısık bir ses tonu ile birbirlerine «Siz dünyada sadece on gün kaldınız» derler.
Suat Yıldırım = Kendi aralarında sessizce konuşurken:"Dünyada, olsa olsa on gün kadar bir şey kaldınız." derler.
Süleyman Ateş = Kendi aralarında gizli gizli, "(dünyâda) On günden fazla kalmadınız" derler.
Tefhim-ul Kuran = «(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız» diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.
Ümit Şimşek = 'Dünyada olsa olsa on gün kalmışızdır' diye aralarında fısıldaşmaktadırlar.
Yaşar Nuri Öztürk = Aralarında fısıldaşır gibi konuşurlar: "Ancak on gün filan kaldınız."
İskender Ali Mihr = Onlar aralarında: “(Dünyada) sadece 10 (gün) kaldınız.” diye gizlice konuşacaklar.
İlyas Yorulmaz = Kendi aralarında hafif sesle fısıldaşarak “Yeryüzünde yalnızca on gün kaldınız” derler.
نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا
Tâ-Hâ / 104 -
Nahnu a’lemu bimâ yekûlûne iz yekûlu emseluhum tarîkaten in lebistum illâ yevmâ(yevmen).
Diyanet İşleri = (103-104) Aralarında birbirlerine “(Dünya’da) sadece on (gün) kaldınız” diye gizli gizli konuşacaklar. -Onların, hakkında konuşacakları şeyi biz daha iyi biliriz.- O vakit içlerinden en aklı başında olanları, “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ne dediklerini daha iyi biliriz biz aklı ve yolu yordamı daha düzgün olanın ancak bir günceğiz kaldınız dediği zaman.
Abdullah Parlıyan = Biz onların ne dediklerini daha iyi biliriz ve yolu yordamı daha düzgün olan kimseler o zaman: “Bir günden fazla eğleşmediniz” derler.
Adem Uğur = Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: "Bir günden fazla kalmadınız" der.
Ahmed Hulusi = Onların ne dediklerini biz (hakikatleri olarak) daha iyi biliriz; en çok bileni "Sadece bir gün kaldınız" dediğinde.
Ahmet Tekin = Onların en olgun ve akıllı olanlarının:'Orada ancak bir gün kaldınız' diyeceği zaman onların birbirlerine şaşkınlıktan neler söyleyeceklerini biz çok iyi biliriz.
Ahmet Varol = Onların dediklerini biz daha iyi biliriz. En tutarlı görüş sahipleri de: 'Sadece bir gün kaldınız' der.
Ali Bulaç = Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: "Siz yalnızca bir gün kaldınız" derler.
Ali Fikri Yavuz = Aralarında gizlice ne konuşacaklarını biz pek alâ biliriz. Görüşü en üstün olan, (diğerlerine) diyecek ki: “- (dünyada veya kabirde) ancak bir gün kaldınız.”
Ali Ünal = Aralarında konuştukları hususu Biz elbette çok daha iyi biliriz. İçlerinde doğruya daha yakın gören ve düşünenler, “Hayır, belki sadece bir gün kaldınız!” diye karşılık verirler.
Bayraktar Bayraklı = Aralarında konuştuklarını biz daha iyi biliriz. En akıllıları ise, “Sadece bir gün eğleştiniz” der.
Bekir Sadak = Aralarinda konustuklarini Biz daha iyi biliriz. En akillilari: «Sadece bir gun eglestiniz» der. *
Celal Yıldırım = Aralarında neler konuştuklarını biz daha iyi biliriz. Onların en mutedil ve gidişçe en akıllıları ise, «sadece bir gün eyleştiniz» diyecekler.
Cemal Külünkoğlu = Aralarındaki konuşmaları biz herkesten daha iyi biliriz. O vakit içlerinden en aklı başında olanları ise: “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.
Diyanet İşleri (eski) = Aralarında konuştuklarını Biz daha iyi biliriz. En akıllıları: 'Sadece bir gün eğleştiniz' der.
Diyanet Vakfi = Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: «Bir günden fazla kalmadınız» der.
Edip Yüksel = Onların ne konuştuğunu iyi biliriz. En doğru görüşlüleri, 'Siz sadece bir gün kaldınız,' diyordu.
Elmalılı Hamdi Yazır = Gidişce en beri benzerleri «bir günden fazla durmadınız» deyince ne diyeceklerini biz biliriz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Görüşü en üstün olanları, «Bir günden fazla durmadınız.» dediği zaman, ne diyeceklerini Biz biliriz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Aralarında ne konuşacaklarını biz çok iyi biliriz. Görüşü en üstün olan: «Ancak bir gün kaldınız» diyecektir.
Gültekin Onan = Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: "Siz yalnızca bir gün kaldınız" derler.
Harun Yıldırım = Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: "Bir günden fazla kalmadınız" der.
Hasan Basri Çantay = (Aralarında) ne konuşacaklarını biz daha iyi bileniz. Onların gidişi (ve aklı) daha üstün olanları da o zaman: «Bir günden fazla eğlenmediniz» diyecek.
Hayrat Neşriyat = Onların söylemekte olduklarını en iyi bilen biziz! O vakit onların gidişâtça en akıllı olanı: '(Siz) sâdece bir gün kaldınız' der.
İbni Kesir = Onların söylediklerini Biz daha iyi biliriz. En akıllıları da: Sadece bir gün eğleştiniz, der.
Kadri Çelik = Yolca en üstün olanları, “Bir günden fazla durmadınız” dediği zaman, ne dediklerini biz daha iyi biliriz.
Muhammed Esed = İçlerinden en kavrayışlısı: "(Orada) sadece bir tek gün kaldınız!" dediği zaman onların birbirlerine (şaşkınlıktan) neler diyeceklerini de, şüphesiz en iyi Biz biliriz.
Mustafa İslamoğlu = Onların en akıldane yol göstericisinin "Hayır, asla bir günden fazla kalmadınız!" dediği zaman, berikilerin (kendi içlerinde) neler neler diyeceklerini de yine en iyi Biz biliriz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz onların ne diyeceklerini daha ziyâde biliriz, o vakit ki, onların daha mutedilce rey sahipleri olanları diyecektir ki, «Siz bir günden başka kalmış olmadınız.»
Ömer Öngüt = Aralarında konuştuklarını biz daha iyi biliriz. En akıllıları ise: “Siz dünyada ancak bir gün kaldınız!” der.
Şaban Piriş = Biz, onların söylediklerini daha iyi biliriz. En akıllıları “sadece bir gün kaldınız der”.
Sadık Türkmen = Onların dediklerini Biz daha iyi biliriz. Tutulan yol olarak, en iyi olanları da der ki: “Sadece bir gün kaldınız!”
Seyyid Kutub = Aralarındaki konuşmaları biz herkesten iyi biliriz. Bu arada en isabetli görüşlüleri «Siz dünyada sadece bir gün kaldınız» derler.
Suat Yıldırım = Aralarında konuştukları konuyu Biz pek iyi biliriz. Onların en mûtedil ve en makul olanı, o zaman "Siz bir günden daha fazla kalmadınız." diyecek.
Süleyman Ateş = Onların dedikleri(kalış süresi)ni biz daha iyi biliriz. En akıllıları ise: "Siz yalnız bir gün kaldınız," der.
Tefhim-ul Kuran = Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: «Siz yalnızca bir gün kaldınız» derler.
Ümit Şimşek = En aklı başında olanları 'Bir günden fazla kalmadık' dedikleri zaman onların söylediklerini de Biz pek iyi biliyoruz.
Yaşar Nuri Öztürk = Onların söylemekte olduklarını biz daha iyi biliriz. Yolca en seçkinleri olan şöyle diyordu: "Eni sonu, bir gün kaldınız."
İskender Ali Mihr = Onların söyledikleri şeyleri Biz, daha iyi biliriz. Yol bakımından onlara emsal olan “sadece bir gün kaldınız” diyecek.
İlyas Yorulmaz = Onların ne söylediklerini en iyi bilen biziz. Aynı yolda giden onların benzerleri de “Siz (mezarlarda) ancak bir gün kaldınız” demişlerdi.
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا
Tâ-Hâ / 105 -
Ve yes’elûneke anil cibâli fe kul yensifuhâ rabbî nesfâ(nesfen).
Diyanet İşleri = (Ey Muhammed!) Sana dağların (kıyamet günündeki) hâlini soruyorlar. De ki: “Rabbim onları toz edip savuracak.”
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün dağlar ne olur diye soruyorlar sana; de ki: Rabbim onları un ufak eder, kuma döndürür de savurur.
Abdullah Parlıyan = O kıyamet günü, dağların ne olacağını soruyorlar sana. O zaman onlara de ki: “Rabbim onları parça parça edip savuracak.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.
Ahmed Hulusi = Sana dağlardan sorarlar. . . De ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak. "
Ahmet Tekin = Sana dağlarla ilgili sualler soruyorlar.'Rabbim onları temelinden sökerek ufalayıp toz duman halinde savuracak' de.
Ahmet Varol = Sana dağlardan soruyorlar. De ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak,
Ali Bulaç = Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: "Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak"
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), sana dağların kıyâmetteki halini sorarlar(sa), de ki: “- Rabbim onları ufalayıp savuracak.
Ali Ünal = (Rasûlüm,) sana Kıyamet Günü dağların ne olacağını sorarlar. Onlara de ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.
Bayraktar Bayraklı = Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.”
Bekir Sadak = (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»
Celal Yıldırım = (105-106-107) (Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümseklik göreceksin.
Cemal Külünkoğlu = (105-107) (Ey Muhammed!) Sana dağların durumunu soruyorlar. De ki: “Rabbim onları (kıyamet günü) toz edip savuracak. Yerlerini dümdüz ve çırılçıplak bir alana dönüştürecek. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
Diyanet İşleri (eski) = Sana dağları (n kıyamet günündeki haalini) sorarlar. De ki: «Rabbim onları ufalayıb savuracak».
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.
Edip Yüksel = Senden dağları sorarlar. De ki, 'Rabbim onları ufalayıp savuracak.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Bir de sana dağlardan soruyorlar, binaenaleyh de ki: rabbım onları un ufra edip savuracak da
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: «Rabbim, onları un ufak edip savuracak!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sana, (o gün) dağların ne olacağı hakkında sorarlar. Bu takdirde onlara şöyle de: "Rabbim onları un ufak edip tümünü savuracak;
Gültekin Onan = Ve sana dağlardan sorarlar. Binaenaleyh de ki: «Onları Rabbim darmadağın edip savuracaktır.»
Harun Yıldırım = Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.
Hasan Basri Çantay = Sana dağlardan soruyorlar de ki: -Rabbim onları un ufak edecektir.
Hayrat Neşriyat = Ve sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları kül gibi savuracak.
İbni Kesir = Ve sana dağlardan sorarlar. De ki: Rabbım, onları ufalayıp savuracak.
Kadri Çelik = Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: “Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak.”
Muhammed Esed = Ve sana (Kıyamet Günü'nde) dağları(n ne olacağını) soracaklar. O zaman (onlara) de ki: "Rabbim onları toza toprağa çevirip savuracak,
Mustafa İslamoğlu = Sana, (o gün) dağların ne olacağı hakkında sorarlar. Bu takdirde onlara şöyle de: "Rabbim onları un ufak edip tümünü savuracak;
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve sana dağlardan sorarlar. Binaenaleyh de ki: «Onları Rabbim darmadağın edip savuracaktır.»
Ömer Öngüt = Resulüm! Sana dağlardan (kıyamet günü ne olacağından) sorarlar. De ki: “Rabbim onları kül gibi ufalayıp savuracak!”
Şaban Piriş = Sana dağlardan soruyorlar de ki: -Rabbim onları un ufak edecektir.
Sadık Türkmen = Ve sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları kül gibi savuracak.
Seyyid Kutub = Ey Muhammed, sana dağlara ilişkin soru sorarlar. De ki; Rabb'im onları ufalayıp havada savurur.
Suat Yıldırım = (105-106) Bir de sana o gün, dağların durumunu sorarlar. De ki: "Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak, yerlerini dümdüz, boş vaziyette bırakacak."
Süleyman Ateş = Sana dağlardan soruyorlar. De ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak!
Tefhim-ul Kuran = Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: «Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak.»
Ümit Şimşek = Ve sana dağlardan sorarlar. Binaenaleyh de ki: «Onları Rabbim darmadağın edip savuracaktır.»
Yaşar Nuri Öztürk = Sana dağlardan soruyorlar. De ki: "Rabbim onları un ufak edecektir."
İskender Ali Mihr = Ve sana dağ(lar)dan soruyorlar. O zaman onlara de ki: “Rabbim onları savurup atacak.”
İlyas Yorulmaz = Sana dağlar hakkında soruyorlar. Onlara deki “Rabbim onları kıyamet günü yerle bir edecek. ”
فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا
Tâ-Hâ / 106 -
Fe yezeruhâ kâan safsafâ(safsafen).
Diyanet İşleri = “Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan hâlinde bırakacaktır.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Yeryüzünü dümdüz bir hâle getirir.
Abdullah Parlıyan = Yeryüzünü dümdüz bir hale getirecek.
Adem Uğur = Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.
Ahmed Hulusi = "Onların yerlerini boş, dümdüz hâlde bırakır. "
Ahmet Tekin = 'Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak.'
Ahmet Varol = Yerlerini dümdüz, çırılçıplak halde [6] bırakacaktır.'
Ali Bulaç = "Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır."
Ali Fikri Yavuz = Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak.
Ali Ünal = “Neticede yeryüzünü terkedilmiş bir düzlüğe çevirecek.”
Bayraktar Bayraklı = “Böylece yerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.”
Bekir Sadak = (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»
Celal Yıldırım = (105-106-107) (Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümseklik göreceksin.
Cemal Külünkoğlu = (105-107) (Ey Muhammed!) Sana dağların durumunu soruyorlar. De ki: “Rabbim onları (kıyamet günü) toz edip savuracak. Yerlerini dümdüz ve çırılçıplak bir alana dönüştürecek. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
Diyanet İşleri (eski) = (105-108) Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'
Diyanet Vakfi = Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.
Edip Yüksel = 'Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Yerlerini düpedüz bomboş bırakacak
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yerlerini dümdüz bomboş bir halde bırakacak:
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak.»
Gültekin Onan = "Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır."
Harun Yıldırım = Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.
Hasan Basri Çantay = «(Savuracak) da yerlerini dümdüz bir toprak haalinde bırakacak».
Hayrat Neşriyat = 'Onları(n yerlerini) dümdüz, bomboş bir hâlde bırakacak!'
İbni Kesir = Yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek.
Kadri Çelik = “Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır.”
Muhammed Esed = yeri dümdüz ve çıplak bir hale getirecek,
Mustafa İslamoğlu = ve arzı çırılçıplak, kupkuru bir düzlük olarak bırakacak;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Artık onları dümdüz, bomboş bir halde bırakacaktır.»
Ömer Öngüt = “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. ”
Şaban Piriş = Yerlerini de dümdüz, kuru bir toprak haline getirecektir.
Sadık Türkmen = Yerlerini dümdüz (edip) boş bırakacaktır.
Seyyid Kutub = Yerlerini dümdüz ve çırılçıplak bir alana dönüştürür.
Suat Yıldırım = (105-106) Bir de sana o gün, dağların durumunu sorarlar. De ki: "Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak, yerlerini dümdüz, boş vaziyette bırakacak."
Süleyman Ateş = Yerlerini boş, dümdüz bırakacaktır.
Tefhim-ul Kuran = «Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır.»
Ümit Şimşek = Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yerlerini bomboş, dümdüz bırakacaktır."
İskender Ali Mihr = Böylece onu (dağların yerini) boş bir düzlük olarak bırakacaktır.
İlyas Yorulmaz = Yeryüzünü kuru ve çıplak bıraktığında.
لَا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا
Tâ-Hâ / 107 -
Lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emtâ(emten).
Diyanet İşleri = “Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Orada ne bir iniş görebilirsin, ne bir tümsek.
Abdullah Parlıyan = Öyle ki, orada ne kıvrım, ne de tümsek göreceksin.
Adem Uğur = Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
Ahmed Hulusi = "Orada ne çukur ne de tümsek görmezsin. "
Ahmet Tekin = 'Orada ne bir çukur, ne de bir tüm-sek göreceksiniz.'
Ahmet Varol = Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.
Ali Bulaç = "Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek."
Ali Fikri Yavuz = “Onda ne bir çukur göreceksin, ne de bir tümsek.”
Ali Ünal = Orada artık ne iniş ne yokuş, ne çukur ne tümsek görürsün.
Bayraktar Bayraklı = orada ne bir çukur ne de bir tümsek göreceksin!"
Bekir Sadak = (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»
Celal Yıldırım = (105-106-107) (Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümseklik göreceksin.
Cemal Külünkoğlu = (105-107) (Ey Muhammed!) Sana dağların durumunu soruyorlar. De ki: “Rabbim onları (kıyamet günü) toz edip savuracak. Yerlerini dümdüz ve çırılçıplak bir alana dönüştürecek. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
Diyanet İşleri (eski) = (105-108) Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'
Diyanet Vakfi = Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
Edip Yüksel = 'Orda ne ufak bir eğrilik ne de bir tümsek göreceksin.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Onda ne bir eğrilik ne bir yumruluk göremiyeceksin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Orada ne bir eğrilik, ne de bir yumruluk göremeyeceksin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.»
Gültekin Onan = "Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek."
Harun Yıldırım = Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.
Hasan Basri Çantay = «Onlarda ne bir iniş, ne de bir yokuş görmeyeceksin».
Hayrat Neşriyat = 'Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin!'
İbni Kesir = Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.
Kadri Çelik = “Onda ne bir çukur göreceksin, ne de bir tümsek.”
Muhammed Esed = (öyle ki) orada ne kıvrım ne de tümsek göreceksin".
Mustafa İslamoğlu = orada ne bir çukur ne de bir tümsek göreceksin!"
Ömer Nasuhi Bilmen = Orada ne bir eğrilik ve ne de bir yumruluk göremezsin.
Ömer Öngüt = “Öyle ki orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebileceksin!”
Şaban Piriş = Artık orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebilirsin?
Sadık Türkmen = Orada, bir eğrilik ve bir tümsek göremezsin.”
Seyyid Kutub = O alanda hiçbir engebe, hiçbir tümsek göremezsin.
Suat Yıldırım = "Orada artık ne iniş, ne yokuş göreceksin!"
Süleyman Ateş = Orada ne bir eğrilik, ne de bir tümsek görmeyeceksin.
Tefhim-ul Kuran = «Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.»
Ümit Şimşek = Öyle ki, onda ne bir eğim görürsün, ne bir yükseklik.
Yaşar Nuri Öztürk = "Yerlerinde bir eğrilik de bir yumruluk da görmeyeceksin."
İskender Ali Mihr = Orada (dağların yerinde) bir eğrilik ya da bir engebe (alçaklık yükseklik) görmezsin.
İlyas Yorulmaz = Orada ne bir eğrilik, nede bir tepecik görebilirsin.
يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُ وَخَشَعَت الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَنِ فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا
Tâ-Hâ / 108 -
Yevme izin yettebiûned dâıye lâ ivece lehu, ve haşeatil asvâtu lir rahmâni fe lâ tesmeu illâ hemsâ(hemsen).
Diyanet İşleri = O gün kendisinden yan çizmek mümkün olmayan davetçiye (İsrâfil’e) uyarlar. Sesler, Rahmân’ın azametinden dolayı kısılmıştır. Artık sadece fısıltı işitebilirsin.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün hiçbir kimse kalmaz ki Allah'a dâvet edene uymasın ve rahmânın heybetinden sesler kesilir, ancak ayak sesleri, tıpırtılar hâlinde duyulabilir.
Abdullah Parlıyan = O gün tüm insanlar, hiçbir tarafa sapmadan çağırıcı İsrafil'in davetine uyarlar. Bütün sesler, sınırsız rahmet sahibi Rahman'ın huzurunda kısılmıştır. Öyle ki, yalnızca cansız bir fısıltı ve uğultu işitirsin.
Adem Uğur = O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
Ahmed Hulusi = O süreçte zorunlu uyulacak davetçiye tâbi olurlar. . . Rahman korkusuyla sesler kesilir. . . Derinden gelen iniltiden başka bir şey işitmezsin.
Ahmet Tekin = O gün, hiçbir tarafa sapmadan, o çağrıyı yapana, İsrâfil’e uyarlar. Rahmet sahibi, Rahman olan Allah’ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.
Ahmet Varol = O gün hiçbir tarafa sapmadan çağırıcıya uyarlar. Rahman'a karşı sesler kısılmıştır. Artık bir hışırtıdan başka bir şey duymazsın.
Ali Bulaç = O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Ali Fikri Yavuz = O kıyâmet gününde, Sûra üfliyen İsrafil’in çağrısına, sağa sola sapmadan, uyub koşacaklar, Öyle ki, RAHMAN’ın azametinden sesler kısılmıştır. Artık bir hışıltıdan başka hiç bir şey işitemezsin.”
Ali Ünal = O gün herkes, (Hak’kın) davetçisine hiç yalpa yapmadan, sağa sola sapmadan, mecburi teslimiyet halinde ve mecburi bir yönde tâbi olur. Rahmân’ın azamet ve kudreti karşısında bütün sesler kısılmıştır ve duyacağın sadece bir hışıltıdır.
Bayraktar Bayraklı = “O gün insanlar, davetçiye uyacaklar. Ona karşı yan çizme yoktur. Artık, Rahmân'ın hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.”
Bekir Sadak = (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»
Celal Yıldırım = O gün çağrıcıya hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahman (kudret ve azametinin heybetin)den sesler kısılmıştır; fısıltı ve hışıltıdan başka bir şey duymazsın.
Cemal Külünkoğlu = O gün (herkes), kendisinden kaçıp kurtulmak mümkün olmayan bir davetçinin peşinden gider ve tüm sesler o sınırsız rahmet sahibinin huzurunda saygıyla kısılır. Öyle ki yalnızca cansız, baygın bir uğultu işitirsin.
Diyanet İşleri (eski) = (105-108) Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'
Diyanet Vakfi = O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
Edip Yüksel = O gün, en ufak bir sapma göstermeden çağırıcıya uyarlar. Sesler Rahman'ın huzurunda kısılmıştır; fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün da'vetçiye ı'vicasız tebe'ıyyet edecekler öyle ki Rahmanın heybetinden sesler kısılmıştır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün davetçiye hiçbir yana sapmadan uyacaklar. Öyle ki, Rahman'ın heybetinden sesler kısılmıştır; artık bir hışırtıdan başka birşey işitmezsin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye (Sûr'a üfleyenin çağrısına) uyarlar. Öyleki, Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.
Gültekin Onan = O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahmana karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Harun Yıldırım = O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
Hasan Basri Çantay = «O gün o da'vetciye — kendisine muhaalefet etmeksizin — uyub izinden gideceklerdir. Çok esirgeyici (Allahın heybetinden) sesler kısılmışdır. Artık bir hışırtıdan başka bir şey işitmezsin».
Hayrat Neşriyat = 'O gün (herkes) o çağırıcıya (İsrâfîl’e) uyarlar; ona karşı yan çizmek yoktur. Öyle ki, Rahmân(’ın heybetin)den dolayı sesler kısılmıştır; artık seslerin en hafîfinden(yalvaran dudakların kıpırdaması, korkulu ayakların hışırtısından) başka bir şey işitmezsin!'
İbni Kesir = O gün; hiç bir tarafa sapmadan o davetçiye uyacaklardır. Sesler, Rahman' ın heybetinden kısılmıştır ve sen; fısıltıdan başka bir şey işitmezsin.
Kadri Çelik = O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya (Allah'a) uyacaklar. Rahman'a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hışıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Muhammed Esed = O Gün herkes, kendisinden kaçıp kurtulmak kabil olmayan bir davetçinin peşinden gider; ve tüm sesler o sınırsız rahmet Sahibi'nin huzurunda saygıyla kısılır; öyle ki yalnızca cansız, baygın bir uğultu işitirsin.
Mustafa İslamoğlu = O gün onların (tümü), kendisine karşı yanlış yapamayacakları bir davetçiye tabi olmak durumundadırlar: artık bütün sesler O rahmet kaynağının azametinden dolayı iyice kısılmıştır; öyle ki, boğuk bir uğuldu dışında hiçbir ses işitemeyeceksin.
Ömer Nasuhi Bilmen = O gün çağırana tabî olurlar. Onun için bir eğrilik yoktur ve sesler Rahmân için bir korku ile kısılmıştır. Artık en hafif bir sesten başkasını işitemezsin.
Ömer Öngüt = O gün insanlar hiçbir tarafa sapmaksızın, (mahşere) çağıranın (İsrafil'in) dâvetine uyarlar. Rahman'ın korkusundan bütün sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Şaban Piriş = O gün hiç sapmadan çağırana uyarlar, sesler Rahman’ın korkusundan kısılmıştır. Fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Sadık Türkmen = O gün çağırana uyarlar; ki ondan hiçbir sapma yoktur. Rahmân için sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltı dışında ses işitemezsin!
Seyyid Kutub = O gün insanlar, hiç sağa sola sapmaksızın, kendilerini toplamaya çağıran görevlinin adımlarını izlerler. Rahmeti bol olan Allah'ın korkusu ile tüm sesler kısılmıştır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir şey duyamazsın.
Suat Yıldırım = O gün insanlar, Hakkın dâvetçisine hiç bir tarafa sapmadan uyarlar. Rahman’ın azametinden dolayı sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.
Süleyman Ateş = O gün hiç pürüzü olmayan çağrıcıya uyarlar; (ondan sapma imkânı yoktur). Rahmân'ın huzurunda sesler kısılır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Tefhim-ul Kuran = O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)'a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.
Ümit Şimşek = O gün insanlar hiçbir tarafa sapmadan, kendilerini çağıran davetçiye uyarlar. Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır; fısıltıdan başka birşey işitmezsin.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün, eğip bükmesi olmayan davetçiye uyarlar. Rahman'ın huzurunda sesler kısılır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsiniz.
İskender Ali Mihr = İzin günü, kendisinde eğrilik olmayan davetçiye tâbî olurlar. Rahmân’a karşı sesler kısılır. O zaman hemsten (hafif fısıltıdan) başka bir şey (ses) işitmezsin.
İlyas Yorulmaz = Onlar o gün, kendilerinde hiçbir sakatlığın olmadığı davetçilerin çağrılarına tabi olurlar. O gün sesler Rahman için son derece saygılı olup, fısıltıdan başka bir ses duyamazsın.
يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا
Tâ-Hâ / 109 -
Yevme izin lâ tenfauş şefâatu illâ men ezine lehur rahmânu ve radıye lehu kavlâ(kavlen).
Diyanet İşleri = O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
Abdulbaki Gölpınarlı = O gün rahmânın izin verdiği ve sözünden hoşnût olduğu kimseden başka hiçbir fert şefâat de edemez.
Abdullah Parlıyan = O gün sınırsız rahmet sahibi Rahman'ın izin verip, sözünden hoşnut olduğu kimsenin dışında hiç kimsenin şefaati, kayırması fayda vermez.
Adem Uğur = O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.
Ahmed Hulusi = O gün şefaat fayda vermez. . . Sadece Rahman'ın izin verdiği ve sözüne (illâ Allâh diyen) razı olduğu kimse müstesna!
Ahmet Tekin = O gün, Rahmet sahibi Rahmanın şefaat edilmesine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkalarına şefaat fayda sağlamayacak; kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati de fayda vermeyecek.
Ahmet Varol = O gün, kendisine Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.
Ali Bulaç = O gün, Rahman (olan Allah)'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.
Ali Fikri Yavuz = O gün, RAHMAN’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.
Ali Ünal = O gün, Rahmân’ın kendilerine şefaat izni verdiği ve sözlerinden razı olduğu kimselerden başkasına şefaat yetkisi verilmez ki, (umdukları herhangi bir) şefaatin faydası olsun.
Bayraktar Bayraklı = “O gün, Rahmân'ın izin verdiğinden ve sözünden hoşnut olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.”
Bekir Sadak = O gun Rahman'in izin verdigi ve sozunden hosnut oldugu kimseden baskasinin sefaati fayda vermez.
Celal Yıldırım = O gün şefaat yarar sağlamaz ; meğerki Rahmân'ın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse şefaat etmiş olsun.
Cemal Külünkoğlu = O gün, Rahman'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
Diyanet İşleri (eski) = O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
Diyanet Vakfi = O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.
Edip Yüksel = O gün, Rahman'ın izin verdiği ve sözünü uygun gördüğü kimseden başkasının şefaatı (aracılığı) yarar vermez.
Elmalılı Hamdi Yazır = O gün şefaat faide vermez, ancak Rahmânın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse müstesnâ
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başka, hiç kimsenin şefaati fayda vermez.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
Gültekin Onan = O gün, Rahmanın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.
Harun Yıldırım = O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.
Hasan Basri Çantay = O gün çok esirgeyici (Allahın) kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaati fâide vermez.
Hayrat Neşriyat = 'O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözce kendisinden râzı olduğu(konuşmasına izin verdiği) kimseden başkasının şefâati fayda vermez.'
İbni Kesir = O gün; Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
Kadri Çelik = O gün, Rahman'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.
Muhammed Esed = O Gün, hakkında sınırsız rahmet Sahibi'nin izin verdiği, sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasına kayırmanın, arka çıkmanın bir yararı olmayacaktır.
Mustafa İslamoğlu = O gün, kendisine O rahmet kaynağının geçit verdiği ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasına şefaatin hiçbir yararı olmayacak.
Ömer Nasuhi Bilmen = “O gün, Rahmân'ın izin verdiğinden ve sözünden hoşnut olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.”
Ömer Öngüt = O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaatı fayda vermez.
Şaban Piriş = O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.
Sadık Türkmen = O gün şefaat fayda vermez, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu hariç!
Seyyid Kutub = O gün rahmeti bol olan Allah'ın izin verdikleri ve sözünden hoşlandıkları dışında hiç kimsenin aracılığı, şefaati işe yaramaz.
Suat Yıldırım = O gün, Rahman’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.
Süleyman Ateş = O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâ'ati fayda vermez.
Tefhim-ul Kuran = O gün, Rahman (olan Allah)'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.
Ümit Şimşek = O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.
Yaşar Nuri Öztürk = O gün şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna...
İskender Ali Mihr = İzin günü, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu (tasarruf rızasının sahibi) kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.
İlyas Yorulmaz = O gün Rahmanın izin verdiği ve söz olarak razı olduğu kişilerden başkasına, şefaat fayda vermez.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا
Tâ-Hâ / 110 -
Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bihî ılmâ(ılmen).
Diyanet İşleri = O, önlerindekini ve arkalarındakini (dünyadaki ve ahiretteki durumlarını) bilir. Onların bilgisi ise Rahmân’ı kuşatamaz.
Abdulbaki Gölpınarlı = Önlerinde ne varsa onu da bilir, artlarında ne varsa onu da ve onların bilgisi, bunu ihata edemez.
Abdullah Parlıyan = Çünkü O Allah, tüm insanların olmuş olacak, gelmiş gelecek her yaptıklarını bilir. Ama onlar Allah'ı bilgileriyle kavrayamazlar.
Adem Uğur = O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz:
Ahmed Hulusi = Onların önlerindekini de, arkalarındakini de (geçmiş ve geleceklerini) bilir. . . O'nun ilmini ihâta edemezler.
Ahmet Tekin = Allah onların âşikare, saklı gizli yaptıklarını da, gelecekte yapacaklarını da bilir. Onların hiçbirinin ilmi, onu anlamaya, kavramaya yetmez.
Ahmet Varol = O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlarsa O'nu bilgi bakımından kuşatamazlar.
Ali Bulaç = O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar.
Ali Fikri Yavuz = Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.
Ali Ünal = Allah, bütün kullarını gelecekte ve o Yargı Günü’nde neyin beklediğini ve onların dünyadaki bütün halleri, ne yapıp ne söyledikleri dahil bütün geçmişlerini bilir, (bilir de, bazılarına bazıları hakkında şefaat etme yetkisi verir;) o (kul)lar ise, (bunu bilmedikleri gibi,) bilme kapasiteleriyle Allah’ı da asla kavrayamazlar.
Bayraktar Bayraklı = “O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onlar, bilgi olarak Allah'ı kuşatamazlar.”
Bekir Sadak = Allah onlarin gecmislerini de, geleceklerini de bilir. Onlarin hicbirinin ilmi ise O'nu kusatamaz.
Celal Yıldırım = Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir; onların ilmi ise, O'nu kuşatamaz, kavrayamaz.
Cemal Külünkoğlu = (Allah) onların önlerindeki (gelecekleri)ni ve arkalarındaki (geçmişleri)ni bilir. Onların bilgisi ise O'nu(n bilgisini) asla kavrayamaz.
Diyanet İşleri (eski) = Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.
Diyanet Vakfi = O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.
Edip Yüksel = Hiç kimse O'nu bilgice kavrayamazken, O onların geçmişini de geleceğini de bilir.
Elmalılı Hamdi Yazır = O onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, onlar ise onu ılmen ihata edemezler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O, onların geleceklerini de bilir geçmişlerini de. Fakat onların bilgisi O'nu kapsayamaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Onlar ise O'nu ilmen kavrayamazlar.
Gültekin Onan = O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar.
Harun Yıldırım = O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz:
Hasan Basri Çantay = O, onların önlerindekileri de, arkalarındakilerini de bilir. Onların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.
Hayrat Neşriyat = '(O) onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; ve (onlar) bunu ilmen kuşatamazlar.'
İbni Kesir = O, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onların hiç birinin ilmi asla bunu kavrayamaz.
Kadri Çelik = O, önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp ihata edemezler.
Muhammed Esed = (Çünkü) O, insanların gözleri önünde olanı da, onlardan saklı tutulanı da bütünüyle bilmektedir, ama onlar O'nu bilgice asla kuşatamazlar.
Mustafa İslamoğlu = O onların bildiklerini de, bilmediklerini de biliyor; fakat insan bilgi (kapasitesinin sınırlılığı) sebebiyle bunu asla kavrayamaz.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onların ilerisinde olanı da, gerilerinde olanı da bilir. Onlar ise O'nu ilmen ihata edemezler.
Ömer Öngüt = Allah onların geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Kulların ilmi ise bunu kavrayamaz.
Şaban Piriş = Allah, önlerindekini de; arkalarındakini de bilir. Onların ilmi bunu kavrayamaz.
Sadık Türkmen = O (Allah) onların, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar ise ilimce onu kavrayıp kuşatamazlar.
Seyyid Kutub = Allah, insanların geçmişlerini ve geleceklerini tümü ile bilir,
Suat Yıldırım = O, onların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise bunu asla kavrayamaz.
Süleyman Ateş = O, onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O'nu kavrayamazlar.
Tefhim-ul Kuran = O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatmazlar.
Ümit Şimşek = Allah onların geçmişini de bilir, geleceğini de. Onların bilgisi ise Allah'ı kuşatamaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Onların önden gönderdiklerini de arkada bıraktıklarını da bilir, ama onlar O'nu ilimle kuşatamazlar.
İskender Ali Mihr = (Allah), onların önündeki(leri) ve arkasındaki(leri) (onların geçmişini ve geleceğini) bilir ve onu, ilim ile ihata edemezler (bilemezler).
İlyas Yorulmaz = Çünkü onların yapıp önlerine koyduklarını ve yapmaları gerekenlerin hangilerini yapmadıklarını yalnızca Rahman bilir. Ama hiçbir kimse, o Rahman hakkında bilgi sahibi olamaz.
وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا
Tâ-Hâ / 111 -
Ve anetil vucûhu lil hayyil kayyûm(kayyûmi), ve kad hâbe men hamele zulmâ(zulmen).
Diyanet İşleri = Bütün yüzler; diri, yaratıklarına hâkim ve onları koruyup gözeten Allah’a boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen, mutlaka hüsrana uğramıştır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Bütün yüzler eğilir diri ve her an yarattıklarını tedbîr ve tasarruf eden mâbûda; bir zulüm yükünü yüklenmiş olanlarsa mahrûmiyet içindedir.
Abdullah Parlıyan = Bütün yüzler, her zaman diri, herşeyi yaratan ve herşeye hakim olan Allah için saygı ile eğilip, baş eğmiştir. Yaratılış gayesine aykırı davranarak, günah yükü yüklenerek gelenin ise, soluğu kesilir, gücü tükenir ve mahrumiyet içindedir.
Adem Uğur = Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.
Ahmed Hulusi = Vechler (yüzler), Hayy ve Kayyum'a zillet ile boyun eğmiştir. . . Bir zulüm yüklenen (halife oluşunu fark edemeden vefat eden) kimse hakikaten kaybetmiştir.
Ahmet Tekin = Bütün başlar, bütün insanlar ve cinler ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzak, varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran Allah’ın huzurunda eğilmiştir. Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engellemekten, bir zulüm-haksızlık ve şirkten sorumlu olan gerçekten hüsrana uğramıştır, perişan olmuştur.
Ahmet Varol = Yüzler her zaman diri olan ve her zaman koruyup gözeten (Allah)'a boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen ise kaybetmiştir.
Ali Bulaç = (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.
Ali Fikri Yavuz = Bütün yüzler HAYYÜ’L-KAYYÛM olan (ölmeyen ve ezelden beri mevcud olan) Allah’a baş eğmiştir. Bir zulüm yüklenen hakikaten hüsrana uğramıştır.
Ali Ünal = Bütün yüzler, ezelîebedî mutlak Hayat Sahibi ve varlığı hem Kendinden, hem de kendi kendine Kaim Olan’a tam bir teslimiyet içindedir. Ve her kim (en büyük) zu lüm (olan şirk) yüküyle gelmişse, gerçekten hüsrana uğramıştır.
Bayraktar Bayraklı = Bütün yüzler, diri ve her şeye hâkim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise gerçekten perişan olmuştur.
Bekir Sadak = insanlar, diri ve her an yaratiklarini gozetip duran Allah'a boyun egmistir. Yuku zulum olan kimse ise husrana ugramistir.
Celal Yıldırım = Artık bütün yüzler, O hep diri olan ve kendi zatiyle duran ve her şeyi belli kanunla tutan kudrete baş eğmiştir. Zulüm taşıyanlar ise cidden hüsrana uğramıştır.
Cemal Külünkoğlu = (O gün) bütün yüzler, diri ve hayatın ve hâkimiyetin tam sahibi olan Allah'a boyun eğmiştir. Zulüm yüklenerek gelen gerçekten perişan olmuştur.
Diyanet İşleri (eski) = İnsanlar, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah'a boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.
Diyanet Vakfi = Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.
Edip Yüksel = Tüm yüzler O Yaşayan, Ebedi Yönetici'ye çevrilmiştir. Zulüm yüklenenler kaybedecektir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve bütün yüzler o hayyü kayyuma baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen cidden hâib olmuştur
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bütün yüzler, o diri ve herşeyi gözetip durana baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bütün yüzler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah'a baş eğmiştir. Bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.
Gültekin Onan = (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.
Harun Yıldırım = Bütün yüzler, diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.
Hasan Basri Çantay = (Artık bütün) yüzler (ezelde ve ebedde) diri ve herşey'e bihakkın haakim olan Allaha baş eğmişdir. Zulüm yükü taşıyanlar ise hakıykaten husrâne uğramışdır.
Hayrat Neşriyat = 'Ve bütün yüzler O Hayy-ı Kayyûm (hayat sâhibi olan ve herşey kendisiyle kaim olan Allah) için (huzûrunda) baş eğmişlerdir; zulüm yüklenen kimse ise, gerçekten hüsrâna uğramıştır.'
İbni Kesir = Ve bütün yüzler Hayy ve Kayyum olan Allah'a baş eğmiştir. Bir zulüm yükü taşıyanlar ise gerçekten hüsrana uğramıştır.
Kadri Çelik = (Artık bütün) Yüzler, diri ve gözetip duranın (Allah'ın) önünde baş eğmiştir ve yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.
Muhammed Esed = Ve var olan her şeyin kaynağı, dayanağı olan O kendine yeterli ebedi, diri varlık önünde (o Gün) yüzler saygı ve hicapla eğilir; ve zulmün yüküyle yüklü olanın soluğu kesilir, gücü tükenir.
Mustafa İslamoğlu = Her şeyi ayakta tutan Mutlak Diri'nin huzurunda yüzler yere eğilmiştir ve sıtına zulüm yükünü yüklenen kimsenin işi bitmiştir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve yüzler Hayy-ı Kayyûm için zelilâne bir vaziyet almışlardır ve zulmü yüklenmiş olan, muhakkak ki hüsrâna uğramıştır.
Ömer Öngüt = Bütün yüzler Hayy ve Kayyum olan Allah'a zelil olarak boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen ise gerçekten perişan olmuştur.
Şaban Piriş = Ve yüzler hayat sahibi, görüp gözetene dönmüştür. Zulüm yüklenen hüsrana uğramıştır.
Sadık Türkmen = Yüzler, gözeten ve yöneten diriye boyun eğmiştir. Bir zulüm yüklenen kişi perişan olmuştur.
Seyyid Kutub = O gün bütün yüzler, diri ve tüm varlıkları gözetip yöneten Allah'ın karşısında öne eğiktir. Sırtında zulüm yükü taşıyanlar perişan olmuşlardır.
Suat Yıldırım = Bütün yüzler, hayatın ve hakimiyetin tam mânasıyla sahibi olan Hayy-u Kayyum’a baş eğmiştir. Zulüm yüklenerek gelen, gerçekten perişan olmuştur.
Süleyman Ateş = Bütün yüzler, o diri ve yöneticiye boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen perişan olmuştur.
Tefhim-ul Kuran = (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.
Ümit Şimşek = Yüzler Hayy ve Kayyûm olanın önünde eğilmiştir. Zulüm yüklenen kimse o gün gerçekten ziyana düşmüştür.
Yaşar Nuri Öztürk = Bütün yüzler o Hayy ve Kayyûm önünde yere inmiştir. Zulüm taşıyan perişan olup gitmiştir.
İskender Ali Mihr = Hayy ve Kayyum olan (Allah)’a vechler (herkes), boyun eğdi. Ve zulüm yüklenenler heba (cehennemlik) oldular.
İlyas Yorulmaz = O gün yüzler, hep diri ve her şeyi yöneten Rablerine karşı boyun eğer. Ama haksızlık yaparak, o haksızlığın yükünü taşıyarak Rabbinin karşısına gelenler, kesinlikle kaybedenlerden olmuştur.
وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا
Tâ-Hâ / 112 -
Ve men ya’mel mines sâlihâti ve huve mu’minun fe lâ yehâfu zulmen ve lâ hadmâ(hadmen).
Diyanet İşleri = Kim de inanmış olarak salih ameller işlerse, o, ne zulme uğramaktan korkar, ne yoksun bırakılmaktan.
Abdulbaki Gölpınarlı = Fakat inanarak iyi işlerde bulunan ne günâhının arttırılmasından korkar, ne sevâbının eksiltilmesinden.
Abdullah Parlıyan = Her kim iman ederek, doğru dürüst işler işlerse, haksızlığa uğramaktan ve mükafatının eksilmesinden asla korkmaz.
Adem Uğur = Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Ahmed Hulusi = Kim imanlı olarak doğru fiiller ortaya koyarsa, o, bir haksızlığa uğramaktan ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.
Ahmet Tekin = Kim mü’min olarak gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarından ve İslâmî düzenden sorumlu olduğu kısmını hayata geçirir, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün kendisini ilgilendiren alanda bollaşmasını sağlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olur, cârî-kalıcı hayırlar-dan-sâlih amellerden imkânları dahilindekileri işlerse, haksızlıktan, zulümden, hakkının çiğnenmesinden korkmaz.
Ahmet Varol = Kim de mü'min olarak salih ameller işlerse o ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Ali Bulaç = Kim de bir mü'min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne hakkının eksik tutulmasından.
Ali Fikri Yavuz = Her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse, artık o, ne bir zulümden korkar, ne çiğnenmeden (hakkının zayi olmasından).
Ali Ünal = Kim de tam inanmış bir mü’min olarak doğru, yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler (içinde en azından farz olanları) yerine getirmişse, böyle biri ne haksızlığa uğrama korkusu taşıyacaktır, ne de mükâfatından mahrum bırakılma korkusu.
Bayraktar Bayraklı = Her kim, mümin olarak iyi işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Bekir Sadak = inanmis olarak, yararli isler isleyen kimse, haksizliktan ve hakkinin yeneceginden korkmaz.
Celal Yıldırım = Mü'min iken iyiyararlı amellerde bulunan kimse ne haksızlığa uğramaktan, ne de (sevabının) eksilmesinden korkar.
Cemal Külünkoğlu = Kim de inanmış olarak faydalı eylemlerde bulunursa, böyle birinin, haksızlığa uğramaktan ya da (hak ettiğini) alamamaktan korkmasına hiçbir sebep yoktur.
Diyanet İşleri (eski) = İnanmış olarak, yararlı işler işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.
Diyanet Vakfi = Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Edip Yüksel = İnançlı olduğu halde erdemli davrananlar herhangi bir haksızlıktan ve güçlükten korkmayacaktır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim de mü'min olarak salih amellerden işlerse o vakıt o, ne bir zulümden korkar, ne çiğnenmeden
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim de mümin olarak yararlı işler yaparsa, ne bir zulümden korkar, ne de çiğnenmeden.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim de mümin olarak salih amelleri işlerse, artık o, ne bir haksızlıktan ve ne de çiğnenmekden korkar.
Gültekin Onan = Kim de (bir) inançlı olarak salih amellerde bulunursa, artık o ne zulümden korksun, ne hakkının eksik tutulmasından.
Harun Yıldırım = Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Hasan Basri Çantay = Kim, bir mü'min olarak, iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunursa o, ne (seyyiâtının) artırılmasından, ne (hasenatının) ekşitilmesinden endîşe etmez.
Hayrat Neşriyat = 'Kim mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, ne zulüm edilmekten ne de hakkının yenmesinden korkar.'
İbni Kesir = Kim de inanmış olarak salih ameller işlerse; o, zulümden ve hakkının yenmesinden korkmaz.
Kadri Çelik = Kim de bir mümin olarak salih olan amellerde bulunursa, artık o ne zulümden korkar, ne de hakkının eksik tutulmasından.
Muhammed Esed = Buna karşılık, inanıp da dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan kimseye gelince: böyle birinin, haksızlığa uğramaktan ya da (hak ettiği karşılıktan) yoksun bırakılmaktan korkmasına hiçbir sebep yoktur.
Mustafa İslamoğlu = Fakat, kim de mü'min olduğu halde erdemli davranırsa, artık o ne haksızlığa uğramaktan ne de (cehenneme) yem olmaktan korksun.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve her kim mü'min olduğu halde sâlih amellerden işlerse artık o ne zulme uğramaktan ve ne de sevabının eksilmesinden korkmaz.
Ömer Öngüt = Kim mümin olarak sâlih amellerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının yeneceğinden korkar.
Şaban Piriş = Mümin olarak doğruları yapan ise zulümden ve hakkının yenmesinden korkmaz.
Sadık Türkmen = Kim mümin olduğu halde faydalı işi en iyi şekilde yaparsa, bir zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.
Seyyid Kutub = Mü'min oldukları halde iyi ameller işleyenler ne haksızlığa ve ne de ödül kısıntısına uğramaktan korkarlar.
Suat Yıldırım = Mümin olarak güzel ve makbul işler işleyen ise, ne zulümden, ne de haklarının çiğnenmesinden korkar.
Süleyman Ateş = Kim inanarak iyi olan işlerden yaparsa artık o, ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.
Tefhim-ul Kuran = Kim de bir mü'min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne de hakkının eksik tutulmasından.
Ümit Şimşek = İnanmış olarak güzel işler yapan kimse ise, ne bir haksızlığa uğramaktan korkar, ne de ödülünü eksik almaktan.
Yaşar Nuri Öztürk = Mümin olarak hayra ve barışa yönelik iyilikler yapan ise ne haksızlığa uğratılmaktan korkar ne de ezilip horlanmaktan.
İskender Ali Mihr = Ve mü’min (kalbine îmân yazılmış) olarak salih (nefsi ıslâh edici) amel işleyen kimseler, artık zulümden (kendilerine) haksızlık yapılmasından ve (kazandıkları derecelerin) azaltılmasından korkmasınlar.
İlyas Yorulmaz = Kimde inanmış olarak, doğru ve dürüst şeyler yapmışsa, haksızlığa uğrama ve yaptıkları doğru ve güzelliklerin karşılığını alamama korkuları yoktur.
وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا
Tâ-Hâ / 113 -
Ve kezâlike enzelnâhu kur’ânen arabîyyen ve sarrafnâ fîhi minel vaîdi leallehum yettekûne ev yuhdisu lehum zikrâ(zikren).
Diyanet İşleri = İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar, yahut onlara bir uyarı versin diye onda tehditleri teker teker sıraladık.
Abdulbaki Gölpınarlı = İşte biz, belki çekinirler, yahut onlara bir öğüt olur, bir ibret verir diye Arapça olan Kur'ân'ı indirdik ve onda, bâzı tehditleri tekrar tekrar söyledik, açıkladık.
Abdullah Parlıyan = İşte böylece biz sana, bu Kur'ân'ı Arap diliyle ifade edilmiş şekilde indirdik ve O'nda her türden uyarıyı tekrar tekrar apaçık dile getirdik ki, insanlar yollarını bizim kitabımızla bulsunlar diye, yahut bu kitap ve içindeki tehditler, onlarda yepyeni bir bilinç uyanıklığı meydana getirmesi için.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar.
Ahmed Hulusi = İşte böylece O'nu Arapça bir Kur'ân olarak inzâl ettik; Onun içinde tehditkâr haberleri, sonları, türlü türlü açıkladık. . . Umulur ki korunurlar (arınırlar) yahut (Kur'ân) onlara bir öğüt olur.
Ahmet Tekin = İşte böyle uyarılar yapmak için biz Kur’ân’ı bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, açık, edebî, Arapça, okunan bir kitap olarak indirdik. Onda ikazları çok yönlü açıkladık. Umulur ki Allah’a sığınmalarına, emirlerine yapışmalarına, günahlardan arınıp azaptan korunmalarına, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranmalarına, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olmalarına yahut onlarda ibret ve uyanış doğurmasına vesile olur.
Ahmet Varol = İşte onu böyle Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri çeşitli şekillerde açıkladık. Umulur ki sakınırlar ya da bu onlara bir ibret verir.
Ali Bulaç = Böylece biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.
Ali Fikri Yavuz = İşte böylece biz, onu Arabca bir KUR’AN olarak indirdik. Onda tehdidlerden nice türlüsünü tekrar tekrar beyan ettik ki, belki sakınır ve takva yolunu tutarlar; yahud o (Kur’an’daki nasihat ve tehditler), onlara bir ibret ve uyanış verir.
Ali Ünal = Görüldüğü gibi, Biz bu Kitabı Arapça bir Kur’ân olarak indiriyor ve onda tehdit ve uyarılarımızı çeşitli yönleriyle, farklı açılardan ve farklı üslûplarla serdediyoruz. Ta ki, Bize karşı kalbleri saygıyla dolsun, itaatsizlikten sakınsın ve böylece azabımızdan korunsun ve ta ki bu Kur’ân, onlar için her defasında ayrı bir ikaz ve uyarma dersi olsun.
Bayraktar Bayraklı = Biz, onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda uyarıları ayrıntılı olarak açıkladık ki, belki saygılı olurlar, yahut onlara bir hatırlatma yapar.[319]
Bekir Sadak = iste Kuran'i, akrabca okunmak uzere indirdik, onda tehditleri turlu turlu acikladik ki belki sakinirlar yahut onlara ibret verir.
Celal Yıldırım = İşte böylece onu, Arapça Kur'ân olarak indirdik ve tehdîdden (bölümleri ve belgeleri) değişik tekrarlarla açıkladık; ola ki Allah'tan korkup fenalıklardan sakınırlar veya O, onlara yeni bir hatırlama ve idrâk uyanıklığı sağlar.
Cemal Külünkoğlu = İşte böylece biz onu (insanlar anlasın diye) Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve kendilerine bir ibret ve uyanış olsun diye onda uyarı ve tehditlerimizi farklı üsluplarla anlattık.
Diyanet İşleri (eski) = İşte Kuran'ı, Arapça okunmak üzere indirdik, onda tehditleri türlü türlü açıkladık ki belki sakınırlar yahut onlara ibret verir.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar.
Edip Yüksel = Biz, böylece onu Arapça bir Kuran olarak indirdik. Erdemli davranırlar veya onlar için bir öğüt olur diye onda geleceğin haberlerini çeşitli biçimlerde açıkladık.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve işte onu böyle Arabî bir Kur'an olarak indirdik ve bunda vaîydden türlü şekilde tekrar yaptık, ki belki korunur takvâ yolunu tutarlar, yahud da o, onlara bir zikr ihdas eyler
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = İşte böylece Biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri türlü şekillerde tekrarladık ki, belki korunur takva yolunu tutarlar ya da o onlarda bir düşünme, ibret alma meydana getirir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte böylece biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar, yahut onlara bir ibret ve uyanış verir.
Gültekin Onan = Böylece biz onu, Arapça bir Kuran olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.
Harun Yıldırım = Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar korunurlar; yahut da o kendileri için bir ibret ortaya koyar.
Hasan Basri Çantay = Biz onu böylece Arabca bir Kur'an olarak indirdik, onda tehdîdlerden (nicesini) tekrar tekrar açıkladık. Olur ki (meaasîden) korunurlar, yahud o, kendilerinde yeni bir haatıra ve ibret canlandırır.
Hayrat Neşriyat = İşte böylece onu, Arabca bir Kur’ân olarak indirdik ve onda (yaptığımız)tehdidleri türlü şekillerde açıkladık. Tâ ki onlar (günahlardan) sakınsınlar, ya da (o Kur’ân), onlar için (ders alacakları) bir ibret meydana getirsin.
İbni Kesir = Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Belki sakınırlar veya onlara ibret verir diye tehditleri açıkladık.
Kadri Çelik = Böylece biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar veya onlar için bir hatırlama (uyanış) icat eder.
Muhammed Esed = İşte böylece bu (vahyi mesajı) Biz sana Arap diliyle (ifade edilmiş) bir hitabe olarak indirdik; ve onda her türden uyarıyı apaçık dile getirdik ki, insanlar Bize karşı sorumluluk bilinci taşısınlar; yahut bu (kitap) onlarda yepyeni bir bilinç uyanıklığı meydana getirsin.
Mustafa İslamoğlu = Ve böylece Biz bu (vahyi) Arapça bir hitap olarak indirdik; ve ondaki tüm uyarıları bütün boyutlarıyla ortaya serdik: Belki sorumluluk duyarlar veya (bu mesaj) onları (fıtratlarında zaten) var olanı hatırlatarak yeniden ortaya çıkarır diye.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve böylece O'nu bir Arabî Kur'an olarak indirdik ve O'nda tehditlerden mükerrer şeyler açıkladık. Belki korunurlar, yahut onlar için bir öğüt vücuda getirmiş olur.
Ömer Öngüt = Böylece biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki Allah'tan korkarlar veya o, kendileri için bir hatırlatma olur.
Şaban Piriş = -Biz onu işte böyle Arapça Kur’an olarak indirdik. Belki sakınırlar veya onlara ibret olur diye tehditleri o kitapta açıkladık.
Sadık Türkmen = Işte böylece; onu Arapça Kur’an olarak indirdik ve içindeki uyarıları değişik biçimlerde tekrarladık; belki çekinirler ya da bu yöntem onları bir bilgi/ilim edinmeye sevkeder.
Seyyid Kutub = Biz bu Kur'anı böylece sana Arapça bir kitap olarak indirdik. Bu kitapta çeşitli tehditlere yer verdik ki, insanlar kötülüklerden sakınsınlar ya da gönüllerinde uyarıcı bir iz bırakır.
Suat Yıldırım = İşte böylece bu kitabı Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ve onda uyarı ve tehditlerimizi farklı üsluplarla anlattık. Ta ki insanlar Allah’a karşı gelmekten korunsunlar ve ta ki o, kendilerine bir ibret ve uyanış versin.
Süleyman Ateş = Biz sana onu böyle Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda tehditleri türlü biçimlere çevirip açıkladık ki korunsunlar. Yahut (Kur'ân,) onlara bir hatırlama yaptırsın.
Tefhim-ul Kuran = Böylece biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.
Ümit Şimşek = İşte böylece onu sana Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda tehditlerimizi çeşitli şekillerde açıkladık-tâ ki Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar, yahut bu onlar için bir zikir vesilesi olsun.
Yaşar Nuri Öztürk = Biz onu işte böyle, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onun içinde tehditleri türlü ifadelerle sıraladık ki sakınabilsinler, yahut da Kur'an onlara yeni bir hatırlatıcı/hatırlatma sunsun.
İskender Ali Mihr = Ve böylece Kur’ân’ı Arapça olarak indirdik ve O’nda, vaadedilenleri açıkladık. Böylece takva sahibi olurlar veya onlar için bir zikir (ibret) olur.
İlyas Yorulmaz = İşte böylece Kur’an’ı sana Arapça okunuşla biz indirdik. Bu Kur’an’ın içerisinde, insana vaat edilen karşılıkların hepsini kullandık (anlattık) ki, korunurlar veya onlarda öğüt alma kabiliyeti meydana gelir.
فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا
Tâ-Hâ / 114 -
Fe teâlâllâhul melikul hak(hakku), ve lâ ta’cel bil kur’âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuhu ve kul rabbi zidnî ılmâ(ılmen).
Diyanet İşleri = Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme. “Rabbim! İlmimi arttır” de.
Abdulbaki Gölpınarlı = Çok yücedir her şeye sâhip ve mutasarrıf olan gerçek Allah ve acele etme Kur'ân'ı okumak için sana vahiy tamamlanmadan ve de ki: Rabbim, bilgimi çoğalt.
Abdullah Parlıyan = Bütün kâinâta hükümran olan, varlığı değişmeyen ve sonsuz gerçek olan Allah'ın şanı yücelerden yücedir. Ey peygamber! Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce, Kur'ân'ı okumada acele etme, fakat daima “Ey Rabbim! Benim ilmimi artır!” de.
Adem Uğur = Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.
Ahmed Hulusi = Melik ve Hak olan Allâh ne yücedir! O'nun vahyi sana bitmeden önce Kurân'ı (tekrara) acele etme ve: "Rabbim ilmimi arttır" de.
Ahmet Tekin = Hükmü her yerde geçerli, varlığında şüphe olmayan gerçek hakan, sultan olan Allah yücedir. Vahyedilmeye devam eden Kur’ân hükümlerinin nihai şekli, bütünlüğü gerçekleştirilip sana bildirilmeden, gerekli açıklamalar yapılmadan, Kur’ân’a dayalı görüş bildirmekte, uygulama yapmakta acele etme.'Rabbim, benim ilmimi artır.' de.
Ahmet Varol = Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'an('ı okuma)da acele etme ve: 'Rabbim! İlmimi artır! de.
Ali Bulaç = Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: "Rabbim, ilmimi arttır."
Ali Fikri Yavuz = Hükmünü (emir ve yasaklarını) yerine getiren, Hak olan Allah (bütün noksanlıklardan beri ve) yücedir. (Ey Rasûlüm, Cebraîl tarafından) sana vahy tamamlanmazdan evvel, (unutma korkusu ile) KUR’AN’ı okumada acele etme: “- Rabbim! Benim ilmimi artır.” de.
Ali Ünal = Mutlak Hükümdar, Mutlak ve Değişmez Hak olan Allah ne yücedir! (Rasûlüm,) bu Kur’ân’a ait olarak gelen her bir vahyin sana okunması henüz tamamlanmadan onu ezberlemek için tekrar etmekte aceleci davranma ve “Rabbim, benim ilmimi, (bilhassa Kur’ân’ı ve Sen’in muradını idrakimi) artır!” diye dua et.
Bayraktar Bayraklı = Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Kur'ân sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce tekrarlamakta acele etme ve “Rabbim, ilmimi arttır!” de!
Bekir Sadak = Gercek Hukumdar olan Allah Yuce'dir. Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden once, unutmamak icin, tekrarda acele edip durma, «Rabbim! ilmimi artir» de.
Celal Yıldırım = Hakk olan yegâne hükümdar Allah çok yücedir. Vahiy sana henüz tamamlanmadan Kur'ân'ı (hemen okuyayım diye) acele etme ve de ki: «Rabbim ! İlmimi artır.»
Cemal Külünkoğlu = Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur'an'ın sana vahyedilişi sona ermeden onu okumakta acele etme! “Rabbim ilmimi artır” de!
Diyanet İşleri (eski) = Gerçek hükümdar olan Allah Yüce'dir. Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, 'Rabbim! ilmimi artır' de.
Diyanet Vakfi = Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve «Rabbim, benim ilmimi artır» de.
Edip Yüksel = Gerçek Yönetici olan ALLAH çok yücedir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kuran'ı (anlamak için) acele etme ve, 'Rabbim, bilgimi arttır,' de.
Elmalılı Hamdi Yazır = Demek ki Allah o hak şehinşah yüksek, çok yüksek, maamafih sana vahyi tamam edilmeden evvel Kur'anı acele etme ve de ki «rabbım artır beni ılimce»
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Demek ki Allah, O hak hükümdar, yüceler yücesidir !.. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı okumakta acele etme ve: «Rabbim, benim ilmimi artır!» de.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur'ân sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce (unutma korkusu ile) Kur'ân'ı okumada acele etme; «Rabbim! benim ilmimi artır» de.
Gültekin Onan = Hak olan, biricik hükümdar olan Tanrı yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kuran'ı (okumada) acele etme ve de ki: "Rabbim ilmimi arttır."
Harun Yıldırım = Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.
Hasan Basri Çantay = (Öyle ya, o Hak kelâmıdır. Padişahlar) padişah (ı) olan, Hak olan Allah (ın şaanı) çok yücedir. Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur'an (ı okumada) acele etme, «Rabbim, benim ilmimi artır» de.
Hayrat Neşriyat = İşte gerçek hükümdâr olan Allah, çok yücedir. (Ey Habîbim!) Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’ân’(ı okuma)da acele etme! Ve 'Rabbim! İlmimi artır!' de!
İbni Kesir = Gerçek hükümdar olan Allah; yücedir. Kur'an sana vahyedilirken; vahiy bitmezden önce unutmamak için acele tekrar edip durma ve: Rabbım, ilmimi artır, de.
Kadri Çelik = Hak hükümdar olan Allah yücedir. Vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi arttır!”
Muhammed Esed = Öyleyse, (bil ki) Allah, var olan her şeyin ötesindeki yüceler yücesidir; mutlak ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai Gerçek'tir; dolayısıyla, Kuran'ın vahyi sana bütünüyle ulaştırılmadan önce onun hakkında (görüş bildirmekte) tezlik gösterme; fakat (daima) "Ey Rabbim, benim ilmimi artır!" de.
Mustafa İslamoğlu = Sonuçta, aşkın olan Allah,mutlak otoritenin sahibi olarak mutlak hakikatin de kaynağıdır: şu halde O'nun vahyi tamamıyla sana ulaştırılmadan önce, Kur'an hakkında tez canlı davranarak (sonuç çıkarma), fakat, "Rabbim, ilmimi artır!" de.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık şüphe yok ki, melîk-i hak olan Allah Teâlâ pek müteâlîdir. Ve sana vahyedilmesi tamam olmadan evvel Kur'an'ı okumakta acele etme ve de ki: «Yarabbi! Benim için ilmi artır.»
Ömer Öngüt = Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Resulüm! Sana onun vahyi bitmeden önce, Kur'an'ı okumakta acele etme. De ki: “Ey Rabbim! İlmimi artır. ”
Şaban Piriş = Gerçek hükümran olan Allah, yücedir, Vahyi sana tamamlamadan önce Kur’an’a / okumaya acele etme ve “Rabbim bilgimi artır!” de.
Sadık Türkmen = Gerçek hükümdar olan Allah yücedir! Sana vahyi tamamlanmadan, o Kur’an ile (hüküm vermede) acele etme! De ki; “Rabbim, ilmimi/bilgimi artır!”
Seyyid Kutub = Gerçek egemen olan Allah yücedir. Ey Muhammed, Kur'anın sana vahyedilişi sona ermeden onu okumakta acele etme ve 'Rabb'im bilgimi artır' de!.
Suat Yıldırım = Demek ki gerçek Hükümdar olan Allah çok Yücedir. Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan unutma endişesi ile Kur’ân’ı okumada acele etme ve: "Ya Rabbî! Benim ilmimi artır." de!
Süleyman Ateş = Gerçek hükümdar olan Allâh, yücedir. Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur'ân'ı acele okumağa kalkma; "Rabbim, ilmimi artır!" de.
Tefhim-ul Kuran = Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: «Rabbim, ilmimi arttır.»
Ümit Şimşek = Egemenliğin gerçek sahibi olan Allah herşeyden yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'ân'da acele etme. Ve 'Rabbim, ilmimi arttır' de.
Yaşar Nuri Öztürk = O Melik/o hak hükümdar olan Allah, yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce, Kur'an hakkında aceleci olma. Şöyle de:"Rabbim, ilmimi artır!"
İskender Ali Mihr = İşte Hakk ve Melik olan Allah, Yüce’dir. Ve Kur’ân’ın tamamlanması hususunda O’nun vahyi, sana kada edilmeden (tamamlanmadan) önce acele etme. Ve “Rabbim, benim ilmimi artır.” de.
İlyas Yorulmaz = Yüceler yücesi Allah, her şeyin tek sahibi, doğru ve gerçek olan, bizatihi kendisidir. Kur’an’ın sana vahy edilmesi tamamlanmadan önce, onu okumak için acele etme. Yalnızca “Rabbim ilmimi artır” de.
وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا
Tâ-Hâ / 115 -
Ve lekad ahidnâ ilâ âdeme min kablu fe nesîye ve lem necid lehu azmâ(azmen).
Diyanet İşleri = Andolsun, bundan önce biz Âdem’e (cennetteki ağacın meyvesinden yeme, diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
Abdulbaki Gölpınarlı = Andolsun ki daha önce Âdem'le de ahitleşmiştik de unutmuştu ve onu, bilerek, isteyerek günah işleyen bir adam olarak da bulmamıştık.
Abdullah Parlıyan = Andolsun biz daha önce de, Adem'e buyruğumuzu ulaştırmıştık. Fakat O bunu unuttu. O'nu bilerek isteyerek günah işleyen biri olarak veya yasakladığımız şeye karşı sabır ve dirençli bulamadık. Yani yaratılışındaki amaçta azimli ve gayretli olamadı.
Adem Uğur = Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.
Ahmed Hulusi = Bundan önce Adem'i bilgilendirmiştik. . . (Fakat) O unuttu. . . Onu (uyarıyı uygulamada) azîmli bulmadık.
Ahmet Tekin = Andolsun, daha önce de, Âdem’e yerine getirmesi gereken emirler ve tavsiyeler vahyetmiştik. O bunları unuttu. Biz onda bir azim, kararlı bir davranış, bir gayret bulamadık.
Ahmet Varol = Andolsun biz daha önce Adem'e ahid vermiştik ancak o unuttu. Biz onda bir kararlılık bulmadık. [7]
Ali Bulaç = Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
Ali Fikri Yavuz = Doğrusu bundan önce Adem’e (bu ağaçtan yeme diye) emr ettik de unuttu. Biz onda, bir sabır ve sebat bulmadık.
Ali Ünal = Doğrusu, daha önce Âdem’e de bir ahd vermiş (ve bir ağaca yaklaşmasını yasaklamıştık). Fakat O, ihmalde bulundu; kendisini o an için yeterince sabırlı, (bununla birlikte günaha karşı da ısrarlı) bulmadık.
Bayraktar Bayraklı = Andolsun ki, daha önce Âdem'e emretmiştik, fakat unuttu; onu gayretli de bulamadık.[320]
Bekir Sadak = And olsun ki daha once Adem'e secde edin» demistik; iblis'ten baska hepsi secde etmis, o cekinmisti. *
Celal Yıldırım = And olsun ki daha önce Âdem'e de emrimizi vermiştik, ama o unuttu, onda bir azim de görmedik.
Cemal Külünkoğlu = Kasem olsun ki, bundan evvel Âdem'e de tavsiyede bulunmuştuk. O ise unuttu ve O'nun için bir azm bulmadık.
Diyanet İşleri (eski) = And olsun ki daha önce 'Adem'e secde edin' demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.
Diyanet Vakfi = Daha önceleri biz, Adem’e öğüt vermiştik, Fakat onu unuttu. Onu azimli bulmadık.
Edip Yüksel = Geçmişte Adem'den söz almıştık; ancak unuttu. Biz onda bir azim ve kararlılık görmedik.
Elmalılı Hamdi Yazır = Filhakıka bundan evvel Âdeme ahid verdik de unuttu ve biz onda bir azim bulmadık
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Gerçek şu ki, bundan önce Adem'e bir emir verdik, ama o unuttu ve Biz onda bir azim de bulmadık.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık.
Gültekin Onan = Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
Harun Yıldırım = Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.
Hasan Basri Çantay = Andolsun biz bundan evvel Âdeme de vahy (ve emr) etmişizdir. Fakat unutdu o. Biz onda bir azim bulmadık.
Hayrat Neşriyat = And olsun ki, daha önce Âdem’e (yasaklandığı o ağaçtan yememesi için) emir vermiştik; fakat (o bunu) unuttu. (Biz) onda bir azim (bir isyan kasdı ve emrimizde sebat)da bulmadık.
İbni Kesir = Andolsun ki; Biz, daha önce Adem'e de ahid vermiştik. Fakat o unuttu ve Biz onda bir azim bulmadık.
Kadri Çelik = Şüphesiz biz bundan önce Âdem'e ahit (emir) vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
Muhammed Esed = Ve gerçek şu ki, biz Adem'e önceden buyruğumuzu ulaştırmıştık; ne var ki o bunu unuttu; o'nu, yaratılışındaki amaçta azimli ve gayretli bulmadık.
Mustafa İslamoğlu = Ve doğrusu Biz Adem'e, her şeyden önce, talimatımıza (uygun bir fıtrat) nakşetmiştik; fakat o buna yabancılaştı; dolayısıyla Biz onu bu hususta kararlılık sahibi bulmadık.
Ömer Nasuhi Bilmen = Kasem olsun ki, bundan evvel Âdem'e de tavsiyede bulunmuştuk. O ise unuttu ve O'nun için bir azm bulmadık.
Ömer Öngüt = Andolsun ki biz daha önce Âdem'e de ahid vermiştik. Fakat o unuttu. Biz onda azim bulmadık.
Şaban Piriş = Daha önceleri biz, Adem’e öğüt vermiştik, Fakat onu unuttu. Onu azimli bulmadık.
Sadık Türkmen = Ant olsun, önceden Âdem’e de ahit vermiştik. Ancak o unuttu ve onda bir azim bulamadık.
Seyyid Kutub = Biz vaktiyle Adem'e o yasak ağacın meyvasından yememesini tembih ettik. Fakat o bu tembihimizi unuttu. Onda güçlü irade bulamadık.
Suat Yıldırım = Doğrusu Biz daha önce Âdem’e de vahiy ve emir vermiştik, ne var ki o ahdi unuttu, onda bir azim bulamadık.
Süleyman Ateş = Andolsun biz, önceden Âdem'e (o ağaçtan yememesini) emretmiştik, unuttu. Biz onda bir azim (ve sebât) bulmadık.
Tefhim-ul Kuran = Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
Ümit Şimşek = Biz daha önce Âdem'e de buyruğumuzu iletmiştik. Fakat o bunu unutuverdi. Doğrusu Biz onda bir azim bulmadık.
Yaşar Nuri Öztürk = Yemin olsun, biz daha önce Âdem'e ahit verdik de unuttu; biz onda bir kararlılık bulamadık.
İskender Ali Mihr = Ve andolsun ki Âdem (a.s)’a ahd verdik, fakat o unuttu. Ve onu, azîmli bulmadık.
İlyas Yorulmaz = Ademe (insana) daha önceden bir takım vaatlerde bulunmuştuk ve adem bunları unuttu. Biz ademi (insanı) yeterince azimli bulmadık.
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى
Tâ-Hâ / 116 -
Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ.
Diyanet İşleri = Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de, İblis’ten başka melekler hemen saygı ile eğilmişler; İblis bundan kaçınmıştı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Hani, meleklere demiştik ki: Âdem'e secde edin, onlar da secde etmişlerdi, yalnız İblis secde etmekten çekinmişti.
Abdullah Parlıyan = Şöyle ki, biz meleklere: “Adem'in önünde secdeye kapanın!” dediğimiz zaman, İblisin dışında onların hepsi yere kapandı, İblis bunu yapmaya yanaşmadı, geri durdu.
Adem Uğur = Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.
Ahmed Hulusi = Hani biz meleklere (arz kuvvelerine) "Secde edin Adem'e (şuur varlığa)" demiştik de, İblis hariç, (hepsi) hemen secde ettiler. . . (İblis) kaçınmıştı!
Ahmet Tekin = Hani Meleklere:'Âdem’e secde ederek saygı gösterin!' demiştik. İblis hariç melekler secde ederek saygı gösterdiler. O dayattı.
Ahmet Varol = Biz meleklere: 'Adem'e secde edin' dediğimizde İblis dışında hepsi secde etmişti. O ise kaçınmıştı.
Ali Bulaç = Hani biz meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diremişti.
Ali Fikri Yavuz = Bir vakit Meleklere: “- Adem’e hürmet için secde edin.” demiştik de hepsi secde ettiler; İblis müstesna; çekinmişti.
Ali Ünal = Bir vakit de meleklere, “(ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona yeryüzünün halifeliği vazifesinde yardımcı olmaları manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurmuştuk da, hepsi secde etmiş, ama (cinlerden olan) İblis etmemişti. Emre itaatsizlikte diretmişti o.
Bayraktar Bayraklı = Meleklere, “Âdem'e secde ediniz!” demiştik. İblîs'ten başka herkes secde etmişti.
Celal Yıldırım = Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik de onlar secde etmişlerdi; ancak İblîs dayatmış, secde etmemişti.
Cemal Külünkoğlu = Hani biz meleklere: “Âdem'e secde edin (onun önünde hürmetle eğilin)” demiştik, İblis'in dışında (hepsi) yere kapanmışlardı, o, ayak diretmişti.
Diyanet İşleri (eski) = (116-119) 'Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın' dedik.
Diyanet Vakfi = Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.
Edip Yüksel = 'Adem'e secde edin,' dediğimizde melekler secde ettiler, ancak İblis hariç; o reddetti.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve düşün o vaktı ki: Melâikeye «Âdem için secde edin» dedik, hemen secde ettiler, ancak İblîs dayattı
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve o vakti düşün ki, meleklere: «Adem için secde edin!» dedik, hemen secde ettiler;ancak İblis dayattı.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bir vakit meleklere: «Âdem(e hürmet) için secde edin» demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.
Gültekin Onan = Hani biz meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, İblis"in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o ayak diremişti.
Harun Yıldırım = Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.
Hasan Basri Çantay = Hani meleklere: «Âdem için secde edin» demişdik de İblîsden başkaları secde etmişlerdi. O ise dayatmışdı.
Hayrat Neşriyat = Bir zaman meleklere: 'Âdem’e secde edin!' demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler; (o İblis ise) diretti.
İbni Kesir = Hani meleklere demiştik ki: Adem'e secde edin. İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o ise dayatmıştı.
Kadri Çelik = Hani biz meleklere, “Âdem'e secde edin” demiştik de onlar hemen secde etmişlerdi; yalnız İblis hariç. O ise (secde etmekten) şiddetle kaçınmıştı.
Muhammed Esed = (Şöyle ki:) Biz meleklere, "Adem'in önünde yere kapanın!" dediğimiz zaman, İblis'in dışında, onların hepsi yere kapandı; (İblis bunu yapmaya) yanaşmadı;
Mustafa İslamoğlu = Hani meleklere "Adem(oğlu) için emre amade olun!" dediğimiz zaman, onların tümü hemen emre amade olmuştu; fakat sadece İblis yüz çevirmişti.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve o vakit ki, meleklere dedik, «Âdem'e secde ediniz.» Onlar da hemen secde ediverdiler. İblis müstesna, o kaçındı.
Ömer Öngüt = Bir zamanlar biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Yalnız İblis hariç, o diretmişti.
Şaban Piriş = Hani meleklere: -Adem için secde edin demiştik de hemen secde ettiler. İblis ise secde etmedi, kaçındı.
Sadık Türkmen = Hani, biz meleklere buyurmuştuk: “Âdem’i selamlayın/önünde saygı ile eğilin!” İblis dışında hepsi derhal selamladılar. O diretti.
Seyyid Kutub = Hani meleklere «Adem'e secde ediniz» dedik de hemen secde ettiler. Yalnız iblis bu emre uymadı.
Suat Yıldırım = Düşünün ki Biz, bir vakit meleklere: "Âdem’e secde edin!" dedik. Hepsi secde ettiler, yalnız İblis diretti.
Süleyman Ateş = Meleklere: "Âdem'e secede edin," demiştik, secde ettiler, yalnız İblis diretti.
Tefhim-ul Kuran = Hani biz meleklere: «Adem'e secde edin» demiştik, İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diretmişti.
Ümit Şimşek = Meleklere 'Âdem'e secde edin' dediğimizde, İblis hariç hepsi secde etti. O ise bundan geri durdu.
Yaşar Nuri Öztürk = Hani meleklere "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.
İskender Ali Mihr = Ve meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin!” demiştik. İblis hariç, hemen secde ettiler. O (iblis), direndi (secde etmedi).
İlyas Yorulmaz = Bir zamanlar meleklere adem için (bana) secde edin demiştik. İçlerinden İblisin dışındakilerin hepsi Rablerine secde ettiler, İblis ise secde etmemekte diretti.
فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى
Tâ-Hâ / 117 -
Fe kulnâ yâ âdemu inne hâzâ aduvvun leke ve li zevcike fe lâ yuhricennekumâ minel cenneti fe teşkâ.
Diyanet İşleri = Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Demiştik ki: Ey Âdem, şüphe yok ki bu, sana ve eşine düşmandır, sakın sizi cennetten çıkarmasın sonra zahmetlere uğrarsınız.
Abdullah Parlıyan = Bunun üzerine Adem'e demiştik ki: “Ey Adem! Şüphe yok ki, bu sana ve eşine düşmandır, sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra ekip biçmek, kazanmak, harcamak gibi işleri yapmak zorunda kalarak zahmete uğrarsınız.
Adem Uğur = Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!
Ahmed Hulusi = Dedik ki: "Ey Adem, kesinlikle şu (iblis, vehmini tahrik eden kendini beden kabul etme fikri) senin ve eşin (bedenin) için bir düşmandır! Sakın sizi (kendinizi şuur {melekî yapı - kuvve} olarak yaşadığınız) cennetten (bedenselliğe - bilinç yaşamı boyutuna) çıkarmasın; sonra şakî (kendini beden sınırlamasının mutsuzluğu içinde bulan ve bunun sonuçlarını yaşayarak yanan) olursun!" Not: Burada anlatılmak istenen, müşahedemizdekine göre özetle şudur: Adem ismiyle işaret edilen, yokken, Allâh Esmâ'sının ihtiva ettiği ruh {mânâlar bütünü} üflenerek, bir "şuur varlık" hâlinde beyinde yani madde bedenden açığa çıkarılmıştır. Beyin bu açığa çıkarılışı kabul edecek şekilde 'tesviye' edildikten sonra, açığa çıkan bu El Esmâ ruhu - data olan şuur varlık, melekî bir yapı - boyut olarak cinsiyetsizdir. Ne var ki beyinin oluşum sürecinde karındaki ikinci beyin denen nöronlar topluluğunun ve diğer organların yolladığı verilerin beyinde oluşturduğu "ben bu bedenim" düşüncesi, iblis tarafından da kullanılarak, Adem'i, kendini beden kabul noktasına düşürmüştür. İblis diye tanımlanan cin türünün, {göze göre görünmez} ışınsal bedenli varlığın, beyine yolladığı impulse ile tahrik ettiği kendini beden olarak kabullenme fikriyle, şuurun hakikati örtülmüş; kendisini, eşi diye tanımlanmış olan beden kabulü noktasına indirmiştir. Beyin, yapısı itibarıyla, veri tabanını oluşturan genetik bilgiler, şartlanmalar, değer yargıları ve bunun getirisi duygular ile çeşitli fikirler doğrultusunda açığa çıkan bilincin, akıl kuvvesini değerlendirmesiyle kendi DÜNYASI İÇİNDE YAŞAR! Bilincin yani oluşmuş benliğin, şuur boyutunu oluşturan Allâh Esmâ'sına 'İman' etmesi ve "orijin BEN"deki özelliklerle yaşayarak farkında olmadığı meleki denen kuvvelere ermesi istenir. Ona bu hatırlatılmak üzere BİLGİ {KİTAP} yollanır! İşin doğrusunun bu olduğu 'hatırlatılmaktadır'. Şuur ise bu bağlardan öte, hakikati Allâh ilmine uzanan melekî kuvve - nurdur. Şuur, kalp veya daha deriniyle hakikati aksettirmesi itibarıyla 'fuad' (Esmâ mânâ özelliklerini beyine yansıtıcılar - kalp nöronları) diye anlatılır. Fuad adıyla işaret edilen hakikati kavrama özelliği ana rahminde 120. günde ya beyne aksettirilir o takdirde kişi "said" olarak nitelendirilir; ya da aksettirilemez ve beyinde bu açılım olmaz, bu defa da o kişi "şaki" diye tanımlanır. Bundan sonra o nöronların işlevi kopyalandığı beyinden devam eder. "Ayna nöronlar" konusunun bir kapsamı da bu olaydır tespitimize göre! Şuurun, eşi olarak kendisine geçici süre verilmiş olan beden ise, kâh maddeden meydana gelmesi itibarıyla 'arzın dabbesi', kâh bedendeki hayvanlarla ortak özellikler dolayısıyla 'en'am', kâh da şuurun melekî vasfını sınırlaması veya örtmesi fikrini beyinde tetiklemesi itibarıyla 'şeytan' diye tanımlanmıştır. "İnsan" diye tanımlanmış "şuur", kendi orijin yapısını, bedende gözünü açması dolayısıyla da unutmuş, 'hatırlamaz' olduğu için 'zikir - hatırlatıcı' gönderilmiştir. Kur'ân bilgisi, 'zikir' yani 'hatırlatıcı'dır. İnsana hakikatini hatırlatmak içindir. Beyin - beden kabulünün getirisi sınırlı - kayıtlı cehennemî bedensel yaşam; şuur boyutundaki melekî boyuttaki seyir ise cennet yaşamı olarak tanımlanmaktadır. Bütün bu olaylar ve cennet - cehennem tasvirleri bir kısım âyetlerde vurgulandığı üzere, tamamıyla misal yollu benzetme ve işaret yollu anlatımdır. Cennet şuur yaşamı ve şuurdan, El Esmâ özelliklerinin açığa çıktığı bir yaşam olduğu içindir ki; biyolojik - hayvansı beden var olmadığı ve dahi söz konusu olmadığı içindir ki; buna dair oluşlar da o boyutta yer almaz. Onun için cennetin gerçekte, çok algı dışı bir yaşam boyutu olduğuna işaret edilmiştir. Konunun detayları ayrı bir kitap mevzuudur. Ancak Kurân'daki işaretlerin yerli yerinde değerlendirilip anlaşılması için bu kadar bir özet anlayışımızı buraya eklemeyi uygun gördüm. Eksik veya yanlış müşahedem oluşmuşsa bağışlanma dilerim. Hakikatini bilen Allâh'tır. A. H. )
Ahmet Tekin = 'Ey Âdem, bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennet’ten çıkarmasın. Sonra bedbaht olur, sıkıntı çeker, perişan olursun.' dedik.
Ahmet Varol = Bunun üzerine dedik ki: 'Ey Adem! Şüphesiz bu, sana da, eşine de düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Sonra zorluk çekersin.'
Ali Bulaç = Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."
Ali Fikri Yavuz = Biz de Adem’e şöyle demiştik: “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi Cennetden çıkarmasın; sonra zahmet çekersin.
Ali Ünal = Biz de, “Ey Âdem!” buyurduk, “Bu İblis, senin ve eşin için tehlikeli ve hilesi çok bir düşmandır. Bu bakımdan, dikkat edin ki sizi cennetten çıkarmasın, yoksa ihtiyaçlar içinde koşturur durur, bedbaht ve perişan olursun.
Bayraktar Bayraklı = (117-119) “Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Zira cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın” dedik.
Bekir Sadak = (117-11) 9 «Ey Adem! Dogrusu bu, senin ve esinin dusmanidir. Sakin sizi cennetten cikarmasin, yoksa bedbaht olursun. Dogrusu cennette ne acikirsin, ne de ciplak kalirsin; orada ne susarsin de ne de gunesin sicaginda kalirsin» dedik.
Celal Yıldırım = O sebeple, ya Âdem, dedik, şüphesiz ki bu hem sana hem de eşine düşmandır; sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin.
Cemal Külünkoğlu = (117-119) Biz de Âdem'e şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra (dünya hayatına dönerek) mutsuz olursun. Çünkü burada (cennette) senin için aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Ve sen burada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine Biz de "Ey Adem!" demiştik, "İşte bu, sana ve eşine tarifsiz bir düşmanlık beslemektedir; dolayısıyla, onun sizi bu has bahçeden çıkarma girişimlerine karşı çok dikkatli olun; yoksa bedbaht olursun!
Diyanet Vakfi = Biz de demiştik ki: «Ey Âdem! Bu şüphesiz senin için ve refikan için bir düşmandır. Sizi cennetten çıkarmasın, sonra meşakkate düşmüş olursun.»
Edip Yüksel = Biz de dedik ki: “Ey Âdem! Bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulur, sıkıntı çekersiniz!”
Elmalılı Hamdi Yazır = -Ey Adem, bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntı çekersin, dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine Biz de: «Ey Adem, haberin olsun, bu, sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Biz de (Âdem'e) şöyle demiştik: «Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun (sıkıntı çeker, perişan olursun).»
Gültekin Onan = Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."
Harun Yıldırım = Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!
Hasan Basri Çantay = Biz de: «Ey Âdem, demişdik, hiç şübhesiz ki bu, senin de, zevcenin de düşmanıdır. Bundan dolayı sakın sizi cennetden çıkarmasın o. Sonra zahmete düşersin».
Hayrat Neşriyat = Hem demiştik: 'Ey Âdem! Şübhesiz ki bu (şeytan), senin ve zevcenin düşmanıdır; o hâlde sakın sizi Cennetten çıkarmasın (buna sebeb olacak bir günahla sizi kandırmasın); yoksa çok sıkıntı çekersin!'
İbni Kesir = Biz de demiştik ki: Ey Adem, doğrusu bu, hem senin hem de eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa bedbaht olursun.
Kadri Çelik = Bunun üzerine dedik ki: “Ey Âdem, bu gerçekten sana da eşine de düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra meşakkate düşersin.”
Muhammed Esed = ve bunun üzerine Adem'e: "Ey Adem!" dedik, "Gerçek şu ki, bu senin ve eşinin düşmanıdır; öyleyse, dikkat edin, sizi (bu) hasbahçeden çıkarıp da seni bedbaht kılmasın.
Mustafa İslamoğlu = Bunun üzerine Biz de "Ey Adem!" demiştik, "İşte bu, sana ve eşine tarifsiz bir düşmanlık beslemektedir; dolayısıyla, onun sizi bu has bahçeden çıkarma girişimlerine karşı çok dikkatli olun; yoksa bedbaht olursun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Biz de demiştik ki: «Ey Âdem! Bu şüphesiz senin için ve refikan için bir düşmandır. Sizi cennetten çıkarmasın, sonra meşakkate düşmüş olursun.»
Ömer Öngüt = Biz de dedik ki: “Ey Âdem! Bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulur, sıkıntı çekersiniz!”
Şaban Piriş = -Ey Adem, bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntı çekersin, dedik.
Sadık Türkmen = ”ey âdem!” dedik. “Bu sana ve eşine bir düşmanlık yapıp, sakın sizi cennetten çıkarmasın! Sonra çok sıkıntı çekersin!
Seyyid Kutub = Bunun üzerine dedik ki: «Ey Adem, bu şeytan senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa sıkıntı çeker, mutsuz olursun.»
Suat Yıldırım = Biz de dedik ki: "Âdem! İyi bil ki bu, sana da eşine de tam bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra perişan olur, helâke sürüklenirsin!"
Süleyman Ateş = Dedik ki: "Ey Âdem, bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın, sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun."
Tefhim-ul Kuran = Bunun üzerine dedik ki: «Ey Adem, bu gerçekten sana da, eşine de düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.»
Ümit Şimşek = Biz de 'Ey Âdem,' buyurduk. 'İşte bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın o sizi Cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun.
Yaşar Nuri Öztürk = Bunun üzerine dedik ki: 'Ey Adem! Şüphesiz bu, sana da, eşine de düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Sonra zorluk çekersin.'
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine, (Âdem a.s’a şöyle) dedik: “Ey Âdem! Muhakkak ki bu (şeytan), senin için ve zevcen (eşin) için düşmandır. Sonra sakının (dikkat edin ki) sizin ikinizi (de) cennetten çıkarmasın. O zaman şâkî olursunuz.”
İlyas Yorulmaz = Bizde Ademe “Ey Adem! Şüphesiz ki bu İblis, sana ve eşine düşmandır. Dikkat edin sizin ikinizi de cennetten çıkarmasın. Yoksa başkaldıranlardan olursunuz. ”
إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى
Tâ-Hâ / 118 -
İnne leke ellâ tecûa fîhâ ve lâ ta’râ.
Diyanet İşleri = “Şüphesiz senin için orada aç kalmak, çıplak kalmak yoktur.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Çünkü aç kalmaman da ancak oradadır, çıplak kalmaman da.
Abdullah Parlıyan = Çünkü sen o cennette ne aç kalırsın, ne de çıplak.
Adem Uğur = Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.
Ahmed Hulusi = "Oysa senin için onda (biyolojik - hayvansı - madde beden olmadığı için) ne acıkma (hissi) var ne de çıplak kalma!"
Ahmet Tekin = 'Senin acıkmaman ve çıplak kal-maman ancak Cennet’te mümkündür.'
Ahmet Varol = Şüphesiz sen orada acıkmayacak ve çıplak kalmayacaksın.
Ali Bulaç = Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır."
Ali Fikri Yavuz = Çünkü senin acıkman ve çıplak kalmaman (ancak) Cennettedir.
Ali Ünal = Cennette senin için açlık çekmek de yok, çıplak kalmak da.
Bayraktar Bayraklı = (117-119) “Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Zira cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın” dedik.
Bekir Sadak = (117-11) 9 «Ey Adem! Dogrusu bu, senin ve esinin dusmanidir. Sakin sizi cennetten cikarmasin, yoksa bedbaht olursun. Dogrusu cennette ne acikirsin, ne de ciplak kalirsin; orada ne susarsin de ne de gunesin sicaginda kalirsin» dedik.
Celal Yıldırım = Şüphesiz ki senin acıkmaman ve çıplak kalmaman Cennet'tedir.
Cemal Külünkoğlu = (117-119) Biz de Âdem'e şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra (dünya hayatına dönerek) mutsuz olursun. Çünkü burada (cennette) senin için aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Ve sen burada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
Diyanet İşleri (eski) = (116-119) 'Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın' dedik.
Diyanet Vakfi = Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.
Edip Yüksel = 'Burda ne acıkırsın, ne de açıkta kalırsın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Çünkü senin acıkmaman, çıplak kalmaman oradadır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = «Doğrusu senin acıkmaman ve çıplak kalmaman (ancak) cennettedir.»
Gültekin Onan = Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır."
Harun Yıldırım = Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak.
Hasan Basri Çantay = «Çünkü senin acıkmaman, çıplak kalmaman hep oradadır».
Hayrat Neşriyat = 'Doğrusu senin burada ne acıkman, ne de çıplak kalman vardır.'
İbni Kesir = Zira cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın.
Kadri Çelik = “Şüphesiz ki senin için onda acıkmak da yoktur, çıplak kalmak da yoktur.”
Muhammed Esed = (O hasbahçe ki,) orada acıkmaman ve kendini çıplak hissetmemen sağlanmıştır;
Mustafa İslamoğlu = Zira aklından çıkarma ki burada aç değilsin, açık değilsin;
Ömer Nasuhi Bilmen = «Muhakkak ki, senin için orada acıkmak da yoktur, çıplak kalmak da yoktur.»
Ömer Öngüt = “Doğrusu cennette senin için ne acıkmak ne de çıplak kalmak vardır. ”
Şaban Piriş = Oysa cennette ne acıkırsın ne de açık kalırsın.
Sadık Türkmen = Şüphesiz ki orada aç ve çıplak kalmayacaksın.
Seyyid Kutub = Şimdi cennette acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksın.
Suat Yıldırım = (118-119) "Sen cennette asla açlık çekmeyecek, asla çıplak kalmayacaksın. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcağına mâruz kalmayacaksın.
Süleyman Ateş = "Şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksın."
Tefhim-ul Kuran = Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı) dır.»
Ümit Şimşek = 'Orada senin için ne açlık vardır, ne çıplaklık.
Yaşar Nuri Öztürk = "Senin burada ne acıkman söz konusudur ne de çıplak kalman."
İskender Ali Mihr = Muhakkak ki senin için orada (cennette) acıkmak ve çıplak kalmak yoktur.
İlyas Yorulmaz = “Kaldığın bu cennette senin için susuz kalmak ve çıplak kalmak gibi bir eksiğin yok. ”
وَأَنَّكَ لَا تَظْمَأُ فِيهَا وَلَا تَضْحَى
Tâ-Hâ / 119 -
Ve enneke lâ tazmeu fîhâ ve lâ tadhâ.
Diyanet İşleri = “Orada ne susuzluk çekersin, ne de güneş altında kalırsın.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve sen orada susamazsın, güneşin harâreti de dokunmaz sana.
Abdullah Parlıyan = Susuzluğa uğramak ve güneşin sıcağını çekmek de yok.
Adem Uğur = Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.
Ahmed Hulusi = "Kesinlikle sen onda (yeni madde - biyolojik bedensiz yaratılışın dolayısıyla) ne susarsın ne de güneşten yanarsın!"
Ahmet Tekin = 'Sen Cennet’te susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.'
Ahmet Varol = Ve sen orada susamayacak ve güneş sıcağında yanmayacaksın.
Ali Bulaç = Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da."
Ali Fikri Yavuz = Ve sen orada susamazsın, güneşte yanmazsın.”
Ali Ünal = Orada susuzluk da çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcaklığına da maruz kalmayacaksın.
Bayraktar Bayraklı = (117-119) “Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Zira cennette ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın” dedik.
Bekir Sadak = (117-11) 9 «Ey Adem! Dogrusu bu, senin ve esinin dusmanidir. Sakin sizi cennetten cikarmasin, yoksa bedbaht olursun. Dogrusu cennette ne acikirsin, ne de ciplak kalirsin; orada ne susarsin de ne de gunesin sicaginda kalirsin» dedik.
Celal Yıldırım = Ve sen orada susamazsın, güneşte de yanmazsın.
Cemal Külünkoğlu = (117-119) Biz de Âdem'e şöyle demiştik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra (dünya hayatına dönerek) mutsuz olursun. Çünkü burada (cennette) senin için aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Ve sen burada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
Diyanet İşleri (eski) = (116-119) 'Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın' dedik.
Diyanet Vakfi = Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.
Edip Yüksel = 'Burda ne susuzluk çeker, ne de sıcaktan bunalırsın.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve sen orada susamazsın ve Güneşte yanmazsın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = ve sen orada susamazsın ve güneşte yanmazsın.» dedik.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Ve sen orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın»
Gültekin Onan = Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da."
Harun Yıldırım = Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.
Hasan Basri Çantay = «Ve sen hakıykaten burada susamayacaksın, Güneş (in sıcağı altında da) kalmayacaksın».
Hayrat Neşriyat = 'Ve şübhesiz ki sen, burada ne susarsın, ne de sıcakta kalırsın.'
İbni Kesir = Orada ne susarsın, ne de güneşte yanarsın.
Kadri Çelik = “Ve gerçekten sen onda susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın.”
Muhammed Esed = keza, orada susamaman ve güneşin sıcaklığından etkilenmemen de sağlanmıştır".
Mustafa İslamoğlu = yine unutma ki burada ne susuzluk çekersin, ne de sıcağa maruz kalırsın!"
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve şüphesiz ki, sen orada susamazsın ve güneşin hararetine uğramazsın.»
Ömer Öngüt = “Orada ne susarsın, ne de sıcaklığın sıkıntısını duyarsın. ”
Şaban Piriş = Ne susuzluk hissedersin ne de güneşte yanarsın.
Sadık Türkmen = Orada susamayacaksın ve yükselen güneşin sıcağından etkilenmeyeceksin.”
Seyyid Kutub = Yine burada susuzluk çekmeyecek, sıcaktan kavrulmayacaksın.
Suat Yıldırım = (118-119) "Sen cennette asla açlık çekmeyecek, asla çıplak kalmayacaksın. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcağına mâruz kalmayacaksın.
Süleyman Ateş = "Ve sen susamayacaksın, kuşluk vakti güneşi(nin ısısı)ndan etkilenmeyeceksin."
Tefhim-ul Kuran = Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da.»
Ümit Şimşek = 'Susuzluk duymazsın, güneşin sıcağını da çekmezsin.'
Yaşar Nuri Öztürk = "Ve sen burada ne susayacaksın ne de güneşten yanacaksın."
İskender Ali Mihr = Ve muhakkak ki sen, orada susamazsın ve (sıcaktan) yanmazsın.
İlyas Yorulmaz = “Sen orada aç da kalmayacaksın ve senin için yakıcı bir güneş de yok” dedik.
فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَى
Tâ-Hâ / 120 -
Fe vesvese ileyhiş şeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke alâ şeceratil huldi ve mulkin lâ yeblâ.
Diyanet İşleri = Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Şeytan, ona vesvese verdi de ey Âdem dedi, sana ebedîlik ağacını ve zeval bulmayacak devleti göstereyim mi?
Abdullah Parlıyan = Şeytan O'na vesvese vererek: “Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve dolayısıyla hiç çökmeyecek bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” dedi.
Adem Uğur = Derken şeytan onun aklını karıştırıp "Ey Adem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?"
Ahmed Hulusi = (Sonunda) Şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem, sana ölümsüzlük ağacını ve eskiyip yok olmaz mülkü bildireyim mi?" dedi.
Ahmet Tekin = Nihayet şeytan ona vesvese verdi, aklını karıştırdı:'Ey Âdem, sana sonsuzluk bitkisini ve çökmesi mümkün olmayan bir devleti, bir saltanatı göstereyim mi?' dedi.
Ahmet Varol = Sonunda şeytan ona vesvese verdi ve: 'Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü bildireyim mi?' dedi.
Ali Bulaç = Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?"
Ali Fikri Yavuz = Nihayet Şeytan Adem’e vesvese verdi. Şöyle dedi: “- Ey Adem! Seni (yediğin takdirde ölmeyeceğin ve devamlı surette Cennette kalacağın), ebedilik ağacına, bir de son bulmıyacak devlete delâlet edeyim mi?
Ali Ünal = Fakat şeytan Âdem’e vesvese verdi ve “Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?” dedi.
Bayraktar Bayraklı = Ama, şeytan ona vesvese verip, “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir hükümranlık göstereyim mi?” dedi.
Bekir Sadak = Ama seytan ona vesvese verip: «Ey Adem! Sana sonsuzluk agacini ve cokmesi olmayan bir saltanati gostereyim mi? dedi.
Celal Yıldırım = Bununla beraber,Şeytan ona vesvese verdi de, ey Âdem, dedi, sana ebedîlik ağacını, çürüyüp yok olmayacak bir mülkü salık vereyim mi ?»
Cemal Külünkoğlu = Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana (yediğin takdirde ölmeyeceğin ve devamlı surette cennette kalacağın) ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?”
Diyanet İşleri (eski) = Ama şeytan ona vesvese verip: 'Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?' dedi.
Diyanet Vakfi = Derken şeytan onun aklını karıştırıp «Ey Âdem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?»
Edip Yüksel = Şeytan, 'Adem, sana ebedilik ağacını ve tükenmez bir egemenliği göstereyim mi,' diye ona fısıldadı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Derken Şeytan ona vesvese verdi: ey Âdem! sana kılâğuzluk edeyim mi Huld ağacına ve çürümez mülke? dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Derken şeytan ona vesvese verdi: «Ey Adem, sana sonsuzluk ağacını ve çürümesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?» dedi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Nihayet şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi: «Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?»
Gültekin Onan = Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?"
Harun Yıldırım = Derken şeytan onun aklını karıştırıp "Ey Adem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?"
Hasan Basri Çantay = Nihayet şeytan onu fitledi: «Ey Âdem, dedi, seni ebedîlik ağacına, zeval bulmayacak bir devlete (ulaşdırmaya) delâlet edeyim mi»?
Hayrat Neşriyat = Derken şeytan ona vesvese verdi: 'Ey Âdem! Sana ölümsüzlük ağacına ve yok olmayacak bir mülk üzerine rehberlik edeyim mi?' dedi.
İbni Kesir = Ama şeytan ona vesvese verdi ve: Ey Adem, sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi? dedi.
Kadri Çelik = Sonunda şeytan ona vesvese vererek dedi ki: “Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?”
Muhammed Esed = Ne var ki, Şeytan o'na sinsice fısıldayarak: "Ey Adem!" dedi, "Sana sonsuzluk ağacını ve (dolayısıyla) hiç çökmeyecek bir hükümranlığı(n yolunu) göstereyim mi?"
Mustafa İslamoğlu = Hal böyleyken Şeytan onu vehimlere sürükleyerek "Ey Adem!" dedi, "Sana sonsuzluk ağacını ve sonu gelmez bir saltanatın (yolunu) göstereyim mi?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra O'na şeytan vesvesede bulundu, dedi ki: «Ey Âdem, seni ebedîyyet ağacına ve fena bulmayacak bir mülke delâlet edeyim mi?»
Ömer Öngüt = Sonunda şeytan ona vesvese verdi. “Ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” dedi.
Şaban Piriş = Sonunda şeytan ona vesvese verdi: -Ey Adem dedi, Sana ebedilik sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir saltanat göstereyim mi?
Sadık Türkmen = Nihayet şeytan ona vesvese verdi; “Ey Âdem!” dedi: “Sana sonsuzluk ağacını ve gücünü yitirmeyecek bir mülkü/krallığı göstereyim mi?”
Seyyid Kutub = Fakat şeytan «Ey Adem, ölümsüzlük ağacını ve hiç yıkılmayacak egemenliğin sırrını sana göstereyim mi?» diyerek onu ayarttı.
Suat Yıldırım = Ama şeytan ona vesvese verip: "Âdem! dedi, "ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim?"
Süleyman Ateş = Nihâyet şeytân ona fısıldayıp: "Ey Âdem, sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi? dedi.
Tefhim-ul Kuran = Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: «Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?»
Ümit Şimşek = Fakat Şeytan ona vesvese verdi. 'Âdem,' dedi. 'İster misin, sana ebediyet ağacının veya hiç son bulmayacak bir saltanatın yolunu göstereyim?'
Yaşar Nuri Öztürk = Derken, şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: "Ey Âdem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez, çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?"
İskender Ali Mihr = Böylece şeytan, ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana, ebedîlik ağacına ve sona ermeyecek bir saltanata, delâlet edeyim mi (ulaşmanı sağlayayım mı)?”
İlyas Yorulmaz = Sonra Adem’e şeytan vesvese verdi ve ona “Ey Adem! Sana ölümsüzlük ağacının hangisi olduğunu ve bitmez tükenmez bir mülkün kaynağını göstereyim mi?” dedi.
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى
Tâ-Hâ / 121 -
Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.
Diyanet İşleri = Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.
Abdulbaki Gölpınarlı = İkisi de o ağacın meyvesından yediler de avret yerlerini gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular ve Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de umduğundan mahrûm oldu.
Abdullah Parlıyan = Ve böylece her ikisi de, o ağacın meyvesinden yediler, cennet elbiselerinden soyuluverdiler de, çıplaklıklarının farkına vardılar, cennet bahçesinden topladıkları yapraklarla üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Adem Rabbinin emrine karşı gelmiş oldu da, ciddi bir hataya düşerek şaşırıp kaldı.
Adem Uğur = Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı.
Ahmed Hulusi = İkisi de (şuur ve bilinç {beden}) ondan (ağacın, bedenselliğin meyvesinden) yediler! SEVAT'ları (bedenleri) hissedilir oldu da Cennet yaprağından (bedensellik duygusunu bilinçteki hissedişleriyle) örtmeye çalıştılar! Adem, Rabbine âsi oldu da yaşayışı bozuldu.
Ahmet Tekin = Bunun üzerine o bitkinin mahsulün-den yediler. Kendilerini ayıplatacak fiilleri akıllarına geldi ve edep yerleri açıldı. Üstlerini, Cennetten topladıkları yapraklarla örtmeye çalıştılar. Bu sebeple Âdem Rabbine âsi oldu, düzeni bozuldu, zarar gördü.
Ahmet Varol = Böylece ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri açıldı ve cennet yapraklarıyla üstlerini örtmeye başladılar. Adem Rabbinin buyruğuna karşı geldi ve yolu şaşırdı.
Ali Bulaç = Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı.
Ali Fikri Yavuz = Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri, kendilerine açılıverdi ve üzerlerine Cennet yaprağından örtüb yamamağa başladılar. Adem Rabbine asi oldu da şaşırdı.
Ali Ünal = Âdem ve eşi, şeytana kanarak kendilerine yasaklanan ağaçtan yediler de, edep yerleri (ve bütün beşerî hususiyetleri) kendilerine açılıp belli oluverdi ve oraları cennet yapraklarıyla hemen örtmeye giriştiler. Âdem, Rabbisinin emrine tâbi olmadı ve bu sebeple yaptığında isabet kaydetmedi.
Bayraktar Bayraklı = Bunun üzerine ikisi de ağaçtan yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Âdem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.
Bekir Sadak = Bunun uzerine ikisi de o agacin meyvasindan yedi, ayip yerleri gorunuverdi. Cennet yapraklariyla ortunmeye koyuldular. Adem, Rabbine bas kaldirdi ve yolunu sasirdi.
Celal Yıldırım = Bunun üzerine Âdem'le eşi o ağaçtan yediler. Bu sebeple edep yerleri açılıverdi. Üzerlerini Cennet yapraklarıyla örtmeğe başladılar ve böylece Âdem, Rabbına karşı geldi de şaşırıp kaldı.
Cemal Külünkoğlu = Böylece ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Meyveyi tadar tatmaz (üzerlerindeki cennet elbisesi bir ceza olarak gitti ve) ayıp yerleri açığa çıktı. Bunun üzerine cennetteki ağaçların yaprakları ile örtünmeye koyuldular. (Böylece) Âdem (yanılarak da olsa) Rabbine karşı geldi ve şaşırıp kaldı.
Diyanet İşleri (eski) = Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.
Diyanet Vakfi = Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı.
Edip Yüksel = İkisi de ondan yediler ve bunun üzerine vucutları kendilerine göründü. Cennetin yaprakları ile örtünmeye çalıştılar. Adem Rabbine karşı geldi ve şaşırdı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Bunun üzerine ikisi de ondan yediler, derhal kendilerine kötü yerleri açılıverdi ve üzerlerine Cennet yaprağından yamamağa başladılar ve Âdem rabbına asîy oldu da şaşkın düştü
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bunun üzerine ikisi de ondan yediler; hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp göründü, üzerlerine cennet yaprağından yamamağa başladılar ve Adem Rabbine asi oldu da şaşkın düştü.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.
Gültekin Onan = Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. Adem, rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı.
Harun Yıldırım = Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı.
Hasan Basri Çantay = İşte bunun üzerine ikisi de ondan yediler. Hemen kötü yerleri açılıverdi. Üstlerini cennet yaprağından yamamıya başladılar. Âdem Rabbine karşı geldi de şaşıb kaldı.
Hayrat Neşriyat = Bunun üzerine ondan (o ağacın meyvesinden) yediler; böylece (Cennet elbiseleri üzerlerinden hemen alınmakla) avret yerleri kendilerine göründü ve derhâl (bir pişmanlık ve utançla) Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem, Rabbi(nin emri)ne âsî oldu da şaşırdı.
İbni Kesir = Bunun üzerine ikisi de ondan yediler. Hemen ayıp yerleri açıldı. Üzerlerine cennet yapraklarından yamamaya başladılar. Adem, Rabbına karşı geldi de şaşkın düştü.
Kadri Çelik = Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine uyumsuzluk gösterdi de kemalinden oldu.
Muhammed Esed = Ve böylece her ikisi de o ağac(ın meyvesin)den yediler; bunun üzerine çıplaklıklarının farkına vardılar ve bahçeden topladıkları yapraklarla üzerlerini örtmeye çalıştılar. Ve (böylece) Adem Rabbine karşı geldi ve dolayısıyla ciddi bir hataya düşmüş oldu.
Mustafa İslamoğlu = Derken o ikisi ondan yediler. Bunun ardından kendi cinselliklerinin farkına vardılar ve başladılar has bahçenin yapraklarından topladıklarıyla üzerlerini örtmeye: sonuçta Adem Rabbine karşı gelmiş ve huzurunu bozmuş oldu.
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık ikisi de ondan yediler, hemen ikisi için avret mahalleri açılıverdi. Üzerlerine cennetin yaprağından yapıştırmaya başladılar. Ve Âdem Rabbine âsi oldu da şaşırdı kaldı.
Ömer Öngüt = Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yediler, ayıp yerleri görünüverdi. Üstlerini cennet yapraklarıyla örtünmeye çalıştılar. Âdem Rabbine âsi olup şaşırdı.
Şaban Piriş = İkisi de ondan yediler, hemen avret yerleri açıldı. Üzerlerini cennet yapraklarıyla kapatmaya çalıştılar. Adem Rabbine asi olmuş ve şaşkına dönmüştü.
Sadık Türkmen = Ondan ikisi de yediler. Böylece hemen çıplaklıkları kendilerine görünüverdi. Cennet yaprağıyla üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine asi oldu da (başına gelenlere) şaşırıp kaldı.
Seyyid Kutub = Böylece ikisi de o ağacın meyvasından yediler. Meyvayı tadar tatmaz ayıp yerlerinin farkına vardılar. Bunun üzerine cennetteki ağaçların yaprakları ile örtünmeye koyuldular. Adem Rabb'inin emrine karşı geldi ve yoldan çıktı.
Suat Yıldırım = Derken ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine edep yerlerinin açık olduğunu fark ettiler. Derhal cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de şaştı kaldı.
Süleyman Ateş = O ağaçtan yediler. Böylece kendilerine kötü yerleri göründü (üreme organları ortaya çıktı). Üstlerini cennet yaprağıyle örtmeğe başladılar. Âdem Rabbinin buyruğuna karşı geldi de şaşırdı.
Tefhim-ul Kuran = Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı.
Ümit Şimşek = O ağaçtan yediklerinde kendilerine çirkin yerleri görünüverdi de Cennet yapraklarıyla örtünmeye çalıştılar. Böylece Âdem Rabbine karşı geldi ve şaşıp kaldı.
Yaşar Nuri Öztürk = Nihayet, ikisi de ondan yediler. Bunun üzerine, çirkin yerleri kendilerine açıldı; üzerlerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etmiş, azmış, ziyana uğramıştı.
İskender Ali Mihr = Bunun üzerine ikisi de ondan (o ağaçtan) yediler. O zaman ikisinin de edep yerleri kendilerine açıldı. Cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Ve Âdem, Rabbine asi oldu, böylece azdı.
İlyas Yorulmaz = Adem ve eşi yasaklanmış o ağaçtan yediler. Bundan sonra her ikisinin çıplaklıkları da meydana çıktı ve cennette bulunan ağaçların yapraklarından çıplaklıklarını örtmeye çalıştılar. Böylece Adem Rabbine isyan edip, azgın oldu.
ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَى
Tâ-Hâ / 122 -
Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.
Diyanet İşleri = Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Sonra da Rabbi seçti onu, kabûl etti tövbesini ve onu doğru yola sevketti.
Abdullah Parlıyan = Sonra Rabbi O'nu seçti ve tevbesini kabul buyurdu ve doğru yola iletti.
Adem Uğur = Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.
Ahmed Hulusi = Sonra Rabbi Onu seçti, arındırdı, Onun tövbesini gerçekleştirdi ve hakikatine erdirdi!
Ahmet Tekin = Sonra Rabbi onu peygamber olarak seçti. Tevbesini, günah işlemekten vazgeçerek kendisine itaate yönelişini kabul buyurdu. Doğru yolu gösterdi.
Ahmet Varol = Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.
Ali Bulaç = Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.
Ali Fikri Yavuz = Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
Ali Ünal = Ama sonra Rabbisi O’nu seçti de, tevbesini kabûl buyurdu ve O’nu hidayetine mazhar kıldı.
Bayraktar Bayraklı = Rabbi yine de onu seçip tövbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.
Bekir Sadak = Rabbi yine de onu secip tevbesini kabul etti, ona dogru yolu gosterdi.
Celal Yıldırım = Sonra yine Rabbı onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve doğru yola iletti.
Cemal Külünkoğlu = Sonra (hatasını anlayıp yalvarmaya başladı) Rabbi onu seçkin kıldı (arıtıp temizledi) de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
Diyanet İşleri (eski) = Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.
Diyanet Vakfi = Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.
Edip Yüksel = Sonra Rabbi onu seçip affetti ve ona yol gösterdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Sonra rabbı onu ıstıfa etti de tevbesini kabul buyurdu ve yol gösterdi
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve yol gösterdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
Gültekin Onan = Sonra rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.
Harun Yıldırım = Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti.
Hasan Basri Çantay = (En) sonra Rabbi (yine) onu seçdi de tevbesini kabul etdi, ona doğru yolu gösterdi.
Hayrat Neşriyat = Sonra Rabbi onu seçti; sonunda tevbesini kabûl etti ve (ona) doğru yolu gösterdi.
İbni Kesir = Sonra Rabbı onu seçti de tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi
Kadri Çelik = Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve hidayete erdirdi.
Muhammed Esed = Ama sonra Rabbi (yine de) o'nu (Rahmetiyle) seçip ayırdı; o'nun tevbesini kabul etti ve o'na doğru yolu gösterdi;
Mustafa İslamoğlu = Nihayet Rabbi onu seçip arındırdı. Dolayısıyla hem tevbesini kabul etti; hem de ona (sorumluluğunu ifa edecek) yolu göstererek
Ömer Nasuhi Bilmen = Sonra O'nu Rabbi mümtaz kıldı, tevbesini kabul etti ve O'nu doğru yola muvaffak buyurdu.
Ömer Öngüt = Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.
Şaban Piriş = Sonra Rabbi, onun tevbesini kabul edip, ona doğru yolu göstererek Onu seçti.
Sadık Türkmen = Sonra rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu doğru yola iletti.
Seyyid Kutub = Fakat bir süre sonra Rabb'i, onu seçkinlerden yaptı, tövbesini kabul ederek kendisini doğru yola iletti.
Suat Yıldırım = Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidâyetine mazhar etti.
Süleyman Ateş = Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti, doğru yola iletti.
Tefhim-ul Kuran = Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.
Ümit Şimşek = Sonra Rabbi onu peygamber seçti, ona tevbe nasip etti ve yol gösterdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Sonra, Rabbi onu arıtıp temizledi, onun tövbesini kabul edip kendisini iyiye ve doğruya kılavuzladı.
İskender Ali Mihr = Sonra Rabbi, onu seçti. Böylece onun tövbesini kabul etti ve onu hidayete erdirdi.
İlyas Yorulmaz = Sonra Rabbi onu seçti ve yaptığı hatanın karşılığını ona bağışladı ve ona doğru yolu gösterdi.
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى
Tâ-Hâ / 123 -
Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
Diyanet İşleri = Allah, şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (kitap) gelir de, kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne (dünyada) sapar ne de (ahirette) sıkıntı çeker.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Hepiniz dedi, inin oradan; bir kısmınız, bir kısmınıza düşman olsun. Fakat benden, size bir yol gösteren geldi mi onu kabûl edip doğru yoluma uyan, ne dünyâda yoldan çıkar, ne âhirette kutsuzluğa düşer.
Abdullah Parlıyan = Yani onlara şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak, hepiniz topluca inin bu cennetten.” Bununla birlikte muhakkak ki, size benden doğru yol bilgisi gelecektir. Kim ki, benim doğru yoluma uyarsa, artık ne sapıtır, ne de sıkıntıya düşer.
Adem Uğur = Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
Ahmed Hulusi = (Rabbi) dedi ki: "Birlikte (şuur ve daha sonra terk edilecek beden eşi) inin aşağı ondan! Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak! Benden size bir Hüda (hakikatinizi hatırlatıcı) geldiğinde, kim benim Hüdama (hatırlattığım hakikatine) tâbi olur ise, işte o sapmaz ve şakî olmaz!"
Ahmet Tekin = Allah onlara:'İkiniz, hepiniz buradan ilişiğinizi keserek yeryüzüne göç edin. Birbirinize düşmanlığınız devam edecek. Artık benden size hidayet rehberi kitap geldiğinde, kim benim hak yoluma, kitabıma, peygamberime uyarsa, haktan uzaklaşmamış, bozuk düzene, helâke maruz kalmamış olur, dalâlete düşmez, bedbaht olmaz.' dedi.
Ahmet Varol = Dedi ki: 'Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Artık size benden hidayet geldiğinde kim hidayetime uyarsa o ne sapar ne de bedbaht olur.
Ali Bulaç = Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz."
Ali Fikri Yavuz = Allah şöyle buyurdu: “- Birbirinize (dünyada nesliniz) düşman olmak üzere hepiniz oradan (cennet’den) ininiz. Artık benden size bir hidayet (kitab) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve ahirette zahmet çekmez.
Ali Ünal = Âdem ve eşine, “İnin oradan!” dedi: “hepiniz inin; artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve bu şekilde bir hayat süreceksiniz.) Bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) safî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse,) artık o ne yolu şaşırır, ne de (yolculuğu süresince ve yolun sonunda) bedbaht olur.”
Bayraktar Bayraklı = Allah onlara şöyle dedi, “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan ininiz. Elbet size benden bir yol gösteren gelir. Benim yoluma uyan ne sapar ne de mutsuz olur.”
Bekir Sadak = Onlara soyle dedi: «Birbirinize dusman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size Benden bir yol gosteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur.»
Celal Yıldırım = Onlara, haydi ikiniz de birbirinize düşman olarak hep birlikte inin buradan; ne zaman benden size doğru yol gösteren biri gelir de kim benim gösterdiğim doğru yola uyarsa, artık ne sapıtır, ne de bedbaht olup şaşırır.
Cemal Külünkoğlu = (Bu arada Allah) şöyle buyurdu: “(Şeytan ve siz) birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber/kitap) geldiğinde kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne sapar ne de sıkıntı çeker.”
Diyanet İşleri (eski) = Onlara şöyle dedi: 'Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size Benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur.'
Diyanet Vakfi = Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
Edip Yüksel = Dedi ki, 'Birbirinize düşmanlar olarak ordan aşağı inin. Size benden bir yol gösterici geldiğinde, kim benim yoluma uyarsa o sapmaz ve perişan olmaz.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Buyurdu ki; ininiz ikiniz de oradan hepiniz, ba'zınız ba'zınıza düşman olarak, sonra ne zaman size benden bir hidayetçi gelir de her kim hidayetçime uyarsa işte o dalâlete düşmez ve bedbaht olmaz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «İkiniz de oradan birlikte inin, kiminiz kiminize düşman olarak! Sonra ne zaman size Benden bir doğru yolu gösterici gelir de her kim Benim kılavuzuma uyarsa, işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah (onlara) şöyle dedi: «Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan (cennetten) inin. Artık benden size bir hidayet (kitab) geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve (ahirette) zahmet çekmez.
Gültekin Onan = Allah onlara:'İkiniz, hepiniz buradan ilişiğinizi keserek yeryüzüne göç edin. Birbirinize düşmanlığınız devam edecek. Artık benden size hidayet rehberi kitap geldiğinde, kim benim hak yoluma, kitabıma, peygamberime uyarsa, haktan uzaklaşmamış, bozuk düzene, helâke maruz kalmamış olur, dalâlete düşmez, bedbaht olmaz.' dedi.
Harun Yıldırım = Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
Hasan Basri Çantay = (Şöyle) buyurdu: «Kiminiz kiminize düşman olarak hepiniz oradan inin. Artık ne zaman benden size hidâyet gelir de kim benim hidâyetime uyarsa o (dünyâda) sapmaz, (âhiretde de) bedbaht olmaz».
Hayrat Neşriyat = (Onlara) şöyle buyurmuştu: 'Birbirinize düşman olarak hep birlikte oradan inin! Artık benden size bir hidâyet geldiğinde, kim benim hidâyetime tâbi' olursa, (o) ne dalâlete düşer, ne de bedbaht olur!'
İbni Kesir = Buyurdu ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Benden size bir yol gösteren gelir de kim, benim yoluma uyarsa; ne sapar, ne de bedbaht olur.
Kadri Çelik = Dedi ki: “Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, hepiniz oradan inin. Artık size benden bir hidayet gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve azgın da olmaz.”
Muhammed Esed = (yani onlara şöyle) dedi: "Birbirinize düşman olarak hepiniz topluca inin bu (safiyet/arınmışlık) makamından! Bununla birlikte, muhakkak ki, size Benden doğru yol bilgisi gelecektir: kim ki Benim doğru yol öğretimi izlerse yoldan sapmayacak ve bedbaht olmayacaktır.
Mustafa İslamoğlu = dedi ki: "O makamdan hep birlikte birbirinize düşman olarak inin! Bundan böyle de, Benim katımdan size doğru yol bilgisi gelecektir: artık kim benim gösterdiğim yolu izlerse, işte o ne sapacak ne de kendini yitirecektir.
Ömer Nasuhi Bilmen = Buyurdu ki: «Bazınız bazınıza düşman olarak hepiniz oradan ininiz, ne vakit size benden bir hidâyet gelir de kim hidâyete tâbi olursa artık dalâlete düşmez ve şekavete uğramaz.»
Ömer Öngüt = Buyurdu ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Size benden bir hidayet geldiği zaman, kim benim hidayetime tâbi olursa o (dünyada) sapmaz, (ahirette de) bedbaht olmaz.
Şaban Piriş = -Hepiniz, oradan inin, birbirinize düşman olarak. Benden size bir yol gösterici gelir de kim benim rehberime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
Sadık Türkmen = (Allah) buyurdu ki: “İkiniz de oradan aşağı inin. Birinizin diğerinize yapabileceği düşmanlığa dikkat ederek!.. Benden size bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma tâbi olursa sapmaz ve sıkıntıya düşmez.
Seyyid Kutub = Allah dedi ki; Her ikiniz de cennetten yere ininiz. Sizler birbirinizin düşmanısınız. Benden size bir hidayet geldiğinde kim benim doğru yola çağıran mesajıma uyarsa o, ne sapıtır ve ne de sıkıntıya düşer.
Suat Yıldırım = Onlara hitaben buyurdu ki: Kiminiz kiminize düşman olarak cennetten yere ininiz. Sonra ne zaman Benden bir rehber gelir de, kim ona tâbi olursa, artık o ne yolu şaşırır, ne de bedbaht olur.
Süleyman Ateş = Dedi ki: "Hepiniz oradan inin, birbirinize düşmansınız. İmdi benden size bir hidâyet geldiği zaman kim benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez."
Tefhim-ul Kuran = Dedi ki: «Bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz da olmaz.»
Ümit Şimşek = Buyurdu ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Benden size bir hidayet eriştiğinde Benim doğru yoluma uyan kimse asla sapmaz ve bedbaht da olmaz.
Yaşar Nuri Öztürk = Allah dedi: "İkiniz birlikte inin oradan! Birbirinize düşmansınız. Benden size bir hidayet geldiğinde, benim o hidayetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”
İlyas Yorulmaz = İkinizde o cennetten, bir kısmınız bir kısmınıza düşman olarak, topluca çıkın. Eğer benim tarafımdan size doğru yolu gösteren belgeler geldiğinde, benim gösterdiğim doğrulara kim uyarsa, asla doğru yoldan sapmaz ve baş kaldıranlardan da olamaz.
وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى
Tâ-Hâ / 124 -
Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.
Diyanet İşleri = “Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”
Abdulbaki Gölpınarlı = Beni anmadan yüz çevirene gelince: Dünyâda ona dar bir geçim var, kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz.
Abdullah Parlıyan = Kim beni anmaktan, indirdiğim kitaptan yüz çevirirse, iyi bilsin ki onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Kıyamet günü de, onu kör olarak mahşer yerine getiririz.
Adem Uğur = Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.
Ahmed Hulusi = "Kim zikrimden (hatırlattığım hakikatinden) yüz çevirir ise, muhakkak ki onun için (beden - bilinç kayıtlarıyla) çok sınırlı yaşam alanı vardır ve onu kıyamet sürecinde kör olarak haşrederiz. "
Ahmet Tekin = 'Kimler de benim övünç kaynağı Kur’ân’ımdan, benim şeriatımdan, benim lütfumla kendileriyle ilgilenmemden, beni zikretmekten, bana şükretmekten yüz çevirirler, okunması ibadet olan Kur’ân’ımı, şeriatımı, zikrimi engelleyici tedbirler alırlarsa, onların ekonomik ve ruhî sıkıntılar içinde geçen sosyal çalkantılarla dolu hayatları, geçim darlıkları olur. Biz onları, Kıyamet günü, mahşere kör olarak getiririz.'
Ahmet Varol = Kim de benim zikrimden yüz çevirirse onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
Ali Bulaç = "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz."
Ali Fikri Yavuz = Her kim de benim Zikrim’den (Kur’an’ımdan) yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu, kıyamet günü, kör olarak haşrederiz.
Ali Ünal = Buna karşılık, kim Benim Kitabıma sırt döner ve Beni anmaktan uzak durursa, böylesi için dar, sıkıntılı ve gerçek manâ sından yoksun bir hayat vardır ve Biz onu Kıyamet Günü de kör olarak diriltip, duruşmaya öyle alırız.
Bayraktar Bayraklı = Benim kitabımdan yüz çevirenin dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşr ederiz.[321]
Bekir Sadak = Benim Kitap'imdan yuz ceviren bilsin ki onun dar bir gecimi olur ve kiyamet gunu de onu kor olarak hasrederiz.
Celal Yıldırım = Kim de beni anmaktan (indirdiğim kitaptan) yüzçevirirse, şüphesiz ki onun için sıkıntılı bir geçim vardır, Kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz.
Cemal Külünkoğlu = “Kim de benim zikrimden (Kur'an'dan) yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak diriltiriz.”
Diyanet İşleri (eski) = Benim Kitap'ımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
Diyanet Vakfi = Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.
Edip Yüksel = 'Kim mesajımdan yüz çevirirse sıkıntılarla dolu bir hayata mahkum olur. Diriliş günü de onu kör olarak meydana çıkarırız.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Her kim de zikrimden yüz çevirirse ona dar bir maışet vardır ve onu Kıyamet günü kör olarak haşrederiz
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Her kim de zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Her kim de benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.
Gültekin Onan = "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz."
Harun Yıldırım = Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.
Hasan Basri Çantay = Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun hakkı da dar bir geçimdir ve biz onu kıyamet gününde kör olarak hasrederiz.
Hayrat Neşriyat = 'Kim de benim zikrimden (Kitâb’ımdan) yüz çevirirse, artık şübhesiz ki onun için, dar bir geçim vardır ve kıyâmet günü onu kör olarak haşrederiz.'
İbni Kesir = Kim de benim zikrimden yüz çevirirse bilsin ki; onun dar bir geçimi olur ve kıyamet gününde Biz onu kör olarak haşrederiz.
Kadri Çelik = “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”
Muhammed Esed = Ama kim ki Beni anmaktan yüz çevirirse, bilsin ki, onun dar bir hayat alanı olacaktır; ve Kıyamet Günü onu kör olarak kaldıracağız".
Mustafa İslamoğlu = Fakat, kim de benim uyarıcı mesajlarımdan yüz çevirirse, iyi bilsin ki onun hayat alanı daraldıkça daralacak ve Kıyamet Günü Biz o kimseyi kör olarak kaldıracağız.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve her kim benim zikrimden kaçınırsa artık şüphe yok ki, onun için pek dar bir maişet vardır ve O'nu Kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.»
Ömer Öngüt = Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da dar bir geçimdir ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.
Şaban Piriş = Kim de benim zikrimden/kitabımdan yüz çevirirse, onun da dar bir geçimliği olur ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.
Sadık Türkmen = Kim benim zikrimden yüz çevirirse; onun için stres dolu/sıkıcı/mutsuz bir hayat vardır ve kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz.”
Seyyid Kutub = Ama kim benim uyarıcı mesajıma sırt çevirirse o geçim sıkıntısına düşer ve kıyamet günü onu kör olarak toplantı yerine süreriz.
Suat Yıldırım = Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse, ona sıkıntılı bir hayat vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.
Süleyman Ateş = "Ama kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için de dar bir geçim var. Kıyâmet günü onu kör olarak (yüce Divâna) süreriz."
Tefhim-ul Kuran = «Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.»
Ümit Şimşek = Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun geçiminde darlık olur. Kıyamet gününde de onu kör olarak diriltiriz.
Yaşar Nuri Öztürk = Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
İskender Ali Mihr = Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim (hayat) vardır. Ve kıyâmet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.
İlyas Yorulmaz = Kimde benim doğru yolu öğreten öğütlerimden yüz çevirirse, elbetteki onun sıkıntılı bir yaşamı olur ve kıyamet günü (bizim öğretilerimizi dünyada görmezlikten geldiği için) biz de onu kör olarak diriltiriz.
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا
Tâ-Hâ / 125 -
Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad kuntu basîrâ(basîran).
Diyanet İşleri = O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin?”
Abdulbaki Gölpınarlı = Yâ Rabbi der, beni neden kör haşrettin, halbuki ben görüyordum.
Abdullah Parlıyan = Böyle biri kıyamet gününde: “Rabbim ben dünyada gören biri iken, beni niçin kör olarak burada topladın?” diye soracak.
Adem Uğur = O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.
Ahmed Hulusi = (O vakit) dedi ki: "Rabbim, niçin beni kör olarak haşrettin, (dünyadayken) gözlerim görüyordu?"
Ahmet Tekin = 'Rabbim, niçin beni kör olarak mahşere getirdin? Halbuki ben basiretli olduğumu, dünyada günahımın olmadığını düşünüyordum.' der.
Ahmet Varol = O: 'Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören biriydim?' der.
Ali Bulaç = "O da (şöyle) demiş olur: -Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?"
Ali Fikri Yavuz = (Kur’an’dan yüz çeviren kimse) şöyle der: “- Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin. Halbuki ben (dünyada) gözlü idim, görüyordum.”
Ali Ünal = “Rabbim,” der, “ben gözleri görür biri iken, neden beni kör olarak diriltip buraya aldın?”
Bayraktar Bayraklı = O zaman, “Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin! Oysa, ben gören bir kimseydim” der.
Bekir Sadak = O zaman: «Rabbim! Beni nicin kor olarak hasrettin, oysa ben goren bir kimseydim» der.
Celal Yıldırım = Rabbim! Beni neden kör olarak hasrettin? Halbuki ben (Dünya'da) gören bir kimseydim, der.
Cemal Külünkoğlu = O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak yarattın?”
Diyanet İşleri (eski) = O zaman: 'Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim' der.
Diyanet Vakfi = O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.
Edip Yüksel = 'Rabbim,' der, 'Toplantı alanına beni niye kör olarak sürdün, oysa ben görür idim?'
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbım beni niçin kör olarak haşrettin, halbuki ben gözlü idim der
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Diyecek ki: «Ey Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin. Oysa ben, gören bir kimse idim?»
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (O zaman Kur'ândan yüz çeviren kimse) «Rabbim! beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim» der.
Gültekin Onan = "O da (şöyle) demiş olur: "Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin rabbim?"
Harun Yıldırım = O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.
Hasan Basri Çantay = (Artık o zaman) o: «Rabbim, beni niçin kör haşretdin? Halbuki ben hakıykaten görücü idim» demişdir.
Hayrat Neşriyat = (O:) 'Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki (ben) gören bir kimse idim!' der.
İbni Kesir = Böyle biri kıyamet gününde: “Rabbim ben dünyada gören biri iken, beni niçin kör olarak burada topladın?” diye soracak.
Kadri Çelik = O, “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa gerçekten ben, gören biriydim!” der.
Muhammed Esed = (Böyle biri, Kıyamet Günü'nde:) "Rabbim, ben gören biriyken beni niçin kör olarak kaldırdın?" diye soracak.
Mustafa İslamoğlu = O kimse "Rabbim" diyecek, "Niçin beni kör olarak kaldırdın; oysa ki ben daha önce gören biriydim?"
Ömer Nasuhi Bilmen = Der ki: «Yarabbi! Ne için beni âmâ olarak haşrettin ve halbuki ben görücü idim.»
Ömer Öngüt = Der ki: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimse idim. ”
Şaban Piriş = Der ki: - Rabbim beni niçin kör olarak haşrettin? Ben, gören birisiydim.
Sadık Türkmen = ”rabbim” dedi: “Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben görür idim.”
Seyyid Kutub = O der ki «Ya Rabb'i, beni niye kör olarak toplantı yerine sürdün, oysa daha önce benim gözlerim görüyordu.»
Suat Yıldırım = "Ya Rabbî," der, "ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?"
Süleyman Ateş = "Rabbim der, niçin beni kör sürdün, oysa ben görür idim?"
Tefhim-ul Kuran = «O da (şöyle) demiş olur: -Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?»
Ümit Şimşek = O 'Rabbim,' der. 'Niçin beni kör olarak dirilttin? Oysa ben görüyordum.'
Yaşar Nuri Öztürk = O der ki: "Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?"
İskender Ali Mihr = (Kıyâmet günü şöyle) dedi: “Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben (daha önce) görüyordum.”
İlyas Yorulmaz = Kıyamet günü o da “Rabbim, daha önce (dünyada iken) ben kör değilken, niçin beni burada kör olarak dirilttin” der.
قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنسَى
Tâ-Hâ / 126 -
Kâle kezâlike etetke âyâtunâ fe nesîtehâ, ve kezâlikel yevme tunsâ.
Diyanet İşleri = Allah, “Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun” der.
Abdulbaki Gölpınarlı = Böylece der, sana delillerim geldi de unutuverdin onları, işte sen de tıpkı o çeşit unutulmadasın bugün.
Abdullah Parlıyan = Allah da ona, şunun için diye cevap verecek: “Sana mesajlarımız gelmişti de, sen onları gözardı edip unutmuştun. Bu gün de sen, aynen öylece gözardı edilip, unutulacaksın.”
Adem Uğur = (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!
Ahmed Hulusi = (Rabbi) dedi ki: "İşte böyle. . . Delillerimiz sana geldi de sen onları (değerlendirmeyi) unuttun. Bunun sonucu olarak bu süreçte unutulursun (mahrum kalırsın unutup hatırlamadıklarından)!"
Ahmet Tekin = Allah:'Sen de böyle yaptın. Sana âyetlerimiz geldi. Sen onları umursamadın, unuttun. Bugün de, aynı şekilde sen cezaya mahkûmiyet içinde unutuluyorsun.' buyurur.
Ahmet Varol = (Allah da) der ki: 'Öyledir. Sana ayetlerimiz gelmişti de, onları unutmuştun. Bugün de sen işte böyle unutulursun!'
Ali Bulaç = (Allah da) Der ki: "İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın."
Ali Fikri Yavuz = Allah buyurur ki: “- Cezan böyle, sana ayetlerimiz geldi de onları unuttun. İşte (onları unuttuğun gibi) bugün de öylece unutuluyorsun (körlük ve azab içine bırakılıyorsun).”
Ali Ünal = “Öyledir;” buyurur Allah, “âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları nasıl unutup bir kenara bıraktıysan, bugün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.”
Bayraktar Bayraklı = Allah, “İşte böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bu gün de öylece unutulursun” der.
Bekir Sadak = Allah: «Boyledir, ayetlerimiz sana gelmisti de sen onlari unutmustun, bugun de oylece unutulursun» der.
Celal Yıldırım = Allah ona: Bu böyledir. Âyetlerimiz sana geldi ama sen onları unuttun (bir tarafa itip terkettin). Bugün de sen öylece unutulurda (Cehennem'e) terkedilirsin, buyurur, d).
Cemal Külünkoğlu = (Allah da:) “Evet öyle. Ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun ve bugün de aynen öyle unutulmaktasın!” buyurur.
Diyanet İşleri (eski) = Allah: 'Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun' der.
Diyanet Vakfi = (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!
Edip Yüksel = Der ki: 'Çünkü sana ayetlerimiz ve mucizelerimiz geldiğinde sen onları unuttun. Bugün de sen unutuluyorsun.'
Elmalılı Hamdi Yazır = Buyurur ki: öyle, sana âyetlerimiz geldi de onları unuttun, bugün de böyle bırakılacaksın
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Allah: «Öyle, sana ayetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de böyle bırakılacaksın.» buyurur.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Allah: «Böyledir, sana âyetlerimiz gelmişti de onları sen unutmuştun, bugün de öylece unutulursun» der.
Gültekin Onan = (Tanrı da) Der ki: "İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın."
Harun Yıldırım = (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!
Hasan Basri Çantay = (Allah da şöyle) buyurmuşdur: «Öyledir. Sana âyetlerimiz geldi de sen onları unutdun. İşte bugün de sen öylece unutuluyorsun».
Hayrat Neşriyat = (Allah:) 'İşte böyle! Sana âyetlerimiz gelmişti de (sen) onları unutmuştun. Bugün de (sen) öyle unutulursun!' buyurur.
İbni Kesir = Allah buyurur ki: Öyledir işte. Sana ayetlerimiz gelmişti de sen onları unutmuştun. Bugün de sen öylece unutulursun.
Kadri Çelik = (Allah da) Der ki: “İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti de sen onları unutuvermiştin. İşte bugün de sen böyle unutulmaktasın.”
Muhammed Esed = (Allah da ona:) "Şunun için," diye cevap verecek, "sana mesajlarımız gelmişti de sen onları gözardı etmiştin; ve bugün de aynen öyle gözardı edileceksin!"
Mustafa İslamoğlu = (Allah) "Böyle gerekiyordu" diyecek, "Sana Bizim ayetlerimiz ulaşmıştı, fakat sen onları unutmuştun; sonuçta bugün de sen unutulacaksın!
Ömer Nasuhi Bilmen = (Allah Teâlâ da) Buyuruyor ki: «Öyledir. Sana âyetlerimiz geldi, sen hemen onları unutuverdin. Bugün de sen öylece unutulursun.»
Ömer Öngüt = Allah: “İşte böyle. Sana âyetlerimiz gelmişti de, sen onları unuttun. Bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun!” buyurur.
Şaban Piriş = -İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti de sen onları ihmal etmiştin? Bugün sende ihmal edilirsin, der.
Sadık Türkmen = (Allah) buyurdu ki: “İşte böyledir. Ayetlerimiz sana geldi. Oysa sen onları unuttun (görmezlikten geldin). Sen de bugün işte böyle unutulursun.”
Seyyid Kutub = Allah da ona der ki: «İşte böyle. Vaktiyle sana ayetlerim geldi de onları unutmuştun. Bugün de böylece tarafımdan unutulursun.
Suat Yıldırım = Buyurur ki: "Bu böyledir. Nasıl âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttuysan, bu gün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın."
Süleyman Ateş = (Allâh) buyurur ki: "Nasıl sana âyetlerimiz geldiği zaman, sen onları unuttuysan, bugün de sen öyle unutulursun!"
Tefhim-ul Kuran = (Allah da) Der ki: «İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın.»
Ümit Şimşek = 'Öyleydin,' buyurur Allah. 'Fakat âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttun. Bugün de sen böyle unutulursun.'
Yaşar Nuri Öztürk = Allah buyurur: "Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun."
İskender Ali Mihr = (Allahû Tealâ): “İşte böyle, âyetlerimiz sana geldi fakat sen onları unuttun. Ve aynı şekilde (senin yaptığın gibi), o gün (de) sen unutulursun.” dedi.
İlyas Yorulmaz = Rabbi “İşte böyle! Sana dünyada iken ayetlerim gelmişti, sende onu unuttun. Böylece şimdi de sen, bugün unutulacaksın” dedi.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِن بِآيَاتِ رَبِّهِ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَى
Tâ-Hâ / 127 -
Ve kezâlike neczî men esrafe ve lem yu’min bi âyâti rabbihî, ve le azâbul âhırati eşeddu ve ebkâ.
Diyanet İşleri = Haddi aşan ve Rabbi’nin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Şüphesiz ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve işte biz, suç işlemekte ileri gidenleri ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezâlandırırız; âhiret azâbıysa elbette daha da çetindir, daha da sürekli.
Abdullah Parlıyan = İşte biz suç işlemekte ileri gidenleri ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böylece cezalandıracağız. Ahiret azabı ise daha zorlu ve süreklidir.
Adem Uğur = Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.
Ahmed Hulusi = (Halifelik istidadını açığa çıkarıcı ömrünü) israf etmiş ve Rabbinin hakikatindeki delillerine iman etmemiş kimse, sonuçlarını böylece yaşar! Gelecek azabı ise daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
Ahmet Tekin = Cahilce davranarak doğru yoldan sapan, haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine, Kur’ân’a inanmayanı, işte böyle cezalandırırız. Âhiret, ebedî yurt azâbı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.
Ahmet Varol = İşte sınırı aşan ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı elbette daha çetin ve daha süreklidir.
Ali Bulaç = İşte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir.
Ali Fikri Yavuz = İşte KUR’AN’dan yüz çevirenleri cezalandırdığımız gibi, şirke varıb Rabbinin ayetlerine iman etmiyenleri de böyle cezalandırırız. Muhakkak ki ahiret azabı (dünyadakinden) daha şiddetli ve devamlıdır.
Ali Ünal = İşte, kendilerine verilen her türlü kabiliyeti ve hayatlarını israf edip haddi aşkın davranan ve Rabbisinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Bundan sonra gelecek Âhiret azabı ise, elbette daha çetin ve çok daha devamlıdır.
Bayraktar Bayraklı = İşte, yüz çevirenleri, Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandıracağız. Hem, âhiretin azabı daha çetin ve daha süreklidir.
Bekir Sadak = iste haddi asanlari, Rabbinin ayetlerine inanmayanlari boylece cezalandiracagiz. Hem, ahiretin azabi bu dunya azabindan daha siddetli ve daha devamlidir.
Celal Yıldırım = (İşte günah ve haksızlıkta) ileri gidenleri, haddini aşanları ve Rablarının âyetlerine inanmayanları da böylece cezalandıracağız. Âhiret azabı ise daha şiddetli ve daha süreklidir.
Cemal Külünkoğlu = İşte biz haddi aşan ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Hiç kuşkusuz ahiret azabı daha ağır ve daha süreklidir.
Diyanet İşleri (eski) = İşte haddi aşanları, Rabbinin ayetlerine inanmayanları böylece cezalandıracağız. Hem, ahiretin azabı bu dünya azabından daha şiddetli ve daha devamlıdır.
Diyanet Vakfi = Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.
Edip Yüksel = Sınırı aşanları ve Rabbinin ayet ve mucizelerine inanmıyanları işte böyle cezalandırırız. Ahiretin cezası elbette daha çetin ve daha süreklidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve işte rabbının âyâtına iyman etmeyip israf edeni biz böyle cezalandıracağız ve elbette o Âhıret azâbı daha şiddetli ve daha bakalıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Ve işte haddi aşıp Rabbinin ayetlerine inanmayanları Biz böyle cezalandırırız ve elbette o ahiret azabı daha çetin ve daha kalıcıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = İşte haddi aşanları, Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve muhakkak ki ahiret azabı (dünya azabından) daha şiddetli ve daha devamlıdır.
Gültekin Onan = İşte biz ölçüsüzce davrananları ve rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir.
Harun Yıldırım = Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.
Hasan Basri Çantay = İşte israfa sapan ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Âhiretin azâbı ise elbet daha çetin ve daha süreklidir.
Hayrat Neşriyat = İşte (haddi aşarak ömrünü) isrâf eden ve Rabbinin âyetlerine îmân etmeyeni böyle cezâlandırırız. Âhiretin azâbı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlıdır.
İbni Kesir = İşte israf edenleri, Rabbının ayetlerine inanmayanları böylece cezalandıracağız. Hem ahiretin azabı daha çetin ve daha süreklidir.
Kadri Çelik = İşte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları da böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir.
Muhammed Esed = Çünkü, kendi elindekileri boşa harcayan ve Rabbinin mesajlarına inanmayan kimseleri Biz işte böyle cezalandıracağız; ve (böylelerinin) ahirette (çekeceği) azap, gerçekten de, (azapların) en zorlusu olacaktır!
Mustafa İslamoğlu = İşte Biz de, haddi aşan ve Rabbinin ayetlerine güvenip inanmayan kimseleri böyle cezalandırırız; hele bir de ahiret azabı var ki, o çok daha şiddetli ve çok daha kalıcıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = «Ve israf eden ve Rabbisinin âyetlerine imân etmeyen kimseyi böylece cezalandırırız ve ahiretin azabı ise elbette ki, daha şiddetlidir ve daha bakidir.»
Ömer Öngüt = Haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine inanmayan kimseyi işte biz böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise, hem daha çetin, hem daha süreklidir.
Şaban Piriş = İşte, aldatılanları ve Rabbinin ayetlerini tasdik etmeyenleri böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, daha şiddetli ve daha devamlıdır.
Sadık Türkmen = Işte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Elbette, ahiret azabı daha şiddetlidir ve süreklidir/sonsuzdur.
Seyyid Kutub = Biz azıtarak Rabb'inin ayetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Hiç kuşkusuz ahiret azabı daha ağır ve daha süreklidir.
Suat Yıldırım = İşte inkârda ve günahta hadlerini aşanları ve Rab’lerinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Âhiret azabı ise elbette daha şiddetli ve daha devamlı olacaktır.
Süleyman Ateş = İşte isrâf eden ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezâlandırırız. Elbette âhiretin azâbı daha çetin ve daha süreklidir.
Tefhim-ul Kuran = İşte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir.
Ümit Şimşek = Haddini aşan ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları Biz işte böyle cezalandırırız. Âhiret azabı ise daha da şiddetli ve süreklidir.
Yaşar Nuri Öztürk = İsraf eden/haddi aşan ve Rabbinin ayetlerine inanmayan kimseleri biz böyle cezalandırırız. Ve âhiretin azabı çok daha şiddetli, çok daha kalıcıdır.
İskender Ali Mihr = İsraf edenleri (haddi aşanları) ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Ve ahiret azabı daha şiddetli ve bâkidir (devamlıdır).
İlyas Yorulmaz = Rabbinin ayetlerine iman etmeyerek, hayatını boşa geçirenlere bu şekilde karşılık vereceğiz. Ahiret azabı ise daha şiddetli ve devamlıdır.
أَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّأُوْلِي النُّهَى
Tâ-Hâ / 128 -
E fe lem yehdi lehum kem ehleknâ kablehum minel kurûni yemşûne fî mesâkinihim, inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ.
Diyanet İşleri = Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Onlardan önce nice ümmetleri helâk ettik; bu, onları doğru yola sevketmez mi ki? Onların yerlerinde, yurtlarında gezip duruyorlar. Şüphe yok ki bunda, aklı başında olanlara deliller var.
Abdullah Parlıyan = Onlardan önce geçmiş kuşaklarda, nice toplumları helak etmemiz, onlara doğru yolu göstermiyor mu? Onların harap olmuş, boş kalan yurtlarında gezip duruyorlar. Şüphesiz ki, bunda sağduyu sahipleri için, nice açık belgeler ve ibretler vardır.
Adem Uğur = Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.
Ahmed Hulusi = Helâk olmuş nice toplumun meskenleri üzerinde dolaştıkları hâlde, bu onlara gerçeği göstermedi mi? Muhakkak ki bunda ibret alacak kadar aklı olanlara nice delil vardır.
Ahmet Tekin = Bizim, kendilerinden önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız, hakka yönelmeleri için kâfî derecede onlara aydınlatıcı bilgi sağlamadı mı? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar. Bunda ergin akıl sahipleri için birçok ibretler vardır.
Ahmet Varol = Kendilerinden önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları yola getirmedi mi? Oysa kendileri de onların kaldıkları yerlerde dolaşıyorlar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ayetler vardır.
Ali Bulaç = Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihi kalıntıları üzerinde) gezinip duruyorlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Ali Fikri Yavuz = Biz, Mekke kâfirlerinden evvel nice asırlar halkını helâk etmişizdir. Kur’an, bunu, onlara beyan etmedi mi? Halbuki kendileri de onların meskenlerinde yürüyüb duruyorlar. Muhakkak ki bunda, gerçek akıl sahipleri için (ibret alınacak) çok alâmetler var.
Ali Ünal = Onlardan önce gelip geçmiş ve bugün meskenleri arasında dolaştıkları (onca zalim) nesilleri helâk etmiş olmamızda mı kendileri için bir ders, bir hidayet sebebi teşkil etmiyor? Hiç kuşkusuz bunda heva ve heveslerinin yönlendirmediği gerçek akıl sahipleri için büyük ibretler, önemli mesajlar vardır.
Bayraktar Bayraklı = Yurtlarında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için dersler vardır.
Bekir Sadak = Onlari yerlerinde gezdikleri, kendilerinden once yok etmis oldugumuz bunca nesiller dogru yola sevketmedi mi? Dogrusu bunlarda akil sahipleri icin ibretler vardir. *
Celal Yıldırım = Kendilerinden önce nice nesilleri yok etmemiz bunları doğru yola getirmedi mi? Yok edilenlerin oturdukları yerlerde yürüyüp dolaşmaktadırlar, (hiç de ibret almazlar mı ?). Şüphesiz ki bunda sağduyu sahipleri için nice acık belgeler ve ibretler vardır.
Cemal Külünkoğlu = Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helak etmiş olmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları tarihi kalıntıları üzerinde gezinip duruyorlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ibretler vardır.
Diyanet İşleri (eski) = Onları yerlerinde gezdikleri, kendilerinden önce yok etmiş olduğumuz bunca nesiller doğru yola sevketmedi mi? Doğrusu bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır.
Diyanet Vakfi = Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.
Edip Yüksel = Önceki nesillerin yerleşim bölgelerinde dolaşanlar, onları yok edişimizden ders almazlar mı? Bunda akıl sahipleri için işaretler ve kanıtlar vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır = Daha onları şu irşad etmedi mi? Ki kendilerinden evvel nice kurûn helâk etmişiz, onların meskenlerinde yürüyüp duruyorlar, her halde bunda ıbret alacak aklı olanlar için çok âyetler var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Yurtlarında yürüyüp durdukları kendilerinden önceki nice nesilleri helak etmemiz kendilerini doğru yola sevketmedi mi? Muhakkak bunda ibret alacak akıl sahipleri için birçok deliller vardır!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Onları, yerlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller(in o korkunç akibeti) doğru yola sevk etmedi mi? Doğrusu bunda ibret alacak aklı olanlar için nice deliller vardır.
Gültekin Onan = Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde [tarihi kalıntıları üzerinde] gezinip duruyorlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Harun Yıldırım = Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ibretler vardır.
Hasan Basri Çantay = Biz onlardan evvel nice asırlar (halkın) ı helak etmişizdir. Bu, onları irşâd etmedi mi? Halbuki kendileri de onların yurdlarında yürüyüb duruyorlar. Bunda salim akıl saahibleri için elbette ibret verici âyetler vardır.
Hayrat Neşriyat = Onlardan önce (yaşamış) olan nice nesilleri (böyle zulümleri sebebiyle) helâk edişimiz, kendilerini hâlâ yola getirmedi mi? (Hâlbuki) onların meskenlerinde dolaşıyorlar. Şübhe yok ki bunda, (doğru) akıl sâhibleri için nice ibretler vardır.
İbni Kesir = Kendilerinden önce nice nesilleri yok edişimiz hala onları uyarmadı mı? Halbuki onların yurdlarında gezinip duruyorlar. Doğrusu bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Kadri Çelik = Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma uğratmamız, onları hidayete erdirmedi mi? (Oysa) Onların kaldıkları yerlerde gezinip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Muhammed Esed = Peki, bu (hakkı inkar eden) kimseler, yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önce gelip geçmiş kuşaklardan nicesini helak ettiğimizi görerek bundan kendileri için bir ders çıkarmadılar mı? Oysa, bu olguda, akıl sahipleri için mutlaka çıkarılacak dersler vardır!
Mustafa İslamoğlu = Şimdi yurtlarında gezip tozdukları, kendilerinden önce yaşayıp gitmiş olan nesillerden bir nicesini cezalandırmış olmamız onların aklını başına getirmedi mi? Şüphesiz bunda, kendisini kötülükten koruyan bir akla sahip olanlar için alınacak dersler vardır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Onlar için vesile-i hidâyet olmadı mı ki, onlardan evvel nice asırlar ahalisini helâk ettik. Onların yurtlarında yürüyorlar. Şüphe yok ki, bunda güzel akıl sahipleri için büyük ibretler vardır.
Ömer Öngüt = Bizim onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız, kendilerini hâlâ yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda elbette ki akıl sahipleri için âyetler (ibretler) vardır.
Şaban Piriş = Kendilerinden önce nice nesiller helak etmemiz onları doğru yola sevketmedi mi? Üstelik onların yerleşim yerlerinde geziniyorlar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için belgeler vardır.
Sadık Türkmen = Kendilerinden önce nice kuşakları helâk etmemiz, onları doğru yola getirmedi mi? Onların barındıkları yerlerde dolaşıyorlar! Şüphesiz bunda aklını kullananlar için ayetler vardır.
Seyyid Kutub = Vaktiyle yok ettiğimiz nice eski kuşakların acı sonları onları doğru yola iletmiyor mu? Oysa onlar bu yok edilmiş kuşakların oturdukları konutları geziyorlar. Sağduyu sahiplerinin bu olaylardan çıkaracağı birçok dersler vardır.
Suat Yıldırım = Bugün meskenlerinde dolaştıkları, daha önce yaşamış bunca nesilleri helâk edişimiz, onları yola getirmedi mi? Elbette bunda akıllı kimseler için alınacak dersler vardır.
Süleyman Ateş = (Bugün) meskenlerinde dolaştıkları, kendilerinden önce yaşamış nice nesilleri yok edişimiz onları hâlâ yola getirmedi mi? Elbette bunda akıl sâhipleri için ibretler vardır.
Tefhim-ul Kuran = Kendilerinden önceki kuşaklardan nicelerini yıkıma uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihi kalıntıları üzerinde) gezinip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır.
Ümit Şimşek = Kendilerinden evvel, şimdi yurtlarında dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları yola getirmedi mi? Oysa akıl sahipleri için bunda âyetler vardır.
Yaşar Nuri Öztürk = Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helâk etmemiz onları yola getirmedi mi? Onların yurtlarında/barınaklarında dolaşıp duruyorlar. Akıl sahipleri için bunda elbette ibretler vardır!
İskender Ali Mihr = Onlar hâlâ hidayete ermediler mi? Onlardan önce nice nesilleri helâk etmemize (rağmen) ki şimdi onlar, onların meskenlerinde dolaşıyorlar. İşte bunda nehy sahipleri (Allah’ın yasaklarına riayet edenler) için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
İlyas Yorulmaz = Onların yaşadıkları ve gezip dolaştıkları yerlerdeki, onlardan önceki şehirleri yok etmemiz onlara yeterince doğru yolu göstermiyor mu? Halbuki yaşanmış bu olaylarda akıl sahipleri için yeterince ibretler var.
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى
Tâ-Hâ / 129 -
Ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kâne lizâmen ve ecelun musemmâ(musemmen).
Diyanet İşleri = Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir hüküm ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar da hemen cezalandırılırlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı = Rabbinin söylenmiş bir sözü, takdîr edilmiş bir hükmü olmasaydı ve o hükmün muayyen bir zamânı bulunmasaydı onlara da azap gelip çetıverirdi.
Abdullah Parlıyan = Rabbinin her günahkar topluma ve şahıslara tevbe için tanınan belirli süre konusunda, önceden verilmiş bir kararı olmasaydı, günah işleyenlerin derhal cezalandırılması, kaçınılmaz olurdu.
Adem Uğur = Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vâde olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu.
Ahmed Hulusi = Eğer Rabbinden, önceden verilmiş bir hüküm ve tayin edilmiş bir ömür olmasaydı, azap (vefat derhâl) kaçınılmaz olurdu!
Ahmet Tekin = Eğer Rabbin tarafından söylenmiş bir söz ve belirtilmiş bir süre olmasaydı. (bunların da hemen helâk edilmeleri) gerekli olurdu.
Ahmet Varol = Rabbin tarafından önceden geçmiş bir söz ve belirlenmiş bir ecel olmasaydı şüphesiz (azap) kaçınılmaz olurdu.
Ali Bulaç = Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş (belirlenmiş) bir süre (ecel) olmasaydı muhakkak (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu.
Ali Fikri Yavuz = Eğer (azabın geciktirilmesine dair) Rabbinden bir hüküm geçmiş olmasaydı, elbette onlara (diğer kavimlere olduğu gibi), azab lazım gelirdi; fakat (onlar için) tayin edilmiş bir vakit var.
Ali Ünal = Eğer Rabbin tarafından insan ve toplumların hayatı için daha önce verilmiş bir hüküm ve tayin buyurulmuş bir vâde olmasaydı, elbette hak ettikleri azap onları çoktan yakalamış olurdu.
Bayraktar Bayraklı = Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar dünyada da kesinlikle azap görürlerdi.
Bekir Sadak = Eger Rabbinin verilmis bir sozu ve tayin ettigi bir sure olmasaydi, hemen azaba ugrarlardi.
Celal Yıldırım = Eğer Rabbinden bir söz ve belirlenmiş bir va'de geçmemiş olsaydı, elbette (azâb onlara) gerekli olurdu.
Cemal Külünkoğlu = Eğer Rabbinin daha önce verilmiş bir hükmü ve belirlenmiş bir vadesi olmasaydı yok edilmeleri kaçınılmaz olurdu.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.
Diyanet Vakfi = Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vâde olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu.
Edip Yüksel = Rabbinin verilmiş bir sözü ve önceden belirlediği plan olmasaydı bunların da icabına hemen bakılırdı.
Elmalılı Hamdi Yazır = Rabbından bir kelime sebketmiş olmasa idi her halde azâb lizam olurdu fakat müsemmâ bir ecel var
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer Rabbin tarafından önceden vermiş bir söz olmasaydı, mutlaka azap derhal yapışırdı; fakat belirlenmiş bir süre var.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer Rabbinin verdiği bir hüküm ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.
Gültekin Onan = Eğer rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş bir ecel olmasaydı muhakkak (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu.
Harun Yıldırım = Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir vâde olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu.
Hasan Basri Çantay = Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve ta'yin edilmiş bir va'de olmasaydı her halde (onlara da azâb) gelib yapışırdı.
Hayrat Neşriyat = Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz (bir hüküm) ve ta'yîn edilmiş bir ecel (kıyâmet vakti) olmasaydı, (bunlara da azab) elbette (hemen) lâzım olurdu.
İbni Kesir = Şayet Rabbının verilmiş bir sözü ve tayin ettiği bir vakit olmasaydı; hemen azaba uğrarlardı.
Kadri Çelik = Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş (belirlenmiş) bir süre (ecel) olmasaydı, kuşkusuz (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu.
Muhammed Esed = Rabbinin (her günahkara tevbe için tanınan) belirli süre konusunda önceden verilmiş bir kararı olmasaydı, (günah işleyenlerin derhal cezalandırılması) kaçınılmaz olurdu.
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer Rabbin tarafından -belirli bir süreye kadar (fırsat tanınacağına) dair- başlangıçta konulmuş bir yasa olmasaydı, (günahkarları) hemen cezalandırmak kaçınılmaz olurdu.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer Rabbinden sabk etmiş bir kelime ve tayin edilmiş bir müddet olmasa idi elbette büyük bir azap lâzım olurdu.
Ömer Öngüt = Eğer Rabbinin daha önce verilmiş bir sözü ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.
Şaban Piriş = Eğer, Rabbinden verilmiş bir söz ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, hemen yakalarına yapışılırdı.
Sadık Türkmen = Eğer rabbinden söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, hemen yaptıklarının karşılığını görürlerdi.
Seyyid Kutub = Eğer Rabb'inin daha önce verilmiş bir hükmü ve belirlenmiş bir vadesi olmasaydı yok edilmeleri kaçınılmaz olurdu.
Suat Yıldırım = Eğer Rabbin tarafından daha önce verilmiş bir söz ve tayin edilmiş bir vâde olmasaydı, azap onlara çoktan gelmiş olurdu!
Süleyman Ateş = Eğer Rabbin tarafından söylenmiş bir söz ve belirtilmiş bir süre olmasaydı. (bunların da hemen helâk edilmeleri) gerekli olurdu.
Tefhim-ul Kuran = Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş (belirlenmiş) bir süre (ecel) olmasaydı kuşkusuz (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu.
Ümit Şimşek = Eğer Rabbin tarafından verilmiş bir söz ve belirlenmiş bir ecel olmasaydı, azap hemen yakalarına yapışıverirdi.
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz, belirlenmiş bir süre olmasaydı, bunlar için de helâk kaçınılmaz olurdu.
İskender Ali Mihr = Ve eğer Rabbinden, daha önce (söylenmiş) bir kelime (söz) ve belirlenmiş bir müddet olmasaydı, (onlara) mutlaka bir (ceza) lâzımgelirdi.
İlyas Yorulmaz = Rabbinin daha önceden verilmiş kararı olmasaydı, belirli süre olmasına rağmen, hata yapanlar, hemen cezasını görürdü.
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَى
Tâ-Hâ / 130 -
Fasbir alâ mâ yekûlûne ve sebbih bi hamdi rabbike kable tulûış şemsi ve kable gurûbihâ, ve min ânâil leyli fe sebbih ve etrâfen nehâri lealleke terdâ.
Diyanet İşleri = O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.
Abdulbaki Gölpınarlı = Söyledikleri sözlere sabret ve Rabbini, hamd ederek gün doğmadan ve batmadan önce ve gecenin bir kısmıyle gün ortasında noksan sıfatlardan tenzîh et de rızâsına mazhar ol.
Abdullah Parlıyan = Bunun içindir ki, Allah'tan gelen gerçekleri örtbas edenler ne derlerse desinler göğüs ger ve dayanıklı davran, gevşeklik gösterme. Güneşin doğmasından ve batmasından önce, Rabbinin sınırsız kudret ve yüceliğini, tüm eksiksiz övgüleriyle an ve gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli vakitlerinde yine, Rabbinin kudret ve yüceliğini an yani ibadet et ki hoşnutluğa, esenliğe erişesin.
Adem Uğur = (Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).
Ahmed Hulusi = Onların dediklerine sabret. . . Güneş'in doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbinin Hamdi olarak (sende Hamd'i açığa çıkaranı hissederek) tespih et! Gecenin bir kısmında (yatsı) ve gündüzün ortasında (öğle) da tespih et (hakikatinin yaşanması işlevini açığa çıkararak) ki; rıza (seyir) hâlini yaşayasın.
Ahmet Tekin = O halde, onların söyledikleri mantıksız, çirkin, incitici sözlere sabrederek mücadeleye devam et. Güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde, ilerleyen saatlerinde ve gündüzün etrafında, iki ucunda da tesbih et ki, Allah katında hoşuna giden şeylere kavuşmana vesile olsun.
Ahmet Varol = Sen onların dediklerine sabret ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün taraflarında da tesbih et. Umulur ki hoşnut olursun.
Ali Bulaç = Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt). Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.
Ali Fikri Yavuz = O halde, dediklerine (küfür ve tekziblerine) sabret. (Bu hüküm, Kıtal = Seyf ayeti ile nesh edilmiştir.) Hem güneşin doğmasından evvel, hem batmasından evvel Rabbini hamd ile tesbih et (sabah ve ikindi namazını kıl). Gecenin bir kısım vakitlerinde (akşam ve yatsı saatlerinde) ve gündüzün etrafında (öğle vaktinde) de tesbih et (namaz kıl) ki, Allah’ın rızasına eresin.
Ali Ünal = (Rasûlüm), şu halde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et (namaz kıl). Gecenin bazı vakitlerinde ve yine gündüzün de bazı saatlerinde tesbihte bulun. Umulur ki Allah’ın rızasına erer, O’ nun senin hakkındaki her türlü tasarrufunu gönül rahatlığıyla karşılarsın.
Bayraktar Bayraklı = Onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini övgü ile tesbih et/namaz kıl! Gece saatlerinde de O'nu övgü ile tesbih et/namaz kıl! Gündüzün belli vakitlerinde buna devam et ki mutlu olasın!
Bekir Sadak = Onlarin dediklerine sabret; gunesin dogmasindan ve batmasindan once Rabbini hamd ile tesbih et; gece saatlerinde ve gunduzleri de tesbih et ki Rabbinin rizasina eresin.
Celal Yıldırım = Onların dediklerine karşı sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbını hamd ile tesbîh et; gece saatlerinde ve gündüzün etrafında da O'nu tesbîh et ki ilâhî hoşnutluğa eresin.
Cemal Külünkoğlu = (Ey Resulüm!) O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini övgüyle tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki ilahi hoşnutluğa, esenliğe eresin.
Diyanet İşleri (eski) = Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki Rabbinin rızasına eresin.
Diyanet Vakfi = (Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, hoşnutluğa eresin.
Edip Yüksel = Sözlerine karşı dayanıklı ol, güneşin doğumundan ve batımından önce Rabbini yücelterek an. Geceleyin ve günün her iki ucunda da an ki mutlu olabilesin.
Elmalılı Hamdi Yazır = O halde dediklerine sabret de rabbına hamdile tesbih eyle; güneş doğmadan evvel, gece saatlerinde de tesbih et gündüzün etrafında da, ki rızaya irebilesin
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = O halde onların dediklerine sabret, güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gece saatlerinde de gündüzün uçlarında da tesbih et ki, hoşnutluğa eresin.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = O halde, dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki hoşnudluğa eresin.
Gültekin Onan = Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan ve batışından önce rabbini hamd ile tesbih et (yücelt). Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.
Harun Yıldırım = (Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, sen, Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).
Hasan Basri Çantay = O halde sen, onlar ne derlerse, sabret. Güneşin doğmasından evvel de, batmasından evvel de Rabbini hamd ile tesbîh et. Gecenin bir kısım saatlerinde ve gündüzün etrafında dahi tesbîh et ki rızâ (yi ilâhiye eresin.
Hayrat Neşriyat = (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık (onların) söylediklerine sabret; güneşin doğmasından önce (sabah namazını) ve batmasından önce (ikindi namazını kılarak)Rabbini hamd ile tesbîh et! Gecenin bir kısım saatlerinde ise (akşam ve yatsı namazını) ve gündüzün etrâfında (öğle namazını kılarak) tesbîh et ki (sana verilecek sevâb ile) hoşnûd olasın!
İbni Kesir = Onların söylediklerine sabret ve güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de Rabbını hamd ile tesbih et. Gece saatlarında ve gündüzleri de tesbih et ki, Rabbının rızasına eresin.
Kadri Çelik = O halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbihte bulun ki (sana iki âlemde verilenlerden) hoşnut olabilesin.
Muhammed Esed = Bunun içindir ki, (hakkı inkar eden)ler ne derlerse desinler, sabret; ve güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle an; ve gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli vakitlerinde yine Rabbinin kudret ve yüceliğini an ki hoşnutluğa, esenliğe erişesin.
Mustafa İslamoğlu = Öyleyse, artık onların söyleyeceklerine karşı sabırlı ol! Bir de güneşin doğumu ve batımından önce Rabbinin aşkın olan yüce zatını (namaz kılarak) hamd ile an! Yine gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli zamanlarında (namaz kılarak) O'nun yüce zatını an (ki, O'ndan) razı olduğun belli olsun!
Ömer Nasuhi Bilmen = Artık onların dediklerine sabret ve güneşin doğmasından evvel ve batmasından evvel Rabbine hamd ile tesbihte bulun. Ve gece saatlerinde de tesbih et ve gündüzün etrafında da. Tâ ki sen hoşnut olasın.
Ömer Öngüt = Onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et. Gece saatleri ve gündüzleri de tesbih et ki Rabbinin rızâsına eresin.
Şaban Piriş = Söylediklerine sabret, güneş doğmadan önce ve batmadan önce ve gece saatlerinde de Rabbini hamd ederek tesbit et. Gün boyunca da tesbih et ki hoşnutluğa eresin.
Sadık Türkmen = Onlar ne derse desin sen katlan/yoluna devam et/sabırlı ol. Rabbin herşeyi güzel yaptı, sen de ona karşılık (bireysel olarak), (Farz Namazlar öncesi, Nafile [Sünnet] Namaz kılarak) ibadet et; Güneş doğmadan önce (Sabahın Nafilesini/Sünnetini) ve batmadan önce (İkindi Namazı Sünnetini kılarak tesbih et). Gecenin anlarında (Akşam, Yatsı, Teheccüd Sünnet[Nafile]lerini) ve günün bölümlerinde de (Öğle öncesi, sonrası ve Kuşluk vaktinde). Belki (böylece) hoşnut kalırsın/mutlu olursun!
Seyyid Kutub = Ey Muhammed, öyleyse onların söylediklerine sabret. Güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabb'ini övgü ile noksanlıklardan tenzih et; gecenin bir bölümü ile gündüzün başlangıcı ile sonunda da O'nu noksanlıklardan tenzih et ki, karşılığında hoşnut olasın.
Suat Yıldırım = O halde onların söylediklerine sabret! Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin yüceliğini ilan et, O’na hamdet! Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı taraflarında da O’na ibadet et ki memnun ve mutlu olasın.
Süleyman Ateş = Onların dediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini överek tesbih et; gece sâ'atlerinden bir kısmında ve gündüzün taraflarında da tesbih et ki memnun olasın!
Tefhim-ul Kuran = Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.
Ümit Şimşek = Onların söylediklerine sabret; güneş doğmadan önce ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih et ki Allah'ın hoşnutluğuna erişesin.
Yaşar Nuri Öztürk = Artık, onların söylediklerine sabret; Güneş'in doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini överek tespih et! Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tespih et ki, hoşnutluğa erebilesin.
İskender Ali Mihr = O halde söylenen şeylere sabret! Ve Rabbini, güneşin tulûundan (doğuşundan) önce, güneşin gurubundan (batışından) önce ve gecenin bir kısmında hamd ile tesbih et. Ve gündüz boyunca da tesbih et. Umulur ki böylece rızaya ulaşırsın.
İlyas Yorulmaz = Sen onların söylediklerine sabret. Rabbinin yüceliğini överek, güneşin doğmasından önce, güneşin batmasından önce ve gecenin bazı saatlerinde noksan sıfatlardan arındır. Gündüzün etrafında (herhangi bir saatlerinde) de Rabbini yücelt ki, Razı olacağın şeylere (Rabbinin rızasına) kavuşman umulur.
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَى
Tâ-Hâ / 131 -
Ve lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ mettâ’nâ bihî ezvâcen minhum zehratel hayâtid dunyâ li neftinehum fîhi, ve rızku rabbike hayrun ve ebkâ.
Diyanet İşleri = Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve onları, bunlara sınamak için dünya yaşayışının ziyneti olarak faydalandırdığımız mala menâle gözünü dikme ve Rabbinin rızkı, hem daha hayırlıdır, hem daha sürekli.
Abdullah Parlıyan = Ve onların içlerinden bir sınıfa, kendilerini sınamak için verdiğimiz dünya hayatına mahsus lükse, gösterişe ve görkeme gözünü dikme. Çünkü Rabbinin sana sağladığı rızık, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Adem Uğur = Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
Ahmed Hulusi = Sakın gözlerini kaydırma, onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak (verilmiş) geçici fâni zenginliğe! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha bâkîdir.
Ahmet Tekin = Sakın, kendilerini ağır imtihanlarla denemek için, kâfirlerden bir kısmını faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme, tamah etme. Rabbinin vereceği rızık daha hayırlı ve daha devamlıdır.
Ahmet Varol = Kendilerini imtihan etmek için onlardan bazılarını yararlandırdığımız dünya hayatının süslerine gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Ali Bulaç = Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Ali Fikri Yavuz = Kâfirlerden bir kısmına, dünya hayatının zîneti olarak verdiğimiz ve onları bundan fitneye düşürmek için, kendilerine fayda temin ettiğimiz şeye (mal ve saltanata) sakın rağbetle bakma. Rabbinin (ahiretteki) rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.
Ali Ünal = Onlardan bazı zümrelere verdiğimiz dünya hayatının süsünden ibaret olan geçimliklere gözün kaymasın. Biz, bununla onları imtihan ediyoruz. Rabbinin senin üzerindeki nimeti ve sana Âhiret’te vereceği rızık, hem çok daha hayırlı, hem de çok daha devamlıdır.
Bayraktar Bayraklı = Kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak onlara verdiğimiz çeşit çeşit nimetlere göz dikme! Rabbinin nimeti hem daha üstün, hem de daha süreklidir.
Bekir Sadak = Kendilerini sinamak icin, dunya hayatinin susu olarak bol bol gecimlik verdigimiz kimselere sakin goz dikme, Rabbinin rizki daha iyi ve daha devamlidir.
Celal Yıldırım = O inkarcılardan kendilerini denemek için Dünya hayatının süsleriyle yararlandırdığımız kimselere (içinde bulundukları geçici şatafata) gözlerini dikme. Rabbın rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Cemal Külünkoğlu = O inkârcılardan, kendilerini denemek için dünya hayatının (makam, para ve çoluk çocuk gibi) süsleriyle yararlandırdığımız kimselere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Diyanet İşleri (eski) = Kendilerini sınamak için, dünya hayatının süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme, Rabbinin rızkı daha iyi ve daha devamlıdır.
Diyanet Vakfi = Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
Edip Yüksel = Onların bazılarına, sınamak için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabbinin senin için hazırladığı nimetler daha iyidir ve süreklidir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Ve sakın öyle şey'e gözlerini uzatma ki biz onun hakkında kâfirleri fitneye düşürmek için onunla bir kaç çiftini Dünya hayatın cici bicisinden zevkıyab etmişizdir, halbuki rabbının rızkı hem daha hayırlı, hem daha bakalıdır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Kafirlerden birkaç çiftini, kendilerini fitneye düşürmek için, dünya hayatının cicibicisi olarak yararlandırdığımız şeylere gözlerini dikme sakın! Oysa Rabbinin rızkı (nimeti) hem daha hayırlı, hem daha kalıcıdır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Kâfirlerden bir kısmına, onları sınamak için dünya hayatının zineti olarak verdiğimiz ve onunla kendilerini geçindirdiğimiz şeye (mal ve saltanata) sakın rağbetle bakma. Rabbinin (ahiretteki) rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.
Gültekin Onan = Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir,
Harun Yıldırım = Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
Hasan Basri Çantay = Onlardan (kâfirlerden) bir sınıfa, kendilerini fitneye düşürmemiz için, (verdiğimiz ve) fâidelendirdiğimiz (bu) dünyâ hayaatına âid zînetlere ve debdebelere sakın iki gözünü dikme. Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.
Hayrat Neşriyat = Onlardan (o kâfirlerden) bazı sınıfları imtihân etmek için kendilerini onunla faydalandırdığımız dünya hayâtının süsüne de, sakın gözlerini dikme; Rabbinin rızkı hayırlıdır ve daha devamlıdır.
İbni Kesir = Onlardan bazılarına; denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbının rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.
Kadri Çelik = Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.
Muhammed Esed = Ve sakın, pek çoklarına, (sadece) onları sınamak için, avunsunlar diye verdiğimiz dünya hayatına mahsus şu ya da bu parlaklığa, görkeme gözünü dikme; çünkü Rabbinin (sana) sağladığı rızık, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Mustafa İslamoğlu = Ve onlardan kimi çiftlere kendilerini sınamak için verdiğimiz bu dünya hayatının aldatıcı parlaklığına gözlerini dikme: zira senin Rabbinin (sana verdiği) nimet, çok daha yararlı ve çok daha kalıcıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve gözlerini uzatma o şeye ki onunla kâfirlerden bazı zümreleri dünya hayatının bir ziyneti olmak üzere faidelendirmişizdir, onları o şeyde imtihana tâbi tutmak için ve Rabbin ise hayırlıdır ve daha devamlıdır.
Ömer Öngüt = Sakın kendilerini denemek için, onlardan bazılarına bol bol verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem de daha süreklidir.
Şaban Piriş = Onlardan bazılarına, denemek için verdiğimiz dünya hayatının çiçeklerine gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha güzel ve daha kalıcıdır.
Sadık Türkmen = Onlardan bazılarını (geçici olarak) faydalandırdığımız, dünya hayatının süsüne gözlerini dikme; kendisiyle (mal, mülk, lüks hayat gibi) onları açığa çıkarmak için izin verdiğimiz şeylere (imrenme)! Rabbinin rızkı daha hayırlıdır ve daha kalıcıdır.
Seyyid Kutub = Sınavdan geçirmek amacı ile bazı kâfirlere verdiğimiz dünya hayatına ilişkin çekici nimetlere sakın göz dikme. Rabb'inin katındaki rızık daha değerli ve daha süreklidir.
Suat Yıldırım = Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme! Rabbinin sana verdiği nimet, hem daha hayırlı ve değerli, hem de daha devamlıdır.
Süleyman Ateş = Onlardan bazı zümrelere kendilerini denemek için verdiğimiz dünyâ hayâtının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Tefhim-ul Kuran = Onlardan bazı gruplara, kendilerini onunla denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Ümit Şimşek = Onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için nasip ettiğimiz dünya hayatının gösterişine gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Yaşar Nuri Öztürk = Onlardan bazı çiftlere, kendilerini imtihan etmek için iğreti hayatın süsü olarak verdiğimiz nimetlere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem daha süreklidir.
İskender Ali Mihr = Ve onlardan bazılarına, onları imtihan etmemiz için, (onlarla) metalandırdığımız (faydalandırdığımız) dünya hayatının ziynetlerine gözlerini dikme (imrenme). Ve Rabbinin rızkı daha hayırlıdır ve bâkidir (devamlıdır).
İlyas Yorulmaz = Onları denemek için, verdiğimiz bolca nimetlere ve dünyanın süsü olan gösterişli şeylere gözlerini dikme. Rabbinin sana verdiği rızık daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلَاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا نَّحْنُ نَرْزُقُكَ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوَى
Tâ-Hâ / 132 -
Ve’mur ehleke bis salâti vastabir aleyhâ, lâ nes’eluke rızkâ(rızkan), nahnu nerzukuke, vel âkıbetu lit takvâ.
Diyanet İşleri = Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınmanındır.
Abdulbaki Gölpınarlı = Ehline, namaz kılmalarını emret ve sen de devâm et namaza. Senden bir rızık istemiyoruz biz, biziz sana rızık veren ve sonuç, çekinenlerindir.
Abdullah Parlıyan = Ümmetine ve yakınlarına namazı emret, kendin de o namaza sımsıkı sarıl veya namazı emretmede dirençli ve dayanıklı ol. Biz senden rızık istemeyiz, senin rızkını da biz veririz. Hayırlı sonuç yolunu Allah'ın kitabıyla bulanların olacaktır.
Adem Uğur = Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.
Ahmed Hulusi = Yakınlarına salâtı (rabbine yönelişi) yaşamalarını emret; kendin de onda devamlı ol! Senden bir yaşam gıdası istemiyoruz; (aksine) senin yaşam gıdan bizden! Gelecek korunanındır.
Ahmet Tekin = Ailene, akrabalarına, halkına, ümmetine namaz kılmayı öğret, namazı muntazam kılabilecekleri bir düzen kur, namaz kılmalarını emret, namazlarını kıldır, onlara rehberlik, imamlık et. Kendin de namaza sabırla, metanetle devam et. Senden ekmek, aş istemiyoruz. Aksine biz sana rızık, ekmek, aş veriyoruz. Güzel âkibet takvâ esaslarını-Kur’ân esaslarını tavizsiz hayata geçirenlerindir, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerindir.
Ahmet Varol = Ailene namazı emret. Kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç takva (sahipleri)nindir.
Ali Bulaç = Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık veriyoruz. Sonuç da takvanındır.
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm), ailene ve ümmetine namazı emret. Kendin de ona devam eyle. Biz senden bir rızık (ailenin geçimini temin için çalışmanı) istemiyoruz. Seni, biz rızıklandırırız. Güzel akıbet takva sahiblerinindir.
Ali Ünal = Ailene ve ümmetine namazı emret ve kendin de ona hassasiyetle devam et. Biz, senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. (Dolayısıyla, bütün kulluk vazifelerin bizzat senin faydana ve senin içindir.) Nihaî başarı ve mutluluk ise, (kulluğun özü olan ve bütün ibadetlerden Allah’a ulaşan) takvadadır.
Bayraktar Bayraklı = Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et! Senden rızık istemiyoruz; biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ sahiplerinin olacaktır.
Bekir Sadak = Ehline namaz kilmalarini emret, kendin de onda devamli ol. Biz senden rizik istemiyoruz, sana rizik veren Biziz. Sonuc Allah'a karsi gelmekten sakinanindir.
Celal Yıldırım = Ehline (=Ümmetine ve yakınlarına) namazı emret! Kendin de sabır gösterip devam et; biz senden rızık (için çalışmanı) istemiyoruz. (Senin çok daha önemli görevlerin, hizmet amaçların vardır). Biz seni rızıklandırırız. İyi sonuç, Allah'tan korkup fenalıklardan sakınmaya mahsustur.
Cemal Külünkoğlu = Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan kimselerin olacaktır.
Diyanet İşleri (eski) = Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren Biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır.
Diyanet Vakfi = Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.
Edip Yüksel = Ailene namazı emret ve bu konunun üstünde önemle dur. Biz senden herhangi bir rızık beklemiyoruz. Aksine biz seni besliyoruz. Sonuç, erdemlilerindir.
Elmalılı Hamdi Yazır = Hem ehline de namaz ile emret hem de kendin ona sabrile devam eyle, biz senden bir rızk istemiyoruz. Biz seni merzuk ederiz ve âkıbet takvânındır
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Hem ailene (ümmetine) namazı emret, hem de kendin ona sabırla devam et! Biz, senden bir rızık istemiyoruz, seni Biz rızıklandırırız; güzel sonuç takvanındır.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (Ey Muhammed!) Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akibet takva sahiplerinindir.
Gültekin Onan = Ehline namazı buyur ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık veriyoruz. Sonuç da takvanındır.
Harun Yıldırım = Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.
Hasan Basri Çantay = Ehline (ve ümmetine) namazı emret. Kendin de ona sebat ile devam eyle. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. (Güzel) aakıbet takvaa (erbabı) nındır.
Hayrat Neşriyat = (Ey Resûlüm!) Âilene namazı emret, (kendin de) ona sabırla devâm et! Senden rızık istemiyoruz. (Bil'akis) seni biz rızıklandırıyoruz. (Güzel) âkıbet, takvâ (sâhibleri)içindir.
İbni Kesir = Ehline namazı emret. Kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana Biz rızık veririz. Akibet takvadadır.
Kadri Çelik = Ehline (ailene) namazı emret ve sen de onun üzerine sabret. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık vermekteyiz. Sonuç da takva (ehli) içindir.
Muhammed Esed = Yakınlarına da salatı emret ve sen de bunda devamlı, sebatlı ol. (Fakat unutma ki) Biz senden (Bizim için) rızık sağlamanı istemiyoruz; (tersine,) senin rızkını veren Biziz. Ve gelecek, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin olacaktır.
Mustafa İslamoğlu = Öyleyse yakınlarına namazı emret ve sen de bunun üzerinde kararlı ol! Biz senden rızık istemiyoruz; seni Biz doyuruyoruz: ve mutlu son (kişinin) sorumluluk bilincine bağlıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen = Ehline namaz ile emret, ve sen de onun üzerine sabret, Biz senden bir rızk istemiyoruz, seni Biz merzûk ederiz. Akibet ise takvâ içindir.
Ömer Öngüt = Âilene namaz kılmalarını emret, kendin de onda sebat ile devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana rızık veren biziz. Güzel âkibet takvâ sahiplerinindir.
Şaban Piriş = Ailene namazı emret. Sen de onda devamlı ol. Senden rızık istemiyoruz. Biz seni rızıklandırıyoruz. Akibet takvanındır.
Sadık Türkmen = Ailene namaz kılmalarını söyle, kendin de ona dayan/ona devam et/vakitleri aksatmadan kıl! Biz senden bir rızık istemiyoruz. Güzel sonuç takvanındır!
Seyyid Kutub = Ey Muhammed, yakınlarına namaz kılmayı emret, kendin de onu sürekli olarak kıl. Senden geçim peşinde koşmanı istemiyoruz. Biz geçimini sağlarız. Mutlu son, kötülüklerden sakınanların olacaktır.
Suat Yıldırım = Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret, kendin de namaza devam et! Biz senden rızık istemiyoruz, bilakis senin rızkın Bize aittir. Güzel âkıbet, takvâdadır, yani Allah’ı sayıp haramlardan korunmaktadır.
Süleyman Ateş = Âilene namazı emret, kendin de namaz kılmaya dayan. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz besliyoruz. Sonuç takvâ(sâhipleri)nindir.
Tefhim-ul Kuran = Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık vermekteyiz. Sonuç da takvanındır.
Ümit Şimşek = Ailene namazı emret; sen de onda sebat et. Biz senden rızık istemiyoruz; seni rızıklandıran Biziz. Hayırlı son ise takvâdadır.
Yaşar Nuri Öztürk = Ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et! Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç takvanındır!
İskender Ali Mihr = Ve ehline (ailene ve etrafındakilere) namazı emret ve onun üzerinde (namazda) sabırlı ol. Senden rızık istemiyoruz. Seni, Biz rızıklandırırız. Akibet (en güzel sonuç) takva sahiplerinindir.
İlyas Yorulmaz = Ev halkına namaz kılmayı emret ve onlardan gelen tepki ve karşı çıkışlara sabret. Bunun karşılığında senden bir rızık istemiyoruz. Tam tersine senin rızkını biz veriyoruz. Şunu unutmayın, gelecek tamamen Allah dan sakınıp korunanlarındır.
وَقَالُوا لَوْلَا يَأْتِينَا بِآيَةٍ مِّن رَّبِّهِ أَوَلَمْ تَأْتِهِم بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولَى
Tâ-Hâ / 133 -
Ve kâlû lev lâ ye’tînâ bi âyetin min rabbihî, e ve lem te’tihim beyyinetu mâ fîs suhufil ûlâ.
Diyanet İşleri = İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir delil (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (olan Kur’an) onlara gelmedi mi?
Abdulbaki Gölpınarlı = Ve dediler ki: Bize Rabbinden bir delille, bir mûcizeyle gelmeli değil miydin? Evvelki kitaplarda bulunan şeyler, onlara apaçık bildirilmedi mi?
Abdullah Parlıyan = Yine de hakka karşı kör olanlar: “Muhammed Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!” deyip duruyorlar. Önceki kitaplarda bulunan belgeler, deliller onlara gelmedi mi?
Adem Uğur = Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur'an) onlara gelmedi mi?
Ahmed Hulusi = Dediler ki: "Rabbinden bir mucize bize getirseydi ya!". . . İlk bilgilerdeki açık deliller onlara ulaşmadı mı?
Ahmet Tekin = Onlar:'Muhammed bize hak peygamber olduğuna dair Rabbinden bir delil, bir mûcize getirmeli değil miydi?' dediler. Önceki kutsal kitapçıklarda Muhammed’in hak peygamber olduğu ile ilgili apaçık hak deliller kendilerine gelmemiş miydi?
Ahmet Varol = 'O (Muhammed), bize Rabbinden bir ayet getirmeli değil miydi?' dediler. Onlara önceki kitaplarda bulunan açık delil(ler) gelmedi mi?
Ali Bulaç = Dediler ki: "Bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?" Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi?
Ali Fikri Yavuz = Kafirler dediler ki: “- (o, hak Peygamber olduğuna delâlet edecek) Rabbinden bir mucize getirse ya!..” Onlara, evvelki kitablarda (Tevrat ve İncil’deki ahir zaman Peygamberi ile Kur’an’a dair) olan apaçık delil gelmedi mi?
Ali Ünal = Müşrikler, “(Şu peygamberlik iddia eden zat, iddiasını ispat için) bize Rabbisinden bir mucize getirse ya!” diyorlar. Kendilerine, (hem de ümmî bir zat vasıtasıyla iman, ibadet ve makbul bir hayatla ilgili ancak) önceki semavî kitaplarda yer alan gerçekleri ihtiva eden ve (önceden gelip geçmiş ve peygamberlerinden mucize isteyen kavimlerin başlarına gelenleri de) açıklayan bir belgenin (Kur’ân) gelmiş olması, onlar için yeterli değil midir?
Bayraktar Bayraklı = Onlar, “Muhammed bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi?” dediler. Onlara önceki kitaplarda bulunan belgeler gelmedi mi?
Bekir Sadak = «ORabbinden bize bir mucize getirseydi ya» derler. Onlara, onceki Kitablarda bulunan belgeler gelmedi mi?
Celal Yıldırım = (İnkarcı sapıklar) O (Muhammed), Rabbından bize bir mu'cize getirse ya, dediler. Önceki sahifelerde gecen belgeler, deliller onlara gelmedi mi ? (Kur'ân, o mu'cize ve belgeleri onlara açıklamadı mı ?)
Cemal Külünkoğlu = (İnkâr edenler:) “Rabbinden bize bir mucize getirse ya” dediler. (Oysa) onlara önceki semavî kitaplarda bulunan (Kur'an'a ait) deliller gelmedi mi?
Diyanet İşleri (eski) = 'Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya' derler. Onlara, önceki Kitablarda bulunan belgeler gelmedi mi?
Diyanet Vakfi = Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur'an) onlara gelmedi mi?
Edip Yüksel = 'Bize hiç olmazsa bir ayet (mucize) getirmeliydi!,' dediler. Daha önceki kitaplarda bulunan beyyine (delil) kendilerine gelmedi mi?
Elmalılı Hamdi Yazır = Birde rabbından bir âyet getirse ya! Dediler, yâ kendilerine evvelki kitablardakinin beyyinesi gelmedimi ki?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Bir de onlar: «Rabbinden bir mucize getirse ya !» dediler. Onlara, daha önceki kitaplardakinin apaçık delili gelmedi mi ki?
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = (İnkâr edenler): «Rabbinden bize bir mucize getirse ya» dediler. Onlara önceki kitablarda olan apaçık deliller gelmedi mi?
Gültekin Onan = Dediler ki: "Bize kendi rabbinden bir ayet getirmesi gerekmez miydi?" Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi?
Harun Yıldırım = Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili onlara gelmedi mi?
Hasan Basri Çantay = Dediler ki: «Bize o Rabbinden bir mu'cize getirmeli değil miydi»? Evvelki kitablardakinden apaçık bürhan gelmedi mi onlara?
Hayrat Neşriyat = (Kâfirler:) '(Muhammed) bize Rabbinden bir mu'cize getirmeli değil miydi?' dediler. Onlara (en büyük mu'cize olarak) önceki kitablarda olanların apaçık delîli (olanKur’ân) gelmedi mi?
İbni Kesir = Rabbından bize bir ayet getirseydi ya derler. Onlara önceki kitablarda apaçık deliller gelmedi mi?
Kadri Çelik = Dediler ki: “Neden bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmiyor ki?” Onlara evvelki kitaplarda olanın açıklaması gelmiş değil midir?
Muhammed Esed = Yine de (hakka karşı kör olanlar): "(Muhammed) Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!" deyip duruyorlar. (Fakat) zaten onlara, eski yazılı belgelerde bulunması gereken konularda (bu ilahi mesajın doğruluğunu gösteren) açık bir delil gelmedi mi?
Mustafa İslamoğlu = Bir de dediler ki "O bize, Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi?" İyi de, daha önceki vahiylerin içeriğinde yer alan açık deliller kendilerine ulaşmadı mı?
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve dediler ki: «Rabbinden bize bir âyet getirmeli değil mi idi?» Onlara evvelki sahifelerde olanın beyanı gelmiş değil midir?
Ömer Öngüt = Onlar: “Bize Rabbinden bir âyet (mucize) getirmeli değil miydi?” dediler. Önceki suhuflardakinin apaçık delili (Kur'an) onlara gelmedi mi?
Şaban Piriş = -Bize, Rabbin’den bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Onlara öncekilerin kitaplarındaki açık belgeler gelmedi mi?
Sadık Türkmen = Yine de (ayetlere inanmayanlar) dediler ki: “Bize kendi Rabbinden bir gösterge/mucize getirmesi gerekmez miydi?” Önceki sahifelerde/kitaplarda bulunan açık belgeler/mucizeler, onlara gelmedi mi/haberleri olmadı mı?
Seyyid Kutub = Müşrikler «Muhammed bize Rabb'inden bir mucize getirseydi ya» dediler. Onlara daha önce inen kutsal sayfalara ilişkin açıklamalar gelmedi mi?
Suat Yıldırım = "O resul, gerçek peygamber olduğuna dair Rabbinden bizim istediğimiz bir mûcize getirse ya!" dediler. Onlara önceki semavî kitaplarda bulunan deliller gelmedi mi?
Süleyman Ateş = Dediler ki: "Rabbinden bize bir âyet (mu'cize) getirmeli değil mi?" Onlara, önceki Kitap'larda bulunan kanıt gelmedi mi?
Tefhim-ul Kuran = Dediler ki: «Bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?» Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi?
Ümit Şimşek = 'Rabbinden bir âyet getirse ya!' dediler. Daha önceki kitaplarda olan apaçık deliller onlara ulaşmamış mıydı?
Yaşar Nuri Öztürk = Dediler ki: "Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!" Peki, önceki sayfalardaki açık kanıt onlara gelmedi mi?
İskender Ali Mihr = “Bize Rabbinden bir âyet getirse olmaz mı?” dediler. Evvelki sahifelerde beyyineler (ispat vasıtaları, deliller) onlara gelmedi mi?
İlyas Yorulmaz = Onlar “Elçi (bizi ikna etmesi için) Rabbinden mucizeler getirmesi gerekmez miydi?” dediler. Onlara daha önce indirilmiş olan sahifelerde açık ayetler gelmedi mi?
وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُم بِعَذَابٍ مِّن قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِن قَبْلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخْزَى
Tâ-Hâ / 134 -
Ve lev ennâ ehleknâhum bi azâbin min kablihî le kâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ.
Diyanet İşleri = Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helâk etseydik mutlaka, “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık” derlerdi.
Abdulbaki Gölpınarlı = Daha önce, bir azapla helâk etseydik onları derlerdi ki: Rabbimiz, bizi hor hakir etmeden bir peygamber gönderseydin de delillerine uysaydık.
Abdullah Parlıyan = Eğer biz onlara, Kur'ân'ı indirmeden önce, onları bir azap ile yok etmiş olsaydık, kıyamet günü onlar: “Ey Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçalıp zillete uğramadan, ayetlerine uysaydık ne iyi olurdu!” diyeceklerdi.
Adem Uğur = Eğer biz, bundan (Kur'an'dan) önce onları bir azapla helâk etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık!
Ahmed Hulusi = Eğer onlara daha önce azabı yaşatarak helâk etseydik, elbette şöyle derlerdi: "Rabbimiz; bir Rasûl irsâl etseydin de zillete düşüp rezil olmadan önce senin işaretlerine tâbi olsaydık. "
Ahmet Tekin = Eğer biz, Kur’ân’ı tebliğ ile Muhammed’i görevlendirmeden önce onları bir azap ile helâk etmiş olsaydık:'Yâ Rabbi, bize kitabını özgürce tebliğ ile görevli bir elçi, rasul gönderseydin de, şu zillete ve rezilliğe düşmeden önce âyetlerine, Kur’ân’ına, ilkelerine, emir ve yasaklarına uysaydık' diyeceklerdi.
Ahmet Varol = Eğer onları daha önce bir azapla helâk etseydik mutlaka: 'Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, aşağılık ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık' derlerdi.
Ali Bulaç = Eğer biz onları bundan önceki bir azab ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: "Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tâbi olsaydık."
Ali Fikri Yavuz = Eğer biz, onları (Mekke kâfirlerini), bundan önce (Peygamber ve Kur’an gelmeden) azab ile helâk etmiş olsaydık, muhakkak şöyle diyeceklerdi: “- Ey Rabbimiz! Ne olurdu, bize bir Peygamber gönderseydin de, biz zelil ve rüsvay olmadan evvel ayetlerine uysaydık.”
Ali Ünal = Eğer (kitap ve peygamber göndermeden) onları aslında hak ettikleri bir felâketle helâk edecek olsaydık, bu takdirde “Rabbimiz, ne olurdu bize bir rasûl gönderseydin de, biz böyle rezil–rüsvay olmadan önce Sen’in âyetlerine uysaydık!” derlerdi.
Bayraktar Bayraklı = Eğer, onları Muhammed'den önce bir azaba uğratarak yok etseydik, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce ilkelerine uysaydık olmaz mıydı?” diyeceklerdi.
Bekir Sadak = Eger onlari ondan once bir azaba ugratarak yok etseydik: «Rabbimiz! bize bir peygamber gonderseydin de, alcak ve rezil olmazdan once ayetlerine uysaydik, olmaz miydi?» diyeceklerdi.
Celal Yıldırım = Eğer biz onları (Kur'ân'ı indirmeden, peygamber göndermeden) önce bir azâb ile yok etmiş olsaydık, (Kıyamet günü onlar): «Ey Rabbimiz ! Bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp zillete uğramadan âyetlerine uysaydık (olmaz mıydı ?) diyecekler.
Cemal Külünkoğlu = Eğer biz onları, Kur'an'dan önce bir azap ile helâk etseydik, (o zaman da:) “Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de (böyle) alçalıp rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık” derlerdi.
Diyanet İşleri (eski) = Eğer onları ondan önce bir azaba uğratarak yok etseydik: 'Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce ayetlerine uysaydık, olmaz mıydı?' diyeceklerdi.
Diyanet Vakfi = Eğer biz, bundan (Kur'an'dan) önce onları bir azapla helâk etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Ne olurdu, bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık!
Edip Yüksel = Onları, ondan önce bir ceza ile helak etseydik, 'Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık!,' derlerdi.
Elmalılı Hamdi Yazır = Eğer biz onları bundan evvel âzâb ile ihlâk etmiş olsa idik derlerdi ki o rabbımız! Ne olurdu bize bir Resul gönderseydin de biz zelil ve rüsvay olmadan evvel âyetlerine ittiba etseydik
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = Eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helak etmiş olsaydık: «Ey Rabbimiz, ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de biz alçak ve rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık.» diyeceklerdi.
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = Eğer biz, onları bundan (peygamber veya Kur'ân'dan) önce bir azab ile yok etseydik, muhakkak «Ey Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?» diyeceklerdi.
Gültekin Onan = Eğer biz onları bundan önceki bir azab ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: "Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tabi olsaydık."
Harun Yıldırım = Eğer biz, bundan (Kur'an'dan) önce onları bir azapla helâk etseydik, muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık!
Hasan Basri Çantay = Eğer biz onları daha evvel azâb ile helâle etmiş olsaydık muhakkak diyeceklerdi ki: «Hey Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de şu zillete ve rüsvaylığa uğramamızdan evvel âyetlerine tâbi olsaydık ya»!
Hayrat Neşriyat = Eğer gerçekten biz, onları bundan (kendilerini haberdâr etmeden) önce bir azâb ile helâk etseydik, elbette: 'Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, aşağılığa ve rezilliğe düşmeden önce senin âyetlerine tâbi' olsaydık!' derlerdi.
İbni Kesir = Eğer onları daha evvel azaba uğratarak yok etseydik: Rabbımız, bize bir peygamber gönderseydin de hor ve rüsvay olmadan önce ayetlerine uysaydık olmaz mıydı? diyeceklerdi.
Kadri Çelik = Eğer biz onları bundan önceki bir azap ile yıkıma uğratmış olsaydık şüphesiz (o zaman da), “Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tabi olsaydık” diyeceklerdi.
Muhammed Esed = Çünkü, eğer bu (ilahi mesajı vahyetmeden) önce onları (cezalandırıcı) bir azapla helak etseydik, (Hesap Günü'nde): "Ey Rabbimiz, keşke bize bir elçi gönderseydin de (ahirette böyle) alçalıp gözden düşeceğimize Senin mesajlarına uysaydık!" demekte gerçekten de (haklı olurlardı).
Mustafa İslamoğlu = Ve eğer Biz, onları (elçi göndermeden) önce bir helake uğratarak cezalandırmış olsaydık, bu kez de "Ey Rabbimiz! Eğer Sen, şu zillet verici ve onur kırıcı duruma düşmeden önce bize bir elçi göndermiş olsaydın ona hemen uyardık!" diyecekleri kesindi!
Ömer Nasuhi Bilmen = Ve eğer Biz onları ondan evvel bir azab ile ihlâk etmiş olsa idik, elbette diyeceklerdi ki: «Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber göndermeli değil mi idin ki, bir zillete ve rüsvaylığa düşmeden evvel senin âyetlerine tâbi olsa idik?»
Ömer Öngüt = Eğer biz onları, ondan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak: “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, böyle zelil ve rezil olmadan evvel âyetlerine uysaydık!” derlerdi.
Şaban Piriş = Ondan önce onları azaba çarptırıp yok etseydik: -Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık, olmaz mıydı? diyeceklerdi.
Sadık Türkmen = Eğer biz onları bundan önce bir azapla helâk etseydik, muhakkak derlerdi ki: “Rabbimiz! Bize bir elçi gönderseydin de zillete düşmemizden ve rezil olmamızdan önce (uyarsaydın da) ayetlerine uysaydık.”
Seyyid Kutub = Eğer onları daha önce azaba çarptırarak yok etseydik; «Ey Rabb'imiz, bu rezilliğe ve perişanlığa düşmeden önce bize bir peygamber gönderseydin de ayetlerine uysaydık, olmaz mıydı?» diyeceklerdi.
Suat Yıldırım = Şayet Biz peygamber gelmeden kendilerini azab ile helâk edecek olsaydık onlar: "Ey Ulu Rabbimiz, ne olurdu bize bir elçi gönderseydin de, biz böyle rezil ve hakir olmadan önce senin âyetlerine uysaydık!" derlerdi.
Süleyman Ateş = Şâyet onları, ondan önce bir azâb ile helâk etseydik: "Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık!" derlerdi.
Tefhim-ul Kuran = Eğer biz onları bundan önceki bir azab ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: «Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tabi olsaydık.»
Ümit Şimşek = Eğer Peygamberin gelişinden önce Biz onları bir azapla helâk edecek olsaydık, diyeceklerdi ki: 'Rabbimiz, ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, böyle horlanıp rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık!'
Yaşar Nuri Öztürk = Eğer biz onları, ondan önce bir azapla helâk etseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: "Rabbimiz, ne olurdu bize bir resul gönderseydin de zelil ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık!"
İskender Ali Mihr = Ondan önce gerçekten Biz onları, azapla helâk etmiş olsaydık, muhakkak şöyle derlerdi: “Rabbimiz, bize resûl gönderseydin olmaz mıydı? Böylece biz de zelil (rezil) ve rüsva olmadan önce senin âyetlerine tâbî olsaydık.”
İlyas Yorulmaz = Biz onları uyarmadan önce, azap edip helak etseydik “Rabbimiz! Azap etmeden önce, bize bir elçi gönderseydin de, biz kendimizi aşağılatmayıp rezil etmeden, senin ayetlerine tabi olurduk” derlerdi.
قُلْ كُلٌّ مُّتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُوا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدَى
Tâ-Hâ / 135 -
Kul kullun muterabbisun fe terabbesû, fe se ta’lemûne men ashâbus sırâtıs seviyyi ve menihtedâ.
Diyanet İşleri = Ey Muhammed, de ki: “Herkes beklemektedir, siz de bekleyin. Yakında kimin düz yolun sahipleri olduğunu, kimin doğru yolu bulduğunu bileceksiniz!”
Abdulbaki Gölpınarlı = De ki: Hepimiz beklemekte, gözetlemekteyiz, siz de gözetip durun, yakında bileceksiniz, doğru yola sâhib olanlar kimlermiş, doğru yolu bulan kimmiş.
Abdullah Parlıyan = De ki: Herkes geleceğin, kendilerine getireceği şeyi ümitle beklemektedir. Öyleyse siz de, bekleyin bakalım. Yakında bileceksiniz, doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş! Hidayette olan kimmiş!
Adem Uğur = De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!
Ahmed Hulusi = De ki: "Herkes bekleyip gözetlemekte; siz de gözetleyin! Düpedüz yolun ehli kimmiş, hakikate eren kimmiş yakında bileceksiniz!"
Ahmet Tekin = 'Herkes dünyadaki işlerin nasıl bir sonuca varacağını beklemektedir. Öyleyse siz de bekleyin. Doğru, dengeli yolun yolcuları kimlermiş, doğru, yolu tercih edenler kimlermiş, yakında anlayacaksınız.' de.
Ahmet Varol = De ki: 'Herkes gözetlemektedir. Siz de gözetleyin. Düzgün yolda gidenlerin kimler olduklarını ve hidayete erenlerin kimler olduklarını yakında bileceksiniz.'
Ali Bulaç = De ki: "Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz."
Ali Fikri Yavuz = (Ey Rasûlüm) de ki: Hepimiz beklemekteyiz, siz de beklemeye durun. Çünkü doğru yol sahibleri kimler bulunduğunu ve doğru giden kim olduğunu yakında bileceksiniz.
Ali Ünal = (Rasûlüm,) de ki: “Herkes, gelecek adına bir beklentinin içinde; madem öyle, beklemeye devam edin! Kim düz yolda imiş ve kim beklentilerini doğru çıkaracak bir yol takip ediyormuş, elbette yakında bileceksiniz.”
Bayraktar Bayraklı = De ki: “Herkes gözlemektedir; siz de gözleyiniz! Şüphesiz doğru-düzgün yolun yolcularının kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz.[322]
Bekir Sadak = De ki: «Herkes gozlemektedir siz de gozleyin. suphesiz duz yolun sahiplerinin kimler oldugunu ve kimlerin dogru yolda bulundugunu bileceksiniz."*
Celal Yıldırım = De ki: Hep beklemekte(yiz), siz de bekleyin, bakalım; yakında kimlerin doğru yolun yakınları (adamları) olduğunu, kimlerin de doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz.
Cemal Külünkoğlu = De ki: “Herkes beklemektedir; siz de bekleyin bakalım. Kimlerin düz yolu seçtiğini ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında göreceksiniz!”
Diyanet İşleri (eski) = De ki: 'Herkes gözlemektedir, siz de gözleyin. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz.'
Diyanet Vakfi = De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!
Edip Yüksel = De ki: 'Herkes gözlemekte. Siz de gözleyin. Düzgün yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin hidayet üzerinde olduğunu ileride bileceksiniz!'
Elmalılı Hamdi Yazır = De ki hep beklemekte, bekleyin bakalım çünkü yakında bileceksiniz: doğru yol sahibleri kimler? ve doğru giden kim?
Elmalılı (sadeleştirilmiş) = De ki: «Hepimiz beklemekteyiz, siz de bekleyin bakalım; çünkü yakında, doğru yol sahiplerinin ve doğru gidenlerin kimler olduğunu bileceksiniz!
Elmalılı (sadeleştirilmiş-2) = De ki: «Hepimiz beklemekteyiz, siz de bekleyedurun. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu yakında bileceksiniz.
Gültekin Onan = De ki: "Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz."
Harun Yıldırım = De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette olan kimmiş!
Hasan Basri Çantay = De ki: «Hep (imiz) intizardeyiz. Siz de gözetleye durun. Çünkü dümdüz bir yolun saahibleri kimlermiş, hidâyete (ve ebedî nimete) erenler kimlermiş, yakında bileceksiniz».
Hayrat Neşriyat = De ki: 'Herkes (kendi âkıbetini) bekleyicidir! Öyle ise (siz de) bekleyin! Artık doğru yolun sâhiblerinin kimler olduğunu ve kimlerin hidâyete erdiğini yakında bileceksiniz!'
İbni Kesir = De ki: Herkes gözlemektedir, siz de gözleye durun. Şüphesiz kimlerin dosdoğru yolun sahipleri olduğunu ve kimlerin hidayete ermiş bulunduğunu yakında bileceksiniz.
Kadri Çelik = De ki: “Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz.”
Muhammed Esed = De ki: "Herkes (geleceğin kendilerine getireceği şeyi) ümitle beklemektedir; öyleyse siz de bekleyin, bakalım; çünkü kimlerin düz yolu seçtiğini ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında göreceksiniz!"
Mustafa İslamoğlu = De ki: "Herkes (hak ettiği akıbeti) beklemektedir; o halde siz de bekleyiniz! Nasıl olsa, doğru dürüst bir yol seçenlerin kimler olduğunu; ve (bu tercih sonucunda Allah'ın) kimleri doğru yola yönelttiğini, günü gelince öğreneceksiniz.
Ömer Nasuhi Bilmen = De ki: «Hepsi gözlemektedir. Artık siz de gözleyiniz. Yakında bileceksiniz ki, doğru yol sahipleri kimlerdir ve hidâyete ermiş olanlar kimlerdir?»
Ömer Öngüt = De ki: “Herkes beklemektedir, siz de bekleyin. Doğrusu düz yolun sahipleri kimdir, doğru yolda olan kimdir, yakında bileceksiniz!”
Şaban Piriş = De ki: -Herkes başına geleceği beklemektedir. Siz de bekleyedurun. Yakında kimin doğru yolun sahipleri ve kimin doğru yolu bulmuş olduğunu göreceksiniz.
Sadık Türkmen = De ki: “Herkes gözetlemekte. Siz de gözetleyin! Yakında bileceksiniz, düzgün/doğru yolun sahipleri kimlermiş? Ve doğru yola ulaşmış olan kimmiş?”
Seyyid Kutub = De ki: "Herkes bekleyip gözetlemekte; siz de gözetleyin! Düpedüz yolun ehli kimmiş, hakikate eren kimmiş yakında bileceksiniz!"
Suat Yıldırım = 'Herkes dünyadaki işlerin nasıl bir sonuca varacağını beklemektedir. Öyleyse siz de bekleyin. Doğru, dengeli yolun yolcuları kimlermiş, doğru, yolu tercih edenler kimlermiş, yakında anlayacaksınız.' de.
Süleyman Ateş = De ki: "Herkes gözetlemektedir. Gözetleyin, düzgün yolun sâhipleri kimdir, doğru yolda olan kimdir, bileceksiniz!"
Tefhim-ul Kuran = De ki: "Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz."
Ümit Şimşek = (Ey Rasûlüm) de ki: Hepimiz beklemekteyiz, siz de beklemeye durun. Çünkü doğru yol sahibleri kimler bulunduğunu ve doğru giden kim olduğunu yakında bileceksiniz.
Yaşar Nuri Öztürk = (Rasûlüm,) de ki: “Herkes, gelecek adına bir beklentinin içinde; madem öyle, beklemeye devam edin! Kim düz yolda imiş ve kim beklentilerini doğru çıkaracak bir yol takip ediyormuş, elbette yakında bileceksiniz.”
İskender Ali Mihr = De ki: “Herkes beklemekte, öyleyse siz de bekleyin! Artık kim Sıratı Seviyye (Sıratı Mustakîm) ehlidir (üzerindedir) ve kim hidayete ermiştir, yakında bileceksiniz.”
İlyas Yorulmaz = Deki “Herkes beklemekte, sizde bekleyin. Kimin doğru yolu takip ettiğini ve kimin de o doğru yolu başarı ile geçtiğini kesinlikle öğreneceksiniz.
20-TAHA:
1-9- Tâ, Hâ
harfleri, -en iyisini Allah bilir benzerleri gibi heca harfleridir, Esmâ-i
Hüsnâ'dan (Allah'ın güzel isimlerinden) kasem (yemin) olduğu da söylenmiştir.
Bazı lugatlarda "ya recül (behey adam!)" demek olduğu da rivayet edilmiştir.
Bir de ; den emr-i hazır; "hâ" zamir olarak "bas onu, yahut çiğne onu" diye
Hz. Peygamber'e hitab olduğu şeklinde de açıklanmıştır. Çünkü Allah'ın resulü
teheccüd namazlarında (yorulup bitkin düştüğünden, ayaklarına nöbetleşe istirahat
vermek için, bir ayak üzerinde durduğunda) iki ayağını da yere basması, yani
her iki ayağı üzerinde rahatlıkla durabilecek, çok fazla yorulup bitkin düşmeyecek
şekilde ibadet etmesi emrolunmuştur. Buna göre zamir ya ayak, ya da yere aittir.
Bu yoruma göre ayağını bas, yahut yeri çiğne demek te olabilir. Bu mânâ mühimdir.
Şu kadar var ki, buna göre "Tâhâ" şeklinde yazılması gerekirdi. (İstiva meselesi
için "Ârâf Sûresi, 7/54. âyetin tefsirine bkz.) "Sır", içinden kendine söylediğin
"ahfâ" ise, olacak fakat henüz olmamış bulunandır. Yahut sır, başkasına gizli
söylediğin; ahfâ, kendi içinde gizlediğindir. Bir de "ahfâ" fiil-i mazi (geçmiş
zaman kipi) olmak üzere mânâ verilmiştir. Yani (Allah) kulların sırrını bilir,
kendi sırrını ise gizlemiştir. Bir hadis-i şerifte (Allah'ın güzel isimleri)
doksan dokuz (tane) sayılmış ve bunları sayan, cennete girer buyurulmuştur.(1)
Meâl-i Şerifi
10- Hani o
bir ateş görmüştü de, ailesine: "Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti,
belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum"
demişti.
11- Ateşe
vardığı zaman şöyle çağrıldı: "Ey Musa!
12-
"Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal
bir vadi olan Tuvâ'dasın."
13- "Ben seni
seçtim, şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle."
14- Şüphesiz
ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve
beni anmak için namaz kıl.
15- Çünkü
kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının
karşılığını görsün.
16- Sakın
kıyamete inanmayıp, kendi heva ve hevesine uyan kimse seni, ona iman etmekten
alıkoymasın; sonra helak olursun.
17- Ey Musa!
Sağ elindeki nedir?
18- Musa dedi:
"O benim asâm (değneğim) dır, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim
ve onda başka hacetlerim (faydalanacağım şeyler) de var"
19- Allah:
"Ey Musa! onu (yere) bırak"dedi.
20- Musa da
onu bıraktı, bir de ne görsün! o bir yılan olmuş koşuyor.
21- Allah
buyurdu ki: "Tut onu, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz"
22- "Bir de
diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusursuz olarak bembeyaz
çıksın."
23- "Bunları
sana en büyük mucizelerimizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık."
24- "Firavun'a
git, çünkü o hakikaten azdı."
25- Musa dedi
ki: "Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver,
26- İşimi
kolaylaştır,
27- Dilimden
düğümü çöz
28- Ki, sözümü
iyi anlasınlar.
29- Bir de
bana ailemden bir vezir ver.
30- Kardeşim
Harun'u (ver).
31- Onunla
arkamı kuvvetlendir.
32- (Elçilik)
işimde onu bana ortak et.
33- Ki seni
çok tesbih edelim.
34- Seni çok
analım.
35- Şüphe
yok ki sen bizi görüp duruyorsun."
36- Allah
buyurdu: "Ey Musa! Dilediğin (şeyler) sana verildi."
37- "And olsun
biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik"
38- Hani bir
vakit ilham edilmesi gereken (ancak ilham ile bilinebilen) şu ilhamı annene
verdik:
39- "Onu (Musa'yı)
tabut içine koy da denize bırak. Deniz de onu sahile atsın. Onu hem bana düşman,
hem ona düşman olan biri alsın." Bir de benim gözetimim altında yetiştirilmen
için, üzerine katımdan bir sevgi bırakmıştım. (Ey Musa!)
40- Hani kız
kardeşin (Firavun'un sarayına) giderek: "Ona bakacak birini size buluvereyim
mi? diyordu. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin.
Hem sen, bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık. Seni çeşitli musibetlerle
imtihan ettik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra ey Musa!
Belli bir çağa (peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa) geldin.
41- Ben, seni
kendime (peygamber) seçtim.
42- Sen kardeşinle
birlikte mucizelerimle git. İkiniz de beni anmakta gevşeklik etmeyin.
43- Firavun'a
gidin, çünkü o gerçekten azdı.
44- Varın
da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler, yahut korkar.
45- (Musa
ile Harun) "Rabbimiz! Onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından
korkarız" dediler.
46- Allah
buyurdu ki: "Korkmayın, zira ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm."
47- Hemen
gidin de Firavun'a deyin ki: "Biz Rabbinin (sana gönderilen) elçileriyiz.
Artık İsrailoğulları'nı bizimle gönder, onlara azab etme; biz sana Rabbinden
bir mucize ile geldik. Selam doğru yolda gidenleredir."
48- "Bize
kesin olarak vahyolundu ki, azab şüphesiz (gerçeği) inkâr edip ona sırt çevirenleredir."
49- Firavun:
"Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?" dedi.
50- Musa:
"Bizim Rabbimiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir." dedi.
51- Firavun
: "Öyleyse geçmiş asırlar (daki insanlar)ın durumu nedir?" dedi.
52- Musa dedi
ki: "Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitapta (yazılı)dır. Rabbim yanlış
yapmaz ve unutmaz."
53- "Yeryüzünü
sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su
indiren O'dur." İşte biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.
54- Hem siz
yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Akıl sahibleri için bunda nice ibretler
vardır!
10-54- Firavun
dedi ki: " Öyleyse geçmiş asırlar (halkın)ın durumu nedir? Yani dediğin gibi
(eğer gerçekten senin Rabbin varsa ve o) her şeye, layık olan şeklini verdikten
sonra, gitmesi gereken doğru yolunu da göstermiş ise, geçmiş asırlardaki insanlar
neden o doğru yolu takip etmemiş, niçin senin dediğin gibi samimi olarak tevhid
inancı içerisine girip (Allah'a) kulluk etmemiş de putlara tapmış? Neden cehalet
içinde kalmışlar? Firavun, bu suretle Allah tarafından gelen herhangi bir
yol göstericiyi ve irşadı, dolayısıyla da peygamberliği inkâr etmek istiyor.
Firavun: "geçmiş asırlar" demekle içinde bulunduğu zamandan daha önce gelip
geçmiş asırları kasdetmiş olmakla beraber, kendisi de onlardan ayrılmak istemediği
cihetle o asırlara dahil olmuş bulunuyor. Kasas Sûresi'nde de (28/43) geleceği
üzere Kur'ân dilinde ilkçağlar Firavun'un helak olmasıyla son bulmuştur. Bu
nokta için olmalıdır ki, Hz. Musa cevapta Allah onlara da peygamberler gönderdi
demeyip de şöyle dedi "Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır." yani
onların durumu bana gizlidir. Gizli olan şeylerin bilgisi ise, ancak Rabbimin
katında bir kitabdadır. Onların durumunun ne olduğunu ve ne olacağını ancak
O bilir. Hiç bir zaman Rabbim şaşmaz ve unutmaz. O, yol göstermiş, onlar kabul
etmemişlerdir. Çünkü O Rabbimdir ki "yer yüzünü sizin için bir döşek yaptı."
Bu gözle görülen bir hidayettir, bir yol göstermektir. "İşte biz o su ile
çıkardık." Burada gıyabdan tekellüme iltifat vardır. (Yani sözün ve hitabın
yönü üçüncü şahıstan birinci şahsa çevrilerek bir iltifat sanatı yapılmıştır.)
Nühâ, batıl ve kötü şeylere uymaktan sakındıran akıl demektir.
Meâl-i Şerifi
55-76-55-
Sizi yerden (topraktan) yarattık, yine (ölümünüzden sonra) ona döndüreceğiz.
Hem de ondan sizi bir kere daha çıkaracağız.
56- And olsun
ki, biz, Firavun'a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Böyle iken o yine onları
yalan sayıp kabulden çekindi.
57- (Firavun
Musa'ya şöyle) dedi: "Ey Musa! Sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için
mi geldin bize?"
58- "O halde
biz de senin sihrin gibi bir sihirle sana geleceğiz (karşına çıkacağız); şimdi
bizimle senin aranda bir vakit ve bir buluşma yeri tayin et ki; ne senin,
ne bizim caymayacağımız uygun bir yer olsun."
59- Musa:
"Sizinle buluşma zamanı, süs (bayramı) günü ve insanların toplanacağı kuşluk
vaktidir." dedi.
60- Bunun
üzerine Firavun döndü gitti ve bütün hile vasıtalarını topladıktan sonra geldi.
61- Musa onlara
dedi ki: "Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydur mayın. Sonra bir azab ile
kökünüzü keser. Gerçekten (Allah'a) iftira eden hüsrana uğramıştır."
62- Sihirbazlar
aralarında işlerini tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular
63- (Sihirbazlar
daha sonra Musa ve Harun'u göstererek şöyle) dediler: "Bu ikisi muhakkak sihirbazdır;
büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve de örnek dininizi yok etmek istiyorlar."
64- "Onun
için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra hep bir sıra halinde gelin.
Bugün üstün gelen muhakkak zafer kazanmıştır."
65- Sihirbazlar:
"Ey Musa! Ya sen at, yahud ilk atan biz olalım" dediler.
66- Musa dedi
ki: "Hayır, siz atın." Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları
sihirden ötürü kendisine sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
67- Bu yüzden
Musa içinde bir korku hissetti.
68- Biz dedik
ki: "Korkma, çünkü sen muhakkak üstünsün (galib geleceksin) "
69- "Sağ elindekini
atıver, o, onların yaptıklarını yutar. Çünkü onların yaptıkları ancak bir
büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nerede olursa olsun başarıya ulaşamaz."
70- Sonunda
bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, "Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik"
dediler.
71- Firavun:
"Ben size izin vermeden mi ona iman ettiniz? O, muhakkak size sihir öğreten
büyüğünüzdür. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim
ve muhakkak sizi hurma dallarına asacağım. Böylece hangimizin azabının daha
şiddetli ve devamlı olduğunu bileceksiniz" dedi.
72- (İman
eden sihirbazlar şöyle) dediler: "Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yaratana
karşı, asla seni tercih edemeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya
hayatına hükmedebilirsin."
73-
"Doğrusu biz hem günahlarımıza, hem bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın
diye, Rabbimize iman ettik. Allah (sevabça senden) daha hayırlı ve (azab verme
bakımından da) daha devamlıdır."
74- Her kim
Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ne ölür,
ne de dirilir.
75- Kim de
ona bir mümin olarak salih ameller işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara
en yüksek dereceler vardır.
76- Adn cennetleri
vardır ki, altlarından ırmaklar akar, onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır.
Ve işte bu, (küfür ve isyandan) arınanların mükafatıdır.
Meâl-i Şerifi
77-89-77-
Gerçekten Musa'ya şöyle vahyettik: "Kullarımla geceleyin yürü (Mısır'dan çık)
de (asânı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç; (artık firavun tarafından)
yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin."
78- Firavun
ordularıyla hemen onları takip etti, denizden kendilerini sarıveren (korkunç
boğulma) sarıverdi
79- Böylece
Firavun kavmini yanlış yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.
80- Ey İsrailoğulları!
Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik,
üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
81- Size
verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyin ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra
üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o mahvolur.
82- Bununla
beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra
da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.
83- "Ey Musa!
Seni kavminden (ayırıp) daha çabuk (gelmeye) sevkeden nedir?" (dedik.)
84- Musa:
"Onlar benim izimdeler (arkamdan beni takip edip geliyorlar). Ben sana acele
ettim (geldim) ki, hoşnud olasın" dedi.
85- Allah:
"Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı" dedi.
86- Hemen
Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: "Ey kavmim!
Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun
geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana
olan vaadinizden caydınız?"
87- Onlar
dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz
o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları
(ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı."
88- Nihayet
Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Bunun üzerine Sâmirî
ve adamları: "İşte sizin de, Musa'nın da ilâhı budur, ama o unuttu" dediler.
89- Onlar
görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor;
onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu.
Meâl-i Şerifi
90-103-90-
And olsun ki Harun daha önce onlara: "Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile)
imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin bana uyun ve
emrime itaat edin" demişti.
91- Onlar
(cevap olarak şöyle) demişlerdi: "Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona
tapmaya elbette devam edeceğiz."
92- (Musa
gelince kardeşine şöyle) dedi: "Ey Harun! bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün
vakit, seni engelleyen ne oldu?"
93- "(Neden)
benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?"
94- Harun:
"Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin 'İsrailoğulları
arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın' diyeceğinden korktum." dedi.
95- (Hz. Musa
bu defa Sâmirî'ye dönerek) "Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?" dedi.
96- Sâmirî:
"Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilâhî elçinin (Cebrail'in)
izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım.
Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi" dedi.
97- (Musa
ona şöyle) dedi: "Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, 'benimle
temas yok' diye söylemen var (bir vahşi gibi yapayalnız yaşamağa mahkum olacaksın).
Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Bir de ibadet edip
durduğun ilâhına bak; elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edip muhakkak
onu denize savuracağız."
98- Sizin
ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'dır. Onun ilmi
her şeyi kuşatmıştır.
99- (Ey Muhammed!)
Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki,
sana katımızdan bir zikir (düşünüp kendisinden ibret alınacak bir kitab) verdik.
100- Kim ondan
yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.
101- Devamlı
o azabın altında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için, bu ne fena bir yüktür!
102- Sûr'a
üfürüleceği gün ki biz suçluları o gün, (gözleri korkudan) göğermiş olarak
mahşerde toplayacağız.
103- "Siz
dünyada sadece on(gün) kaldınız" diye kendi aralarında gizli gizli konuşurlar.
104- Aralarında
ne konuşacaklarını biz çok iyi biliriz. Görüşü en üstün olan: "Ancak bir gün
kaldınız" diyecektir.
Meâl-i Şerifi
104-115-105-
(Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: "Rabbim
onları ufalayıp savuracak."
106- "Böylece
yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak."
107- "Orada
ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin."
108- O gün,
hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye (Sûr'a üfleyenin çağrısına) uyarlar. Öyleki,
Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka hiçbir
şey işitemezsin.
109- O gün,
Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının
şefaatı fayda vermez.
110- Allah,
onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Onlar ise O'nu ilmen kavrayamazlar.
111- Bütün
yüzler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah'a baş eğmiştir. Bir
zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.
112- Her kim
de mümin olarak salih amelleri işlerse, artık o, ne bir haksızlıktan ve ne
de çiğnenmekden korkar.
113- İşte
böylece biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda tehditlerden nice
türlüsünü tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar, yahut onlara bir ibret
ve uyanış verir.
114- Hükmü
her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur'ân
sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce (unutma korkusu ile) Kur'ân'ı okumada
acele etme; "Rabbim! benim ilmimi artır" de.
115- Doğrusu
bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda
bir azim (bir kararlılık) bulmadık.
Meâl-i Şerifi
116- Bir vakit
meleklere: "Âdem(e hürmet) için secde edin" demiştik; İblis'ten başka hepsi
secde etmiş, o çekinmişti.
117- Biz de
(Âdem'e) şöyle demiştik: "Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır.
Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun (sıkıntı çeker, perişan
olursun)."
118- "Doğrusu
senin acıkmaman ve çıplak kalmaman (ancak) cennettedir. "
119- Ve sen
orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın"
120- Nihayet
şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi: "Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve
çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?"
121- Bunun
üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp
görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem
Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.
122- Sonra
Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.
123- Allah
(onlara) şöyle dedi: "Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan (cennetten)
inin. Artık benden size bir hidayet (kitab) geldiği zaman, kim benim hidayetime
uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve (ahirette) zahmet çekmez.
124- Her kim
de benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim
vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.
125- (O zaman
Kur'ândan yüz çeviren kimse) "Rabbim! beni niçin kör olarak haşrettin, oysa
ben gören bir kimseydim" der.
126- Allah:
"Böyledir, sana âyetlerimiz gelmişti de onları sen unutmuştun, bugün de öylece
unutulursun" der.
127- İşte
haddi aşanları, Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız.
Ve muhakkak ki ahiret azabı (dünya azabından) daha şiddetli ve daha devamlıdır.
128- Onları,
yerlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller(in
o korkunç akibeti) doğru yola sevk etmedi mi? Doğrusu bunda ibret alacak aklı
olanlar için nice deliller vardır.
116-128-Ey
Muhammed:
Meâl-i Şerifi
129- Eğer
Rabbinin verdiği bir hüküm ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba
uğrarlardı.
130- O halde,
dediklerine sabret; güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd
ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün etrafında da tesbih
et ki hoşnudluğa eresin.
131- Kâfirlerden
bir kısmına, onları sınamak için dünya hayatının zineti olarak verdiğimiz
ve onunla kendilerini geçindirdiğimiz şeye (mal ve saltanata) sakın rağbetle
bakma. Rabbinin (ahiretteki) rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.
132- (Ey Muhammed!)
Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden
bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akibet takva sahiplerinindir.
133- (İnkâr
edenler): "Rabbinden bize bir mucize getirse ya" dediler. Onlara önceki kitablarda
olan apaçık deliller gelmedi mi?
134- Eğer
biz, onları bundan (peygamber veya Kur'ân'dan) önce bir azab ile yok etseydik,
muhakkak "Ey Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil
olmadan önce âyetlerine uysaydık, olmaz mıydı?" diyeceklerdi.
135- De ki:
"Hepimiz beklemekteyiz, siz de bekleyedurun. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin
kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu yakında bileceksiniz.
129-135- Lizâm:
Ad ve Semud kavimlerine olduğu gibi daha dünyada iken hemen yakalarına yapışan
azabdır. "Rabbini hamd ile tesbih et" Burada da namaz vakitleri tamamiyle
gösterilmiştir. Önceki kitaplarda olan apaçık deliller. Tevrat, İncil ve diğer
daha parlak bir şekilde açıklayıp ispat eden ve böylelikle onlar için de (tasdik
edici) bir delil olup, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin açık bir mucizesi
bulunan Kur'ân gelmedi mi?